Yazar: Tunca Örses

  • Kore savaşı, ‘Ayla’ ve tarih-miş gibi yapmak

    Türkiye’nin Oscar adayı olarak belirlenen “Ayla” filmi, Kore Savaşı sırasında yaşamış gerçek insanların hikayesini işliyor. Ancak filmi yapanların adeta bir “belgesel havası” yaratmak için kurdukları zorlama bağlantılar, sanılanın aksine yapılan işi değersizleştirmiş. Hataları ve sevapları ile Ayla filmi…

    Konusunu yakın tari­himizden alan Ayla filminin Oscar’a aday olması hepimizi sevindirdi. Ancak bu film konusunu ta­rihî bir hadiseden alıyorsa, kurgusal olanla yaşanmış ve belgeli gerçekler arasındaki farklara işaret etmek de gö­revimiz.

    “Ayla” filmi, Kore Sava­şı sırasında yaşandığı iddia edilen bir öykü üzerine ya­pılanmış. 1. Kore Tugayımız­da görevli bir astsubay olan Süleyman Dilbirliği ile hi­mayesine alarak Ayla adını verdiği küçük bir Koreli kı­zın yürek burkan bu öykü­sü, öncelikle belirtmeliyiz ki son derece abartılı. Filmdeki bu kökten abartı, Türk bir­liklerinin himaye ettikleri kimsesiz Koreli çocukların hangi koşullarda yaşadıkları ve ne kadar süreyle askerle­rimiz tarafından bakıldık­larının bilinmemesi, daha doğrusu bilmezden gelinme­siyle ilgili.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-299.jpg

    Kızıl Çin Halk Gönüllü­leri Ordusu’nun Kore Sava­şı’na olan müdahalesinden sonra gerçekleşen Kunuri geri çekilme muharebesin­de (1950 Kasım sonu) ağır kayıplar vererek yıpranan Türk Tugayı, önce Kimpo ve Chonan, daha sonra da Suwon bölgelerinde tümen ihtiyatı olarak dinlenme ve toparlanma sürecine girmiş­ti. Güney Kore’nin başkenti Seul ikinci kez düşman eline geçmiş, BM Ordusu ve Baş­komutan General McArthur için kara günler başlamıştı. Kore tarihinin en büyük göç hareketi bu süreçte yaşan­mıştır. Türk tugayı henüz Kimpo’da bulunduğu sıra­da bu göçe tanık olmuştu. Dondurucu kış mevsiminin soğuğunda, güneye doğru uzanan yollarda, son derece kısıtlı olanaklarla, güvenli bölgelere ulaşmaya çalışan her yaştan binlerce Koreli, sertleşmiş buzlu topraklar­da yaşamlarını yitiriyordu. Ailelerinden ayrı düşmüş, ayakları çıplak çocukların küçük bedenleri dondukla­rı yerlerde kalıyordu. İşte bu kötü günlerde Türk asker­leri, hiçbir emir almadan Koreli sivillere yardımcı olmaya başladılar. Askerler kumanyalarını göçmenlerle paylaşıyor, onları sıcak tuta­cak eşyalarını veriyorlardı.

    17 Ekim 1950 günü, as­kerlerimiz Amerikan taşıt gemilerinden inmişler, Pu­san Limanı istasyonunda ha­zırlık garnizonunun bulun­duğu Teagu kentine gitmek için trenlerinin hareketini bek­lerken, Korelilerin savaş yorgu­nu ve yokluk içindeki halleri­ni görerek yiyeceklerini onlarla paylaşmışlardı. Bu sırada Seul yakınlarına yollanan bir keşif kolumuzun erleri, kentin varoş­larında tek başına karlar içinde oturarak ağlayan bir küçük kızla karşılaştılar. Keşif kolunda yer alan topçu taburu ileri gözetle­me subaylarından ve 23 Nisan 1951 taaruzunda kahramanca şehit olan Üsteğmen Mehmet Günenç, ailesinden ayrı düşen bu sevimli küçük kızı tehlike­li bölgeden çıkararak, kucakla­yıp birliğine getirmişti. Topçu taburunda konukluğu başlayan küçük kız, yaşadığı travmanın etkisiyle uzun süre konuşama­yacaktı. Askerlerimiz onu va­roşlarında buldukları kentin is­miyle adlandırdılar: Seul. Türk tugayının himayesine aldığı bu ilk yetim Seul olmuştur.

    Topçu taburu subaylarından Yüzbaşı Süleyman Pulat, küçük arıyor­ kızla en fazla ilgilenen kişiydi. Düzenli beslenmeye başlayan küçük kız toparlanmış, kalın giysilerle de soğuktan korun­muştu. Bu esnada Türk tugayı verilen emirler doğrultusunda yer değiştirerek Suwon yakınla­rına yerleşmişti.

    O günlerde tugaya Ameri­kalı bir gazeteci geldi: Life mu­habiri Carl Mydans. Amerikalı gazeteci, Türk askerlerinin çok sayıda resmini çekti. Sanatını konuşturarak, erlerimize poz­lar verdirdi, hatta bir süngü hü­cumu mizanseni bile tertiple­di. Tugay sıhhiye bölüğünde tedavi edilen yaralı bir kadının fotoğraflarını çektikten sonra da topçu taburunu ziyaret etti. Taburda Yüzbaşı Pulat ve küçük Seul’le karşılaşan deneyimli gazeteci, ünlü “Türk subayının kucağında resimli roman oku­yan kız” fotoğrafını çekerek bu insancıl ilişkiyi ölümsüzleştirdi.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-302.jpg
    Seul ya da AylaAyla, kendisine bakan Oto Bölüğü askerleriyle (üstte). Yüzbaşı Süleyman Pulat ve Şehit Üsteğmen Mehmet Günenç, Türk tugayının himayesine aldığı ilk yetim Seul ile birlikte (altta).

    Life dergisinde yayınlandık­tan sonra ajanslar aracılığıyla tüm dünyaya dağılan bu fotoğ­raf, Türklerin Kore’deki insani tutumlarına gerçekten güzel bir örnekti. Ülkemizde de bu fo­toğraf, Posta İdaresi tarafından bastırılan Kore Savaşı serisi pullarından birinde kullanıldı.

    Türk Tugayı’na sığınan ço­cukların sayısı gün geçtikçe art­maktaydı. Artık her taburda ve bazı bölüklerde himaye edilen kızlı erkekli çocuklar bulunu­yordu. 1951 Ocak ayının son günlerinde yeni Başkomutan General Ridgway BM ordusunu toparladı ve düşmana karşı taa­ruzlar başlatıldı. Türk tugayı da saldırıya katılan birlikler ara­sındaydı ve 1951’in Ağustos ayı­na kadar sürekli olarak cephede görev aldı; bu nedenle de sık sık yer değiştirdi.

    Türk tugay karargahı, yine sayıları artmaya başlayan kim­sesiz çocuklar için köklü bir çö­züm üretmenin yollarını arıyordu. Sonunda Suwon kentinde bir bina kiralandı. Kent beledi­yesi ile temasa geçilerek birkaç öğretmen, görevli işe alındı ve ismi “Ankara” olan bir yetimha­ne-okul hizmete başlatıldı. An­kara okulu savaşın bitiminden sonra da Türk tugayları himaye­sinde eğitim ve barındırma fa­aliyetlerini sürdürdü. Özellikle ateşkes ilan edilmesinden sonra (1953) milli bayramlarımızda Türk bayraklarıyla yürüyüşlere katılan öğrenciler oldukça mut­lu görünüyorlardı. Ankara Oku­lu, birliklerimize mensup subay ve erlerimiz tarafından sık sık ziyaret edildi. Bu görüşmelerde yüzlerce askerimiz Koreli kim­sesiz çocuklarla fotoğraflar çek­tirdiler.

    1970’li yıllara gelindiğinde Türkiye artık Kore’ye yalnız­ca bir bölük asker gönderiyor­du. Sonra bu uygulamadan da vazgeçildi. Askerlerimizin şef­kat ve insani yaklaşımlarının en önemli göstergesi olan Ankara okulunda da olanaksızlıklar ne­deniyle son günlere gelinmişti. Türkiye Büyükelçiliği’nin Gü­ney Kore hükümetiyle yaptığı görüşmelerden sonra okul eği­tim bakanlığı bünyesine devre­dildi. Günümüzde geriye harabe haline gelmiş binasından başka bir şey kalmayan Ankara okulu­nun anısı, ismi verilen bir park­la sürdürülmekte. Okul mezun­ları biraraya gelerek savaş sıra­sında kendilerine yardım elini uzatan Türk askerlerini şükran­la anmaktadırlar. Birkaç kez de ülkemize gezi tertip etmişler­dir. Himaye edilen çocuklardan bazıları ise araya giren kişi ve kuruluşlar tarafından belgesel çalışması ve Türkiye’de iş ya­pan Güney Kore özel şirketle­rinin tanıtımları gibi amaçlar­la yurdumuza getirilip konuk edildiler.

    Fotoğraf ve gerçeklik uyuşmazlığı Life muhabiri Carl Mydans, Yüzbaşı Süleyman Pulat ve Seul’ün ünlü fotoğraflarını çekmişti (en üstte). Bu kareler filmdeki Süleyman Dilbirliği ve “Ayla”nın ellerine tutuşturulmuş vaziyette (üstte).

    Yüzbaşı Süleyman Pulat ile çekilen fotoğraflarıyla üne ka­vuşan küçük Seul (günümüz­deki ismiyle Min Ja Ha) daha sonradan Türkiye’ye de geldi. Ancak geç kalınmış, Yüzba­şı Pulat aramızdan ayrılmıştı. Seul, Pulat ailesini ziyaret etmiş ve bu haber medyada geniş yer bulmuştu.

    Gelelim Ayla’nın hikayesi­ne… Muharip Gaziler Derne­ği ve Güney Kore hükümetinin düzenlediği bir etkinlik yıllardır süregelmekte. Savaşın başlama yıldönümlerinde belirli sayı­da gazimiz Kore’ye gider, Pu­san’daki Türk şehitliği ziyaret edilir, Panmunjon gezilir ve ve­rilen yemeklerde anılar taze­lenir. İşte bu gezilerden birine katılan 1. Tugay Oto Bölüğü’nde görevli Emekli Astsubay Süley­man Dilbirliği, bölüğünün ba­kımını üstlendiği Ayla ismi ve­rilmiş olan bir kız çocuğundan bahseder. Güney Koreli basın mensuplarının ilgisini çeken bu anlatımdan sonra Ayla isimli kız aranarak bulunur. Bir parkta Süleyman Astsubay ve eşi, Ayla (Kim Eunja) ile karşılaştırılır; taraflar birbirlerine sarılarak, özlemlerini belirtip gözyaşı dö­kerler. Yakın zamanda yapılan bu kısa Güney Kore belgeselin­de, güzel ve duygusal bir hikaye ortaya çıkar. İşte “Ayla” filmi de, bu gerçek hikayeden hareketle tasarlanır.

    Eğer bu yapım gerçek bir öyküden hareketle hayali kişi­lerin canlandırıldığı ve yalnızca “tarihî olaylardan esinlenilmiş­tir” tanıtımıyla beyazperdeye taşınsaydı, eleştiriler yalnızca filmde görülen teknik hatalarla sınırlı kalırdı. Ancak filmi ya­panların adeta bir “belgesel ha­vası” yaratmak için kurdukları zorlama bağlantılar, sanılanın aksine yapılan işi değersizleş­tirmiştir.

    Astsubay ama rütbesiz!


    Medyada sıkça “Süleyman
    Astsubay ve Ayla” olarak
    sunulan fotoğrafta
    askerin rütbesiz olduğu,
    yani astsubay olmadığı
    görülüyor.

    Öncelikle, birliklerimizce himaye edilen Koreli çocuklar ile askerlerimiz arasında filmde sergilenen boyutlarda bir gönül bağı kurulmadığını belirtmek gerekir. Süleyman astsubay da 22 Şubat 2015 günü Kağıthane Belediyesi’nin düzenlediği Ko­re Savaşı sergisinde bu hadiseyi şu şekilde nakletmiştir: “Soğuk bir kış günüydü. Beş, altı yaş­larında bir kız çocuğu ağlıyor, feryat ediyordu. Tek başına kal­mış. Aldık çocuğu, bizim bölüğe götürdük. İsmini Ayla koyduk. Bize alıştı, bizimle beraber orta­lıkta maskot gibi dolaşıyor, ne­reye gitsek bizimle beraber ge­liyordu. Hepimiz ona bakıyor­duk, seviyorduk. Bir sene sonra döndük. Birlikteki çocuklar Suwon’da açılan Ankara Oku­lu’na yerleştirilmişler”.

    Konunun gerçeği bu anla­tımdadır. Oto bölüğündeki tüm askerler küçük Ayla’ya bak­mıştır ve zaten Kore Savaşı sü­rerken, Ayla’nın askerlerimiz­le birlikte resimleri çıkmıştır. Araştırmacı-yazar Erhan Çifçi tarafından yayımlanan gazete fotoğraflarında Ayla, Çavuş Ba­ha Gügenç tarafından saçı tara­nırken görülmektedir. Haber­de Ayla’yı himaye eden, meşgul olan kişinin de Gügenç olduğu belirtilir. Oysa ki filmin tanı­tım aşamasında, medyada Ay­la olmayan birçok Koreli kızın fotoğrafı yer almaya başlamış, Ayla- Seul ve başka birçok kü­çük öksüz kız –biraz da bilinçli şekilde- birbirine karıştırılmış­tır. Astsubay Süleyman ve Ayla ikilisini gösteren tek bir belirgin fotoğraf yoktur. En yaygın kul­lanılan fotoğraftaki küçük kız ile görülen güneş gözlüklü asker ise rütbesizdir, yani astsubay değildir.

    Türk tugayının himayesindeki Koreli çocuklar Savaş boyunca her taburda ve bazı birliklerde kızlı erkekli birçok Koreli çocuk Türk askeri tarafından himaye edilmişti.

    Filmin yapım sürecinde Sü­leyman Astsubay’ın söylemleri tamamen değişir veya değiş­tirilir. “Ayla ile baba-kız gibi oldukları, 60 yıl her gün onu düşünerek, özleyerek ve has­ret çekerek yaşadığı” söyleti­lir. Yüzbaşı Süleyman Pulat ile Seul’un ünlü Mydans resimleri, Süleyman Astsubay ile Ayla’nın ellerine tutuşturularak fotoğ­rafları çekilir, medyaya dağıtılır. Ayla’nın o fotoğraflardaki kızın kendisi olmadığını bilmesi belki de zordur. Ancak Astsubay Sü­leyman’ın yaşlanmış olmasına rağmen fotoğraftaki kişinin bir yüzbaşı olduğunu ayırt edeme­mesi beklenemez.

    Nitekim önce Astsubay Sü­leyman Dilbirliği’nin kızı dev­reye girerek “babasının tama­men etki altına alındığını” iddia ederek film ekibini suçlar. Daha sonra bir başka suçlama da fil­min senaristinden gelir (sena­ristin adının filmin sonunda çok küçük puntolarla yazılmış olması tartışmanın sürdüğünü gösteriyor). Tartışmalar üzerine yapımcının “Süleyman Amca isterse filmi çöpe atarım” ve­ya Bayan Eunja’nın “Yaşadığım her an babamı aradım” söylem­leri de inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Türkiye’de önce Korsa­vaş sonra da Muharip Gaziler Dernekleri aracılığıyla Süley­man Astsubay’a ulaşmak müm­kündü.

    “Ayla” filminin yapım sü­recindeki tartışmalar bununla da kalmaz. Yapımcının kendi­sini cumhurbaşkanı danışma­nı olarak tanıttığı, ses kayıtları üzerinde oynandığı, Süleyman Astsubay’ın kızının yapımcıdan yüklü miktarda para istediği gi­bi iddialar ortaya atılır, spekü­lasyonlar yapılır. Biz gelelim filmdeki tarih hatalarına.

    • Öykü 1. Kore Tugayı’nın döne­minde geçmektedir. Bu bakım­dan askerlerin giydikleri ünifor­ma detaylarının tam anlamıyla doğru olarak gösterilmesi gere­kirdi. Sonuçta yüzlerce fotoğ­rafın bulunduğu çok yakın bir geçmişten bahsediyoruz. Buna rağmen asker ve subayların giy­dikleri parkalar 1952-53 yılla­rına ait. Üzerine file geçirilmiş miğferler Türk tugaylarında kullanılmamıştır. Yaka spolet­lerinde sınıf renkleri üzerin­de farklı sınıfların amblemle­ri vardır. Her üniformada Türk tugayının bağlı bulunduğu 25. Amerikan Tümeni’nin amble­mi olan “tropik şimşek” peçi gö­rülmektedir. Halbuki mutlaka Türk Tugayı’nın amblemi olan “kuzey yıldızı” peçi de bulun­malıydı.

    Kore’de Ankara Okulu/Yetimhanesi Savaşta Türk tugayı tarafından açılan okul savaştan sonra da tugayın himayesinde faaliyetlerine devam etti. Kore’ye asker göndermeye son verilince Kore eğitim bakanlığına devredildi. Günümüzde okul binası harabe halinde aynı yerde bulunuyor.

    • 1. Tugay döneminde omuzlar­da “Korea” yazısı henüz yoktu.

    • Filmde birkaç kez Türk tu­gayı karargahına hava hücumu yapılıyor, askerlerimiz havala­ra uçuyor ve vücutları hiç za­rar görmeden, parçalanmadan “yere iniş yapıyor”lar. Bombar­dımanı bir kenara bırakalım; 1950-1953 arasındaki sıcak sa­vaş sırasında görev yapan üç tugayımızın da üzerlerinden bir kez bile düşman uçağı geçme­miştir.

    • Türk tugayı üzerinde uçan dost helikopterler de daha son­raki yılların modelleridir.

    • Cephede bulunan karargahla­ra filmde görüldüğü gibi “Türk kapısı” tabelası hiç bir zaman asılmamıştır. Bu tabela sadece Teagu’da bulunan hazırlık gar­nizonunda kullanılmıştır.

    • Süleyman Astsubay muharip olmayan bir sınıftandır. Savaşın zorlukları dışında sıcak çatış­maya girmemiştir.

    • Filmde, gayet popüler bir fi­gür olduğu için Amerikalı yıldız Marylin Monroe karakteri de yer almıştır. Bilindiği gibi ken­disi ateş kesildikten ve silahlar sustuktan sonra Kore’ye git­miş ve yalnızca büyük Ameri­kan birliklerinde gösteri yap­mıştı. Filmde Marylin Monroe, özel olarak Türk Tugayı’na ge­lip konser veriyor! Bununla da kalmıyor. Bir Kuzey Kore hava hücumunda (!) ünlü artistin im­zalı fotoğrafına sıçrayan kanlar gözüküyor (Film yapımcılarına özellikle bu kısmı çıkarmaları­nı tavsiye edelim. Zira Oscar ve ABD yolunda diğer hatalar belki görülmeyebilir ama, Amerikalı­lar hava saldırısı ve M.M. hadi­sesine duygulanmaz, güler).

    • Filmin resmî fragmanında Türkçe Astsubay Süleyman Dil­birliği, İngilizce’sinde “Lieute­nant Süleyman Dilbirliği”, yani Teğmen Süleyman Dilbirliği yazmakta! Bu çok basit çeviri hatası bile, rütbelerin bilinme­diğini ve herhangi bir uzmana danışılmadığını gösteriyor.

    Kurguda göze batan bazı acemice hataları, müziğin izle­yiciyi yoran yoğunluktaki kulla­nımını, kimi oyuncuların tiyat­ro sahnesinde rol yaparmış gibi oynamasını ve diğer benzer ko­nuları ise film eleştirmenlerine bırakalım.

  • Aksayan askerî planlar, sahneye çıkan kahramanlar

    Aksayan askerî planlar, sahneye çıkan kahramanlar

    1960’lı yıllarda Kıbrıslı Türklere karşı saldırılar arttıkça Yunanistan ve Türkiye arasındaki gerilim de artmıştı. Bu gerilimin sonucu 1974 harekâtı; harekâtın askeri alandaki galibi ise Türkiye oldu.

    Kıbrıs’ta 1963’ün Noel’inde başlayıp, 1965’te Erenköy’de ve 1967’de Geçitkale – Boğaziçi bölgesinde yinelenen Rum saldırılarından sonra Yunanistan ve Türkiye arasında büyük bir gerilim vardı ve iki ülkenin orduları Kıbrıs’ta çıkabilecek bir savaşa yönelik planlar hazırlamışlardı. 15 Temmuz 1974’te Yunanistan’daki askeri cuntanın desteklediği Rum darbeciler Kıbrıs’ta yönetime el koyunca Türkiye’nin müdahalesi de kaçınılmaz hale geldi.

    Yunanistan’ın, Kıbrıs’a Türk müdahalesine karşı hazırladığı plan, Sak Afroditi ismiyle adlandırılmıştı. Plana göre Türk askeri adaya ayak basınca, Rum Milli Muhafız Ordusu adayı savunacak ve Türk bölgelerini kuşatarak imha edecekti. Çıkarma yapılması muhtemel Magosa-Güzelyurt ve Girne kıyıları kontrol edilecek, Lefkoşa, Boğaz bölgesi, Limasol, Baf, Erenköy, Yeşilırmak ve Lefke Türk bölgeleri öncelikle ele geçirilecekti.

    Aksayan askerî planlar, sahneye çıkan kahramanlar
    ât sırasında askerlere istihbarat sağlayan Türk mücahitler çatışmalara da katıldı.
    (Tunca Örses Arşivi)

    Türk Genelkurmayı ise Kıbrıs’a müdahale etmek için hava taarruz bombardıman plânı ve Yıldız – Atma isimleriyleadlandırılan planlar hazırlamıştı. Harekâtta uygulanan Yıldız – Atma 4 planına göre, Lefkoşa’ya yapılacak hava indirme harekâtı ile koordineli olarak Girne bölgesine amfibi harekât düzenlenecek ve çıkarma kuvvetleri ile hava indirme birlikleri birleşecekti. Adaya yapılacak müdahale ile Türk Genelkurmayı ve Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) tarafından birlikte hazırlanan Bozkurt – 70 plânı da devreye giriyordu. Buna göre TMT, elde olan bölgeleri tahkim ederek savunacak, önceden belirlenmiş Rum hedeflerinde sabotajlar yapacak ve Türk askerlerine kılavuz temin edip istihbarat verileri ulaştıracaktı. Yıldız – Atma 4 planı harekatın başlangıcında aksama belirtileri gösterdi. Amfibi harekât, Rumların bir makineli tüfek koruganı ve bir geri tepmesiz topu dışında savunmasız sayılabilecek Pladini Plajı’na yapıldı. İlk birlik 8.30’da karaya ayak basarak kısa sürede kıyı başı güvenliğini sağladı. 50. Piyade Alayı ise plan doğrultusunda Girne yolunda ilerleyemeden savunma pozisyonunda kaldı. Alay komutanının 20 Temmuz gecesi şehit edilmesi ve alayın, daha önce katıldığı tatbikatlarda yalnızca gemilere biniş, deniz geçişi ve karaya çıkış eğitimleri görmesi bu gecikmeye neden olmuşlardı.

    Aksayan askerî planlar, sahneye çıkan kahramanlar
    Girne yolunda Türk kuvvetlerinin Girne yolunda ele geçirdiği bir Rum tankı. Çatışmalarda öldürülmüş birinin bedeni yol kenarına atılmış.

    Karşı tarafın planları da yürümedi. Rumlar ancak öğle saatlerinde çıkarma plajına fazla etkili olmayan topçu ve havan ateşi açtılar. Pladi’nin çok kü.ük bir plaj olması ve akılcı taktikle Magosa Körfezi’ne gönderilen sahte konvoy, esas çıkarmanın yeri hakkında Rumlarda kararsızlık yaratmıştı.

    Çıkarma plajı, akşamüstünden itibaren 22 Temmuz gününe dek baskı altında kaldı. Kü.ük çaplı tank saldırıları, top ve havan atışlarıyla sürdürülen Rum tacizi, 22 Temmuz öğle saatlerinde Türk zırhlı birliklerinin adaya ulaşmasıyla son buldu. Yıldız Atma – 4 planı karaya çıkış bölgesinde düzene girdi ve çıkarılan tanklar Girne yolunu açtılar.

    Aksayan askerî planlar, sahneye çıkan kahramanlar
    Kıbrıs’tan 12 Eylül’e Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Nurettin Ersin, Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Sabri Evren’le birlikte Beşparmak Dağları’ndaki St. Hilarion Kalesi’nden çıkarken. 1978’de Kara Kuvvetleri Komutanı olan Nurettin Ersin (solda) 12 Eylül darbesini yapan beş generalden biriydi. Ersin, 1983’te de Kenan Evren’in yerine Genelkurmay Başkanı oldu.

    Planın ikinci önemli uygulaması olan paraşüt hücumu ve havadan taşınan birlik harekâtı ilk anda başarılı biçimde çok az kayıpla gerçekleşmişti. Kayseri Hava İndirme Tugayı’nın iki taburu 07.00’den itibaren Gönyeli ve Kırnı bölgesine paraşütle atladılar. Bolu Komando Tugayı ise 08.05’te helikopterlerle indirme bölgesine ulaştı. Saat 11.15’te başlayan ikinci paraşüt indirmesi sırasında Rumlar havan atışlarıyla yangınlar çıkarttı. Yine de paraşütçüler, dağılmalarına karşın kayıp vermeden alevler içersinde inişlerini tamamladılar.

    20 Temmuz gecesi Rum komando taburları başarılı bir sızma ile Doğruyol sırtlarını ele geçirerek St. Hilarion yakınlarına kadar yaklaştılar. Yunan Alayı da savaşa katılarak Türk Alayı’na karşı büyük çaplı bir saldırı başlattı. Boğaz bölgesinde konuşlanan kolordu karargahı iki düşman güç arasında kalmış ve Yıldız Atma – 4 tehlikeye girmişti.

    Aksayan askerî planlar, sahneye çıkan kahramanlar
    Yanlışlıkla batırılan gemi Şiddetli çarpışmaların sürdüğü 21 Temmuz 1974’te, Kocatepe muhribi, istihbarat eksikliği ve parola anlaşmazlığı nedeniyle Türk Hava Kuvvetleri uçakları tarafından yanlışlıkla batırıldı ve 54 mürettebat şehit oldu. Beşparmak Dağları’nda Bolu Komando Tugayı askerleri.
    Aksayan askerî planlar, sahneye çıkan kahramanlar

    Bu aşamada savaşların değişmez kuralı olan zor durumların yarattığı kahramanlar ortaya çıkarak planın yürümesini sağlayacaktı. 1. Komando Taburu yaptığı taarruzla Doğruyol’u tekrar ele geçirdi. 3. Paraşüt Taburu çatışmalara katıldı ve Türk Alayı sabaha dek dayandı. Günün aydınlanmasıyla da hava desteği savaşın kaderini değiştirdi. Komando ve paraşüt taburları çetin koşullardaki ilerlemelerini sürdürdüler.

    21 Temmuz günü adada şiddetli muharebeler sürerken Türk Donanması’na ait Kocatepe muhribi, istihbarat eksikliği, parola anlaşmazlığı ve deneyimsizlik nedenleriyle Türk Hava Kuvvetlerine bağlı uçaklar tarafından batırıldı.

    Birinci Barış Harekâtı ile ulaşılan bölge, Türk ordusu için güvenli değildi. Birlikler dar bir bölgede sıkışıp kalmıştı. Diplomatik çabalardan sonuç alınamayınca 14 Ağustos 1974 günü ikinci harekât, yani Atilla kod adıyla yürütülecek Yıldız Atma – 4 planının ikinci aşaması başlatıldı. 14 Ağustos 07.30’da piyade alayları, hava kuvvetleri ve topçu desteğiyle taarruzlarına başladı. Önce Karatepe ele geçirildi ve Serdarlı, Rum kuşatmasından kurtarıldı. Ayrıca harekâtın başlamasından beri kahramanca direnen Magosa’ya ulaşıldı. Türk Alayı da İngiliz Ortaokulu’nu zapt ederek Yunan alayına karşı kesin bir zafer kazandı. İki tarafın hazırladığı planlara bakıldığında istihbarat eksikliği nedeniyle Rum ve Yunan planlarının Türk müdahalesinin nereden başlatılacağı konusunda yetersiz kaldığı açıkça görülmektedir. Birlikleri adada her yeri korumak için dağılmış ama sonuçta yenilgiye uğramıştı. Yıldız – Atma 4 ise stratejik bir baskın yapmış, bazı eksik uygulamalara karşın hedefine vararak zafer kazanmıştı.