Yazar: Admin

  • Yüzünü örtmeyen toprakla örtüldü…

    Yüzünü örtmeyen toprakla örtüldü…

    Bugün içinde yaşadığımız pandeminin sembolüne dönüşen maskeler aslında Ortaçağ’dan beri kullanılıyor. Arkalarında yatan teorilere, kullanım alanlarına göre onlar da güncelleniyor, gelişiyor. Gelişiyor mu gerçekten? Zira tarihin kimi dönemlerine bakınca bu konuda “tekerrür”, hatta günümüze kıyasla daha gelişkin anlayış ve uygulamalar görmek de mümkün. Maske karşıtları, dün de bugün de daha az yaşadı. 

    Maskeler: Bugün içinde yaşadığımız pandeminin sembolü… Aslında çok uzun yıllardır hayatımızdalar. Yuan Hanedanı zamanında (1271-1368) Çin’e seyahat eden Marco Polo’nun kayıtlarında rastladığımız kullanım, tarihte bilinen ilk örneklerden… Bu dönemde imparatorun hizmetkarları yemek servisi sırasında bir çeşit eşarpla burun ve ağızlarını kapatıyorlardı. Aynı zamanda imparatorun sofrasındaki baronlar da, nefesleri yemeğin tadını ve kokusunu bozmasın diye ipek ve altından bir peçeteyle yüzlerini örtüyorlardı. 

    Veba salgınının bütün hızıyla devam ettiği ve yalnızca Napoli’de 300 bin cana malolduğu 1656’da ise hastalığa yakalanan talihsizleri ziyaret eden veba doktorlarının kostümünün en dikkati çekici parçası kuş gagalı maskeydi. İçine mürver, nane, gül yaprakları, karanfil, kâfur gibi şifalı bitkiler ve baharatlar dolduruluyordu. Bugün tıp tarihinin ikonik imajlarından birine dönüşen bu donanım; hastalıklara çürüyen et ya da besinlerden çıkan kokuların karıştığı kötü havanın yolaçtığı fikriyle (miasma teorisi) Fransız hekim Charles de Lorme tarafından geliştirilmişti. Ne yazık ki pek etkili olamadı, vebanın yayılması önlenemedi. 

    1700’lerde bu maskeler de geride kalmış, yüzyılın sonunda ise havadaki bazı toz zerrelerini solumanın insanı hastalandırdığı anlaşılmıştı. Bu keşifle birlikte, Prusyalı madenci ve bir Rönesans insanı olan Alexander von Humboldt, 1799’da madenciler için bir solunum maskesi icat etti. 

     1918 İspanyol Gribi pandemisi sırasında ABD’deki bir askerî hastanede salgından korunmak için maske takan askerler. 

    Georges-Eugene Haussmann, 1853-1870 arası Paris valisi olduğu dönemde şehri yeniden yapılandırırken bütün şehir büyük bir toz bulutu altında kalmış, kadınların tozdan korunmak için taktıkları dantel peçeler sonraları moda olmuştu. 1878’de Hospital Gazette ve Scientific American’da yayımlanan bir makalede New York’lu hekim A. J. Jessup, salgın hastalıklarda havada dolaşan mikropların akciğerlerimize ve kanımıza karışmasına engel olmak için pamuklu maske takılmasını önermiş ama bu devrimci fikir pek tutmamıştı. 

    19. yüzyıl boyunca doktorlar maskesizdi. Oysa yoğun tozlu bir hava teneffüs eden fabrika çalışanlarına maske kullanmaları tavsiye ediliyordu. İrlanda’da bir dokuma fabrikasında çalışanlara maske takmaları söylense de İngiliz hekim Benjamin Ward Richardson’ın fabrikayı ziyareti sırasında maske takan kimse yoktu. Richardson, On Health and Occupation adlı kitabında (1879) özgür iradenin bilimin önüne geçtiğini yazmış ve insanlar bunun faydalı olduğunu anlayana kadar maskenin bekleyeceğini söylemişti. Maske gerçekten de bekledi… 

    Kuş gagalı veba doktoru Ortaçağ’ın en korkutucu imajlarından birine dönüşen kuş gagası şeklindeki maskeler, veba doktorları tarafından kullanılıyor, ama pek etkili olmuyordu. 

    Sağlık alanında maskenin keşfi 

    Louis Pasteur hastalıkların mikrop kaynaklı olabileceğini göstermiş, ardından İngiliz cerrah Joseph Lister, 1867’de cerrahi yaranın iltihaplanmasına Pasteur’ün tanımladığı mikroskobik canlıların sebep olduğunu öne sürmüştü. Antiseptik solüsyonların kullanımıyla mikropların elimine edilebileceğini düşünerek, enfeksiyonu önlemek için hastanın ameliyat yarasına fenol püskürtmeye başlamıştı. Cerrahi uygulamalar, ayrı bir disiplin hâline dönüşürken, enfeksiyonların önlenmesi önemli bir konu olarak öne çıkmıştı. Hastane gangreni, özellikle batın ve kemik ameliyatlarında cerrahi sonuçları dramatik şekilde etkileyen bir kabus gibiydi. 

    1880’lerde dönemin yeni nesil cerrahları mikropların cerrahi alana girişini en başından engellemek için bir “asepsi stratejisi” (Wu Liande) salgının yaşandığı Çin’in kuzeydoğusundaki Harbin şehrine ulaştı. Dr. Wu, hastalığın hava yoluyla bulaştığını düşünüyordu. Yayılmasını önlemek içinse tüm sağlık personelinin ve hatta defin görevlilerinin takması için bir maske tasarladı. Zamanın tababet topluluğu bu hareketi çok saçma bulmuş, alaya almıştı. Dr. Wu’nun teorisini izah etmesine rağmen aynı bölgede çalışan Fransız doktor Gérald Mesny, “Çinli hekim”i küçümsemiş ve maske kullanmayı reddetmişti. Mesny, birkaç gün içinde hastalığa yakalanarak öldü… 

    1910 Mançurya salgını ve 1918 İspanyol gribi pandemisinde maskeler, ameliyathanenin dışında da kullanılmaya başlandı. 1918 pandemisinde polis kuvvetleri, sağlık çalışanları ve ABD’nin bazı kentlerinin sakinleri için maske takmak zorunlu hale geldi. Salgın sırasında San Francisco’da ölüm oranlarının azalması, zorunlu maske kullanımına bağlanmıştı. 

    ABD’de hiçbir hastalık bu kadar kısıtlamaya yolaçmamıştı. Okullar, kiliseler, sinema ve tiyatrolar, çarşılar, berberler kapandı; dışarıda öksürmeye, hapşırmaya, tükürmeye, öpüşmeye ve hatta konuşmaya para cezası getirildi. “İnfluenza polisleri”, sokaklarda hatta evinin arka bahçesinde oynayan çocukları topluyordu. 

    Doktorları ikiye ayıran tartışma Hermann Otto Hoyer tarafından 1922’de yapılan resim, Ferdinand Sauerbruch’u ameliyat sırasında gösteriyor. Doktorların bir kısmı maskeliyken, bir kısmı burunlarını açmış, bir kısmı ise hiç maske takmamış. 

    Başlangıçta maskelerin etkili olup olmadığı tartışmalıydı. Fransız bakteriyolog Charles Nicolle, Ekim 1918’de influenzanın o zamana kadar bilinen tüm bakterilerden çok daha küçük olduğunu keşfetmiş, bu haber ABD’de hızla yayılmıştı. San Francisco, Ekim 1918’de maske zorunluluğu getiren ilk şehir oldu ve bunu 3 ay sürdürdü. ABD’nin doğu yakasında ve İngiltere’de ise maske sadece tavsiye mahiyetindeydi. 

    Çoğu insan kurallara uyuyordu ama bazıları maskeye güvenmedikleri gibi bu zorlamayı sivil özgürlüklerinin ihlali olarak görüyordu. Kasım 1918’de yayımlanan bir Utah’s Garland City Globe haberine göre çoğu insan maskeyi boynuna asıyor ve polisi görünce takıyordu. Birçok kişi de sigara içebilmek için maskesinde delik açmıştı. Maske takmayı reddedenler kadar, usulüne uygun takmayarak bir nevi sivil itaatsizlik yapanlar da vardı. Bu sebeple para ve hapis cezalarına çarptırılanlar oldu. 

    Damlacıklardaki mikroplar Alman bakteriyolog Carl Friedrich Flügge, 1897’de solunum yolundan çıkan damlacıkların bakteri taşıyabildiğini deneysel olarak göstermişti. 

    İngiltere’de ise durum farklıydı. Maske sadece büyük şehirlerde tavsiye ediliyordu. Manchester ve Liverpool gibi şehirlerde influenza hemşireleri gibi belli gruplara öneriliyordu. Mart 1919’da maskenin etkinliği konusunda bilim çevrelerinde şüpheler sürüyordu. Lancet, maskeyi “şüpheli bir çare” (dubious remedy) olarak tanımlamıştı. 

    Cerrahi maske, ilk olarak 1920’lerde, Almanya ve ABD’deki ameliyathanelerde kullanıldı. Özellikle sistoskopi gibi endoskopik girişimlerde ve küçük cerrahi girişimlerde ise uzun yıllar maskeye kıymet verilmedi. 1926’da yayımlanan Almanca bir cerrahi kitabında maske kullanımından hiç bahsedilmiyordu mesela. Bir yıl sonra Heidelberg’de bir cerrah olan Martin Kirschner, birkaç ciltten oluşan Ameliyat Teorileri kitabının enfeksiyonla mücadele bölümünde maske takılmasının gerekliliğini özenle izah etmiş, 1935 baskısında cerrahi maskelere yeniden değinmişti. 

    Çinli doktor Wu Lien-Teh. 

    ABD’de 1. Dünya Savaşı’nı takiben cerrahi maskelere dair araştırmalar yapılmaya başlandı. Maske kullanımı henüz tam olarak kabul görmemişken stajyer hekimler ve hemşireler gazlı bezden yapılmış maskeler kullanıyor fakat daha kıdemli doktorlar rahatsız edici buldukları için eldiven gibi, maskeyi de reddediyorlardı. 

    1930-1960 arası büyük değişim 

    20. yüzyılın ilk yarısında farklı tarzda maskelerin patentleri gündeme geldi. En yaygın kullanılan maskeler, pamuklu gazlı bezden yapılıyordu ve metal bir çerçeveleri vardı.

    Farklı tasarımlar için de patentler alınmıştı. Maskeler genellikle birkaç kat pamuklu gazlı bezden yapılır, bazen su geçirmeyen ekstra bir kat daha kullanılırdı. Çoğu maske yıkanabiliyor ve metal parçaları sterilize edilebiliyordu; böylece uzun süre kullanılabiliyorlardı. 

    Yıkanabilir maskeler 1919’da Boston’daki Kızılhaç hemşireleri, pamuklu, yıkanabilir maskeler kullanıyor. 

    1930’dan itibaren pamuklu tıbbi maskeler, kâğıt olanlarla değiştirilmeye başlandı. 1960’da tek kullanımlık sentetik maskeler piyasaya çıktı. 1960’ların erken dönemlerinde sentetik materyalden üretilen yeni nesil maskelerin reklamları cerrahi ve hemşirelik dergilerinde yayımlanıyordu. Bu maskeler yüze daha iyi oturuyordu ve sadece çıkan havayı değil içeri giren havayı da süzüyorlardı (FFP maskeleri). Ancak bunlar sterilize edilince filtreleme kapasitelerini yitirdiği için tek kullanımlık maskelerdi. 

    Modern tek kullanımlık maskeler 1960’larda popüler oldu ve 1972’de N95 respiratör maskesi icat edildi. N95 maskeler Dr. Wu’nun tasarımının devamı niteliğindeydi. 1. ve 2. Dünya Savaşı boyunca bilim insanları havayı filtre eden gaz maskeleri geliştirdiler. 

    Maskenin asıl amacı takanın değil, diğerlerinin korunmasıdır. 

    Benzer maskeler fiberglas filtrelerle desteklenerek, akciğerleri korumak amacıyla madencilik endüstrisinde kullanılmaya başlandı. N95 maskeler 1990’larda tıbbi amaçla da kullanılmaya başladı. Sağlık kullanımına göre standardize edilen bu tarz maskeler, tüberkülozu tedavi eden doktorlar tarafından koruyucu olarak kullanılmaya başlanmıştı. Respiratör olarak adlandırılan bu maskeler Covid-19 pandemisinden önce hastanelerde nadiren kullanılıyordu. 

    Tek kullanımlık maskeler, aslında hastanelerdeki büyük dönüşümün bir parçasıydı. Şırıngalar, iğneler, birçok cerrahi alet tek kullanımlık oluyordu. Tek kullanımlık aletler, yeniden sterilizasyonun risklerini ortadan kaldırıyordu, fakat tek sebep bu değildi. Emek maliyeti düşürülmek isteniyordu. Tek kullanımlık malzemelere büyük bir talep vardı, çünkü üreticiler sağlık çalışanları üzerinde son derecede agresif pazarlama çalışmaları yapmıştı. Ayrıca tek kullanımlık malzemeler pratik ve kullanışlıydı. 

    1975’te, endüstriyel üretim pamuklu maskelerin yer aldığı son çalışmalardan birinde, dört katlı pamuklu müslinden yapılan ve tekrar kullanılabilen maskenin, popüler sentetik tek kullanımlık maskeden çok daha üstün olduğu kanıtlandı. İyi tasarlanmış pamuklu kumaş maske, sentetik kumaş kadar etkiliydi. Ancak tekrar kullanılabilen maskeler potansiyel olarak güvensiz bulunduğu için, tekrar kullanılabilir endüstriyel maske üretimi için yeni araştırmaların da önü kapandı. 

    Artık tek kullanımlık maskeler yeniden kullanılabilenlerin yerini almış, tüketici kültürü tıbbı da dönüştürmüştü: “Kullan at kültürü” … 

    PEK BİLİNMEYEN BİR GERÇEK

    Maske: Korunmak değil, diğerlerini korumak için

    Cerrahi maske kullananı da korur bir nebze ama bu ikincil etkidir ve koruyuculuğunun %10-30 gibi bir oranda olduğu bilinir. Asıl olan “diğerinin korunması”dır. Maske, eğer varsa bir enfeksiyonu henüz odağından çıkarken bloke etmek içindir. 

    Cerrahi maskeler ameliyat yarasına enfeksiyon bulaşmasını önlemek için kullanılır ve bu artık evrensel olarak kabul edilmiştir; maskesiz olarak herhangi bir cerrahi girişim yapmak hatta ameliyathanedeki steril malzemelere yaklaşmak bile sözkonusu değildir. Özetle cerrahi maske hekimi değil hastayı korumak üzere tasarlanmıştır. 

    Bir salgında maske takmak da aynı mantığa dayanır ve kullandığımız maskenin anlamı aslında “diğerlerini korumak”tır. Bir cama ya da bir aynaya doğru nefes verdiğimizde buharlaştığını görürüz, çünkü verdiğimiz her nefeste su molekülleri vardır. Solunum yolunun enfeksiyon hastalıklarında ister bakteri olsun ister virüs, mikroplar nefesle, nefesin içindeki su molekülleriyle dışarı çıkar. Bu nedenle, maske takılması, eğer varsa bir enfeksiyonu henüz odağından çıkarken bloke etmek anlamını taşır ki bu en kolay ve en etkili yoldur. Aksi takdirde, verilen nefesle havaya karışan mikrop bir başkasının aldığı bir nefesle de yeni bir bedende enfeksiyon demektir. 

    Cerrahi maske kullananı da korur bir nebze ama bu ikincil etkidir ve koruyuculuğunun %10- 30 gibi bir oranda olduğu bilinir. O nedenle asıl olan “diğerinin korunması”dır. 

    Kullananı korumak üzere esasen endüstriyel amaçla tasarlanmış ve “respiratör” olarak tabir edilen maskeler de vardır ancak bunların gündelik kullanımı gerekli olmadığı gibi hem üretim miktarı ve hem de maliyetleri açısından sürdürülebilir de değildir. Bugün pandemi koşullarında, enfeksiyon hastalarını tedavi eden hekimler gibi doğrudan virüs yüküne maruz kalınan kişilerce de kullanılmaktadır. 

    BAKSI MÜZESİ’NDEN SIRADIŞI BİR SERGİ

    20 sanatçıdan 20 maske

    Konuşan maske Sergide, Enis Karavil tarafından yapılan heykelin maskesine bir Apple Watch takılmış. 

    Bayburt’a 45 kilometre uzaklıktaki Bayraktar köyünde kurulan Baksı Müzesi, Eylül ayından beri sıradışı bir sergiye evsahipliği yapıyor. “Maske/Çağrışımlar” sergisinde 20 sanatçı ve tasarımcı, koronavirüsle mücadelenin sembolü haline gelmiş maskeleri kendi tarzlarında yorumlayarak çağdaş sanat eserlerine dönüştürdü. 

    Sergide maske bir kavram olarak boyutlandırılıyor; sanatçı ve tasarımcılar maskenin kendilerine çağrıştırdıklarını yaratıcı bir eyleme konu ederek, tarih boyunca pek de olumlu şekilde nitelendirilmeyen bu nesneye ilişkin algıyı zenginleştirmeyi hedefliyor. Maske, vahşi doğada kendimizi korumak ve kamufle etmekten, ayinlerde, protestolarda, suç eylemlerindeki kullanımına örten, yanıltan, gizleyen bir nesneden “koruyan” bir önleme dönüşüyor. Bu yeniden yorumlama çabası, izleyenlerin de yeni sorular sormasını amaçlıyor. 

    Sergiye evsahipliği yapan Baksı Müzesi’nin kendisi de, ağırladığı eserler gibi sıradışı bir mekan. Çoruh Vadisi’ne bakan bir tepenin üzerinde, Bayburt doğumlu sanatçı ve akademisyen Prof. Dr. Hüsamettin Koçan’ın bireysel düşü olarak filizlenen müze, çağdaş sanat ve geleneksel elsanatlarına aynı çatı altında, içiçe yer verme amacıyla kuruldu. Başta sanatçılar olmak üzere çok sayıda gönüllünün de katkısıyla yıllar içinde gerçek bir toplumsal projeye dönüşerek, Avrupa Konseyi’nin 2014 yılı Müze Ödülü’nü aldı.

    Baksı Müzesi kurucusu Prof. Dr. Hüsamettin Koçan, Feride Çelik, Banu Çarmıklı ve Özlem Yalım’dan oluşan sanat kurulunun şekillendirdiği sergi, Mayıs 2021’e kadar baksi.org adresinden çevrimiçi olarak da izlenebilecek. 

  • Gezi’ye otel kararına cevabı istifa olmuştu

    Gezi’ye otel kararına cevabı istifa olmuştu

    Türkiye’nin ilk şehircilik uzmanı Aron Angel’e 1950’de İstanbul’un kent planlaması emanet edildi. İki yıl sonra hükümet, Gezi Parkı’na otel kararı alınca, Angel düşünmeden istifa mektubunu yazdı.

    Türkiye’nin ilk şehircilik uzmanı, Gezi Parkı’nın, (bugünkü adıyla) İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nın, Kadıköy’deki Bağdat Caddesi’nin mimarı, Bursa’da, Yalova’da şehircilik projeleri geliştirip uygulayan babam Aron Angel, bundan 150 yıl önce ilginç bir olay sonucunda Türkiye topraklarına gelmiş bir ailenin üyesidir. Babamın büyük büyükbabası Avramo Bivas, İtalya Kralı III. Vittorio Emanuele’nin diş hekimiydi. Avrupa’yı ziyaret eden ilk Osmanlı padişahı olan Sultan Abdülaziz’in (1867) Napoli limanında diş ağrısı tutunca diş hekimi Avramo Bivas onu kısa sürede iyileştirmiş, Abdülaziz de gezisi sonlandığında Bivas’ın da İstanbul’a gelmesini rica etmişti. Teklifi kabul eden Bivas, Osmanlı sarayının diş hekimi oldu. Babam, 6 Haziran 1916’da Kadıköy’de ünlü Valpreda Apartmanı’nda doğdu. Liseyi tamamladıktan sonra bakaloryasını Galatasaray Lisesi’nden aldı ve 1932’de girdiği Yüksek Mühendis Mektebi’nden (İTÜ) beş yıl sonra mezun oldu. Babam bana o dönem okuduklarının kendisini tatmin etmediğini, bir öğretmenin onu Henri Prost’la tanıştırdığını anlatırdı. Ünlü şehir planlamacısı Prost, 1936’da Atatürk’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelmişti ve İstanbul’un Nazım Planı’nı oluşturmakla görevliydi.

    Prost, babama Paris’te iki mimarlık okulu önerdi. Babam, Paris’te yaşayan ablasına danışarak birini seçti. 1937’de uzun bir yolculuk sonunda Paris’e vardı. Okulun ilk haftasında okul müdürünün konuşması için beklerken, Henri Prost’un salona girdiğini anlatırdı. Meğer Prost okulun müdürüymüş. Babam, onun tavsiyesiyle mimarlık bölümünün yanında şehircilik de okumaya başladı ve 1940’da Paris Üniversitesi’nden şehircilik, École Spéciale d’Architecture’den mimarlık diplomasını aldı.

    İstanbul’a dönen babam, teşekkür etmek için Prost’un evine gittiğinde Prost, kendisine birlikte çalışma teklifinde bulundu. Yalova Bursa imar planları için bir süre birlikte çalıştıktan sonra 1942’de bu kez Prost, Angel’e İstanbul Belediyesi’nde Şehircilik Müşaviri sıfatıyla kendisiyle çalışmayı önerdi. Bunu kabul eden babamın 10 yıl sürecek İstanbul Belediyesi’ndeki görevi başlamıştı. Bu sürede İstanbul’un ilk nazım planını, Sultanahmet ve Taksim meydanlarının inşaatını yürütmüş, metro ve İstanbul Boğazı’na tüp geçit projeleri hazırlamışlardı. Kadıköy’de Haydarpaşa’dan Bostancı’ya kadar olan bölgede, evleri ayrık nizam olarak tasarlardı. Günümüze kalan, yeşillik içinde bahçeli meskenler onun eseridir.

    Aron Angel’in Paris Üniversitesi’ndeki öğrenci kartı. Hocası Henri Prost, Angel’in babasına yazdığı mektupta öğrencisinden övgüyle bahsediyordu.

    1950’de Prost’un mukavelesi yenilenmeyince Kırdar’ın önerisi ile babam, Nazım Plan Bürosu Başdanışmanı oldu. Babamın da Prost gibi kendisini en çok adadığı projelerin başında Gezi Parkı ya da resmî adıyla “2. numaralı park” geliyordu.

    Henri Prost ve Aron Angel’in 1943 tarihli Taksim metrosu planı. Angel’in, 60 yıl boyunca kullandığı gereçleri.

    Gezi Parkı’nı bugünkü haliyle tek başına düşünmemek lazım. Bu park Prost ve babamın döneminde 11-12 sene süren istimlaklar sonucunda ortaya çıkarılan ve Taksim Gezisi’nden başlayıp, yaya köprüsü (şu an yıkıldı) ile Divan Oteli’nin arkasından devam edip, Hilton Otel arazisinin tamamını içeren, oradan Maçka Parkı’na ve Dolmabahçe sırtlarına kadar uzanan muazzam bir yeşil alan idi. Bu alan babamın çizdiği Spor ve Sergi Sarayı ve Açık Hava Tiyatrosu ile taçlandırılmıştı.

    Bu park, tamamlandıktan sonra bozulmadan sadece birkaç yıl yaşayabildi. İlk işgal Hilton Oteli inşaatı olmuştur. Konu 1952’de babamın önüne geldiğinde şöyle anlatırdı: “O zaman Vali ve Belediye Başkanı olan Fahrettin Kerim Gökay bana ‘Amerikalılar İstanbul’da bir otel yapmak istiyorlar’ dedi. Ben de kendilerine birkaç yer gösterebilirim dedim. Gökay, park içinde, şu an Hilton Oteli’nin bulunduğu bölgenin secildiğini söyledi.”

    Karar bir kere verilmişti. Babam bunun üzerine istifasını verdi ve istifa mektubunda şu ifadeyi kullandı: “Şahsi menfaatlerin revaçta bulunduğu bir müessesede çalışmaktan utanç duyuyorum.”

    Ne yazık ki Hilton Oteli, 2 numaralı park alanı içindeki mevcut yere yapılmış ve park içindeki ilk işgal gerçekleştirilmiştir. Bunu takip eden inşaatlarla park ortadan kaldırılmıştır.

    Babam, belediyeden ayrıldıktan sonra 1959’a kadar Tünel’de Nergis Sokak’taki şehircilik ve mimarlık bürosunda çalıştı. Ardından bürosunu önce İstiklal Caddesi’ne sonra da 2010’da ölümüne dek çalıştığı Şişli’deki Ihlamur Palas’a taşıdı.

    Babama Topçu Kışlası hakkında fikrini sorduğumda “Yıkılmasına üzülmüştüm. En azından giriş kapısı korunmalıydı’’ demişti.

    Bugünlerde halkımızın çevre bilinciyle oluşturduğu Gezi Parkı direnişi 1950’li yıllarda oluşmuş olsaydı,
    bu muazzam park milletin hâlihazırda hizmetinde olur, bugün bu konu gündemde bile olmazdı.

    Görseller: Albert Angel Koleksiyonu