Yazar: #tarih

  • Tirandım ama akıllandım Anadolu’da ilk ben ayaklandım

    Tirandım ama akıllandım Anadolu’da ilk ben ayaklandım

    Perslerin dediğini yapan, halkına sırtını dönmüş bir hükümdardım. Sizin miladınızdan 499 sene önce körlüğüm sona erdi ve Anadolu’da bilinen ilk halk ayaklanmasını başlattım. Altı yıl sonunda yenildik ama, İyonya ayaklanması ateşi yakmış, Pers tahakkümü sona ermişti.

    AHMET YEŞİLTEPE

    ktidar hesapları, kişisel ihtiraslar, ikbal arayışları, bitmek bilmez entrikalar… İyonya topraklarının 40 yıllık hastalıkları… İranlıların egemenliği Batı Anadolu’ya ulaştığından beri Hellen kentleri arasında ve kent yönetimlerinin içinde öyle aşinaydık ki bunlara. İtiraf etmeliyim, benim de derdim kendi iktidarım ve ailemin geleceğinden başkası değildi. Hesaplarım kağıt üzerinde doğru sonuçlar veriyordu. Başlangıçta, İyonya’nın görkemli kenti Miletos’un (Aydın’ın Söke İlçesi’ne bağlı Balat köyü yakınlarında yer alır), Karadeniz’in en ücra noktalarına değin koloniler kurmuş Ege’nin ticaret başkentinin tek adamıydım. İktidarımı korumak ve sağlamlaştırmak için Sardeis’te (Manisa’nın Salihli ilçesine bağlı Sart kasabası) oturan İranlı Satrapla, yani işgalcilerin başkomutanı Artaphrenes ile iyi geçinmeye çalışıyordum. İyonya’daki diğer kent devletlerinin tiranları gibi ben de tahakküme boyun eğmiştim. Miletos’ta, kendi halkıma Pers krallarının emirlerini uygulatıyor, önüme getirilen ağır vergi kararnamelerini onaylıyor, yurttaşlarıma zulmedenlerle işbirliği yapıyordum.

    Özüne yabancılaşmış, gelenek ve inançlarına sırtına çevirmiş, atalarının mirasına ihanet edenlerden olmuştum. Kabul ediyorum ki, bunların hepsini kendi ikbalim uğruna yapıyordum. Mevcut durumu meşrulaştırmak için halkıma, “Persler ile ters düşersek topraklarımızdan sürülürüz” diyordum.

    Gün geldi, içinde bulunduğum şuursuz ihanetin körlüğü sona erdi. İşbirliği yaptığım yabancılar kılıçlarını bana çevirdiler ve o anda ummadığım bir şey oldu; yıllarca zulmettiğim halkım bana rağmen benim yanımda toplandı. Vefanın, dayanışmanın gücünü gördüm, halkımla birlikte İranlılara başkaldırdım.

    Ben, Miletoslu Molpagoras oğlu Miletos Tiranı Aristagoras, bu topraklarda mutlak bir egemen karşısında gerçekleşen ilk halk ayaklanmasının önderi, ilk direnişin sembol ismiyim.

    Kardeşlerim, sizin milat saydığınız tarihin tam 499 yıl öncesinde, Pers işgali yüzünden Miletos’un uzun süredir Karadeniz’deki kolonileri ile ilişkileri kısıtlanmış, buğday ticareti yavaşlamış, siyasi etkinliği azalmıştı. Artık geriye fazla seçenek kalmamıştı; ya Perslerin baskısı ve sürekli dayattıkları yeni kurallarla yaşamaya çalışacak ya da her şeyi göze alıp Pers boyunduruğundan kurtulmak için savaşacaktık. Ben ikinciyi seçtim. Miletos halkı ve diğer birçok İyonya yerleşimi de aynı seçimi yaptı.

    Bu süreçte, Miletos’ta tiranlıktan çekildiğimi açıklayıp kentte halk yönetimi kurulmasını teşvik ettim. Bunun üzerine özgürlük hareketinin diğer İyonya kentlerine de yayılması için mücadeleye başladım. Ayaklanma çağrım kuru ot yığınına düşen kıvılcım gibi hızla yayılan sıçramalarla tüm İyonya’yı sardı. Kentlerde yaşayan ve uzun süredir Pers baskısından bunalan İyonya halkı İran yanlısı tiranların yönetimine son verdi. Her tiran benim kadar şanslı değildi!.. Halk, tiranlarını indirip kendi içlerinden önderler seçti, böylece İyonya, Sardeis’te oturan satraba ve onun sahibi, başkent Susa’daki (İran’ın Huzistan eyaletinde yer alır) Pers kralına açıkça başkaldırmış oldu. Yapılacak çok iş vardı. Hemen karşı kıyıya, Yunanistan’a geçtim, Sparta ile Atina’dan askerî yardım talep ettim. Spartalılar sırtlarını dönerken, Sardeis’e yapılacak baskın için Atina’dan ve Euboden gemi ve asker desteği aldım. Miletoslu gönüllü askerlerin de katılımıyla oluşturduğum ordu İyonya’nın bağımsızlık savaşını başlattı. Pers satrabı Artaphrenes’in oturduğu Sardeis’e ani bir saldırı düzenledim, kenti kuşattım, iyi savaştım ama ne yazık ki istediğim sonucu alamadım. Satrap bu gelişme üzerine Pers ordusunu Anadolu’ya çağırdı, ben ise bu defa Karya ve Likya kentlerini özgürlük hareketine davet ettim. Çağrıma onlar kadar Kıbrıslılar da kulak verdi. Perslerin denizlerdeki gücü olan Fenikelilerle uzun süredir çatışan Kıb- rıslılar bizim açtığımız isyan bayrağının altına girdiler. İyonya ayaklanması giderek daha geniş bir coğrafyada Pers işgali ve baskısına karşı büyük bir savaşa dönüştü. Savaş en az iki yıl süreyle karada ve denizde hayli kanlı çatışmalarla devam etti.

    Sonrasında direniş ruhu ilk dönemdeki gücünü kaybetti. Sonradan ayaklanmaya katılan Aiolis kentleri kısa sürede teslim oldular, Kıbrıslılar ise cesurca savaşıp kaybettiler. Yiğitçe yaptığımız savaşlarda ağır yenilgiler aldık. Etrafıma topladığım az sayıdaki askerle bu defa mücadeleyi daha kuzeyde sürdürmek üzere Miletos’tan ayrıldım. Kenti yeni halk önderi Pythagoras’ın yönetimine devrettim ve Trakya sahillerine geçtim. Burada geri dönmek üzere hazırlık yaparken yerli Trak kavimleriyle giriştiğim bir çatışmada hayatımı kaybettim. Ama öyküm burada sona ermedi. Anadolu’daki ilk şanlı direnişin bayraktarlığını yapan kentim Miletos, miladın 492 yıl öncesinde, bir Haziran gecesi İranlılar tarafından kuşatıldı. Kentim kuşatmaya uzun süre dayandı ama sonunda Pers ordusu Miletos’a girdi. İyonya ayaklanmasının başladığı günden itibaren 6 yıl süreyle bağımsız kalan kentimde büyük bir katliam yaşandı, genç kızlar, kadınlar İranlılara kapatma oldu, güzel erkek çocuklar iğdiş edildi, diğer Miletoslular köleleştirildi ve doğudaki kentlerde satıldı. Kentte taş taş üstünde bırakılmadı. Kutsal tapınım alanımız Didyma’da Apollon tapınağı ağır tahribat gördü, birikmiş armağanlardan oluşan hazineler İran askerlerince yağmalandı, rahipler diri diri yakıldı. Miletos’un başına gelenler daha sonra Atinalılar tarafından uzun yıllar boyunca kuşaktan kuşağa anlatıldı. Tragedya yazarı Phrynikhos’un bu korkunç olayı anlatan oyunu Atina’da oynanırken, halk hüngür hüngür ağladı.

    Kuzey Ege ve Marmara çevresinde küçük çaplı kent ayaklanmaları bir süre daha yaşansa da bunlar bastırıldı. Ancak, Persler artık bu coğrafyada uzun süre kalamayacaklarını anladılar. Daha fazla baskı ve şiddet uygulayarak varlıklarını korumaya çalıştılar. Ancak olmadı. Persler iki yıl sonra, bu defa Kıta Yunanistanı’na geçerek Atina ve Sparta’ya saldırdılar. Uzun ve kanlı çatışmaların sonunda Persler ağır yenilgiler alarak Anadolu’nun içlerine doğru çekilmeye başladılar. İyonya ayaklanmasının ruhu Ege halklarında birlik ve beraberlik duygusunu güçlendirmişti. Doğu’nun Batı’ya tahakkümü sona erecekti, İyonya ayaklanması bunun ateşini yakmıştı ve artık geriye dönüş yoktu.

  • Barikattan bulvara devlet estetiği ve ‘çılgın projeler’

    Barikattan bulvara devlet estetiği ve ‘çılgın projeler’

    Haussmann, III. Napoléon’un emriyle Paris’i yeniden inşa etti. III. Reich, buyurgan kent şemasını Berlin’e uyarladı. 1956’dan sonra İstanbul’daki Menderes-Gökay operasyonları, şehrin dokusunu tamamen değiştirdi.

    Barikat sözcüğünün dilimize yerleşmesini anlayabiliyorum da, sosyalist bir şairin onu soyadı seçecek ölçüde yerlileşmesi sevimli görünmüyor bana. III. Napoléon’un Haussmann’ı göreve getirme gerekçelerinin başında, 1848 Devrim girişiminde dar Paris sokaklarına kurulan barikatların payından sıkça sözedilir; bir payı olmuştur, ama “operasyon”un tek nedeni olarak onların yarattığı sorunu görmek karşıtarafı küçümsemek anlamına gelir. 

    Benjamin’in çözümlemeleri, bir uçta Brecht’i, öteki uçta Adorno-Horkheimer ikilisini yer yer düşkırıklığına uğratmış olsa bile, hızını marksist perspektiften alır: Yeni kapitalist düzenin mal dolaşımı politikası, üretim ilişkileri, hisse senetlerinin önem kazanması türünden ana odakları seçerek, cançekişme sürecini kateden imparatorluklarda yüksek burjuvazinin servet değerlendirme çabalarını okumaya yönelir. Fourier’nin, Marx ve Engels’in temel kaynakları arasında yer tuttuğunu görüyoruz. 

    Haussmann, şehri ülkenin ve kıtanın dörtbir yanına bağlayacak yeni garlardan hareket ederek geniş bulvarlar açarken, ürbanistik denklemleri tersyüz eder: Yalnızca yeni konut parametreleri, geniş ve havadar yeşil alanlar ve parklar, alışveriş merkezleri (“pasajlar”) öngörmekle kalmadığı, şehirlinin yaşam pratiğini sağlıklı düzene oturtmak amacıyla yeraltına neredeyse ikinci bir şehir kurduğuna tanık oluyoruz. Sébastopol Bulvarı yukarıdan aşağıya, Saint-Germain Bulvarı yanlamasına katedecektir şehri, Etoile-Concorde- République-Bastille gibi bugün de kan dolaşımının merkezini oluşturan meydanlardan merkezkaç kuvvetiyle dağılacaktır yeni sokaklar. 

    Albert Speer’in Yeni Alman Mimarîsi propaganda kitabına yazdığı tüyler ürpertici giriş yazısı, ona eşlik eden fotoğraf ve maketler, 1941 Almanyası’nda Führer’in paranoyak kalkışımlarını belgelemekle kalmaz: Bir yandan da, Berlin başta, III. Reich’ın gözde kentlerinde (Münih, Nürnberg ve ötesi) dayatılmak istenen buyurgan kent şemasını ve tamamlayıcı unsuru olarak devanası yapıların sembolist boyutunu eleverir. İkili, Berlin’i, bugün kalıntıları görülen Anthaler Bahnhof gibi iki büyük garın temsil ettiği toplardamardan dağılacak bir bütünlük olarak tasarlamış, “şimal-cenup hattı” görkemli bir bulvarla Unter den Linden’i şehrin göbeğinde bir haç çizecek biçimde kesiştirecek bir plandan yola koyulmuşlardı. “Başvekâlet binası” ve “Askerî Hal” yılgı verici estetiğin önde gelen örnekleridir ya, Tiergarten’in düzenlenişinde hiç değilse bir nebze incelik göze çarpar; sokak lambalarını Speer eliyle çizmiştir. 

    Savaş, “çılgın proje”lerin duraklamasına yolaçar. Üç yıl geçmeden, şehir Berlinlilerin üstüne çökecek, şehir ve yapı felsefesiyle III. Reich geniş çapta silinecektir. İşin acısı, ortadan bölünen, 1963-89 arası duvarla ayrılan Berlin’in doğu kesitine bu kez başka bir buyurgan anlayışın biçim vermiş olması — bugün, Alex’ten başlayarak kasvetli kâbusu hâlâ süren bir devlet estetiği. 

    Tanpınar, İstanbul’un 500. fetih yıldönümü yaklaşırken peşpeşe, imar kaygılı yazılar yayımlar. Şimdi okunduğunda acemi, amatör, çocuksu bulunabilir tasa ve önerileri; 1950’lerin başında başka kimin derdiydi, düşünmek gerekir. Edebiyat tarihimizde, şehrin tarihsel gelişim çizgisini onca gerçekçi ve ödünsüz bir üslûpla eleştiren bir imzaya daha rastlıyor muyuz? Bakışını, düşüncelerini Baudelaire’e borçlu olduğunu gösteren paragraflarına döneceğim; önce, “Türk İstanbul”u kurtarmak için, her cümlesinden bu yoldaki inancını yitirdiğini gösteren yazılarında, 

    Menderes-Gökay operasyonlarının başlamasına birkaç yıl kala, gazete sayfalarından saçtığı ünlemler tartılmalı. Orada, yangınların silip süpürdüğü ahşap mimarinin özgünlüğünün yerini dolduran, Beyoğlu’nun pis atmosferinden yayılmış aykırılığa yüklenir, çıkış yolları arar, son kale saydığı Boğaziçi’nin dokusunun da tehdit altında olduğunu vurgular. Sanırım, doğrudan tanığı olacağı 1956 sonrası operasyonlarıyla birlikte bütün umutlarını yitirmiştir. 

    İstanbul’u, şaşkın Bouvard ile Pécuchet’ye, Flaubert’in alıklık ansiklopedisine soyundurduğu güzelim çiftine benzetir Tanpınar: Tek tek bütün “peyzaj”larını yitirişinin karşısında kıvranmaktadır: Nedim’inkinden sonra, şimdi de Yahya Kemal’inki sahnede silinmektedir. 

    İyi ki bugünün “çılgın proje”lerini duymamış, görmemiştir. 

  • Çıktık açık alınla, politikadan geçtik, küresel bir ağ kurduk

    Çıktık açık alınla, politikadan geçtik, küresel bir ağ kurduk

    20. yüzyılda bir seçkinler grubu olarak ortaya çıkan okumuş genç nüfus, 1968’den 1980’e uzanan dönemde ülke siyasetinde özerk bir aktör oldu, 1980 darbesi sonrası depolitize edildi. Son yıllarda artan ve farklı grupları biraraya getiren “değer” merkezli eylemlerin içindekiler, küreselleşmeyi egemen aktörlerden daha iyi kavrıyor.

    HAKAN YÜCEL
    m vel ut ea adit iriuremNet nim velit luptate minit landrerCat re,

    Gezi Parkı eylemleri ile başlayıp ülkeye yayılan toplumsal hareketler, gençlerin yoğun katılımları, etkin aktörleri oldukları “orantısız” zeka ürünü afişler, duvar yazıları, sloganlar, şarkılar ve videolarla biçimlenen bir protesto kültürünün kendisini göstermesi, gençlik ve kuşak olgularını kamuoyu gündemine getirdi. 

    Toplumsal kurgu olan gençlik, çoğulluk içinde okunmalıysa da, gençler arasında kuşak kavramıyla belli düzeyde ortaklaşmalardan söz edilebilir. Kuşağı düşünceleri, duyguları ve yaşam tarzları benzeşen ve unsurları oldukları toplumu etkileyen büyük olaylara benzer tepkiler veren ortak fiziksel, entelektüel ve ahlaki koşullarda yaşayan insanlar topluluğu, yaş grubu olarak ele alıyoruz. Bizde modernleşme sürecinin başlamasıyla birlikte gençlik, devlet için temel önem- deki konuların arasındaki yerini aldı. 19. yüzyılda Batılı terbiye ile geleceğin seçkinleri olarak gençler yetiştirmek hedeflendi. Genç Osmanlılar ve II. Meşruti- yet rejimini kuran Jön Türk hareketi bu koşullarda oluşmuştu. Bu eğitimli gençlik uzun süre bir seçkinler grubu olarak kaldı. Cumhuriyet ilan edildiğinde nüfusun sadece % 10’u okur-yazardı. Yine aynı dönemde üniversite öğrencileri çok küçük bir nüfus oluşturuyorlardı; 285’i kadın olmak üzere 2.629 öğrenci vardı. Hemen hemen tümü kamuda istihdam edilen, “gençlik mit”i ile biçimlendirilen ve çok küçük bir nüfus oluşturan bu eğitimli gençliğin maddi ve ideolojik açıdan siyasi merkezden özerkleşen bir toplumsal aktör oluşturduğunu söylemek güç. Zaten Cumhuriyet’in ilk onyıllarındaki öğrenci olayları da genellikle yabancı şirketlere karşı “milliyetçi” gösterilerden ibaretti. 1950’lerin sonuna kadar bu durum pek değişmedi. Ancak Levent Cantek’in deyimiyle Cumhuriyet’in ilk özgün popüler kültürü olan ve 1940’lı yılların ikinci yarısındaki “buluğ çağı”nda başlayan Bobstil kültürü, gençlerin Batı etkisiyle oluşan hazcı özellikte bir kültürle özerkleşmeye başlamasının işareti olarak görülebilir. 1950’li hatta 1960’lı yıllara hakim olan saç stili, kılık-kıyafet tarzı, davranış kodları, İngilizceyle karışık kendine özgü bir argo ile biçimlenen bu gençlik kültürü bir tehdit olarak görülüp hem ilerici hem de muhafazakar seçkinler tarafından kıyasıya eleştirilmişti. 

    1950’lerden başlayarak kentlileşen, eğitime ulaşan, nüfusu çeşitlenen ve gelişen Türkiye’de 1960’larda eğitimli gençlik kendi yaş grubu içinde hâlâ küçük bir kesimse de, artık önemli ve heterojen bir nüfus oluşturmaya başlamıştı. 1968’de nüfusun % 6.5’i, yani 146.299 kişi artık üniversite öğrencisiydi. Bu koşullarda eğitim doğrudan kamuda istihdama yol açmıyor ve seçkinlik oluşturmuyordu. 

    Türkiye 68’inin ve onun oluşturduğu gençlik kültürünün, Batılı örnek- lerden etkilenmiş olsa da, kendine özgü nitelikleri oldukça belirgindi. Siyasi olan, kültürel olana göre daha ağırlıkta bulunduğu gibi, bireysel özgürlük arayışı da antiemperyalizm ve bağımsızlık taleplerinin gölgesinde kalıyordu. Devleti ve toplumu kurtarmayı hedefleyen bir gençlik söz konusuydu. Genelleyici bir açıklamayla, 1978 kuşağını 1968 kuşağının toplumsal tabanının yaygınlaşması olarak görebiliriz. 1960- 1978 yılları arasında yüksek öğretimde okuyan öğrenci sayısının 63 binden 298 bine çıkarak neredeyse beşe katlandığı görülür. 70’li yıllardaki üniversite nüfusu yeni bir toplumsal grup yaratmıştı. 

    1968’den 1980’e uzanan dönemde gençliğin özerkleşen bir toplumsal grup kimliğiyle ülke siyasetine özerk bir aktör olarak ağırlığını koyması, 1980 darbesinin ertesinde gençlik karşıtı ve depolitizasyon hedefli yeni bir politikanın belirmesine yol açtı. Ancak bu depolitazasyon politikası, spor ve kültür alanlarının daha fazla siyasallaşması sonucunu da doğurdu. Toplumsal hareketlerde son derece aktif olan taraftar grubu Çarşı, 1980’lerde kuruldu. Gençliği damgalayan “apolitiklik” ise, çok kez bilinçli olarak geliştirilen ve gençlerin katılımına kapalı ve ahlaki olarak kirlenmiş bir alan kabul edilen “kurumsal siyaset”ten uzak durup, siyasetin başka ortamlarda gerçekleştirilmesini içeren bir tutumdur. Bu nedenle 1990’lardan başlayarak yeni kuşakları anlamak için kültür alanındaki pratikleri önemsemek gerekir. 

    Son haftalardaki toplumsal hareketlerin aktörü olan 1990’lı yıllarda doğan gençleri, – imkan ve kısıtlarıyla – küreselleşme süreci, neoliberal politikaların krizi ve AKP hükümetlerinin özne olmaya çalışan toplumsal aktörlerin özgürlük arayışıyla çelişen otoriter uygulamalarıyla anlamak doğru olacaktır. Birbirinden son derece farklı grupları biraraya getiren gençlik eylemleri, “değer” merkezli Yeni Toplumsal 

    Hareketler’e uygun özellikler gösteriyor. Bu bağlamda bireysel/kolektif “çıkarlar” değil “değerler” ile birleşen Gezi Parkı gençleri iyi bir örnek oluşturmakta. 

    Dominique Reyné’nin yönetiminde yayına hazırlanıp 2011’de basılan ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu yirmi beş ülkeyi kapsayan güncel bir araştırma, bize oldukça ilginç veriler sunuyor. Türkiye’deki gençlerin % 63’ü, “ideal toplum”u kişisel performansın ödüllendirildiği bir toplum değil de zenginlik- lerin hakkaniyetli olarak dağıtıldığı bir toplum olduğunu ifade ederek, yirmi beş ülkenin gençleri arasında toplumsal duyarlılık açısından birinci sırada. Belki de Türkiye gençleri, bazı liderlerin sandığı kadar “maddiyatçı” değiller. 

    Sermayenin küreselleştiği bir dünyada sermayenin etkilerine karşı mücadelenin de küreselleşmesini ve dayanışma ağlarının kurulmasını dış komployla açıklama çabası bize şunu gösteriyor: Küreselleşmenin mağdurları, küreselleşme sürecini egemen aktörlerden daha iyi kavramakta. Gençlerden mi öğrensek? 

    19 MİLYONLUK BİR “ÖTEKİ”: 90 KUŞAĞI

    Kategorize edilemeyenler…

    BEKİR AĞIRDIR

    Bugün Türkiye’de 15-30 yaş arası, teorik tarif ile, gençliğe baktığımızda 19 milyon insan görüyoruz. Batı’daki tarifiyle bilgisayar ekranına doğmuş, daha eğitimli, aynı zamanda aileleri de eğitimli bir kuşak bu. Bunların sadece 2 milyonu Batı’da Y Kuşağı olarak adlandırılan normlara uyuyor ve Türkiye ortalamasını yansıtmıyor. Hâlâ bu ülkede üniversite mezunu 25 yaş üstü kişi oranı % 11. 

    Bizim ıskaladığımız şey, bu topraklardaki farklılar. Artık ezberlerden kurtulmak lazım. Mesela eğitimi, geliri arttıkça insanlar bireyselliğe ve özgürlüğe daha düşkün olurlar, aileye bağlılığı daha az olur gibi şema var. Ancak genel gençlik araştırmasında, “hayata hazırlanmak için en çok şeyi nereden öğrendin” diye sorduğumuzda % 65 “aileden” cevabını veriyor. Bu çocuklar elbette özgürlüklerine düşkün, ama aynı zamanda daha çok geleneklerine bağlılar (…) Son 30 yıldır bu ülkede bütün hayat değişti. Nüfusun yarısı göç etmiş, %52-53’ü metropollerde yaşıyor. Biz ise hala eski kurallarla yeni hayatı yönetmeye ve etkilemeye çalışıyoruz. 

    Şimdi bizim bankacımız, reklamcımız vs. bütün o yeni teorileri kullanıyor. Ama bilgisayarı kapatıp hayat konuşmaya başladığı zaman, eski kavramlardan devam ediyor sanıyor hâlâ. Artık politikanın sadece politika denen particilikten ibaret olmadığı anlaşıldı. O çocuklar yarın da gidip bir partiye üye olmayacaklar. Hep şöyle bir ezberi var Türkiye entelektüellerinin, medyasının: Efendim “Türkiye örgütsüz, tepkisiz, Mısır’da kıymaya zam geliyor, halk sokaklara dökülüyor, bizimkiler hiçbir şey yapmıyor” gibi. Bütün bunların efsane olduğu ortaya çıktı. Gezi’nin buradaki anlamı, “bir dakika abi bütün bu değişimi sadece siyasetten okumayın” olmuştur. Gezi bize dedi ki “bu yeniyi sadece Kürtler, Türkler diye kuramazsınız; Aleviler, Sünniler diye kuramazsınız. Hayat diye bir şey var ve bu hayatın ihtiyaçları ve karakterleri farklı şeyler: kadın meselesi, çevre vs.”. İşin özü budur. 

    Bekir Ağırdır’la yaptığımız söyleşiden derlenmiştir. 

  • Yaratıcı zeka kaba gücü marjinalleştirdi

    Yaratıcı zeka kaba gücü marjinalleştirdi

    Meşrutiyet’ten itibaren 20. yüzyılda otoriteye karşı eleştirinin başlıca sanatsal ifadesi olan mizah, Gezi Parkı eylemleri sırasında özellikle duvar yazıları, çeşitli performanslar ve sanal ortamda geliştirilen uygulama, esprilerle profesyonelleri dahi şaşırtan anonim bir kimlik kazandı.

    LEVENT GÖNENÇ
    m vel ut ea adit iriuremNet nim velit luptate minit landrerCat re, C.

    Hep söylenir “mizah baskı dönemlerinde patlar” diye; doğrudur, tarihte örneği çoktur. Mizah sıkılmış, sıkıştırılmış kitlelerin nefes almasını sağlar zor zamanlarda. Mizah muhalefetin güleryüzlü koçbaşıdır çoğu zaman, topla tüfekle yıkılamayan kaleler mizahın hınzır salvolarıyla -yıkılmasa dahi- sarsılır. Mizah doğası gereği muhalefete bitişiktir; mizah muhalefetten, muhalefet de mizahtan beslenir. Özellikle baskı dönemlerinde mizah, kendisine özgü diliyle söylenmeyenleri söyler, üzeri örtülmek istenenleri açık eder. 

    Hemen Fransız Devrimi’nden bir örnek verelim: 1789 Devrimi öncesinde ve sonrasında elden ele dolaşan mizahi gravürler öylesine etkili olmuştur ki, kral yanlısı yayıncı Jacques-Marie Boyer-Brun bu karikatürleri yapanları hainlikle suçlamıştır. Avrupa’da 18. ve 19. yüzyıllarda yaşanan toplumsal hareketlerde benzer mizahi gravürler, sokaklara dökülen insanların ellerinden eksik olmamıştır. 20. yüzyıl başında, Osmanlı topraklarında da benzer şekilde siyasal iktidar mizahın sivri diline dolanır. 1908’de Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte sokaklarda kitlelerle buluşan “çizgili el bildirileri” II. Abdülhamit döneminin yöneticilerini, hafiyelerini ve jurnalcilerini yerden yere vurur (Bu çizimler için Turgut Çeviker’in derlediği, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Dairesi Başkanlığı Yayınları arasında çıkan İbret Albümü 1908 kitabına bakılabilir). 

    Cumhuriyet döneminde, Türkiye’de sokak hareketlerinin yükseldiği 70’li yıllarda, sağ-sol ekseninde artan siyasal kamplaşmanın etkisiyle slogan dili hakim olur ve tabii sloganlara da semboller eşlik eder. Hatta 70’li yıllardan kalan “afişe çıkmak” bir deyim olarak yerleşir dilimize. Belki bugünkünden biraz farklı bir biçimde ama, mizah da eksik değildir bu dönemin hareketlerinde. 

    O vakitler Türkiye’de mizah dünyası “Gırgırcılar” ve “Dernekçiler” olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Dernekçiler yazısız, evrensel sembollere yaslanan grafik bir anlatım biçimini ve toplumsal konuları öne çıkaran bir anlayışı benimserken, Gırgırcılar daha çok eğlenceli işler üretirler. Bir çok genç karikatürcünün de üye olduğu Karikatürcüler Derneği o yıllarda doğrudan ya da dolaylı biçimde siyasetin içindedir. Örneğin Tan Oral’ın birkaç kez sergilediği ve çeşitli dergilerde yayımlanan “Yürüyenler” serisi afiş, kart, pankart olur. Benzer araçlarla Selçuk Demirel, Emre Senan, Mehmet Sönmez gibi karikatürcülerin çizgileri de hiçbir zaman boş kalmayan sokaklarda yerlerini alırlar. Sonuçta mizah ve karikatür 70’li yıllarda sadece sayfalarda kalmaz, sokaklara taşar. 

    Bu dönemde (aynen bugün Gezi Eylemlerinde olduğu gibi) gençlerin arasından çıkan ve tüm bu birikime katkıda bulunan isimsiz yazar ve çizerler de vardır. Örneğin 1977’de “Hasan Tan ODTÜ’ye Rektör Olamaz” sloganıyla örgütlenen direniş hareketine rengini veren en önemli unsurlardan biri de mizahtır. ODTÜ’de 45 fotoğraf ve 30 karikatürden oluşan “Hasan Tan Olayı” başlıklı bir sergi açılır ve o günlerden bugünlere bu sayfalarda örneklerini bulacağınız imzasız bir karikatür albümü kalır. 

    Bugün Gezi Parkı eylemlerinde de sokakta mizah var. Olayların başından sonuna kadar bir dökümünü yaptığınızda, kendine özgü ve kendiliğinden ortaya çıkıp gelişen bu toplumsal hareketin ortak dilinin büyük ölçüde mizaha dayandığı söylenebilir. Peki neden böyle olmuştur? Nasıl olmuş da toplumun mizah damarı böylesine kabarmıştır? 

    Bunun bir nedeni sokağa sinen mizah geleneği olabilir; ancak bunun ötesinde şunları da not etmemiz yerinde olur: Bu hareket, gençlerin ateşlediği ve sürüklediği, sonrasında her yaştan ve kesimden kitleleri içine alan bir harekettir. 90 Kuşağı diyebileceğimiz bu gençleri besleyen en önemli kanallardan biri ise kuşkusuz sosyal medyadır. Sosyal medya gençlerin söylemi iki şekilde etkiler; birincisi yazılanlar kısa ve vurucu olmalı, ikincisi mesaj en kısa yoldan ve doğrudan verilmelidir. Yoksa uçsuz bucaksız dijital kelimeler okyanusunda okunma şansınız yoktur. Bu ortamda aforizma türü zekice kurgulanmış esprilerin her zaman farkedilme ve yaygınlaşma potansiyeli vardır. İşte sosyal medya ile yetişen, iletişim kuran ve düşünme-yazma faaliyetini esas olarak sanal ortamda geçekleştiren gençler, çok iyi bildikleri bu tekniği sokaklara, sokak hareketinin diline taşımışlardır. Bir başka önemli neden de mizah dergileridir. Apolitik denen kuşağın politik olarak beslendiği en önemli kanallardan biri, son yıllarda yazılı basında muhalefetin sürdürülebildiği mizah dergileridir. 

    Kuşkusuz Gezi eylemleri toplumsal hafızada derin izler bırakacak ve ileride farklı boyutlarıyla, ama en çok da genç beyinlerden süzülüp gelen mizah pırıltılarıyla hatırlanacak. 

  • Halkın gözü kulağı, iktidarın iki dudağı

    Halkın gözü kulağı, iktidarın iki dudağı

    Geleneksel medya önce yazılı sonra elektronik basın mecralarıyla halka ulaştı. Son Gezi eylemleri sırasında geleneksel medyanın ağır eleştiriye uğramasının ardında, devletle olan ilişkilerde 1937’den bu yana çözülememiş tarihî sorunlar yatıyor.

    BÜLENT ÇAPLI

    Türkiye’de iktidarın yazılı basınla ilişkisi her zaman biraz sancılı oldu. Gazetelerin kuruluşundan başlayarak, gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet dönemlerinde devleti yönetenler yazılı basına atfettikleri güçten kendi paylarına düşeni alma telaşında oldular. Bu çekişme yakın tarihlere kadar sürdü: Sansürler uygulandı, gazeteler toplatıldı, basın kuruluşları kapatıldı, hatta bu ‘kirli savaş’ mülkiyet yapılarına müdahale boyutlarına dek vardı. 

    Aslında 4. kuvvet basın, yazılı çağında kalıcı kanaatlerin oluşturulmasında tek başına o kadar da etkin değildi. İlk ezber radyo tarafından bozuldu, devlet-medya ilişkilerinde ilk kırılma onun hayatımıza girmesiyle yaşandı. 

    Türkiye radyonun sesiyle 1927’de Atatürk’ün çağını aşan bir öngörüsüyle kurulan Telsiz Telefon Türk A.Ş.’nin yayıncılığa başla- masıyla tanıştı. Bu bir devlet teşebbüsü değil, 10 yıllık imtiyaza sahip özerk bir kuruluştu. Böylece Türkiye gelişmiş ülkelerle aynı zamanda yakaladı radyonun yükseliş dönemini. Halk okur-yazar olmayı ve hergün para ödemeyi gerektirmeyen, üstelik kullanırken başka işler yapma özgürlüğü tanıyan elektronik medyanın bu “ilk sürüm”ünü sevmişti. 

    Fakat radyonun “özgür” günleri fazla uzun sürmedi. 1937’ye gelindiğinde radyo, devletin sesine dönüştürüldü. Milli Şef döneminde “devletin ağzı, milletin kulağı” olarak anıldı. İspat kanunu gibi uygulamalarla yazılı basına boğucu bir baskının uygulandığı Demokrat Parti döneminde ise -özellikle 58’den sonra- radyo tam bir politik propaganda aracı haline getirildi. Partinin yandaşlarını politize etme amacıyla kurulan Vatan Cephesi’ne katı- lanların isimlerinin saatlerce yayınlanması, iktidar destekçilerini bile bıktırdı. 1960 askerî müdahalesinin ardından esen özgürlük rüzgarıyla yayıncılık faaliyetinin ancak “özel, özgür ve özerk” bir kurum tarafından hayata geçirilebileceği gerçeği ortaya çıktı. Böylece 1964’te TRT kuruldu. Devletin medya algısı bağımsızlık lehine bir kere daha değişmişti. 

    İTÜ’nün ayrı bir başlık altında ele alınmayı hak eden yerel-deneysel televizyon yayıncılığını dışarda tutarsak, Türkiye TRT’nin ilk dört yılı boyunca televizyonculuk konusunda tuhaf bir körleşme yaşadı. Oysa, Amerika’da televizyon patlamış, görsel iletişimin altın çağı başlamıştı. Türkiye radyoda yakalayıp sonradan boşa harcadığı fırsatı televizyonda daha baştan kaçırıyordu. Ama TRT ismindeki ikinci T’yi 1968’de hatırladı ve Türkiye televizyon yayıncılığı konusunda 1971’e kadar sıradışı bir üç yıl geçirdi. Tarafsız yayıncılık anlayışıyla hazırlanan belgeseller, eğitici yapımlar, tartışma programları ekranlara alışılmadık bir özgürlük havası getirdi. 12 Mart 1971 muhtırasına kadar devam eden bu “devr-i saadet” 1972’deki anayasa değişikliğinde TRT’nin özerkliğini kaldıran 133. Madde’yle son buldu. Devletin medya ile yaptığı yeni “mesafe ayarlaması”nın günümüze kadar devam eden sonucu, TRT’nin devlet yayıncısı algısından kurtulamaması oldu. 

    TRT işini “devlet ciddiyeti”yle yaparken siyasal iletişimde katılımcılık, çokseslilik, tarafsızlık derslerinden hep sınıfta kaldı. Devlet-medya ilişkilerinde yeni bir kırılmanın yaşanacağı 1991 yılına kadar bu durum böyle devam etti. Kırılma, özel televizyonların baskısıyla geldi. Önce ilerde Star adını alacak Magic Box Almanya’dan, ardından Show TV Fransa’dan, Kanal 6 ise İngiltere’den yayına başladı ve ezberler bir kez daha bozuldu. Türkiye’de ne devletin ne milletin alışık olduğu sıradışı içerikler, şaşırtıcı üsluplar, afallatıcı formatlar ekranların “korsan konuk”ları oldular. Televizyon kanallarına özel radyolar katılmakta gecikmedi. 1993’te yurtdışı frekanslarını kullanarak yayın yapan özel radyolar Çiller hükümeti tarafından kapatılınca geniş çaplı protesto eylemleri başladı. Taksilere, toplu taşıma araçlarına, evlere, işyerlerine siyah kurdeleler bağlayan halk, özel radyoların kapatılmasını ülke çapında yankı uyandıran kitlesel bir eyleme dönüştürmeyi başardı. “Radyomu istiyorum!”, “Siyah Kurdele”, “Konuşan Türkiye!” isimleriyle anılan toplumsal eylemler iktidarı geri adım atmaya mecbur bıraktı. 

    Avrupa’da daha önceleri gerçekleşen bir gelişme 90’lardan itibaren Türkiye’de de yaşanmaya başladı. O güne kadar basın dışı sektörlerde sermaye birikimi yapan işadamları, ilgilerini medyaya  yöneltti. El değiştiren gazeteler, radyolar, televizyonlar; inşaat şirketleri ve finans kuruluşlarıyla birlikte holdingle- rin çatıları altında toplandı. Artık çok katmanlı mülkiyet yapıları içerisinde yer alan medya, showroom ve vitrinlerini yani özellikle televizyonlarını kısmen de gazetelerini siyasal iktidarla pazarlık kozu olarak kullandı. Devletin ekonomide büyük ağırlığı vardı; devir ihaleler, teşvikler devriydi. Siyasal iletişimin ağır topları olan yüksek “rating”li kanallarla pazarlığa oturmak siyasal iktidarların da işine geldi. Üstelik “frekans tahsis ihaleleri” mevzuatını da düzenleyen 1994 yasası, elektronik medyayı “sağduyuya davet etme” konusunda hükümetlerin elini iyiden iyiye güçlendirmişti. Artık iktidarların damak zevkine uygun yayınları servis etmeyen kanallar, oyunun dışında kalma tehdidi altındaydılar. 

    Bu sorun halihazırda da Türkiye’nin elinde pimi çekilmiş bir elbombası gibi duruyor. Devlet-medya ilişkisindeki nihai kırılma, muhtemelen bu bombanın sosyal medya denen yeni aktörün “kışkırtmaları” sonucunda patlamasıyla yaşanacak ve belki de bir süre veya yıllar sonra yine bir tarih dergisine başka bir makale konusu olacak. 

    Bülent Çaplı’yla yaptığımız söyleşiden derlenmiştir.

    DİJİTAL ARAÇLARIN HERBİRİ YENİ BİR MECRA 

    Yeni meydan: Siber alan

    İBRAHİM HAKKI POLAT

    Tarihte çağların isimleri kimi zaman metaforlarla ifade edilir. 1945’ten sonraki döneme atom çağı dendi, 1969’da Armstrong aya ilk ayak bastığında uzay çağı başladı, 1980’leri bilgi çağı olarak adlandırdık, şu anda yaşamakta olduğumuz günlere ise bilgi iletişim çağı ismini veriyoruz. Peki bu çağ değişimleri bireyi değiştiriyor mu, sanatı değiştiriyor mu, kültürü değiştiriyor mu? MIT Technology Review dergisinin üç ay önceki kapağında yaşlı bir insan şunu diyordu: “Siz Mars’a koloniler yapacağımızı söylemiştiniz, ama elime tutuşturduğunuz şey Facebook.” Bugün üç sektörün biraraya gelmesiyle oluşan yepyeni bir alan var. Bunlar bilgi teknolojileri, iletişim teknolojileri ve medya. Bu üçünün biraraya gelmesiyle ortada oluşan bu alana ilk başta biz internet diyorduk, şimdi siber mekan diyoruz. Burası bir alan, bir meydan. Son Gezi eylemlerinin kalbi de aslında bu meydanda attı. 

    Genç kuşak bu alanı sahiplendi ve burada yeni bir yaşam kültürü oluşturmaya başladı. Onlar kendilerine farklı dünyalar, avatarlar, fotoğraflar, videolar yaratıyorlar. Bu etkileşim üzerinden yeni bir iletişim kuruluyor. 

    Burada zaman mekan sınırsızlığı var. Bu dünya Edirne’den Kars’a sınırları çizilebilecek bir yer değil. Bu sınırsızlığı kimileri “dış mihraklar” olarak görüyor ama, Twitter sayesinde dış mihrak kalmamıştır. Twitter bu işin en kamusal alanıdır. Bütün normları altüst eden bir yaratıcılığı var bu siber dünyanın. Örneğin, siz bu insanlara istedikleri müziği dinletmezseniz, hemen oturuyorlar bir müzik programı yazıyorlar. Bütün müzik endüstrisini altüst ediyorlar. Paylaşımcılık var. Kullanılan dijital araçların her birini birer medya haline getiriyorlar. Yeni medya dediğimiz şey budur. Siyasetçileri, anne babaları ters köşeye yatıran bir siber kuşağın başkaldırışı var burada. Eski siyasette liderlik anlayışı vardı, burada yok. Herkes kendi görüşünü ortaya koyuyor, buradan çıkan ortak akıl neyi söylüyorsa insanlar onun peşine takılıyor. Ortak akıl ağaçlar yok edilmesin diyorsa, insanlar bu doğrultuda hareket ediyor. Bugün eğer Wikipedia’da Taksim kronolojisi varsa, o ortak aklın tartışmaları sonucunda yazılan manzumelerden oluşuyor. Artık DNS, Proxy WPN vs. gibi aslında çok teknik insanların anlayabilecekleri şeylerin genelleştiğini görebiliyoruz. Dolayısıyla bütün bunların entegre olduğu bir yerde devletin interneti kesmek gibi bir tehdidi geçersiz. Tabii madalyonun öbür yüzüne de bakmak lazım. Siber dünyada birey dünyayı yerinden de oynatabilir. IP numaralarını kısıtlamanın vs. hiçbir etkisi olmaz. Kısıtlamaya çalışmak yerine bu dünyayı daha etik kullanabileceğimiz bir okuryazarlık vermemiz gerekiyor. Tarihî bir dönüşüm yaşıyoruz. Gerçeği arama ve sunma sorumluluğu işin uzmanlarındaydı, akademisyenlerdeydi, gazetecilerdeydi, öğretmenlerdeydi. Şimdi gerçeği her yönüyle bulma sorumluluğu bireyin kendi üzerinde. 

    İ. Hakkı Polat’la yaptığımız söyleşiden derlenmiştir. 

  • IV. Mehmed’e nasihat: ‘Kibirdir şahları vuran’

    IV. Mehmed’e nasihat: ‘Kibirdir şahları vuran’

    Osmanlı Devleti’nde Koçi Bey’le anılan nasihatname geleneğiyle, deneyimsiz padişahlara yönetime dair kurallar öğütlenirdi. 17. yüzyıla ait bir yazma örnek de bu tür uyarılar içeriyor. 

    İLK YAYIN
    Hünkarım başlıklı nasihatnamenin iki sayfası.

    Göriceli (Arnavutluk) Koçi Bey’in çocuk yaşta tahta çıkan IV. Murad ile korkulu bir şehzadelik döneminden sonra tahta çıkan Sultan İbrahim’e sunduğu risaleler, devlet yönetimine, saraya ve padişahlara özel kuralları, samimi, saygılı ve kolay anlaşılır bir dille veren öğütler içerir. Doğu’da ve Batı’da hükümdarlara öğüt ve uyarı içerikli Siyasetname, Nehcü’s-Sülûk ve benzeri eserler yanında, Koçi Bey Risalesi’nden ayrıca Osmanlı padişahlarına yazılmış başka öğütnameler de vardır. 

    Amcası IV. Murad’dan ve babası İbrahim’den sonra yedi yaşında tahta çıkan IV. Mehmed’e de (1648-1687) de Hünkârım başlığıyla yazılmış risale, Koçi Bey Risalesi geleneğinin devamı niteliğinde “Hünkârım”, “Mehmed Hanım” ara hitaplı, yer yer manzum, ahlakî dinî ağırlıklı, çocuk padişahı uyarıcı, yasakları, kuralları, yolsuzlukları anlatan özlü ve özgün yeni bulunmuş bir metindir. Girişteki ilk uyarı: 

    “Huzurunuza küstahâne tekrar tekrar nasihatler yazub gönderdiğimiz çoktur… Ağa kullarınız ile gönderdiğimiz risâlelerden gafil olman. Yani habs etme. Bir iki kere, beş on kere okumak ile kanaat (eyleme)” dir. Saray ağalarından biri aracılığıyla IV. Mehmed’e ulaştırılan bu öğütnameyi yazan, kendi adını vermemiştir. 

    34 yaprak olan Hünkârım’dan ilginç uyarı ve öğütler: 

    “Âlemin harabına bir sebeb dahi şöhrettir. Şöhret zulme kapudur. Şöhret donları ise zulm ile hâsıl olur. Şöhrete bir miktar perhiz eyle (ki) kulların da nâçar perhiz edeler. Yoksa vilayet gitti elden. Zira şöhret âfeti zulme âlettir. 

    Hünkârım, her adem ile zinhar ve zinhar meşveret- ten pek sakın taze âdemlere râzını (sırrını) açma. 

    Ceddine hizmet etmiş umurdide (güngörmüş) ihtiyar-pîr kullarınla olsun ekser sohbetin. 

    Ehl-i hakkın sözü tutul- sa idi/Din ve devlet böyle yıkılmaz idi/Devlet düşmanı merdudların (dinden çıkan)/ Tutulur sözü, tutulmaz âkılların. 

    Teftiş et kul defterlerin/ Ellerin kes hain olan kâtibin 

    Derviş-meşrep ol (ki), âlem de derviş ola. 

    Balyemez top ile âlem feth olmaz belki derviş meşreb olan hanlardır âlemi feth eden. 

    Ekser kibirdir şahların yolun (v)uran”. 

    Risalenin son satırları şöyledir: 

    “Tut sözüm kevneynde (iki dünyada) arkan üzre yat/Halk-ı İslam- bol gelürse tevbeye/Kurt koyun vallah bile (birlik ola).” 

    Osmanlı Devleti’nde saray protokollerinde de nasihatname geleneğinden kaynaklanan ritüeller vardı. Örneğin, tebrik için padişahın tahtına doğru ilerleyen sadrazamın her temenna veya yer öpmesinde alkışçılar “Maşaallah! Ömrü devletinle çok yaşa! Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var!” derlerdi. Bu seslenişi Divan-ı hümayun çavuşlarından alkışçıbaşı ve alkışçılar koro halinde yaparlardı.


    Necdet Sakaoğlu 

  • 79 yıl arayla Gezi’de birbirlerine baktılar

    79 yıl arayla Gezi’de birbirlerine baktılar

    Fransız şehir planlamacısı Henri Prost’un projelendirdiği İnönü Gezisi (bugünkü adıyla Gezi Parkı), 4 Eylül 1942’de açıldıktan sonra böylesi bir düzenlemenin Taksim’e değil, tarihî yarımadaya gerektiği şeklindeki eleştirilere hedef olmuştu. Belki de buna cevaben 12 Kasım 1944 Pazar günü çekilen fotoğrafın arkasına şöyle bir not düşülmüş: “Yöneltilen ‘Bütün bu parklar ne işe yarayacak’ sorusuna en iyi yanıtı çocuklar ve anneler veriyor.” Bu kareden yaklaşık 80 yıl sonra park, iki hafta sürecek “işgal”e ev sahipliği yaptı. 15 Haziran günü, parkta kurulan sahnede eylemin devam edeceği kararı duyuruluyordu. Ancak sadece birkaç saat sonra park, polis müdahalesiyle eylemcilerden tamamen boşaltılacaktı.

    Fotoğraf: Henri Prost’un İstanbul Planlaması, 2010 Güncel fotoğraf: Engin Irız Photoshop uygulama: Candan İşcan
  • Yaşarken yazılan tarih gelecekte nasıl okunacak?

    Yaşarken yazılan tarih gelecekte nasıl okunacak?

    Çevreci taleplerle başlayıp giderek Türkiye’yi sarsan bir nitelik kazanan hareketleri, gelecek nesiller nasıl okuyacak? Tarih kitapları bu hadiselerden nasıl bahsedecek? NTV Tarih, bu soruları tarihçilere yöneltti. Tarihçilere göre tek bir tarih olmayacak ve önümüzdeki süreç, sıcak yaşanan 3 haftanın ilerde nasıl yazılıp ele alınacağını da belirleyecek.

    Türkiye tarihinde dönüm noktası

    Doğrusu, Türkiye tarihi bu kadar kendiliğinden bir toplumsal/siyasal hareket daha önce yaşamadı. Dolayısıyla kendisinden önceki toplumsal hareketlere pek benzemiyor. Hem birkaç kuşağı hem de biraraya gelmesi zor siyasal örgütlenmeleri buluşturması açısından dikkate değer bir olay oldu. Türkiye tarihi açısından gerçek anlamda bir dönüm noktasıdır. Bu olay, yalnızca ülkemizin iç siyasetini değil, diğer ülkeleri de etkilemesi açından önemlidir.

    Siyasete farklı, barışçı ve genç bir üslûp girmiş gibi gözüküyor. Gezi Parkı, herkesin ailesini, toplumu, partisini, ideolojisini ve yeni kuşağı anlaması için bir fırsat. Daha önemlisi kendimizi anlamak ve özeleştiri yapmak için de bir fırsat. Hadiseler sahip olduğumuz değerleri, tabuları, önyargıları, saplantıları, bildiğimizi zannettiğiniz iletişim yollarını, teknolojiyi kullanmayı, hakaretlerimizi, öfkemizi, kibrimizi, hassasiyetlerimizi ve önceliklerimizi gözden geçirme vaktinin geldiğini de öğretti. Bu ülkenin, yöneticilerin değil, yaşayan herkesin sahibi olduğu bir memleket olduğunu hatırlattı.

    Daha önemlisi Gezi Parkı, kuru, soğuk ve mekanik bir şekilde demokrasiyi 4-5 yılda bir yapılan seçimlere
    ve “seçim sandığı”na indirgemeden, krizlerden darbe devşirmeyi önleyecek şekilde, karar alma süreçlerini her an ve çeşitli meşru siyasal katılma yollarıyla etkileyebilmemizin önemi üzerine düşünmemize vesile olmalı.

    Bu olayın Türkiye tarihine, demokrasiyi daha da ileri götürmüş ve olgunlaştırmış olarak geçmesini umarım.

     Mehmet Ö. Alkan (İstanbul Üniversitesi)

    Sivil ve siyasi bir hareket

    Türkiye, küreselleşen dünyaya dahil olduğu 1980’lerden beri genel olarak “Washington konsensüsü” olarak tanımlanan neo-liberal politikalar izledi. Ülke, bunun sonucunda “occupy” hareketleriyle başlayan, dünya çapındaki neo-liberalizm karşıtı protestoları da takip etti. Gezi Parkı protestoları; sosyal, ekonomik ve özel hayatlarını düzenlemeyi amaçlayan ve giderek otoriterleştiğini düşündükleri bir hükümete karşı insanlık onurları için mücadele ettiklerini söyleyen muhtelif insan topluluklarından oluşan ve hiçbir siyasal partiyle ilişkisi olmayan, spontane, sivil ve siyasi bir harekettir ve henüz açıkça ekonomik alana yansımamıştır.

    Feroz Ahmad (Yeditepe Üniversitesi)

    Muhalefetin tabiatı değişecek

    Hadise bugünkü belirtileri itibariyle sosyolojik karakterde seyrediyor. Bu ivmenin ne zaman tarihte bir başlık teşkil edeceği hakkında bir şey söylemek erken olur; çünkü hâlâ sürecin içindeyiz ve olgular henüz tasnif edilemeyecek kadar sıcak. Ne var ki gelişmeler, siyasetin tabiat ve seyrini etkileyecek gibi. Siyasi hayatın paradigmalarında değişim vaadeden bir kıpırdanma var.

    Gelişmelerin, Türkiye’de toplumsal muhalefetin seyir ve niteliğini değiştireceğini düşünüyorum. Muhalefet için meşru ve demokratik vasıfta yeni alanlarla, hacimlerle karşılaşacağız ümidindeyim ama kısa vadede iktidar değişikliği beklemiyorum.

    Taksim olayları, darbe öncesindeki toplumsal gerginliği andırması bakımından bir yerde 27 Mayıs’ı hatırlatıyor ama sadece o kadar. “28 Mayıs”ın, siyasi hayatımıza daha çok demokratik kültür ilave edici yönleriyle katkıda bulunması, geleceğin yakın tarihine düşülecek şık bir not olacaktır.

    Ahmet Turan Alkan (Cumhuriyet Üniversitesi)

    İllüstrasyon: Taha Alkan

    Bu patlamanın birebir örneği yok

    Tarihî olayların değerlendirilmesi ve aralarında benzerlikler kurulabilmesi, dönemin ve şartların birbirine paralellikler göstermesi halinde mümkündür. Bu anlamda, siyasal iktidarın Taksim gezisine AVM yapma isteği sonucu ortaya çıkan olayların tarihte birebir örneğine rastladığımızı söyleyemeyiz. Türkiye’nin bir numaralı gündemi olmaya devam edeceği anlaşılan bu hadise tabii olarak ileriki dönemlerde tarihin ilgi alanına girecektir. Türk milletinin tarihsel olarak davranış biçimlerine baktığımızda, genellikle tepkisiz kalan ama üzerine çok gelindiğini görünce de şiddetli tepki veren bir yönü olduğunu görüyoruz. Taksim Gezisi olaylarını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. İnsanların tepkisi, yılların birikiminin patlaması olarak meydana gelmiştir. Tepki gösterenlerin arasına bazı terörist unsurların karışmış olması, geniş kitlelerin rahatsızlığının gözardı edilmesini gerektirmez (…) 

    Vahdettin Engin (Marmara Üniversitesi)

    Uzun vadeli bir zihniyet değişimi

    28 Mayıs 2013 tarihinde başlayan direniş hareketinin modern Türkiye tarihinde belirleyici bir dönüm noktası olarak anılacağını düşünüyorum. Öncelikle bu büyük kitlesel hareketin merkezinde kamusal mekanın kullanımı, dönüşümü, kentsel ve mimari mirasın korunmasına dair ciddi bir duyarlılığın bulunduğunun altını çizmemiz gerekiyor. Bu yönüyle “Her Yer Taksim” sloganında ifadesini bulan ve geniş kitleleri sokağa döken bu şehirli duyarlılığın Türkiye tarihinde bir ilk olduğunu düşünüyorum.

    Gezi Parkı, Türkiye’de yeni ve beklenmedik türde bir sivil tahayyülün ortaya çıkmasına sahne oldu. Park ve ondan ilham alan başka kamusal alanlar, birbirinden çok farklı grupların birlikte varolabilme konusunda müzakereler yaptığı, bu konuda hayal kurduğu öncül demokratik performans alanları haline geldi. Tabii ki bu ani empati sıçraması, Gezi Parkı içindeki unsurların bile uzun vadede sorunsuzca birlikte varolacaklarını garantilemiyor. Ama burada, Gezi Parkı “neşesini” doğrudan paylaşmayan grupları da kapsayan uzun vadeli bir zihniyet dönüşümünün işaretlerini görmek mümkün.

    Ahmet Ersoy (Boğaziçi Üniversitesi)

    200 yıllık süreç devam eder

    Cihangir’de oturan bir İstanbullu olarak doğrudan evime kadar giren biber gazı sisleri içinde iki hafta yaşamak durumunda kaldım(…) Hadisenin, toplumun demokrasi bilincini yeni bir ileri düzeye çıkarttığını göstermesi açısından tarihî bir olay olduğunu düşünüyorum. Gezi direnişinin anında dünya kamuoyunda da aynı enerji ile benimsenmesi, İstanbul şehir merkezinde patlak veren bu eylemlerin ruhunun, paylaşılan küresel bir dünya görüşünü tetiklemesi manidardır. Bu anlamda, Gezi olaylarının son derecede önemli ve kalıcı bir olgu olarak küresel tarihin bir parçası olduğunu göstermektedir. Bu tür olaylar, küreselleşmenin sadece paranın hızlı transferi olmadığını kanıtlamıştır (…)

    Gezi olayının Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma sürecine zarar getirmesi kabul edilemez. Toplumumuzun Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden itibaren 200 yıldır süren modern siyasi tarihi, modern anayasal rejimin vatandaşlık hak ve hürriyetlerini gerçekleştirme sürecinin tarihidir. Aynen Avrupa ve tüm dünyada olduğu gibi zorlu bir süreç olması da tabiidir (…) Türkiye’de hükümetler çok çeşitli krizler ve bunalımlarla karşı karşıya kalmıştır. Ancak ülkemiz insanının çevresindeki demokrasi ve insan haklarını kabul etmiş bölgenin üyesi olması hakkından, geçmişte yaşanan anlık rejim sıkıntıları dışında, özünde çıkmamışlardır.

    Selçuk Esenbel (Boğaziçi Üniversitesi)

    Tek bir tarih olmayacak

    Doğal olarak bu çaptaki bir gelişmenin bu günlerin tarihi yazılırken gözardı edilmesi mümkün değil. Ancak sorunuz resmî tarih yazımının oluşturduğu reflekslerin toplumumuzda hâlâ ne denli canlı olduğunu gösteriyor. “Tarih” bir özne olmadığı ve modern toplumlarda “tarih” değil “tarihler”in yeniden inşa edildiği gözönüne alındığında, anılan konu üzerine gelecekte tek ve tartışılmaz bir yargı değil, farklı değerlendirmelerin yapılacağını söyleyebiliriz. Nasıl günümüzde farklı tarihler 27 Mayıs konusunda “devrim”den “darbe”ye ulaşan bir yelpazedeki görüşlere dayalı yeniden inşa faaliyeti gerçekleştiriyorlarsa; 28 Mayıs sonrası gelişmeleri de ileride farklı biçimlerde yorumlanacaktır. Bunun yanısıra bu yorumlar zamanın ruhundan da derinden etkilenecektir. Tıpkı 1970’de yapılan 27 Mayıs yorumları ile 2010’da aynı konu üzerine gerçekleştirilen değerlendirmelerin farklı olması gibi, 2023 ve 2053 yıllarında 28 Mayıs değişik biçimde ele alınacaktır.

    M. Şükrü Hanioğlu (Princeton Üniversitesi)

    Çevre bilinci ve tarihçilik

    Türkiye tarihinde olağanüstü bir evreye tanıklık ediyoruz. Bu, genç nüfus ağırlıklı bir toplumsal harekettir. Burada, geçmiş yılların biriktirdiği ve toplumun bireylerinin özgürlüğünü cendere içinde tutmaya çalışan yönetim değil vurgulamak istediğim. Eylemlerin dile getirdiği çevre sorununa eğilmek istiyorum. Tabiatı -sanki Osmanlı yönetimin bir rejim örneği sayılan “iltizam”, (İngilizcesiyle “tax-farming”) olarak tanımlanan ve tarihçilerin dilinde satış, kiralama, deruhte etme anlamlarına gelen bir sistemle- yağma edilen doğanın, çevrenin, kentin, yeşil güzelliğin, yani çevre sorunlarının ne denli önemli olduğunu anımsatan bir ışıklandırmayı ön plana çıkarmak istiyorum. “Özgürlük” isteğinin baş tacı yapıldığı ve buyurganlığın reddinin ilan edildiği direnişlerde kıvılcımın parkta 3-5 ağacın kesilmesiyle hararet kazanması tesadüf sayılmamalıdır (…) Eylem/ eylemler “çevre hakkı”nın temel bir hak olduğunu çok yüksek sesle ve görüntülerle anımsatmıştır bizlere; Türkiye tarihinde hiç tanık olunmamış biçimde, ölçekte (…)

    Ben, önümüzdeki yıllarda tarihçiliğin çevre korumasına ilişkin geçmiş olayları, olguları, sorunları, yıkımları ve önlemleri konu eden çalışmalarının hız kazanacağına inanıyorum (…)

    Salih Özbaran

    Şimdiden efsane türemeye başladı

    İllüstrasyon: Taha Alkan

    Bir, “tarih” yazmayacak. Tarih diye bir özne yok. İnsanlar var; insanlar yazacak -tarihçi olan ve olmayanlar-, bir şekilde bu olaya dair bir hafıza, daha doğrusu çeşitli hafızalar oluşturacak. İki, bu koşulla tarihe geçecek; ileride hatırlanacak ve üzerinde düşünülecek, konuşulacak, tekrar tekrar incelenecek önemde mi? Herhalde. Ama üç, unutmamak lazım ki henüz çok erken. Tarihsel olaylara bakış, zaman içinde sürekli değişime uğrar. Heyecan soğudukça hayranlık azalabilir, olumlama düzeyi düşer, buna karşılık eleştiri dozajı artar (…) 1791- 94 ve Fransız Jakobenleri; Bolşevikler ve 1917 Ekim; Kemalizm ve Atatürk; bir tarafta 27 Mayısçılar ve diğer yanda Menderes, hep böyle historiyografik gelgitlere uğradı. Gezi Parkı örneğinde ise, Big Bang anından ancak çıktık ve olayın ilk artçı sarsıntıları bile daha
    yeni yaşanıyor (…) Bence en kritik soru şu: Bir bütün olarak siyaset sahnesinin yenilenmesine açılan bir başlangıç olabilecek mi? Bunu görmek en az beş-on yıla bağlı. Dördüncüsü, oldukça ileri bir noktada daha serinkanlı bir objektivizm hakim olabilirse de, oraya giden yolda farklı, çelişik hatırlayış biçimleri ve anlatımların oluşması kaçınılmaz (…) Çeşitli efsaneler 28 Mayıs-17 Haziran 2013 arasının Gezi Parkı ve Taksim Meydanı olayları etrafında da türeyecek, nitekim türemeye başladı bile. Kimisi (mesela asıl çevreci gençler) bu iki mekanı ayıracak, kimisi (mesela “eski sol” örgütler) birleştirecek. Kimisi Gezi “komün”ünü, kimisi “kızıl meydan”ı öne çıkaracak. Kimisi farklı doğru ve yanlışları içeren iki üç ayrı aşamadan, kimisi her ânında yüzde yüz haklı ve doğru tek bir “halk hareketi”nden söz edecek. Kimisi Müslüman demokrat ve kadınlara uygulanan yan şiddete üzülecek, kimisi bunu tümüyle yok sayacak. Kimisi bütün noktalarda polis şiddetini minimize, kimisi ise maksimize edecek ve buna dayanarak “mazlumların öz savunması”nı haklı çıkaracak, hatta bundan yeni bir “şehir gerillası” türetecek; çocuklarına torunlarına bir zamanlar “haramilerin iktidarı”nı “o biçim savaşarak püskürtmüş” olduklarını aktaracak. Biber gazı (28/29 Nisan-27 Mayıs 1960 arasının “kıyma makineleri” misali) “kimyasal silah”lara; olayın bütünü ”yükselen bir devrim dalgası”na; gösterilerin sona erişi de (1905 sonrasının Kara Yüzler’inden mülhem) bir “karşı- devrimci terör”e dönüştürülecek.

    Bütün bunların karşısında ise, Başbakan Erdoğan’ın muazzam hataları ve birincil sorumluluğunu örtbas etmeye yönelik bir “anarşi mi istikrar mı” ya da “fazla demokrasiyle kalkınma olmaz” otoritarizminden türetilmiş karşı-anlatılar yer alacak. Hangisi, kimin hafızasında ağır basar? Ya da dengeli
    bir konsensüs teşekkül eder mi? Bunu, gene önümüzdeki yıllar gösterecek; Türkiye’nin genel demokratikleşme ve siyasal olgunlaşma serüveni belirleyecek. 

    Halil Berktay (Sabancı Üniversitesi)

    Geleceğimiz uzlaşmaya bağlı

    Tarih 2013 Haziran olaylarını yazacak mı? Kuşkusuz evet, çünkü bir dönüm noktasındayız, hiç olmazsa yakın bir gelecekte bu dönüm noktası hatırlanacak. Ne diyecek tarih? Onu bilemiyorum, çünkü bundan sonrası iki şekilde gelişebilir. Günümüzün olaylarına karışanlar ya da bakanlar üçe ayrılmış: ikisi birbirine zıt, birinin ak dediğine öbürü kara diyor. Gelişmeleri sadece tek yönden görüyor, kabahat hep öbüründe ya da başka birinde. Ya kendini aldatıyor böyle yazıp okuyanlar ya da başkalarını aldatmaya çalışıyor (…) Böyle giderse bu ikiye bölünmüşlük gittikçe yer edecek, kemikleşecek, tehlikeli hâle gelecek.

    Ya da üçüncü grup baskın çıkacak. Bu gruptaki serinkanlı, sâlim akıllı kişiler sadece bir tarafın hatasını-sevabını görmek ve göstermek yerine, siyasal ve toplumsal uzlaşma kültürünün yeşermesini, güçlenmesini sağlayacak; ötekini anlayan ya da hiç olmazsa anlamağa çalışan bir topluma evrilmemize yol açacak. O zaman tarih diyecek ki, Haziran 2013’de dayatmacı değil anlaşmacı bir siyasal kültür sayesinde Türkiye tam anlamıyla demokratlaşmaya yürüdü. İnşallah.

    Metin Kunt (Sabancı Üniversitesi)

    Tarihe geçecek sivil itaatsizlik

    Taksim Direnişi kuşkusuz tarihe geçecek bir sivil itaatsizlik eylemi, ama tarihimizdeki ilk kitlesel gösteri değil, tabii ki! Örneğin, 1871’de greve giden Hasköy Tersanesi amelesi, devlet memuru olduklarından nümayiş yapamamışlar, bunu karıları ve çocukları üstlenmişti. 1905 Erzurum İsyanı da kayda değer, çünkü orada da Müslüman ve Emeni kadınlar hep birlikte boş tencerelerin kapaklarını birbirine vurarak “açız, aç!” diyerek şehrin sokaklarını dolaşmakla yetinmemişler, devlete ait zahire ambarlarını da talan etmişlerdi. New York Times gazetesi 1. Dünya Savaşı yıllarında, birkaç kez “aç Müslüman kadınlar İstanbul’da boş tencerelerle nümayişler yaptılar” şeklinde haberler yayınlamıştır. Aklıma gelen son örnek ise 1960’dan bir öğrenci eylemi ve bence en çarpıcı olanı: Türkiye’de 555K! Yani, “5 Mayıs saat 5:00’te, Kızılay’da!” Sonrası malum, 27 Mayıs 1960!

    Öğrenci olayları ve kitlesel protestolar tek başına iktidarları devirmeye hiçbir zaman muktedir olamamıştır, ancak hükümetler hep bu olayların hemen akabinde gelişen ekonomik krizlerden sonra devrilmişlerdir!

    Yavuz Selim Karakışla (Boğaziçi Üniversitesi)

    Hayatın sorgulanması

    Gezi Parkı şimdiden bir “concept,” bir yeni marka olmuştur. Türkiye’de “Zeitgeist” başta kadınlar, sonra gençler tarafından ciddi biçimde değiştirilmiştir. Gezi her büyük tarihsel olay gibi “yapılmamıştır”, bir deprem gibi “gelmiştir”. Bu boyutta bir olayı iktidar da, muhalefet de ilk defa vizyona giren bir film gibi algıladığına göre, tarihe geçme ihtimali şüphesiz çok yüksektir. Bu sürecin altında yatan en önemli tarihsel dinamik, iktidarın “nüfus” meselesini merkeze alarak uygulamak istediği özel hayata yönelik dayatmacı, muhafazakar çabalara verilen tepkilerdir. Gezi süreci hayatın temellerinin sorgulanmasına bir geçiş diye de tarihe geçebilir (…)

    Tarihçiler, çeşitli noktalarda DP döneminin son yıllarıyla mukayeseler yapacaklardır; ne var ki ezici çoğunluğu kırlarda yaşayan bu dönemin Türkiye’si ile % 77’si kentlerde yaşayan ve askerî vesayetin gücünün bir hayli kırıldığı bir Türkiye’yi kıyaslamak risklidir.

    Asım Karaömerlioğlu (Boğaziçi Üniversitesi)

    İllüstrasyon: Taha Alkan

    Tarih yazımında ‘Her Yer Taksim’

    Elbette Taksim Gezi Parkı olayları Türkiye tarihinde önemli bir yer tutacak ve gelecekte tarihçileri oldukça meşgul edecek bir konu olacaktır. Öncelikle bu “olay”a tarihyazımında nasıl bir isim verileceği tartışma konusu olacaktır. “Gezi Parkı Olayları” gibi görece nötr bir isim üzerinde konsensüs oluşabilir, ama tarihyazımında bu konuda farklı yaklaşımlar kendini en başta isimlendirme konusunda gösterecektir: “Taksim Direnişi” gibi isimlendirme ile direniş olgusu öne çıkarılabileceği gibi, olayların hükümete karşı bir tezgah olduğunu belirten “Gezi Komplosu” gibi isimler veya eylemin barışçıl yöntemlerine dikkat çeken veya polisin buna karşı orantısız şiddetine vurgu yapan sözcükler de tercih edilebilir. Ayrıca “olay”ın Taksim Gezi Parkı ve hatta İstanbul ile sınırlı olmadığını, tüm Türkiye’ye yayıldığını belirtmek için ‘Mayıs-Haziran 2013 Olayları’ gibi bir isim de öne çıkabilir.

    Bugünden kalacak olan medya ve internetteki görsel-işitsel malzeme ve özellikle sosyal medya, bu konudaki tarihyazımının en önemli kaynakları olacaktır. Ayrıca başından beri alanda çalışma yapan siyaset bilimcilerin ve özellikle sosyologların eserleri, geleceğin tarihçileri için paha biçilmez değerde olacaktır. Aynı şeyi, güvenilir gazetecilik ürünü olan çalışmalar ve özellikle ciddi kamuoyu çalışmaları için de söylemek mümkündür. Genelde olduğu gibi, bugün olaylar sırasında medyada yer almış derinlikli analizler de geleceğin tarihyazımının önemli kaynağı olacaktır. Bu kadar çok kaynağa bu kadar kolay ulaşma olanağının tarihçilerin işini çok kolaylaştıracağı düşünülebilir, ama tam da bu kaynak enflasyonu ve kaynakların güvenirliği sorunu, aynı zamanda zorlaştırıcı bir rol oynayabilir.

    Diğer yandan, bugünden yarına kalacak görsel-işitsel ve yazılı kaynaklara oranla bu sürece ait objeler zamanla yitip gidecektir. Bu nedenle, Tarih Vakfı’nda oluşturulan bir komisyon, kolayca ulaşılabilen görsel-işitsel malzemelerin yanısıra, objeleri de arşivleyerek gelecekte bu konuda ilgili diğer kurum ve kuruluşlarla gerçekleştirmek istenilen sergi, yayın ve benzeri faaliyetler için hazırlık yapmaktadır. Sözlü tarih konusunda zaten deneyimli olan vakıftaki bu komisyon, ek olarak Gezi’nin materyal temsiline ve belleklerde yapacağı izlere yoğunlaşacaktır (…)

    Bu olayların, “çoğunluk demokrasisi” ve “çoğulcu demokrasi” arasındaki farkın ortaya çıkmasına (veya birinden diğerine geçişe) hizmet edip etmediği sorusu da özellikle siyasi tarih ve düşün tarihi yazınında ele alınacaktır (…) Tarihçilerin başvuracağı çok önemli bir araç da “psiko-tarih” olabilir ki başbakanın dilinin ve tavırlarının bu süreçte oynadığı belirleyici rol ve bunun arkasındaki kişisel nedenler psiko-tarihçilerin bu tavrı anlamak için teoriler ve modeller peşine düşmesine yol açacaktır. Tarihyazımının eksik olmayan komplo teorisyenleri de boş durmayacak ve olayların ortaya çıkmasından itibaren her detayı öne sürülen komplo teorilerini desteklemek için kullanacaklardır (…) Olayların tarihyazımında ilgi görecek bir boyutu da o güne kadar bir araya gelmesi bile düşünülemeyen farklı muhalif grupların ilk defa günlerce birarada mücadele etme deneyimi yaşamış olmasıdır. Son olarak, geleceğin tarihyazımında en ateşli tartışma konularından biri de eski müesses nizamın (ordu-bürokrasi devlet) tasfiyesi için çaba harcayan bir hükümetin neredeyse eş zamanlı olarak kendi müesses nizamını (lider-parti-polis devleti) kurma süreci ve bunun sivil toplumun geliş(me)mişliği ile ilişkisi olacaktır (…)

    Olgusal tarih konusunda gereğini yapmakta pek zorlanmayacak olan tarihçilere düşecek en önemli görev, her zamanki gibi “süreklilik-kopuş” tartışmaları içinde bu olayları tarihsel bağlamına oturtmak olacaktır.

    Bülent Bilmez (İstanbul Bilgi Üniversitesi)

  • #YaşarkenYazılanTarih

    #YaşarkenYazılanTarih

    27 Mayıs gecesi iş makinalarının Gezi Parkı’nda çalışmaya başlamasından 15 Haziran’da parkın boşaltılmasına kadarki süreç, Türkiye tarihi açısından bir dönüm noktası yaratan gelişmelere sahne oldu. 19 güne ve İstanbul’dan başlayarak yurt geneline yayılan gösteriler sırasında yaşananların bilançosu da ağırdı. Türkiye’yi sarsan 19 günün saat saat en önemli kırılma anları…

    Türkiye, Mayıs ayında bulunduğu coğrafyanın en önemli kırılma anlarından birini yaşadı. 27 Mayıs gecesi Taksim’deki Gezi Parkı’nda iş makinalarının çalıştığını gören birkaç kişinin uyarısı sosyal medyada yankılandı. Gece yarısı toplananlara yönelik polis müdahalesi, ağaç yıkımına yönelik başlayan eylemi Türkiye tarihinin en geniş katılımlı sivil direnişine dönüştürdü. Özellikle 31 Mayıs sabah 05:00’te Gezi Parkı’nda “nöbet tutan” binlerce kişiye yapılan müdahaleyle, bu tarih eylemler için bir dönüm noktası oldu. O gece kentte destek eylemleri düzenleniyordu.

    İçişleri Bakanı Muammer Güler, 6 Haziran’da 28 Mayıs’tan o güne kadar Türkiye’deki 81 ilin 78’inde 746 gösteri yapıldığını açıkladı. Gösterilerin bilançosuysa çok ağır oldu 3 Haziran’da Mehmet Ayvalıtaş ve Abdullah Cömert, 5 Haziran’da Mustafa Cömert, 14 Haziran’da Ethem Sarısülük hayatını kaybetti. Türk Tabipler Birliği’nin 20 Haziran’da açıkladığı verilere göre 13 ilde 7836 yaralı hastanelere başvurdu, 60 kişi ağır yaralandı, 101 kişi kafa travmasına uğradı, 11 kişi gözünü kaybetti.

    Eylemciler, arkaya dönüp baktıklarında yaşananların nasıl bu noktaya geldiğinin şaşkınlığı içindeydi. Ancak yalnız değildiler. İktidar ve muhalefet partileri de sürece dair doğru bir okuma yapmakta zorlandı. CHP eylemi desteklerken yaşananların sahiplenmekten uzak durdu. MHP eylemlere katılmama çağrısı yaparken BDP ise çoğunlukla tepkisini sokaklara yansıtmadı.

    Esas belirleyici, kuşkusuz AK Parti’nin tavrıydı. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Kuzey Afrika gezisindeyken “Olaylar başladığında bunu çevre olayı olarak görseydik, bu noktaya gelmezdi” dedi. Ancak Başbakan’ın Türkiye’ye dönüşü yaşananları küresel komplo olarak değerlendirmesi ve “milli iradeye saygı” mitingleri, uzlaşma çabalarını çıkmaza soktu.

    Klişe tabirle artık Türkiye’nin ve dünyanın gözü Gezi Parkı üzerindeydi. Yabancı siyasilerden gelen açıklamalar diplomatik sorunlara yol açtı. Bir yandan da Gezi Parkı protestolarıyla Türkiye, yurt dışına direniş ihraç etti. Brezilya’da isyanda, “Aşk bitti, burası Türkiye” sloganları atıldı.

    Olayların patlak vermesiyle sosyologlar, ekonomistler, siyaset bilimciler farklı platformlarda eylemlere yönelik analizlerini sundu. Yaşananları değerlendirmek için tarihçilerin vakti henüz gelmedi. İlerleyen yıllarda, araştırmacıların tarafsız dönem kaynağı bulmakta sıkıntı çekeceği muhakkak. Bu sorunu şimdiden gidermek adına NTV Tarih olayların başladığı 27 Mayıs gecesinden Gezi Parkı’nın boşaltıldığı 15 Haziran’a kadarki dönemin dönemeçlerine dair bu zaman çizelgesini hazırladı. Ne de olsa tarih, yaşarken yazılır!

    28 MAYIS 2013
    GECE YARISI İNŞAAT

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.20.08

    29 MAYIS 2013
    2. GÜN
    ‘BİZ KARARI VERDİK’

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.20.21

    30 MAYIS 2013
    3. GÜN
    ÇADIRLAR YAKILDI

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.20.37

    31 MAYIS 2013
    4. GÜN
    #HERYERTAKSİM

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.20.49

    1 HAZİRAN 2013
    5. GÜN
    CUMARTESİ

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.21.04

    2 HAZİRAN 2013
    6. GÜN
    ÜÇ BEŞ ÇAPULCUNUN TWITTER BELASI

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.21.24

    3 HAZİRAN 2013
    7. GÜN
    EYLEMLERİN İLK KURBANLARI

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.21.38

    4 HAZİRAN 2013
    8. GÜN
    TANSİYON DÜŞTÜ

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.21.50

    5 HAZİRAN 2013
    9. GÜN
    İÇKİ YOK KANDİL SİMİDİ VAR

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.22.01

    6 HAZİRAN 2013
    10. GÜN
    MUSTAFA SARI HAYATINI KAYBETTİ

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.22.16

    7 HAZİRAN 2013
    11. GÜN
    BAŞBAKAN’A HAVAALANI KARŞILAMASI

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.22.32

    8 HAZİRAN 2013
    12. GÜN
    ANKARA VE İSTANBUL’DA MİTİNG KARARI

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.22.43

    9 HAZİRAN 2013
    13. GÜN
    TAKSİM’DE ŞÖLEN ANKARA’DA MİTİNG

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.22.55

    10 HAZİRAN 2013
    14. GÜN
    GEZİ’ DE MANTIK DERSİ

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.23.06

    11 HAZİRAN 2013
    15. GÜN
    ÇEVİK KUVVET 10 GÜN SONRA TAKSİM’DE

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.23.16

    12 HAZİRAN 2013
    16. GÜN
    GEZİ PARKI İÇİN REFERANDUM

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.23.26

    13 HAZİRAN 2013
    17. GÜN
    EYLEMCİLERİN PROFİLİ ÇIKARILDI

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.23.39

    14 HAZİRAN 2013
    18. GÜN
    YARGININ KARARI BEKLENECEK

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.23.50

    15 HAZİRAN
    19. GÜN
    15 GÜN SONRA GEZİ PARKI BOŞALTILDI

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.23.59
  • Taksim’de trafik kesildi, yasa değişti

    Taksim’de trafik kesildi, yasa değişti

    Türkiye’de özellikle 1965 sonrasında, çok sayıda özel yüksek okul açıldı. Ancak bunlar, fırsat eşitsizliği iddiaları ve eğitim düzeyindeki yetersizlik nedeniyle diğer eğitim kurumlarının, meslek odalarının tepkisiyle karşılaştı. 1971’deki bir mitingde öğrenciler Taksim’de eylem yaptılar ve “Bıçak kemiğe dayandı, talebeler uyandı”, “Babamın emeği, patronun yemeği” sloganları atıldı. Aynı yıl özel okullar Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatıldı, burada okuyan öğrencilerin eğitimlerinin devlet okullarında devamı için kanun çıkarıldı.

    Cengiz Kahraman Koleksiyonu