insanların toplumsal özelliklerini biyolojik, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren ırkçılık, belirli ırkların doğası gereği diğerlerinden üstün veya aşağı olduğuna dair bir inançtır. yüzyıllardır insanlık tarihinin bir parçası olan ve günümüzde birçok toplumda önemli bir sorun olmaya devam eden ayrımcılık, ön yargı, nefret söylemi biçimlerinde de karşımıza çıkmakta ve güncelliğini korumaktadır.
GS-FB derbisinde, 24 Şubat 2025.
Fenerbahçe Teknik Direktörü Jose Mourinho, derbi maçı sonrası yaptığı açıklamada Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk’a yönelik, “Maymun gibi zıplıyor.” ifadesini kullandı. Bu, hakaretten öte ırkçılık suçlamasını beraberinde getirdi ve Galatasaray yönetimi Mourinho hakkında suç duyurusunda bulundu. Diğer taraftan Fenerbahçe Asbaşkanı Acun Ilıcalı, maymun atfıyla ırkçılığın Siyahlara yapıldığını, bunun “Beyaz”a atıfla yapılmasının ırkçılık olamayacağı şeklinde özrü kabahatinden büyük bir söze imza attı.
Elbette söylenenlerin ırkçılıktan öte türcülük ve homosantrizm (insan-merkezcilik) ile bağlantılı, aslında insana değil hayvana hakaret üreten bir yanı da var. Ama burada, söz konusu “dil yareleri”nin, türcülük ve homosantrizmle değil, ırkçılık ve etnosantrizm, yani “bizmerkezcilik”le ilişkili arka planı üzerinde, bir tarihsel-antropolojik özet çerçevesinde durmaya çalışacağız.
Herkesin “Barbar”ı Var
Irkçılığı “biyolojik temelde etnosantrizm” olarak tanımlamak mümkündür. Bir insan topluluğu, kendisini dünyanın merkezine koyarak, diğer toplulukları aşağı, değersiz, ahlaksız, yaban, barbar olarak görürse etnosantrizm üretmiş olur. Bunu deri rengi vb. bir biyolojik özelliği işin içine katarak yaparsa da bu, tastamam ırkçılıktır.
Bu şekilde üretilmiş ırkçı tasavvurların tarihin derinliklerinden bugüne pek çok örneği vardır. Sırayla aktarmak gerekirse MÖ 1500’lerde Eski Mısır’da Firavun mezar duvarlarında dört ayrı ırk betimleyen resimler belirir: Koyu kırmızı renkli Mısırlı; siyah deri renkli, yapağı saçlı Siyah; sarı renkli, geniş burunlu Asyalı; ve beyaz deri renkli, dar burunlu, açık renk gözlü Beyaz… Burada “Beyaz”a karşılık gelen, “barbar” olarak tanıtılmaktadır.1 Benzeri doğrultuda, günümüzden yaklaşık 2000 yıl öncesinde bir Çin tarihçisi de “Barbar” olarak tanımladığı insanlar hakkında şöyle yazar: “Barbarlar sarı saçlı, mavi gözlü, koca burunlu çirkin bir ırktır ve ataları olan maymunlara benzerler.”2
Demek ki neymiş, maymun benzetmesi ırkçı motivasyonla sadece Siyahlara değil, sarı saçlı-mavi gözlü (kuvvetle muhtemel “Beyaz”) olanlara yönelik de yapılabilmekteymiş!..
Yunan’dan İslam’a Irkçılık
Eski Yunan ve Roma’da da insan gruplarını sınıflayanlar kendi dışlarında kalan toplulukları “Barbar” diye nitelemişlerdir. Aslında barbar tabirinin kendisini de Eski Yunan’a borçluyuz. Yunanca konuşmayan bütün halklar barbardı ve barbarlığın tanımlaması yolunda “köpek-kafalılık”, “tek-ayaklılık”, “gözleri göğsünde, başı olmayan insanlar”, “tek-gözlü insanlar” gibi “karakteristikler” öne sürülmekteydi.3
Aynı tablo, İslam tarihi ve coğrafyasında da karşımızdadır. Bazı kaynaklar, “medeniyet” olarak dorukta sayıldığı dönemlerde İslamiyet’te ırkçılık olmadığını kaydetse de durum böyle değildir. 10.-11. yüzyıllarda yaşamış ve İslam düşünce tarihinde seçkin yer edinmiş İbn Miskeveyh, bazı insanları şöyle tarif etmektedir:
“Orada maymuna yakın insanlar vardır ki, bunlar yeryüzünün mamur yerlerinden uzaktaki Kuzey ve Güney bölgelerde yaşarlar; Zenciler ve benzerleri bu aşağı tabakadandırlar. Bunlarla zikrettiğimiz hayvanların en son mertebesi arasında, kendilerine faydalı ve zararlı şeyleri anlamada pek fazla fark yoktur. Ne de bilgi ve hikmeti alma kabiliyetleri vardır. Bu yüzden medeni milletler onları hizmetlerinde kullanırlar.”4
Daha şaşırtıcı olan, dev eseri Mukaddime’de insan toplulukları arasındaki farkları iklim, coğrafya ve ekonomik geçim biçimleri temelinde açıklama becerisiyle hem sosyolojinin hem antropolojinin öncüsü sayılan İbn Haldun’da karşımıza çıkan ifadelerdir. 14. yüzyılın bu büyük İslam bilgini ve düşünürü de “sosyal ırkçı” motiflerle bezeli tespitlerden kaçamamıştır:
“[Nil’in/Sudan’ın güneyinde kalan bölgeler kastedilerek] güneyde kayda değer bir umran [uygarlık] yoktur. Buralarda yaşayanlar insandan çok yabani hayvana yakındırlar. Çöllerde ve mağaralarda otururlar. Nice zaman olur ki birbirlerini yerler, artık bunlar insan bile sayılmazlar. (…) Şimdi itidalden (ve normal hava şartlarından) uzak olan (ekvator civarındaki ve kutuplara yakın olan) iklim bölgelerine gelelim. Konuşmayan hayvanlara yakın olmaları nispetinde insaniyetten uzaklaşmışlardır, tüm hâlleriyle insanların hâllerinden uzak ve hayvanların hâllerine yakındır.”5
Batı’nın “Modern” Irkçılığı
Kristof Kolomb’un “Amerika” adı verilecek topraklara ayak bastığı tarih olan 1492, Avrupa’da hem “Keşifler Çağı”nın önünün açılmasını işaret eder hem de Yeni Çağ’ın başlangıcı sayılır. Aynı tarihi, Batı’da ırksal sınıflandırmaların kültürel ön yargılarla iç içe geçmiş hâlde başlamasının miladı saymak da uygundur. Bu süreçte, yukarıda aktardıklarımıza benzer, “insan bile sayılamayacak hayvana yakın topluluklar” ifadeleri artık “modern” dünyada karşımızdadır.
“kristof kolomb’un ‘amerika’ adı verilecek topraklara ayak bastığı tarih olan 1492, avrupa’da hem ‘keşifler çağı’nın önünün açılmasını işaret eder hem de yeni çağ’ın başlangıcı sayılır. aynı tarihi, batı’da ırksal sınıflandırmaların kültürel ön yargılarla iç içe geçmiş hâlde başlamasının miladı saymak da uygundur.”
1684’te yayımlanmış ve Batı’da Klasik Çağ (Eski Yunan ve Roma) sonrası belirmiş ilk ırk sınıflaması sayılan makalesiyle Fransız doktor ve seyyah François Bernier dört ırk grubu ayırt etti. İkinci grupta sıraladığı Afrikalı Siyahların saç dokuları itibarıyla köpeklerin kıl örtüsüne yakın olduklarını kaydetti. Dördüncü gruptaki İskandinavya’nın kuzeyinde arktik bölgede yaşayan, bazı yüz özellikleri bakımından “Sarı” ırk içinde değerlendirilen Laponları ise şöyle tanımladı: “Yüzleri ayı yüzüne benzeyen, acınası-zavallı hayvanlar.” Daha özel olarak Ümit Burnu’nda yaşayan Siyahlara ilişkin de onların çirkin ve leş yiyici olduklarını, “leşlerin bağırsaklarını tıpkı kasapların köpekleri gibi, istedikleri zaman yiyebilmek için kollarına ya da boyunlarına sarmış hâlde ortalıkta dolaştıkları”nı yazdı.6
Bilim-Din El Ele Irkçı Menzile!
İsveçli botanikçi ve taksonomist Carl Linnaeus, Doğanın Sistemi adlı eserinde (1758) insan türü için ilk kez “Homo sapiens” adını önerirken, onun altında beş alt-tür ya da ırk ayırt etmiştir. Esasen deri rengi temelinde yapılmış bu sınıflamada Batılı insanın “ötekiler” hakkındaki yaygın görüşleri de yansımasını bulur: “Avrupalı Beyaz” aynı zamanda aktif ve becerikli; “Amerikalı Kızıl”, becerikli ama tembel; “Asyalı Kahverengi” ise sert, kibirli, cimridir!.. Ama hiçbir kategori, “Avrupalı Beyaz” karşısında “Afrikalı Siyah” kadar aşağılanmamaktadır: “Güzel ve iyimser, giysilerle örtünerek dolaşan ve yasalarla yönetilen Avrupalılar karşısında, siyah derili, ağırkanlı ve duygusuz, dinî törenler için kendilerini yağa bulayan, anlık itkilerle yönetilen Afrikalılar.”7
Din cephesinden de Hristiyan din adamları bazı ırkları Nuh Peygamber’in Tevrat’ta lanetlenmiş oğlu Ham ve onun soyundan olmakla özdeştirerek ırk ayrımcılığına “kutsal” temel oluşturdular. Irklar arası farkların ilahi iradenin görünümü olduğunu ileri süren 19. yüzyıl Protestan rahibi Josiah Strong, Tanrı’nın Amerika Yerlilerini yavaş yavaş yok edip o toprakları daha iyi bir ırk olan Anglo-Saksonlara hazırladığını söylemekteydi. “Beyaz Irk” istilası, böylece dinen haklılaştırılmıştır.8
“Beyaz” ırk karşılığı “Kokazoid” (Kafkas) tabirini dolaşıma ilk sokan Alman anatomist Johann Friedrich Blumenbach da 18. yüzyıl sonuna tarihlenen sınıflamasında yine deri rengi temelinde beş ırk ayırt etti. Blumenbach, “Beyaz” ırkın kaynağı olarak Kafkasya’yı göstererek burasının tüm insan topluluklarının çıkış bulduğu “ana stok” olduğunu öne sürmekteydi. Dolayısıyla “Kokazoid”, en asli ve elbette asil ırktı.9
Ari Saflık, Zehirli Melezlik
Tüm bu sözde bilimsel/dinsel, özde ırkçı değerlendirmelerin nedeni ekonomi-politik ve ideolojikti. Bilim ve din adına konuşanlar, üyesi bulundukları toplumların yöneticilerinin kendilerinden duymak istediklerine uygun hareket etmekteydi. 19. yüzyılın ünlü Fransız diplomat ve yazarı Arthur de Gobineau, bu altyapı üzerinde İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Bir Deneme adlı eserini inşa etti. Beyaz ırkın özünde güzellik, zekâ ve kudretin tekeline sahip olduğunu belirten Gobineau, bu ırkın diğerleriyle birleşmesi sonucunda “güzel fakat güçsüz”, “güçlü fakat zekâsı kıt” ya da “akıllı fakat hem zayıf hem çirkin” melezler ortaya çıkacağını kaydetmiştir.10
Gobineau’nun söylemek istediği, saf ve üstün bir ırk için en büyük ve zehirli tehdidin melezleşme olduğudur ki bu yaklaşım hiç kuşkusuz en çok Hitler’in yolunu aydınlatmıştır. “Alman ırkı”nın sağlığının korunmamasının Almanya’yı dünya hâkimiyetinden yoksun kıldığını ileri süren ve “ırkını temizleme”yi baş görev sayan Nazi lideri,11 1913 yılında Avusturya’dan Münih’e geldiğinde doğduğu toprakları neden terk ettiğine ilişkin yazdıklarıyla Gobineau’nun yukarıdaki değerlendirmesini yankılar:
“Habsburg devletine nefretim gittikçe arttı. Başkentte gördüğüm ırk karmakarışıklığı bende tiksinti uyandırdı. Bu Çek, Leh, Macar, Romanyalı, Sırp, Hırvat karışımından ve o insanlığın her yerinde mantar gibi biten Yahudilerden iğrendim. Ve bu şehir bana ırk bozukluğunun bir sembolü gibi göründü.”12
Nazi Almanya’sında “Ari Irk” arayışında Yahudilere karşı yürütülen insanlık dışı soykırım politikası “bilim” adı altında üretilmiş ırksal açıklamalardan bol bol beslenmiştir. Aslında 20. yüzyıl başı, yeryüzünün her yerinde ırkın tarihle, kültürle, kavimle hemhâl kılındığı “ırk paradigması”nın altın çağı olan bir dönemdir.13 Bu doğrultuda insanlığın yolunun Nazi Almanya’sına, İtalyan faşizmine çıkmasıyla birlikte kendini gösteren korkunç sonuçlar, tarihi ve kültürü ırkla açıklama eğilimini gözden düşürse de politik-ideolojik örüntü olarak ırkçılık, hep bir yerlerde âdeta uykuda bir virüs gibi var olmayı sürdürdü. Her uygun zaman-zeminde de tekrar sökün etti. #
DİPNOTLAR
1 Metin Özbek, Dünden Bugüne İnsan, 2000, s. 198-9.
2 Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür, 1974, s. 5.
3 Ziauddin Sardar, A. Nandy, M.W. Davies, Barbaric Others: A Manifesto on Western Racism, 1993, s. 26-28.
4 Akt. Mehmet Bayrakdar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, 1987, s. 109-110.
5 İbn Haldun, Mukaddime, haz. S. Uludağ, 2017, s. 231, 260-261.
6 François Bernier, 1864 [1684], “A New Division of the Earth”, İngilizceden çeviren T. Bendyshe, Memoirs Read Before the Anthropological Societies of London, Vol. 1.
7 Alaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, 1984, s. 14.
8 Gosset’den akt. Şenel, age., s. 19.
9 Özbek, age., s. 202; C. Stanford, J.S. Allen ve S.C. Anton, Biological Anthropology: The Natural History of Mankind, 2009, s. 126.
10 Arthur de Gobineau, İnsan Irklarının Eşitsizliği, çev. S. Acar, 2021 [1853-55], s. 192.
11 William L. Shirer, Nazi İmparatorluğu: Doğuşu-Yükselişi-Çöküşü, cilt 1, çev. R. Güran, 1968, s. 150-151.
12 Shirer, age., s. 58-59.
13 Suavi Aydın, “Arkeoloji ve Sosyolojinin Kıskacında Türkiye’de Antropolojinin Geri Kalmışlığı”, Folklor/Edebiyat, Sayı 22, 2000, s. 19-26.

























