Yazar: Tayfun Atay

  • Irkçılığın Tarihi ve Coğrafyası

    Irkçılığın Tarihi ve Coğrafyası


    insanların toplumsal özelliklerini biyolojik, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren ırkçılık, belirli ırkların doğası gereği diğerlerinden üstün veya aşağı olduğuna dair bir inançtır. yüzyıllardır insanlık tarihinin bir parçası olan ve günümüzde birçok toplumda önemli bir sorun olmaya devam eden ayrımcılık, ön yargı, nefret söylemi biçimlerinde de karşımıza çıkmakta ve güncelliğini korumaktadır.

    Galatasaray - Fenerbahçe Trendyol Süper Lig 2024 - 2025 Sezonu
    Fenerbahçe Teknik Direktörü Jose Mourinho ve Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk,
    GS-FB derbisinde, 24 Şubat 2025.

    Fenerbahçe Teknik Direktörü Jose Mourinho, derbi maçı sonrası yaptığı açıklamada Galatasaray Teknik Direktörü Okan Buruk’a yönelik, “Maymun gibi zıplıyor.” ifadesini kullandı. Bu, hakaretten öte ırkçılık suçlamasını beraberinde getirdi ve Galatasaray yönetimi Mourinho hakkında suç duyurusunda bulundu. Diğer taraftan Fenerbahçe Asbaşkanı Acun Ilıcalı, maymun atfıyla ırkçılığın Siyahlara yapıldığını, bunun “Beyaz”a atıfla yapılmasının ırkçılık olamayacağı şeklinde özrü kabahatinden büyük bir söze imza attı.

    Elbette söylenenlerin ırkçılıktan öte türcülük ve homosantrizm (insan-merkezcilik) ile bağlantılı, aslında insana değil hayvana hakaret üreten bir yanı da var. Ama burada, söz konusu “dil yareleri”nin, türcülük ve homosantrizmle değil, ırkçılık ve etnosantrizm, yani “bizmerkezcilik”le ilişkili arka planı üzerinde, bir tarihsel-antropolojik özet çerçevesinde durmaya çalışacağız.

    Herkesin “Barbar”ı Var
    Irkçılığı “biyolojik temelde etnosantrizm” olarak tanımlamak mümkündür. Bir insan topluluğu, kendisini dünyanın merkezine koyarak, diğer toplulukları aşağı, değersiz, ahlaksız, yaban, barbar olarak görürse etnosantrizm üretmiş olur. Bunu deri rengi vb. bir biyolojik özelliği işin içine katarak yaparsa da bu, tastamam ırkçılıktır.

    Bu şekilde üretilmiş ırkçı tasavvurların tarihin derinliklerinden bugüne pek çok örneği vardır. Sırayla aktarmak gerekirse MÖ 1500’lerde Eski Mısır’da Firavun mezar duvarlarında dört ayrı ırk betimleyen resimler belirir: Koyu kırmızı renkli Mısırlı; siyah deri renkli, yapağı saçlı Siyah; sarı renkli, geniş burunlu Asyalı; ve beyaz deri renkli, dar burunlu, açık renk gözlü Beyaz… Burada “Beyaz”a karşılık gelen, “barbar” olarak tanıtılmaktadır.1 Benzeri doğrultuda, günümüzden yaklaşık 2000 yıl öncesinde bir Çin tarihçisi de “Barbar” olarak tanımladığı insanlar hakkında şöyle yazar: “Barbarlar sarı saçlı, mavi gözlü, koca burunlu çirkin bir ırktır ve ataları olan maymunlara benzerler.”2

    Demek ki neymiş, maymun benzetmesi ırkçı motivasyonla sadece Siyahlara değil, sarı saçlı-mavi gözlü (kuvvetle muhtemel “Beyaz”) olanlara yönelik de yapılabilmekteymiş!..

    Yunan’dan İslam’a Irkçılık
    Eski Yunan ve Roma’da da insan gruplarını sınıflayanlar kendi dışlarında kalan toplulukları “Barbar” diye nitelemişlerdir. Aslında barbar tabirinin kendisini de Eski Yunan’a borçluyuz. Yunanca konuşmayan bütün halklar barbardı ve barbarlığın tanımlaması yolunda “köpek-kafalılık”, “tek-ayaklılık”, “gözleri göğsünde, başı olmayan insanlar”, “tek-gözlü insanlar” gibi “karakteristikler” öne sürülmekteydi.3

    Aynı tablo, İslam tarihi ve coğrafyasında da karşımızdadır. Bazı kaynaklar, “medeniyet” olarak dorukta sayıldığı dönemlerde İslamiyet’te ırkçılık olmadığını kaydetse de durum böyle değildir. 10.-11. yüzyıllarda yaşamış ve İslam düşünce tarihinde seçkin yer edinmiş İbn Miskeveyh, bazı insanları şöyle tarif etmektedir:

    “Orada maymuna yakın insanlar vardır ki, bunlar yeryüzünün mamur yerlerinden uzaktaki Kuzey ve Güney bölgelerde yaşarlar; Zenciler ve benzerleri bu aşağı tabakadandırlar. Bunlarla zikrettiğimiz hayvanların en son mertebesi arasında, kendilerine faydalı ve zararlı şeyleri anlamada pek fazla fark yoktur. Ne de bilgi ve hikmeti alma kabiliyetleri vardır. Bu yüzden medeni milletler onları hizmetlerinde kullanırlar.”4

    Daha şaşırtıcı olan, dev eseri Mukaddime’de insan toplulukları arasındaki farkları iklim, coğrafya ve ekonomik geçim biçimleri temelinde açıklama becerisiyle hem sosyolojinin hem antropolojinin öncüsü sayılan İbn Haldun’da karşımıza çıkan ifadelerdir. 14. yüzyılın bu büyük İslam bilgini ve düşünürü de “sosyal ırkçı” motiflerle bezeli tespitlerden kaçamamıştır:

    “[Nil’in/Sudan’ın güneyinde kalan bölgeler kastedilerek] güneyde kayda değer bir umran [uygarlık] yoktur. Buralarda yaşayanlar insandan çok yabani hayvana yakındırlar. Çöllerde ve mağaralarda otururlar. Nice zaman olur ki birbirlerini yerler, artık bunlar insan bile sayılmazlar. (…) Şimdi itidalden (ve normal hava şartlarından) uzak olan (ekvator civarındaki ve kutuplara yakın olan) iklim bölgelerine gelelim. Konuşmayan hayvanlara yakın olmaları nispetinde insaniyetten uzaklaşmışlardır, tüm hâlleriyle insanların hâllerinden uzak ve hayvanların hâllerine yakındır.”5

    Batı’nın “Modern” Irkçılığı
    Kristof Kolomb’un “Amerika” adı verilecek topraklara ayak bastığı tarih olan 1492, Avrupa’da hem “Keşifler Çağı”nın önünün açılmasını işaret eder hem de Yeni Çağ’ın başlangıcı sayılır. Aynı tarihi, Batı’da ırksal sınıflandırmaların kültürel ön yargılarla iç içe geçmiş hâlde başlamasının miladı saymak da uygundur. Bu süreçte, yukarıda aktardıklarımıza benzer, “insan bile sayılamayacak hayvana yakın topluluklar” ifadeleri artık “modern” dünyada karşımızdadır.


    “kristof kolomb’un ‘amerika’ adı verilecek topraklara ayak bastığı tarih olan 1492, avrupa’da hem ‘keşifler çağı’nın önünün açılmasını işaret eder hem de yeni çağ’ın başlangıcı sayılır. aynı tarihi, batı’da ırksal sınıflandırmaların kültürel ön yargılarla iç içe geçmiş hâlde başlamasının miladı saymak da uygundur.”

    1684’te yayımlanmış ve Batı’da Klasik Çağ (Eski Yunan ve Roma) sonrası belirmiş ilk ırk sınıflaması sayılan makalesiyle Fransız doktor ve seyyah François Bernier dört ırk grubu ayırt etti. İkinci grupta sıraladığı Afrikalı Siyahların saç dokuları itibarıyla köpeklerin kıl örtüsüne yakın olduklarını kaydetti. Dördüncü gruptaki İskandinavya’nın kuzeyinde arktik bölgede yaşayan, bazı yüz özellikleri bakımından “Sarı” ırk içinde değerlendirilen Laponları ise şöyle tanımladı: “Yüzleri ayı yüzüne benzeyen, acınası-zavallı hayvanlar.” Daha özel olarak Ümit Burnu’nda yaşayan Siyahlara ilişkin de onların çirkin ve leş yiyici olduklarını, “leşlerin bağırsaklarını tıpkı kasapların köpekleri gibi, istedikleri zaman yiyebilmek için kollarına ya da boyunlarına sarmış hâlde ortalıkta dolaştıkları”nı yazdı.6

    Bilim-Din El Ele Irkçı Menzile!
    İsveçli botanikçi ve taksonomist Carl Linnaeus, Doğanın Sistemi adlı eserinde (1758) insan türü için ilk kez “Homo sapiens” adını önerirken, onun altında beş alt-tür ya da ırk ayırt etmiştir. Esasen deri rengi temelinde yapılmış bu sınıflamada Batılı insanın “ötekiler” hakkındaki yaygın görüşleri de yansımasını bulur: “Avrupalı Beyaz” aynı zamanda aktif ve becerikli; “Amerikalı Kızıl”, becerikli ama tembel; “Asyalı Kahverengi” ise sert, kibirli, cimridir!.. Ama hiçbir kategori, “Avrupalı Beyaz” karşısında “Afrikalı Siyah” kadar aşağılanmamaktadır: “Güzel ve iyimser, giysilerle örtünerek dolaşan ve yasalarla yönetilen Avrupalılar karşısında, siyah derili, ağırkanlı ve duygusuz, dinî törenler için kendilerini yağa bulayan, anlık itkilerle yönetilen Afrikalılar.”7

    Din cephesinden de Hristiyan din adamları bazı ırkları Nuh Peygamber’in Tevrat’ta lanetlenmiş oğlu Ham ve onun soyundan olmakla özdeştirerek ırk ayrımcılığına “kutsal” temel oluşturdular. Irklar arası farkların ilahi iradenin görünümü olduğunu ileri süren 19. yüzyıl Protestan rahibi Josiah Strong, Tanrı’nın Amerika Yerlilerini yavaş yavaş yok edip o toprakları daha iyi bir ırk olan Anglo-Saksonlara hazırladığını söylemekteydi. “Beyaz Irk” istilası, böylece dinen haklılaştırılmıştır.8

    “Beyaz” ırk karşılığı “Kokazoid” (Kafkas) tabirini dolaşıma ilk sokan Alman anatomist Johann Friedrich Blumenbach da 18. yüzyıl sonuna tarihlenen sınıflamasında yine deri rengi temelinde beş ırk ayırt etti. Blumenbach, “Beyaz” ırkın kaynağı olarak Kafkasya’yı göstererek burasının tüm insan topluluklarının çıkış bulduğu “ana stok” olduğunu öne sürmekteydi. Dolayısıyla “Kokazoid”, en asli ve elbette asil ırktı.9

    Ari Saflık, Zehirli Melezlik
    Tüm bu sözde bilimsel/dinsel, özde ırkçı değerlendirmelerin nedeni ekonomi-politik ve ideolojikti. Bilim ve din adına konuşanlar, üyesi bulundukları toplumların yöneticilerinin kendilerinden duymak istediklerine uygun hareket etmekteydi. 19. yüzyılın ünlü Fransız diplomat ve yazarı Arthur de Gobineau, bu altyapı üzerinde İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Bir Deneme adlı eserini inşa etti. Beyaz ırkın özünde güzellik, zekâ ve kudretin tekeline sahip olduğunu belirten Gobineau, bu ırkın diğerleriyle birleşmesi sonucunda “güzel fakat güçsüz”, “güçlü fakat zekâsı kıt” ya da “akıllı fakat hem zayıf hem çirkin” melezler ortaya çıkacağını kaydetmiştir.10

    Gobineau’nun söylemek istediği, saf ve üstün bir ırk için en büyük ve zehirli tehdidin melezleşme olduğudur ki bu yaklaşım hiç kuşkusuz en çok Hitler’in yolunu aydınlatmıştır. “Alman ırkı”nın sağlığının korunmamasının Almanya’yı dünya hâkimiyetinden yoksun kıldığını ileri süren ve “ırkını temizleme”yi baş görev sayan Nazi lideri,11 1913 yılında Avusturya’dan Münih’e geldiğinde doğduğu toprakları neden terk ettiğine ilişkin yazdıklarıyla Gobineau’nun yukarıdaki değerlendirmesini yankılar:

    “Habsburg devletine nefretim gittikçe arttı. Başkentte gördüğüm ırk karmakarışıklığı bende tiksinti uyandırdı. Bu Çek, Leh, Macar, Romanyalı, Sırp, Hırvat karışımından ve o insanlığın her yerinde mantar gibi biten Yahudilerden iğrendim. Ve bu şehir bana ırk bozukluğunun bir sembolü gibi göründü.”12

    Nazi Almanya’sında “Ari Irk” arayışında Yahudilere karşı yürütülen insanlık dışı soykırım politikası “bilim” adı altında üretilmiş ırksal açıklamalardan bol bol beslenmiştir. Aslında 20. yüzyıl başı, yeryüzünün her yerinde ırkın tarihle, kültürle, kavimle hemhâl kılındığı “ırk paradigması”nın altın çağı olan bir dönemdir.13 Bu doğrultuda insanlığın yolunun Nazi Almanya’sına, İtalyan faşizmine çıkmasıyla birlikte kendini gösteren korkunç sonuçlar, tarihi ve kültürü ırkla açıklama eğilimini gözden düşürse de politik-ideolojik örüntü olarak ırkçılık, hep bir yerlerde âdeta uykuda bir virüs gibi var olmayı sürdürdü. Her uygun zaman-zeminde de tekrar sökün etti. #

    DİPNOTLAR
    1 Metin Özbek, Dünden Bugüne İnsan, 2000, s. 198-9.
    2 Bozkurt Güvenç, İnsan ve Kültür, 1974, s. 5.
    3 Ziauddin Sardar, A. Nandy, M.W. Davies, Barbaric Others: A Manifesto on Western Racism, 1993, s. 26-28.
    4 Akt. Mehmet Bayrakdar, İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, 1987, s. 109-110.
    5 İbn Haldun, Mukaddime, haz. S. Uludağ, 2017, s. 231, 260-261.
    6 François Bernier, 1864 [1684], “A New Division of the Earth”, İngilizceden çeviren T. Bendyshe, Memoirs Read Before the Anthropological Societies of London, Vol. 1.
    7 Alaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi, 1984, s. 14.
    8 Gosset’den akt. Şenel, age., s. 19.
    9 Özbek, age., s. 202; C. Stanford, J.S. Allen ve S.C. Anton, Biological Anthropology: The Natural History of Mankind, 2009, s. 126.
    10 Arthur de Gobineau, İnsan Irklarının Eşitsizliği, çev. S. Acar, 2021 [1853-55], s. 192.
    11 William L. Shirer, Nazi İmparatorluğu: Doğuşu-Yükselişi-Çöküşü, cilt 1, çev. R. Güran, 1968, s. 150-151.
    12 Shirer, age., s. 58-59.
    13 Suavi Aydın, “Arkeoloji ve Sosyolojinin Kıskacında Türkiye’de Antropolojinin Geri Kalmışlığı”, Folklor/Edebiyat, Sayı 22, 2000, s. 19-26.

  • Tarih Boyunca Hilafet Ne Getirdi…

    Tarih Boyunca Hilafet Ne Getirdi…


    atatürk nutuk’ta, “halife heyulası” ile hareket edenlerin sadece türkiye’ye değil topyekûn islam’a düşmanlık ettiğini öne sürmüştü. atatürk’ün bu savını daha geniş çerçevede bir tarihsel genellemeye dönüştürmek de mümkündür. çünkü islam tarihinde baştan itibaren halifelik söz konusu olduğunda “ehl-i islam”ı sık sık felakete sürüklemiş bir tablo ortadadır. üstelik daha islam peygamberi ölüm döşeğindeyken zuhur etmiş bir tablodur bu…

    Türkiye’de 3 Mart 1924’te halifelik kaldırıldığında belki de en büyük hayal kırıklığı Hint Yarımadası’nda yaşandı. Çünkü orada, kaderini on binlerce kilometre uzakta bir başka yarımadadaki bu kuruma bağlamış bir hareket vardı: 1919-1924 arasında beş yıl sürmüş Hint Hilafet Hareketi…

    Hilafet_1) Gandi ve Şevket
    Mahatma Gandhi İngiliz sömürgeciliğine karşı Hindistan bağımsızlık hareketinin sembolü oldu. (Sol baştan: Mahatma Gandhi, Jawaharlal Nehru ve Ebu’l-Kelâm Âzâd)

    İngiliz sömürge yönetimine karşı mücadelenin Gandhi önderliğinde sürdürüldüğü Hindistan’da nüfusun dörtte birini oluşturan Hint Müslümanları bir ikilemle karşı karşıyaydı. Bir yandan ülkelerinin kurtuluşu için “Hindu kardeşleri”yle birlikte mücadeleye atılmışlardı ama bir yandan da bağımsızlık sonrasında ülkede Hindu çoğunluk içinde durumlarının ne olacağını kara kara düşünmekteydiler. İşte bu ikilemden çıkma ve kendilerine dinsel temelde güvence arama yolunda yüzlerini tüm dünya Müslümanlarının liderliğini temsil ettiği kanaatiyle işgal İstanbul’undaki hilafet makamına dönmüşlerdi. Dolayısıyla, İngilizlere karşı Hindistan’ın bağımsızlığı için “millî” mücadele ve ek olarak Müslüman kimliklerinin dayanağı saydıkları Hilafet topraklarının bağımsızlığı için “dinî” mücadele… Hint Hilafet Hareketi’nin özü buydu. Onun yörüngesindeki Hint Müslümanları, Anadolu’daki Millî Mücadele’yi de desteklemiş, hatırı sayılır maddi yardımda bulunmuşlardır.1

    Tahmin edilebileceği üzere, savaş sonrasında doğan Cumhuriyet’te TBMM’nin hilafetin ilgası kararı Hint Hilafet Hareketi için tam bir yıkım oldu. Öncesinde Anadolu’daki savaşın muzaffer lideri olarak baş tacı edip “İslam’ın kılıcı” diye övdükleri Mustafa Kemal’e duydukları sevgi ve hayranlık hızla öfkeye dönüştü. Bu süreçte hareketin öncüleri arasında “Ali Kardeşler” namıyla meşhur iki kardeşten Muhammed Ali (diğeri Şevket Ali), yaşanan hayal kırıklığının esas nedenini de çarpıcı şekilde ve elbette kendi ideolojik yörüngesinden aksettiren şu sözü sarf etmiştir: “Allah insanı yarattı ve Şeytan da ulusu…”2

    Hilafet_konf
    İngilizlere karşı Hindistan’ın bağımsızlığı için “millî” mücadele veren Hint Hilafet Hareketi, Hilafet topraklarının bağımsızlığı için de “dinî” mücadeleyi tercih etti.
    Hilafet_3) Hint_Hilafet hareket_Şevket_alimuhammed_ali
    Hint Hilafet Hareketi’nin öncülerinden Şevket (solda) ve Muhammed Ali kardeşler.

    “Halife Heyulası”
    Hilafetçi “Ali Kardeş”in sözü, âdeta tatlı bir rüyadan acı gerçeğe uyanma gibidir. Çünkü yeryüzünün ekonomik, teknolojik, kültürel ve politik bir dizi dönüşüm sonucu “ulus-devlet” realitesine dayalı yeni bir çehreye büründüğü zamanda, ulus-aşırı dinsel birliktelik idealini yansıtan halifeliğe yer de yoktu rağbet de… Zaten Türkiye’de lağvedilen halifeliği ihya etme yolunda İslam coğrafyasının bazı yerlerinde kendini gösteren girişimler de hep fiyaskoyla sonuçlanır. Milliyetçilik ateşiyle yanan bu topraklarda kimsenin gözü hilafeti görmemiş, halife olmaya yeltenen isimler sadece maskara olmuşlardır.3

    Türkiye’de halifeliği kaldıran Cumhuriyet’in lideri ise “Milletler Çağı”nda böylesi İslam birliği (Panislamizm) iddiasına dayalı bir kuruma yer olmadığı hususunda gerçekçi noktadadır. Halifelik kaldırıldıktan sonra bazı İslam ülkeleri temsilcilerinin (belki son bir umutla) onun halife olmasını isteyen teklifini kendisine ileten, bir dönem Kızılay adına Hindistan’da da bulunmuş Antalya Mebusu Rasih Efendi’ye cevabı, bunu örnekler:

    Hilafet_4) Ataturk
    Türkiye’de halifeliği kaldıran Cumhuriyet’in lideri Mustafa Kemal Atatürk.

    “İslamların bana olan teveccüh ve muhabbetlerine teşekkür ettikten sonra, dedim ki: Zatı aliniz ulemayı dindensiniz [din bilginisiniz]. Halifenin reisi devlet [devlet başkanı] demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan tebaanın, bana isal ettiğiniz [ulaştırdığınız] arzu ve tekliflerini ben nasıl kabul edebilirim. Kabul ettim desem, buna o tebaanın metbuları [başındakiler] razı olur mu? Halifenin emri ve nehyi [yasağı] ifa olunur [yerine getirilir]. Beni halife yapmak isteyenler emirlerimi infaza muktedir midirler? Binaenaleyh mevzuu [geçerliliği], medlûlü [kanıtı] olmayan mevhum [kuruntuya dayalı] bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı? … Efendiler, açık ve kati söylemeliyim ki, ehl-i İslam’ı [Müslümanları] bir halife heyulâsiyle hâlâ işgal ve iğfal [aldatma] gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak ehl-i İslam’ın ve bilhassa Türkiye’nin düşmanlarıdırlar.”4

    Atatürk’ün “halife heyulası” ile hareket edenlerin sadece Türkiye’ye değil topyekûn İslam’a düşmanlık ettiği savını daha geniş çerçevede bir tarihsel genellemeye dönüştürmek de mümkündür. Çünkü İslam tarihinde başından itibaren halifelik söz konusu olduğunda “ehl-i İslam”ı sık sık felaketlere sürüklemiş bir tablo ortadadır. Üstelik daha İslam Peygamberi ölüm döşeğindeyken zuhur etmiş bir tablodur bu…

    Peygamber’i Bile “Umursamadılar”!
    İslamiyet’te halifeliğin başlangıcı Peygamber’in ölümünden sonraya tarihlenmekle birlikte hilafet meselesinin peygamber hayattayken de ipuçlarının bulunabileceği rahatlıkla ileri sürülebilir. Söz gelimi Abdülbaki Gölpınarlı hilafet, yani liderlik ve iktidar kavgasının Peygamber’in ölümünü dahi beklemediğini düşündüren şu kayıtları düşer:

    Hilafet_Görsel_3_Son Halife_Abdulmecid_II
    Son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi.

    “Hz. Peygamber vefatıyla sonuçlanan rahatsızlıklarında, ‘Bana bir kâğıt kalem getirin de size bir şey yazdırayım ki ondan sonra asla yol yitirmeyesiniz’ buyurdular. Ömer, ‘Rum şehirlerinden filan şehir feşman şehir öylece kalacak mı? Râsûlullah, bu şehirleri fethetmeden vefat etmeyecek; vefat ederse bile tekrar dirilmesini beklemeliyiz; netekim Musa Peygamber’i de İsrailoğulları beklediler’ dedi. Hz. Peygamber’in zevceleri Zeyneb, ‘Duymuyor musunuz’ dedi, ‘Râsûlullah size vasıyyet etmek istiyor’. Derken bir gürültüdür koptu. Hz. Râsûli Ekrem ‘Kalkın’ buyurdular. ‘Gidin’… Onlar gidince de Hz. Peygamber vefat ettiler. Açıkça anlaşılıyor ki bu vasıyyet yazılsaydı da ‘Hz. Râsûl kendilerinde değilken yazdırdı’ denecekti, çünkü sayıklıyor da dendi. Buhari’deki bir rivayete göre Ömer hazretleri, ‘Hastalık Râsûlullah’ın bütün duygularını kaplamış; elimizde Kur’an var; Allah’ın kitabı bize yeter’ demişti.”5

    Gölpınarlı’nın Şii motivasyonla bunları yazdığını söyleyecekler çıkabilir ancak referans gösterilen hadisler “sahih” kabul edilmektedir. Her halükârda, Peygamber hayattayken iktidar kaygısıyla belirdiği kuvvetle muhtemel bu ihtilaflar, onun vefatından sonra çok daha bariz sökün etmiştir.

    Ensar-Muhacir Kavgası
    Peygamber ölür ölmez halifelik için bir seçim yapılmış görünse de aslında olan, farklı çıkar grupları arasında kıran kırana iktidar mücadelesidir. Bu süreçte Mekkeli “Muhacirler” Ebu Bekir derken, “Ensar” (Yardımcılar), yani Peygamber’in Mekke’de barınamadığı için sığındığı Yesrib’de (Daha sonra “Medinet ün-Nebi”, yani Peygamber’in Şehri) yaşayanlar farklı düşünmektedir. Onlar, Peygamber Mekke’de ve Kureyş’in içinde doğup büyüse de orada barınamadı; biz onu bağrımıza bastık, mücadelesine destek verdik; dolayısıyla onun halifesi bizden olmalı demektedir. Ama Medine’de de iki köklü kabile, Evs ve Hazrec arasında çok eskiye giden bir rekabet mevcuttur ve Mekke tarafı da bu rekabetten Ebu Bekir’in halife seçilmesi yolunda yararlanmıştır.

    Tartışmaya biraz yakından bakalım: Ensar, “Ey Muhacirler! Siz bizim içimize girerek sığınmış bir topluluksunuz. Emirlik bizim hakkımız.” demektedir. Buna mukabil Ebu Bekir, “Ey Ensar! Allah Resulüne yardım ettiniz, fazilet ve şerefin ehlisiniz; fakat Arap sopları [soyları] eskiden beri Kureyşlileri tanır; biz emirleriz, siz vezirlersiniz.” der. Tartışma şiddetlenir, kavgaya varır, sonrasında Ensar, halifeliğin önce Kureyş’ten sonra kendilerinden olmasını ve böyle “nöbetleşe” sürüp gitmesini önerir. Muhacirler buna da yanaşmaz ve Ömer, Ebu Bekir’e dönerek, “Resul’û Ekrem seni namazda kendine halife tayin etti, elini ver sana biat edeyim.” der ve hop, Ensar’dan da bazıları koşup bu biate eşlik eder!..6

    Hilafet_Görsel_4_Atatürk_TBMM'den_çıkarken
    Atatürk TBMM’den çıkarken.

    Bu oldubitti seçim, sorunu çözmez. Bir kere biat etmeyenler az değildir. Peygamber’in kızı Fatıma, Ebubekir’in halifeliğini hiç tanımamış, kocası Ali ise Fatıma’nın ölümünün ardından, gönülsüzce tanımıştır. Çünkü Peygamber’in “ehl-i beyt”i (ev halkı) olarak onlar cenazeyle meşgulken seçim sürecinin dışında kalmışlardı ve halifeliğin Ali’nin hakkı olduğunu savunan bir kesim de vardı.

    Hangi Halifelik?
    Sonrası daha beterdir. Ebu Bekir’in ardından bir dolu kanlı hadise, karanlık entrika ile Dört Halife Devri sürdü; üç halife (Ömer, Osman ve Ali) de öldürüldü. Ali ve Muaviye çatışması ile Amr b. Âs’ın hilekâr hakemliği sonucu 658’de hilafetin Emeviler’e geçmesi de vahimdir. Çünkü böylece, Peygamber’e karşı Mekkeli “müşrik”lerin önderliğini yapmış Ebu Süfyan ile Uhud Savaşı’nda Peygamber’in amcası Hamza’nın ciğerini söküp dişleriyle çiğnemiş Hind’in oğlu Muaviye, anne-babasının Peygamber’e kaybettiğini geri almış sayılır! Onun halifeliğinde eski kabilecilik düzeni, İslam adı altında ve “saltanat” formunda hortlamıştır.

    Ancak Emevi halifeliği de öyle alabildiğine hâkimiyet kuramamıştır. Mekke’de Abdullah İbn Zübeyr, ikinci Emevi halifesi Yezid’in ölümü üzerine ortaya çıkan boşlukta hilafet ilan etmiş ve 10 yıl boyunca biri Mekke’de diğeri Şam’da iki halife boy göstermiş, bu süreçte de kan gövdeyi götürmüştür. Sonrasında Abbasiler döneminde de halifelik çoğuldur: Bağdat-merkezli Abbasi halifeliğine tepki olarak batıda Şii-İsmaili çeşniyle Mısır ve Suriye’ye hükmeden Fatımî halifeliği, buna tepki olarak daha da batıda Sünniliğin temsilciliğine soyunmuş Endülüs Emevi halifeliği eşzamanlıdır.

    Hilafet_5) abdulhamid-ii-1
    Sultan II. Abdülhamid, 19. yüzyılda hilafeti bir dış politika aracı olarak öne çıkardı.

    Yavuz Sultan Selim’le 16. yüzyıl başında halifeliğin Osmanlı’ya transferi de İslam dünyasının her köşesinde kabul görmemiştir. Aslında 13.-14. yüzyıllardan itibaren İslam’a hakkıyla hizmet eden her hükümdarın kendi topraklarında halife sıfatını hak ettiği görüşü geçerlidir. 19. yüzyılda Sultan II. Abdülhamid’le hilafet, bir dış politika aracı olarak “Panislamik” motivasyonla öne çıkarıldığında da bunu kabul edenler kadar “umursamayanlar” da olmuştur.7

    Sözün özü, hilafet İslamiyet bünyesinde dünden bugüne “ittihat”tan (birlikten) çok “ihtilaf” (anlaşmazlık-çatışma) üretti. Peygamber’e halef arayışından çıkış bulan hilafet, ta en baştan Peygamber’in de İslam’ın da “hilaf”ına (aleyhine) işlerlik arz etti.

    Dolayısıyla denilebilir ki Atatürk önderliğinde TBMM halifeliğin kaldırılmasına karar vermekle İslam’a iyilik yapmıştır. Öyle ki bu, Peygamber’e ölüm döşeğinde yaşatılanlara “kefaret” olarak dahi değerlendirilebilecek bir karardır. #

    DİPNOTLAR
    1 Daha detaylı bilgi için bkz. T. Atay, “Halifeliğin Kaldırılması: Kazanç mı Kayıp mı?”, Din Hayattan Çıkar içinde, 2021.
    2 W.J. Watson, Muhammad Ali and the Khilafat Movement, 1955, s. 94.
    3 Bkz. Atay, agy.
    4 K. Atatürk, Nutuk, Cilt II, 1920-1927, 1973, s. 850-851.
    5 A. Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şîîlik, 1979, s. 50-51.
    6 N. Çağatay, 100 Soruda İslam Tarihi, 1972, s. 317-319.
    7 Bkz. Atay, agy.
  • İran İslam Devrimi

    İran İslam Devrimi


    batıcı monarşi iran’da ne yaptıysa islamcı teokrasi de yarım asra dayanmış ömründe, üstelik daha fazlasıyla onu yaptı ve o yüzden aynı tepkiyi görüyor. ortada içten içe çürümüş bir rejim var. “islam cumhuriyeti” adı altında içi boş, sadece mollalar ve onların bekçisi devrim muhafızları’ndan ibaret bir siyasi kabuk söz konusu. o eski islamcı-devrimci ruh ve motivasyondan da eser yok. humeyni için şah, “tağut”tu; şimdi suriye’yi ele geçirmiş sünni selefi-cihatçı islamcılık için de o ve halefleri “rafızi” ve hepsinin katli vacip!..

    İran Devrimi
    Ayetullah Humeyni dua ederken, 1975.

    1 Şubat 1979’da Fransa’dan İran’a havalanan uçakta Ayetullah Humeyni’yle bulunmuş az sayıda gazeteciden biri olan BBC muhabiri John Simpson ilginç bir anekdot aktarır.1 Gazeteciler uçak havalandıktan sonra sorularını sormak için Humeyni’nin yanına alınmışlardır fakat Humeyni, yöneltilen sorulara hiç aldırmaksızın camdan dışarı bakmaktadır. Nihayet bir Fransız muhabir Humeyni’nin dikkatini çekmeyi başarır ve ona sorar: “Şu an İran toprakları üzerindeyiz. Bunca yıllık sürgünden sonra ülkenize dönüyorsunuz. Duygularınız nelerdir?”

    Humeyni’nin cevabı kısa ve özdür:

    “Hiç.”

    Şah’ı ülkeden kaçırmış, 50 yıllık monarşiyi devirmiş, İran’ı bir İslami devrim eşiğine getirmiş adamın, yol açtığı muazzam tarihsel dönüm noktasında hissiyatı budur: Hiç…

    “Allah’ın Hükümeti”
    Humeyni’nin cevabı, İslam’ı siyasal hedef olarak önüne koymuş olmasıyla uyarlı, ustaca sergilenen bir strateji sayılabilir. Çünkü ona göre Kur’an-ı Kerim, insana her şeyi dışlayarak sadece Allah’ı sevmeyi emretmektedir. O yüzden ne birazdan ayak basacağı ülkeye ne de onu heyecanla bekleyen kitlelere yönelik bir sevgi duygusuna içinde yer vermediğini işaret edercesine, hiçbir şey hissetmediğini söyler.2

    Fakat İran’a döndüğü için hiçbir şey hissetmemesi, döndükten sonra hiçbir şey yapmadığı anlamına gelmez. Ülkeye ayak basar basmaz, aslında milliyetçisi, komünisti, liberali, seküleriyle farklı kesimlerin ittifakıyla devrilmiş Şah rejimi sonrasında bu muhalif bileşenlere karşı tavrının ne olacağını açık seçik ortaya koyar. Zaferinde kimsenin katkısı olmadığını netleştirme arzusundadır. Dolayısıyla, kendisini Tahran Üniversitesi’nde bekleyen entelektüel, liberal bir muhalif kalabalığın yanına gitmek yerine Behişt-i Zehra mezarlığının yolunu tutar. Orada Şah’a karşı gösterilerde hayatını kaybedenler için dua eder. Bu arada Şah rejimine ve onun ülkedeki son kalıntısı Şahpur Bahtiyar hükümetine lanetler yağdırır.3 Zaten on gün sonra bu hükümet de düşecek ve İran kendini Humeyni’nin “ruhani/ruhbani” ellerine tamamen bırakacaktır. Gelişinden tam bir ay sonra, 1 Mart 1979’da Kum kentinde halka hitaben yaptığı konuşma bunu örnekler. Hitabında üç motif öne çıkar: Şah rejimine yönelik, “tağut”; Batı’nın İran’daki ekonomik ve kültürel varlığına yönelik, “emperyalizm”; ve ülkenin tutacağı yola yönelik, “İslam”.


    “1 mart 1979’da kum kentinde halka hitaben yaptığı konuşmada üç motif öne çıkar: şah rejimine yönelik, ‘tağut’; batı’nın iran’daki ekonomik ve kültürel varlığına yönelik, ‘emperyalizm’; ve ülkenin tutacağı yola yönelik, ‘islam’”.

    “Bu baba-oğul [Şahlar] yabancı uşakları 50 şu kadar yıldır milletimizin olanca haysiyetini ayaklar altına aldılar. Elhamdülillah, İran halkı söz birliği, el birliği yaptı. Bu ilahi kudrettir ki Tağut’u yenip attı. Öğretim ve eğitimimiz haraptır, emperyalist kültür hâkimdir. Yıkılmalıdır. Emperyalistlere mensup öğretmenler gitmelidir. Şimdiye kadar emperyalizm ve saltanat rejiminin hizmetinde kalanlar gitmelidir. Bu, Tağuti bir biçim ve görünümdür. Bu saray düşkünlüğü gitmelidir. Basını ıslah edeceğiz. Televizyonu ıslah edeceğiz. Filmleri ıslah edeceğiz. Bütün bunlar İslami düzene girmelidir. Batı bizi hor gördü. Maneviyatımızı yok etti. Biz bir Muhammedi ülke kuracağız. Nizamımız İslam dışında bir nizam olamaz. Referanduma başvurulduğunda benim oyum ‘İslami Cumhuriyet’ yönünde olacaktır ve İslam’a uyan herkes İslami Cumhuriyet’e oy vermelidir. ‘Cumhuriyet istiyorum, amma İslami değil.’ diyene sormak gerekir: İslam’dan ne biliyorsun? Ona anlatılmalıdır ki Tağut’u bertaraf eden bu İslam’dır, halk değil! Tağut’u iman yendi, ben ve sen değil! Kur’an, insan meydana getirme kitabıdır. Kur’an’a uyunuz. İslam, ‘insan’ eder.”4

    Mart başında yapılan bu konuşmanın neticesi ay sonunda alınır. 30 Mart’taki referandumda “İran, İslami Cumhuriyet olmalı mı?” sorusuna seçmenlerin %98,2’si “Evet” yanıtı verir. Ertesi gün, Humeyni’nin sesi tüm dünyada duyulur: “Bugün, Allah’ın hükümetinin ilk günüdür!”5

    Rıza Pehlevi Abdde
    Şah Rıza Pehlevi.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Şah, Petrol, Şia
    İranlıların neredeyse %100’lük oranla
    “İslam Cumhuriyeti” tercihinde bulunmaları iç-dış pek çok etmenin karmaşık etkileşiminin sonucu olsa da nedenlerin Şah döneminin son 25 yıllık pratiği içerisinde izini sürmek esastır. Bir başka çalışmamızda detaylıca değerlendirdiğimiz üzere,6 bu dönemde üç başat çelişki belirgindir. Bunlar, modernlik içinde despotluk; varlık içinde yokluk; ve muazzam tarihe sahip bir ülke içinde “kimliksizleşme”dir.

    Babası Rıza Şah, Nazi yanlısı eğilimleri nedeniyle İngilizler ve Ruslar tarafından 1941’de devrilince tahta geçirilen Muhammed Rıza Şah ilk on yıllık iktidarında çaresiz bir figürdü. Bu dönemde ülkenin ve petrolün İngiliz denetiminde olması nedeniyle yükselen milliyetçi tepkiler, Başbakan Muhammed Musaddık (1951) etrafında “Batı uşağı” addedilen Şah’a karşı patladı. Şah bunlarla başa çıkamayıp kaçtıysa da CIA destekli askerî darbe ile Musaddık devrilince ülkeye döndü. Yıl 1953’tür ve artık ortada yaşadıklarından ders alarak tam anlamıyla despota dönüşmüş bir Şah vardır. İslami devrime kadar sürecek bu dönem “Saray Diktatörlüğü” (1953-1978) olarak adlandırılır. Modern, Batıcı ve laik bir dönemdir bu, ama adı üstünde diktatörlüktür. Demokrasi yoktur, muhalefet yoktur, düşünce özgürlüğü yoktur; devlet şiddeti vardır, sansür vardır, sosyoekonomik eşitsizlik, rüşvet, adaletsizlik vardır. Dolayısıyla modernlik, Batılılaşma ve laiklik; kitlelerin dünyasında otokrasi, despotizm ve monarşiyle özdeşleşir.


    “petrol zengini iran’da bu kaynak yanlış ekonomi politikaları nedeniyle nimet olmaktan çıkıp ‘lanet’ hâline geldi. ülkede tarım ekonomisi hâkimken şah, petrol dolayımıyla iran’ı dünyanın gelişmiş bir endüstri ülkesi yapmak istedi. sonuç felaket oldu.

    İkinci olarak, petrol zengini İran’da bu kaynak yanlış ekonomi politikaları nedeniyle nimet olmaktan çıkıp “lanet” hâline geldi. Ülkede tarım ekonomisi hâkimken Şah, petrol dolayımıyla İran’ı dünyanın gelişmiş bir endüstri ülkesi yapmak istedi. Sonuç felaket oldu. Çünkü petrol endüstrisi hâlâ uluslararası petrol şirketlerinin güdümündeydi, dolayısıyla petrol, halk kitlelerinin yararına değerlendirilmek ne kelime, ülkedeki zengin-fakir uçurumunu daha da büyüttü. Düşük tarımsal üretim, düşük tarım geliri, buna bağlı kırdan kente göç hem tarımı iyice zayıflattı hem de kentlerde işsiz ve yoksul sayısını artırdı. Ülkeye gelen yüksek teknoloji ve çok sayıda yabancı teknisyen de tuzu biberi oldu. Bunlar çok yüksek ücretler alıp kentlerde ev fiyatlarını yerli halk için erişilemez düzeylere yükselterek kitlelerde yabancı karşıtlığının iyice artmasına yol açtılar.

    Demek ki İran, Şah döneminde bir “despotik müstemleke” görünümündedir. Bu süreçte ülkenin zaten her daim parçalı olmuş etnik topografyasında en birleştirici unsur olarak Safevi döneminden itibaren kurumsallaşmış Şiilik, çekim merkezi olmaya başladı. Evet, milliyetçilik, liberalizm, Marksizm gibi seçenekler de vardı ama bunların hiçbiri Şii İslam kadar tarihsel-kültürel-kitlesel etkiye sahip değildi. Dolayısıyla Batıcı yabancılaşmanın yol açtığı kimliksizleşmeden çıkış arayışları İslam’a aktı. Bunu, Aralık 1978’deki gösterilerde “Şah’a ölüm, yaşasın Humeyni!” diye bağıran bir orta-sınıf “feminist” kadın çarpıcı biçimde örnekler. Gözyaşları yanaklarından süzülürken, neden böyle davrandığını soran Fransız muhabire o, Humeyni sayesinde İranlılığını yeniden keşfettiğini söylemiştir.7

    İran Devrimi
    İran Devrimi’nde kadınlar.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Tağut’tan “Rafızi”ye…
    Aralık 1978’de “Şah’a ölüm, yaşasın Humeyni!” diyen o feminist kadın bugün ne durumda, bilmiyoruz. Ama onun ardılı kadınlar artık İran’da Şah’a değil, Humeyni’nin yerini almış Hamaney’e ölüm bağırışlarıyla sokaktalar. Çığlıklar İslam Cumhuriyeti’nin son bulması için atılmaktadır. Çünkü Batıcı monarşi İran’da ne yaptıysa İslamcı teokrasi de yarım asra dayanmış ömründe, üstelik daha fazlasıyla onu yaptı, o yüzden aynı tepkiyi görüyor. “İslam Cumhuriyeti”nden zihinlere en çok yerleşmiş imge, inşaat vinçlerinin ucundan sarkan idamlık görüntüleri. Ömrünün son demlerinde, 1988’de bile Humeyni, aralarında 13 yaşında çocukların da bulunduğu 30 bin kişiyi rejime muhalif oldukları gerekçesiyle idam ettirmekte bir an tereddüt etmedi.8

    Iran_Islam_Devrimi_4) Rejim-karşıtı gösteriler
    Rejim karşıtı gösteriler. İran, 2018.

    Yine de bu ölümcül siyasete rağmen İran’da rejimin dikiş tuttuğu söylenemez. Örneğin, ne demişti Humeyni ülkeye geri döndüğünde: “Üniversitelerimiz kökten değişmeli; İslami talebeler yetiştirecek üniversitelere ihtiyacımız var…” Bu doğrultuda 1982’de kurulmuş İmam Sadık Üniversitesi’nde bile “İslami talebe” üretilemedi; Humeyni-sonrası dönemde, sınavı tamamlanmış fıkıh, Arapça vb. derslerin kitaplarını yakıp, ateş etrafında dans edenler görüldü.9

    Elbette rejim 1979’da yakaladığı kazanımı kaybetme niyetinde değil. 2018’de yoksulluk ve yolsuzluğa karşı ekonomi temelli isyan da 2022’de Mahsa Amini’nin tesettüre uygun giyinmediği için ahlak polisince katledilmesinin ardından yükselen kültürel temelli isyan da şiddetle bastırıldı. Ama mızrak da çuvala sığmıyor. Ortada içten içe çürümüş bir rejim var. “İslam Cumhuriyeti” adı altında içi boş, sadece mollalar ve onların bekçisi Devrim Muhafızları’ndan ibaret bir siyasi kabuk var. Üstelik rejim karşıtı protestocu kadınlar arasında o Devrim Muhafızları’nın kızları dahi var!..

    Başlangıçtaki İslamcı-devrimci ruh ve motivasyondan da eser yok. İsrail karşısındaki acziyet, Suriye’deki hezimet ortada. 1980’lerden itibaren yükselmiş İslamcılık dalgasının rüzgârı olan İran’a, bugün o dalgayla yıkılmış topraklardan bile tehdit geliyor. Humeyni için Şah, “Tağut”tu; şimdi Suriye’yi ele geçirmiş Sünni selefi-cihatçı İslamcılık için de Humeyni’nin halefleri “Rafızi” ve hepsinin katli vacip!..

    1979’da alaşağı ettiği Şah rejiminin ardından Humeyni, “Bu baba-oğul 50 şu kadar yıldır cinayetler işlediler, gençlerimizi geri bıraktırdılar.” demişti. Bakalım birkaç yıl sonra Molla rejimi için, “50 şu kadar yıl”a ilişkin kim ne söyleyecek?.. Ve İran’a dönerken duygularını soranlara Humeyni’nin verdiği cevabın benzerini aradan yarım asır geçtikten sonra dillendirecek olanlar; yani ne olup bittiyse “bir hiç uğruna” idi diyenler olacak mı, kim bilir, göreceğiz!.. #

    Iran_Islam_Devrimi_5) Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından protestolar, İran, 2022.
    Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından protestolar. İran, 2022.
    DİPNOTLAR
    1 John Simpson, “Veil of Fears”, The Guardian, 1 Şubat 1994.
    2 Simpson, aynı yazı.
    3 Amir Taheri, The Spirit of Allah: Khomeni and the Islamic Rervolution, 1985, s. 245.
    4 Ayetullah Humeyni, “Fevziyye Medresesi’nde 1 Mart 1979 Günlü Konuşması”, İslam Fıkhında Devlet içinde, 1988, s. 210-221.
    5 Dilip Hiro, Islamic Fundamentalizm, 1989, s. 169.
    6 Tayfun Atay, “İran İslam Devrimi’nin Arka Planı”, Birikim, Sayı: 96, 1997.
    7 Akt. Said Amir Arjomand, The Turban for the Crown: The Islamic Revolution in Iran, 1989, s. 109-110.
    8 “İran Rejiminin Kurucularından Montazeri Anlatıyor: 30 Bin Mahkûm Fetvayla İdam Edildi”, Sabah, 5 Şubat 2001.
    9 Saeid Golkar, “Black Crow to Barbe: Changing Student Norms in Iran”, ISIM Review, No: 16, 2005.
  • Perçinci Rozi’nin Başına Gelenler

    Perçinci Rozi’nin Başına Gelenler


    1940’lardan 2020’lere, kadını erkeğin savaşı için fabrikaya sokan “üretici-endüstriyel” isterlerden, kadını erkeğin arzusu için parfüm sıkan noktaya taşıyan “tüketimci-endüstriyel” isterlere kadar perçinci rozi imgesindeki dönüşüm, çözülüm ve bozulumlar, kapitalist ekonomi-politik boyunduruğunda kadın hakları ve kadın-erkek eşitliği adına nasıl gelgitlerle karşı karşıya kalındığını işaret ediyor.

    “Perçinci Rozi”yi bilir misiniz?..

    İkinci Dünya Savaşı ABD’sinde ortaya çıkmış unutulmaz bir çizgi-tasarımdır o. Mavi işçi gömleği, pazılı kolları, erkek egemen bir dünyada hayatın içinde her tür meşgale ve meşakkate hazır kararlı görünümüyle “ev hanımı-evcimen-evcil” kadın imajını kıran Amerikan kadını temsili: Rosie the Riveter.

    1940’ların ilk yarısında sokak panolarında, gazete-dergi sayfalarında “Rozi” ve benzeri kadınlar, o döneme kadar “erkek-işi” sayılmış ne varsa hepsine talip şekilde şu çağrıyla fark edilir oldular: We can do it! (“Yapabiliriz!”).

    Neyi yapabiliriz idi bu?..

    Erkek gücüne, dayanıklılığına, cesaretine, “doğa”sına bağlanan, özgülenen ne varsa “Biz de yapabiliriz”di.

    Evde yapabildiklerimizin ötesinde ev-dışı yaşamda, sokakta, işlikte sadece erkeklerin yapabileceği düşünülen her şeyi “Biz de yapabiliriz”di.

    “Pembe” ile simgelenip, hayata değil hayallere sınırlanan ev-içi yaşam dışında “masmavi” dünyada erkeklerle işte de eğlencede de eşit bir hayatı paylaşmak için ne gerekiyorsa “Biz de yapabiliriz”di.

    Perçinci_Rozi-1

    İşçi Rozi
    Peki bu noktaya kadınlar kendi irade ve mücadeleleriyle mi gelmişti, hayır.

    Kültürel rengi ataerkillik olan “modern” ekonomi-politik (endüstriyel-kapitalist) işleyişin ihtiyaç ve isterleri doğrultusunda ortaya çıkan bir durumdu bu.

    Yirminci yüzyılın ilk yarısında art arda gelen iki dünya savaşının genç-yetişkin erkek nüfusa ciddi sekte vurduğu, buna bağlı olarak ekonominin acil iş gücü talebinde olduğu feci yıllardı. Savaş cepheleri elde ölüm kusan silahlarıyla erkek dolu ama memlekette fabrikalar çarkları döndürecek, vidaları sıkacak, metalleri perçinleyecek erkek ellerden mahrumdu.

    Bu durumda kadını evden çıkarmaktan başka çare kalmamıştı.

    Hükümet, sermaye ve reklam sektörü el ele verdiler ve ekonominin ihtiyaç duyduğu kadını tasarımlayıp sundular ülkenin önüne…

    İşte bu, “Perçinci Rozi”ydi.

    Adına şarkılar bile düzüldü “Perçinci Rozi”nin:

    “All the day long, whether rain or shine
    She’s a part of the assembly line 
    She’s making history, working for victory
    Rosie, brrrrrr, the riveter.” 
    (“İster yağmurlu olsun ister güneşli, bütün gün 
    Montaj bandının bir parçası o 
    Tarih yapıyor, zafer için uğraşıyor 
    Perçinci, brrrrrr, Rozi.”)

    1942’de Redd Evans ve John Jacob Loeb tarafından yazılıp dönemin şarkıcıları ve toplulukları tarafından seslendirilen bu şarkıdan sonra 1944 yılında Joseph Santley tarafından yönetilen aynı adlı bir sinema filmi de yapıldı. 1980’de The Life and Times of Rosie the Riveter (Perçinci Rozi’nin Yaşamı ve Zamanları) adlı bir belgesel de gösterime girdi. 15 uluslararası ödül kazanan bu film, “Perçinci Rozi” imgesinin ABD’de nasıl ikonik bir yer edindiğini ortaya koymaktaydı.

    Rozi Gitti MM Geldi!
    Ancak 1940’lar Amerika’sında kadın iş gücünün “vatansever” bir moral-motivasyonla seferber edilmesiyle karşımıza çıkan bu Rosie the Riveter imge ve simgesi, geleneksel toplumsal-cinsiyet kalıplarında köklü bir dönüşüme ya da kırılmaya yol açtı sanılmasın. Savaş sonrasında erkeklerin cepheden memlekete, hayatın da giderek normale döndüğü 1950’lerden itibaren mevcut ekonomi-politik ve “eril-ataerkil” işleyiş, ABD’de kadınlar için ev hanımlığını yeniden özendirmeye başladı. Artık televizyonun da hayatın içine girmesiyle ekranlarda elinde perçin makinesi yerine elektrik süpürgesiyle ışıl ışıl gülümseyen, evinde kendini çocuklarının ve kocasının ihtiyaçlarına amade kılmış kadınları takdim eden reklamlar çağı başladı. Evet bu, iyi eğitimli kadındı ama erkeğin hayatını sokakta paylaşan, ayrıca işlikte ona rakip olan değil; evde erkeğine destek olan, akşam eve geldiğinde onu ertesi gün için işliğe yeniden hazırlayan bir kadındı.

    Perçinci Rozi bu süreçte elinde tornavidalar, matkaplar ve üzerinde işçi tulumuyla yanı başındaki diğer arkadaşlarıyla birlikte kayboldu gitti. Şişkin pazılı Rozi’nin yerinde şişkin göğüsleri ve kalçalarıyla Marilyn Monroe ve benzeri figürler öne çıkmaya, göz doldurmaya başladı.

    Rozi’nin “Feminist” Dönüşü
    Sözün özü, ekonomi-politik dinamiklerin, kadının toplumdaki yerine ilişkin anlayış ve kavrayışları nasıl dönüştürdüğüne, birbirine karşıt imaj ve algıları nasıl var edebildiğine çarpıcı bir örnektir ABD’de “Perçinci Rozi”. Lakin burada bitmemiştir. Acı-tatlı, neşeli-hüzünlü, isyankâr-teslimiyetçi mahiyette daha görecek çok günü vardır “Perçinci Rozi”nin… Onun anılarda kaldığı, tarihe karıştığı zannedilen sureti 1960’larda bir başka formatla sökün etti. Denilebilir ki yine bir “savaş”ın parçası olarak sahnedeydi “Rozi”nin pazıları. Ama erkeklerin kendi aralarındaki, yani erkekler için bir savaşın değil, kadınlar için erkekliğe ve erkek iktidarına karşı bir savaşın ateşleyici imge ve simgesiydi bu defa o…

    Ne fabrikada ne de vatan hizmetindeydi. Artık feministti ve kadın hareketinin gözde figürüydü!..

    1960’ların kurulu-düzen ve savaş karşıtı, özgürlükçü-sol-sosyalist havası ile eş zamanlı olarak Batı’da patlayan İkinci Dalga Feminizm, “Perçinci Rozi” imgesini bambaşka bir içerikle donatarak radikalleştirdi. 19. yüzyılda esasen kadının oy kullanma, seçme-seçilme hakkı açısından erkekle eşit olmasıyla sınırlı bir mücadele ekseninde şekillenmiş Birinci Dalga Feminizm’in ötesinde bu İkinci Dalga Feminizm, kadının işlikte erkekle eşit ücret hakkından hem cinsiyeti hem de cinselliği bağlamında kendi kaderini tayin ve çocuk doğurma/doğurmama (kürtaj) hakkına kadar açılan yelpazede bir ideolojik-politik mücadeleyi benimsemekteydi.

    İşte bu mücadele hattında “Rozi”nin eski afişleri, yeni bir yorumla tekrar çıkarıldı ortaya. Ancak, dedik ya, bu defa pazılar erkeklerin savaşına takviye için değil, “erkek bir dünya”ya karşı savaş için şişirilmekte ve kadın hareketine destek amacıyla gözlere sokulmaktaydı.
    Böylece Perçinci Rozi, bir imge ve simge olarak “8 Mart”larla özdeş bir mahiyet kazandı.

    Perçinci_Rozi-3
    Perçinci_Rozi-2

    Evcilleşen Rozi
    Fakat burada da bitmedi.

    1990’lardan itibaren dünya ölçeğinde kendini gösteren tüketim kapitalizmi ve onun en belirgin boyutu hâline gelmiş; duygulardan düşüncelere, inançlardan ideolojilere, değerlerden tutkulara-arzulara kadar bütün insani motif ve motivasyonlardan sermaye devşiren kültür endüstrisi de “Rozi”yi rahat bırakmadı. O, bu defa fabrikadan sonra sokaktan da alınıp tekrar eve ve politik olmaktan alabildiğine uzak “domestik” bir çerçevenin içine oturtuldu!..

    2000’lerin başında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü münasebetiyle Türkiye’de gazete ve billboardlarda yer alan bir reklam, “Rozi” imgesinin tüketim kapitalizmi-kültür endüstrisi çarkları arasında uğrayabileceği dönüşümün boyutuna ilişkin çok çarpıcı bir yeni veri sundu. “Rozi”nin pazıları yine şişikti ama bu defa o pazıların yanı başında finans-kapitale dâhil kuruluşların “Ev Hanımlarına Emeklilik” duyurusu yer almaktaydı.

    “Rozi”, inanması çok güç ama “ev hanımı” olmuştu ve hiç mi hiç sokağa çıkmak gibi bir derdi yoktu; hayatını evde sürdürmeye razı görünmekteydi!

    “Ticari” işleyiş, Rozi’yi “siyasi” sulardan alıp güvenli, huzurlu, mutlu bir “liman” olarak evde “değer”lendirme derdindeydi.

    Bu doğrultuda kadın iş gücünü seferber etme derdine düşmüş o “Büyük Savaş” yıllarına da kadının erkek ve erkeklik karşısında varlık, varoluş ve hak alanını genişletmeyi hedefleyen feminist arayışlara da uzak mı uzak bir şekilde “Rozi”ye ne fabrikaya ne de meydanlara çıkmaksızın evinde oturup emekli maaşına bağlanma çağrısı yapılıyordu.

    Parfümlü Rozi!
    Hayır hayır, yine bitmedi, daha görecek ne günlerimiz varmış da haberimiz yokmuş!..
    Aradan aşağı yukarı 15 yıl daha geçtikten sonra, yine bir 8 Mart (2020) Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde, kendi bezirgân hesaplarına bu anlamlı günü malzeme yapmaya hevesli bir başka ticari-endüstriyel arayış sahne aldı. Hem de bu coğrafyanın çok popüler “Göster oğlum amcalara pipini” deyişiyle titreşimli mahiyette, “Göster bakalım amcalara gücünü” spotu eşliğinde, “Perçinci Rozi” imgesinden esinli olduğu çok bariz bir görselle kadınlara parfüm satmak üzere billboardlar dolduruldu.

    Perçinci_Rozi-4

    Bilindiği üzere “Göster oğlum amcalara pipini” sözü, erkek cinselliğini neredeyse daha üç beş yaşından itibaren yüceltmeye yönelik ataerkil toplumsal-cinsiyet kurulumunun eğlenceli görünse de en itici tezahürlerinden biridir. Bunun karşısında kadın cinselliğini aynı yaşlardan itibaren bastırma ve ayıplamaya yönelik “kültürel” motivasyon da yine iyi bilindiği üzere, kız çocuklarına ha bire, “Topla bakim bacaklarını, ört bakim eteklerini, cici kızlar orasını burasını açmaz öyle, çok ayıp!” vb. şekillerde tembih ve tekdirler doğrultusunda kendini gösterir.

    İşte şimdi bir parfüm markası, aklınca erkek cinselliğine yönelik böylesi bir yüceltme ifadesini karşı yönde yeni bir düzenlemeye tabi tutarak, 8 Mart’ı da vesile ederek kadından yana sözde bir “bilinç-yükseltme” girişiminde bulunmaktaydı. Ama yaptığı, yine erkeği özneleştirecek mahiyette, “kadın” dendiğinde gücü, cinsel çekim ve tutkuya indirgemekten öte bir şey değildi. Çünkü parfümün kim için, kimleri etkilemek için püfür püfür estirileceği gayet aşikârdı.

    Rozi’nin Zararsızlaştırılışı
    Sonuçta, 1940’lardan 2020’lere “Perçinci Rozi”yi canından bezdirircesine, kadını erkeğin savaşı için fabrikaya sokan “üretici-endüstriyel” isterlerden, kadını erkeğin arzusu için parfüm sıkan noktaya taşıyan “tüketimci-endüstriyel” isterlere yol alındığı söylenebilir. Bu arada kadın hakları, kadın-erkek eşitliği ve kadının özgürleşimi adına “Rozi”yi anlamlandırmaya çalışanlara da âdeta “Havanızı alın!” denmiş oluyor.

    İletişim profesörü John Fiske, Popüler Kültürü Anlamak (1999) kitabındaki “Amerikanın Kot’lanışı” adlı yazısında, başlangıçta direniş, muhalefet ve protesto göstergesi olarak çıkış bulmuş eski-püskü yırtık-pırtık kot pantolon giyme pratiğinin kapitalist sistem tarafından nasıl içselleştirilerek “zararsız” kılındığını anlatır (s. 28):

    “İmalatçılar satış öncesinde fabrikada yırtılan, ‘yıkanan’ ya da beyazlaştırılan kot pantolonlar üreterek, vakit geçirmeden yırtık (eski ve beyazlatılmış) kot pantolonların popülerliğini sömürdüler. Direniş göstergelerini uyarlama süreci, bunları egemen sisteme dâhil eder ve böylece egemen sistem bunların her türlü karşıt anlamlarını ellerinden almaya gayret gösterir. Bu yaklaşım, dâhil etmenin tabi grupların üretebilecekleri her türlü karşıt dili çaldıklarını ileri sürer. Tabi grupları, karşıtlıklarını ifade etme aracından, böylece de kendi karşıtlıklarından yoksun bırakır. Bu hırsızlığın bir kendine katma biçimi olduğu düşünülebilir.”
    Gayet açık, değil mi?!.. Yırtık-pırtık kotların başına ne geldiyse, “Perçinci Rozi”nin başına da o gelmiş görünüyor. Onu da kadın hakları adına, daha özgür ve eşit bir dünya adına, kapitalist ataerkilliğe direniş adına gösterge kılmaya çalışanlardan çalıp, her türlü karşıt anlamını yok ederek kendilerine katmış durumdalar!.. #

  • 1924’te ‘millî din’ arayışı sonrasında ‘dinî millet’ inşaı

    1924’te ‘millî din’ arayışı sonrasında ‘dinî millet’ inşaı

    Hilafetin kaldırıldığı tarihte (3 Mart 1924) Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Millîleşme yolunda bir çaba olan Diyanet, laik cumhuriyette dini tanzim etme hedefiyle kurulmuştu. Hilafete karşı varlık bulmuş bir kurum, zaman içerisinde gelenekçi-muhafazakar kesimlerin etkisi ve eşliğinde, Osmanlı-İslâm yüceltisine yöneldi ve günümüzdeki yapıya evrildi.

    Diyanet 100 yaşında… 3 Mart 2024 sadece hali­feliğin kaldırılmasının değil, Diyanet İşleri Başkan­lığı’nın kuruluşunun da 100. yıldönümü. İlk akla gelen soru şu: Bugünkü Diyanet, 100 yıl önce kurulmuş Diyanet midir; yoksa 3 Mart 1924’te kurulmuş olandan farklı, hatta söylemiy­le-eylemiyle onu kuranların hedeflerine karşıt bir yapı mı var ortada? Sorunun cevabı, evet. Peki cumhuriyeti kuranlar, laik­likle bağdaşmaması bir yana, zamanla laik rejim açısından giderek bir “patoloji”ye dönüşen böyle bir kurumu neden var ettiler? Bu soruyu cevaplama yolunda da en önemli ipucu, Diyanet’in kurulduğu gün, hilafetin kaldırılmış olmasıdır. Cumhuriyet, “İslâm enternas­yonalizmi”nin simgesi olan hilafeti tarihe havale ederken, bir “nasyonal (ulusal) İslâm” arayışında Diyanet’i tesis etmişti. Elbette burada yeni kurulmuş cumhuriyette dinin toplumsal-kültürel işleyişini denetleme gayesi de vardır; ama Diyanet, daha önemli ola­rak, dinde millîleşme yolunda bir çabadır.

    Diyanet sözkonusu olduğun­da cumhuriyetin başlangıç­taki motivasyonu; 20 Haziran 1928’de İstanbul Darülfünunu İlahiyat Fakültesi’nde Fuat Köp­rülü başkanlığında bir komisyon tarafından hazırlanıp kamuo­yuyla paylaşılan “dinî reform” programındaki şu satırlarda karşımıza çıkar:

    “Demokrasi sahasında tecelli eden muazzam Türk inkılâbı; lisanî, ahlakî, hukukî, iktisadî bütün içtimaî müesseseleri ile başlıca iki manzara gösteriyor. Birincisi: bütün içtimaî mües­seselerin ilmileşmesi; ikincisi: bütün içtimaî müesseselerin millîleşmesi. (…) Din de içtimaî bir müessesedir. Diğer içtimaî müesseseler gibi hayatın zaru­retlerine katlanmak, tekâmülün seyrini kovalamak zorundadır” (akt. Gothard Jäschke, Yeni Tür­kiye’de İslâmlık, 1972, s. 40).

    100yil_din_ve_siyaset_5
    1928’de İlahiyat Fakültesi’nde Fuat Köprülü başkanlığında oluşturulan bir heyet, dinî hayatı da düzenleyecek adımlar atacaktı.

    Demek ki cumhuriyet, bugün ülkemizde sıklıkla duyduğumuz o meşhur deyişle, “yerli ve millî” bir din var etmek istemektedir! Tıpkı karşılaştırmalı din ve İslâm çalışmalarının önde gelen isimlerinden Wilfred Cantwell Smith’in 1940’larda Türkiye zi­yaretinden aktardığı şu sözlerde olduğu gibi:

    “Bir Türk-İslâm’ı inşa etmek istiyoruz; yalnız bizim olan, bizim (yeni) toplumumuza uygun ve onunla bütünleşmiş bir İslâm… Nasıl Hıristiyanlıkta Anglikanizm tamamen İngiliz tarzı bir Hıristiyanlıksa aynen öyle. Anglikanizm ne İtalyan ne de Rus’tur. Ama kimse onu Hıristiyan olmamakla suçla­maz. Niçin biz de kendi İslâmı­mıza sahip olmayalım” (Islam in Modern History, 1957, s.193).

    100yil_din_ve_siyaset_6
    Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, hutbeleri, açıklamaları ve uygulamalarıyla laikliği hedef almakla eleştiriliyor.

    Bir Diyanet İşleri Başkanlığı var etme yoluna neden gidildiği sorusunun yanıtı, bu alıntılarda berraklaşır: Din, bir “içtimai mü­essese” olarak millîleştirilmek istenmekte, bir “Türk-İslâm’ı” inşa edilmeye çalışılmaktadır. Bu doğrultuda Millî Mücade­le’yi sürdürenlere ölüm cezası yağdıran fetvayı yazan Mustafa Sabri ve imzalayan Şeyhülislam Dürrizade karşısında; Kuvâ-yi Milliye’den yana fetvası nede­niyle halife-sultan tarafından idamına hükmedilmiş Ankara Müftüsü Rifat Börekçi’nin ilk başkan olarak atandığı bir Diya­net vardır!

    100yil_din_ve_siyaset_7
    İlk Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal’e verdiği destek nedeniyle padişah tarafından idama mahkum edilmişti.  

    Cumhuriyeti kuranlar, kendi bindikleri dalı kesecek kadar ne yaptığını bilmez insanlar değildi. Onlar İslâm’ı ulus-devlet sınırları dışına taşmayan biçimde yeniden yapılandırmak istedi. Bu ba­kımdan, bütün Müslümanlar için bağlayıcılık iddiasındaki halifelikten vazgeçerken nasıl modern ulus-devlet paramet­releriyle hareket ettilerse; Diya­net’i kurarken de kafalarında o parametrelerden biri vardı. Bu da “reformasyon”du.

    Batı modernitesinin temel dönüşüm dinamiklerinden Pro­testan reformunun bir sonucu da, Katolikliğin “evrenselci” anlayışına karşı dinin (Hıris­tiyanlığın) ulusallaşmasıdır. Avrupa’da Reformasyon sonrası süreçte yaygınlık kazanan ulusal kiliseler, yu­karıdaki alıntıdan da anlaşı­lacağı üzere (“Anglikanizm ne İtalyan ne de Rus’tur; İngiliz tarzı Hıristiyanlıktır”) belli ki cumhuriyetin öncü kadrola­rına da esin kaynağı oluştur­muştu. Bu gerekçeyle, halifelik gibi “İttihad-ı İslâm” (Pan-İs­lâmizm) öneren, İslâm adına “evrenselci” bir kurum kaldı­rılmış ve “ulusal din” arayışına gidilerek Diyanet kurulmuştu. Kuran’ın, ezanın, hutbelerin, duaların Türkçeleştirilmesi yolundaki girişimler de aynı arayışın sonucuydu. Diyanet’in ilk başkanı Rifat Börekçi, 1926 sonunda halkın anlayabileceği bir Türkçe Kuran ile hadislerin “sahih” bir çevirisinin yapıla­cağını ilan etmiş; Darülfünun İlahiyat Fakültesi komisyon raporunda da ibadet lisanının Türkçe olması, duaların, hutbe­lerin Türkçe şekillerinin kabul edilip kullanılması öneril­miştir. Bu girişimler, şüphesiz “İslâm’ın tasfiyesi”ne bir gidişi hedeflemiyordu. Amaç, bir “Türkiye İslâm’ı” yaratmaktı.

    Peki bu amaç nerede-nasıl sekteye uğradı? Elbette dünya sisteminde olup bitenlerle ilgili siyasi akış, özellikle çokpartili yaşama geçildikten sonraki dış ve iç dinamikler önemlidir. Ancak altını çizmek gerekir ki din adına ülke sınırları içindeki mevcut çeşitlilik, darmadağı­nıklık ve karmaşıklık da “ulusal İslâm” var etme yolunda ciddi bir engel olarak belirmiştir.

    100yil_din_ve_siyaset_8
    Bir dönem ezan da Türkçeleştirilmiş ama tepkiler üzerine bu uygulama kaldırılmıştı. (31 Ocak 1932, Cumhuriyet)

    Mezhepler, tarikatlar, pagan ya da panteist köklere dayalı ama İslâmî bir çehre edinmiş halk inançları… Diyanet, işte böyle bir kompozisyon içe­risinde; ulus olmanın dinde de gerektirdiği türdeşlik ve bütünlüğü sağlama yolunda; modernliğin olmazsa olmazı okur-yazarlık ilkesiyle bulu­şabilecek tek seçenek kitabî din birikimine; bunun için de Osmanlılar’dan miras Sün­nî İslâm’a yöneldi. İşte bu da reformist hedef açısından ciddi bir açmaz oluşturmuş; aksi yönde bir “restorasyon”a kapı aralamıştır. Ayrıca Diyanet kadrolarını oluşturan gelenek­çi-muhafazakar ve bağlantılı olarak Osmanlılar’a hayran kesimler eşliğinde, kurumun laik cumhuriyetin kuruluş ide­allerinden çok Osmanlı-İslâm yüceltisine yönelimi giderek belirginleşti. Öyle ki Diyanet’in bastırdığı takvim yaprakların­da hilafet özlemleri dillendiril­meye başlandı. Böylece hilafete karşı varlık bulmuş Diyanet, hilafeti savunan bir çizgiye taşındı.

    Bugün de, cumhuriyetin ürünü laik yaşam biçimini benimsemiş kesimlere din­sel yaşamı empoze eden bir Diyanet var. Dolayısıyla, laik cumhuriyette dini ulusal çer­çevede “tanzim etme” hedefiyle kurulmuş Diyanet yerine; artık din adına laik cumhuriyet sis­temini sorgulayan bir kurum hüviyeti görülüyor.