Yazar: #tarih

  • Necdet Sakaoğlu

    Necdet Sakaoğlu

    Hem eğitimci hem de tarihçi kimliğiyle sayısız esere imza atan sevgili hocamız Necdet Sakaoğlu, 27 Ağustos akşamı hayata gözlerini yumdu. Hayatının önemli bir kısmını adadığı Amasra’da 28 Ağustos’ta defnedildi. Tarihe olan tutkusu ve ülkemizin kültürel mirasını koruma çabasıyla; sadece akademik çevrelerle sınırlı kalmayıp, toplumun her kesimine ulaşan çalışmalarıyla öne çıkan olan Sakaoğlu her daim yaşayacak. Azmi, bilgeliği, çalışkanlığı, zarafeti, asilliği ve güleryüzüyle hatırlanacak.

    Sivas’ın Divriği ilçesinde 29 Eylül 1939’da doğan Necdet Sakaoğlu, ilk ve ortaokulu burada tamamladı. 1954-57 arasında Sivas Öğretmen Okulu’nda eğitimine devam etti. 18 yaşında Şanlıurfa’nın Parapara Köyü’ne öğretmen olarak atanan Sakaoğlu, 1 eğitim-öğretim yılı burada kaldı ve 1959’da İstanbul Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne kaydoldu. 1961’de mezun olarak Trabzon Öğretmen Okulu’na atandı. Askerlik hizmeti için yedeksubay okuluna giden Necdet Sakaoğlu, vatani görevini Çorlu’da yaptı. Daha sonra 19 yıl görev yapacağı ve sevgili eşi Fatma Hanım’la evleneceği Bartın’ın Amasra ilçesinde bulunan ortaokula tayin edildi; 1982’ye kadar burada kaldı. Amasra’da bir lise açılmasına öncülük etti; 1980’de eğitime başlayan Amasra Lisesi’nde kurucu müdür olarak göreve başladı. 1982’de Ankara’dan gelen haberle Bakanlık müfettişliğine atandığı kendisine bildirildi. Aynı yılın sonunda müfettişlik görevine başlayan Sakaoğlu, Talim ve Terbiye Kurulu Üyeliği’ne atandığı 1994’e kadar, 12 sene boyunca vazifesini sürdürdü, 1998’de emekli oldu. Emeklilik döneminde Tarih Vakfı yayın kurulunda görev aldı, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Danışma Kurulu’nda çalıştı, Türkiye Tarihî Evleri Koruma Derneği Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Metropolitan Planlama’da danışman, UNESCO İstanbul Tarihi Sit Alanları Alan Başkanlığı’nda danışman-üye ve Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası Bilim Kurulu’nda görevliydi. Hayatı boyunca tarih çalışmalarına devam etti.

    Tarihe ve mimariye olan ilgisi henüz çocuk yaşlarında şekillenen Necdet Sakaoğlu, eğitimcilik kariyerini sürdürürken tarih yazımı üzerine çalışmalarını ilerletti, 1966’da ilk kitabını (Çeşm-i Cihan Amasra) yayımladı.

    Türk tarihî alanlarına kaynak olan kitaplarını bilim camiasına kazandıran Sakaoğlu 1969’da Duru Tarih, 1971’de Türk Anadolu’da Mengücekoğulları adlı çalışmalarıyla iki defa Ali Naci Karacan Armağanı, 1984’te yayımlanan Köse Paşa Hanedanı ile Sedat Simavi Vakfı Sosyal Bilimler Ödülü, Bu Mülkün Sultanları ile de 2000’de İletişim Fakültesi En İyi Tarih Ödülü’nü aldı. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nin ortaya çıkışında görev aldı ve içerdiği pek çok maddeyi kaleme aldı. Tarih, sanat tarihi, eğitim tarihi üzerine yazdığı onlarca kitap, makale, dergi yazısı, ansiklopedi maddesi çok uzun bir liste oluşturur. 2009’dan bu yana yayın kurulu başkanımız olan Necdet Sakaoğlu’nun dergimizde de 350’nin üzerinde yazısı yayımlandı.

    (2022’de çıkan “Necdet Sakaoğlu’na Armağan – Sanat Tarihi Yazıları / Kriter Yayınevi” kitabında, Ayşe Denknalbant Çobanoğlu ve Fatih Sarımeşe’nin hazırladığı biyografi bölümünde Hocamızın ayrıntılı bibliyografisi mevcuttur.)

    Necdet Sakaoğlu
  • İstanbul işgalden kurtuldu, halkın sevinci sokağa taştı

    İstanbul işgalden kurtuldu, halkın sevinci sokağa taştı

    Osmanlı Devleti, kaybedenleri arasında olduğu 1. Dünya Savaşı’nın ardından İtilaf Devletleri ile Mondros Bırakışması’nı imzalamak durumunda kaldı. Bu antlaşmaya dayanan İtilaf Devletleri donanmalarının 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa önlerine demirlemesiyle İstanbul’un işgali fiilî olarak başlamış, 16 Mart 1920’de resmileşmişti. 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından sonra işgal kuvvetleri İstanbul’u terketmeye başladı. Son işgal birlikleri kentten 4 Ekim 1923’te ayrıldı. 2 gün sonra Türk ordusu şehre ulaştığında, 4 yıl 10 ay 23 gün süren esaret resmen bitmişti. Sarayburnu limanına çıkarak Gülhane Parkı’nda toplanan 3. Kolordu askerleri halkın coşkulu gösterileri arasında Taksim’e kadar yürüdü. Fotoğrafta, Mirliva (Tuğgeneral) Şükrü Naili Paşa (sağda, öndeki süvari) komutasındaki Türk kuvvetleri Eminönü’nden geçiyor.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    ayin-fotosu

  • Arap dünyasında işçi mücadelesi ve sendikal hareketin tarihsel etkileri

    Arap dünyasında işçi mücadelesi ve sendikal hareketin tarihsel etkileri

    kitap-1
    ORTA DOĞU’DA İŞÇİLER VE SENDİKAL HAREKET
    YAZAR KIVANÇ ELİAÇIK

    İsrail’in Gazze’de soykırıma varan saldırıları, suikast­ları, Lübnan’da patlayan çağrı cihazları, tüm bunlar karşısın­da neredeyse kafasını kuma gömen Arap ülkelerinin yöne­ticileri… DİSK’in Uluslararası İlişkiler Müdürü Kıvanç Eliaçık, yazdığı son kitabıyla Arap dün­yasına farklı bir açıdan bakıyor. Eliaçık, Orta Doğu’da İşçiler ve Sendikal Hareket kitabında, bu coğrafyadaki ve Kuzey Afri­ka’daki işçilerin ve sendikal hareketin durumunu inceliyor. Kitapta Suriye’den Filistin’e, Mısır’dan Tunus’a kadar geniş bir bölgede işçi liderleri ve işçilerin deneyimlerini oku­yoruz. Eliaçık kitabı yazma amacını anlatırken şöyle diyor: “Tunus’ta sendikalar ülkenin bağımsızlığında ve demok­ratikleşmesinde kilit bir rol oynadılar. Böylece Nobel Barış Ödülü’nü ka­zandılar. Mısır’da devlet kontrolündeki sendika­ların gücüne rağmen bağımsız sendikaların grevleri Arap Baharı’nın habercisi oldu. Filistin’de sendikalar önce İngiliz mandasına sonra İsrail’e karşı verilen ulusal mücadelenin önemli bir aktörü oldu. Lübnan sendikaları, farklı mezhep ve etnik kökenlerden işçileri bi­raraya getirerek ülkede önemli bir istisna oluşturdu. Sendika­ların tarihsel konumu Suriye savaşını ve bölgenin geleceğini anlamak için önemli ipuçları veriyor. Cezayir’de demokratik­leşme ve laiklik tartışmalarını, Irak’ta işgalleri ve yeniden inşa süreçlerini, Körfez sermayesi­nin dönüşümünü veya mülte­cilerin koşullarını yorumlaya­bilmek için sendikaları ve işçi hareketlerini anlamak gerekir.”

    Daha önce de Küresel Sen­dikalar Kılavuzu kitabıyla uluslararası işçi sendikalarını tanımamızı sağlayan Eliaçık, NotaBene Yayınları’ndan çıkan son kitabında bölgeyi ve dina­miklerini daha ayrıntılı şekilde ele alıyor.

    Güneydoğu Asya için ilk elden tarih ve aktüalite…

    kitap-2
    GÜNEYDOĞU ASYA REHBERİ
    YAZAR CAN ERKAN

    Gezgin Can Erkan, yaşa­mının 9 yılını Güneydo­ğu Asya ülkelerinde geçirdi. Covid-19 pandemisi nedeniyle ülkeye geri dönmek zorunda kalan Erkan, bu coğrafyadaki deneyimlerini hem rehberlik bilgileri hem de sosyal-politik gözlemleriyle birlikte kitaplaş­tırdı. Eser, bu coğrafyaya ilgi duyanlar, gitmek isteyenler için hem tarihsel hem aktüel bilgi­ler içeriyor. Bölge insanlarının kültürleri ve yaşantılarındaki günlük detayların da bulun­duğu kitap, Tayland, Vietnam, Kamboçya ve Laos’un pek de bilmediğimiz yönlerini öğrenmek için ideal. Yazar, “Tanık olduğum kimi ger­çekleri tüm çıplaklığıyla anlatamasam da, bahsi geçen yerlerin karanlık noktalarına da üstü kapalı anlatımlarla ışık tutmaya çalıştım” diyor. Can Erkan’ın Güneydoğu Asya Rehberi Alaska Yayınları’n­dan çıktı.

  • 19.yüzyıldan günümüze zamana karşı bir yarış…

    19.yüzyıldan günümüze zamana karşı bir yarış…

    Tarihi boyunca yüksek hassasiyetli saatler üreterek dünya çapında tanınan İsviçre’nin en köklü saat markalarından Longines, 1832’de Auguste Agassiz tarafından Bern şehrinin Saint-Imier kasabasında kuruldu. 19.-20. yüzyıldaki tarihî spor karşılaşmalarının, keşif yolculuklarının, bilimsel çalışmaların en yakın şahidi oldu.

    marka-3
    1832’de üretilen ilk saatlerden.

    Auguste Agassiz, bir saat atölyesi kurarak zanaat­karlardan oluşan küçük bir ekip ile üretime başladığında 1800’lerin ilk yarısıydı. Henüz seri üretimin olmadığı dönem­lerdi ve saatlerin her bir parçası önce zanaatkarlar tarafından evde yapılıyor, sonra atölyede bi­raraya getiriliyordu. Longines’in saatleri ilk yıllarından itibaren teknik yönleri ve dayanıklılığı ile tanındı. Marka, 1867’de fabrika tarzı üretime geçti ve bu gelişme Longines’in uluslararası pazarla­ra açılmasını sağladı.

    Sahtelerinden ayırt edilebil­mesi için seri numarası ve bir logo gibi önlemler çoktan alın­mıştı. 1878’de spor etkinlikleri­nin zamanlanması için ilk cihazı; tek tuşlu ve kronograflı cep saa­tini üretti. 1889’da ise saniyenin beşte birini ölçecek hassasiyette cihazlar üretmeyi başardı. Aynı yıl, uluslararası ticari marka olarak tescillenen ilk İsviçre saat markalarından biri oldu.

    marka-1
    Longines’in 1928’de ürettiği ilk flyback kronografi.

    Osmanlı döneminde güneşin battığı anı günün başlangıcı ve saati 12 olarak kabul eden alatur­ka saat sistemi, yurtdışı bağlan­tılı işlerde-seyahatlerde sorun yarattığı için Longines’den hem Osmanlıların saatini hem de Ba­tı’nın saatini gösteren bir model geliştirmesi istenmiş; Longines de 1908’de başarıyla dünyanın ilk “çift zamanlı” saatini üretmiş, 1911’de patentini almıştı. Özel olarak Osmanlı ordusu ve tren yolları için de saatler üretmişti.

    19. yüzyılın başlarında saniyenin yüzde birini ölçecek hassasiyete ulaşılmıştı. Zaman ölçmedeki başarısı nedeniyle tüm spor dallarında profesyonel zamanlayıcı rolünü üstleniyordu Longines. Pilotlar ve kaptanlar tarafından özellikle tercih edi­liyor; dünyayı keşfetme çabala­rında,biliminsanlarının ihtiyaç­larına cevap veren müstesna bir akseseuar olmayı sürdürüyordu. Dahi fizikçi Einstein da çalış­malarını yaparken yanında bir Longines taşıyordu. Longines kısa sürede saat üreticiliğinde bir öncü hâline geldi.

    1913’te Longines, “saatin kalbi” olarak adlandırılan iç meka­nizmayı küçültmeyi başararak kol kronografını tanıttı ve bu gelişme, hassas zaman ölçümün­de çığır açtı. 1925’te geliştirdiği dünyanın ilk “flyback” kronografı devrim niteliğindeydi. Bu tekno­loji, kısa süre sonra askerî alanda da kullanılacaktı.

    Untitled design - 1
    1908’de Longines, Osmanlı devletinde kullanılmak üzere hem Osmanlıların saatini hem de Batı’nın saatini gösteren dünyanın ilk “çift zamanlı” saatlerini üretmişti

    1927’de Atlantik Okyanusu’nu ilk defa tek başına geçen ve havacılık tarihine adını yazdıran pilot Charles Lindber­gh’e olduğu gibi; 1928’de de Amelia Mary Earhart, Atlantik Okyanusu’nu geçen ilk kadın olurken kolundaki Lon­gines ona eşlik ediyordu. Döner çerçeveli saatlerin ilk ustaları da, Longines’ın zanaatkar ekibiydi ve 1931’de dünyada ilk defa üretildi. 20. yüzyılın ortalarından itibaren küresel bir marka hâline gelen Longines, 1954’te elektronik ku­vars saatleri tanıttı ve 1969’da ilk kuvars kol saatini piyasaya sürdü. Tarihi boyunca birçok ikonik saat modeli üreten Longines’in 1954’te piyasaya sürülen ‘Conquest’ mo­deli ve 1972’de tanıtılan ‘Flagship’ modeli özellikle öne çıktı, popüler oldu. Longines, ilk yıllarından bu yana Formula 1, Tour de France gibi yarışların da resmî zaman tutucusu.

    1983’te Swatch Group bünyesi­ne katılan Longines, bugün hem klasik tasarımlara hem de yeni­likçi mekanizmalara yer veriyor ve saat tutkunlarına her dem taze bir kalite sunuyor.

  • ‘Yakışıklılık’ kavramı, onunla yeniden tanımlandı

    ‘Yakışıklılık’ kavramı, onunla yeniden tanımlandı

    Dünyaca ünlü Fransız oyuncu Alain Delon 88 yaşında öldü. 1960’lardan itibaren sinemanın en tanınmış yüzlerinden biri olan Delon, yakışıklılığıyla bir seks sembolü olarak da anıldı. Aşırı Sağcı Fransız siyasetçi Le Pen ile olan yakınlığıyla bilinen ve maçoluğu nedeniyle de eleştirilen ünlü aktör, 2019’dan beri hastaydı ve ötanazi istediği basına yansımıştı.

    Sinemanın “en yakışıklı” oyuncularından Alain De­lon geçen ay öldü. 8 Kasım 1935’te Fransa-Sceaux’da doğan Fransız aktör, beyazperdeye ilk adımını 1957 tarihli “Quand la Femme s’en Mêle” (“Kadın İşe Ka­rıştığında”) filmi ile atmıştı. De­lon, kariyerinde Luchino Viscon­ti, Jean-Luc Godard, Jean-Pierre Melville, Michelangelo Antonioni ve Louis Malle gibi ünlü yönet­menlerle çalıştı.

    Hem oyunculuğu hem de özellikle fiziği ile dikkati çeken ünlü aktör, sadece sinema­da değil, gündelik hayatta da “yakışıklılık” kavramını adeta yeniden tanımlamıştı. Delon’un sağlık durumu, 2019’da geçirdiği felç sonrası kötüleşmişti. Aktör o tarihten bu yana, Fransa’nın Douchy kentindeki malikane­sinden pek çıkmıyordu. Delon’un ölümünün ardından Barbaros Gökdemir, Medyascope’taki köşesinde şunları yazdı:

    ardindan-alain-1
    Alain Delon Avrupa ve dünya sinemasının
    unutulmaz aktörlerinden biri olarak tarihe geçti.

    “… 1960’lar ve 1970’ler Avrupa sineması ile dünya sinemasında derin izler bırakmış ünlü Fran­sız oyuncu Alain Delon, 18 Ağus­tos’ta 88 yaşında hayata veda etti. Kendisinden üç yıl önce vefat eden Jean-Paul Belmondo ve Avrupa sinemasının diğer büyük yıldızları ve auteur yönet­menleri gibi, filmleri ve karak­teriyle bir dönemi, bir üslubu ve tarzı; daha da önemlisi, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya savaşları sonrasında doğan sinema akımını ardında bıraktı. Onu, canlandırdığı karanlık karakterler, fötr şapkası, sıradışı güzelliği, renkli gözleri ve çalış­tığı Avrupalı ve Amerikalı usta yönetmenlerle hatırlıyoruz.

    Ama madalyonun bambaşka bir yüzü de var. 2019’da Cannes Film Festivali’nde onur ödülü alan ünlü oyuncu, yapmış olduğu filmler kadar, kadınlarla olan oldukça sorunlu ilişkileri, birden fazla cinsel saldırı iddiası, homo­fobik-ırkçı-kadın karşıtı söylem­leri ve aşırı Sağ görüşleri ile de aynı zamanda Fransız sinema perdesinin sorunlu Tanrısı.

    Delon’a göre kariyerinin baş­langıcı bir kaza; ancak kariyeri­nin durdurulamaz yükselişi öyle değil. 1956’da, hayatında ilk defa Cannes Film Festivali’ni Alfred Hitchcock filminde rol alan kız arkadaşı ile ziyaret etmesinin ar­dından film teklifleri almaya baş­lar ve ardı ardına rol aldığı “Plein Soleil” (1960), “Rocco ve Kardeşle­ri” (1960) ve L’Eclisse (1962) film­leri ile dünyaca tanınan bir yıldız haline gelir. Sinemaya adım attığı 1957’den itibaren başlayan popülaritesinin hiçbir zaman bitmediğini, katlanarak arttığını ve film yapmaya hiç ara verme­diğini söyler. Cannes’da onur ödülünü alırken söyledikleri de dikkati çekicidir: “Ben o filmleri yapmak tabii isterdim ama sade­ce benim isteğimle olabilecek bir şey değildi bu. Benim yapmamı istiyorlardı! Özellikle de kadın­lar. Bana filmlerimi kadınlar yaptırdı. Bu mesleği yapmam için savaştılar!…”

    ardindan-alain-2

    MEHMET GÜLERYÜZ (1938-2024)

    Çağdaş sanatın duayen ismiydi

    Ressam Mehmet Güleryüz çağdaş sanatın hem ülkemizdeki hem Avrupa’daki önemli imzalarından biriydi. Heykeltraş, oyuncu, yayıncı, dekor ve kostüm tasarımcısı ve hocaydı.

    Ürettiği eserlerle sadece Türkiye’de değil dünyaca tanınan Mehmet Güleryüz, 86 yaşında hayata veda etti. 1938’de İstanbul’da doğan Güleryüz, Saint-Benoît Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Burayı bölüm birincisi olarak tamamladı. Öğrenciliği sırasında ve mezun olduktan sonra tiyatro ile yakından ilgilendi; profesyonel oyunculuk da yaptı.

    ardindan-mehmet

    Eğitimine Paris’te devam eden Güleryüz, ilk heykellerini bu dö­nemde yaptı. 1975’te Türkiye’ye döndü ve bir süre öğretim üyeliği yaptı. 1980’de gittiği New York’ta 5 yıl kaldı. 1984’te tekrar İstanbul’a döndü ve kurduğu atölyede sanat eğitimi verdi. 1986’da Kalın adlı sanat dergisini yayımlamaya başladı. 1989’da üstlendiği Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği kurucu başkanlığını 1992’ye kadar sürdürdü. Bu dönemde de kalıcı eserlere imza atan Güleryüz, kendi adını taşı­yan atölyesinde sanat eğitimleri verdi. 1998’de Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığı döneminde kendisinin de aralarında bulunduğu 89 kişiye verilen “Devlet Sanatçısı” unvanının iptali için Danıştay’a başvurdu.

    Ayşegül Sönmezay’ın sanatçı ile yaptığı söyleşiden oluşan kitap, Güldüğüme Bakmayın-Mehmet Güleryüz Kitabı adıyla İş Bankası Kültür Yayınları’ndan 2004’te yayımlanmıştı. Sanatçı bu kitapta hayatını ve sanatçı duruşunu anlatırken ülkenin güncel durumuna, idarecilere ilişkin sert eleştiriler yöneltiyor; aynı zamanda kendisine ilişkin özeleştirilerde de bulunuyordu. 2013’ten bu yana çalışmalarını Paris’te sürdüren Güleryüz, bir süredir kanser tedavisi görmekteydi.

    TOMRİS GİRİTLİOĞLU (1957-2024)

    ‘Dönem dizileri’ndeki klasik imza

    ardindan-tomris

    Yönetmen, senarist ve yapımcı Tomris Giritlioğlu 67 yaşında yaşamını yitirdi. Aslen Hataylı olan Tomris Giritlioğlu, 1957’de Konya’da doğdu. TED Koleji ve Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra TRT’de çalışmaya başladı. 1977’de TRT Haber Dairesi Başkanı Aycan Giritlioğlu ile evlendi. Bu evliliğinden bir oğlu oldu. TRT’de çeşitli belgesellere imza atan Tomris Giritlioğlu ilk uzun metrajlı filmi, “Suyun Öteki Yanı”nı 1991’de çekti. Bu filmiyle birçok ödül aldı. Sinemada asıl ününü ise “Salkım Hanım’ın Taneleri” filmi ile kazandı. 2002’de TRT’den emekli oldu. Sanatçı, emekli olduktan sonra özel televiz­yonlar için dizi film projeleri üretmeye başladı. Dizilerin kiminde yapımcı kiminde ise proje tasarımcısı olarak görev aldı. “Kurşun Yarası”, “Çemberimde Gül Oya”, “Ihlamurlar Altında”, “Hatırla Sevgili”, “Karayılan”, “Asi”, “Gönülçelen”, “Kasaba”, “Bu Kalp Seni Unutur mu?”, “Her Şeye Rağmen” adlı yapımlar, Türk dizi sektö­ründeki “klasikler” arasında yer aldı.

    METİN AROLAT (1972-2024)

    ‘Çapulcu’ sanatçının sahnede ölümü

    ardindan-metin

    Şarkıcı ve yönetmen Metin Arolat sahnede şarkı söylerken aniden fenalaştı ve yere yığıldı. Hastaneye kaldırılan sanatçı tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Henüz 52 yaşındaki Arolat’ın kalp krizi geçirdiği açıklandı. 1972 doğumlu Murat Arolat’ın babasının büyük dedesi Hasan İzzet Paşa, dedesi şair Ali Mümtaz Arolat, amcası gazeteci Osman Saffet Arolat, kuzeni ise mimar Emre Arolat’tı. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünden mezun olan Arolat, ilk defa 1995’te çıkardığı albümle adını duyurmuştu. Metin Arolat 2013’te yaşanan Gezi hadiselerine aktif desteğiyle de biliniyordu. 2017’de cumhurbaşkanı adayı olan Erdoğan’ın vizyon belgesi top­lantısına da davet edilen Metin Arolat, kendisini “Ben çapulcu Murat Arolat” diye tanıtmıştı. Arolat, toplantıya katılmasına gösterilen tepkinin ardından yaptığı açıklamada, Erdoğan’a “Siz dedikleriniz de biz dedikleriniz de, başı açık olan da kapalı olan da her zaman kopmadan biz olarak kalacağız…” dediğini söylemişti.

    AHU TUĞBA (1955-2024)

    Türk sinemasının cesur ve ‘vamp’ kadını

    ardindan-ahu

    1970’lerin sonunda sinema oyunculuğuna başlayan Ahu Tuğba, ABD-Miami’de yaşamını yitirdi. Gerçek adı Tuğba Çetin olan oyuncu 1955’te İstanbul’da doğdu. Robert Lisesi’nden mezun olduktan sonra gittiği Kanada’da üniversite eğitimini yarım bıraktı. Tesadüfen sinemaya başlayan Çetin, Ahu Tuğba adını kullanmaya başladı. 1973’te başladığı sinema kariye­rinde 50’ye yakın filmde rol aldı; esas ününe 80’li yıllarda ulaştı ve bu yılların “vamp kadın” sembollerinden biri oldu. Sinemanın krize girdiği yıllarda sah­neye de çıkan Ahu Tuğba, evlilikleri ve yaşam tarzı ile de sürekli gündemdey­di; dobra sözleri ile hafızalara kazındı. Tam 10 defa evlenen ünlü oyuncunun Arnavut asıllı ABD vatandaşı Timmy Alejtanij ile yaptığı evlilikten bir kızı da oldu. Miami’de yaşayan oyuncu bir süredir tedavi görüyordu.

    METE SAKPINAR (1954-2024)

    ardindan-mete

    Müstesna bir müzik insanı

    1991’den beri İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Kompozisyon Bölümü hocalarından Mete Sakpınar 70 yaşında vefat etti. Son günleri­ne kadar konservatuvarda füg dersleri vermekte olan besteci-eğitimci 1954’te Ankara’da doğdu. Opera sanatçıları Hasbiye Sakpınar ile Sadi Sakpınar’ın oğlu olan sanatçı, ilk müzik eğitimini ailesinden aldı. 1975’te Ankara Devlet Konservatuvarı’na giren Mete Sakpınar eğitimine yurtdı­şında devam etti. Ürettiği eserler Türkiye ve yurtdışında birçok orkestra tarafından seslendirildi.

  • ‘Keyif verici madde’lerden sentetik uyuşturucu çağına

    ‘Keyif verici madde’lerden sentetik uyuşturucu çağına

    20.yüzyıl başlarından itibaren dünyayı kemiren morfin, eroin, kokain; giderek milyarlarca Doların döndüğü uluslararası bir pazar oluşturdu. Son yıllardaki daha da büyük tehdit ise ölümcül uyuşturucu metamfetaminin yaygınlaşması. Basit tekniklerle üretilen ve alkollü içkilerden ucuza satılan metamfetamin ile birlikte, maalesef bağımlılık yaşı da aşağıya çekiliyor. Dünden bugüne, insan türünü tehdit eden en ölümcül virüsün tarihi.

    İnsanlar, bitkilerden elde edilen ilk uyuştu­rucu maddelerle binlerce yıl önce tanıştı. 19. yüzyılda devreye sentetik uyuşturucuların üretildiği laboratuvarlar ve dev ilaç şirketle­ri girdi. Bunlar, morfin, eroin ve kokaini onlarca yıl boyunca her derde deva ilaçlar olarak sattılar; dünya genelinde milyonlarca bağımlı ortaya çıktı. 20. yüzyılın başlarında ABD ve İngiltere başta ol­mak üzere, Batı ülkelerinde çok ciddi bir bağımlılık sorunu vardı. Osmanlı toplumu ise sadece “keyif verici maddeler” olarak adlandırılan esrara ve af­yona aşinaydı. Yalnızca bir grup seçkinin kullandı­ğı morfin, eroin ve kokainin sokaklara inmesi ise, 1918’de İstanbul’un işgali döneminde gerçekleşe­cekti.

    20. yüzyılın ilk çeyreğinde imzalanan uluslara­rası sözleşmelerle yasaklanan uyuşturucu madde­ler, bundan sonra yeraltına indi; uyuşturucu ticareti organize suçla entegre oldu. Uyuşturucu ticaretiyle büyüyen suç örgütleri daha fazla kazanabilmek için daha çok insanı bağımlı yapmaya çabaladı. O za­mandan beri, uyuşturucu bağımlılığının artması sadece bir toplumsal sağlık sorununa işaret etmi­yor; uyuşturucu pazarının ve ortada dönen paranın büyümesi, organize suç örgütlerinin iyice güçlen­mesi anlamına da geliyor.

    Adsız Resim

    Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin (UNODC) her yıl açıkladığı uyuşturucu raporları, dünyada bağımlı sayısının düzenli olarak yüksel­diğini, uyuşturucu pazarının hızla genişlediğini ve madde çeşitliliğinin de arttığını gösteriyor. Dün­yada 300 milyon uyuşturucu bağımlısı olduğunu ortaya koyan 2024 Dünya Uyuşturucu Raporu’nun kırmızı alarm verdiği ülkelerden biri de Türkiye.

    Uyuşturucu kaçakçılığında son derece önemli bir güzergah olan “Balkan Rotası” üzerinde yer alan Türkiye, gerek Asya’da üretilen ve Avrupa’ya gönde­rilen eroin ve diğer afyon türevleri kaçakçılığında gerekse Avrupa’dan Asya’ya sevkiyatı yapılan sente­tik uyuşturucu ve bu maddelerin üretiminde kulla­nılan kimyasalların kaçakçılığında transit ve hedef ülke durumunda. Son yıllardaki en büyük tehlike ise ölümcül uyuşturucu metamfetaminin de yaygın­laşması. Basit tekniklerle üretilen, diğer uyuşturu­culardan ve alkollü içkilerden ucuza satılan metam­fetamin, maalesef Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar girmiş durumda. Metamfetaminin bağımlılar üzerindeki etkisi ise bu zamana kadar yaygın olan diğer uyuşturuculardan çok daha ağır.

    Bu kapak dosyamızı, uyuşturucuların, uyuştu­rucu bağımlılığının ve organize suçla uyuşturucu ilişkisinin tarihine ayırdık.

  • Tiyatroya, yazarlığa, sunuculuğa bir ışık

    Tiyatroya, yazarlığa, sunuculuğa bir ışık

    Tiyatronun önemli kayıplarından biri de Kenan Işık’tı. 1947’de Malatya’da doğan Işık, öğrenciliği sırasında oyunculuğa başladı. 1972’de Devlet Tiyatroları sanatçısı oldu. Oyunculuğunun yanısıra oyun yazarlığıyla da tanındı. Yaşamı boyunca birçok ödül aldı. İstanbul Şehir Tiyatroları’nın genel sanat yönetmenliğini yaptı. Kariyerine gazeteciliği de ekledi. Yeni Yüzyıl, Yeni Binyıl ve Akşam gazetelerinde köşe yazarlığı da yapan Işık, kısa bir süre Star televizyonunda ana haberleri sundu. Geniş kitleler tarafından tanınması ise “Kim 500 Bin İster?” programıyla oldu. Enflasyon ne­deniyle adı “Kim Milyoner Olmak İster?” olarak değiştirilen progra­mı yaklaşık 15 yıl boyunca sundu. 21 Mart 2014’te beyin kanaması geçiren sanatçı, 10 yıl boyunca yoğun bakımda kalmıştı.

    ardindan-kenan

    AYDEMİR AKBAŞ (1936-2024)

    Komedi filmlerinin ünlü oyuncusuydu

    Aktör ve spor yazarı Aydemir Akbaş 88 yaşında öldü. 1936’da İs­tanbul’da doğan ve Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gören Akbaş, bir süre gazetecilik yaptı. Arkadaşlarının yönlendirmesiyle tiyatroya başladı ve birçok önemli oyunda rol aldı. 1960’larda sinemaya geçti. 1970’li yıllarda ise erotik komedi diye anılan seks filmlerinin yıldızı oldu. 2000’lerden itibaren İbrahim Tatlıses’le birlikte çalışmaya baş­ladı, senaryolar yazdı. Yaşamının son günlerine kadar birçok dizi ve filmde rol almayı sürdürdü. Akbaş aynı zamanda Galatasaray kulübü üyesi ve takımın tutkulu bir taraftarıydı. Tabutu Galatasaray bayra­ğına sarılan ünlü oyuncu, doğduğu Feriköy’de toprağa verildi.

    ardindan-aydemir

    TUNCAY AKÇA (1963-2024)

    ‘Hababam Sınıfı’ bir kişi daha eksildi

    ardindan-tuncay-2

    Rıfat Ilgaz’ın eserinden uyarlanan “Hababam Sınıfı” filmlerin­de “Bacaksız” rolüyle tanınan oyuncu Tuncay Akça 61 yaşında İstanbul’da yaşamını yitirdi. Kastamonu doğumlu Tuncay Akça’nın hayatı, çocukken ayakkabı boyacısı olarak “Hababam Sınıfı”nın çekildiği sete gitmesiyle değişti. Sette ayakkabı boyar­ken attığı kahkaha Ertem Eğilmez’in dikkatini çekince, filmde çocuk oyuncu olarak rol aldı. 11 yaşında başladığı sinemada 43 yılda “Bizim Aile”, “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı”, “Hababam Sınıfı Uyanıyor”, “Gülen Gözler”, “Bebek”, “Yol”, “Mavi Mavi”, “Selamsız Bandosu”, “Yılmaz Güney: His Life, His Films”, “Bizimkiler”, “Talih­siz Bilo”, “Hababam Sınıfı Üç Buçuk”, “Hababam Sınıfı Merhaba”, “Hababam Sınıfı Askerde”, “Yalancı Yarim” ve “Öğrenci İşleri”nin de içinde bulunduğu 100’den fazla yapımda rol aldı. Akça’nın cenazesi Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

    ardindan-tuncay-1

    MARIA BRANYAS (1907-2024)

    117 yıllık bir ömür sürdü

    Yaşayan ve bilinen en yaşlı insan Maria Branyas artık yaşamı­yor; 19 Ağustos’ta 117 yaşında öldü. 4 Mart 1907’de San Francis­co-California’da doğan Branyas, Katalan kökenli İspanyol göç­meni bir ailenin çocuğuydu. Ailesiyle birlikte 1915’te Katalonya’ya döndü. 1931’de travmatolog Joan Moret ile evlendi ve 3 çocuğu oldu. 2000’de 93 yaşındayken zatürreye yakalandıktan sonra huzure­vine taşındı. Hareket kabiliyeti bozuluncaya kadar egzersiz yaptı, piyano çaldı ve işitme kaybı nedeniyle iletişim kurmak için “sesten metne” platformunu kullandı. Branyas, Fransız Lucile Randon’un ölümünün ardından 17 Ocak 2023’te resmen dünyanın yaşayan en yaşlı insanı oldu. İleri yaşına rağmen akıl sağlığının ve hafızasının iyi olması bilimsel araştırmalarda ele alındı.

    ardindan-maria

    GÖKÇE AKÇELİK (1972-2024)

    Türkiye’de ‘bir dönemin, bir neslin sesi’

    Türkiye’de 90’lardan sonra müzik tarihine geçen ünlü grup Replikas’ın kurucusu ve solisti Gökçe Akçelik 47 yaşında öldü. 5 albüm yayınlayan ve birçok filme müzik yapan Replikas bir dönemin önemli gruplarındandı. Ciddi bir dinleyici kitlesi­ne hitap eden grup Avrupa’da birçok ülkede de konserler verdi. Grubun kurucusu Gökçe Akçelik’in erken ölümünün ardından Kaan Sezyum Birgün gazetesindeki köşesinde “Türkiye için bir dönemin, bir neslin sesini kaybettik” diye yazdı. Önemli müzis­yeni saygıyla anıyoruz.

    ardindan-gokce

    UĞUR TAŞDEMİR (1965-2024)

    Hollywood yıldızlarını onun sesiyle sevdik

    Temmuz ayının sonunda Oyuncular Sendikası’nın X hesa­bından yapılan paylaşım sanat dünyasında bir kaybı daha duyurdu: “Değerli üyemiz Uğur Taşdemir’i kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Ailesine ve tüm sevenlerine sabır dileriz…” Tiyatro, sinema ve dizi oyunculuğunun yanısıra seslendirme sa­natçısı olarak da tanınan Uğur Taşdemir, 1965 Yozgat doğumluydu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunuydu ama tiyatroya gönül verdi. Amatör olarak başladığı oyunculuğu 1989’dan itibaren profesyonel işe dönüştürdü. Tiyatronun yanısıra sinemada, dizi ve filmlerde çeşitli roller üstlendi. Aynı zamanda seslendirme yapma­ya başladı. Birçok Hollywood yıldızının Türkçe seslendirmesini yapan Taşdemir, en çok aktör Nicolas Cage’in sesi olarak tanındı. “Elm Sokağı Kabusu” dizilerinin karakteri Freddy Krueger’i ses­lendirdi. Kendi atölyesinde seslendirme eğitimi de veren Uğur Taş­demir, 28 Temmuz 2024’te kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.

    ardindan-ugur
  • Esrarlı çete baskını, hazin cenaze töreni

    Esrarlı çete baskını, hazin cenaze töreni

    İstanbul’da öldürülen Başkomiser Muammer Cavit Bey ve Komiser Hüsnü Bey’in cenaze korteji, Taksim yönün­den İstiklal Caddesi’ne giriyor. Şehit polisler, 14 Eylül 1927’de Beyoğlu’nda Mercan Altunyan’ın lideri olduğu silahlı çeteye yapılan baskında hayatlarını kaybetmiş, olayda Altunyan ve 1 çete üyesi daha ölmüştü.

    Sağ yakalanan çete üyeleri Yıldız Kumarhanesi’ni soyma planı için buluştuklarını söylerken, polis kay­nakları komünistlerle de ilişkisi olan çetenin 2.5 aydır İstanbul’da bulunan Atatürk’e suikast planladığını söylüyordu. Sonradan, şehit polisleri çatışma sırasın­da diğer polislerin yanlışlıkla öldürdüğü, zaten çetenin de devletten ikramiye koparmaya çalışan polisler ta­rafından muhbirler aracılığıyla kurdurulmuş olduğu ortaya çıktı. Ancak mesele bir süre sonra kapatılacak, meydan bölük-pörçük bilgilerle oluşturulan komplo teorilerine kalacaktı. Olayın tüm ayrıntıları ve gerçekte nelerin döndüğü, bugün bile tam olarak bilinmiyor.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    ayin-fotografi
  • Beyazıt Meydanı’nda kimyasal saldırı tatbikatı

    Beyazıt Meydanı’nda kimyasal saldırı tatbikatı

    AyinFotosu-2

    Türkiye 2. Dünya Savaşı’na katılmasa da hem savaş öncesinde hem de savaş sırasında pek çok şehirde geniş çaplı tatbikatlar düzenlenmişti. Fotoğraflar, savaşın arifesinde hava taarruzu ve düşmanın kimyasal silah kullanması ihtimaline karşı İstanbul’da ilk defa düzenlenen tatbikattan. Büyük fotoğrafta Beyazıt Meydanı’nda üzerinde “Boğucu Gazlı” yazan kağıtla yerde yatan kişi görülüyor. Küçük fotoğraftaysa gaz maskeli sağlık ekipleri, “zehirli gazdan etkilenmiş biri”ni polisler eşliğinde ambulansa taşıyor. Gerçekçi olması için savaş uçaklarının alçaktan uçup İstanbul’un bazı noktalarına “zararsız bombalar” attığı tatbikat sırasında, Aksaray’daki evinde uçaklardan korkup fenalaşarak Haseki Hastanesi’ne kaldırılan 65 yaşındaki Ayşe Şükrü hayatını kaybetmişti.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    AyinFotosu-1
  • Başarısız suikast: Kurşun değil çiçek atmak!

    Başarısız suikast: Kurşun değil çiçek atmak!

    ABD başkan adayı Donald Trump, geçen ay kendisine düzenlenen suikasttan küçük bir kulak yarasıyla kurtuldu. Ancak bu hadisenin siyasi sonuçları büyüktü: Rakibi Joe Biden adaylıktan çekildi; Trump’ın oy oranları yükselişe geçti; Kasım ayında yapılacak ve sadece ABD’yi değil tüm dünyayı etkileyecek seçimler daha da kritik bir hâle geldi. İşte kimileri ağır sonuçlar doğuran, kimileri sinema ve edebiyat sayesinde unutulmayan kimileri ise kurban adaylarını daha da yükselten başarısız suikastlardan en ünlüleri.

    SUNUŞ

    Ölmek veya ölmemek: İşte bütün mesele bu…

    Bir süre önce ABD başkan adaylarından Donald Trump’a yapılan silahlı saldırı (13 Temmuz) ardından, diğer aday Joe Biden’ın yarıştan çekildiğini açıklaması (21 Temmuz), dikkatimizi bu ülkenin tarihine çevirdi. Biden’ın adaylık­tan vazgeçmesinin esas nedeni, başarısız suikast girişimi değildi elbette. Ancak bu saldırı, Trump’ın yüzü kanlar içinde, yumruğunu havada sallayarak, dalgalanan Ame­rikan bayrağı önünde ikonik bir fotoğraf çektirmesini sağlamıştı. Başkan ve başkan adaylarına suikast düzen­lemek, ABD’de neredeyse bir “gelenek”ti. Bu girişimler Robert Kennedy’nin 1968 seçimleri öncesi adaylık yarışı sırasında öldürülmesi gibi “başarıyla” sonuçlandığında, belki karşı tarafın işine yarıyordu; ama yarım kaldığında, hedef alınan kişiye verilmiş bir buket çiçek gibiydi.

    Seçim kampanyası sırasında yaralanan bir adayın bundan yararlanmamasını beklemek şüphesiz zor. Brezilya’da 2018 seçimlerine gidilirken aşırı Sağcı aday Jair Bolsonaro bir taşra kentinde omuzlarda taşınırken, adamın biri aradan sokulup karnına bıçak saplamıştı. Bolsonaro’nun kurmayları önceleri bu olayı kötüye kullanmayacaklarını açıklasalar da, kendisi seçimin son haftalarında neredeyse bir “şehit” mertebesine çıkarıldı ve seçimleri kolaylıkla kazandı. Suikast, Bolsonaro’nun işine yaramıştı.

    Elbette işler her zaman bu kadar yolunda gitmiyordu. ABD’de 1912’de yeniden başkanlığa adaylığını koyan Theodore Roosevelt, Milwaukee’yi ziyaretinde John Sch­rank adlı bir akıl hastasının saldırısına uğradı. Schrank, Roosevelt’i vurma emrini, 1901’de suikastta öldürülmüş olan eski başkanlardan “William McKinley’nin hayale­tinden aldığını” iddia edecekti. Neyse ki kurşun Theodore Roosevelt’in 50 sayfalık seçim nutkunun içinden geçtiği için sadece göğüs kaslarını zedeledi. Ancak bu saldırı ve ayrıca Roosevelt’in daha sonra “boğa gibi sağlamım” şeklindeki açıklamaları, seçilmesini sağlayamadı. Yine de unutulmaması gereken nokta, Roosevelt’in Demokrat veya Cumhuriyetçilerin adayı olmaması, İlerici Parti adıyla kurduğu üçüncü bir partiden seçimlere katıl­masıydı: Sonuçta başkan olamadıysa bile, Amerikan tarihinde üçüncü bir parti adayının elde ettiği en yüksek oy oranına ulaştı ve belki de bu oyların bir bölümünü bu suikast girişimine borçluydu.

    Sadece ABD’de değil bütün dünyada, devlet baş­kanlarına veya adaylara yönelik başarısız suikastların, hedef alınan kişiye verilmiş bir “hediye”ye dönüştüğünü görüyoruz. Çoğu zaman bu kurşunlar, bombalar veya hançerler, suikast girişimine uğrayanların eline silah vererek önceden alınmış kararların bahanesini oluştu­ruyor. Bu işte başarısızlık, avcının kaplanı yaralamakla yetinmesine benziyor. Suikastler, heyecanlı bir olaylar zinciri olarak geliştiğinden hayalgücümüzü harekete geçiriyor, sinema ve edebiyata malzeme sağlıyor.

    #tarih

    KapakDosyasi-1
    New York Times için çalışan fotoğrafçı Doug Mills’in çektiği karede, suikastçının namlusundan çıkan kurşun Trump’ın sağ kulağını sıyırarak kafasının arkasından geçiyordu.