Yazar: #tarih

  • Stratejik önemin faturası: Huzur bulamayan bir Ada

    Stratejik önemin faturası: Huzur bulamayan bir Ada

    Kıbrıs’ın yönetimini 1878’de İngilizlerin ele geçirmesinden hemen sonra British Cyprus adlı bir kitap kaleme alan İngiliz tarihçi ve seyyah William Hepworth Dixon, Ada’yı şöyle tarif ediyordu: “Doğu’ya ilerlemek isteyen bir ulus işe Kıbrıs’tan başlamalıdır: Büyük İskender, Ogüst, Richard ve Saint Louis bu yolu izlediler. Batı’ya ilerleyen bir ulus da işe Kıbrıs’tan başlamalıdır: Sargon, Batlamyus, Cyrus, Harun El Reşid bu yolu izlediler. Hindistan’a yapılan ticareti ele geçirmeye çalışan Cenova ve Venedik de Kıbrıs için savaştılar ve sırayla bu üstünlüğü ele geçirdiler. Hindistan’a giden yeni bir denizyolunun bulunmasından sonra Kıbrıs unutuldu. Fakat 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılması Kıbrıs’a antik konumunun gururunu yeniden kazandırdı.”

    Aslında Dixon, sonraki yüzyılda Kıbrıs’ı “Akdeniz’in batmayan uçak gemisi” olarak tanımlayanlarla aynı şeyi söylüyordu. Gerçekten de Kıbrıs’ı elinde tutan bir güç, Türkiye’den Mısır’a, Lübnan’dan İran’a uzanan çizgide yer alan bütün bölgeyi ve ticaretini kontrol edebilirdi. Ada bu konumu nedeniyle tarih boyunca Mısırlılardan Fenikelilere, Pers İmparatorluğu’ndan Venedik’e, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Britanya’ya kadar birçok güçlü devletin istilasına uğradı.

    Bugün “Kıbrıs sorunu” olarak adlandırdığımız meselenin ilk taşları ise 20. yüzyılda Ada’nın iki toplumu arasında çıkan ve Türkiye’yle Yunanistan’ın dahil olduğu kavgada döşendi. 1950’lerde başlayan toplumlararası çatışmaların sonucu, Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’teki Kıbrıs Harekatı ile nihayete eren bir kaos ve çatışma dönemiydi.

    Son derece yerinde alınmış bir karar olan 1974’teki 1. Kıbrıs Harekatı, evlerini ve topraklarını terketmek zorunda kalarak Ada’nın belli bölgelerindeki gettolara sıkışmış, ölüm tehdidi altındaki Kıbrıslı Türkler için bir kurtuluş oldu. Sadece onlar için değil, Ada’daki Rum toplumunun güvenliği için de bir girişimdi.

    Peki ya sonrası? Kıbrıslı Türkleri kurtaran Türkiye, sonrasını iyi getiremedi.
    Bu dosyamızı, bugün tüm dünyanın “Kıbrıs sorunu” diye adlandırdığı meselenin tarihine, 1974 Harekatı’na ve sonrasına ayırdık. Bu uzun süreçte hayatını kaybeden, şehit düşen, acı çeken herkese saygıyla…

  • Tatbikat değil gerçek yangın

    Tatbikat değil gerçek yangın

    AYIN-FOTOSU-2

    Fotoğraf Ankara’da yolda yürürken bir kamyonun yandığına tesadüfen tanık olan Akşam gazetesi foto muhabiri Abbas Goralı (1932-2002) tarafından çekilmiş. Goralı’nın kadrajı ve aksiyonu dondurduğu an, refleks makineler döneminde bir ustalık eseri ortaya koymuş. Kendisinin fotoğrafın arkasına düştüğü notta ise hadise şöyle özetleniyor: “Saat 15’te Sıhhiye (Lozan) Meydanı’ndan geçmekte olan ot yüklü bir kamyon, otların troleybüs tellerine dokunması üzerine ateş almıştır. Otların yanmağa başlamasından 5 dakika sonra itfaiye gelerek yangını söndürmüştür. Lozan Meydanı’nda trafik ½ saat aksamıştır.”

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    AYIN-FOTOSU-1
  • İstanbul’da tarihin izleri: Taksim Cumhuriyet Müzesi

    İstanbul’da tarihin izleri: Taksim Cumhuriyet Müzesi

    İBB Miras tarafından tamamlanan kapsamlı restorasyon ve yeniden işlevlendirme çalışmalarıyla, Taksim Maksemi artık Osmanlı ve cumhuriyet tarihinin önemli anılarına evsahipliği yapacak. Kapsamlı içeriği ve Atatürk’ün kişisel eşyalarını da barındıran koleksiyonuyla Cumhuriyet Müzesi, 100. yıla armağan edilen müstesna bir mekan.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), İstanbul’un merkezî nok­tası Taksim’e bir müze armağan etti: Cumhuriyet Müzesi. Müze, Kültür Varlıkları Dairesi Başkanlığı (İBB Miras) tarafından restorasyon çalışmalarıyla yenilenen ve yeniden işlevlendirilen tarihî su yapısı Taksim Maksemi’nde açıldı.

    Burada ilk olarak Sultan 1. Mahmud (1696-1754), annesi Saliha Sultan adına vakıf olarak bir su deposu, maksem ve çeşme inşa ettirmişti (1732). Maksem arkasındaki depoda biriken su; Galata, Tophane, Kasımpaşa’nın mahallelerine dağıtılıyordu (Bölgenin “Taksim” adı ile anılması, bu su tesisinin inşaatından sonra yapının fonksiyonuyla bağlan­tılıdır. “Önce mesire yeri sonra kışla, stadyum, en sonunda park, #tarih, Haziran 2014 (ek sayı), s. 18-21). Uzun yıllar boyunca şehrin su ihtiyacını karşılayan ve sekizgen mimariye sahip Taksim Maksemi, İBB Miras tarafından “Cumhuriyet Müzesi” adıyla şehrin tarihî mirasına önemli bir katkı olarak İstanbul’a kazandırıldı. Müze olmadan önce İBB Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi olarak hizmet vermekte olan maksemin restorasyon çalışmalarında, yapının özgün dokusu korundu.

    HAVADIS-1
    Atatürk’e ait süveter

    8 Haziran’da gerçekleşen müze açılışı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney, Eyüpsultan Belediye Başkanı Mithat Bülent Özmen ve Nevşehir Belediye Başkanı Rasim Arı ve İBB Genel Sek­reter Yardımcısı Mahir Polat, Prof. Dr. Celal Şengör, Mustafa Alabora, Fatih Altaylı’nın da aralarında bulunduğu sanat, siyaset, iş ve medya dünyasından çok sayıda ismin katılımıyla gerçek­leşti. Açılışta yapılan konuşmalarda, Taksim Cumhuriyet Meydanı’nın, Tür­kiye Cumhuriyeti için taşıdığı sembol değerin altı çizildi. İmamoğlu, “Tak­sim Meydanı, hepimiz için bir gözdür, vicdandır. Geçmişte yaşananlardan ders alarak, bugün daha iyisini yapma konusunda bize dersler verir” dedi. Konuşmasında müzenin yapım aşa­masındaki detaylara ve tarihî önemine dikkati çeken Mahir Polat, İstanbul’un zengin kültürel mirasına bir katkı daha sunduklarını belirtti.

    Cumhuriyet Müzesi, “Kurtuluş’tan Kuruluş’a” temasıyla, cumhuriyet tarihinin önemli anlarına evsahipliği yapacak şekilde tasarlanmış. Çoğun­luğu Şişli’deki İBB Atatürk Müzesi’nin katkılarıyla oluşturulan; Atatürk’ün müşir üniforması, çizmesi, triko süveteri, kalpağı gibi kişisel eşyalarını içeren koleksiyonuyla, ziyaretçilere Atatürk’ü daha yakından tanıtıyor, cumhuriyetin değer ve kazanımlarını yansıtıyor. 2. Meşrutiyet döneminde yapılacak olan ilk seçimler için kullanı­lan bir oy sandığı, cumhuriyet döne­mine ait bir oy sandığı, cumhuriyetin 10. yıl kutlamaları için hazırlanmış Türk bayrağı, 20. yüzyılın ilk yarısında kullanılan hesap makinesi, radyo-mik­rofon-daktilo örnekleri sergileniyor. Harf Devrimi’nden önce eski Türkçe yazılmış bir tramvay durağı tabelası da dikkati çekiyor. Cengiz Kahraman ve Osmantan Erkır’ın kişisel arşivlerinden de yararlanan müzede, ziyaretçilerin kitap okuyabileceği bir oturma alanı da bulunuyor.

    Müze, Pazartesi hariç her gün 10.00- 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebili­yor. Giriş ücretleri, 15 TL / 50 TL.

    HAVADIS-2
    Şehrin tarihi bir haritası.
  • Türk Sporunun Gurur Seferi

    Türk Sporunun Gurur Seferi

    33. Yaz Olimpiyatları, 26 Temmuz’da Paris’te başlıyor. Bundan 100 yıl önce yine Paris’te yapılan 1924 Olimpiyatları, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temsil edildiği ilk olimpiyattı. O tarihten itibaren 1932 ve 1980’dekiler hariç tüm yaz olimpiyatlarına katıldık. Millî sporcularımızın en başarılı olduğu organizasyon ise 1948 Londra Olimpiyatları’ydı. Güreşçilerin 6 altın, 4 gümüş, 1 bronz madalya ile destan yazdığı, atlet Ruhi Sarıalp’in de bronz madalya kazandığı 1948 Olimpiyatları Türk sporu açısından bir dönüm noktası olacaktı.

    ALBUM-1
    ALBUM-2
    Londra Olimpiyatları’nın açılış töreninde millî sporcularımız geçiyor. 67 kişilik Türk sporcu kafilesinde 19 futbolcu, 16 güreşçi, 13 atlet, 9 binici, 6 eskrimci ve 4 bisikletçi bulunuyordu. Kafiledeki tek kadın sporcu olan 16 yaşındaki atlet Üner Teoman 3. sırada; hepsi subay olan ve törene süvari üniformalarıyla katılan binicilerin arasında. En önde bayrağı taşıyan ise güreşçi Muharrem Candaş.
    ALBUM-3
    Olimpiyat kampını ziyaret eden İngilizlerin, millî sporcularımızla çektirdikleri hâtıra fotoğrafı. Hürriyet gazetesi “Sporcularımızı ziyaret eden İngiliz kadınlar en çok çıplak başlı güreşçimiz Mersinli Ahmet’le alakadar oldular” yazıyordu. Kamptaki bütün yabancı sporculara “hello” diye seslendiği için adı Mister Hello’ya çıkan Mersinli Ahmet (Kireççi) ayakta sağdan ikinci.
    ALBUM-4
    2 Ağustos 1948’de Çin’i 4-0 yenen millî futbol takımı maç öncesinde. Ayaktaki futbolcular (soldan sağa): Erol Keskin, Murat Alyüz, Vedii Tosuncuk, Selahattin Torkal, Bülent Eken, Fikret Kırcan, Cihat Arman, Gündüz Kılıç. Oturanlar: Lefter Küçükandonyadis, Hüseyin Saygun, Şükrü Gülesin. Ayakta en sağdaki kişi, millî takımın Macar teknik direktörü Molnár son anda istifa ettiği için teknik direktörlük görevini üstlenen Futbol Federasyonu Genel Sekreteri Ulvi Yenal. (Cengiz Kahraman arşivi)
    ALBUM-5
    Millî futbol takımı 5 Ağustos 1948’de çıktığı 2. maçta Yugoslavya’ya 3-1 mağlup olarak Londra Olimpiyatları’ndan elendi. Çok sert geçen maçın son 5 dakikasında Bülent Eken ve Şükrü Gülesin kırmızı kart gördüler.
    ALBUM-6
    ALBUM-7
    73 kilo serbest güreşlerde Yaşar Doğu, Hintli, İranlı ve Mısırlı rakiplerinin ardından fotoğraftaki Macar rakibi Kálmán Sóvári’yi de tuşla yenerek yarı finale çıktı. Amerikalı Merrill’i sayıyla yenen Doğu, finalde Avustralyalı Garrard’ı da tuş ederek altın madalyaya uzandı.
    ALBUM-8
    Serbest güreşlerde altın madalya kazanan Nasuh Akar (solda) Celal Atik
    ALBUM-8-1
    Wembley Stadyumu’nda yapılan madalya töreninde birincilik kürsüsünde.
    ALBUM-9
    Londra’da madalya kazanan millî sporcuları 20 Ağustos 1948’de Türkiye’ye getiren uçak İstanbul Yeşilköy Havaalanı’nda büyük bir kalabalık tarafından karşılanmıştı. Grekoromen güreşlerde altın madalya kazanan Mersinli Ahmet’in (Kireççi) mutluluğu yüzünden okunuyor.
    ALBUM-10
    Güreşçileri Yeşilköy Havaalanı’ndan Taksim’deki kutlamalara götürecek otobüs, sahil yolundan vatandaşların tezahüratları arasında Sirkeci’ye kadar ulaşmış, ama burada mahşerî kalabalık yüzünden durmak zorunda kalmıştı. Otobüsten inen güreşçiler Kasımpaşa’ya kadar omuzlarda taşındı. (Sertaç Kayserilioğlu Arşivi)

  • Hakikatin peşinde geçen ve sürgünde sona eren bir hayat

    Hakikatin peşinde geçen ve sürgünde sona eren bir hayat

    Haberleriyle tarihe önemli notlar, belgeler bırakan gazeteci Celal Başlangıç, Türk aydınının “makus talihi”ne uyarak sürgünde öldü. Almanya’da toprağa verilen Başlangıç, özellikle insan hakları ihlalleri haberleriyle tanınıyordu. Ödüller ve hapis cezalarıyla dolu şerefli bir meslek hayatı sürdü. Unutulmayacak.

    Türk basının en üretken ve etkili gazetecilerin­den Celal Başlangıç, 68 yaşında Almanya’da yaşamını yitirdi. 1956’da İstanbul’da doğan Başlangıç, 1978’de Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu’n­dan mezun oldu. Gazeteciliğe de okul yıllarında İzmir’de başladı. 1975’te Ege Ekpres’te başladığı gazetecilik mesleğini ölene kadar ara vermeden sür­dürdü. Demokrat İzmir (1977), Politika’da (1979) çalıştıktan sonra Cumhuriyet gazetesine geçti; Adana bölge temsilciliği, iç politika servis şefliği ve yazı işleri müdürlüğü görevlerinde bulundu.

    Cumhuriyet gazetesinde çalışırken yaptığı Cizre’ye bağlı Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirildiği haberi, Türkiye’nin basın ve utanç tarihine geçti ve bir dönemin simgesi oldu. Türkiye bu nedenle AİHM’de tazminata mahkum oldu, devlet yetkilileri olayın doğruluğunu kabul etmek zorunda kaldı.

    Başlangıç, Cumhuriyet’in ardından Evrensel gazetesinin kurucu genel yayın yönetmeni oldu, ardından Radikal gaze­tesinde yazmaya devam etti. O dönem Cumhuriyet’in genel yayın yönetmeni olan Hasan Cemal, Başlangıç’ın cenaze töreninde yaptığı konuşmada “Celal çok iyi bir gazeteciydi, çok iyi bir insandı. Huzur içinde uyu kardeşim, seni hep iyi hatırlayacağız” dedi. Yazı ve haberleri T24, Gazete Duvar, bianet.org ve Haberdar’da yayınlanan Celal Başlangıç Artı TV ile Artı Gerçek internet sitelerinin de kuruculuğunu yaptı.

    Kendisine 1 yıl 6 ay hapis cezası verilen Celal Başlangıç hakkında, yazı ve haberleri nedeniyle çok sayıda soruştur­ma da bulunuyordu. Alman­ya’da yaşamak zorunda kalan gazetecinin pasaportu da iptal edilmişti. Başlangıç’ın cenazesi Almanya’nın Köln kentinde, eşi Ayşe Yıldırım, Hasan Cemal, Can Dündar, Banu Güven, Ke­mal Göktaş, Erk Acarer, Ragıp Duran gibi çok sayıda gazeteci­nin katıldığı törenin ardından toprağa verildi. Başlangıç için Türkiye’de de Basın Müzesi’nde gazetecilerin ve dostlarının katıldığı bir anma töreni dü­zenlendi. Celal Başlangıç, Kanlı Bilmece, Hayatın Rengi Gökku­şağı, Hayata Söylenmiş Şarkılar, Ölüm Kuşun Kanadında, Korku Tapınağı, Trilye’den Yusufeli’ne Adatepe’den Derik’e Hayat Ağa­cıyla Yaşayanlar adlı kitapların da yazarıydı.

    Ardindan-Celal

    AYTEN GÖKÇER (1940-2024)

    Ödüllerle dolu bir sahne kariyeri

    Ardindan-Ayten

    Tiyatro ve sinema oyuncusu Ayten Gökçer (Ayten Kaçmaz), İstanbul’da 84 yaşında yaşamını yitirdi. Ankara Devlet Konserva­tuvarı’nda eğitim gören sanatçı, 1957’de Muhsin Ertuğrul’un tavsi­yesiyle girdiği Ankara Devlet Tiyat­roları Çocuk Tiyatrosu bölümünde profesyonel olarak oyunculuğa başladı; 1958’de Devlet Tiyatrola­rı’na girdi. 1964’te Türk tiyatro ve sinemasının ünlü isimlerinden Cüneyt Gökçer’le evlendi. 1965’ten itibaren sinema filmlerinde de rol alan sanatçının ilk filmi “Taçsız Kral” oldu. “Yedi Kocalı Hürmüz” müzikali ile geniş kitleler tarafın­dan tanındı. Devlet Tiyatroları’nda “Bu Gece Başka Gece”, “Su Kızı”, “Hafta Başı”, “Aşk Acısı”, “Klinik Bir Vaka”, “Hortlaklar”, “Bernar­da Alba’nın Evi”, “Woyzeck”, “Don Juan”, “Öp Beni Kate”, “Andora”, “On İkinci Gece”, “Vanya Dayı”, “Kaktüs Çiçeği”, “IV. Henry”, “Cadı Kazanı” ve “Lysistrata”nın gibi 30’dan fazla oyunda yer aldı.

    Sanat yaşamı boyunca birçok ödüle layık görüldü. Aktif sanat yaşamının son yıllarında tele­vizyon dizilerinde de rol aldı. Son olarak Ferzan Özpetek’in 2016 yapı­mı “İstanbul Kırmızısı” filminde, Tuba Büyüküstün, Halit Ergenç ve Mehmet Günsür ile birlikte kamera karşısındaydı.

    Devlet Sanatçısı unvanına sahip Ayten Gökçer, 14 Mayıs 2024’te İstanbul’da geçirdiği rahatsızlık sonucu yaşamını yitirdi ve Zincirli­kuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Cenaze törenine Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, İstanbul Valisi Davut Gül, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı, oyuncu Zerrin Tekindor, Gülenay Kalkan ve Ahmet Uğurlu’nun yanı­sıra ailesi ve sevenleri katıldı.

    ERKAN YOLAÇ (1935-2024)

    Ardindan-Erkan

    Siyah-beyaz dönemin renkli ismiydi

    Ünlü sunucu Erkan Yolaç, İstan­bul’da 89 yaşında yaşamını yitirdi. 1935’te Babaeski’de doğan Yolaç, Saint-Joseph Fransız Lisesi’nde başladığı ortaöğrenimini babasının memuriyeti nedeniyle gittiği Kasta­monu Lisesi’nde tamamladı. Burada öğrenciyken, ses tonu ve Türkçesi ile tanındı ve belediye hoparlörlerin­den anons yapmaya başladı. 1959’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’n­den mezun oldu.

    Gazino programlarında sunucu­luk yaparak ismini duyurdu. Orhan Boran, Huysuz Virjin, Leyla Sayar gibi ünlü isimlerle sahne aldı. 1962’de tüm yaşamına damgasını vuracak olan ‘Evet-Hayır’ yarışmasını Cadde­bostan Gazinosu’nda sahnelemeye başladı. Daha önce BBC’de yayınlanan yarışmayı kendi tarzına uygulamıştı ve katılımcılardan iki dakika boyunca sorularına “evet” ya da “hayır” cevabı­nı vermemelerini istiyordu. 1976’da, 1970 Türkiye Güzeli Asuman Tuğberk ile evlendi. 1980’lerin başında ünlü yarışmasını TRT televizyonunda yayınlanan “Stüdyo Pazar” progra­mında sunmaya başladı. Programın o zaman tek televizyon kanalı olan TRT’de yayınlanması Erkan Yolaç’ın tüm ülke tarafından tanınmasını sağladı. Daha sonra TGRT televizyo­nunda kendi adıyla bir şov programı da yapan Erkan Yolaç, İstanbul’da çoklu organ yetmezliği nedeniyle ya­şamını yitirdi. Cenazesi Zekeriyaköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.

    PAUL AUSTER (1947-2024)

    Ardindan-Paul

    Çağdaş edebiyatın ‘süper star’ı

    Modern edebiyatın en önemli temsilcilerinden Paul Aus­ter, 77 yaşında yaşamını yitirdi. Kuşağının en önemli yazarla­rından biri olan Auster, 1947’de Newark’ta Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Columbia Üniversitesi’nde İngiliz, Fransız ve İtalyan edebiyatı üze­rine eğitim gördü. 1982’de yayım­lanan Yalnızlığın Keşfi kitabıyla tanınmaya başladı. İlk romanı City of Glass (1985), basılmadan önce 17 yayınevi tarafından reddedildi. Kitap daha sonra en ünlü eseri olan New York Üçlemesi’nin girişi oldu. New York Üçlemesi, Yalnız­lığın Keşfi, Yanılsamalar Kitabı, Kırmızı Defter, Leviathan, Keha­net Gecesi, Duman, Görünmeyen, Yükseklik Korkusu, Yazı Odasında Yolculuklar, Karanlıktaki Adam gibi eserleri Türkçeye de çevrildi ve geniş bir okuyucu kitlesiyle buluştu. Auster’in Türkçedeki kitapları Can Yayınları tarafından yayımlandı.

    Sinema ile de yakından ilgile­nen Paul Auster’in iki senaryosu film oldu. Ayrıca, Lulu Köprüde adlı eserini senaryolaştırarak kendisi filme çekti. Fiziği, giyimi, tarzı ile yazardan çok bir oyuncuya benze­tilen Paul Auster’e, karizmatik du­ruşu nedeniyle “edebî süper star” nitelemesi de yapılıyordu. Solda yer alan politik tavrını da hiçbir zaman gizlemeyen ünlü yazar, Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi üzerine “hayatımda siyasette gör­düğüm en korkunç şey” demişti.

    Paul Auster, 2012’de Türkiye’ye yapacağı ziyareti, gazetecilerin hapiste olmasını gerekçe göstere­rek iptal etmiş; bu da Cumhurbaş­kanı Erdoğan’ın tepkisine neden olmuştu. Yazar uzun süredir kanser tedavisi görüyordu.

    PROF. DR. ERCAN EYÜBOĞLU (1939-2024)

    Ardindan-Ercan

    Akademiden aktivizme bir ömür

    Rize-İkizdere’de doğan Ercan Eyüboğlu, 1960’ların sonunda Millî Eğitim Bakanlığı tarafından verilen burs ile Fransa’da doktora yaptı. Bu dönemde Fransa’da­ki Türk Öğrencileri Birliği’nin (FTÖB) başkanlığını yürüttü. Öğrencilerin, Fransız kamuoyunu 12 Mart 1971 askerî darbesi nede­niyle Türkiye’de yaşanan anti-de­mokratik uygulamalar konusun­da haberdar etmek ve harekete geçirmek amacıyla çıkardığı Nouvelles de Turquie (Türkiye’den Haberler) isimli Fransızca süreli yayına en çok katkı verenlerden biriydi. Türkiye’ye döndükten sonra Hacettepe Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakülte­si’nde göreve başladı. Yürüyüş, Yurt ve Dünya dergilerinde yazdı. 1980’lerde TÜMÖD (Tüm Öğretim Üyeleri Derneği) yönetim kuru­lu üyesi ve genel sekreteriydi. 1980’de 1 Mayıs Tertip Komitesi’ne katıldığı için hakkında idam ce­zası talebiyle dava açılan isimler­den biri oldu. Bu dönemde tekrar Fransa’ya yerleşti, Paris Nanterre Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1990’larda Türki­ye’ye döndü, bir süre Galatasaray Üniversitesi’nde, daha sonra İstanbul Aydın Üniversitesi’nde hocalık yaptı. 17 Nisan’da vefat eden 85 yaşındaki Prof. Dr. Ercan Eyüboğlu’nun cenazesi Çekmeköy Mezarlığı’na defnedildi.

  • 95 sene önce tramvayda sivil itaatsizlik

    95 sene önce tramvayda sivil itaatsizlik

    İstanbul’da Bebek-Eminönü seferini yapan tramvay, yolcularla biletçinin tartışması nedeniyle vatman tarafından Dolmabahçe’de durdurulur. Yol tıkanır ve diğer tramvaylar da arkada beklemek zorunda kalır. İkdam gazetesinin haberine göre tartışmanın sebebi, “yolcuların sol taraftaki pencereleri açmak istemesi”dir. Aracın sadece sağ tarafındaki pencerelerin açılabileceğini söyleyen biletçi, soldakileri açmak isteyen yolculara engel olmuş ve tartışma büyümüştür. Biletçiye kulak asmayan ve Üsküdar tramvaylarında soldaki pencerelerin de açılabildiğini söyleyen yolcular amaçlarına ulaşınca, vatman tramvayı durdurmuştur. Sonraki tartışmayı da yolcuların kazandığını ve tramvayın yarım saat sonra soldaki pencereleri açık şekilde yoluna devam ettiğini belirten İkdam gazetesi haberin girişinde şöyle yazar: “Şu sıcaklarda tramvaya binen halkın halet-i ruhiyesini göstermesi itibarile bu vak’a şayani dikkattir.”

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Ayin-Fotografi
  • Pîrî Reis dünyayı keşfetti; biz ise önce onu idam ettik, 375 yıl sonra tekrar keşfettik!

    Pîrî Reis dünyayı keşfetti; biz ise önce onu idam ettik, 375 yıl sonra tekrar keşfettik!

    Büyük Türk denizcisi, coğrafyacısı, haritacısı Ahmed Muhyiddin Pîrî, Osmanlı tarihindeki benzersiz bilimsel ve askerî başarılarının ardından, 1554’te “düşmandan kaçtığı” gerekçesiyle ve Kanunî’nin fermanıyla başı kesilerek öldürüldü. 80’ini geçmiş Pîrî Reis’in bedeni denize atıldı, malı müsadere edildi, mezarı olmadı. Yaptığı haritalar 1929’da tesadüfen bulundu ve Atatürk’ün talimatıyla tekrar basılarak dünyaya mâledildi. Bir Osmanlı trajedisi.

    Geçen sene başında kaybettiği­miz Prof. Dr. Ertuğrul Önalp, Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, İspanyol Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda emek vermiş kıymetli hocalarımızdandı. Önalp’ın 2010’da Tarih Araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan “Pîrî Reis’in Hürmüz Seferi ve İdamı Hakkındaki Türk ve Portekiz Tarihçilerinin Dü­şünceleri” makalesi, bu konudaki en kapsamlı yazılardandır.

    Önalp’ın makalesinin başındaki giriş, Pîrî Reis’in idamına giden süreci şöyle özetler:

    Piri Reis

    “Portekizliler Basra Körfezi’nin girişindeki Hürmüz Adası’nı 1515’te ikinci defa fethederek bu körfez yoluyla yapılan ticareti kontrol etme imkânına sahip oldular. Ama Osmanlı hâkimiyeti altındaki Aden’i ele geçiremedikleri için Kızıldeniz ile Hindistan arasındaki Müslüman ticaretine engel olamadılar. Osmanlı Devleti, hem Kızıldeniz’in güvenliğini sağlamak hem de Hint Okyanusu’nda Portekizlilere karşı mücadelede etmek amacıyla 1525’te Süveyş’te bir deniz üssü kurdu. Bura­daki donanmanın başına 1547’de Pîrî Reis getirildi. O sıralar Osmanlıların Hint Okyanusu’ndaki yegane limanı olan Aden’de yerli Araplar isyan ederek hakimiyeti ele geçirmişlerdi. Pîrî Reis, Portekizlilerin himayesine girmeye meyilli olan Aden şeyhinin isyanını 1549’da bastırarak burasını yeniden Osmanlı hakimiyetine dâhil etti. Bu başarısından sonra Kanunî Sultan Sü­leyman ona yeni bir görev verdi. Buna göre, Süveyş’ten donanmasıyla Bas­ra’ya gidecek ve oradaki 15.000 askeri aldıktan ve diğer gemileri donanması­na dâhil ettikten sonra ani bir harekat­la Hürmüz Adası’nı ele geçirecekti. Bu harekatı başarıyla gerçekleştirebilmesi için Basra’ya ulaşana kadar Porte­kizlilerin husumetine yol açacak bir davranıştan kaçınması gerekiyordu. Ne var ki Pîrî Reis, Basra’ya ulaşmayı beklemeden önce Maskat’ı yağmaladı, daha sonra kendi donanmasıyla ve kuvvetleriyle Hürmüz kalesini muha­sara etti. Hürmüz’deki Portekiz gar­nizonu hazırlıklı olduğundan kuşat­maya uzunca bir süre direndi. Pîrî Reis kaleyi fethedemeyeceğini anlayınca kuşatmayı kaldırarak Basra’ya çekildi. Orada Basra beylerbeyi Kubad Paşa’nın kendisini soğuk bir şekilde karşılaması ve kadırgalarına kürekçi temin etmede yardımcı olmaması üzerine Süveyş’e dönmek niyetiyle ganimetle yüklü 3 kadırgayla Basra’dan ayrıldı. Fırtınalı bir gecede Portekizlilere farkettirme­den Hürmüz Boğazı’nı aşmaya muvaf­fak oldu. Mısır’a geldiğinde tutuklandı ve daha sonra gönderilen padişah fermanı uyarınca Kahire’de boynu vurularak idam edildi.”

    Portekiz kaynaklarının dikkatli bir tetkikiyle yazılan makalenin sonuç bölümünde şu değerlendirme yapılır:

    “Türk kaynaklarında Pîrî Reis’in idam sebebi hakkında bir görüş birliği olmamasına mukabil, bu konuda Por­tekizli yazar Couto’nun ve onun eserine dayanan diğer Portekizli tarihçilerin düşüncesine göre Pîrî Reis’in idam edilmesinin esas sebebi padişahın emrine itaatsizliktir… Padişahtan aldığı talimata göre Pîrî Reis’in önce Basra’ya gitmesi ve orada hazır bulunan 15.000 askeri ve diğer gemileri donanmasına dâhil ettikten sonra ani bir saldırıyla Hürmüz Adası’nı ele geçirmesi gere­kiyordu. Dolayısıyla Basra’ya varana kadar başka bir işle uğraşmamalı, yani Portekizlilerin dikkatini çekmemeliy­di. Bu görüş bize de mantıklı gelmekte­dir. Dikkat edilecek olursa, bu itaat­sizlik Osmanlılar açısından iki vahim sonuç doğurmuştur: Birincisi, Hürmüz Adası’nın ani bir saldırıyla fethedilmesi imkânının, Portekizlilerin o sulara kuvvetli bir donanma göndererek önlem almalarıyla tamamen ortadan kalkmış olmasıdır. Gerçekten de Hür­müz fethedilmediği sürece Türklerin ne Basra Körfezi yoluyla Hint Okyanu­su’na rahat bir şekilde ulaşmaları ne de Acemlere karşı yaptıkları savaşlar­da Kızıldeniz yoluyla Basra’ya ikmal yapmaları mümkün değildi. İkinci sonuç ise, Basra’ya gönderilen donan­manın büyük bir kısmının orada âtıl vaziyette yatması sebebiyle Portekizli­lerin gerek Basra Körfezi’nde, gerekse Aden sularında ve hatta Kızıldeniz’de Osmanlılara karşı deniz üstünlüğünü elde etmeleriydi. Bu durumda Hare­meyn, yani İslâmın kutsal şehirleri Mekke ve Medine, Portekiz tehdidine her zamankinden daha fazla maruz kalmış oluyordu.”

    Piri Reis
    Coğrafyacı-kaşif Pîrî Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde Çanakkale Boğazı.

    Yine Önalp’ın çalışmasına göre, Türk tarihçileri arasında da Pîrî Reis’in idam sebebi hakkında bir fikirbirliği bulunmaz. Tarihçi Mustafa Cezar “Eski Osmanlı kaynaklarının hemen hemen hepsinde yer alan bir rivayete göre, Pîrî Reis’in Hürmüz muhasarasını kaldır­masının sebebi, şehirdeki Portekiz kumandanından rüşvet almasıdır. Müverrih Âli ve Peçevî de bu rüşvet meselesine temas etmekle beraber, hâdiseyi Kubad Paşa’nın garazına atfederek, para mukabilinde muhasara kaldırma rivayetinin sıhhatine inan­mamaktadır.”

    Kimi tarihçiler onun Maskat ve Hür­müz’deki Müslüman halkı yağmaladığı için idam edildiğini ileri sürer; kimileri ise Pîrî Reis’in Basra’ya büyük bir ga­nimetle geldiğinde, bundan pay almak isteyen Kubad Paşa’yı reddetmesinin bir dönüm noktası olduğunu; paşanın ona garez duyarak katledilmesini sağlamak için padişaha mektuplar gönderdiğini belirtir. Tarihçi Yılmaz Öztuna ise bu konuda şunları yazar:

    “Pirî Reis’in bu pek parlak ve meşak­katli seferi, Türk amiralinin bilgisini ve servetini kıskanan rakiplerini azdırdı. Beylerbeyi payesiyle Mısır’a, Bas­ra’ya ve Arabistan’da kendi fethettiği toprakların başına getirileceğinden çe­kinilmiş olmalıdır. Rakiplerin istismar ettikleri konu, Portekiz donanmasının Türk donanmasının karşısına çıkmaya cesaret edememesine rağmen, ciddî hiçbir sebep olmaksızın küçük Hürmüz adasının fethinin gerçekleştirilme­mesi, bilhassa Pirî Reis’in donanmayı Basra’da bırakıp Süveyş’e getirmeme­sidir. Bu ikinci husus üzerinde durmak lâzımdır. Türk denizcilerinde, umumi­yetle bütün milletlerin denizcilerinde olduğu gibi gemi, âdeta kutsal, canlı, sevilmekten ileri bir hisle bağlanılan bir varlıktır. Her Türk kaptanı, ‘yarın İstanbul’da Paşakapısı’nda (Kasım­paşa’daki makamında) bana emanet edilen teknenin hesabı sorulur!’ endi­şesi içindeydi. Onun için, Pirî Reis gibi, Osmanlı cihanşümul denizciliğinin piri olan Kemal Reis’in yanında yetiş­miş pek tecrübeli ve ihtiyar bir amira­lin, çok ciddî sebepler olmaksızın, do­nanmasını, şu veya bu vesileyle başka bir Türk limanında bırakıp, amirallik merkezi olan Süveyş’e dönemeyeceği aşikârdır… Donanmanın Portekizli­lere kaptırıldığı rivayetleri İstanbul’a gelmiş ve imparatorluk taht şehrinde büyük dedikodular yapılmış, teessürler izhar edilmiştir… Sadrazam Rüstem Paşa’nın da, korsanlıktan yetişmiş, boyun eğmez Türk amirallerine nefreti malum olduğundan, Pîrî Reis aleyhin­deki havayı körüklediği muhakkak sayılabilir. Bunun üzerine, Kanunî Asrı’nı lekeleyen birkaç hadiseden biri­ni teşkil eden bir ferman çıkartılarak, büyük denizcinin başının vurulmasına karar verilmiştir. Bu vaziyetten birinci derecede Kubad Paşa, ikinci derecede de sultan-zâde olan Mısır beylerbeyi Dukaginzâde Mehmed Paşa mesul­dür. Kubad Paşa, Basra’da Pîrî Reis’e, fırtınadan zarar gören kadırgaları için kürek gibi teçhizatları bile temin et­memek suretiyle, hislerini zaten izhar etmişti… Dukaginzâde ise, kendisi ana tarafından Osmanoğlu olduğu halde, Türk amiralinin şahsını gölgede bıra­kan servet ve nüfuzunu kıskanıyordu. Pîrî Reis’in düşmanları, onun, idam edilmiş bulunan Sadrâzam Damat İbrahim Paşa’nın adamı olduğunu ileri sürecek kadar akıl sahasından dışarı çıkmışlardır.”

    1976’da vefat eden tarihçi Cengiz Orhonlu ise konuyla ilgili olarak şu fikirdedir: “Pîrî Reis’in katli hakkında çağdaş ve çağdaş olmayan tarihçilerin aldıkları tutum dikkate değer. Peçuylu İbrahim ve Kâtip Çelebi herhangi bir beyanda bulunmayarak yalnız olayı nakletmektedirler. Onun Hint donan­ması kaptanlığında haleflerinden biri olan Seydi Ali Reis, diğer tarihçilerden ziyade gerçekleri bilmesi muhakkak olmasına rağmen, manâlı bir sükûtla olayı geçiştirmektedir… Bununla bera­ber bazı tarihçiler de uygulanan karar hakkında çok gayretkeştirler; Mehmed Efendi, Celâlzade Mustafa ve Mustafa Âli gibi tarihçilere göre Pîrî Reis men­faatini gözeterek teslim olmak üzere iken Hürmüz muhasarasını kaldırmış, bunun yanısıra Hint donan­masını Basra’da bırakarak 3 kadırga ile kaçmıştır…”

    Piri Reis
    Pîrî Reis, Kitab-ı Bahriye’de İstanbul’u; suriçi bölgesini, sarayı, her bir camisi ve medresesiyle ayrıntılı şekilde çizmişti.

    Orhonlu, Pîrî Reis’in Hür­müz kuşatmasını kaldırarak Basra’ya çekilmesini, o oradan ayrıldıktan kısa bir süre sonra güçlü ve dinlenmiş bir Portekiz filosunun yardıma gelmesi sebebiyle son derece isabetli verilmiş bir karar olduğunu ifade eder; ayrıca kürekçi temin etmedeki güçlükten dolayı onun yıpranmış olan kadırgala­rı Basra’da bırakarak sadece üç kadırgayla dönmesini de makul bir davranış olarak görür.

    Portekiz kaynaklarında Pîrî Reis’in rüşvet aldığına dair herhangi bir bilgi yoktur. Zaten Portekizli tarihçilerin olayı nakledişinden de anlaşıldığı kadarıyla rüşvet alması sözkonusu olamaz. Hürmüz kalesi kumandanı Alvaro de Noronha’nın kral III. João’ya yazdığı 31 Ekim 1552 tarihli mektu­bun muhtevasından da anlaşıldığına göre, Pîrî Reis’in Hürmüz kuşatmasını kaldırmasının esas nedeni mühim­matının azalmasıdır: “Hiç kuşku yok ki, Türkler kuşatmaya başladıkları gibi devam etselerdi, surları tamamen yıkabilirlerdi, sonunda onları öyle zor durumlara soktuk ve öyle tehlikelerle karşı karşıya bıraktık ki kaybetme­leri kaçınılmaz oldu. Bu sebepten ve (Türkler) buraya gelirken bir kalyonun Bab’ül Mendeb Boğazı’ndan geçerken batmasından ötürü levazım, barut ve harp malzemesinde sıkıntıya düştü­ler ve kuşatmayı kaldırmaya mecbur oldular”. Couto’ya göre Pîrî Reis’in Hürmüz kuşatmasını kaldırmasının başlıca sebebi kaleyi günlerce top ateşine tutmasına rağmen bir sonuç alamamasıdır.

    Sonuç olarak, bu coğrafyanın en bü­yük coğrafyacılarından, denizcilerin­den biri, “hiçbir başarı cezasız kalmaz” deyişiyle hem idam edilmiş hem de silinmiştir.

  • Dükkansız sahaf Vahan Usta’ya veda

    Dükkansız sahaf Vahan Usta’ya veda

    Beşiktaş’ta Surp Asdvadzadzin Kilisesi’nde 21 Mart’ta yapılan bir törenle toprağa verilen Vahan Kocaoğlu, kitapçılık tarihinin en renkli kişiliklerinden biriydi. Va­han Usta, İstanbul’da geleneksel seyyar sahaflığı temsil ediyordu.

    Yozgat-Boğazlıyan’da doğmuş, İstanbul’a 2 yaşın­da gelmiş, dedesi zangoç olan Vahan Usta, Beşiktaş’ta Makruhyan okulunda okudu. 1960’ta Beyoğlu’nda seyyar sahaflığa başladı; son yıllarında Beşiktaş İskelesi yanında sahaf tezgahı açtı; bütün ömrünü dükkansız, seyyar sa­haf olarak sürdürdü. “Kaldırım Sahafı, Hayal Sahaf” gibi tanımlarla da bilinen Vahan Usta’nın dostları tarafından yazılmış Hayal Sahaf, Vahan Usta Üzerine Yazılar başlıklı kitapta; Enis Batur, Oktay Güzeloğlu, Ergun Hiçyılmaz, Sevan Ataoğlu, Şule Alparslan, Ümit Bayazoğlu, Cengiz Kahraman, Hasan Coşkun’un yazıları bulunuyor (Ex Libris Sahhaf; İstanbul, Temmuz 2000). Ümit Bayazoğlu, Aras Yayınları tarafından yayımlanan Hatırda Kalmaz, Satırda Kalır isimli çalışmasında çok güzel bir Vahan Usta portresi kaleme almıştır. Kendisine 2021’de İstanbul sa­haf esnafı adına bir şükran plaketi verilmiştir. İstanbul ve Beyoğlu’nun, sahaflık tarihinin müstesna insanlarından Vahan Kocaoğlu kültür tarihimizde hep yaşayacak.

    Ardindan-Vahan

    MESUT KARA (1961-2024)

    Emekçilere başrol veren yönetmen-yazar

    Sinema yazarı ve yönetmen Mesut Kara, Söke’de yaşa­mını yitirdi. Filmlerinin yanısıra Yeşilçam’ın unutu­lan emekçileri üzerine de yazan Kara’nın Artizler Kah­vesi, Yeşilçam’da Unutulmayan Yüzler, Sinema ve 12 Eylül, Yeşilçam Hatırası adıyla yayımlanmış kitapları vardı. Yönetmenliğini yaptığı ve senaryosunu yazdığı “Fantas­tiğin Sineması” belgeselinde, Türk sinemasındaki bu özel alanı keyifli bir dille anlattı. Yine hem yazıp hem yönet­tiği “Işıyarak Yok Olan Aktör Erkan Yücel Şimdi Geçti Buradan” belgeselinde ise 10 Eylül 1985 tarihinde trafik kazasında yitirdiğimiz tiyatro sanatçısı Erkan Yücel’i selamladı.

    Uzun süredir Evrensel gazetesinde sinema yazıları ya­zan Mesut Kara, Pendikli Yıllar ve Sinemasal Anılar kitabın­da ise 1970’li yılların ateşli politik ortamında şekillenen kendi yaşamını anlatmıştı. Sinema yazarı Hakan Güngör, Kara’nın ardından Evrensel’e verdiği mülakatta “küçük ama etkili rolleriyle yüzüne hep aşina olduğumuz isimleri de yazdı, yazılarında onlara başrol verdi. Yeşilçam’a vefa­nın ince işçisiydi. Emeğiyle yaşayacak adı da…” dedi.

    Ardindan-Mesut

    TÜRKER İNANOĞLU (1936-2024)

    ‘Bay Sinema’ ardında yüzlerce film bıraktı

    ''1914'TEN 2018'E AFISLER ILE TURK SINEMASI''

    Türk sinemasının en önemli ve tartışmalı isimle­rinden Türker İnanoğlu, 87 yaşında İstanbul’da yaşamını yitirdi. Safranbolu’da doğan İnanoğlu, 1957’de İstanbul’da öğrenciyken yönetmen yardım­cılığı ile sinema sektörüne girdi. 1959’da yönetmen olarak ilk filmini çekti. 1960’ta kurduğu Erler Film ile yüzlerce filmin yapımcısı oldu. Sinemaya onlarca yeni yüz kazandırdı.

    Türker İnanoğlu 1964’te oyuncu Filiz Akın’la evlen­di. Bu evlilikten İlker İnanoğlu dünyaya geldi (“Yu­murcak” karakteriyle çocuk oyuncu olarak sinemaya giren İlker İnanoğlu). 1975’te Filiz Akın’dan ayrıldıktan sonra oyuncu Gülşen Bubikoğlu ile evlendi; bu evlilik­ten de Zeynep isminde bir kızları oldu.

    1970’lerin sonunda videonun önemini fark eden İnanoğlu, kurduğu Ulusal Video şirketiyle Türkiye’de ilk video kaset dağıtımını başlattı. 1985’te bir tele­vizyon stüdyosu kurdu ve birçok televizyon yapımı­na imza attı. Turgut Özal’ın başbakanlığı sırasında “İcraatın İçinden” isimli programını başlattı. Dönemin yeniliklerini takip eden İnanoğlu 2005’te de İstan­bul-Maslak’taki TİM’i (Türker İnanoğlu Maslak Show Center) açacaktı. Türkiye’de sinemanın en güçlü isimlerinden olan, birçok filmde imzası bulunan Tür­ker İnanoğlu, iktidar ve devletle ilişkileri nedeniyle ve “tekelci” olmakla eleştirilmişti. İnanoğlu, 4 Nisan’da sinema ve sanat dünyasından çok sayıda kişinin katıl­dığı törenin ardından Kanlıca Mezarlığı’na defnedildi.

    GÜNDÜZ SAİT GÜNGEN (1925-2024)

    Yüksek mühendis ve ‘Devrim’ tasarımcısı

    Bir efsane hâline gelen “devrim otomobili”nin tasarımcılarından yüksek mühendis Gün­düz Sait Güngen, 99 yaşında yaşamını yitirdi. Güngen, 19 yaşında TCDD’nin bursluluk sına­vını kazanarak üniversite eğitimi için ABD’ye gönderilmişti. Yüksek mimar-mühendis olarak Türkiye’ye dönen Güngen, TCDD’de çalışarak bursunu ödedi. İlk Sivil Havacılık Genel Müdürü de olan Gündüz Sait Güngen, daha sonra ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nin kurucularından biri oldu. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in talimatıyla üre­tilen “Devrim” otomobilini yapan ekip içinde yer alan Güngen, Eskişehir Demiryolu Fabrikası’nda üretilen aracın kaporta bölümlerini ve Devrim amblemini tasarlamıştı.

    Ardindan-Gunduz

    ROBERTO CAVALLİ (1940-2024)

    Bir moda ikonunun ihtişamı ve tasarımları

    İtalyan moda tasarımcısı Roberto Cavalli, 12 Nisan’da doğduğu şehir olan Floransa’da öldü. Cavalli, moda tasarımları ve oluşturduğu markalar ile bir döneme damgasını vurmuştu. Babası ünlü ressam Giuseppe Rossi’y­di. Roberto Cavalli, sanat enstitüsünde okudu ve tekstil baskısı üzerine odak­landı. 1960’ların başında profesyonel tekstil baskıları yapmaya başladı ve kendi şirketini kurdu. Derinin fark­lı biçimlerde boyanmasına ilişkin yeni bir teknik geliştirdi ve bunun patentini aldı. Bulduğu teknik moda dünyasında bir çığır açacak ve önemli markalar tarafından kullanılmaya başlanacaktı. Sophia Loren, Brigitte Bardot gibi dönemin yıldızlarının Cavalli koleksiyonundan giyinmesi ününü arttırdı.

    Blucin-deri kombinasyonu, panto­lonlara yaptığı detaylı egzotik baskılar, leopar desenleri Cavalli’nin alamet-i farikasıydı. 1994’te ilk defa “taşlanmış kot”u sergiledi ve bu tüm dünyada moda oldu. Ancak bedeli ağırdı, Cavalli ününe ün, parasına para katarken, taşlama işinde çalışan onlarca işçi yaşamını yitirdi veya sakat kaldı (silikozis). Artık rock yıldızlarının turnelerine özel kıyafetler tasarlıyor, lokantalardan çocuklara kadar birçok alanda üretim yapan yeni markalar çıkarıyor, yeni şirketler kuruyordu. Sadece giysi tasarlamıyordu; yaptığı şişeler, şarap kadehleri de ünleniyor­du. Cavalli’nin 2000’lerdeki müş­terileri arasına Kim Kardashian ve Jeniffer Lopez de girmişti.

    Roberto Cavalli, sürekli bronz teni, neredeyse hiç çıkarmadığı güneş gözlüğü, puroları ve gece hayatıyla bir rock yıldızı gibi yaşadı. Freedom adlı süper lüks yatıyla dünya turuna da çıkan ünlü modacı kadınlara düşkün­lüğüyle de ünlüydü. Roberto Cavalli moda dünyasında kalıcı bir iz, çocuk­larına ise servet bıraktı. Moda tasa­rımcısı Barbaros Şansal, Cavalli için şu çarpıcı yorumu yapmıştı: “Esas olarak bir ‘kumaşçı’dır. Cavalli tasarımlarını gerçekleştiren, eşi Eva Cavalli’dir.”

    Ardindan-Roberto

    TOGAY BAYATLI (1938-2024)

    Önce futbolcu, sonra duayen spor yazarı

    Niğde’de 20 Eylül 1938’de doğan Togay Bayatlı, Tarsus Amerikan Koleji’nin ardından İstan­bul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbulspor ve Yeşildirek kulüplerinde futbol oy­nayan Togay Bayatlı, sakatlığının ardından futbolu bırakmak zorunda kaldı. 1958’de spor yazarlığına başladı. Milliyet’te ve birçok gazetede köşe yazarı oldu. Türkiye Spor Yazarları Derneği Başkanlığı (1986-1992) ve Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi Başkanlığı (2003-2011) yaptı. Bayatlı, Olimpiyat Nişanı (Olympic Order), Fransa Spor Bakanlığı Al­tın Madalyası, FIFA 100. Yıl Onur Nişanı ve Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü sahibiydi. 2 Nisan’da İstanbul’da yaşamını yitiren Togay Bayatlı, Zincir­likuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.

    Ardindan-Togay
  • Türkiye’de ilk 1 Mayıs kutlaması

    Türkiye’de ilk 1 Mayıs kutlaması

    Ülkemizde ilk 1 Mayıs gösterisi, bundan 103 yıl önce 1921’de Ankara sokaklarında gerçekleşti. Günümüze kadar ilk 1 Mayıs’ın 1922’de kutlandığı düşünülüyor ve yine Ankara’daki bu “Amelenin Bayramı”nda, “imalat-ı harbiye amelesinin istasyon civarında toplandığı, daha sonra mürettiplerin ve şimendifer- dekovil amelesinin de onlara iltihak ettiği” aktarılıyordu. Milletvekilleri Yunus Nadi, Tevfik Rüştü ve Numan Efendi’nin bulunduğu bu gösterilere Sovyet sefarethanesinden bir temsilci de katılmıştı. 1 Mayıs 1921’e ait bu fotoğraf ise ilk defa yayımlanıyor ve yine Ankara’daki ilk 1 Mayıs yürüyüşünü belgeliyor. Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası üyeleri, 1921 Şubat’ında faaliyetlerini askıya almalarına rağmen kovuşturmaya uğrayacak, partinin önde gelen simaları mahkum edilecek; ancak Eylül 1921’de çıkarılan bir afla serbest bırakılacaklardı.

    Ayin-Fotografi
  • En eski ekmek artık Mısır’ın değil

    En eski ekmek artık Mısır’ın değil

    Neolitik dönemde yaklaşık 8 bin kişinin birarada yaşadığı tahmin edilen Çatalhöyük, dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri. Arkeologların “Mekan 66” olarak adlandırdığı alandaki fırın yapısının içinde bulunan form, bilinen en eski ekmek oldu.

    Konya’nın Çumra ilçesinde yer alan Çatalhöyük’te, bilinen en eski ekmek ortaya çıkarıldı. Büyük kısmı tahrip olan fırının köşesinde, bü­yüklüğü avuç içi kadar mayalanmış bir ekmek olduğu belirlendi. Kazı Başkanı Ali Umut Türkcan, Çatalhöyük sakinlerinin, fırının üze­rini ince bir kille kapatmaları saye­sinde içerideki kalıntının günümüze kadar ulaşabildiğini belirtti. TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’nde (MAM) yapılan radyo karbon testleri, keşfedilen numu­neyi MÖ 6.600 civarına tarihlendirdi.

    Çatalhöyük'te 8 bin 600 yıllık "ekmek" bulundu

    Gaziantep Üniver­sitesi öğretim görevlisi ve biyolog Salih Kavak, mikroskop altında in­celediği formun içeriğinde tahıl kalıntılarının bulunduğunu; arpa, buğday, bezelye gibi bitkilere ait öğütülmüş parçaların görüldüğünü söyledi. 8.600 senelik ekmek üzerin­de yapılan analizler, mayalandığını fakat pişirilmediğini/pişirilemediğini gösteriyor. Türkcan, somun ekmeği­nin küçültülmüş hâli olarak tarif ettiği buluntu için şu cümleleri kullandı: “Ortasına parmak basılmış, içindeki nişastalarla günümüze kadar gelmiş. Bugüne kadar böyle bir örnek yok. Ça­talhöyük zaten birçok ilkin merkeziy­di. Daha kazıldığı yıllarda dünyanın ilk dokumaları Çatalhöyük’teydi. Ahşap eserler yine Çatalhöyük’teydi. Duvar boyaları, resimler buna eklendi. Konya ve Türkiye bu anlamda çok şanslı.”