Yazar: Tuncay Yılmazer

  • 1917’yi bugüne taşıyan bir savaş yolculuğu…

    1917’yi bugüne taşıyan bir savaş yolculuğu…

    Usta sinemacı Sam Mendes’in son filmi “1917”, cephe hattında, 15 kilometrelik insansız ara bölgeyi aşmaya çalışan iki askerin zorlu serüvenini anlatıyor. 1. Dünya Savaşı temalı kült filmler “Gallipoli” veya “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” ayarında bir yapım olmasa da, özellikle muhteşem görselliği ve tekniğiyle fark yaratıyor.

    1917, YÖNETMEN: SAM MENDES; OYUNCULAR: GEORGE MACKEY, DEAN-CHARLES CHAPMAN, COLIN FIRTH; VİZYON TARİHİ: 7 ŞUBAT 2020.

    Tarihler 6 Nisan 1917’yi gösterirken Batı cephesinde, Arras bölgesinde istirahatte olan Onbaşı Schofield (George MacKay) ve Onbaşı Blake (Dean Charles Chapman), General Erinmore’un (Colin Firth) karargahından çağırılır. Verilen görev sıradışıdır. Almanlar ön hat siperlerini boşaltmış görünmektedir. Ancak bunun taktik ve tuzak bir çekilme olduğu ortadadır. Kendilerinden 15 km kadar uzakta olan birliklere karşı, Almanların ertesi sabah hücuma geçeceği haber alınmıştır. Telefon hatları kesik olduğundan, iki onbaşının zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkıp birliğe ulaşması ve bu sürpriz saldırıyı duyurması, durdurması gerekmektedir.

    Blake’in teğmen ağabeyi de sözkonusu taburdadır. İki asker, tüm korkunçluğu ve kasvetiyle yansıtılan ara bölgeye (no man’s land) çıkarlar. Onları zorlu bir yolculuk beklemektedir.

    “Skyfall” ve “Spectre” gibi James Bond filmleriyle de tanınan yönetmen Sam Mendes’in 1. Dünya Savaşı’na katılan dedesinin anılarından yola çıkarak beyazperdeye aktardığı “1917”; yapımcıların uzun süredir ilgilerini esirgediği, geçen yıl sadece Peter Jackson’un savaş sırasında çekilmiş filmleri renklendirmesi ve seslendirmesiyle ortaya çıkan “They Shall Not Grow Old” (Onlar Hiç Yaşlanmayacak) ile hatırlanan 1. Dünya Savaşı’na yeniden bir geri dönüş mü? Bunu zaman gösterecek.

    Film beklendiği gibi özellikle sosyal medyada tartışmalara yol açtı. Askerî tarihçilerin bir kısmı “1917”nin 1. Dünya Savaşı Batı cephesinin arka planını olağanüstü görselliğiyle yansıttığını belirtirken; sıradan bir savaş filmi olduğunu, vakit geçirmek için izlenebileceğini belirtenler de oldu. Her tarih konulu filmdeki gibi, seçilen dönemle bire bir karşılaştırma yapanlar, yaşanan gerçekliğe uymadığını yazanlar da vardı.

    Anıları filme konu olan Alfred Mendes 16 yaşında orduya katılmış. Birlikler arasında haberci olarak görev yapmış. Sam Mendes dedesinin siperlerdeki çamuru hatırlaması nedeniyle ellerini sürekli yıkadığını, birkaç duble rom içtikten sonra savaş anılarını paylaştığını belirtiyor.

    Ünlü oyuncu Colin Firth, filmde General Erinmore’u canlandırıyor.

    Gerçekten de bu filmleri değerlendirmede tarihî arka planı gözden geçirmekte fayda var. 1917 yılı, 1. Dünya Savaşı’nın özellikle Batı cephesi siper muharebelerinin tüm şiddetiyle sürdüğü, tarafların birkaç telörgü hattıyla korunan derin siperlerde birbirlerini kolladıkları, zaman zaman da yoğun makinalıtüfek ve topçu bombardımanına karşı hücuma kalkıp binlerce ölü ve yaralı verdikleri dönem. Arras civarında Almanlar, Şubat ve Mart 1917’de “Alberich Operasyonu” adı verilen 25-30 km arasında değişen taktik bir geri çekilmeyle cepheyi Hindenburg hattına almışlar; kuvvetten tasarruf ederek savunma hatlarını daha da güçlendirmişlerdi. Tabii terkettikleri siperleri bubi tuzakları ile donatmayı, köy ve kasabaları yakıp yıkmayı da unutmadan…

    Eksiler-artılar 

    Tarihî filmlere meraklı seyirci, bir ağabeyin savaş alanından kurtarılması konusuyla Steven Spielberg’in “Er Ryan’ı Kurtarmak” veya bir habercinin karargahtan haber getirerek son anda hücumun yapılmasını durdurmaya çalışan sahnesiyle Peter Weir’in “Gallipoli” filmini çağrıştırdığını farkedecektir. Ancak “1917”, tabiri caiz ise bu iki dev filmin ruhunu taşımaktan uzak. Diyaloglar zayıf. “Er Ryan’ı Kurtarmak”taki “Bir kişi için bunca kişinin canını tehlikeye atmaya değer mi?” veya “Gallipoli”deki “İngilizler yerine Çanakkale’de bizler (Avustralyalılar)  kurban ediliyoruz” gibi cümlelerle sembolleşen sorgulamalar son derece hızlı geçilmiş ve etkileyici değil. Ayrıca Alberich Operasyonu sürecinde, ilgili bölgelerde böyle bir olayın gerçekleşmesi teknik olarak pek mümkün görünmüyor. 

    Ancak hakkını teslim etmek gerekir ki, bu eksiklikler muhteşem bir görsellik ile dengeleniyor. Sadece bu bile, filmi 1. Dünya Savaşı’nı ileri sinema tekniğiyle en iyi yansıtan film yapmaya yetebilir. Özellikle Batı cephesinin Arras bölümünü içeren çamur denizi haline gelmiş, kraterlerle dolu ara bölgede telörgülerin, hayvan leşlerinin, ayağı-bacağı kopmuş, çamur içerisinde iskelete dönmüş cesetlerin arasında yapılan yolculuk ve kuşkusuz sinema tarihinin en etkileyici finallerinden biri olmaya aday son sahne, tüm bu zaafları kapatıyor. “1917” filmi, toplamda bir “Batı Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok” değil kuşkusuz. Ancak mesajını daha ziyade görsel tasarımıyla vermeye çalışmış, bu dönemin ruhuna uygun bir film..

    Tehlikeli görev 1917 filmi, cephe hattında kritik bir haberi komşu birliklere ulaştırmaya çalışan iki askerin yaşadıklarını anlatıyor.

    Ve Türkiye…

    Bir de kendimize bakalım. Yapımcılarımızın 1. Dünya Savaşı’nın herhangi bir dönemini konu alan tarihî film çekme konusunda ilgisizliği, isteksizliği üzücü. Hamaset ve propaganda için yapılan filmlerin kalıcı olmadığı ortada. İhtiyat Zabiti Faik Tonguç’un tifüsün vurduğu, evlerinin pencerelerinden bile cesetlerin sarktığı Narman’a birliğiyle girdiğindeki duyguları henüz beyazperdede göremedik. Şevket Süreyya’nın milliyetçi bir gençten 1. Dünya Savaşı’nın kaotik sürecinde idealist bir Bolşevik’e dönen Suyu Arayan Adam’ının; Irak cephesinin her türlü zorluğunu yaşayan, lafını hiç esirgemeyen, aynı cephedeki eniştesine verilen cezaya ve yardım edemeyip şehit olmasına kahrolan Yüzbaşı Selahattin’in; Medine’de aylarca Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah’ın Bedevi kuvvetlerine karşı direnen, askerlerine çekirge yedirmek zorunda kalan Fahrettin Paşa’nın; Kerevizdere’de şehit olmadan hemen önce günlüğüne not düşen İbrahim Naci’nin; Diyale nehrinden birliklerini geçirmek için Hanikin kasabasındaki tüm kapıları pencereleri zorla toplayıp köprü yaptıran Ali İhsan Sabis Paşa’nın öyküleri henüz sinemaya taşınmadı. Savaşta giderek ateizme kayan ihtiyat zabiti İsmail Hakkı Sunata’dan, daha da dindarlaşan Binbaşı Mehmet Hilmi Bey’e sayısız insan öyküsü beyazperdede yansıtılmayı bekliyor. Umarım “1917” yapımcılarımızdaki bu isteği tetikler!

  • Aklını yitiren ve eşir düşenlerin trajedisi

    Aklını yitiren ve eşir düşenlerin trajedisi

    On binlerce esir depresyondan şizofreniye birçok ruhsal bozuklukla evine döndü. Dönemin tıp anlayışı, psikiyatrik problemleri olan savaş gazilerinin “zaten hasta” oldukları varsayımını kabul ediyordu. Esirlikten bahsetmek bile ayıptı. Bir dönemin ruhsal anatomisi…

    Bir Osmanlı askeri Çanakkale’de çarpışırken etrafında gördüğü ölümlerle, açıktaki cesetlerle sarsılır, sinirleri altüst olur, sonrasında rüyasında bir din büyüğünü görür. Bu zat kendisine muharebenin silah ve cephane yapanlar yüzünden uzadığını söyler. Bunun üzerine asker, tüfekçi ustasını kasatura ile boğazlar. Derhal İstanbul’a gönderilerek akıl hastanesine kapatılan asker, dönemin nöropsikyatrlarına göre “cibilliyetsiz dejenere” nin bir alt kategorisi olan “saf mistisizm”den muzdariptir!

    Benzeri çarpıcı örneklerle 1. Dünya Savaşı ve sonrasını bir başka yönüyle ele alan Yücel Yanıkdağ’ın Millete Deva Olmak, Osmanlı Savaş Esirleri, Tıp ve Milliyetçilik (1914- 1939) adlı çalışması hem savaş sırasında ve sonrasında Osmanlı esirlerinin günlük yaşamlarını inceliyor, hem
    de anılardan ve belgelerden hareketle, askerlerin ülkenin geleceğine yönelik düşüncelerini araştırıyor. Dönemin tıbbına uygun olarak askerlerin, esirlerin nasıl değerlendirildiklerini de inceleyen yazar, kendi deyişiyle bir “biyo-politika”nın izini sürüyor.

    İlk bakışta birbirinden farklı görünen konuları etkileyici şekilde harmanlayarak okura sunan kitapta, Osmanlı hekimlerinin de Avrupalı meslektaşları gibi savaşın bizatihi kendisinin ruhsal bozukluklara yol açtığını değil, zaten varolan potansiyel durumları açığa çıkarttığını savunduklarını okuyoruz. Psikolojik açıdan sorunlu görünenler ya yobaz ya da mütemârızdı (yalandan hasta). Yanıkdağ, yukarıdaki örnekte olduğu gibi bizde de savaş nevrozuna yol açan durumların görmezlikten gelindiğini belirtiyor.

    150 bin Osmanlı esiri 1. Dünya Savaşı sırasında asker-sivil yaklaşık 150 bin Osmanlı esir düştü. Çanakkale’de esir düşen ilk askerlerden biri, Galeka gemisinin güvertesinde.

    Savaş sonrasında ülkemizde modern psikiyatri ve nörolojinin kurucusu kabul edilen Dr. Mazhar Osman, savaş esirleri, savaş nevrotikleri, mütemârız kadınlar ve başka gruplar hakkında zalimane ve sert görüşleriyle karşımıza çıkıyor. Öğrencisi yine ünlü nöropsikiyatristlerden Dr. Fahrettin Kerim’e göre, anne olmayı istemeyen, dışarıda çalışmak isteyen kadınlar hiç evlenmemeliydi. Kıt olan sağlıklı erkek kaynağını “meyvasız” evliliklerle harcamaya gerek yoktu ve “zeka kudretinin geri olduğu” öğrencilere eğitim vermek israftı! Yazar, meclisten geçen sosyal hijyen kanunlarının (evlilik kanunları, içki yasağı ve intihar haberlerine sansür vs. ) bu anlamda nasıl biçimlendirildiğini analiz ediyor.

    Dejenere çocukların dünyaya gelmesine yol açacağı gerekçesiyle, hastanın bilgisi ve onayı olmadan yapılan kısırlaştırma işlemleri de, dönemin bakış açısını yansıtan uygulamalardan. Ülke nüfusunun üçte birinden fazlasının dejenere olabileceği ve bu sorunu tıbbi yollarla halletmek gerektiği teorisi, savaşın bitiminden sonra uzun süre revaçta kalıyor. Yanıkdağ’ın en önemli saptamalarından biri de, Türkiye Cumhuriyeti’nde negatif öjeninin uygulandığını iddia etmesi (s. 287).

    Kitapta, esir düşen Osmanlı askerlerine dair de çarpıcı saptamalar var. İngilizlerin Mısır esir kamplarında yaygın olarak görülen pallegra ve körlüğe yol açan trahom salgını üzerine, hastalıkları değerlendirirken ırkçı, oryantalist yaklaşımları, eserin en önemli bölümlerinden birini oluşturuyor. O dönemde nedeni bilinmeyen, B3 vitamini (Niasin) eksikliğine bağlı pallegra, cillte lezyonlar, ishal, demans ve sonunda ölümle sonuçlanan bir hastalıktı. İngiliz doktorlar, esirlerin esir düşmeden önce bu hastalığa yakalandıklarını iddia edeceklerdi. Yanıkdağ, İngiliz sağlık görevlilerinin kasıtlı olmamakla birlikte, kalori açısından yeterli ancak B3 vitamini açısından yetersiz “Avrupalı olmayan esir diyeti”nin Pallegra’ya yol açtığını kabullenmediklerinin altını çiziyor.

    Şam’da esir edilen Osmanlı askerleri, yerel halkın arasında (yanda).

    Yazar ayrıca esir kamplarında çıkan gazeteleri incelemiş. Artık kaybedecek bir şeyi olmayan bundan dolayı da (öz)eleştiri konusunda daha serbest subayların, durumun nasıl düzeleceğine dair önerilerde bulunan yüzlerce makalesini araştırmış. 1. Dünya Savaşı’nda esir düşmek, hakkında hiç konuşulmayan, bahsedilmesi istenmeyen bir durumdu. Binlerce esir depresyondan şizofreniye birçok ruhsal bozuklukla yurda döndü. Osmanlı hekimleri esaret yaşamının ruhen yıkıcı olabileceğini ancak Cihan Harbi bittikten sonra kabule yanaşmışlardı. Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlarından Cemal Gürsel ve Cevdet Sunay İngiliz esir kamplarında kalmışlardı. Bu konuda hiç konuşmamayı, yazmamayı tercih ettiler.

    Yücel Yanıkdağ’ın kitabı, savaşın 100. yılında bugüne kadar dile getirilmemiş sorunları çok çarpıcı örneklerle sunan orijinal bir eser.