Yazar: Turgay Tuna

  • Barbaros Hayrettin Paşa


    büyük türk denizcisi barbaros hayrettin paşa’nın kazandığı en büyük zaferlerden biri, 70 yaşındayken gerçekleştirdiği, yaşamının son zaferi olan fransa seferidir. 16. yüzyıl fransa’sının ünlü kralı ı. françois, öteki avrupa devletleri tarafından dışlanan ülkesi ve almanlar tarafından işgal edilen güney fransa kıyılarına karşılık beslediği intikam hisleriyle osmanlı devleti’nden yardım ister. yapılan yazışmalardan sonra divan-ı hümayun’un aldığı kararla 1543 yılının nisan ayında, kaptan-ı derya barbaros hayrettin paşa komutasındaki 110 parça gemiden oluşan osmanlı donanması güney fransa’ya doğru yola çıkar.

    Fransa Kralı I. François’nın yardım talebi üzerine yola çıkan Barbaros Hayrettin Paşa, rotası üzerindeki İtalya kıyılarına gerçekleştirilen saldırılar ve elde edilen ganimetlerle temmuz ayı başlarında Marsilya’ya ulaşır. Burada demir atmış bekleyen Kont François de Bourbon komutasındaki Fransız donanması gemileri Osmanlı donanmasına katılarak Nice kıyılarına çıkartma yapar. Çarpışmaların en kan dökücü olduğu 15 Ağustos tarihinde Osmanlı ordusu kentin büyük bölümünü ele geçirmiş olsa da savaş yer yer bir hafta kadar devam ettikten sonra Nice, kalesi haricinde tamamıyla fethedilir. 20 Ağustos tarihinde de kentin anahtarları Barbaros Hayrettin Paşa tarafından I. François’nın oğullarına takdim edilir.

    Osmanlı Donanmasını Ortadan Kaldırma Planı
    O Barbaros Hayrettin Paşa ki 1538 yılının ilkbaharında Almanya, Malta, İspanya, Venedik, Ceneviz, Portekiz, Vatikan, Floransa gibi devletlere ait 600 gemiden oluşan tarihin gelmiş geçmiş en büyük donanmalarından Haçlı donanmasına karşı koymak için planlar yapıyor, gemilerini savaşa hazırlıyordu. Kutsal Roma-Germen İmparatoru Charles Quint, büyük Haçlı donanmasının başına 16. yüzyıl Avrupa’sının ünlü Amirali Andrea Doria’yı getirmişti. Bu görkemli donanmanın oluşturulmasındaki asıl amaç, Haçlı ülkeleri için Akdeniz’de büyük tehdit oluşturan Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı donanmasını ortadan kaldırmaktı.    

    1538 yılının Eylül ayı sonlarında Haçlı donanması büyük bir saldırı için Yunanistan’ın güneybatısındaki İyon Denizi’nde toplanmaya başlar. Kötü haber çok geçmeden İstanbul’da Divan-ı Hümayun’a; oradan da Ağrıboz/Eğriboz’da konuşlanmış Barbaros Hayrettin Paşa’ya ulaşır. Andrea Doria, Osmanlı donanmasının Akdeniz’deki en büyük deniz üssü olan Yunan sularındaki Preveze’yi topa tutmuş, limanda demirli gemilerden bir kısmını da sulara gömmüştür. Bunun üzerine Barbaros Hayrettin Paşa, yirmi parçadan oluşan bir filoyu donanma komutanlarından Turgut Reis’in emrine vererek keşif için İyon Denizi’ne gönderir. Turgut Reis, İyon Denizi’nin güneyindeki Zanta Adası açıklarına ulaştığında Haçlı donanmasına ait kırk parçadan oluşan bir filoyu görerek durumu Barbaros Hayrettin Paşa’ya iletir. Bu haber üzerine Osmanlı donanması Ağrıboz’dan çıkıp Mora kıyılarını takip ederek güneydeki Modon üssüne gelir. Onun yaklaştığını gören Andrea Doria da Preveze kuşatmasına son vererek gemilerini kuzeyde yer alan Korfu Limanı’na çeker. Bunun üzerine Osmanlı donanması girişi dar bir boğazdan oluşan Preveze Körfezi’ne giriş yapar. Aslında Amiral Andrea Doria’nın istediği de budur. Planlara göre, Türk donanması güç bakımından daha üstün olan Haçlı donanmasına karşı açık denizde savaşa girmekten çekinerek Preveze Körfezi’nde hapis kalacaktır. 

    Preveze Deniz Savaşı ve Zafer 
    Haçlı donanması, Osmanlı donanmasından sayıca üç kat daha büyüktür. Barbaros Hayrettin Paşa 27 Eylül Cuma günü amirallerini topladıktan sonra karşılarındaki düşmanın stratejisini, silah üstünlüğünü göz önüne alarak Preveze Körfezi’nden çıkıp bu güçlü armadaya hücum edilmesini önerir. Ona göre çoğunluğu çektirilerden oluşan Osmanlı donanmasının hareket kabiliyeti ve uzun menzilli topları Haçlı donanmasından daha üstündür. O gece hazır hâle getirilen donanma; 28 Eylül Cumartesi sabahı, gün doğumundan önce Preveze Boğazı’ndan çıkar. Gün doğumundan üç dört saat sonra da iki donanma karşı karşıya saf tutar. Osmanlı donanması üç kanada bölünmüştür. Orta kanattaki gemilere Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa, sağ kanattaki gemilere Salih Reis, sol kanattaki gemilere de Seydi Ali Reis komuta etmektedir.

    Turgut Reis ise arkada konuşlanmış yedek kuvvetlerin başında yer almaktadır. Osmanlı donanması karşısında toplu hâlde yer alan Haçlı gemilerini üç koldan top ateşine tutarak büyük bir taarruza geçer. Birkaç saat sonra da Haçlı gemilerinin yarısı İyon Denizi’nin dibine gömülür. Amiral Andrea Doria, hiç beklemediği bu durum karşısında daha fazla kayıp vermemek için savaş alanını süratle terk ederek uzaklaşır. Denizcilik tarihinin en büyük savaşlarından biri olarak kabul edilen Preveze Deniz Savaşı, Barbaros Hayrettin Paşa’nın zaferiyle son bulur.

    1473 yılında Midilli Adası’nın Plomari beldesinde dünyaya gelen Barbaros Hayrettin Paşa (gerçek adıyla Hızır Reis), delikanlılık yıllarında ağabeyi Oruç Reis ile birlikte Kuzey Afrika kıyılarında korsanlık yaparak doğudan batıya tüm Akdeniz’de ün salar. 1528 yılında ele geçirdiği Cezayir’i Osmanlı İmparatorluğu topraklarına kattıktan sonra Kanuni Sultan Süleyman tarafından imparatorluk donanmasının kaptan-ı deryalığına getirilir. Onun döneminde Osmanlı donanması Akdeniz’deki en büyük deniz gücüne dönüşür. Türk denizciliğindeki köklü yapılanmanın temeli de onunla beraber atılır.

    Osmanlı Donanması Toulon Limanı’nda
    Yine başa dönelim ve 1543 yılının Eylül ayına gelelim. Nice kuşatılmıştır ancak gelmekte olan kara kış da kapıdadır. Barbaros Hayrettin Paşa, kış boyunca donanmanın güvenlik altında olabileceği bir limanla askerin nasıl doyurulacağını düşünür. Bu nedenle kuşatmayı kaldırır. Ardından Fransızlarla yapılan antlaşma üzerine Osmanlı donanması kışı güvenli şekilde geçirebileceği Toulon Limanı’na çekilir. I. François’nın tarihe geçen fermanında şu satırlar yer almıştır: “Muhteşem Türk Süleyman’ın büyük komutanı Barbaros Hazretleri ve asil savaşçıları için Toulon şehri tez hazırlansın. Şehirdekiler de Türklerle sorun yaşamamak için bölgeyi terk etsinler.”  

    Osmanlı donanması, otuz bin kişilik azap ve leventiyle 1543-44 kışını Toulon’da geçirir. Bu dönemde de zaman zaman İtalya ve İspanya kıyılarına saldırılar düzenleyip önüne çıkan Haçlı gemilerine ateş açar. Ganimet olarak ele geçirilen esirler, Toulon esir pazarında satılığa çıkarılır. Fransa kralının emriyle Toulon’un ünlü Meryem Ana Katedrali camiye dönüştürülerek beş vakit ezan okunur, namaz kılınır. Yine Kral I. François’nın emriyle kent halkı on yıl kadar vergiden muaf tutulur. Ayrıca, bu süre zarfında Osmanlı parası kentte geçerlilik kazanır. Barbaros Hayrettin Paşa, Toulon’da kaldığı dönemde Cenova’ya kadar gitmiş, çok daha önceden Haçlılara esir düşmüş Turgut Reis’in iadesi için Andrea Doria ile masaya oturmuş, serbest kalmasını sağlamıştır. Hemen her gün sırayla karaya çıkan kimi askerler geçen zaman içinde çat pat Fransızca konuşmaya başlar, kentteki yerleşik sakinlerle dostluklar kurarlar. Fransa Kralı I. François, hizmetlerinden dolayı Barbaros Hayrettin Paşa’ya 8.000 ekü ödeme yapar, Kanuni Sultan Süleyman’a da çok değerli hediyeler gönderir. Bu arada, değişik nedenlerle Fransız hapishanelerinde yatan Osmanlı esirleri affedilerek serbest bırakılır. 

    Osmanlı Donanması Toulon Limanı’ndan Ayrılıyor
    Osmanlı donanması sekiz ay Toulon’da kaldıktan sonra 23 Mayıs 1544 tarihinde Fransa sularından ayrılır. Antoine Escalin Des Aimars komutasındaki beş Fransız kalyonu Osmanlı gemilerine eşlik ederek diplomasi ve dostluk çerçevesi içinde İstanbul’a gelir. Bundan sonraki dönemde de Fransızlarla olan dostluk ilişkilerinde kapitülasyonların sayısı arttırılır. Bir zaman sonra da -günümüzde olduğu gibi- Fransız Deniz Kuvvetleri’nin en önemli üssünün yer aldığı Toulon’un belediye sarayına, üzerinde Toulon Limanı’nda demirli Osmanlı donanmasını gösteren görkemli bir tablo asılır. Barbaros’un anısını yaşatan bu resmin altındaki şiirin son dizesi şöyle yazılmıştır: “Bu gördüğünüz, hepimizin imdadına yetişen Barbaros ve ordusudur!” 

    Ne var ki yirminci yüzyılın başlarına kadar Toulon Belediye binasının büyük salonunun duvarında asılı kalan bu tablo, sonradan yerinden kaldırılmış ve âdeta yok edilmiştir.

    Barbaros Hayrettin Paşa, bu son seferinden iki yıl sonra İstanbul’da yaşama gözlerini kapatır. Beşiktaş’ta, bugünkü Deniz Müzesi’nin karşısındaki türbesine gömülür. Bir yıl sonra da 1547 yılında Fransa Kralı I. François ölür. Bugün, Fransız Rivierası’nın en seçkin yerleşimi Nice kentinin eski sokaklarında dolaşırken kimi duvarların üzerinde asılı kalmış olan Osmanlı gülleleri; Fransa seferine katılmış Matrakçı Nasuh’un Topkapı Sarayı kütüphanesinde saklanan minyatürleri ve Kanuni Sultan Süleyman’ın I. François’ya göndermiş olduğu, Paris’te Ulusal Kütüphane’de saklanan iki mektup o büyük seferin anılarını yansıtmaktadır. Barbaros Hayrettin Paşa’nın seferlerden dönüşünü ise büyük şair Yahya Kemal Beyatlı şu dizelerle destanlaştırmıştır: 

    (…)
    Deniz ufkunda bu top sesleri nereden geliyor?
    Barbaros, belki donanmayla seferden geliyor!..
    Adalardan mı? Tunus’tan mı? Cezayir’den mi?
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi,   
    Yeni doğmuş ayı gördükleri yerden geliyor,
    O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?    
    (…) #

    Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa Kralı I. François’ya Yazdığı Mektuptan Satırlar
    “Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarlara taç giydiren, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve atalarımın fethettiği Akdeniz’in, Karadeniz’in, Rumeli’nin, Anadolu’nun, Karaman’ın, Rum’un, Dulkadiroğluları Vilayeti’nin, Diyarbakır’ın, Kürdistan’ın, Azerbaycan’ın, Acem’in, Şam’ın, Haleb’in, Mısır’ın, Mekke’nin, Medine’nin, Kudüs’ün, bütün Arap memleketlerinin, Yemen’in ve daha nice ülkelerin ki, büyük atalarımın Allah kabirlerini nurlu etsin, karşı konulmaz kuvvetleriyle fethettikleri ve benim muhteşemliğimle de ateş saçan mızrağımın ve zafer getiren kılıcımın gücüyle fethettiğim nice memleketlerin sultanı ve padişahı olan Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım.

    Sen ki Fransa vilayetinin kralı olan Françesko’sun…

    Şu anda hapiste olduğunuzu bildirip kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz. Söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur.

    Her şeyden haberdar oldum. Yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. Böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır. Biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz. Gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır. Yüce Allah hayırlara bağışlasın.

    Allah’ın istediği ne ise o olsun. Bundan başka haberleri gönderdiğiniz adamınızdan öğrenebilirsiniz. Böyle biliniz…”

  • Keçi Kılıklı Marsyas’ın Başına Gelenler

    Keçi Kılıklı Marsyas’ın Başına Gelenler


    mitoloji, tarih öncesi tanrılarının efsaneli serüvenlerini anlatır ve bir topluluğun duygularını, anlayışını, özlemlerini göstermesi bakımından önemlidir. bu mitolojik anlatıda marsyas bulduğu flütü güzel çalmasıyla müziğin tanrısı apollo ile kıyaslanır. bu duruma son vermek isteyen apollo bir jüri toplar. jüriden kral midas, marsyas’ın da iyi çaldığını söyleyince apollo, midas’ın kulaklarını eşek kulaklarına çevirir ve marsyas’ın ise derisinin yüzülmesini ister. marsyas’ın derisinin yüzüldüğü mağaradan yüzyıllar boyunca bir müzik aleti sesi geldiğine inanılır.

    Marsyas_6 Apollon ve Midas Turgay Tuna arşivi
    Apollon, yarışmanın hakemliğini yapan Kral Midas’ı cezalandırırken. 

    Anadolu coğrafyası efsanelerle, mitolojik öykülerle yoğrulmuş topraklara sahiptir. Yunan mitolojisindeki birbirinden güzel mitlerin önemli bir bölümü Anadolu topraklarında dallanıp budaklanmış, birbirinden güzel öyküler günümüze dek gelmiştir. Yunan mitolojisindeki en güzel mitlerden biri de keçi kılıklı Satir Marsyas’ın başına gelen talihsiz ve bir o kadar da hüzün verici öyküsüdür. 

    Keçi kılıklı Marsyas bir entel, bilgedir. Yurt edinmiş olduğu Afyon dolaylarındaki dağlar, vadiler, tepeler onun yaşam alanıdır. Keçi bacakları üzerinde zıplayarak bir tepeden ötekine koşuşturur, bazen dere kenarlarında yeşillikler üzerine serilip dinlenir bazen de güzel peri kızlarıyla sohbet edip oynaşır, günlerini geçirip gider. 

    Marsyas’ın Bulduğu Flüt
    Günlerden bir gün, orman içinde dolaşırken çalılıkların arasında garip bir şey olduğunu fark eder. Yaklaştığında gördüğü şeyin güzel bir flüt olduğunu anlar. Merakla alır eline, sağına soluna bakar, ardından da üflemeye başlar. O kadar güzel sesler çıkar ki flütten, kulağını dolduran seslerin güzel tınısı karşısında kendisi de şaşırıp kalır. Çok geçmeden de çaldığı flütün güzel sesine gelen ormandaki hayvanlar, etrafında çember oluşturup muhteşem konsere kulak verir. Aslında gerçekten de büyülü nağmeler çıkaran bu flüt, Tanrıça Athena’ya aittir. 

    Güzel tanrıça, bir gün su kenarında flütü çalmaya başladığında suda yansıyan görüntüsünü beğenmez, zira flütü üflemeye başladığında 

    yüzündeki güzellik çirkin bir görünüm alır, bundan hoşlanmayan Athena’da bir daha eline almamacasına flütü savurur atar. İşte, kime ait olduğunu bilmeyen Marsyas bu flütü bulup sahiplenir. Bundan böyle, gelip geçtiği yerlerde, içinden geldiğinde, aklına estiğinde bir yerlerde durur, flütünü çıkarır, çalar. Bunu duyan orman sakinleri de Marsyas’ın sihirli flüt nağmelerine kendilerini kaptırıp kendilerinden geçercesine kulak verir, dinler. Öyle ki bu muhteşem konser karşısında aslanla tavşan, kurtla kuzu yan yana gelip sükût içinde birbirine zarar vermeden keçi kılıklı Marsyas’ın sihirli müziğini dinler.

    Marsyas_1 Fotoğraf Turgay Tuna
    Talihsiz Marsyas’ın heykeli. (İstanbul Arkeoloji Müzeleri)

    Marsyas’ın Flütünün Güzel Sesi Apollon’a Ulaşır
    Günler gelir geçer, Marsyas’ın sihirli flütünün güzel sesi Afyon sınırlarını aşar, uzaklara doğru yol alır ve herkes Marsyas’ın müziğinden söz etmeye başlar. Ne var ki bu sihirli flütün güzel sesi rüzgâr tanrısı Eolos’la birlikte uzaklara, Ege Denizi’nin öteki kıyılarına taşınır ve tanrıların dağı Olympos’un zirvesine kadar yükselir. Olympos’un yakışıklı müzisyen tanrısı Apollon, bu gizemli flüt sesini algıladığında hayretler içinde kalır, merak eder ama bir o kadar da içindeki kıskançlık hisleri kabarır. Kimsenin ondan daha güzel müzik yapmasını kabul edemez. Çok geçmeden de uçar, müzik sesinin geldiği Afyon dolaylarına varır. Bir anda ormanda dolaşmakta olan Marsyas’ın karşısına dikilir. Karşısında Apollon’u gören Marsyas öyle bir şaşırır ki korkudan ne yapacağını bilemez. Apollon, Marsyas’ı yukarıdan aşağı süzdükten sonra haykırır: “Dinle beni keçi kılıklı; çok güzel müzik yapıyorsun ama biliyorsun ki ben de müzik yapıyorum; ikimiz beraber yarışıp kozlarımızı paylaşacağız.” der.

    Marsyas, bu teklifin karşısında donar kalır. Hiç mi hiç istemez böyle bir şeye girişmeyi. Zira karşısındaki bir tanrıdır ve de müziğin tanrısı Apollon’un kendisidir. Ancak tanrının isteğini geri çevirmek söz konusu bile olamaz. Korka korka Apollon’un teklifini kabul eder. 

    Yedi Gün Yedi Gece Yarış
    Apollon, yarışmanın hakemi olarak Afyon ovalarından Kapadokya vadilerine uzanan Frigya ülkesinin kralı Midas’ı seçer. Midas, çok sevdiği kral kullarından biridir. Hazırlıklar yapılır ve sonunda büyük yarışma başlar. Marsyas flütünü, onun yanında da müziğin ve güneşin tanrısı Apollon lirini çalmaya başlamıştır. Öyle bir müzik sesidir ki bu; ormanda yaşayan ne kadar canlı varsa gelir kulak verir bu gizemli, sihirli müziğe. Aslanlar, ceylanlar, kuşlar yan yana bu muhteşem konserin büyüsüne kapılıp kendinden geçer. Yedi gün yedi gece sürecek bir yarışmadır bu. Üçüncü günün sonrasında zavallı Marsyas zorlanmaya başlar; bir taraftan uykusuzluk, bir taraftan yorgunluk… Zar zor getirir yarışmanın sonunu, ne yapar eder yedi gün yedi gece dayanır. Yarışmanın sonunda da nefretle tuttuğu elindeki flütü, bir daha eline almamacasına fırlatır atar. Bezgindir, bitkindir, yorulmuştur… 

    “Kim Daha Güzel Müzik Yaptı?”
    Apollon haykırarak: “Kim daha güzel müzik yaptı?” diye sorar Kral Midas’a. Adil Midas, düşünür taşınır, biraz yutkunur ve içindekileri dile getirir. Der ki: “Tabii ki en güzel müziği tanrımız Apollon yaptı; ama Marsyas’da ondan pek aşağı kalmadı, o da güzel müzik yaptı.” diye cevap verir. Apollon öyle kızar, öyle hiddetlenir ki Midas’ın sözünü keser ve hiçbir faninin, hiçbir canlının, bir tanrıdan daha iyisini yapamayacağını, daha ileriye gidemeyeceğini söyleyerek Marsyas’a döner: “Sana öyle bir ceza vereceğim ki bundan böyle bir daha ne müzik yapabileceksin ne de tanrılarla yarışabileceksin.” der. Çaresiz Marsyas’ı kollarından bir ağacın dallarına bağlar; sonra da eline aldığı bir bıçakla derisini yüzmeye başlar. Acılar içinde bağırır, inler zavallı Marsyas, kanlar içinde kalır ve sonunda ölür.

    Marsyas_5 Yarışma
    Yedi gün, yedi gece süren yarışmanın sonunda Marsyas, Apollon tarafından derisi yüzülerek öldürülür. 

    Onu çok seven orman ve su perileri katıla katıla ağlar arkasından, döktükleri gözyaşlarından Çine Çayı doğar. Apollon o kadar kızmış, o kadar içerlemiştir ki yarışmanın hakemi Midas’ı da ortadan kaldırmak ister ancak bu kötü isteğinden vazgeçip bambaşka bir ceza verir ona. “Sen çok iyi bir kralsın belki ama senin kulakların güzeli duymuyor, sana öyle kulaklar vereceğim ki bundan böyle her bir şeyi çok daha iyi duyacak; güzel, kötü sesleri birbirinden ayırt edebileceksin.” der ve Olympos Dağı’nın yolunu tutmak üzere uçar gider.

    Eşek Kulaklı Midas!
    Bu olaydan sonra sarayına kapanan Midas, geçen günler içinde kulaklarında bir tuhaflık fark eder. Büyümüş gibidirler! Birkaç gün sonra da kulaklarının uzamış olduğunu anlar. Halkının karşısında gülünç duruma düşmemek için saçlarını uzatmaya başlar. Uzun kulaklarının görünmemesi için de berberini çağırır, saçına bir şekil vermesini ister. Berber ise kralın, eşeklerinkini andıran uzun kulaklarını gördüğünde küçük dilini yutar gibi olur âdeta. Midas, berberi tembihler. “Seninle benim aramda bir sır olarak kalacak bu.” der ve öyle bir tehdit savurur ki ağzından bir şey kaçıracak olursa onu ve ailesini hiç kimsenin görmemiş olduğu işkencelerle mahvedip öldüreceğini söyler. Büyük korku ve endişeyle saraydan çıkan berber, görmüş olduklarını eşine, çocuklarına dahi anlatmaz ama geçen zaman içinde de derin, içsel bir rahatsızlık duymaya başlar. İçindeki sırrı dışarı atamamak, onu sıkıntılara sokmuştur. Sonunda dayanamaz, bir sabah ailesinden gizli, heybesini sırtına atar, evin kapısını çekip yollara koyulur. Dere tepe yürür gider, arkasına bakmaz. Günler, aylar geçtikten sonra da bir dağın eteğine gelir durur. O kadar yol katetmiş ki; evini barkını, ülkesini, kralın tehditlerini arkasında bırakmıştır. Bir an önce kendisini rahatsız eden, sıkıntı veren içindeki sırrı çıkarıp atmak için dağın yamacındaki toprakları elleriyle kazıp eşeler, bir çukur açar. Ardından da içindekileri kusarcasına toprağa haykırır: “Eşek Kulaklı Midas! Eşek Kulaklı Midas! Eşek Kulaklı Midas!..” 

    İçinde sır olarak kalmış sözcükleri çıkartıp atar kendisinden ama tam o sırada rüzgârın tanrısı Eolos esmeye başlar ve efsane bu ya; berberin ağzından çıkan sözcükleri tek tek alır uçurur, dünyanın dört bir yanına gönderir ve işte o günlerden bu günlere “Eşek Kulaklı Kral Midas”ın destansı öyküsü gravürlerden heykellere, tiyatrodan operaya devam eder durur. #

    Satirler
    Yunan mitolojisinde yarı insan, yarı keçi kılıklı yaratıklar olan satirlerin belden aşağısı keçi, belden yukarısı da insan görünümlüdür. Toynaklı keçi bacaklarına sahip bu yaratıkların göğüsleri kıllarla kaplıdır. Keçi sakallı olup başlarının üzerinde iki adet minik boynuz taşırlar. Şarap tanrısı Dionyzos’un müritleri sayılan satirler, bol bol şarap içer sızarlar. Mitolojide fiziksel olarak kendilerine benzeyen keçi kılıklı serseri Pan’ın aksine daha ağırbaşlı ve bilgedirler.

    Apollon

    Müziğin Tanrısı Apollon
    Yunan mitolojisinin önde gelen tanrılarından Apollon güneşin ve müziğin tanrısıdır. Aynı zamanda ay ve avcıların koruyucu tanrıçası Artemis’in kız kardeşidir. Heykellerinde de görüldüğü gibi lirini elinden eksik etmez. Başının üzerinde defne yapraklarından oluşan bir taç taşır, tanrılar arasında en iyi ok atanlardan biridir. 



    Kral Midas 
    MÖ 738-696 yılları arasında yaşamış olduğu öne sürülen, efsaneleriyle ünlü Frigya Kralı Midas, Frigya’nın başkenti Gordion’da yaşamış (Günümüzde Polatlı-Yassıhöyük) ve kimi antik kaynaklara göre boğa kanı içerek intihar etmiştir. Öldüğünde, Gordion’da yükselen 300 metre çapında, 55 metre yüksekliğindeki büyük tümülüsün içindeki mezar odasına yerleştirilmiş olan Kral Midas’ın kafatası 1950 yılında mezar eşyalarıyla birlikte gün ışığına çıkarılmıştır. Günümüzde, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenmektedir.  

  • Theodor Makridi Bey

    Theodor Makridi Bey


    türk arkeolojisine büyük hizmetler vermiş, lübnan’ın sayda (sidon) kraliyet nekropolü kazılarından nemrut dağı kazılarına, osman hamdi bey’in yanında âdeta sağ kolu olmuş, müze-i hümayun’un gelmiş geçmiş ünlü arkeologları arasında yer almış theodor makridi bey’in nedendir bilinmez, çoktandır adı unutulup gitmiştir. oysa türk arkeolojisinin ilk büyük emektarlarından olan theodor makridi bey, hattuşa kazılarında ünlü kadeş antlaşması tabletini kendi elleriyle bulup gün ışığına çıkaran arkeologdur…

    Theodor Makridi Bey
    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin ilk emektar arkeologlarından Theodor Makridi Bey.
    FOTOĞRAF: TURGAY TUNA ARŞİVİ

    Çocukluğu, Eğitimi, Aile Yaşamı
    Bir zamanlar, eski Bakırköy’ün sevilen, sayılan önemli şahsiyetleri arasında yer almış Theodor Makridi Bey, Osmanlı Devleti’nin Hazine nazırlarından Konstantin Makridi Paşa’nın yedi oğlundan biriydi ve oğulları arasında bilime, tarihe, coğrafyaya en meraklı olan çocuktu. Bu nedenle güzel bir eğitim almış, kendini mükemmel bir şekilde geliştirmişti. Makridi’ler, eski Bakırköy’ün batı tarafında yer alan Baruthane sınırının yanı başındaki Domuzdamı Mahallesi’nde, kırmızı Marsilya tuğlalı, demir kapılı, büyük parmaklıklarla çevrili büyük bir bahçenin ortasında yükselen güzel ahşap bir köşkte oturuyordu. Baba Konstantin Makridi Bey, küçük yaşında ailesiyle birlikte Makedonya’nın Blaçi yerleşiminden İstanbul’a göç etmiş, Haliç’te Fener Mahallesi’ne yerleşmişlerdi. Konstantin Makridi Bey, çocuk yaşlarında cep harçlığını çıkarmak için bir kahvehanede nargile tüttüren müşterilerin tömbekilerini yakıp tazeleyerek ateşçilik yapmış, uzun boylu olması nedeniyle de “Uzunoğlu”, yani Makridi lakabıyla çağrılmış, daha sonra da bu sıfat ailenin soyadını oluşturmuştur. Çocukluğunda kahve çıraklığı yapan Konstantin Makridi Bey’in okul hayatı çok başarılı geçer. Eğitimine, İstanbul’un en eski Rum okulu olarak bilinen Fener Mektebi’nde başlar, daha sonra da eğitimini Mekteb-i Sultani’de tamamlar.

    Theodor_Makribi_Bey_3 Fotoğraf Turgay Tuna
    Türkiye’nin ilk müzesi olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin (Müze-i Hümayun) koleksiyonlarında çeşitli kültürlere ait bir milyona yakın eser bulunmaktadır.

    1882 yılında, Osmanlı Hazine Nezareti’nde memurluğa başlayan Makridi Bey, otuz bir yıl sürecek devlet hizmeti süresince Hazine Müdürlüğü’ne, ardından da Hazine Nazırlığı’na getirilir ve çok başarılı hizmetler verir. Bütün bunların yanında, antik sikkeler koleksiyonu yapan döneminin ünlü nümizmatlarından biri olan Makridi Bey, yaşamının son demlerinde bu koleksiyonu Müze-i Hümayun’a hediye etmiştir.

    Konstantin Makridi Bey, kendisi gibi çocuklarını da çok iyi şekilde yetiştirir. Büyük oğlu Aleksandros askerî hekim olmuş, ikinci oğlu Nikos Hariciye Nazırlığı’nda diplomat olarak hizmet vermiş, üçüncü oğlu Dimitrios Düyun-u Umumiye’de görev almış, dördüncü oğlu Filippos, mübadele döneminde Yunanistan Hükümeti adına saymanlık yapmış, beşinci oğlu Theodor ise babası gibi Mekteb-i Sultani’de okuduktan sonra Almanya’ya gönderilmiş, sanat tarihi ve arkeoloji eğitimi alarak Avusturyalı ünlü arkeolog Heinrich Glück ile ünlü Alman arkeolog Winckler’in yanında yetişmiştir.

    Theodor Makridi Bey, Almanya’dan döndükten sonra Müze-i Hümayun’da çalışmaya başlamış, Yedikule’nin ünlü ailelerinden Dalla’ların güzel kızları Ağlaia ile evlenmiş, bu evlilikten de çocuk sahibi olmuştur.


    “antik sikkeler koleksiyonu yapan döneminin ünlü nümizmatlarından biri olan makridi bey, yaşamının son demlerinde bu koleksiyonu müze-i hümayun’a hediye etmiştir.”

    Bir Yazarın Anılarındaki Theodor Makridi Bey
    Makridi Bey, evlendikten sonra Bakırköy Domuzdamı Mahallesi’ndeki baba evinden ayrılıp İstanbul Caddesi’nin Yenimahalle tarafında yeni bir eve taşınır. Komşuları, Makriköy Rum İlkokulu’nun müdürlüğünü yapan, aynı zamanda değişik Rum dergilerinde yazılar yazan Athina Yianniou, anılarındaki Theodor Makridi Bey’i şöyle anlatır:

    Theodor_Makribi_Bey_4 Fotoğraf Google
    1883 yılında, Osman Hamdi Bey’in başkanlığında gerçekleştirilen Nemrut kazılarına ait bir fotoğraf.

    “1902 yılında, Makridi Bey’i ve Ağlaia’yı yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Madam Ağlaia çok güzel, alımlı, uzun boylu, fiziğinin yanı sıra erdemli özelliklere sahip bir kadındı. Babası Theodoros Dalla ve annesi Eleni Pitaridu, kız kardeşleri Eleni, Hristina, Androniki Yedikuleli idiler. Theodor Makridi Bey ile Ağlaia Yedikule’de tanışmış, büyük bir aşk ile birbirlerine bağlanıp evlenmişlerdi. Benim Theodor Makridi Bey’e olan hayranlığım 1908 yılında Lübnan’daki Sayda-Sidon kazılarının başlamasıyla daha da artmıştı. O zaman, Neo Pnevma dergisinin genel editörü idim. Sayda’dan İstanbul Müzesi’ne aktarılan yeni eserler, bizler için eşsiz bir haber kaynağı oluşturuyordu. Theodor Makridi Bey, 1900’lerden itibaren önemli kazılara başkanlık yapmaya başlamıştı. Anadolu’yu karış karış geziyor, arkeolojiye olan derin tutkusu onu yeni araştırmalara itiyor, antik Anadolu’nun her dönemi onu ilgilendiriyordu.

    1902 yılında, Alman Arkeoloji Enstitüsü Genel Sekreteri Otto Puchstein ile Suriye, İran Körfezi ve Arkaik Babil’de ortaklaşa kazılar yapmışlar, 1906 yılında da Hattuşa ve Boğazköy’de ünlü Alman arkeolog Winckler ile yaptıkları kazılarda Hitit Kraliyet Arşivleri’nin kalıntılarına ulaşmışlardır. Bu kazılarda, dünyanın ilk diplomatik belgesi olan Mısır Kralı II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında imzalanan ünlü Kadeş Antlaşması’nın tableti gün ışığına çıkarılmıştır. Makridi Bey, 1910-11 yıllarında Trakya, Taşoz ve Makedonya’da yaptığı kazılarda birçok eseri İstanbul Müzesi’ne kazandırmış, bu kazılar sonrasında yazmış olduğu makaleler kendisini arkeoloji âleminde takdir ve şöhret sahibi yapmıştır.”


    “en önemlisi, günümüzde istanbul arkeoloji müzeleri’nin eski şark eserleri binasında sergilenmekte olan, tarihin ilk yazılı barış antlaşması olarak bilinen kadeş antlaşması tabletini bulan kişidir theodor makridi bey.”

    Hattuşa Kazılarında Gün Işığına Çıkarılan Kadeş Antlaşması Tableti
    Orta Doğu’dan Anadolu’ya, Trakya’dan Makedonya’ya yaptığı kazıların yanı sıra İstanbul’da birçok araştırmaya imza atmış, Beykoz’daki Ayios Panteleimon Manastırı, Yedikule’deki Libos Manastırı ve Bakırköy’de yapmış olduğu kapsamlı kazılar; durmak, yorulmak bilmeyen Makridi Bey’in yaşamında önemli bir yer oluşturmuştur. Ancak, en önemlisi, günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Eski Şark Eserleri binasında sergilenmekte olan, tarihin ilk yazılı barış antlaşması olarak bilinen Kadeş Antlaşması tabletini bulan kişidir Theodor Makridi Bey. Bu antlaşmanın ikinci ve üçüncü kopyalarının Mısır’da olması gerekmektedir ki günümüze dek henüz gün ışığına çıkartılamamıştır. Tabletteki metnin bir kopyası bugün New York’ta, Birleşmiş Milletler binasının girişinde yer almaktadır.

    Theodor_Makribi_Bey_6 Fotoğraf Turgay Tuna
    Theodor Makridi Bey’in Hattuşaş kazılarında gün ışığına çıkarmış olduğu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında yapılan Kadeş Antlaşması’nın pişmiş toprak tableti.
    FOTOĞRAF: TURGAY TUNA ARŞİVİ

    Yapmış olduğu tüm araştırmalarla Türk arkeolojisine kazandırdığı değerlere karşılık, ölümünden çok sonra, Makridi Bey’i çekemeyen kimi kıskanç birkaç meslektaşı kendisi hakkında tarihî eser kaçakçılığı yaptığına dair çirkin dedikodular yaymışsa da; yapılan titiz araştırmalar bu dedikoduların tam tersine, Makridi Bey’in ne kadar dürüst ve titiz bir şekilde çalışmış olduğunu göstermiş ve Türk arkeolojisine ne kadar büyük zenginlikler kazandırmış olduğunu kanıtlamıştır.

    Atina’dan İstanbul’a Gelen Önemli Belgeler
    Boğazköy’den Nemrut Dağı’na, Baalbek’ten Sayda’ya birçok kazıya katılan Makridi Bey, 1930 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden emekli olduktan sonra yaşamının sonlarına dek Atina’daki ünlü Benaki Müzesi’nin müdürlüğünü yapmış, bu görev süreci içinde İstanbul ve Arkeoloji Müzeleri ile bağlarını koparmamış, bütün bunların yanı sıra Yunanistan’da kaldığı yıllarda bulmuş olduğu Osmanlı tarihi ile ilgili çok değerli kimi belgelerin İstanbul’a gönderilmesini ve Topkapı Sarayı’na kazandırılmasını sağlamıştır. Bir dönem Atina’da elçilik yapmış olan Ruşen Eşref Ünaydın’ın 1 Mayıs 1956 tarihinde, Dışişleri ve Topkapı Sarayı kayıtlarına geçmiş konuşmasının metninden aldığım şu satırları siz okurlarıma ve araştırmacılara aktarmayı, Theodor Makridi Bey’in anısına olan saygım nedeniyle bir borç ve görev olarak görmekteyim:

    Theodor_Makribi_Bey_9 Fotoğraf Gôogle
    Atina’da elçilik görevinde bulunduğu yıllarda, Theodor Makridi Bey’in aracılığıyla Osmanlı dönemine ait çok değerli tarihî belgeleri Türkiye’ye kazandıran Ruşen Eşref Ünaydın.

    “…Bu belgelere nerede, ne zaman ve nasıl sahip oldum önce onu açıklayayım… Bunların hepsini, 1934 yılı ila 1939 yılları arasında, Yunanistan’da ilk elçiliğim zamanında Atina’da topladım. Bu nasıl oldu? Onu da anlatayım:

    Benim elçi bulunduğum sıralarda, İstanbul Asar-ı Atika Müzesi’nde, zannederim müdür muavinliğinden emekliye ayrılmış Bay Makridi, hükümetimizin müsaadesi ile birkaç yıldan beridir, Atina’da Antuvan Benaki’nin çok değerli şahsi koleksiyonlarından vücuda getirip kurduğu ve milletine bağışladığı, Şark Güzel Sanatlar Eserler Müzesi’ni tasnif ve tanzim eden müdür sıfatı ile bulunuyordu. Ben, kendisi ile Türkiye’deki memuriyeti zamanından tanışırdım. Yeni elçiyi ve sefireyi, refikası ile birlikte tabii olarak ziyarete gelen Bay Makridi, Benaki Müzesi bahçesinin bir köşesinde, müdüre ayrılmış olan bir küçük köşkte oturmaktaydı. Bir akşam, Bayan Makridi ile birlikte Türk elçisi ve eşine bu evde hususi bir yemek verdi. Yemekten sonraki konuşmamız sırasında, oturduğumuz odanın gözüme çarpacak bir noktasına yerleştirilmiş, dolgunca üç dört büyük zarf üzerine dikkatimi çekti.

    ‘Bunlar nedir?’ diye sordum?

    Manalı bir bakış ve gülümseyişle:

    ‘Açayım biraz tetkik buyurunuz. Mühim vesikalardır…’”

    Theodor Makridi Bey’in, Ruşen Eşref Ünaydın’a gösterdiği zarfların içinde, Topkapı Sarayı’ndan çıkmış çok değerli belgeler yer alıyordu. Bunları, Ruşen Eşref Bey’e teslim ettikten sonra, geri kalan daha birçok başka belgenin bulunduğu satıcıyla bağlantı kurulur. Osmanlı Devleti’nin değişik dönemlerine ait; aralarında diplomatik mektuplar, fermanlar, tımar tezkereleri, hatt-ı hümayunlar, tevcihat defterleri gibi önemli parçaların yer aldığı 189 tarihî belge Theodor Makridi Bey sayesinde Ruşen Eşref Ünaydın tarafından satın alınır ve İstanbul’a gönderilir.

    Theodor Makridi Bey, yerli, yabancı dergilerde, yaptığı kazı ve araştırmalarla ilgili birçok bilimsel makaleye imza atmış, kazılar yapmış olduğu Bakırköy’ün antik tarihi üzerine yazdığı kimi değerli makaleleri de Halkevi dergilerinde yayımlanmış ve ilk defa antik Bakırköy’ün adının Hebdomon olduğunu ortaya çıkarmıştır.

    Theodor_Makribi_Bey_14 Fotoğraf Turgay Tuna
    Babasıyla aynı mezarı paylaşan Theodor Makridi Bey’in Bakırköy Rum Kabristanı’ndaki mezar taşı.

    2002 yılında, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Sanatı Anabilim Dalı öğrencilerinden Uğur Cinoğlu’nun Theodor Makridi Bey üzerine hazırlamış olduğu yüksek lisans tezinde vurgulamış olduğu gibi:

    “Osman Hamdi Bey’in yanında yetişmiş, son derece atak ve yorulmak bilmez bir genç oluşu, kısa zamanda Osman Hamdi Bey’in güvendiği elemanlardan biri olmasını sağlamış, müzeciliğin her kademesinde görev almış olması, çok önemli kazılarda bulunması, maceracı kişiliği, ayrıca birkaç dili bilen bir azınlık mensubu oluşu, onu son derece ilgi çekici hâle getirmiştir…”

    Makridi Bey’in, genç yaşlarda evlendiği eşi Ağlaia’dan bir oğlu olur ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında Bağdat’ta kaybettiği biricik oğlunun acısını yaşamı boyunca içinden atamaz. Maalesef, adı unutulmuş Theodor Makridi Bey, 1940 yılında 68 yaşında iken İstanbul’da vefat eder ve Bakırköy Rum Mezarlığı’nda yatan babası Ferik Konstantin Makridi Paşa’nın yanına defnedilir… #

  • II. Ramses’in Paris Seyahati

    II. Ramses’in Paris Seyahati


    dünya tarihinin ilk yazılı barış antlaşmasına imza atan ıı. ramses, altmış yedi yıl süren iktidarının sonunda mö 1213’te öldüğünde geride 96’sı kız, 56’sı erkek 152 prens ve prenses bırakmıştı. ramses’in mumyası, 3200 yıl sonra mısır’dan paris’e doğru yola çıktığında binlerce kahireli, “ramses el akbar! ramses el akbar!” (büyük ramses!) nidalarıyla ataları büyük ramses’i uğurluyordu. ıı. ramses’in mumyası grand palais’de özel olarak hazırlanmış pleksiglas bir vitrin içine yerleştirildi. fransa bir taşla birkaç kuş birden vurmuştu: kazanılan bilimsel zafer, mısır’la ilişkilerde açılan yepyeni pencereler, avrupa’nın dört bir yanından ıı. ramses’i görmeye gelen bir buçuk milyon ziyaretçi…

    II_Ramses
    Firavunluk tahtına oturan II. Ramses, diğer Mısır krallarından daha çok anıt inşa ettirmiştir.
    FOTOĞRAF: TURGAY TUNA

    “Tanrının Oğlu”
    MÖ 1304…

    Bereketler getiren kutsal Nil Nehri’nin doğu yakasında yer alan Teb’deki kraliyet sarayında bir prens dünyaya gelir. Bu çocuk Mısır Kralı I. Sethi ile Kraliçe Tiye’nin oğulları II. Ramses’tir. Tanrı Amon’un koruması altında büyüyen prens, 1279 yılında ölen babasının yerini alıp imparatorluk tahtına oturduğunda, Mısır halkının gözünde “Tanrının Oğlu” olarak kutsallık katına erişir. O artık Mısır topraklarının, Mısır halkının gelmiş geçmiş en büyük firavunu, “Mısır’ın Güneşi”, Tanrıların sevgili oğlu II. Ramses olacaktır. Başarılı bir yönetici, savaşçı ve aynı zamanda barışsever bir kumandan, oldukça da kurnaz bir politikacıdır. Tam altmış yedi yıl Mısır’ı yönetmiş, Mısır topraklarının ötesinde, başka toprakların ve bu topraklarda yaşayan insanların da sahibi olmuştur.

    Dünya Tarihinin İlk Yazılı Barış Antlaşması
    En büyük düşmanı Hititlerle sonradan en yakın dost olur. Bu ezeli düşmanla, Mezopotamya topraklarında tam on altı yıl defalarca karşı karşıya gelerek kimi zaman yenilir, kimi zaman da büyük zaferler kazanır. Ancak sonunda 1259 yılında dünya tarihinin ilk yazılı barış antlaşması olan Kadeş Antlaşması’na mührünü basarak iki ülkenin kardeşliklerini ilan eder. Bu büyük dostluğu haremine aldığı Hititli prenseslerle, karşılığında da Hitit kralına gönderdiği Mısırlı prenseslerle pekiştirir.

    Aralarında kendi öz kızının da bulunduğu birçok kadınla evlenip tarihin gelmiş geçmiş en büyük haremlerinden birini kurar. Beraber olduğu kadınlardan 96 kız, 56 erkek; toplam152 prens ve prensesin babası olur…

    II_Ramses_9 Fotoğraf Turgay Tuna
    Kadeş Antlaşması’nın yazılı olduğu kil tablet.
    II_Ramses_10 Fotoğraf Google
    Mısır Eserleri Bölümü sorumlusu Madam Christiane Desroches Noblecourt.

    Altmış Yedi Yıllık İktidar
    Abu Simbel’den Luksor’a Antik Mısır’ın gelmiş geçmiş en görkemli tapınaklarını o yaptırır. Yaptırdığı tapınakların duvarlarını boydan boya kendi tasvirleriyle süsler, her tarafa adını yazdırır. Adı gibi yaptıklarıyla, yaptırdıklarıyla, zaferleriyle, haremiyle büyük ün kazanır, efsaneleşir ve bu efsane günümüze kadar gelir. Altmış yedi yıl süren iktidarının sonunda, 91 yaşına bastığı MÖ 1213 yılında, Akhet mevsiminin (Taşkınlık-Sel Mevsimi/19Temmuz-15 Kasım arası) on dokuzuncu günü, yani 12 Temmuz tarihinde yaşama veda eder. 70 gün süren mumyalanmasının ardından büyük bir törenle, Teb’de Krallar Vadisi’nin derinliklerine kazılmış mezarına yerleştirilir…

    II. Ramses Paris’te Olsa!
    Aradan yüzyıllar geçer…

    1974 yılının sonlarında, dönemin Fransa Kültür Bakanı Michel Guy; Louvre Müzesi’ne, Mısır Eserleri Bölümü sorumlusu Madam Christiane Desroches Noblecourt’u ziyarete gelir. İki eski dost sıcak bir sohbete girer. Madam Desroches Noblecourt, uzun zamandır hayalini kurduğu, Paris’te açılabilecek büyük bir Mısır sergisi fikrini bakana açar. Aslında, gerçekleştirmek istediği, “II. Ramses”le ilgili bir sergidir. En büyük arzusu da Mısır’dan getirtilebilecek II. Ramses’in mumyasının Paris’te sergilenmesidir. Bakan şaşkınlıkla karşılar ünlü Mısır bilimcinin bu önerisini. “Peki ama nasıl?” diyerek tepkisini koyar. Yüzyıllardan beri korunarak günümüze dek gelebilmiş, Mısırlıların büyük atası II. Ramses’in mumyasının Mısır sınırları dışına çıkarılması, öyle kolay olabilecek bir şey değildir… Birkaç gün sonra Kültür Bakanı, bu öneriyi Fransa Devlet Başkanı Valéry Giscard d’Estaing’e götürür. Çok geçmeden de Fransa Devlet Başkanı ünlü Mısır bilimciyi Elysee Sarayı’na davet ederek uzun uzun konuşurlar… Başkan, “Bunun bize faydası ne olacak?” diye sorar. Madam Desroches Noblecourt, ardı ardına sıralar öngörülerini: II. Ramses’i Fransa’ya getirerek, uzun zamandan beri mumyasını kemiren parazit ve mantarlarından arındırmak, bu projeyle Fransa-Mısır arasındaki dostluk ve kültürel ilişkileri daha da pekiştirmek, Paris’te gerçekleştirilecek büyük bir sergiyle milyonlarca insanın II. Ramses’in mumyasını görmesini sağlamak ve tabii ki bütün bunların yanında mumyayı parazitlerinden kurtaracak olan Fransız bilim insanlarının büyük zaferi…

    Bu görüşmeden sonra ciddi bir süreç içine girilir. Bu arada, Fransa Devlet Başkanı’nın programında Mısır’a yapılacak resmî bir ziyaret vardır. II. Ramses’in Paris’e getirilme projesi, Cumhurbaşkanlığı sekreterlik dosyalarıyla beraber Kültür ve Dışişleri Bakanlıklarının dosyalarına girer.

    II_Ramses_3 Brooklyn Muzesi arşivi
    II. Ramses’i tasvir eden kireç taşı kabartma.
    II_Ramses_4 Turgay Tuna koleksiyonu
    II. Ramses, Mısır Müzesi, Torino, İtalya.

    II. Ramses’e Veda!
    1975 yılının soğuk, karlı bir kış gününde Fransa Cumhurbaşkanı d’Estaing, iş insanlarından diplomatlara büyük bir kadroyla Paris’ten Mısır’a hareket eder. Kahire Havaalanı’nda Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat tarafından sıcak bir şekilde karşılanır. Birkaç gün süren müzakere ve toplantılardan sonra Fransa Cumhurbaşkanı programını Kahire Müzesi ziyaretiyle noktalar. Müzede, II. Ramses’in mumyasının önüne geldiklerinde d’Estaing yarı ciddi, yarı şakacı tavrıyla Fransız bilim insanlarının önerisini Enver Sedat’a iletir. Mısır Devlet Başkanı bu teklife çok sıcak bakar ancak kendisinden önce bu operasyona olur vermesi gereken koskoca bir Mısır Parlamentosu vardır arkasında. Büyük muhalefete rağmen, eninde sonunda Enver Sedat, II. Ramses’in mumyasının Paris’e götürülmesini Mısırlılara kabul ettirir. İki ülke arasında yapılan yazışmalarla mutabakata varılır ve her şey hazırlandıktan sonra 25 Eylül 1976 tarihinde, çok önceden hazırlanan mumyanın, üzerine Mısır bayrağı örtülü özel sandukası kilitlenip mühürlenerek müzeye getirilen Mısır ordusuna ait askerî bir kamyona yüklenir. Bir general komutasında hareket eden konvoy, müzenin bulunduğu Tahrir Meydanı’ndan, yine kentin en büyük meydanlarından biri olan Ramses Meydanı’na, oradan da Heliopolis Askerî Havaalanı’na doğru yol alır. Konvoyun geçtiği yollarda kaldırımlara dizilmiş binlerce Kahireli sevinç çığlıkları atıp zılgıt çekerek, “Ramses El Akbar! Ramses El Akbar!” (Büyük Ramses!) nidalarıyla ataları Büyük Ramses’i selamlar…

    Yüzyıllar Sonra Paris’te!
    26 Eylül 1976 sabahı, bayrağa sarılı sanduka Mısır Hükümeti yetkilileri ve Kahire’deki Fransa Büyükelçiliği temsilcileri önünden geçirilip bir manga asker tarafından tüfek atışıyla selamlandıktan sonra, özel olarak gönderilmiş Fransız Hava Kuvvetleri’ne ait nakliye uçağına yüklenir. Paris’ten gelen Madam Christiane Desroches Noblecourt, seyahat boyunca II. Ramses’e refakat eder. Üç dört saatlik yolculuktan sonra uçak Paris yakınlarındaki Bourget Askerî Havaalanı’na iniş yapar. Fransız yetkililer II. Ramses’in sandukasını, bir devlet başkanının naaşına gösterilecek protokol çerçevesi içinde karşılar. Eski Mısır’ın büyük kralı askerî törenle selamlanıp, saygı duruşuna geçildikten sonra arkası kapalı resmî bir araca bindirilip motosikletli polis eskortuyla mumya üzerindeki operasyonun yapılacağı Musée de l’Homme’a (İnsanlık Müzesi) doğru yol alır. Fransızlar, II. Ramses’e büyük bir sürpriz hazırlamıştı! Müzeye gelmeden önce, Concorde Meydanı’ndan geçilir ve burada yükselen 19. yüzyıl başlarında Luksor Tapınağı’ndan getirilmiş II. Ramses’in dikilitaşı etrafında üç tur atarlar. Ramses’in ruhu, 3200 yıl sonra Mısır’dan çok uzaklarda bir yerde, başka topraklarda yükselen kendi anıtının önünde kim bilir ne kadar büyük bir mutluluk duymuştur!

    Musée de l’Homme’a geldiklerinde, sanduka yine sıkı güvenlik kontrolü altında, çok önceden özel olarak hazırlanmış operasyon odasına alınır. Ramses’in mumyası, büyük bir titizlikle sanduka içindeki ahşap lahdinden çıkarılarak, özel şekilde hazırlanmış hidrofil pamuk yatağının üzerine yatırılır. Çok geçmeden de aralarında dünyaca ünlü bilim insanlarının bulunduğu Fransız tıp adamları ve Mısır bilimcilerden oluşan on beş kişilik bir heyet ilk çalışmalarına başlar. Mumya üzerinde radyolojik, botanik, jeolojik, mikrobiyolojik ve parazitolojik analizler yapılır. Yapılan ilk konsültasyonlara göre mumyanın çok kötü durumda olduğu gerçeği ortaya çıkar.

    II_Ramses_12 Fotoğraf Turgay Tuna
    Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa tarafından Mısır’daki Luksor Tapınağı’ndan getirilerek yeni kurulan Fransız hükümetine verilen 3.300 yıllık Luksor dikilitaşı, Concorde Meydanı.
    II_Ramses_14 Fotoğraf  İnternet
    Mumya Paris’e getirildikten sonra Fransız bilim insanları mumyanın çürümesini önlemek için bazı müdahalelerde bulundu.

    Kafatası dokusunda çatlak, kemiklerde kırık, mumyanın hemen her tarafında da belirgin bir çürüme vardır. Bütün bunların yanı sıra operasyon odasına kötü bir koku yayılmaya başlar. Saç tellerinden doku parçacıklarına alınan her bir örnek elektronik mikroskoplar altında incelenir. Ortaya çıkan sonuçlara göre, mumyanın her tarafını parazit ve mantarlar kaplamıştır. Ünlü firavunun ölümünden önce ve sonrasında bedeninde oluşmuş hasarları yansıtan 200 civarında röntgen filmi çekilir. Kalp ve aort incelenir; mumyayı hazırlayanlar tarafından kalbin karın boşluğuna doğru itilmiş olduğu anlaşılır.

    II. Ramses’in mumyası üzerinde araştırmalar yapan heyetin önemli isimlerinden biri de Tevrat, İnciller, Kur’an-ı Kerim ve Bilim adlı kitabın yazarı ünlü tıp adamı Maurice Bucaille’dır. Hazırlamış olduğu raporda, Ramses’in özellikle son yıllarında büyük sağlık sorunları ve acılar çektiği vurgulanır. Ama hepsinden önemlisi, bütün herkesi hayretler içinde bırakan, botanik ve parazitoloji uzmanlarından gelen sonuçlardır. Mumyanın karın bölgesinde o güne dek başka hiçbir Mısır mumyasında görülmemiş olan Nicotiana, yani tütün yapraklarına rastlanır. Bu yapraklar üzerinde de değişik parazitlerin izleri çıkar ortaya. Bu da yıllardan beri süregelen “Güney Amerika-Mısır arasında bağlantılar var mıydı?” tartışmalarına yepyeni bir ufuk açar. Zira, tütün Ramses’ten iki bin iki yüz yıl sonra, yani 1496 yılında ilk defa Christof Colomb tarafından Antil Adaları’ndan Avrupa’ya getirilmiş, Avrupa’dan da öteki ana karalara yayılma göstermiş bir bitkidir. Mumya üzerinde yapılan araştırmalarda öyle derin ayrıntılara girilir ki, örneğin burnun dik ve sağlam görüntüsünü kaybetmemesi için burun boşluğunun bol miktarda karabiber taneleriyle doldurulmuş olduğu anlaşılır. Tüm araştırmalar bitirildikten sonra, “Check Up” programının en zor aşamasına gelinir. Mumyayı için için kemiren parazit ve mantarlardan kurtarılmasına…

    II_Ramses_17 Fotoğraf İnternet
    II. Ramses mumyası…

    Ama nasıl?

    Bilim insanları değişik öneri ve fikirler atar ortaya. Sonunda, parazit ve mantarların gama ışıklarıyla yok edilmesine karar verilir. Sonuç olarak da her şey yolunda gider, büyük operasyon Fransız bilim insanlarının başarısıyla sonuçlanır. Ardından da II. Ramses’in mumyası gerçekleştirilecek ve dünya çapında ses getirecek büyük sergi için Grand Palais’de özel olarak tehlikelere, yangına karşı hazırlanmış pleksiglas bir vitrin içine yerleştirilir. Madam Noblecourt Desroches’un da söylemiş olduğu gibi, bir taşla birkaç kuş birden vurulmuştur. Fransa adına kazanılan bilimsel zafer, Mısır’la eskiden beri var olan ilişkilerde yepyeni pencerelerin açılması ve Avrupa’nın dört bir yanından II. Ramses’i görmeye gelen, sergi girişinde kuyruklar oluşturan bir buçuk milyon ziyaretçi…

    Tüm dünyada büyük ses getiren ve uzun yıllar dillerden düşmeyen bu sergi, 1976 yılının 15 Mayıs tarihinde açılır ve 15 Ekim tarihinde de son bulur.

    Bugün, Kahire’de yeni açılan Medeniyetler Müzesi’ne gelen ziyaretçiler, alt katta yer alan Kraliyet Mumyaları salonunda II. Ramses’i görebilmektedir. Cam bir vitrinin altında boylu boyunca yatan 3200 yaşındaki ünlü Mısır kralı, kolları Tanrı Osiris’inki gibi göğsü üzerinde çaprazlama kenetli, parazitlerinden arınmış bir şekilde “mumyasal ölü” yaşamını sürdürmeye devam ediyor… #