Hem eğitimci hem de tarihçi kimliğiyle sayısız esere imza atan sevgili hocamız Necdet Sakaoğlu, 27 Ağustos akşamı hayata gözlerini yumdu. Hayatının önemli bir kısmını adadığı Amasra’da 28 Ağustos’ta defnedildi. Tarihe olan tutkusu ve ülkemizin kültürel mirasını koruma çabasıyla; sadece akademik çevrelerle sınırlı kalmayıp, toplumun her kesimine ulaşan çalışmalarıyla öne çıkan olan Sakaoğlu her daim yaşayacak. Azmi, bilgeliği, çalışkanlığı, zarafeti, asilliği ve güleryüzüyle hatırlanacak.
Ey Sakazâde! Erişti vakt-i ecel, eyledi gözden nihân, Göçüb de makâm-ı bekâya, oldu hâb-gâhın Çeşm-i Cihân. (Ey Sakaoğlu! Ecel vakti erişti, görünmez oldun, Sonsuzluk makamına göçtün de, ebedi uyku yerin (kabrin) Çeşm-i Cihân (Amasra) oldu)
Necdet Sakaoğlu Hoca’nın vefat ettiği yıla tarih düşürülen bu beyit, ikinci mısranın harflerinin Ebced hesabı ile sayı değerleri toplandığında, Sakaoğlu’nun Hicri ölüm tarihi olan 1446 (Miladi 2024) yılını vermektedir. Muzaffer Albayrak
Sivas’ın Divriği ilçesinde 29 Eylül 1939’da doğan Necdet Sakaoğlu, ilk ve ortaokulu burada tamamladı. 1954-57 arasında Sivas Öğretmen Okulu’nda eğitimine devam etti. 18 yaşında Şanlıurfa’nın Parapara Köyü’ne öğretmen olarak atanan Sakaoğlu, 1 eğitim-öğretim yılı burada kaldı ve 1959’da İstanbul Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne kaydoldu. 1961’de mezun olarak Trabzon Öğretmen Okulu’na atandı. Askerlik hizmeti için yedeksubay okuluna giden Necdet Sakaoğlu, vatani görevini Çorlu’da yaptı. Daha sonra 19 yıl görev yapacağı ve sevgili eşi Fatma Hanım’la evleneceği Bartın’ın Amasra ilçesinde bulunan ortaokula tayin edildi; 1982’ye kadar burada kaldı. Amasra’da bir lise açılmasına öncülük etti; 1980’de eğitime başlayan Amasra Lisesi’nde kurucu müdür olarak göreve başladı. 1982’de Ankara’dan gelen haberle Bakanlık müfettişliğine atandığı kendisine bildirildi. Aynı yılın sonunda müfettişlik görevine başlayan Sakaoğlu, Talim ve Terbiye Kurulu Üyeliği’ne atandığı 1994’e kadar, 12 sene boyunca vazifesini sürdürdü, 1998’de emekli oldu. Emeklilik döneminde Tarih Vakfı yayın kurulunda görev aldı, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Danışma Kurulu’nda çalıştı, Türkiye Tarihî Evleri Koruma Derneği Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Metropolitan Planlama’da danışman, UNESCO İstanbul Tarihi Sit Alanları Alan Başkanlığı’nda danışman-üye ve Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası Bilim Kurulu’nda görevliydi. Hayatı boyunca tarih çalışmalarına devam etti.
Tarihe ve mimariye olan ilgisi henüz çocuk yaşlarında şekillenen Necdet Sakaoğlu, eğitimcilik kariyerini sürdürürken tarih yazımı üzerine çalışmalarını ilerletti, 1966’da ilk kitabını (Çeşm-i Cihan Amasra) yayımladı.
Türk tarihî alanlarına kaynak olan kitaplarını bilim camiasına kazandıran Sakaoğlu 1969’da Duru Tarih, 1971’de Türk Anadolu’da Mengücekoğulları adlı çalışmalarıyla iki defa Ali Naci Karacan Armağanı, 1984’te yayımlanan Köse Paşa Hanedanı ile Sedat Simavi Vakfı Sosyal Bilimler Ödülü, Bu Mülkün Sultanları ile de 2000’de İletişim Fakültesi En İyi Tarih Ödülü’nü aldı. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nin ortaya çıkışında görev aldı ve içerdiği pek çok maddeyi kaleme aldı. Tarih, sanat tarihi, eğitim tarihi üzerine yazdığı onlarca kitap, makale, dergi yazısı, ansiklopedi maddesi çok uzun bir liste oluşturur. 2009’dan bu yana yayın kurulu başkanımız olan Necdet Sakaoğlu’nun dergimizde de 350’nin üzerinde yazısı yayımlandı.
(2022’de çıkan “Necdet Sakaoğlu’na Armağan – Sanat Tarihi Yazıları / Kriter Yayınevi” kitabında, Ayşe Denknalbant Çobanoğlu ve Fatih Sarımeşe’nin hazırladığı biyografi bölümünde Hocamızın ayrıntılı bibliyografisi mevcuttur.)
Osmanlı Devleti, kaybedenleri arasında olduğu 1. Dünya Savaşı’nın ardından İtilaf Devletleri ile Mondros Bırakışması’nı imzalamak durumunda kaldı. Bu antlaşmaya dayanan İtilaf Devletleri donanmalarının 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa önlerine demirlemesiyle İstanbul’un işgali fiilî olarak başlamış, 16 Mart 1920’de resmileşmişti. 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından sonra işgal kuvvetleri İstanbul’u terketmeye başladı. Son işgal birlikleri kentten 4 Ekim 1923’te ayrıldı. 2 gün sonra Türk ordusu şehre ulaştığında, 4 yıl 10 ay 23 gün süren esaret resmen bitmişti. Sarayburnu limanına çıkarak Gülhane Parkı’nda toplanan 3. Kolordu askerleri halkın coşkulu gösterileri arasında Taksim’e kadar yürüdü. Fotoğrafta, Mirliva (Tuğgeneral) Şükrü Naili Paşa (sağda, öndeki süvari) komutasındaki Türk kuvvetleri Eminönü’nden geçiyor.
ORTA DOĞU’DA İŞÇİLER VE SENDİKAL HAREKET YAZAR KIVANÇ ELİAÇIK
İsrail’in Gazze’de soykırıma varan saldırıları, suikastları, Lübnan’da patlayan çağrı cihazları, tüm bunlar karşısında neredeyse kafasını kuma gömen Arap ülkelerinin yöneticileri… DİSK’in Uluslararası İlişkiler Müdürü Kıvanç Eliaçık, yazdığı son kitabıyla Arap dünyasına farklı bir açıdan bakıyor. Eliaçık, Orta Doğu’da İşçiler ve Sendikal Hareket kitabında, bu coğrafyadaki ve Kuzey Afrika’daki işçilerin ve sendikal hareketin durumunu inceliyor. Kitapta Suriye’den Filistin’e, Mısır’dan Tunus’a kadar geniş bir bölgede işçi liderleri ve işçilerin deneyimlerini okuyoruz. Eliaçık kitabı yazma amacını anlatırken şöyle diyor: “Tunus’ta sendikalar ülkenin bağımsızlığında ve demokratikleşmesinde kilit bir rol oynadılar. Böylece Nobel Barış Ödülü’nü kazandılar. Mısır’da devlet kontrolündeki sendikaların gücüne rağmen bağımsız sendikaların grevleri Arap Baharı’nın habercisi oldu. Filistin’de sendikalar önce İngiliz mandasına sonra İsrail’e karşı verilen ulusal mücadelenin önemli bir aktörü oldu. Lübnan sendikaları, farklı mezhep ve etnik kökenlerden işçileri biraraya getirerek ülkede önemli bir istisna oluşturdu. Sendikaların tarihsel konumu Suriye savaşını ve bölgenin geleceğini anlamak için önemli ipuçları veriyor. Cezayir’de demokratikleşme ve laiklik tartışmalarını, Irak’ta işgalleri ve yeniden inşa süreçlerini, Körfez sermayesinin dönüşümünü veya mültecilerin koşullarını yorumlayabilmek için sendikaları ve işçi hareketlerini anlamak gerekir.”
Daha önce de Küresel Sendikalar Kılavuzu kitabıyla uluslararası işçi sendikalarını tanımamızı sağlayan Eliaçık, NotaBene Yayınları’ndan çıkan son kitabında bölgeyi ve dinamiklerini daha ayrıntılı şekilde ele alıyor.
Güneydoğu Asya için ilk elden tarih ve aktüalite…
GÜNEYDOĞU ASYA REHBERİ YAZAR CAN ERKAN
Gezgin Can Erkan, yaşamının 9 yılını Güneydoğu Asya ülkelerinde geçirdi. Covid-19 pandemisi nedeniyle ülkeye geri dönmek zorunda kalan Erkan, bu coğrafyadaki deneyimlerini hem rehberlik bilgileri hem de sosyal-politik gözlemleriyle birlikte kitaplaştırdı. Eser, bu coğrafyaya ilgi duyanlar, gitmek isteyenler için hem tarihsel hem aktüel bilgiler içeriyor. Bölge insanlarının kültürleri ve yaşantılarındaki günlük detayların da bulunduğu kitap, Tayland, Vietnam, Kamboçya ve Laos’un pek de bilmediğimiz yönlerini öğrenmek için ideal. Yazar, “Tanık olduğum kimi gerçekleri tüm çıplaklığıyla anlatamasam da, bahsi geçen yerlerin karanlık noktalarına da üstü kapalı anlatımlarla ışık tutmaya çalıştım” diyor. Can Erkan’ın Güneydoğu Asya Rehberi Alaska Yayınları’ndan çıktı.
Tarihi boyunca yüksek hassasiyetli saatler üreterek dünya çapında tanınan İsviçre’nin en köklü saat markalarından Longines, 1832’de Auguste Agassiz tarafından Bern şehrinin Saint-Imier kasabasında kuruldu. 19.-20. yüzyıldaki tarihî spor karşılaşmalarının, keşif yolculuklarının, bilimsel çalışmaların en yakın şahidi oldu.
1832’de üretilen ilk saatlerden.
Auguste Agassiz, bir saat atölyesi kurarak zanaatkarlardan oluşan küçük bir ekip ile üretime başladığında 1800’lerin ilk yarısıydı. Henüz seri üretimin olmadığı dönemlerdi ve saatlerin her bir parçası önce zanaatkarlar tarafından evde yapılıyor, sonra atölyede biraraya getiriliyordu. Longines’in saatleri ilk yıllarından itibaren teknik yönleri ve dayanıklılığı ile tanındı. Marka, 1867’de fabrika tarzı üretime geçti ve bu gelişme Longines’in uluslararası pazarlara açılmasını sağladı.
Sahtelerinden ayırt edilebilmesi için seri numarası ve bir logo gibi önlemler çoktan alınmıştı. 1878’de spor etkinliklerinin zamanlanması için ilk cihazı; tek tuşlu ve kronograflı cep saatini üretti. 1889’da ise saniyenin beşte birini ölçecek hassasiyette cihazlar üretmeyi başardı. Aynı yıl, uluslararası ticari marka olarak tescillenen ilk İsviçre saat markalarından biri oldu.
Longines’in 1928’de ürettiği ilk flyback kronografi.
Osmanlı döneminde güneşin battığı anı günün başlangıcı ve saati 12 olarak kabul eden alaturka saat sistemi, yurtdışı bağlantılı işlerde-seyahatlerde sorun yarattığı için Longines’den hem Osmanlıların saatini hem de Batı’nın saatini gösteren bir model geliştirmesi istenmiş; Longines de 1908’de başarıyla dünyanın ilk “çift zamanlı” saatini üretmiş, 1911’de patentini almıştı. Özel olarak Osmanlı ordusu ve tren yolları için de saatler üretmişti.
19. yüzyılın başlarında saniyenin yüzde birini ölçecek hassasiyete ulaşılmıştı. Zaman ölçmedeki başarısı nedeniyle tüm spor dallarında profesyonel zamanlayıcı rolünü üstleniyordu Longines. Pilotlar ve kaptanlar tarafından özellikle tercih ediliyor; dünyayı keşfetme çabalarında,biliminsanlarının ihtiyaçlarına cevap veren müstesna bir akseseuar olmayı sürdürüyordu. Dahi fizikçi Einstein da çalışmalarını yaparken yanında bir Longines taşıyordu. Longines kısa sürede saat üreticiliğinde bir öncü hâline geldi.
1913’te Longines, “saatin kalbi” olarak adlandırılan iç mekanizmayı küçültmeyi başararak kol kronografını tanıttı ve bu gelişme, hassas zaman ölçümünde çığır açtı. 1925’te geliştirdiği dünyanın ilk “flyback” kronografı devrim niteliğindeydi. Bu teknoloji, kısa süre sonra askerî alanda da kullanılacaktı.
1908’de Longines, Osmanlı devletinde kullanılmak üzere hem Osmanlıların saatini hem de Batı’nın saatini gösteren dünyanın ilk “çift zamanlı” saatlerini üretmişti
1927’de Atlantik Okyanusu’nu ilk defa tek başına geçen ve havacılık tarihine adını yazdıran pilot Charles Lindbergh’e olduğu gibi; 1928’de de Amelia Mary Earhart, Atlantik Okyanusu’nu geçen ilk kadın olurken kolundaki Longines ona eşlik ediyordu. Döner çerçeveli saatlerin ilk ustaları da, Longines’ın zanaatkar ekibiydi ve 1931’de dünyada ilk defa üretildi. 20. yüzyılın ortalarından itibaren küresel bir marka hâline gelen Longines, 1954’te elektronik kuvars saatleri tanıttı ve 1969’da ilk kuvars kol saatini piyasaya sürdü. Tarihi boyunca birçok ikonik saat modeli üreten Longines’in 1954’te piyasaya sürülen ‘Conquest’ modeli ve 1972’de tanıtılan ‘Flagship’ modeli özellikle öne çıktı, popüler oldu. Longines, ilk yıllarından bu yana Formula 1, Tour de France gibi yarışların da resmî zaman tutucusu.
1983’te Swatch Group bünyesine katılan Longines, bugün hem klasik tasarımlara hem de yenilikçi mekanizmalara yer veriyor ve saat tutkunlarına her dem taze bir kalite sunuyor.
Dünyaca ünlü Fransız oyuncu Alain Delon 88 yaşında öldü. 1960’lardan itibaren sinemanın en tanınmış yüzlerinden biri olan Delon, yakışıklılığıyla bir seks sembolü olarak da anıldı. Aşırı Sağcı Fransız siyasetçi Le Pen ile olan yakınlığıyla bilinen ve maçoluğu nedeniyle de eleştirilen ünlü aktör, 2019’dan beri hastaydı ve ötanazi istediği basına yansımıştı.
Sinemanın “en yakışıklı” oyuncularından Alain Delon geçen ay öldü. 8 Kasım 1935’te Fransa-Sceaux’da doğan Fransız aktör, beyazperdeye ilk adımını 1957 tarihli “Quand la Femme s’en Mêle” (“Kadın İşe Karıştığında”) filmi ile atmıştı. Delon, kariyerinde Luchino Visconti, Jean-Luc Godard, Jean-Pierre Melville, Michelangelo Antonioni ve Louis Malle gibi ünlü yönetmenlerle çalıştı.
Hem oyunculuğu hem de özellikle fiziği ile dikkati çeken ünlü aktör, sadece sinemada değil, gündelik hayatta da “yakışıklılık” kavramını adeta yeniden tanımlamıştı. Delon’un sağlık durumu, 2019’da geçirdiği felç sonrası kötüleşmişti. Aktör o tarihten bu yana, Fransa’nın Douchy kentindeki malikanesinden pek çıkmıyordu. Delon’un ölümünün ardından Barbaros Gökdemir, Medyascope’taki köşesinde şunları yazdı:
Alain Delon Avrupa ve dünya sinemasının unutulmaz aktörlerinden biri olarak tarihe geçti.
“… 1960’lar ve 1970’ler Avrupa sineması ile dünya sinemasında derin izler bırakmış ünlü Fransız oyuncu Alain Delon, 18 Ağustos’ta 88 yaşında hayata veda etti. Kendisinden üç yıl önce vefat eden Jean-Paul Belmondo ve Avrupa sinemasının diğer büyük yıldızları ve auteur yönetmenleri gibi, filmleri ve karakteriyle bir dönemi, bir üslubu ve tarzı; daha da önemlisi, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya savaşları sonrasında doğan sinema akımını ardında bıraktı. Onu, canlandırdığı karanlık karakterler, fötr şapkası, sıradışı güzelliği, renkli gözleri ve çalıştığı Avrupalı ve Amerikalı usta yönetmenlerle hatırlıyoruz.
Ama madalyonun bambaşka bir yüzü de var. 2019’da Cannes Film Festivali’nde onur ödülü alan ünlü oyuncu, yapmış olduğu filmler kadar, kadınlarla olan oldukça sorunlu ilişkileri, birden fazla cinsel saldırı iddiası, homofobik-ırkçı-kadın karşıtı söylemleri ve aşırı Sağ görüşleri ile de aynı zamanda Fransız sinema perdesinin sorunlu Tanrısı.
Delon’a göre kariyerinin başlangıcı bir kaza; ancak kariyerinin durdurulamaz yükselişi öyle değil. 1956’da, hayatında ilk defa Cannes Film Festivali’ni Alfred Hitchcock filminde rol alan kız arkadaşı ile ziyaret etmesinin ardından film teklifleri almaya başlar ve ardı ardına rol aldığı “Plein Soleil” (1960), “Rocco ve Kardeşleri” (1960) ve L’Eclisse (1962) filmleri ile dünyaca tanınan bir yıldız haline gelir. Sinemaya adım attığı 1957’den itibaren başlayan popülaritesinin hiçbir zaman bitmediğini, katlanarak arttığını ve film yapmaya hiç ara vermediğini söyler. Cannes’da onur ödülünü alırken söyledikleri de dikkati çekicidir: “Ben o filmleri yapmak tabii isterdim ama sadece benim isteğimle olabilecek bir şey değildi bu. Benim yapmamı istiyorlardı! Özellikle de kadınlar. Bana filmlerimi kadınlar yaptırdı. Bu mesleği yapmam için savaştılar!…”
MEHMET GÜLERYÜZ (1938-2024)
Çağdaş sanatın duayen ismiydi
Ressam Mehmet Güleryüz çağdaş sanatın hem ülkemizdeki hem Avrupa’daki önemli imzalarından biriydi. Heykeltraş, oyuncu, yayıncı, dekor ve kostüm tasarımcısı ve hocaydı.
Ürettiği eserlerle sadece Türkiye’de değil dünyaca tanınan Mehmet Güleryüz, 86 yaşında hayata veda etti. 1938’de İstanbul’da doğan Güleryüz, Saint-Benoît Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Burayı bölüm birincisi olarak tamamladı. Öğrenciliği sırasında ve mezun olduktan sonra tiyatro ile yakından ilgilendi; profesyonel oyunculuk da yaptı.
Eğitimine Paris’te devam eden Güleryüz, ilk heykellerini bu dönemde yaptı. 1975’te Türkiye’ye döndü ve bir süre öğretim üyeliği yaptı. 1980’de gittiği New York’ta 5 yıl kaldı. 1984’te tekrar İstanbul’a döndü ve kurduğu atölyede sanat eğitimi verdi. 1986’da Kalın adlı sanat dergisini yayımlamaya başladı. 1989’da üstlendiği Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği kurucu başkanlığını 1992’ye kadar sürdürdü. Bu dönemde de kalıcı eserlere imza atan Güleryüz, kendi adını taşıyan atölyesinde sanat eğitimleri verdi. 1998’de Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığı döneminde kendisinin de aralarında bulunduğu 89 kişiye verilen “Devlet Sanatçısı” unvanının iptali için Danıştay’a başvurdu.
Ayşegül Sönmezay’ın sanatçı ile yaptığı söyleşiden oluşan kitap, Güldüğüme Bakmayın-Mehmet Güleryüz Kitabı adıyla İş Bankası Kültür Yayınları’ndan 2004’te yayımlanmıştı. Sanatçı bu kitapta hayatını ve sanatçı duruşunu anlatırken ülkenin güncel durumuna, idarecilere ilişkin sert eleştiriler yöneltiyor; aynı zamanda kendisine ilişkin özeleştirilerde de bulunuyordu. 2013’ten bu yana çalışmalarını Paris’te sürdüren Güleryüz, bir süredir kanser tedavisi görmekteydi.
TOMRİS GİRİTLİOĞLU (1957-2024)
‘Dönem dizileri’ndeki klasik imza
Yönetmen, senarist ve yapımcı Tomris Giritlioğlu 67 yaşında yaşamını yitirdi. Aslen Hataylı olan Tomris Giritlioğlu, 1957’de Konya’da doğdu. TED Koleji ve Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra TRT’de çalışmaya başladı. 1977’de TRT Haber Dairesi Başkanı Aycan Giritlioğlu ile evlendi. Bu evliliğinden bir oğlu oldu. TRT’de çeşitli belgesellere imza atan Tomris Giritlioğlu ilk uzun metrajlı filmi, “Suyun Öteki Yanı”nı 1991’de çekti. Bu filmiyle birçok ödül aldı. Sinemada asıl ününü ise “Salkım Hanım’ın Taneleri” filmi ile kazandı. 2002’de TRT’den emekli oldu. Sanatçı, emekli olduktan sonra özel televizyonlar için dizi film projeleri üretmeye başladı. Dizilerin kiminde yapımcı kiminde ise proje tasarımcısı olarak görev aldı. “Kurşun Yarası”, “Çemberimde Gül Oya”, “Ihlamurlar Altında”, “Hatırla Sevgili”, “Karayılan”, “Asi”, “Gönülçelen”, “Kasaba”, “Bu Kalp Seni Unutur mu?”, “Her Şeye Rağmen” adlı yapımlar, Türk dizi sektöründeki “klasikler” arasında yer aldı.
METİN AROLAT (1972-2024)
‘Çapulcu’ sanatçının sahnede ölümü
Şarkıcı ve yönetmen Metin Arolat sahnede şarkı söylerken aniden fenalaştı ve yere yığıldı. Hastaneye kaldırılan sanatçı tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Henüz 52 yaşındaki Arolat’ın kalp krizi geçirdiği açıklandı. 1972 doğumlu Murat Arolat’ın babasının büyük dedesi Hasan İzzet Paşa, dedesi şair Ali Mümtaz Arolat, amcası gazeteci Osman Saffet Arolat, kuzeni ise mimar Emre Arolat’tı. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünden mezun olan Arolat, ilk defa 1995’te çıkardığı albümle adını duyurmuştu. Metin Arolat 2013’te yaşanan Gezi hadiselerine aktif desteğiyle de biliniyordu. 2017’de cumhurbaşkanı adayı olan Erdoğan’ın vizyon belgesi toplantısına da davet edilen Metin Arolat, kendisini “Ben çapulcu Murat Arolat” diye tanıtmıştı. Arolat, toplantıya katılmasına gösterilen tepkinin ardından yaptığı açıklamada, Erdoğan’a “Siz dedikleriniz de biz dedikleriniz de, başı açık olan da kapalı olan da her zaman kopmadan biz olarak kalacağız…” dediğini söylemişti.
AHU TUĞBA (1955-2024)
Türk sinemasının cesur ve ‘vamp’ kadını
1970’lerin sonunda sinema oyunculuğuna başlayan Ahu Tuğba, ABD-Miami’de yaşamını yitirdi. Gerçek adı Tuğba Çetin olan oyuncu 1955’te İstanbul’da doğdu. Robert Lisesi’nden mezun olduktan sonra gittiği Kanada’da üniversite eğitimini yarım bıraktı. Tesadüfen sinemaya başlayan Çetin, Ahu Tuğba adını kullanmaya başladı. 1973’te başladığı sinema kariyerinde 50’ye yakın filmde rol aldı; esas ününe 80’li yıllarda ulaştı ve bu yılların “vamp kadın” sembollerinden biri oldu. Sinemanın krize girdiği yıllarda sahneye de çıkan Ahu Tuğba, evlilikleri ve yaşam tarzı ile de sürekli gündemdeydi; dobra sözleri ile hafızalara kazındı. Tam 10 defa evlenen ünlü oyuncunun Arnavut asıllı ABD vatandaşı Timmy Alejtanij ile yaptığı evlilikten bir kızı da oldu. Miami’de yaşayan oyuncu bir süredir tedavi görüyordu.
METE SAKPINAR (1954-2024)
Müstesna bir müzik insanı
1991’den beri İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Kompozisyon Bölümü hocalarından Mete Sakpınar 70 yaşında vefat etti. Son günlerine kadar konservatuvarda füg dersleri vermekte olan besteci-eğitimci 1954’te Ankara’da doğdu. Opera sanatçıları Hasbiye Sakpınar ile Sadi Sakpınar’ın oğlu olan sanatçı, ilk müzik eğitimini ailesinden aldı. 1975’te Ankara Devlet Konservatuvarı’na giren Mete Sakpınar eğitimine yurtdışında devam etti. Ürettiği eserler Türkiye ve yurtdışında birçok orkestra tarafından seslendirildi.
20.yüzyıl başlarından itibaren dünyayı kemiren morfin, eroin, kokain; giderek milyarlarca Doların döndüğü uluslararası bir pazar oluşturdu. Son yıllardaki daha da büyük tehdit ise ölümcül uyuşturucu metamfetaminin yaygınlaşması. Basit tekniklerle üretilen ve alkollü içkilerden ucuza satılan metamfetamin ile birlikte, maalesef bağımlılık yaşı da aşağıya çekiliyor. Dünden bugüne, insan türünü tehdit eden en ölümcül virüsün tarihi.
İnsanlar, bitkilerden elde edilen ilk uyuşturucu maddelerle binlerce yıl önce tanıştı. 19. yüzyılda devreye sentetik uyuşturucuların üretildiği laboratuvarlar ve dev ilaç şirketleri girdi. Bunlar, morfin, eroin ve kokaini onlarca yıl boyunca her derde deva ilaçlar olarak sattılar; dünya genelinde milyonlarca bağımlı ortaya çıktı. 20. yüzyılın başlarında ABD ve İngiltere başta olmak üzere, Batı ülkelerinde çok ciddi bir bağımlılık sorunu vardı. Osmanlı toplumu ise sadece “keyif verici maddeler” olarak adlandırılan esrara ve afyona aşinaydı. Yalnızca bir grup seçkinin kullandığı morfin, eroin ve kokainin sokaklara inmesi ise, 1918’de İstanbul’un işgali döneminde gerçekleşecekti.
20. yüzyılın ilk çeyreğinde imzalanan uluslararası sözleşmelerle yasaklanan uyuşturucu maddeler, bundan sonra yeraltına indi; uyuşturucu ticareti organize suçla entegre oldu. Uyuşturucu ticaretiyle büyüyen suç örgütleri daha fazla kazanabilmek için daha çok insanı bağımlı yapmaya çabaladı. O zamandan beri, uyuşturucu bağımlılığının artması sadece bir toplumsal sağlık sorununa işaret etmiyor; uyuşturucu pazarının ve ortada dönen paranın büyümesi, organize suç örgütlerinin iyice güçlenmesi anlamına da geliyor.
Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin (UNODC) her yıl açıkladığı uyuşturucu raporları, dünyada bağımlı sayısının düzenli olarak yükseldiğini, uyuşturucu pazarının hızla genişlediğini ve madde çeşitliliğinin de arttığını gösteriyor. Dünyada 300 milyon uyuşturucu bağımlısı olduğunu ortaya koyan 2024 Dünya Uyuşturucu Raporu’nun kırmızı alarm verdiği ülkelerden biri de Türkiye.
Uyuşturucu kaçakçılığında son derece önemli bir güzergah olan “Balkan Rotası” üzerinde yer alan Türkiye, gerek Asya’da üretilen ve Avrupa’ya gönderilen eroin ve diğer afyon türevleri kaçakçılığında gerekse Avrupa’dan Asya’ya sevkiyatı yapılan sentetik uyuşturucu ve bu maddelerin üretiminde kullanılan kimyasalların kaçakçılığında transit ve hedef ülke durumunda. Son yıllardaki en büyük tehlike ise ölümcül uyuşturucu metamfetaminin de yaygınlaşması. Basit tekniklerle üretilen, diğer uyuşturuculardan ve alkollü içkilerden ucuza satılan metamfetamin, maalesef Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar girmiş durumda. Metamfetaminin bağımlılar üzerindeki etkisi ise bu zamana kadar yaygın olan diğer uyuşturuculardan çok daha ağır.
Bu kapak dosyamızı, uyuşturucuların, uyuşturucu bağımlılığının ve organize suçla uyuşturucu ilişkisinin tarihine ayırdık.
Tiyatronun önemli kayıplarından biri de Kenan Işık’tı. 1947’de Malatya’da doğan Işık, öğrenciliği sırasında oyunculuğa başladı. 1972’de Devlet Tiyatroları sanatçısı oldu. Oyunculuğunun yanısıra oyun yazarlığıyla da tanındı. Yaşamı boyunca birçok ödül aldı. İstanbul Şehir Tiyatroları’nın genel sanat yönetmenliğini yaptı. Kariyerine gazeteciliği de ekledi. Yeni Yüzyıl, Yeni Binyıl ve Akşam gazetelerinde köşe yazarlığı da yapan Işık, kısa bir süre Star televizyonunda ana haberleri sundu. Geniş kitleler tarafından tanınması ise “Kim 500 Bin İster?” programıyla oldu. Enflasyon nedeniyle adı “Kim Milyoner Olmak İster?” olarak değiştirilen programı yaklaşık 15 yıl boyunca sundu. 21 Mart 2014’te beyin kanaması geçiren sanatçı, 10 yıl boyunca yoğun bakımda kalmıştı.
AYDEMİR AKBAŞ (1936-2024)
Komedi filmlerinin ünlü oyuncusuydu
Aktör ve spor yazarı Aydemir Akbaş 88 yaşında öldü. 1936’da İstanbul’da doğan ve Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gören Akbaş, bir süre gazetecilik yaptı. Arkadaşlarının yönlendirmesiyle tiyatroya başladı ve birçok önemli oyunda rol aldı. 1960’larda sinemaya geçti. 1970’li yıllarda ise erotik komedi diye anılan seks filmlerinin yıldızı oldu. 2000’lerden itibaren İbrahim Tatlıses’le birlikte çalışmaya başladı, senaryolar yazdı. Yaşamının son günlerine kadar birçok dizi ve filmde rol almayı sürdürdü. Akbaş aynı zamanda Galatasaray kulübü üyesi ve takımın tutkulu bir taraftarıydı. Tabutu Galatasaray bayrağına sarılan ünlü oyuncu, doğduğu Feriköy’de toprağa verildi.
TUNCAY AKÇA (1963-2024)
‘Hababam Sınıfı’ bir kişi daha eksildi
Rıfat Ilgaz’ın eserinden uyarlanan “Hababam Sınıfı” filmlerinde “Bacaksız” rolüyle tanınan oyuncu Tuncay Akça 61 yaşında İstanbul’da yaşamını yitirdi. Kastamonu doğumlu Tuncay Akça’nın hayatı, çocukken ayakkabı boyacısı olarak “Hababam Sınıfı”nın çekildiği sete gitmesiyle değişti. Sette ayakkabı boyarken attığı kahkaha Ertem Eğilmez’in dikkatini çekince, filmde çocuk oyuncu olarak rol aldı. 11 yaşında başladığı sinemada 43 yılda “Bizim Aile”, “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı”, “Hababam Sınıfı Uyanıyor”, “Gülen Gözler”, “Bebek”, “Yol”, “Mavi Mavi”, “Selamsız Bandosu”, “Yılmaz Güney: His Life, His Films”, “Bizimkiler”, “Talihsiz Bilo”, “Hababam Sınıfı Üç Buçuk”, “Hababam Sınıfı Merhaba”, “Hababam Sınıfı Askerde”, “Yalancı Yarim” ve “Öğrenci İşleri”nin de içinde bulunduğu 100’den fazla yapımda rol aldı. Akça’nın cenazesi Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.
MARIA BRANYAS (1907-2024)
117 yıllık bir ömür sürdü
Yaşayan ve bilinen en yaşlı insan Maria Branyas artık yaşamıyor; 19 Ağustos’ta 117 yaşında öldü. 4 Mart 1907’de San Francisco-California’da doğan Branyas, Katalan kökenli İspanyol göçmeni bir ailenin çocuğuydu. Ailesiyle birlikte 1915’te Katalonya’ya döndü. 1931’de travmatolog Joan Moret ile evlendi ve 3 çocuğu oldu. 2000’de 93 yaşındayken zatürreye yakalandıktan sonra huzurevine taşındı. Hareket kabiliyeti bozuluncaya kadar egzersiz yaptı, piyano çaldı ve işitme kaybı nedeniyle iletişim kurmak için “sesten metne” platformunu kullandı. Branyas, Fransız Lucile Randon’un ölümünün ardından 17 Ocak 2023’te resmen dünyanın yaşayan en yaşlı insanı oldu. İleri yaşına rağmen akıl sağlığının ve hafızasının iyi olması bilimsel araştırmalarda ele alındı.
GÖKÇE AKÇELİK (1972-2024)
Türkiye’de ‘bir dönemin, bir neslin sesi’
Türkiye’de 90’lardan sonra müzik tarihine geçen ünlü grup Replikas’ın kurucusu ve solisti Gökçe Akçelik 47 yaşında öldü. 5 albüm yayınlayan ve birçok filme müzik yapan Replikas bir dönemin önemli gruplarındandı. Ciddi bir dinleyici kitlesine hitap eden grup Avrupa’da birçok ülkede de konserler verdi. Grubun kurucusu Gökçe Akçelik’in erken ölümünün ardından Kaan Sezyum Birgün gazetesindeki köşesinde “Türkiye için bir dönemin, bir neslin sesini kaybettik” diye yazdı. Önemli müzisyeni saygıyla anıyoruz.
UĞUR TAŞDEMİR (1965-2024)
Hollywood yıldızlarını onun sesiyle sevdik
Temmuz ayının sonunda Oyuncular Sendikası’nın X hesabından yapılan paylaşım sanat dünyasında bir kaybı daha duyurdu: “Değerli üyemiz Uğur Taşdemir’i kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Ailesine ve tüm sevenlerine sabır dileriz…” Tiyatro, sinema ve dizi oyunculuğunun yanısıra seslendirme sanatçısı olarak da tanınan Uğur Taşdemir, 1965 Yozgat doğumluydu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunuydu ama tiyatroya gönül verdi. Amatör olarak başladığı oyunculuğu 1989’dan itibaren profesyonel işe dönüştürdü. Tiyatronun yanısıra sinemada, dizi ve filmlerde çeşitli roller üstlendi. Aynı zamanda seslendirme yapmaya başladı. Birçok Hollywood yıldızının Türkçe seslendirmesini yapan Taşdemir, en çok aktör Nicolas Cage’in sesi olarak tanındı. “Elm Sokağı Kabusu” dizilerinin karakteri Freddy Krueger’i seslendirdi. Kendi atölyesinde seslendirme eğitimi de veren Uğur Taşdemir, 28 Temmuz 2024’te kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.
İstanbul’da öldürülen Başkomiser Muammer Cavit Bey ve Komiser Hüsnü Bey’in cenaze korteji, Taksim yönünden İstiklal Caddesi’ne giriyor. Şehit polisler, 14 Eylül 1927’de Beyoğlu’nda Mercan Altunyan’ın lideri olduğu silahlı çeteye yapılan baskında hayatlarını kaybetmiş, olayda Altunyan ve 1 çete üyesi daha ölmüştü.
Sağ yakalanan çete üyeleri Yıldız Kumarhanesi’ni soyma planı için buluştuklarını söylerken, polis kaynakları komünistlerle de ilişkisi olan çetenin 2.5 aydır İstanbul’da bulunan Atatürk’e suikast planladığını söylüyordu. Sonradan, şehit polisleri çatışma sırasında diğer polislerin yanlışlıkla öldürdüğü, zaten çetenin de devletten ikramiye koparmaya çalışan polisler tarafından muhbirler aracılığıyla kurdurulmuş olduğu ortaya çıktı. Ancak mesele bir süre sonra kapatılacak, meydan bölük-pörçük bilgilerle oluşturulan komplo teorilerine kalacaktı. Olayın tüm ayrıntıları ve gerçekte nelerin döndüğü, bugün bile tam olarak bilinmiyor.
Türkiye 2. Dünya Savaşı’na katılmasa da hem savaş öncesinde hem de savaş sırasında pek çok şehirde geniş çaplı tatbikatlar düzenlenmişti. Fotoğraflar, savaşın arifesinde hava taarruzu ve düşmanın kimyasal silah kullanması ihtimaline karşı İstanbul’da ilk defa düzenlenen tatbikattan. Büyük fotoğrafta Beyazıt Meydanı’nda üzerinde “Boğucu Gazlı” yazan kağıtla yerde yatan kişi görülüyor. Küçük fotoğraftaysa gaz maskeli sağlık ekipleri, “zehirli gazdan etkilenmiş biri”ni polisler eşliğinde ambulansa taşıyor. Gerçekçi olması için savaş uçaklarının alçaktan uçup İstanbul’un bazı noktalarına “zararsız bombalar” attığı tatbikat sırasında, Aksaray’daki evinde uçaklardan korkup fenalaşarak Haseki Hastanesi’ne kaldırılan 65 yaşındaki Ayşe Şükrü hayatını kaybetmişti.
ABD başkan adayı Donald Trump, geçen ay kendisine düzenlenen suikasttan küçük bir kulak yarasıyla kurtuldu. Ancak bu hadisenin siyasi sonuçları büyüktü: Rakibi Joe Biden adaylıktan çekildi; Trump’ın oy oranları yükselişe geçti; Kasım ayında yapılacak ve sadece ABD’yi değil tüm dünyayı etkileyecek seçimler daha da kritik bir hâle geldi. İşte kimileri ağır sonuçlar doğuran, kimileri sinema ve edebiyat sayesinde unutulmayan kimileri ise kurban adaylarını daha da yükselten başarısız suikastlardan en ünlüleri.
SUNUŞ
Ölmek veya ölmemek: İşte bütün mesele bu…
Bir süre önce ABD başkan adaylarından Donald Trump’a yapılan silahlı saldırı (13 Temmuz) ardından, diğer aday Joe Biden’ın yarıştan çekildiğini açıklaması (21 Temmuz), dikkatimizi bu ülkenin tarihine çevirdi. Biden’ın adaylıktan vazgeçmesinin esas nedeni, başarısız suikast girişimi değildi elbette. Ancak bu saldırı, Trump’ın yüzü kanlar içinde, yumruğunu havada sallayarak, dalgalanan Amerikan bayrağı önünde ikonik bir fotoğraf çektirmesini sağlamıştı. Başkan ve başkan adaylarına suikast düzenlemek, ABD’de neredeyse bir “gelenek”ti. Bu girişimler Robert Kennedy’nin 1968 seçimleri öncesi adaylık yarışı sırasında öldürülmesi gibi “başarıyla” sonuçlandığında, belki karşı tarafın işine yarıyordu; ama yarım kaldığında, hedef alınan kişiye verilmiş bir buket çiçek gibiydi.
Seçim kampanyası sırasında yaralanan bir adayın bundan yararlanmamasını beklemek şüphesiz zor. Brezilya’da 2018 seçimlerine gidilirken aşırı Sağcı aday Jair Bolsonaro bir taşra kentinde omuzlarda taşınırken, adamın biri aradan sokulup karnına bıçak saplamıştı. Bolsonaro’nun kurmayları önceleri bu olayı kötüye kullanmayacaklarını açıklasalar da, kendisi seçimin son haftalarında neredeyse bir “şehit” mertebesine çıkarıldı ve seçimleri kolaylıkla kazandı. Suikast, Bolsonaro’nun işine yaramıştı.
Elbette işler her zaman bu kadar yolunda gitmiyordu. ABD’de 1912’de yeniden başkanlığa adaylığını koyan Theodore Roosevelt, Milwaukee’yi ziyaretinde John Schrank adlı bir akıl hastasının saldırısına uğradı. Schrank, Roosevelt’i vurma emrini, 1901’de suikastta öldürülmüş olan eski başkanlardan “William McKinley’nin hayaletinden aldığını” iddia edecekti. Neyse ki kurşun Theodore Roosevelt’in 50 sayfalık seçim nutkunun içinden geçtiği için sadece göğüs kaslarını zedeledi. Ancak bu saldırı ve ayrıca Roosevelt’in daha sonra “boğa gibi sağlamım” şeklindeki açıklamaları, seçilmesini sağlayamadı. Yine de unutulmaması gereken nokta, Roosevelt’in Demokrat veya Cumhuriyetçilerin adayı olmaması, İlerici Parti adıyla kurduğu üçüncü bir partiden seçimlere katılmasıydı: Sonuçta başkan olamadıysa bile, Amerikan tarihinde üçüncü bir parti adayının elde ettiği en yüksek oy oranına ulaştı ve belki de bu oyların bir bölümünü bu suikast girişimine borçluydu.
Sadece ABD’de değil bütün dünyada, devlet başkanlarına veya adaylara yönelik başarısız suikastların, hedef alınan kişiye verilmiş bir “hediye”ye dönüştüğünü görüyoruz. Çoğu zaman bu kurşunlar, bombalar veya hançerler, suikast girişimine uğrayanların eline silah vererek önceden alınmış kararların bahanesini oluşturuyor. Bu işte başarısızlık, avcının kaplanı yaralamakla yetinmesine benziyor. Suikastler, heyecanlı bir olaylar zinciri olarak geliştiğinden hayalgücümüzü harekete geçiriyor, sinema ve edebiyata malzeme sağlıyor.
#tarih
New York Times için çalışan fotoğrafçı Doug Mills’in çektiği karede, suikastçının namlusundan çıkan kurşun Trump’ın sağ kulağını sıyırarak kafasının arkasından geçiyordu.