Yazar: #tarih

  • Kara talih değil kara tarih

    Kara talih değil kara tarih

    Sanayi Devrimi’yle birlikte en önemli enerji kaynağı haline gelen kömür, yer üstünde yaşayanlara daha iyi bir hayat sağlarken, yerin altında kazma sallayan madencilerin payına sefalet ve ölüm düştü.

    Milattan önce 1. yüzyılda doğan Amasyalı ünlü coğrafyacı Strabon (ölümü MS 21), Geographica adlı eserinde bugünkü Taşköprü ile Osmancık arasındaki bir madenden söz eder. Günümüz tarihçilerinin arsenik çıkarıldığını düşündüğü madendeki işçiler pazarda satılan tutsaklardı. Koşullar o kadar kötüdür ki, işçiler sürekli ölmekte, bazen çalışacak insan kalmadığı için üretim durmaktadır.

    Strabon’dan 2 bin yıl sonra aynı coğrafyada yine madenci ölümlerini konuşuyoruz. Arada tek fark var, bu kez söz konusu olan arsenik değil kömür madeni.

    Kara talih değil kara tarih
    1980’lerin ortalarında Zonguldak.
    FOTOĞRAF: ÜMİT KIVANÇ

    Kömürün tarihi, Sanayi Devrimi tarihinin önemli parçalarından biri. 1769‘da buharlı makinenin icadı, kömürü, demir-çelik üretiminin, demiryollarının ve buharlı gemilerin ana gıdası haline getirmişti.

    Yerin üzerindekilere çağ atlatan kömür, yerin altındakilere aynı cömertlikle davranmadı. Madenlerde zorla çalıştırılan köleler ya da geçim derdiyle çalışmak zorunda kalan modern kölelere sefalet, amansız hastalıklar ve korkunç ölümler getirdi. Devletler ve sermayedarlar daha fazla kömür ve kâr hırsıyla yanıp tutuştukça daha çok madenci öldü.

    Amansız şartlarda çalışan, birlikte tehlikeler atlatıp canlarını birbirlerine emanet eden madenciler arasında diğer işkollarında olmayan bir dayanışma duygusu gelişti. Bu dayanışma duygusu, madencilerin işçi sınıfının en militan kesimlerinden biri olmasına yol açtı.

    “Kara Tarih” adlı dosyamızda, dünya kömür madenleri tarihinin önemli olaylarını aktardığımız bir kronoloji hazırladık. Bunun ardından Türkiye’de taşkömürünün bulunduğu 19. yüzyılın ilk yarısından bugüne kadarki sürecin öyküsünü okuyabilirsiniz.

  • Yukarıda devlet aşağıda ölüm

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm

    Osmanlı kömür işçilerinin tarihi, insana “bu kadar da olmaz” dedirten sayısız olayla dolu. Bir yanda devlet zoruyla ya da geçim derdiyle yeraltına inip köle gibi çalışan işçiler, diğer yanda tek derdi daha fazla kömür olan devlet.

    KADİR YILDIRIM

    Tarımın sosyal ve ekonomik ilişkilerin merkezinde olduğu Osmanlı toplumunda insanların temel uğraşısı çiftçilikti. 19. yüzyılla birlikte sanayileşen Avrupa ülkeleri karşısında geri kalmışlığın fark edilmesi, politikaların değişmesine neden olmuş, çeşitli fabrikalar ve şirketler açılmaya başlamıştı. Ancak bu politika değişikliğinin halktaki karşılığı ilk dönemlerde çok güçlü olmadı. Nitekim Şark gazetesindeki 26 Mart 1874 tarihli yorum bunu gösteriyor: “Rumeli veya Anadolu’da yaşayan birine güzel bir tarla mı, yoksa güzel bir fabrika sahibi mi olmak istediği sorulursa, şüphesiz güzel bir tarla cevabı alınacaktır!”.

    Fabrikaların yanı sıra Zonguldak, Balya, Selanik gibi bölgelerde maden yatırımlarına başlanmıştı. Madencilik, halkın çalışmaya en soğuk baktığı sektördü. Gerek kalifiye işçi bulmadaki sıkıntılar, gerekse halkın madenlerde çalışmak istememesi nedeniyle maden üretimi işçi, işveren ve devlet arasında sürekli gerilime yol açıyordu.

    Zonguldak’taki bir İngiliz kömür şirketi 1849’da açtığı madene bölgeden yeterince işçi bulamamış, Hırvat ve Karadağlı işçiler getirmek zorunda kalmıştı. Yerli işçilerin biraz para biriktirdikten sonra köylerine döndükleri görülmekteydi.

    İşçi bulmak zorlaşınca, devlet zorunlu çalıştırma yoluna gitti. Aslında Tanzimat’la (1839) birlikte angarya tarzı zorunlu çalıştırma yasaklanmıştı ama özellikle madencilik sektöründe devam ediyordu.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm
    Maden işçisi bulamayan Osmanlı devleti bölge halkını zorla çalıştırma yoluna gitmişti.

    Madenlerde zorunlu çalışmaya yönelik en çok tartışılan düzenleme 1867 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi’dir (Nizamname-i Maden-i Hümayun-ı Ereğli). Maden Nazırı Dilaver Paşa öncülüğünde hazırlanan 100 maddelik nizamname, padişah onayından geçmemiş ve yasalaşmamıştı ama askerî ve ekonomik açıdan kömür üretimine verilen önem, düzenlemenin bir teamül halini alarak Ereğli ve civarında yıllarca uygulandı. Nizamname gereği, 14 bölgeden 13-50 yaş arasındaki sağlıklı erkek nüfusun tamamı kayıt altına alınarak bu iki grup halinde her ay 12 gün madenlerde zorunlu çalıştırılıyordu. Dilaver Paşa Nizamnamesi, yasalaşmadan 50 yıla yakın yürürlükte kalacaktı.

    1909’da Harbiye Nazırı’nın Ereğli, Bartın, Devrek ve Zonguldak’taki erkeklerin askerlikten muaf tutularak madenlerde çalıştırılmalarını talep etmesi de kömüre verilen önemdendi. 1918’e gelindiğinde, köylüler bir ay madenlerde çalışıp, bir ay da köylerinde dinleniyorlardı.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm
    Bugünkü Zonguldak, 19. yüzyıl ortalarında Üzülmez Deresinin iki yanında kurulu küçük bir mahalleydi.

    Madenler ve kömürün artan önemi üzerine Osmanlı hükümeti 1860’lardan itibaren kısa aralıklarla maden nizamnameleri yürürlüğe koydu. 1861, 1867, 1868, 1887 ve 1906 tarihli bu tüzükler incelendiğinde, temel amacın işçinin korunması değil üretimi artırmak olduğu anlaşılmaktadır.

    1861 tarihli ve 54 maddeli nizamnamenin sadece dört maddesinde işçilerle ilgili hükümler vardır. Ödenmeyen ücretlere, ya da meslek hastalıklarına ve iş kazalarına ise değinilmemiştir.

    1868 tarihli nizamnamede, işçi sağlığı, meslek hastalıkları ve iş kazaları açısından devletin görevlendireceği maden mühendisleri ile mülkî amire yetkiler verilmiş, şirketlere de bazı sorumluluklar yüklenmiş ve para cezaları belirlenmişti. Diğer taraftan işçilere verilecek ücret miktarıyla ilgili sadece “layık oldukları ücret” gibi bir niteleme yapılmış, ödenmeyen işçi ücretlerine yine değinilmemişti. Çalışma süreleri, tatil günleri, dinlenme saatleri, yemek durumu gibi konularda da hiçbir hüküm yoktu. 1906 tarihli nizamnamede dahi bu konulara değinilmiyordu.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm
    1890’da Zonguldak Limanı yapılmadan önce kömür ikmali için gelen gemilerle yelkenli eski ahşap tekneler koyda demirlerlerdi.

    Ereğli Kaymakamı Hilmi (Tunalı Hilmi) 1910’da Dahiliye Nezareti’ne madenlerdeki çalışma şartlarını eleştiren bir rapor göndermişti. Rapora göre işçilere verilen yemekler temiz değildi ve yemek molaları kısaydı. Günlük çalışma süresi dokuz saati geçmemeli ve işçiler beş günde bir gün tatil yapmalıydı. 18 yaşından küçüklerin çalıştırılması yasaklanmalıydı. Tunalı Hilmi, zorunlu olmasına rağmen şirketlerin madenlerde doktor bulundurmadığını, ücret ödemesinde işçilere zorluk çıkardıklarını ve işçileri koruyan bir yasa olmadığını da belirtiyordu.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm

    Maden kazaları artıp üretim aksayınca, 1913’te maden işçilerinin, yasadaki deyimiyle biçarelerin sağlığını koruyacak bir düzenleme yapılması gerektiği kabul edilmişti. Madenlerin İ’mâli ve Usul-ı Zabıtası Hakkında Kaleme Alınan Nizamname Layihası isimli düzenlemede, çalışma alanlarının sağlığa uygun şekilde düzenlenmesi, işçi güvenliğine yönelik araçların bulundurulması, işçiler için çay evleri, temiz tuvaletler ve hamamlar yapılması, işçi elbiselerinin uzunluk ve bolluklarının makinelere takılmayacak şekilde belirlenmesi, çocukların madenin nerelerinde çalıştırılamayacağı, işçilerin kazadan korunabilmesi için ocakların nasıl tasarlanacağı, yangın tedbirleri gibi birçok konuya yönelik düzenleme öngörülmüştü. Ancak bu nizamname de kanun teklifi olarak kalmış ve yürürlüğe girmemişti.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm

    Osmanlı maden işçilerinin II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908’den sonra örgütlenmeye ve sendika kurmaya yöneldiği görülüyor. Selanik maden işçileri İslam ve Rum Osmanlı Amele Derneği’ni kurarken, Balıkesir Balya’daki işçiler de Balya Madenleri Aya Varvara Amele Cemiyeti adı altında bir araya gelmişti. Ereğli ve İstanbul’daki maden işçileri de bu dönemde sendikalı olmuştu.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm
    Cengiz Kahraman arşivi

    1863’te Zonguldak’ta, 1895’te de Ereğli madenlerinde ücretleri uzun süre ödenmeyen işçiler greve gitmişti. Devletin grevlere yaklaşımının pek olumlu olmadığını söyleyebiliriz. Nitekim 1905’teki Balya Karaaydın maden işçilerinin grevi güvenlik güçlerinin müdahalesi ile bitirilmiş, işçileri greve teşvik ettiği için dört işçi işten çıkarılıp memleketlerine gönderilmişti. 1908’de yine Balya’daki grevde şirket, jandarma sayısının artırılmasını istemiş, ama kaza bütçesinin ek jandarma istihdamı için yeterli olmadığı cevabı verilmişti. 15 kişilik ek gücün maaşlarını ödemeyi şirke üstlenince madendeki jandarma sayısı artırıldı. Aynı yıl Zonguldak’taki Fransız Ereğli Şirket-i Osmaniyesi’nde de grev vardı. Kaymakam, işçilerin çoğunun “Anadolu ve Kürdistan’dan gelen, terk-i eşgal’e aklı ermeyen saflardan” ibaret olduğunu iddia ederek, grevin asıl tahrikçilerinin yabancı işçiler olduğunu ileri sürmüştü. Bu greve de müdahale edildi ve 22 işçi tutuklandı. Zonguldak’ta maden işçilerinin grevleri bundan sonraki yıllarda da devam etmiş; Selanik, Ergani, Gelik, Ankara, Kozlu ve diğer madenlerde de işçiler iş bırakma eylemleri gerçekleştirmişti.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm
    Sıklıkla görülen kazalar 6 Mart 1904 tarihinde Bolu Mutasarrıfının Sadarete yazdığı yazıda “Ereğli Kömür Madeni şirketinin Çaydamarı ocağında, taş baca denen galerideki parlamada (grizu) elleri ve yüzleri yanan iki işçinin şirket hastanesinde tedavi edildiği, ocaklarda sıklıkla görülen bu kazaların yinelenmemesi için önlemler alınmasının şirket yetkililerine bildirildiği” açıklanıyor.

    Grevlerin süreklilik kazanması iki şeyi gösteriyordu. Bunlardan birincisi, maden işçilerinin çalışma ve yaşam şartlarının bir türlü iyileştirilemediğiydi. Bir diğeri ise, ücretleri ne kadar düşük de olsa, çalışma şartları ne kadar ağır da olsa, bazıları için madenlerde çalışmak dışında gelir getirici başka bir alternatif yoktu. Aradan geçen yaklaşık 100 yıla rağmen Soma’da faciadan kurtarılan bir maden işçisinin şu sözleri pek bir şeyin değişmediğini gösteriyor: “Yeniden madene girmem lazım. Kredim var. Kredi ödüyorum bankaya.”.

    Yoksulluk iktisadi köleliktir” derken Proudhon tam da bunu kastetmiyor muydu?

    OSMANLI’NIN KÖMÜRÜ KEŞFİ:

    “Bu gemiye tez kömür buluna!”

    II. Mahmud’un buyruğuyla aranmaya başlanan kömür, bulunduktan sonra yerli yabancı birçok sermayedarı zengin etmişti.

    Türkiye’yi kömür madeniyle tanıştıran evveliyat, II. Mahmud için Liverpool’da yapılan buharlı geminin İstanbul’a gelişiyle başladı. İstanbulluların “buğu gemisi” dediği, resmi adı Sür’at Vapur-ı Hümayunu olan bu geminin, kamarasında çubuk tüttüren padişah efendimizi, bacasından kömür dumanları savurarak Boğaz sularında gezdirişi 1827’dedir. Türkiye’de kömür henüz bilinmediği için yakıtı ithal edilen gemi için padişahın taşkömürü aranması buyruğu verdiği söylenir.

    Sultan Abdülmecid (1839- 1861) Ereğli-Amasra kıyı bölgesini ilkin Emlâk-i Şahane (Sultanlık toprakları) kapsamına aldırmış, 1848’de ise Kapıcıbaşı Ahmed Nazif Ağa ile imparatorluğun imar işlerinden sorumlu kurum Ebniye-i Hassa’nın mimarlarından Hüsnü Halife de havza sınırlarını tespit etmişlerdir.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm

    İngiliz sermayedarların Galata bankerleriyle ortaklaşa Ege, Marmara, Karadeniz limanlarına vapur çalıştırmak için Batı Anadolu ve Karadeniz yalılarında kömür keşfine mühendisler göndermeleri 1840’larda, “İngiliz bacası” denen ilk ocakların Ereğli ve Amasra yalılarını köstebek yuvalarına dönüştürmesi de izleyen yıllardadır. Fransız ve başka yabancı sermayelerin havzaya gelmesi daha geç, 1890’lardadır.

    Taşkömürü maden havzalarında işletme imtiyazları alan yerli-yabancı sermayedarların, omzunda kazma, elinde karpit lambası, yüzleri zifire boyanmış, salt gözleri ışıldayan sağlıksız köylü ameleleri çalıştırıp zenginleşmeleri zor olmamış, bunlar arasında İstanbul’da para tüketmeye doyamayan hovarda meşrepler de vardır. Bir örnek olarak Lüküs Hayat operetindeki “Zonguldaklı Rıza Bey” karakterini hatırlamalıdır.

    İngiliz kumpanyalarına bırakılan havzanın önemi Kırım Savaşı (1854-1856) yıllarında savaş filolarının kömür gereksinimiyle birlikte artmış; Osmanlı ve müttefik donanmalarının gemilerinin kömürü bu havzadan sağlanmıştı.

    Osmanlı donanmasının aşırı kömür tükettiği ve havzanın doğrudan Bahriye Nezareti’ne bağlandığı 1865-1909 döneminde kimi Müslüman sermayedarlar da ocaklar açmışlardır. Karadağ’ın Bar kasabasından gelip Zonguldak’ta ocak açan Ahmet Ali Ağa ailesi, akrabasından, Amasra Tarlaağzı’nda ocak imtiyazı alan Edhem Ağa, Kandilli’de ocakları olan Uncu Ahmet Efendi ilk akla gelenlerdendir. Havzadaki diğer ocakların sahipleri ise çoklukla yerli-yabancı gayrimüslimlerdi.

    19. yüzyıl sonlarından başlayarak Zonguldak ve Kozlu’da Eseyan, Karamanyan, Ereğli Şirket-i Osmaniyesi, Mabeyinci Ragıb Paşa ailesi Sarıcazâdeler ortaklığı gibi büyük üretim şirketleri kurulur.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm
    Kömürün değiştirdiği panorama Kömür madeni bulunmadan önce kimsenin bilmediği Zonguldak çok hızlı gelişerek, 20. yüzyıl başında maden işletmeleri, kömür sevkiyatı yapan gemilerle dolu limanı ve madenlerde çalışan çok sayıda yabancının yaşadığı bambaşka bir yer olmuştu.
    Çetin Asma arşivi

    İlk zamanlar yüzeye yakın kısa galerilerden kömür çıkarılırken, bir süre sonra derinlere inmek, uzun bacalar, galeriler açmak, kalaslardan domuz damları bağlamak gerekince, maden direği ve kalas ihtiyacı için çevre ormanlarının kuru-yaş demeden kesilip tüketilmesi de kaçınılmaz olur.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm

    Kömür madeninin günlük yaşama girişi de başka bir süreçtir. Çevre halkı, tarla sürerken ve temel kazarken görüp “yanar taş” dediği zifirli ve pis kokulu kömürü, ızgara sistemi bilinmediği gibi orman ve odun bolluğundan yakıt olarak kullanılmazken arka arkaya madenler açılınca bu isli paslı yanartaş ısınma amaçlı da kullanılmaya başladı. Aydınlarsa maden kömürünün değerini öteki madenlerin en yukarısına oturtan bir ad buldular: Karaelmas! Böylece hızla kentleşip büyüyen Zonguldak da Karaelmas diyarı oluyordu.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm

    1850-1900 döneminde kömür ocağı sahipleri ve mültezimler üretilen kömürü doğrudan devlete satmakla yükümlüydü. Bunlar alacaklarını ya hiç alamaz ya da parça bölük alırlar; buna karşılık kömür bedellerini havza halkının ödediği âşar, ağnam ve diğer vergilerle tahsil etmiş olurlardı. Ocak işleten mültezimler maden mükellefi köylülerden âşarın bir bölümünü de maden direği olarak ister, ormanlarda kesim yapmanın hiçbir koşulu olmadığı için köylüler de vergilerini ağaç kesip indirerek ödemeyi yeğlerlerdi. Bir zamanlar “ağaç denizi” denen Batı Karadeniz’in Filyos, Kızılkum, Mukada, Boğaz, Çakraz, Deliklişile, Cide orman serilerinin çalılığa dönüşmesi bunun sonucudur.

    ‘Ocaktan kaçanlar ibret için iki katı çalıştırılır’

    Madenlerde zorunlu çalıştırılmasını düzenleyen Dilaver Paşa Nizamnamesi’nin maddelerinden bazıları madencilerin durumunu özetliyor

    • Amelenin geceleri açıkta kalmaması için maden içinde kalınabilir koğuşlar yaptırılarak huzur ve rahatı sağlanacaktır. (11)

    • Kazmacı ve ameleler 24 saatte iki nöbet ve toplam 10 saat işleyeceklerdir (27-28)

    • Ocak tabibi, amelenin rahatsızlığı cüzi bir şeyse tedavi edecek, önemli ise bir refakatçiyle köyüne gönderilecektir. Amele hastalık uydurmuşsa ocağına iade edilecek, eğer kaçmışsa iadesinde başkalarına ibret olsun için iki kat süreyle çalıştırılacaktır(30)

    • Çalışanlardan çoğu Müslüman, azı Hıristiyandır. Üretimin aksamaması için Hıristiyanlar Pazar ayininden sonra; Müslümanlar da beş vakit ibadetlerini bulundukları yerde yapıp haftanın hiçbir gününde işi aksatmayacak, Müslümanların iki bayramda Hıristiyanların paskalyada gezmelerine izin verilecektir (56)

  • İnsanlığın bittiği yer

    İnsanlığın bittiği yer

    Madenlerdeki insanlık dışı koşullar onları birleştirdi. Ölümün gölgesinde yaşayan madenciler, işçi eylemlerinde çoğu kez başı çekti.

    Maden işçileri 19. yüzyılın az ücretli, çok saatli çalışma koşullarının dışında, bir de sürekli ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olan bir işçi grubuydu. Bu ölüm tehlikesi, onların hem radikalleşmesini sağladı, hem de aralarındaki dayanışmayı artırdı. Böylece, sayıları diğer işçilere göre daha az olmasına rağmen, zaman zaman işçi hareketinin önderliğini üstlendiler. Örneğin İngiltere’de sendika kurmanın henüz yasak olduğu 1840’larda düzenlenen büyük grevlerde en ön saflarda yer aldılar. Sendikalaşma partileşmeyi sağladı: 1875’te Almanya’da kurulan Sosyal demokrat Parti’nin temelini Ruhr başta olmak üzere maden ve endüstri merkezlerindeki işçiler oluşturdu. İngiltere’de İşçi Partisi, doğrudan sendikaların sponsorluğunu üstlendiği adayların parlamentoya girmesiyle kuruldu. Bütün Avrupa’da sosyal demokrat ve sosyalist partiler iktidardan pay almaya başladıklarında, ülkedeki sendikaların tek çatı altında federasyonlaşmasına önderlik ettiler. Maden işçilerinin politikaya nasıl damga vurduklarını anlatmak için, 1974’te Edward Heath hükümetini bir grevle devirdiklerini hatırlatmak yeterli. 20. yüzyıl sonunda kömür stratejik önemini, madenciler de siyasi ağırlıklarını yavaş yavaş kaybetti. Ancak hâlâ birçok ülkede facialar ve kötü çalışma koşullarıyla kömür çıkarmaya devam ediyorlar.

    İnsanlığın bittiği yer
    19. yüzyılda Kanada Halifax’ta madenden kömür dolu arabaları yüzeye çıkaranlar kadın ve çocuklardan seçilir, kendilerine çekici denirdi.

    1769: Buhar makinesi çağ açıyor

    James Watt, buharla çalışan ilk makinenin patentini aldı. Kömürün tarihi bu andan sonra “Endüstri Devrimi” tarihinin, yani demir ve çelik üretiminin, demiryolları ve buharlı gemilerin parçası haline geldi.

    İnsanlığın bittiği yer

    18. Yüzyıl: İngiliz öncülüğü

    Kömür madenciliğinde atılım yapan İngilizler, Amerika Virginia’da da kömür buldu, Hindistan’da maden ocağı açtı. Avustralya Newcastle’da kömürü ilk bulanlarsa, İngiltere’den buraya gönderildikten sonra kaçan mahkumlardı.

    1757: Germinal’e ilham verdi

    İnsanlığın bittiği yer

    Fransa, endüstri devrimi ve madencilik konusunda İngiltere’den geri kalmadı. Ülkenin kuzeyinde 19 Kasım 1757’de Anzin Madenleri şirketi kuruldu. Bir aristokratın kurduğu şirket, Fransız Devrimi’nden (1789) az önce 4 bin işçi çalıştırıyordu. Yaklaşık 100 yıl sonra, yazar Emile Zola’ya Germinal romanı için ilham verecekti.

    1807 – 1815: Madencinin yeni dostları

    İnsanlığın bittiği yer

    Kömür madenlerindeki kazaları önlemek için bilimsel çalışmaların yapılmaya başlandığı İngiltere’de, John Buddle, madenler için bir hava pompası geliştirerek yangın ve patlama riskini kontrol altına alabilecek ilk adımı atmış oldu. 1807’deki bu başarıdan sekiz yıl sonra 1815’te Sir Humphry Davy, kıvılcımların çevreye yayılmasını önleyen ilk güvenlik lambasını geliştirdi. Bu alete “madencinin dostu” adı verildi. Çünkü o güne kadar madenciler çevreyi kandillerle aydınlatıyor, bu da yangın çıkmasına yol açıyordu.

    1842: İngiltere reform yapıyor

    1838’de Huskar madeninde 26 çocuğun ölmesi şok yaratmıştı. Kraliçe Victoria’nın emriyle kurulan komisyonun raporuna göre madenlerde 5 yaşından küçük erkek çocuklar havalandırma kapaklarını açıp kapatma işinde çalışıyordu. 11 yaşında bir kız, ağır bir vagonu çekerek çalıştığını, yavaşlarsa kamçılandığını söylemişti. Bir kadın işçi, doğum yaptığı günün akşamı işe çağırıldığını anlatmıştı. Komisyon başkanı Lord Ashley, kadınların pantolon giyerek çalıştırılması üzerinde durarak, dönemin ahlaki tutuculuğuna seslendi ve reform istedi. Sonunda kadınların ve 10 yaşından küçük erkek çocukların madenlerde çalışması yasaklandı.

    1850’ler: Ruhr havzasında göçmen işçiler

    Almanya’nın Ruhr Havzası’ndaki maden sayısı 1850’de 300’e ulaşmıştı. 3-5 bin olan bölge kentlerinin nüfusu, yüzyıl sonunda 100 bini aştı.

    1863: İlk sandık

    Madene 11 yaşında inen Fransız işçi önderi Eric Rondet, “La Fraternelle” adını verdiği ilk madenci sandığını kurdu. Ölen işçilerin aileleri için bir teminat olarak tasarladığı sandık, sendikalaşma yolunda önemli bir adımdı.

    1874: İlk madenci vekiller

    İngiltere’de Morpeth kentini temsilen iki maden işçisi Avam Kamarası’na seçildi. Thomas Burt, 10 yaşında madenci olmuştu; Alexander McDonald ise madene indiğinde 8 yaşındaydı.

    1876- 1878 Molly Maguires katliamları

    İnsanlığın bittiği yer

    ABD’de İrlanda asıllı maden işçileri “Molly Maguires” adlı gizli bir örgüt kurmuştu. 1876’da Philadelphia demiryolları şirketinin başkanı Franklin B. Gowen, hakkında çok az şey bilinen bu örgüte savaş ilan etti. “Kömür ve Demir Polisi” denilen özel ajansı kullanan vali, “Molly” olduğundan kuşkulanılan sayısız madenciyi cinayet, kundakçılık gibi suçlardan hapse attırdı, madencilere karşı linç eylemleri düzenledi.

    17 Eylül 1890: Sendikanın zaferi

    Bill Mitchell öncülüğünde kurulan Amerika Birleşik Maden İşçileri Derneği (United Mine Workers of America: UMWA), 9000 üyesini greve çağırdı. Bir hafta içinde 125 bin madenci iş bıraktı ve kömür üretimi durdu.

    1898: Galler kömür grevi

    Büyük Britanya’da Galler’deki madenciler, ücret hesaplanma yöntemini protesto için greve başladılar. 6 ay sonra pes ettiler ama ülkenin en güçlü sendikalarından Güney Galler Madencileri Federasyonu bu grevden sonra kuruldu.

    1906: Courrières felaketi

    İnsanlığın bittiği yer

    Avrupa tarihinin en büyük maden kazası 10 Mart 1906 cumartesi sabahı, Fransa’da Pas-de-Calais yakınlarında Courrières maden şirketinin Cécile adlı damarında yaşandı. Dört kuyu grizu patlamasıyla mahvoldu ve 1099 kişi öldü. Yirmi gün sonra 13 kişi yeraltından sağ çıktı; kömür taşıyan atı yiyerek hayatta kalmışlardı. Açılan dava, şirketin aklanmasıyla sonuçlandı.

    1912: Nihayet asgari ücret

    Britanya’da kömür işçilerinin ülke çapında düzenledikleri ilk ulusal grev 37 gün sürdü ve Nisan’da sona erdi. Sonuçta işçilerin istediği oldu: Madenciler aynı yıl çıkarılan bir yasayla asgari ücretten yararlanma hakkına kavuştu.

    14 Ekim 1913: 439 ölüye 24 sterlin ceza

    Kömür tozu tutuşması sonucu 439 kişi öldüğü zorunlu havalandırma sistemi olmayan madenin sahibine 24 sterlin ceza verildi.

    1921: Blair Dağı Savaşı ve Mother Jones efsanesi

    İnsanlığın bittiği yer

    Bu olayın, ABD’de İç Savaş’tan sonraki en kanlı iç çatışma olduğu söylenir. 25 Ağustos –2 Eylül arasında Virginia’da sendikalaşmak isteyen 10 bin maden işçisi, 3 bin grev kırıcıyla çatıştı. Olaylar, bir öğretmen ve terzi olan, kocası ve dört çocuğunu kaybettikten sonra işçi hareketine katılan kadın önder “Jones Ana”nın (Mary Harris Jones, 1837-1930) işçileri yürüyüşe çağırmasıyla başladı. Grev kırıcılar maden taşeronlarının kiraladığı bir dedektiflik ajansının üyeleriydi. Çatışmalarda en az 100 kişi öldü, 1000’e yakın işçi tutuklandı. 10 yıl sonra bölgedeki madenciler tamamen sendikalaşmıştı.

    1926: İngiltere’de hayatın durduğu 10 gün

    Büyük Britanya’da maden sahipleri, işçi ücretlerini azaltacaklarını açıklayınca, Maden İşçileri Ulusal Birliği “gündelikten bir peni bile inerse, günde bir dakika bile çalışmayız” sloganıyla harekete geçti. Sendikalar Kongresi de (TUC) onları desteklemek için genel grev ilan etti. 3-13 Mayıs arasında hayat durdu. Büyük grev, Rus Devrimi benzeri bir ayaklanmadan korkan ülke yönetimini telaşa düşürdü; orta ve üst sınıftan gönüllüler işçilerin işini üstlenmeye çalıştı. Grev, hükümetin zaferiyle bitti.

    1934: Asturias madenlerinde ayaklanma

    İnsanlığın bittiği yer

    İspanya’nın kuzeyindeki Asturias madenlerinde çalışan işçiler, sağcı CEDA adlı örgütün hükümete katılmasını protesto etmek için 6 Ekim’de ayaklandı. General Franco komutasındaki askerlerin bastırdığı ayaklanmada 1700 madenci öldürüldü, bölge savaş alanına döndü. Franco, madencileri “Bolşevik-Yahudi” komplosunun aleti olmakla suçladı.

    26 Nisan 1942 Çin’de büyük facia

    İnsanlığın bittiği yer

    Tarihin en büyük kömür madeni kazası Çin’in kuzeydoğusunda Honkeiko (Benxihu) madenlerinde meydana geldi. Maden, o sırada bölgeyi işgal etmiş olan Japonların yönetimindeydi. Kaza, kömür tozunun yanmasıyla başladı. Japonlar ocağın ağzını kapattı; içeride kalanlar karbon monoksit zehirlenmesinden öldü. 1549 kişi hayatını kaybetti. Japonların 2. Dünya Savaşı’nda yenilmesinden sonra bölgeye gelen Sovyet uzmanlar yaptıkları araştırmada, Japon işletmecilerin hatalı davrandığını belirtti. Olay Çin-Japon çatışma tarihinin bir parçası haline geldi. Çin, bugün dünyada en çok maden kazası yaşanan ülke.

    1946: Madenler devletleştiriliyor

    İnsanlığın bittiği yer

    1951: Kömür AB’nin temelini atıyor

    İnsanlığın bittiği yer

    Avrupa Kömür ve Demir Topluluğu kuruldu. Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Luxembourg ve Hollanda, kömür ve demir kaynaklarını birleştirdiler. İşte bu kurum, önce Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun, bugün de Avrupa Birliği’nin temeli oldu.

    21 Ocak 1960: Faciada ırk ayrımı

    İnsanlığın bittiği yer

    Güney Afrika’da Coalbrook madeninde 429’u siyah, 8’i beyaz olan 437 işçi zehirlenerek öldü. Irkçı apartheid rejimi tarafından beyazların eşlerine yılda 396 sterlin dul maaşı bağlanırken, siyahların eşlerine bir defalık 252 dolar tazminat ödendi.

    1984-85: İngiliz işçi sınıfının düşüşü

    İnsanlığın bittiği yer

    Mart 1984’te Margaret Thatcher hükümeti, yüksek maliyet ve düşük verimlilik nedeniyle 20 kömür madenini hemen, 70’ini de uzun vadede kapatacağını açıkladı. Bu açıklama, kitlesel protesto ve dayanışma grevleriyle ülkeyi ayağa kaldırdı. Orgreave Savaşı denilen olayda 5 bin polis, 5 bin madenciyle çatıştı. Ancak mücadele 3 Mart 1985’te işçilerin pes etmesiyle sonuçlandı. On yıl önce hükümeti devirecek güce sahip olan Maden İşçileri Ulusal Birliği (NUM) büyük bir yenilgiye uğramıştı. Bu olay, İngiliz işçi sınıfı tarihinin en önemli dönemeçlerinden biri oldu. Aralık 1994’te kömür madenleri yeniden özelleştirildi ve bugün UK Coal adıyla bilinen şirkete satıldı.

    İnsanlığın bittiği yer

    1994: Sendikalarla anlaşma

    Nükleer enerji üreten ve kömür üretimini kademe kademe durdurmaya karar veren Fransız hükümeti, uzun pazarlıklardan sonra 1994’te sendikalarla “Kömürcü Paktı” adını taşıyan bir anlaşma imzaladı.

    2000’ler: Üretimin sonu

    Fransa ve Almanya, kömür üretimini bitirmeye karar verdiler. 2004’te son madenin de üretimi kesmesiyle Fransa’nın kömür tarihi bitti. 1958’den beri madenleri destekleyen Almanya ise kömür madenlerini 2018’de kapatacak.

  • Çevreye toz kondurulmazken

    Çevreye toz kondurulmazken

    Bugün hayal etmesi zor ama 1920’lerin İstanbul sokakları, otuz yıl öncesinin mütevazı Anadolu kasabalarından halliceydi. Caddeleri kaplayan toz toprak, yoğun şikayete neden olurdu. Şehremaneti de (İstanbul Valiliği ve Belediye Reisliği) yaz başlayınca özellikle büyük caddeleri arazözlerle sulatırdı. Bu fotoğraftan Şehremaneti’nin (eski Bâbıali; bugün Valilik) arkasındaki Ebussuud Caddesine henüz bu hizmetin götürülemediği anlaşılıyor. Mahalleli, çareyi yolu parayla tuttukları işçilere kovalarla sulatmakta bulmuş.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

    Çevreye toz kondurulmazken
  • Çocukluğunun peşinde

    Çocukluğunun peşinde

    40 senelik tiyatro ve sinema oyuncusu Altan Erkekli, Koşuyolu’nda geçen çocukluğuna geri döndü. Bugün epey işlek bir araç trafiğinin olduğu mahallede 55 sene önce mandıra ve bostanlar bulunuyordu.

    SEÇİL SERPİL

    Yalan Dünya’nın Şehmuz babası, Vizontele’nin Nazmi başkanı ve Susam Sokağı seyrederek büyümüş bir kuşak için de “Edi ve Büdü”deki Edi’nin kulaklarımıza hâlâ gelen sesi… Ankara’da kök salmış çeyrek asırlık bir tiyatro geçmişinin ardından Yılmaz Erdoğan’ın teklifiyle yeniden İstanbul’a dönen Altan Erkekli’yle doğup büyüdüğü Koşuyolu Ali Nazîmâ Sokaktaydık.

    1959

    Çocukluğunun peşinde
    1959 Altan Erkekli

    Elimizde Altan Bey’in henüz 4 yaşında evlerinin önünde bisiklete binerken çekilen fotoğrafı var. Bir coşkuyla aynı ânı yakalamaya çalışıyoruz. Altan Bey, aynı enerjiyle tekerleri çeviriyor fakat sokağın 55 sene önceki hâlinden eser yok! Bahçeli mütevazı evler yerlerini daha lükslerine bırakmış, 1959’da arkadan gözüken Çamlıca tepesini bugün görmek mümkün değil. İsmini 1928 Harf Devriminden sonra Latin harfleriyle ilk Türkçe-Osmanlıca sözlüğü hazırlayan Osmanlı dilbilimcisi Ali Nazîmâ’dan alan sokak (ne hikmetse bugün Ali Nazım Sokak!), neredeyse bir ana cadde kadar işlek. Ne mutlu ki, tiyatro ve sinema oyuncusu Erkekli’nin 18 Ocak 1955’te dünyaya geldiği çift katlı müstakil ev hâlâ sapasağlam duruyor.

    Çocukluğu, o zamanlar yeşillikler ve meyve ağaçları içindeki bu mahallede geçen Erkekli, oyunculuğunun ilk adımlarını bu evdeki yıllarda atmış. Annesi Kamuran Hanım, onu sık sık Üsküdar Şehir Tiyatrosuna götürür, oyunun sonunda da gazoz ısmarlarmış. O da, evlerinin kömürlüğünde çarşaflarla tiyatro perdesi kurup, arada kalan boşluk yerde de kıyafetlerini değiştirerek komşu ve akrabalara tiyatro oyunları sergilermiş arkadaşlarıyla. Hatta bir keresinde mahalleye gelen gezici sirkte gördükleri karnında tuğla kıran adamı da kendi sahnelerinde taklit etmişler.

    2014

    Çocukluğunun peşinde

    Erkekli, çocukken süt almaya gittiği günleri tebessümle hatırlıyor. O dönemde Koşuyolu’nda bugün büyük bir mağaza zincirine ait marketin olduğu yerde bostan, Sabancı Sitesi’nin olduğu yerde de mandıra bulunuyormuş. Bugünün Koşuyolu Parkıysa Altan Bey’in mahalle arkadaşlarıyla define avı oynayıp bisiklete bindiği birkaç ağaçlı düz bir araziymiş. Erkekli ailesi, 15 numaralı evlerinde uzun yıllar oturmuşlar, neden sonra şehir hayatına giren apartman modasına ayak uydurarak aynı mahallede bir apartman dairesine geçmişler. Zaten Erkekli, 1974’te Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümüne girmiş ve Ankara Sanat Tiyatrosuna verdiği 25 yıldan sonra BKM (Beşiktaş Kültür Merkezi) ekibine dahil olarak İstanbul’a dönmüş.

    Çocukluğunun peşinde
    Altan Erkekli, Kadıköy Koşuyolu’nda doğduğu evin ve babasının o sene diktiği ağacın önünde, 2014.

    Babası Albay Burhanettin Bey’in oğlunun doğduğu yıl olan 1959’un Mart ayında evlerinin ön bahçelerine diktiği ağacı kendisine benzetiyor ve ekliyor: “Bu ağaç, benimle birlikte büyüdü, olgunlaştı. Zamanla eğildi, kamburu çıktı. Ankara’nın ezası, İstanbul’un cefası, tiyatro ve sinema koşuşturması derken ben de bu ağaç gibi biraz eğildim, büküldüm ama dimdik ayakta durmaya çalışıyorum. Bu ulu çınar, ben ölsem de kalacak. İnşallah daha on yıllarca güzel şehrimiz İstanbul’un havasına katkı sağlayacak.

  • Edebiyat ve tarih arasındaki köprü

    Edebiyat ve tarih arasındaki köprü

    Türkçülüğü, araştırmalarıyla ete kemiğe büründüren Fuat Köprülü’nün (1890-1966) bütün eserleri yeniden yayımlanıyor. Köprülü, tarih ve edebiyat araştırmalarına getirdiği çağdaş düzeyde yeniliklerle tanınır.

    YAHYA KEMAL TAŞTAN

    Geleneksel vekayinâme yazıcılığı yerine edebiyat, kültür ve siyasal tarih alanlarını modern bilim temeline oturtmada öncü olan Fuat Köprülü, kaynak kullanımı, irdeleme ve karşılaştırmada çığır açtı; Türk tarihçiliği için, Orta Asya’dan Anadolu’ya bütüncül bakış önerdi. 1920’lerden 1950’lere onun düzey ve verimliliğinde özgün ve yoğun, kitap ve makale yazan, öğrenci yetiştiren yoktur.

    Edebiyat ve tarih arasındaki köprü

    Ailesi bir daldan Köprülülere bağlanan Fuat Köprülü, 4 Aralık 1890’da Sultanahmet’te doğdu. Ayasofya Merkez Rüştiyesi ve Mercan İdadisinde eğitim gören Mehmet Fuat, edebiyata ilgi duydu; Farsça, Arapça ve Fransızca öğrendi. Hukuk Mektebindeki eğitimden tatmin olmayarak üçüncü sınıfta okulu bıraktı. O dönem ilgilendiği sosyoloji ve iktisat, ona gelecekteki çalışmaları için zemin hazırladı.

    Fecr-i Âti topluluğunun kurucuları arasında yer alan Köprülü, Servet-i Fünûn’da şiirler, yazılar kaleme aldı. Balkan Savaşları’nın da etkisiyle, önce mesafeli yaklaştığı Türkçülük fikrini benimsedi. Bunda İttihat ve Terakkî Partisi, Ziya Gökalp ve çevresiyle kurduğu ilişki belirleyici oldu. Gökalp, Türkçülüğün Esasları eserinde onu, Türkoloji alanının büyük bilgini olarak sunar.

    Üretken eğitmen

    Genç yaşında, üstelik üniversite eğitimini yarıda bırakmış birinin Darülfünûn’da kürsü sahibi olacağı haberi bazı çevrelerce yadırgandı. Ancak o, Türk edebiyatı tarihini okutacak daha yetkili kimsenin bulunmadığı iddiasıyla adaylığını ilan etti. Bilgi Mecmuası’nda yayımladığı “Türk Edebiyatı Tarihinde Usul” makalesi ona üniversite kapısını araladı. 23 yaşındayken, Darülfunûn’da Türk Edebiyatı Tarihi muallimliğine ve sonra da müderrisliğine getirildi.

    Fuat Köprülü’ye haklı bir şöhret kazandıran 1918’de basılan Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eseri oldu. 1920’de ilk cildini yayımladığı Türk Edebiyatı Tarihi de Batılı Türkologlar arasında geniş yankı buldu. Anadolu’da İslamiyet çalışması da din ve tasavvuf tarihi araştırmalarında önemli bir yer edindi.

    Edebiyat ve tarih arasındaki köprü

    Cumhuriyet’in ilanından sonra yayınlanan Türkiye Tarihi’nde, Türklerin Anadolu’yu yurt edinmelerine kadar olan tarihini irdeledi. Atatürk, Köprülü’ye bir tebrik mektubu gönderdi. 1924’te Edebiyat Fakültesi dekanlığına atandı. Darülfünun’a modern bir kütüphane kazandırmaya uğraştı ve birçok yazma eser koleksiyonunun satın alınmasına aracılık etti. 12 Kasım 1924’te kurulmasını sağladığı Türkiyât Enstitüsü onun en büyük eseridir. Enstitü’nün en önemli faaliyetleri Türkiyât Mecmuası ve Türklüğe dair yayınlardı.

    Köprülü, inkılapları yeni bir milli ülkü yaratacağı heyecanıyla benimsedi ama Arap harflerinin terk edilerek Latin harflerinin benimsenmesine karşı çıktı. Bu konudaki ısrarı üzerine bir gece yarısı konağından alınarak meçhul bir yere götürüldü ve o günden sonra Latin harflerinin savunucuları arasında yer aldı.

    Edebiyat ve tarih arasındaki köprü
    Köprülü, şapka yeniliğini (1925) izleyen günlerde ‘çarliston’ şapkası dizinde bir toplantıda. Cengiz Kahraman koleksiyonu

    1933’de İstanbul Üniversitesi kurulduğunda Köprülü yine Edebiyat Fakültesi dekanı oldu ve Ordinaryüs Profesör unvanını aldı. 1934’te The Encyclopedia of Islam’ın yazarları arasına katıldı. Paris’te Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşuna ilişkin verdiği konferanslar Les Origines de l’Empire Ottoman (1935) adıyla neşredildi; Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi’ni yayınlamaya başladı. 1941’de Türk Saz Şairleri eserinin 2 ve 3. ciltlerini yayınladı. 1940’ta Türkçe yayınlanacak İslâm Ansiklopedisi’nin yazarları arasında yer aldı.

    11 Mart 1935’te Atatürk’ün isteğiyle Kars milletvekili oldu. 1940’larda CHP içi muhalefetin liderlerinden biriydi. 7 Ocak 1946’da Bayar ve Menderes ile birlikte Demokrat Parti’yi kurdu. Parti programını hazırlayan Köprülü, partinin ideolojisinin şekillenmesinde rol oynadı. Dışişleri Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı yaptı. Başbakan olma beklentisi içindeki Köprülü, Menderes’in seçilmesiyle hayal kırıklığına uğradı; partiden istifa etti.

    1958’de Harvard Üniversitesi’nden aldığı davet üzerine bir yıl ABD’ye gitti. Döndükten sonra Demokrat Parti’ye karşı Millî Muhalefet hareketi içinde yer aldı. 1960 askerî darbesinden sonra, 6-7 Eylül olaylarında rolü bulunduğu gerekçesiyle Yassıada’da yargılandı. 5 Ocak 1961’de beraat etti. 16 arkadaşıyla Yeni Demokrat Parti’yi kurduysa da başarılı olamayan parti, kendini feshetti. Köprülü, 1962’den itibaren yarım kalmış eserlerini tamamlamaya çalıştı. 28 Haziran 1966’da vefat etti.

    Batılı bilim adamlarınca “Türk akademi dünyasının Atatürk’ü” olarak nitelendirilen Köprülü’nün eserleri bir külliyatta toplanıyor. 22 kitabın ilk üçü yayımlandı.

    Edebiyat ve tarih arasındaki köprü
    Fuat Köprülü’nün ricası üzerine tarihçi Ali Nihat Tarlan’ın (1898-1978) ve hattat Hamit Aytaç’ın (1891-1982) hazırladığı hat, torun Faiz Bey’in doğumunu müjdeliyor. Fotoğraf: Özgür Güvenç

    Torun Köprülü anlatıyor

    ‘Kitap yatarak okunmaz!’

    Pembe Köşk’teki kütüphane benim oyun alanımdı. Dedem Fuat (Köprülü) Bey, araba, gemi gibi oyuncaklar yerine, bana üzerine yazabileceğim antetli kağıtlar verirdi. Kalemleri nasıl açacağımı gösterir; fakat fazla açmamam hususunda da uyarırdı. Kalem kıymetliydi. En kızdığı şeylerden biri yatarak ya da uzanarak kitap okunmasıydı. Bir yazar, eserini göz nuru dökerek yazdıysa; ona saygının gereği, eserinin oturarak okunmasında fayda olduğunu söylerdi. Dedem, ebced hesabıyla tarih düşürmeyi, yani harflere karşılık gelen değerlerle bir olayın gerçekleştiği tarihi belirtmeyi iyi bilen yakın arkadaşı Ali Nihat Tarlan’dan benim için de tarih düşmesini istemiş. İşte dedemin bana en büyük armağanlarından biri, Ali Nihat Tarlan’ın tarih düştüğü ve hattat Hamit Aytaç’ın yazdığı belgedir: “Söyledi Tarlan böyle tarih bir gelir. En büyük ulvi Rabbanidir evlat insana. Geldi Faiz, Asuman’dan Orhan’a.”

    Edebiyat ve tarih arasındaki köprü
    Türk Edebiyatı Tarihi
    Mehmet Fuad Köprülü Alfa Yayıncılık
    İslam Medeniyeti Tarihi
    Mehmet Fuad Köprülü Alfa Yayıncılık
    Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri
    Mehmet Fuad Köprülü Alfa Yayıncılık
    Hazırlayanlar: Mustafa Küpüşoğlu, Seda Ç. Şan
  • Hiyerarşiye rağmen orta yolu bulan halk

    Hiyerarşiye rağmen orta yolu bulan halk

    Türk halkı tarihte hiyerarşi içinde uyumlu bir tavır almayı bildiği kadar, orta yolu bulma yoluna da gitmiştir. Önderleri izleyen halk kitleleri kadar, uzlaşma yolunda giden halk hareketleri de vardır.

    İSENBİKE TOGAN

    Taksim Gezi Parkı olaylarının başlangıcında, 3 Haziran’da Hürriyet gazetesindeki bir haber ilgi çekici idi. Alman Sosyal Demokrat Parti Genel Başkanı Sigmar Gabriel, Türkiye’de devletin fazla yüce bir anlama sahip olduğunu, Gezi Parkı olaylarında şiddetin “ürkütücü” boyutlara ulaştığını vurguluyordu. Sigmar Gabriel devamla, “Almanya da böyle idi ama iki dünya savaşı yaşayınca devlet değil parlamento ön plana çıktı. Türkiye de 1. Dünya Savaşı’nı yaşadı, ama bunun etkisi devlete Almanya’daki gibi yansımadı. Bunu sizin politikacılarınızın tartışması lazım” diyor ve Almanya’da en yüce makamın cumhurbaşkanlığı değil, özgürce seçilmiş milletvekilliği, siyasette en büyük onurun seçilmiş olmak olduğunu belirtiyordu.

    Gabrel’in söyledikleri düşündürücü- dür. Durum, bizim hiyerarşik yapımızla ilgilidir. Her ne kadar Türkçede hiyerarşi diye bir sözcük yoksa da, sözcüklere sığmayacak kadar çok, farklı farklı hiyerarşilerimiz var. Biz hiyerarşiyi severiz; bir kişi için “yerini doldurmuyor” dediğimiz zaman, onun hiyerarşiye uygun hareket etmediğini belirtmiş oluruz; “albayım, dekanım, başkanım” dediğimiz zaman da hiyerarşide bizden üstün olduğunu düşündüğümüzü belirtmiş oluruz. Devletin böyle yüce bir konumda olması, sosyal yapımızdan kaynaklanmaktadır.

    Vaktiyle bir konferansta Thomas Barfield, “Türkler Araplara benzemez, onlar hiyerarşiyi tanırlar, o yüzden de tarihte bir çok devlet kurabilmişlerdir” demişti. Tabii bu haslet hiyerarşiyi tanımak ve üst kademelere saygı göstererek, itaat etmek şeklinde gösterir kendini. Bazen devlet yücedir, halk ise devletin kararlarına uyar, sesini çıkarmaz diye düşünürüz. Öte yandan şu geçen 30 yıl içinde halkın bir taraftan sesini çıkarmadan yaşamaya devam ettiğini, diğer taraftan aynı zaman içinde yaratıcılık gösterdiğini ve orta yollar geliştirdiğini görüyoruz. Örneğin cenaze kültürümüz, köyden getirilen adetlerle zenginleşti; genç, ihtiyar, kadın erkek bu değişiklikleri benimsedi ve hiçbir çatışmaya girmeden ara yol bulundu. Müzik konusunda da aynı şeyi söylemek mümkün. 1950’li yıllarda Türkçe şarkı, türkü vardı, hafif batı müziği İngilizce idi. Hatta Erol Büyükburç “O little Lucy” diye İngilizce bir şarkı bestelemişti. 70’li yıllarda Ajda Pekkan ile başlayan Türkçe söylemek, daha sonra Sezen Aksu’lar, Tarkan’larla yalnız Türkiye’de değil yurtdışında da dinlenen bir müzik türü oldu. Hatta 1990’larda Özbekistan’da “maşinası var yahşi mi yahşi, sürücüsü var şahsi mi şahsi” şeklinde Mustafa Sandal’ın pop müziği ağızdan ağıza dolaşıyordu. Demek halk hiyerarşi içinde uyumlu bir tavır almayı bildiği kadar, orta yolu bulma yoluna da gitmiştir.

    Bu tavırlar yeni değildir, tarihte de görüyoruz. Ancak bunlara bir üçüncüsünü de eklemek lazımdır. Bu da sabrın sona erdiği, bardağın taştığı demlerde halkın kendi iradesini kullandığını görmemizdir. Biz devleti yüce bir yerde, hatta ulaşılmaz gördüğümüz için, tarihe de o gözle bakarız. Örneğin 681’de Elteriş Kağan’ın İkinci Kadim Türk Devleti’ni sanki yanındaki birkaç kişi ile aniden ortaya çıkarak kurduğunu düşünürüz. Halbuki 679’da, elli seneden beri Çin idaresinde bulunan bölük halkları kendilerine iki kişiyi lider alarak ayaklanmışlar ve 24 vilayetteki halk da kendilerine katılmıştı. Demek ki tarihe bakarken belli bir dönemi sadece hükümdarlar ve kurdukları devletler, yaptıkları savaşlar çerçevesinde anlamak, bize gerçekçi bir resim vermemektedir. Önderlerin arkasından giden halk kitleleri kadar, orta yolu bulmaya çalışan, uzlaşma yolunda giden halk hareketleri de vardır. Türkler göçebe iken, beğenmedikleri durumun içinden sıyrılarak oradan ayrılma yolunu seçerlerdi: Dokuzoğuzların Kadim Türkleri terketmeleri gibi. Biz ise bu terkedişin vuku bulduğu devri, Bilge Kağan sayesinde Kadim Türk Devleti’nin en görkemli devri olduğunu düşünürüz. Aslında hem Dokuzoğuzlar hem de Elteriş öncesinde gördüğümüz gibi, halk kendi iradesini tarihe miras bırakmıştır. Halk tarih boyunca varlığını hissettirmiştir; ancak tarihçiler her zaman o yöne bakmamışlardır.

  • ABD’nin silahlı eylem geçmişi

    ABD’nin silahlı eylem geçmişi

    ABD’li Havadurumu Yeraltı Kuruluşu, Vietnam Savaşı’na son vermek için “savaşı ülkeye getirmeye” karar vermişti. Redford, bu örgütün, geçmişinden kurtulamayan üyesini canlandırıyor. 

    Geçmişin Sırları, bir politik aksiyon sayılabilir. Yönetmen Redford’a eski kuşak Hollywood yıldızlarının eşlik ettiği film, Amerikan sinemasının dramatik vasatlarını aşamıyor belki ama yine de ilginç. 

    Mesela ‘68 gençlik hareketleri denince akla en son gelecek ülkelerden ABD’de bir silahlı sol hareketin faaliyet gösterdiğini öğrenmek ilgi çekici. Çünkü genellikle İtalya’da Kızıl Tugaylar, Almanya’da Baader-Meinhoff (RAF), Türkiye’de THKP-C, Yunanistan’da 17 Kasım gibileri 1970’lerde Avrupa’yı kasıp kavururken, ABD’nin buna barışçıl hippi hareketiyle cevap verdiği sanılır. Oysa Neil Gordon’un romanından uyarlanan film, “sert” eylemlere imza atan ve “şehir gerillası” konseptine dayalı bir örgütün gerçek olaylardan esinlenilen öyküsünü konu alıyor. 

    Film bilindiğini varsayarak anlatmıyor ama, kısaca Weathermen olarak bilinen “Weather Underground Organization” (Havadurumu Yeraltı Kuruluşu), Michigan Üniversitesi’nde kurulan silahlı bir sol örgüt. Bu tuhaf ismi, Bob Dylan’ın bir şarkısında geçen şu dizeden alıyor: “Rüzgarın nereden estiğini bilmek için havadurumu uzmanına ihtiyacınız yok.” Tıpkı Avrupa’daki muadili örgütler gibi, “akademik-demokratik” mücadele veren gençlik hareketi içinden evriliyor. Üyeleri, Demokratik Toplum İsteyen Öğrenciler adında yasal bir derneğin içindeyken önce (bizdeki Dev-Genç’i akla getiren) Devrimci Gençlik Hareketi ismiyle bir fraksiyon olarak ayrılıyor. Sonra da 1969’da, o dizeyle başlayan “bildirge”yle silahlı eylem için yeraltına çekildiklerini ilan ediyorlar. Bildirgelerinde “Amerikan emperyalizmini yıkmak”, “sınıfsız toplum”, “komünizm” gibi hedeflerden bahsedilse de, kuruluş amaçları Vietnam Savaşı’na son vermek. Barışçıl öğrenci eylemleriyle, kampüs protestolarıyla bunu başaramayacaklarını anlayınca, geriye bir tek yol kaldığı fikrine kapılıyorlar: Savaşı ABD topraklarına taşımak! Sonra gelsin bombalamalar, adam kaçırmalar, banka soygunları ve ölümler… 

    Film işte bu örgütün, bir polisin ölümüyle sonuçlanan soygun girişimine katıldıkları halde FBI’ın elinden kurtulan üç üyesinden birinin 30 yıl sonra teslim olmaya karar vermesiyle başlıyor. Geçen zaman içinde bambaşka kimliklere, hayatlara, zihniyet dünyalarına savrularak “düzen”e ayak uydurmuş bu üç eski tüfek militanın kendi tarihlerine yönelik özeleştiri ya da savunmaları, bugün duvarlara “kahrolsun bağzı şeyler” yazan ’90 kuşağına biraz fazla idealist gelebilir ama başkaldırının poetikasında çok fazla tanıdık tat bulacakları da kesin. 

    Oyuncuların 30 yıl öncesinin genç militanları olamayacak kadar yaşlı olmaları, filmin politik temasının büyük ölçüde aksiyona feda edilmesi, özellikle “geçmiş muhasebesi” diyaloglarında karakterlerin birbirleriyle değil seyirciyle konuşmaları gibi kusurları bağışlanırsa, bu filmi görmek vakit kaybı değil.

    Dila Balcı

  • İstanbul’un kentsel düşüşü

    İstanbul’un kentsel düşüşü

    İstanbul’da yeşil örtüyü ve boşluklu dokuyu konuşmalıyız. Sorun elbette ağaç kesmekten ötede, rant gediklerinin cazibesine direnme, nefsine hakim olmakla ilgili.

    Yeşil, hemen hiçbir dönemde İstanbul’un ayırdedici göstergesi olmamış. İstanbul, eski haritalarda, yerleşmeleri arasında boşlukları olan çıplak bir kent. 

    İstanbul’da, yakın zamana dek nüfusun çoğunluğu Yeşilköy, Pendik, Sarıyer arasında kalan üçgende yaşıyordu. Geç dönem Osmanlı sayımlarında “Dersaadet Mülhakatı” denen bu yerleşme sistemi, 1960’lara kadar tarihî kenti kuşatan boşluklu bir doku oluşturuyordu. Yapılaşmanın en büyük bölümü hep bu üçgen içinde kaldı ve bu üçgen içerisindeki yeşil örtü ortadan kalkarken, boşluklu yerleşme dokusu da belirsizleşti. 

    Boşluklu dokunun ortadan kalkması kent algısını değiştirirken yerel kimlikleri de belirsizleştirdi. Sözgelimi “Kızıltoprak nerede biter, Feneryolu nerede başlar” sorusunu yanıtlamak için eskiyi bilmek gerekir. Geçmişin izleri pek az kentte İstanbul’daki kadar kazınmıştır. 

    İstanbul kentleşme süreci, 1945’ten sonra iyi yönetilebilmiş olsaydı boşluklu yapı kısmen korunabilirdi. 1958 devalüasyonu ertesinde müstakil konutlar apartmanlaşırken sanayi bölgeleri çeperinde beliren gecekondulaşma, 1973’te Boğaziçi Köprüsü’yle Anadolu yakasına sıçradı. Düzenli konutla gecekondunun, toplu taşımacılıkla dolmuşun, kayıtlı perakende ticaretle, işportanın yanyana bulunduğu ikili bir kent yapısı şekillendi. 1980’lerde toplu taşıma ve altyapı yatırımları arttı. Ne yazık ki imar afları ve ürkek toplu konut desantralizasyonu nedeniyle yenilikler sınırlı etki yaptı. 

    2001 krizinden sonra istikrarlı ekonomi, boşluklu bir kent dokusuna geçiş için fırsatlar sağladı. Düşük enflasyon ortamında toplu konut üretimi kolaylaştı. Desantralize bir kent formuna geçişe elverişli toplu taşıma araçları ve yollarla yeni yerleşme projeleri tamamlanma aşamasına geldi. Bugün, boşluklu bir kent kuruluşunu hayata geçirmek girişimci-kat malikleri pazarlığının ötesine geçen yeni bir vizyon gerektiriyor. 

    Gezi Parkı tartışmasının önemi işte tam da bu noktada. Bu aşamada Gezi Parkı’nda çiçek tarhlarının peyzajından çok, İstanbul’ da yeşil örtüyü ve boşluklu dokuyu konuşmalıyız. Sorun elbette ağaç kesmekten ötede, cazip rant gediklerinin cazibesine direnmek, “pastanın üzerindeki çileklere” hamle etmemek, nefsine hakim olmakla ilgili. Park, bir kamu hizmeti, bir görgü, bir sivil disiplin simgesi. Parkların varlığı, sivil toplumun “yüksek rant gedikleri” içeren kentsel boşlukların ne ölçüde koruyabildiğinin göstergesi. Bu, taşınmaz sektörünü ehlileştirebilmeyi gerektiriyor. Parkın simgesel önemi
    rant makasıyla ters orantılı. Dünyaca en ünlü parklar, üzerindeki rant baskısına direnebilenler. Kent içi boşlukları ve kamu alanlarının korunması konusunda parlak bir sicilimiz yok. Bu alanda rehavet, sivil toplum açısından geri getirilmez kayıplara yol açıyor. Çünkü taşınmaz pazarının işleyişinin dışında kalmış ancak kamunun kullanabileceği boşlukların yitirilmesinden sonra kamusal kullanımı olmayacak refüj, şev ve yamaç gibi boşlukların yeşillendirilmesi, yitirilenleri geri getirmiyor. 

    Kitap, kentsel dönüşümü, mimari, edebiyat, basın, hukuk ve tarih alanlarından uzmanlaşmış 15 yazarın ve Nar Photos kolektifinin gözünden sunuyor.

    Murat Güvenç

  • Taştan tablete iletişim

    Taştan tablete iletişim

    Yaklaşık 40.000 yıl önce, insan boya maddesi kullanarak bir kayaya izini bıraktı. Böylece, sonraki binyıllarda durmak bir yana, daha da hızlanan bir serüven başladı. 21. yüzyılda akıllı telefonlar ve tabletlerle beraber ilerleyen sosyal medyanın yaygınlığı, yontma taş devri insanının hayal bile edemeyeceği bir gelişmedir. Gezi olaylarıyla uygarlık belleğine elektronik olarak kazınan veriler de bu küresel yaygınlığı gösteriyor.

    Bağlantılar

    Braketlerin tarihi, bir anlamda mesajların tarihidir. Bıraktıkları resimler yoluyla tarih öncesi insanlarla iletişim kurabiliriz. Mezopotamya, Çin ve Mısır uygurlıklarının kurucuları hakkında, kile, tahtaya ve Papiruslara bıraktıkları kalıtlar sayesinde bir çok şey biliyoruz. Orta çağ insanın gündelik hayatı bize kendini parşömende gösteriyor. 15. yüz yılın keşfi olan matbaa sayesinde insanlığın kültürel mirası kayda alınmış durumda. Ama yeni binyılda karşımıza yeni bir teknoloji çıkıyor: gittikçe artan bir hızla ve akıl almaz boyutlarda veriyi depolama becerisine sahip elektronik arşivleme.

    M.Ö. 40000
    Taş
    Elimizde yontma taş devrinden kalma ilk dayanak kayadır. İnsan değişik boya maddeleri kullanarak taşa izini bıraktı.
    M.Ö. 3200
    Kil

    Yazının ilk örnekleri Mezopotamya bölgesinde bulunmuştur. İnsanlar o zamanlarda nemli kil tabletlere çiviyle yazı yazarlardı.
    M.Ö. 3000
    Papirüs

    Antik Mısırın en önemli icatlarından biri olan ve papirüs bitkisinin posasından yapılan Papirüs, hızla bütün dünyaya yayıldı.
    M.Ö. 1500
    Parşömen

    İnek derisinin özel bir yöntemle işlenmesiyle üretilen parşömen yavaş yavaş papirüsün yerini aldı.

    Sosyal medyanın direnişteki rolü

    Occupy Wall Street’ten Arap Baharı’na, sosyal medya son yıllardaki en büyük politik gösterilerin merkezinde. Bu gidişata katılan Türkiye’deki Gezi Parkı protestolarının Twitter’daki yansiması, New York Universitesi Sosyal Medya ve Siyasi Katılım (SMaPP) laboratuvarının yaptığı araştırmayla bize sosyal medyanın halk eylemlerine sağladığı katkıyı gösteriyor.

    31 Mayıs Cuma günü saat 16:00’dan sonraki ilk 24 saatte protestolarla ilgili en az 2 milyon hashtag gönderildi.

    Twitter gün boyu hareketliydi. Geceyarısından sonra bile dakikada 3.000’den fazla tweet atıldı.

    Tweetlerin yaklaşik % 90’ı Türkiye’den, % 50’si Istanbul’dan geldi. Mısır devriminde ise sadece % 30’u ülke icindendi.

    Tweetlerin ortalama % 88’i Türkçe’ydi.

    Merkez medyanın olayları ele almamasına istinaden oluşturulan #BugünTelevizyonlarıKapat hashtagi 50.000’den fazla tweette kullanıldı.

    II. Yüzyıl
    Kağıt

    Çin’de ikinci yüzyılda bile kullanılmasına rağmen Avrupa’da ancak 8. Yüz Yılda gelmiştir. Matbaanın da keşfiyle birlikte kağıt üretimi sanayileşmiştir.