Kıbrıs’ın yönetimini 1878’de İngilizlerin ele geçirmesinden hemen sonra British Cyprus adlı bir kitap kaleme alan İngiliz tarihçi ve seyyah William Hepworth Dixon, Ada’yı şöyle tarif ediyordu: “Doğu’ya ilerlemek isteyen bir ulus işe Kıbrıs’tan başlamalıdır: Büyük İskender, Ogüst, Richard ve Saint Louis bu yolu izlediler. Batı’ya ilerleyen bir ulus da işe Kıbrıs’tan başlamalıdır: Sargon, Batlamyus, Cyrus, Harun El Reşid bu yolu izlediler. Hindistan’a yapılan ticareti ele geçirmeye çalışan Cenova ve Venedik de Kıbrıs için savaştılar ve sırayla bu üstünlüğü ele geçirdiler. Hindistan’a giden yeni bir denizyolunun bulunmasından sonra Kıbrıs unutuldu. Fakat 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılması Kıbrıs’a antik konumunun gururunu yeniden kazandırdı.”
Aslında Dixon, sonraki yüzyılda Kıbrıs’ı “Akdeniz’in batmayan uçak gemisi” olarak tanımlayanlarla aynı şeyi söylüyordu. Gerçekten de Kıbrıs’ı elinde tutan bir güç, Türkiye’den Mısır’a, Lübnan’dan İran’a uzanan çizgide yer alan bütün bölgeyi ve ticaretini kontrol edebilirdi. Ada bu konumu nedeniyle tarih boyunca Mısırlılardan Fenikelilere, Pers İmparatorluğu’ndan Venedik’e, Osmanlı İmparatorluğu’ndan Britanya’ya kadar birçok güçlü devletin istilasına uğradı.
Bugün “Kıbrıs sorunu” olarak adlandırdığımız meselenin ilk taşları ise 20. yüzyılda Ada’nın iki toplumu arasında çıkan ve Türkiye’yle Yunanistan’ın dahil olduğu kavgada döşendi. 1950’lerde başlayan toplumlararası çatışmaların sonucu, Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’teki Kıbrıs Harekatı ile nihayete eren bir kaos ve çatışma dönemiydi.
Son derece yerinde alınmış bir karar olan 1974’teki 1. Kıbrıs Harekatı, evlerini ve topraklarını terketmek zorunda kalarak Ada’nın belli bölgelerindeki gettolara sıkışmış, ölüm tehdidi altındaki Kıbrıslı Türkler için bir kurtuluş oldu. Sadece onlar için değil, Ada’daki Rum toplumunun güvenliği için de bir girişimdi.
Peki ya sonrası? Kıbrıslı Türkleri kurtaran Türkiye, sonrasını iyi getiremedi. Bu dosyamızı, bugün tüm dünyanın “Kıbrıs sorunu” diye adlandırdığı meselenin tarihine, 1974 Harekatı’na ve sonrasına ayırdık. Bu uzun süreçte hayatını kaybeden, şehit düşen, acı çeken herkese saygıyla…
Fotoğraf Ankara’da yolda yürürken bir kamyonun yandığına tesadüfen tanık olan Akşam gazetesi foto muhabiri Abbas Goralı (1932-2002) tarafından çekilmiş. Goralı’nın kadrajı ve aksiyonu dondurduğu an, refleks makineler döneminde bir ustalık eseri ortaya koymuş. Kendisinin fotoğrafın arkasına düştüğü notta ise hadise şöyle özetleniyor: “Saat 15’te Sıhhiye (Lozan) Meydanı’ndan geçmekte olan ot yüklü bir kamyon, otların troleybüs tellerine dokunması üzerine ateş almıştır. Otların yanmağa başlamasından 5 dakika sonra itfaiye gelerek yangını söndürmüştür. Lozan Meydanı’nda trafik ½ saat aksamıştır.”
İBB Miras tarafından tamamlanan kapsamlı restorasyon ve yeniden işlevlendirme çalışmalarıyla, Taksim Maksemi artık Osmanlı ve cumhuriyet tarihinin önemli anılarına evsahipliği yapacak. Kapsamlı içeriği ve Atatürk’ün kişisel eşyalarını da barındıran koleksiyonuyla Cumhuriyet Müzesi, 100. yıla armağan edilen müstesna bir mekan.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), İstanbul’un merkezî noktası Taksim’e bir müze armağan etti: Cumhuriyet Müzesi. Müze, Kültür Varlıkları Dairesi Başkanlığı (İBB Miras) tarafından restorasyon çalışmalarıyla yenilenen ve yeniden işlevlendirilen tarihî su yapısı Taksim Maksemi’nde açıldı.
Burada ilk olarak Sultan 1. Mahmud (1696-1754), annesi Saliha Sultan adına vakıf olarak bir su deposu, maksem ve çeşme inşa ettirmişti (1732). Maksem arkasındaki depoda biriken su; Galata, Tophane, Kasımpaşa’nın mahallelerine dağıtılıyordu (Bölgenin “Taksim” adı ile anılması, bu su tesisinin inşaatından sonra yapının fonksiyonuyla bağlantılıdır. “Önce mesire yeri sonra kışla, stadyum, en sonunda park, #tarih, Haziran 2014 (ek sayı), s. 18-21). Uzun yıllar boyunca şehrin su ihtiyacını karşılayan ve sekizgen mimariye sahip Taksim Maksemi, İBB Miras tarafından “Cumhuriyet Müzesi” adıyla şehrin tarihî mirasına önemli bir katkı olarak İstanbul’a kazandırıldı. Müze olmadan önce İBB Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi olarak hizmet vermekte olan maksemin restorasyon çalışmalarında, yapının özgün dokusu korundu.
Atatürk’e ait süveter
8 Haziran’da gerçekleşen müze açılışı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney, Eyüpsultan Belediye Başkanı Mithat Bülent Özmen ve Nevşehir Belediye Başkanı Rasim Arı ve İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat, Prof. Dr. Celal Şengör, Mustafa Alabora, Fatih Altaylı’nın da aralarında bulunduğu sanat, siyaset, iş ve medya dünyasından çok sayıda ismin katılımıyla gerçekleşti. Açılışta yapılan konuşmalarda, Taksim Cumhuriyet Meydanı’nın, Türkiye Cumhuriyeti için taşıdığı sembol değerin altı çizildi. İmamoğlu, “Taksim Meydanı, hepimiz için bir gözdür, vicdandır. Geçmişte yaşananlardan ders alarak, bugün daha iyisini yapma konusunda bize dersler verir” dedi. Konuşmasında müzenin yapım aşamasındaki detaylara ve tarihî önemine dikkati çeken Mahir Polat, İstanbul’un zengin kültürel mirasına bir katkı daha sunduklarını belirtti.
Cumhuriyet Müzesi, “Kurtuluş’tan Kuruluş’a” temasıyla, cumhuriyet tarihinin önemli anlarına evsahipliği yapacak şekilde tasarlanmış. Çoğunluğu Şişli’deki İBB Atatürk Müzesi’nin katkılarıyla oluşturulan; Atatürk’ün müşir üniforması, çizmesi, triko süveteri, kalpağı gibi kişisel eşyalarını içeren koleksiyonuyla, ziyaretçilere Atatürk’ü daha yakından tanıtıyor, cumhuriyetin değer ve kazanımlarını yansıtıyor. 2. Meşrutiyet döneminde yapılacak olan ilk seçimler için kullanılan bir oy sandığı, cumhuriyet dönemine ait bir oy sandığı, cumhuriyetin 10. yıl kutlamaları için hazırlanmış Türk bayrağı, 20. yüzyılın ilk yarısında kullanılan hesap makinesi, radyo-mikrofon-daktilo örnekleri sergileniyor. Harf Devrimi’nden önce eski Türkçe yazılmış bir tramvay durağı tabelası da dikkati çekiyor. Cengiz Kahraman ve Osmantan Erkır’ın kişisel arşivlerinden de yararlanan müzede, ziyaretçilerin kitap okuyabileceği bir oturma alanı da bulunuyor.
Müze, Pazartesi hariç her gün 10.00- 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor. Giriş ücretleri, 15 TL / 50 TL.
33. Yaz Olimpiyatları, 26 Temmuz’da Paris’te başlıyor. Bundan 100 yıl önce yine Paris’te yapılan 1924 Olimpiyatları, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temsil edildiği ilk olimpiyattı. O tarihten itibaren 1932 ve 1980’dekiler hariç tüm yaz olimpiyatlarına katıldık. Millî sporcularımızın en başarılı olduğu organizasyon ise 1948 Londra Olimpiyatları’ydı. Güreşçilerin 6 altın, 4 gümüş, 1 bronz madalya ile destan yazdığı, atlet Ruhi Sarıalp’in de bronz madalya kazandığı 1948 Olimpiyatları Türk sporu açısından bir dönüm noktası olacaktı.
Londra Olimpiyatları’nın açılış töreninde millî sporcularımız geçiyor. 67 kişilik Türk sporcu kafilesinde 19 futbolcu, 16 güreşçi, 13 atlet, 9 binici, 6 eskrimci ve 4 bisikletçi bulunuyordu. Kafiledeki tek kadın sporcu olan 16 yaşındaki atlet Üner Teoman 3. sırada; hepsi subay olan ve törene süvari üniformalarıyla katılan binicilerin arasında. En önde bayrağı taşıyan ise güreşçi Muharrem Candaş.
Olimpiyat kampını ziyaret eden İngilizlerin, millî sporcularımızla çektirdikleri hâtıra fotoğrafı. Hürriyet gazetesi “Sporcularımızı ziyaret eden İngiliz kadınlar en çok çıplak başlı güreşçimiz Mersinli Ahmet’le alakadar oldular” yazıyordu. Kamptaki bütün yabancı sporculara “hello” diye seslendiği için adı Mister Hello’ya çıkan Mersinli Ahmet (Kireççi) ayakta sağdan ikinci.
2 Ağustos 1948’de Çin’i 4-0 yenen millî futbol takımı maç öncesinde. Ayaktaki futbolcular (soldan sağa): Erol Keskin, Murat Alyüz, Vedii Tosuncuk, Selahattin Torkal, Bülent Eken, Fikret Kırcan, Cihat Arman, Gündüz Kılıç. Oturanlar: Lefter Küçükandonyadis, Hüseyin Saygun, Şükrü Gülesin. Ayakta en sağdaki kişi, millî takımın Macar teknik direktörü Molnár son anda istifa ettiği için teknik direktörlük görevini üstlenen Futbol Federasyonu Genel Sekreteri Ulvi Yenal. (Cengiz Kahraman arşivi)
Millî futbol takımı 5 Ağustos 1948’de çıktığı 2. maçta Yugoslavya’ya 3-1 mağlup olarak Londra Olimpiyatları’ndan elendi. Çok sert geçen maçın son 5 dakikasında Bülent Eken ve Şükrü Gülesin kırmızı kart gördüler.
73 kilo serbest güreşlerde Yaşar Doğu, Hintli, İranlı ve Mısırlı rakiplerinin ardından fotoğraftaki Macar rakibi Kálmán Sóvári’yi de tuşla yenerek yarı finale çıktı. Amerikalı Merrill’i sayıyla yenen Doğu, finalde Avustralyalı Garrard’ı da tuş ederek altın madalyaya uzandı.
Serbest güreşlerde altın madalya kazanan Nasuh Akar (solda) Celal Atik
Wembley Stadyumu’nda yapılan madalya töreninde birincilik kürsüsünde.
Londra’da madalya kazanan millî sporcuları 20 Ağustos 1948’de Türkiye’ye getiren uçak İstanbul Yeşilköy Havaalanı’nda büyük bir kalabalık tarafından karşılanmıştı. Grekoromen güreşlerde altın madalya kazanan Mersinli Ahmet’in (Kireççi) mutluluğu yüzünden okunuyor.
Güreşçileri Yeşilköy Havaalanı’ndan Taksim’deki kutlamalara götürecek otobüs, sahil yolundan vatandaşların tezahüratları arasında Sirkeci’ye kadar ulaşmış, ama burada mahşerî kalabalık yüzünden durmak zorunda kalmıştı. Otobüsten inen güreşçiler Kasımpaşa’ya kadar omuzlarda taşındı. (Sertaç Kayserilioğlu Arşivi)
Haberleriyle tarihe önemli notlar, belgeler bırakan gazeteci Celal Başlangıç, Türk aydınının “makus talihi”ne uyarak sürgünde öldü. Almanya’da toprağa verilen Başlangıç, özellikle insan hakları ihlalleri haberleriyle tanınıyordu. Ödüller ve hapis cezalarıyla dolu şerefli bir meslek hayatı sürdü. Unutulmayacak.
Türk basının en üretken ve etkili gazetecilerinden Celal Başlangıç, 68 yaşında Almanya’da yaşamını yitirdi. 1956’da İstanbul’da doğan Başlangıç, 1978’de Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu’ndan mezun oldu. Gazeteciliğe de okul yıllarında İzmir’de başladı. 1975’te Ege Ekpres’te başladığı gazetecilik mesleğini ölene kadar ara vermeden sürdürdü. Demokrat İzmir (1977), Politika’da (1979) çalıştıktan sonra Cumhuriyet gazetesine geçti; Adana bölge temsilciliği, iç politika servis şefliği ve yazı işleri müdürlüğü görevlerinde bulundu.
Cumhuriyet gazetesinde çalışırken yaptığı Cizre’ye bağlı Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirildiği haberi, Türkiye’nin basın ve utanç tarihine geçti ve bir dönemin simgesi oldu. Türkiye bu nedenle AİHM’de tazminata mahkum oldu, devlet yetkilileri olayın doğruluğunu kabul etmek zorunda kaldı.
Başlangıç, Cumhuriyet’in ardından Evrensel gazetesinin kurucu genel yayın yönetmeni oldu, ardından Radikal gazetesinde yazmaya devam etti. O dönem Cumhuriyet’in genel yayın yönetmeni olan Hasan Cemal, Başlangıç’ın cenaze töreninde yaptığı konuşmada “Celal çok iyi bir gazeteciydi, çok iyi bir insandı. Huzur içinde uyu kardeşim, seni hep iyi hatırlayacağız” dedi. Yazı ve haberleri T24, Gazete Duvar, bianet.org ve Haberdar’da yayınlanan Celal Başlangıç Artı TV ile Artı Gerçek internet sitelerinin de kuruculuğunu yaptı.
Kendisine 1 yıl 6 ay hapis cezası verilen Celal Başlangıç hakkında, yazı ve haberleri nedeniyle çok sayıda soruşturma da bulunuyordu. Almanya’da yaşamak zorunda kalan gazetecinin pasaportu da iptal edilmişti. Başlangıç’ın cenazesi Almanya’nın Köln kentinde, eşi Ayşe Yıldırım, Hasan Cemal, Can Dündar, Banu Güven, Kemal Göktaş, Erk Acarer, Ragıp Duran gibi çok sayıda gazetecinin katıldığı törenin ardından toprağa verildi. Başlangıç için Türkiye’de de Basın Müzesi’nde gazetecilerin ve dostlarının katıldığı bir anma töreni düzenlendi. Celal Başlangıç, Kanlı Bilmece, Hayatın Rengi Gökkuşağı, Hayata Söylenmiş Şarkılar, Ölüm Kuşun Kanadında, Korku Tapınağı, Trilye’den Yusufeli’ne Adatepe’den Derik’e Hayat Ağacıyla Yaşayanlar adlı kitapların da yazarıydı.
AYTEN GÖKÇER (1940-2024)
Ödüllerle dolu bir sahne kariyeri
Tiyatro ve sinema oyuncusu Ayten Gökçer (Ayten Kaçmaz), İstanbul’da 84 yaşında yaşamını yitirdi. Ankara Devlet Konservatuvarı’nda eğitim gören sanatçı, 1957’de Muhsin Ertuğrul’un tavsiyesiyle girdiği Ankara Devlet Tiyatroları Çocuk Tiyatrosu bölümünde profesyonel olarak oyunculuğa başladı; 1958’de Devlet Tiyatroları’na girdi. 1964’te Türk tiyatro ve sinemasının ünlü isimlerinden Cüneyt Gökçer’le evlendi. 1965’ten itibaren sinema filmlerinde de rol alan sanatçının ilk filmi “Taçsız Kral” oldu. “Yedi Kocalı Hürmüz” müzikali ile geniş kitleler tarafından tanındı. Devlet Tiyatroları’nda “Bu Gece Başka Gece”, “Su Kızı”, “Hafta Başı”, “Aşk Acısı”, “Klinik Bir Vaka”, “Hortlaklar”, “Bernarda Alba’nın Evi”, “Woyzeck”, “Don Juan”, “Öp Beni Kate”, “Andora”, “On İkinci Gece”, “Vanya Dayı”, “Kaktüs Çiçeği”, “IV. Henry”, “Cadı Kazanı” ve “Lysistrata”nın gibi 30’dan fazla oyunda yer aldı.
Sanat yaşamı boyunca birçok ödüle layık görüldü. Aktif sanat yaşamının son yıllarında televizyon dizilerinde de rol aldı. Son olarak Ferzan Özpetek’in 2016 yapımı “İstanbul Kırmızısı” filminde, Tuba Büyüküstün, Halit Ergenç ve Mehmet Günsür ile birlikte kamera karşısındaydı.
Devlet Sanatçısı unvanına sahip Ayten Gökçer, 14 Mayıs 2024’te İstanbul’da geçirdiği rahatsızlık sonucu yaşamını yitirdi ve Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Cenaze törenine Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, İstanbul Valisi Davut Gül, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı, oyuncu Zerrin Tekindor, Gülenay Kalkan ve Ahmet Uğurlu’nun yanısıra ailesi ve sevenleri katıldı.
ERKAN YOLAÇ (1935-2024)
Siyah-beyaz dönemin renkli ismiydi
Ünlü sunucu Erkan Yolaç, İstanbul’da 89 yaşında yaşamını yitirdi. 1935’te Babaeski’de doğan Yolaç, Saint-Joseph Fransız Lisesi’nde başladığı ortaöğrenimini babasının memuriyeti nedeniyle gittiği Kastamonu Lisesi’nde tamamladı. Burada öğrenciyken, ses tonu ve Türkçesi ile tanındı ve belediye hoparlörlerinden anons yapmaya başladı. 1959’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun oldu.
Gazino programlarında sunuculuk yaparak ismini duyurdu. Orhan Boran, Huysuz Virjin, Leyla Sayar gibi ünlü isimlerle sahne aldı. 1962’de tüm yaşamına damgasını vuracak olan ‘Evet-Hayır’ yarışmasını Caddebostan Gazinosu’nda sahnelemeye başladı. Daha önce BBC’de yayınlanan yarışmayı kendi tarzına uygulamıştı ve katılımcılardan iki dakika boyunca sorularına “evet” ya da “hayır” cevabını vermemelerini istiyordu. 1976’da, 1970 Türkiye Güzeli Asuman Tuğberk ile evlendi. 1980’lerin başında ünlü yarışmasını TRT televizyonunda yayınlanan “Stüdyo Pazar” programında sunmaya başladı. Programın o zaman tek televizyon kanalı olan TRT’de yayınlanması Erkan Yolaç’ın tüm ülke tarafından tanınmasını sağladı. Daha sonra TGRT televizyonunda kendi adıyla bir şov programı da yapan Erkan Yolaç, İstanbul’da çoklu organ yetmezliği nedeniyle yaşamını yitirdi. Cenazesi Zekeriyaköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.
PAUL AUSTER (1947-2024)
Çağdaş edebiyatın ‘süper star’ı
Modern edebiyatın en önemli temsilcilerinden Paul Auster, 77 yaşında yaşamını yitirdi. Kuşağının en önemli yazarlarından biri olan Auster, 1947’de Newark’ta Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Columbia Üniversitesi’nde İngiliz, Fransız ve İtalyan edebiyatı üzerine eğitim gördü. 1982’de yayımlanan Yalnızlığın Keşfi kitabıyla tanınmaya başladı. İlk romanı City of Glass (1985), basılmadan önce 17 yayınevi tarafından reddedildi. Kitap daha sonra en ünlü eseri olan New York Üçlemesi’nin girişi oldu. New York Üçlemesi, Yalnızlığın Keşfi, Yanılsamalar Kitabı, Kırmızı Defter, Leviathan, Kehanet Gecesi, Duman, Görünmeyen, Yükseklik Korkusu, Yazı Odasında Yolculuklar, Karanlıktaki Adam gibi eserleri Türkçeye de çevrildi ve geniş bir okuyucu kitlesiyle buluştu. Auster’in Türkçedeki kitapları Can Yayınları tarafından yayımlandı.
Sinema ile de yakından ilgilenen Paul Auster’in iki senaryosu film oldu. Ayrıca, Lulu Köprüde adlı eserini senaryolaştırarak kendisi filme çekti. Fiziği, giyimi, tarzı ile yazardan çok bir oyuncuya benzetilen Paul Auster’e, karizmatik duruşu nedeniyle “edebî süper star” nitelemesi de yapılıyordu. Solda yer alan politik tavrını da hiçbir zaman gizlemeyen ünlü yazar, Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi üzerine “hayatımda siyasette gördüğüm en korkunç şey” demişti.
Paul Auster, 2012’de Türkiye’ye yapacağı ziyareti, gazetecilerin hapiste olmasını gerekçe göstererek iptal etmiş; bu da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tepkisine neden olmuştu. Yazar uzun süredir kanser tedavisi görüyordu.
PROF. DR. ERCAN EYÜBOĞLU (1939-2024)
Akademiden aktivizme bir ömür
Rize-İkizdere’de doğan Ercan Eyüboğlu, 1960’ların sonunda Millî Eğitim Bakanlığı tarafından verilen burs ile Fransa’da doktora yaptı. Bu dönemde Fransa’daki Türk Öğrencileri Birliği’nin (FTÖB) başkanlığını yürüttü. Öğrencilerin, Fransız kamuoyunu 12 Mart 1971 askerî darbesi nedeniyle Türkiye’de yaşanan anti-demokratik uygulamalar konusunda haberdar etmek ve harekete geçirmek amacıyla çıkardığı Nouvelles de Turquie (Türkiye’den Haberler) isimli Fransızca süreli yayına en çok katkı verenlerden biriydi. Türkiye’ye döndükten sonra Hacettepe Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nde göreve başladı. Yürüyüş, Yurt ve Dünya dergilerinde yazdı. 1980’lerde TÜMÖD (Tüm Öğretim Üyeleri Derneği) yönetim kurulu üyesi ve genel sekreteriydi. 1980’de 1 Mayıs Tertip Komitesi’ne katıldığı için hakkında idam cezası talebiyle dava açılan isimlerden biri oldu. Bu dönemde tekrar Fransa’ya yerleşti, Paris Nanterre Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1990’larda Türkiye’ye döndü, bir süre Galatasaray Üniversitesi’nde, daha sonra İstanbul Aydın Üniversitesi’nde hocalık yaptı. 17 Nisan’da vefat eden 85 yaşındaki Prof. Dr. Ercan Eyüboğlu’nun cenazesi Çekmeköy Mezarlığı’na defnedildi.
İstanbul’da Bebek-Eminönü seferini yapan tramvay, yolcularla biletçinin tartışması nedeniyle vatman tarafından Dolmabahçe’de durdurulur. Yol tıkanır ve diğer tramvaylar da arkada beklemek zorunda kalır. İkdam gazetesinin haberine göre tartışmanın sebebi, “yolcuların sol taraftaki pencereleri açmak istemesi”dir. Aracın sadece sağ tarafındaki pencerelerin açılabileceğini söyleyen biletçi, soldakileri açmak isteyen yolculara engel olmuş ve tartışma büyümüştür. Biletçiye kulak asmayan ve Üsküdar tramvaylarında soldaki pencerelerin de açılabildiğini söyleyen yolcular amaçlarına ulaşınca, vatman tramvayı durdurmuştur. Sonraki tartışmayı da yolcuların kazandığını ve tramvayın yarım saat sonra soldaki pencereleri açık şekilde yoluna devam ettiğini belirten İkdam gazetesi haberin girişinde şöyle yazar: “Şu sıcaklarda tramvaya binen halkın halet-i ruhiyesini göstermesi itibarile bu vak’a şayani dikkattir.”
Büyük Türk denizcisi, coğrafyacısı, haritacısı Ahmed Muhyiddin Pîrî, Osmanlı tarihindeki benzersiz bilimsel ve askerî başarılarının ardından, 1554’te “düşmandan kaçtığı” gerekçesiyle ve Kanunî’nin fermanıyla başı kesilerek öldürüldü. 80’ini geçmiş Pîrî Reis’in bedeni denize atıldı, malı müsadere edildi, mezarı olmadı. Yaptığı haritalar 1929’da tesadüfen bulundu ve Atatürk’ün talimatıyla tekrar basılarak dünyaya mâledildi. Bir Osmanlı trajedisi.
Geçen sene başında kaybettiğimiz Prof. Dr. Ertuğrul Önalp, Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, İspanyol Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda emek vermiş kıymetli hocalarımızdandı. Önalp’ın 2010’da Tarih Araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan “Pîrî Reis’in Hürmüz Seferi ve İdamı Hakkındaki Türk ve Portekiz Tarihçilerinin Düşünceleri” makalesi, bu konudaki en kapsamlı yazılardandır.
Önalp’ın makalesinin başındaki giriş, Pîrî Reis’in idamına giden süreci şöyle özetler:
“Portekizliler Basra Körfezi’nin girişindeki Hürmüz Adası’nı 1515’te ikinci defa fethederek bu körfez yoluyla yapılan ticareti kontrol etme imkânına sahip oldular. Ama Osmanlı hâkimiyeti altındaki Aden’i ele geçiremedikleri için Kızıldeniz ile Hindistan arasındaki Müslüman ticaretine engel olamadılar. Osmanlı Devleti, hem Kızıldeniz’in güvenliğini sağlamak hem de Hint Okyanusu’nda Portekizlilere karşı mücadelede etmek amacıyla 1525’te Süveyş’te bir deniz üssü kurdu. Buradaki donanmanın başına 1547’de Pîrî Reis getirildi. O sıralar Osmanlıların Hint Okyanusu’ndaki yegane limanı olan Aden’de yerli Araplar isyan ederek hakimiyeti ele geçirmişlerdi. Pîrî Reis, Portekizlilerin himayesine girmeye meyilli olan Aden şeyhinin isyanını 1549’da bastırarak burasını yeniden Osmanlı hakimiyetine dâhil etti. Bu başarısından sonra Kanunî Sultan Süleyman ona yeni bir görev verdi. Buna göre, Süveyş’ten donanmasıyla Basra’ya gidecek ve oradaki 15.000 askeri aldıktan ve diğer gemileri donanmasına dâhil ettikten sonra ani bir harekatla Hürmüz Adası’nı ele geçirecekti. Bu harekatı başarıyla gerçekleştirebilmesi için Basra’ya ulaşana kadar Portekizlilerin husumetine yol açacak bir davranıştan kaçınması gerekiyordu. Ne var ki Pîrî Reis, Basra’ya ulaşmayı beklemeden önce Maskat’ı yağmaladı, daha sonra kendi donanmasıyla ve kuvvetleriyle Hürmüz kalesini muhasara etti. Hürmüz’deki Portekiz garnizonu hazırlıklı olduğundan kuşatmaya uzunca bir süre direndi. Pîrî Reis kaleyi fethedemeyeceğini anlayınca kuşatmayı kaldırarak Basra’ya çekildi. Orada Basra beylerbeyi Kubad Paşa’nın kendisini soğuk bir şekilde karşılaması ve kadırgalarına kürekçi temin etmede yardımcı olmaması üzerine Süveyş’e dönmek niyetiyle ganimetle yüklü 3 kadırgayla Basra’dan ayrıldı. Fırtınalı bir gecede Portekizlilere farkettirmeden Hürmüz Boğazı’nı aşmaya muvaffak oldu. Mısır’a geldiğinde tutuklandı ve daha sonra gönderilen padişah fermanı uyarınca Kahire’de boynu vurularak idam edildi.”
Portekiz kaynaklarının dikkatli bir tetkikiyle yazılan makalenin sonuç bölümünde şu değerlendirme yapılır:
“Türk kaynaklarında Pîrî Reis’in idam sebebi hakkında bir görüş birliği olmamasına mukabil, bu konuda Portekizli yazar Couto’nun ve onun eserine dayanan diğer Portekizli tarihçilerin düşüncesine göre Pîrî Reis’in idam edilmesinin esas sebebi padişahın emrine itaatsizliktir… Padişahtan aldığı talimata göre Pîrî Reis’in önce Basra’ya gitmesi ve orada hazır bulunan 15.000 askeri ve diğer gemileri donanmasına dâhil ettikten sonra ani bir saldırıyla Hürmüz Adası’nı ele geçirmesi gerekiyordu. Dolayısıyla Basra’ya varana kadar başka bir işle uğraşmamalı, yani Portekizlilerin dikkatini çekmemeliydi. Bu görüş bize de mantıklı gelmektedir. Dikkat edilecek olursa, bu itaatsizlik Osmanlılar açısından iki vahim sonuç doğurmuştur: Birincisi, Hürmüz Adası’nın ani bir saldırıyla fethedilmesi imkânının, Portekizlilerin o sulara kuvvetli bir donanma göndererek önlem almalarıyla tamamen ortadan kalkmış olmasıdır. Gerçekten de Hürmüz fethedilmediği sürece Türklerin ne Basra Körfezi yoluyla Hint Okyanusu’na rahat bir şekilde ulaşmaları ne de Acemlere karşı yaptıkları savaşlarda Kızıldeniz yoluyla Basra’ya ikmal yapmaları mümkün değildi. İkinci sonuç ise, Basra’ya gönderilen donanmanın büyük bir kısmının orada âtıl vaziyette yatması sebebiyle Portekizlilerin gerek Basra Körfezi’nde, gerekse Aden sularında ve hatta Kızıldeniz’de Osmanlılara karşı deniz üstünlüğünü elde etmeleriydi. Bu durumda Haremeyn, yani İslâmın kutsal şehirleri Mekke ve Medine, Portekiz tehdidine her zamankinden daha fazla maruz kalmış oluyordu.”
Coğrafyacı-kaşif Pîrî Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde Çanakkale Boğazı.
Yine Önalp’ın çalışmasına göre, Türk tarihçileri arasında da Pîrî Reis’in idam sebebi hakkında bir fikirbirliği bulunmaz. Tarihçi Mustafa Cezar “Eski Osmanlı kaynaklarının hemen hemen hepsinde yer alan bir rivayete göre, Pîrî Reis’in Hürmüz muhasarasını kaldırmasının sebebi, şehirdeki Portekiz kumandanından rüşvet almasıdır. Müverrih Âli ve Peçevî de bu rüşvet meselesine temas etmekle beraber, hâdiseyi Kubad Paşa’nın garazına atfederek, para mukabilinde muhasara kaldırma rivayetinin sıhhatine inanmamaktadır.”
Kimi tarihçiler onun Maskat ve Hürmüz’deki Müslüman halkı yağmaladığı için idam edildiğini ileri sürer; kimileri ise Pîrî Reis’in Basra’ya büyük bir ganimetle geldiğinde, bundan pay almak isteyen Kubad Paşa’yı reddetmesinin bir dönüm noktası olduğunu; paşanın ona garez duyarak katledilmesini sağlamak için padişaha mektuplar gönderdiğini belirtir. Tarihçi Yılmaz Öztuna ise bu konuda şunları yazar:
“Pirî Reis’in bu pek parlak ve meşakkatli seferi, Türk amiralinin bilgisini ve servetini kıskanan rakiplerini azdırdı. Beylerbeyi payesiyle Mısır’a, Basra’ya ve Arabistan’da kendi fethettiği toprakların başına getirileceğinden çekinilmiş olmalıdır. Rakiplerin istismar ettikleri konu, Portekiz donanmasının Türk donanmasının karşısına çıkmaya cesaret edememesine rağmen, ciddî hiçbir sebep olmaksızın küçük Hürmüz adasının fethinin gerçekleştirilmemesi, bilhassa Pirî Reis’in donanmayı Basra’da bırakıp Süveyş’e getirmemesidir. Bu ikinci husus üzerinde durmak lâzımdır. Türk denizcilerinde, umumiyetle bütün milletlerin denizcilerinde olduğu gibi gemi, âdeta kutsal, canlı, sevilmekten ileri bir hisle bağlanılan bir varlıktır. Her Türk kaptanı, ‘yarın İstanbul’da Paşakapısı’nda (Kasımpaşa’daki makamında) bana emanet edilen teknenin hesabı sorulur!’ endişesi içindeydi. Onun için, Pirî Reis gibi, Osmanlı cihanşümul denizciliğinin piri olan Kemal Reis’in yanında yetişmiş pek tecrübeli ve ihtiyar bir amiralin, çok ciddî sebepler olmaksızın, donanmasını, şu veya bu vesileyle başka bir Türk limanında bırakıp, amirallik merkezi olan Süveyş’e dönemeyeceği aşikârdır… Donanmanın Portekizlilere kaptırıldığı rivayetleri İstanbul’a gelmiş ve imparatorluk taht şehrinde büyük dedikodular yapılmış, teessürler izhar edilmiştir… Sadrazam Rüstem Paşa’nın da, korsanlıktan yetişmiş, boyun eğmez Türk amirallerine nefreti malum olduğundan, Pîrî Reis aleyhindeki havayı körüklediği muhakkak sayılabilir. Bunun üzerine, Kanunî Asrı’nı lekeleyen birkaç hadiseden birini teşkil eden bir ferman çıkartılarak, büyük denizcinin başının vurulmasına karar verilmiştir. Bu vaziyetten birinci derecede Kubad Paşa, ikinci derecede de sultan-zâde olan Mısır beylerbeyi Dukaginzâde Mehmed Paşa mesuldür. Kubad Paşa, Basra’da Pîrî Reis’e, fırtınadan zarar gören kadırgaları için kürek gibi teçhizatları bile temin etmemek suretiyle, hislerini zaten izhar etmişti… Dukaginzâde ise, kendisi ana tarafından Osmanoğlu olduğu halde, Türk amiralinin şahsını gölgede bırakan servet ve nüfuzunu kıskanıyordu. Pîrî Reis’in düşmanları, onun, idam edilmiş bulunan Sadrâzam Damat İbrahim Paşa’nın adamı olduğunu ileri sürecek kadar akıl sahasından dışarı çıkmışlardır.”
1976’da vefat eden tarihçi Cengiz Orhonlu ise konuyla ilgili olarak şu fikirdedir: “Pîrî Reis’in katli hakkında çağdaş ve çağdaş olmayan tarihçilerin aldıkları tutum dikkate değer. Peçuylu İbrahim ve Kâtip Çelebi herhangi bir beyanda bulunmayarak yalnız olayı nakletmektedirler. Onun Hint donanması kaptanlığında haleflerinden biri olan Seydi Ali Reis, diğer tarihçilerden ziyade gerçekleri bilmesi muhakkak olmasına rağmen, manâlı bir sükûtla olayı geçiştirmektedir… Bununla beraber bazı tarihçiler de uygulanan karar hakkında çok gayretkeştirler; Mehmed Efendi, Celâlzade Mustafa ve Mustafa Âli gibi tarihçilere göre Pîrî Reis menfaatini gözeterek teslim olmak üzere iken Hürmüz muhasarasını kaldırmış, bunun yanısıra Hint donanmasını Basra’da bırakarak 3 kadırga ile kaçmıştır…”
Pîrî Reis, Kitab-ı Bahriye’de İstanbul’u; suriçi bölgesini, sarayı, her bir camisi ve medresesiyle ayrıntılı şekilde çizmişti.
Orhonlu, Pîrî Reis’in Hürmüz kuşatmasını kaldırarak Basra’ya çekilmesini, o oradan ayrıldıktan kısa bir süre sonra güçlü ve dinlenmiş bir Portekiz filosunun yardıma gelmesi sebebiyle son derece isabetli verilmiş bir karar olduğunu ifade eder; ayrıca kürekçi temin etmedeki güçlükten dolayı onun yıpranmış olan kadırgaları Basra’da bırakarak sadece üç kadırgayla dönmesini de makul bir davranış olarak görür.
Portekiz kaynaklarında Pîrî Reis’in rüşvet aldığına dair herhangi bir bilgi yoktur. Zaten Portekizli tarihçilerin olayı nakledişinden de anlaşıldığı kadarıyla rüşvet alması sözkonusu olamaz. Hürmüz kalesi kumandanı Alvaro de Noronha’nın kral III. João’ya yazdığı 31 Ekim 1552 tarihli mektubun muhtevasından da anlaşıldığına göre, Pîrî Reis’in Hürmüz kuşatmasını kaldırmasının esas nedeni mühimmatının azalmasıdır: “Hiç kuşku yok ki, Türkler kuşatmaya başladıkları gibi devam etselerdi, surları tamamen yıkabilirlerdi, sonunda onları öyle zor durumlara soktuk ve öyle tehlikelerle karşı karşıya bıraktık ki kaybetmeleri kaçınılmaz oldu. Bu sebepten ve (Türkler) buraya gelirken bir kalyonun Bab’ül Mendeb Boğazı’ndan geçerken batmasından ötürü levazım, barut ve harp malzemesinde sıkıntıya düştüler ve kuşatmayı kaldırmaya mecbur oldular”. Couto’ya göre Pîrî Reis’in Hürmüz kuşatmasını kaldırmasının başlıca sebebi kaleyi günlerce top ateşine tutmasına rağmen bir sonuç alamamasıdır.
Sonuç olarak, bu coğrafyanın en büyük coğrafyacılarından, denizcilerinden biri, “hiçbir başarı cezasız kalmaz” deyişiyle hem idam edilmiş hem de silinmiştir.
Beşiktaş’ta Surp Asdvadzadzin Kilisesi’nde 21 Mart’ta yapılan bir törenle toprağa verilen Vahan Kocaoğlu, kitapçılık tarihinin en renkli kişiliklerinden biriydi. Vahan Usta, İstanbul’da geleneksel seyyar sahaflığı temsil ediyordu.
Yozgat-Boğazlıyan’da doğmuş, İstanbul’a 2 yaşında gelmiş, dedesi zangoç olan Vahan Usta, Beşiktaş’ta Makruhyan okulunda okudu. 1960’ta Beyoğlu’nda seyyar sahaflığa başladı; son yıllarında Beşiktaş İskelesi yanında sahaf tezgahı açtı; bütün ömrünü dükkansız, seyyar sahaf olarak sürdürdü. “Kaldırım Sahafı, Hayal Sahaf” gibi tanımlarla da bilinen Vahan Usta’nın dostları tarafından yazılmış Hayal Sahaf, Vahan Usta Üzerine Yazılar başlıklı kitapta; Enis Batur, Oktay Güzeloğlu, Ergun Hiçyılmaz, Sevan Ataoğlu, Şule Alparslan, Ümit Bayazoğlu, Cengiz Kahraman, Hasan Coşkun’un yazıları bulunuyor (Ex Libris Sahhaf; İstanbul, Temmuz 2000). Ümit Bayazoğlu, Aras Yayınları tarafından yayımlanan Hatırda Kalmaz, Satırda Kalır isimli çalışmasında çok güzel bir Vahan Usta portresi kaleme almıştır. Kendisine 2021’de İstanbul sahaf esnafı adına bir şükran plaketi verilmiştir. İstanbul ve Beyoğlu’nun, sahaflık tarihinin müstesna insanlarından Vahan Kocaoğlu kültür tarihimizde hep yaşayacak.
MESUT KARA (1961-2024)
Emekçilere başrol veren yönetmen-yazar
Sinema yazarı ve yönetmen Mesut Kara, Söke’de yaşamını yitirdi. Filmlerinin yanısıra Yeşilçam’ın unutulan emekçileri üzerine de yazan Kara’nın Artizler Kahvesi, Yeşilçam’da Unutulmayan Yüzler, Sinema ve 12 Eylül, Yeşilçam Hatırası adıyla yayımlanmış kitapları vardı. Yönetmenliğini yaptığı ve senaryosunu yazdığı “Fantastiğin Sineması” belgeselinde, Türk sinemasındaki bu özel alanı keyifli bir dille anlattı. Yine hem yazıp hem yönettiği “Işıyarak Yok Olan Aktör Erkan Yücel Şimdi Geçti Buradan” belgeselinde ise 10 Eylül 1985 tarihinde trafik kazasında yitirdiğimiz tiyatro sanatçısı Erkan Yücel’i selamladı.
Uzun süredir Evrensel gazetesinde sinema yazıları yazan Mesut Kara, Pendikli Yıllar ve Sinemasal Anılar kitabında ise 1970’li yılların ateşli politik ortamında şekillenen kendi yaşamını anlatmıştı. Sinema yazarı Hakan Güngör, Kara’nın ardından Evrensel’e verdiği mülakatta “küçük ama etkili rolleriyle yüzüne hep aşina olduğumuz isimleri de yazdı, yazılarında onlara başrol verdi. Yeşilçam’a vefanın ince işçisiydi. Emeğiyle yaşayacak adı da…” dedi.
TÜRKER İNANOĞLU (1936-2024)
‘Bay Sinema’ ardında yüzlerce film bıraktı
Türk sinemasının en önemli ve tartışmalı isimlerinden Türker İnanoğlu, 87 yaşında İstanbul’da yaşamını yitirdi. Safranbolu’da doğan İnanoğlu, 1957’de İstanbul’da öğrenciyken yönetmen yardımcılığı ile sinema sektörüne girdi. 1959’da yönetmen olarak ilk filmini çekti. 1960’ta kurduğu Erler Film ile yüzlerce filmin yapımcısı oldu. Sinemaya onlarca yeni yüz kazandırdı.
Türker İnanoğlu 1964’te oyuncu Filiz Akın’la evlendi. Bu evlilikten İlker İnanoğlu dünyaya geldi (“Yumurcak” karakteriyle çocuk oyuncu olarak sinemaya giren İlker İnanoğlu). 1975’te Filiz Akın’dan ayrıldıktan sonra oyuncu Gülşen Bubikoğlu ile evlendi; bu evlilikten de Zeynep isminde bir kızları oldu.
1970’lerin sonunda videonun önemini fark eden İnanoğlu, kurduğu Ulusal Video şirketiyle Türkiye’de ilk video kaset dağıtımını başlattı. 1985’te bir televizyon stüdyosu kurdu ve birçok televizyon yapımına imza attı. Turgut Özal’ın başbakanlığı sırasında “İcraatın İçinden” isimli programını başlattı. Dönemin yeniliklerini takip eden İnanoğlu 2005’te de İstanbul-Maslak’taki TİM’i (Türker İnanoğlu Maslak Show Center) açacaktı. Türkiye’de sinemanın en güçlü isimlerinden olan, birçok filmde imzası bulunan Türker İnanoğlu, iktidar ve devletle ilişkileri nedeniyle ve “tekelci” olmakla eleştirilmişti. İnanoğlu, 4 Nisan’da sinema ve sanat dünyasından çok sayıda kişinin katıldığı törenin ardından Kanlıca Mezarlığı’na defnedildi.
GÜNDÜZ SAİT GÜNGEN (1925-2024)
Yüksek mühendis ve ‘Devrim’ tasarımcısı
Bir efsane hâline gelen “devrim otomobili”nin tasarımcılarından yüksek mühendis Gündüz Sait Güngen, 99 yaşında yaşamını yitirdi. Güngen, 19 yaşında TCDD’nin bursluluk sınavını kazanarak üniversite eğitimi için ABD’ye gönderilmişti. Yüksek mimar-mühendis olarak Türkiye’ye dönen Güngen, TCDD’de çalışarak bursunu ödedi. İlk Sivil Havacılık Genel Müdürü de olan Gündüz Sait Güngen, daha sonra ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nin kurucularından biri oldu. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in talimatıyla üretilen “Devrim” otomobilini yapan ekip içinde yer alan Güngen, Eskişehir Demiryolu Fabrikası’nda üretilen aracın kaporta bölümlerini ve Devrim amblemini tasarlamıştı.
ROBERTO CAVALLİ (1940-2024)
Bir moda ikonunun ihtişamı ve tasarımları
İtalyan moda tasarımcısı Roberto Cavalli, 12 Nisan’da doğduğu şehir olan Floransa’da öldü. Cavalli, moda tasarımları ve oluşturduğu markalar ile bir döneme damgasını vurmuştu. Babası ünlü ressam Giuseppe Rossi’ydi. Roberto Cavalli, sanat enstitüsünde okudu ve tekstil baskısı üzerine odaklandı. 1960’ların başında profesyonel tekstil baskıları yapmaya başladı ve kendi şirketini kurdu. Derinin farklı biçimlerde boyanmasına ilişkin yeni bir teknik geliştirdi ve bunun patentini aldı. Bulduğu teknik moda dünyasında bir çığır açacak ve önemli markalar tarafından kullanılmaya başlanacaktı. Sophia Loren, Brigitte Bardot gibi dönemin yıldızlarının Cavalli koleksiyonundan giyinmesi ününü arttırdı.
Blucin-deri kombinasyonu, pantolonlara yaptığı detaylı egzotik baskılar, leopar desenleri Cavalli’nin alamet-i farikasıydı. 1994’te ilk defa “taşlanmış kot”u sergiledi ve bu tüm dünyada moda oldu. Ancak bedeli ağırdı, Cavalli ününe ün, parasına para katarken, taşlama işinde çalışan onlarca işçi yaşamını yitirdi veya sakat kaldı (silikozis). Artık rock yıldızlarının turnelerine özel kıyafetler tasarlıyor, lokantalardan çocuklara kadar birçok alanda üretim yapan yeni markalar çıkarıyor, yeni şirketler kuruyordu. Sadece giysi tasarlamıyordu; yaptığı şişeler, şarap kadehleri de ünleniyordu. Cavalli’nin 2000’lerdeki müşterileri arasına Kim Kardashian ve Jeniffer Lopez de girmişti.
Roberto Cavalli, sürekli bronz teni, neredeyse hiç çıkarmadığı güneş gözlüğü, puroları ve gece hayatıyla bir rock yıldızı gibi yaşadı. Freedom adlı süper lüks yatıyla dünya turuna da çıkan ünlü modacı kadınlara düşkünlüğüyle de ünlüydü. Roberto Cavalli moda dünyasında kalıcı bir iz, çocuklarına ise servet bıraktı. Moda tasarımcısı Barbaros Şansal, Cavalli için şu çarpıcı yorumu yapmıştı: “Esas olarak bir ‘kumaşçı’dır. Cavalli tasarımlarını gerçekleştiren, eşi Eva Cavalli’dir.”
TOGAY BAYATLI (1938-2024)
Önce futbolcu, sonra duayen spor yazarı
Niğde’de 20 Eylül 1938’de doğan Togay Bayatlı, Tarsus Amerikan Koleji’nin ardından İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbulspor ve Yeşildirek kulüplerinde futbol oynayan Togay Bayatlı, sakatlığının ardından futbolu bırakmak zorunda kaldı. 1958’de spor yazarlığına başladı. Milliyet’te ve birçok gazetede köşe yazarı oldu. Türkiye Spor Yazarları Derneği Başkanlığı (1986-1992) ve Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi Başkanlığı (2003-2011) yaptı. Bayatlı, Olimpiyat Nişanı (Olympic Order), Fransa Spor Bakanlığı Altın Madalyası, FIFA 100. Yıl Onur Nişanı ve Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü sahibiydi. 2 Nisan’da İstanbul’da yaşamını yitiren Togay Bayatlı, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Ülkemizde ilk 1 Mayıs gösterisi, bundan 103 yıl önce 1921’de Ankara sokaklarında gerçekleşti. Günümüze kadar ilk 1 Mayıs’ın 1922’de kutlandığı düşünülüyor ve yine Ankara’daki bu “Amelenin Bayramı”nda, “imalat-ı harbiye amelesinin istasyon civarında toplandığı, daha sonra mürettiplerin ve şimendifer- dekovil amelesinin de onlara iltihak ettiği” aktarılıyordu. Milletvekilleri Yunus Nadi, Tevfik Rüştü ve Numan Efendi’nin bulunduğu bu gösterilere Sovyet sefarethanesinden bir temsilci de katılmıştı. 1 Mayıs 1921’e ait bu fotoğraf ise ilk defa yayımlanıyor ve yine Ankara’daki ilk 1 Mayıs yürüyüşünü belgeliyor. Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası üyeleri, 1921 Şubat’ında faaliyetlerini askıya almalarına rağmen kovuşturmaya uğrayacak, partinin önde gelen simaları mahkum edilecek; ancak Eylül 1921’de çıkarılan bir afla serbest bırakılacaklardı.
Neolitik dönemde yaklaşık 8 bin kişinin birarada yaşadığı tahmin edilen Çatalhöyük, dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri. Arkeologların “Mekan 66” olarak adlandırdığı alandaki fırın yapısının içinde bulunan form, bilinen en eski ekmek oldu.
Konya’nın Çumra ilçesinde yer alan Çatalhöyük’te, bilinen en eski ekmek ortaya çıkarıldı. Büyük kısmı tahrip olan fırının köşesinde, büyüklüğü avuç içi kadar mayalanmış bir ekmek olduğu belirlendi. Kazı Başkanı Ali Umut Türkcan, Çatalhöyük sakinlerinin, fırının üzerini ince bir kille kapatmaları sayesinde içerideki kalıntının günümüze kadar ulaşabildiğini belirtti. TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’nde (MAM) yapılan radyo karbon testleri, keşfedilen numuneyi MÖ 6.600 civarına tarihlendirdi.
Gaziantep Üniversitesi öğretim görevlisi ve biyolog Salih Kavak, mikroskop altında incelediği formun içeriğinde tahıl kalıntılarının bulunduğunu; arpa, buğday, bezelye gibi bitkilere ait öğütülmüş parçaların görüldüğünü söyledi. 8.600 senelik ekmek üzerinde yapılan analizler, mayalandığını fakat pişirilmediğini/pişirilemediğini gösteriyor. Türkcan, somun ekmeğinin küçültülmüş hâli olarak tarif ettiği buluntu için şu cümleleri kullandı: “Ortasına parmak basılmış, içindeki nişastalarla günümüze kadar gelmiş. Bugüne kadar böyle bir örnek yok. Çatalhöyük zaten birçok ilkin merkeziydi. Daha kazıldığı yıllarda dünyanın ilk dokumaları Çatalhöyük’teydi. Ahşap eserler yine Çatalhöyük’teydi. Duvar boyaları, resimler buna eklendi. Konya ve Türkiye bu anlamda çok şanslı.”