Yazar: #tarih

  • Siyasetin gölgesinde cumhuriyet dönemi ekonomi düzen(sizlik)leri

    Siyasetin gölgesinde cumhuriyet dönemi ekonomi düzen(sizlik)leri

    2017’de Türk tipi Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi’ne geçen Türkiye, izleyen yıllarda ekonomisinde de “Türk tipi iktisat politikaları”na geçti. 1980’lerde başlayan serbest piyasa ekonomisi esaslarıyla global ekonomiye entegre olma sürecinde, 2017 yılı bir milattı. Bundan sonra Türkiye ekonomisinde yaşanan krizler daha özgün politikalarla çözüme ulaştırılmaya çalışıldı. 2020’de dünyayı etkisi altına alan, istisnasız olarak tüm ülkelerin sistemlerini sarsan Covid pandemisi, global ekonomiyi de yeni dengelere taşıdı. Pandemi sonrası dünya siyasetindeki gelişmeler, ülkelerin ekonomilerini toparlamak için uyguladıkları politikalar ve bunların sonuçları, Türkiye’yi de küresel düzen içinde payına düşen oranda etkiledi.

    Türkiye bir asrı geride bırakan cumhuriyet tarihinde, yaşanan ekonomik krizlerden kimi zaman aynı hataları tekrar ederek; kimi zaman iktisat bilimini reddederek; kimi zaman deneysel politikalara kapılarak; kimi zaman da hatalardan dersler çıkararak yol almaya devam ediyor. Peki bundan sonraki yol nasıl? Bunu öngörmek, ancak cumhuriyetin ekonomi tarihindeki gelişmeleri tarafsız şekilde analiz etmekle mümkün.

    Biz de bunu yapmaya çalıştık.

    Şubat 2023
    Türkiye’de ve dünyada ekonomik krizler, enflasyona bağlı sosyal çalkantılar Şubat 2023 tarihli sayımızın kapak konusuydu.
    KapakDosya-1
    İncelemek için için kodu okutunuz.
  • ‘Kainatın tüm sesleri’ RTÜK kararıyla susturuldu

    ‘Kainatın tüm sesleri’ RTÜK kararıyla susturuldu

    16 Ekim’de RTÜK, Açık Radyo’nun yayın lisansını iptal etti. Radyo yayınının durdurulmasına neden olan süreç, bu yılın Nisan ayında yayına katılan bir konuğun “Ermeni soykırımı olarak adlandırılan katliamlar” demesiyle başladı. Türkiye’de en son, 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hâl döneminde radyolar kapatılmıştı.

    Türkiye’nin bağımsız yayın organlarından Açık Radyo’nun yayını, 16 Ekim günü saat 13.00’te kesildi.Radyo ve televizyonlar hakkında verdiği cezalar nedeniyle hep tartışılan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun kararıyla lisansı iptal edilen Açık Radyo, tam 29 yıldır yayındaydı.

    Açık Radyo, 13 Kasım 1995’te kâr amacı gütmeden yayıncılık yapacağını duyurarak çok sayıda kişinin eşit hissesiyle kuruldu.Hiçbir devlet ve belediye desteği almadı. Zaman zaman ekonomik güçlükler çeken radyo, izleyicilerinin desteğiyle ayakta kaldı. “Kâinatın tüm seslerine, renklerine ve titreşimlerine Açık Radyo” sloganını kullanan radyo, özellikle ekoloji, demokrasi, insan hakları, sanat-edebiyat alanlarında yapılan yayınlarla gönüllüler tarafından yaşatıldı.

    havadis-1
    Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra, Açık Radyo’nun kapanış konuşmasını yapıyor. Madra’nın yaptığı basın açıklamasına çok sayıda radyo dinleyicisi de katıldı.

    “İklim adaleti” kavramının duyurulmasında büyük rolü olan Açık Radyo, özellikle çevre/doğa mücadelesinin en önemli sesi oldu. Radyonun Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra, sabahları yaptığı “Açık Gazete” programında düzenli olarak çevre sorunlarını işledi.


    Kapatılmaya neden olan hadise, 24 Nisan 2024 sabahı yapılan yayınla başladı. RTÜK, Ömer Madra ve Özdeş Özbay’ın sunduğu programda konuk olan Cengiz Aktar’ın “Ermeni, yani Osmanlı topraklarında gerçekleşen tehcir ve katliamların, soykırım olarak adlandırılan katliamların 109. yıldönümü, sene-i devriyesi” demesini gerekçe göstererek radyonun yayın lisansını iptal etti. Açık Radyo avukatlarının yaptığı yürütmeyi durdurma kararı önce kabul edildi, ardından kaldırıldı. Karara başta radyonun dinleyicileri olmak üzere aydınlar, sanatçılar ve siyasi çevrelerden tepkiler geldi; ama bunlara rağmen karar uygulandı. Geniş bir dinleyici kitlesine sahip Açık Radyo, 16 Ekim günü yayınına son vermek zorunda kaldı.

    Radyonun çok sayıda dinleyicisi ve destekleyicisi, son gün Açık Radyo’nun önünde toplanarak kapatma kararını protesto etti. Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra, yaptığı açıklamada “dinleyicilerimizi, destekçilerimizi ve kamuoyunu Açık Radyo için, özgür yayıncılık ve özgür habercilik için bir kez daha ama bu sefer çok daha net ve gür bir biçimde ses çıkarmaya davet ediyoruz. Bulunduğunuz her yerde radyonuzun sesi olun ve her yerde yüksek sesle söyleyin lütfen: Açık Radyo açık kalmalı” dedi.

    havadis-2

    Madra, şöyle devam etti:“RTÜK kararıyla Açık Radyo’nun ‘karasal yayın lisansı’nın iptal edilmesi hangi teknik ya da bürokratik gerekçeye dayandırılıyor olursa olsun, kesinlikle kamunun sesini kısma girişimidir. Tarihe öyle geçecek ve daima öyle hatırlanacaktır.” Radyonun internet sitesinin yayını da, bu karar doğrultusunda sona erdirildi. Kararla ilgili hukuki süreç devam ediyor.

    Türkiye’de son olarak, 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hâl rejimi sırasında çok sayıda radyo, televizyon, dergi ve gazete kapatılmıştı.

  • Gençler Ata’ya söz veriyor: ‘Devrimleri koruyacağız!’

    Gençler Ata’ya söz veriyor: ‘Devrimleri koruyacağız!’

    Mustafa Kemal Atatürk’ün 10 Kasım 1938’deki vefatından 3 gün sonra üniversite öğrencilerinin Taksim Meydanı’nda düzenlediği büyük mitingi gösteren fotoğraf, Cumhuriyet gazetesi foto muhabiri Namık Görgüç tarafından çekildi. Ertesi günkü gazetelere göre mitinge katılım o kadar yüksekti ki, toplu ulaşım araçları yetersiz kaldığı için çoğu kişi yürüyerek Taksim’e ulaşabilmişti. Miting saat 11.00’de onbinlerce kişinin hep bir ağızdan söylediği İstiklal Marşı ile başladı. 1 dakikalık saygı duruşundan sonra kürsüye çıkan öğrenciler, Atatürk’e Türk gençliği adına devrimlerini koruyacakları sözünü verdiler. Cumhuriyet “Herkes derin bir huşu içindeydi. Kalabalıkta ağlayanlar, hıçkıranlar vardı. Taksim meydanını çevreleyen binalardan da ağlama sesleri yükseliyordu” diye yazacaktı.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    ayinfotosu
  • Kadının sabrı sınıra dayanınca…

    Kadının sabrı sınıra dayanınca…

    İnsan ırkı önce diğer canlıları, sonra hemcinslerini öldürerek-köleleştirerek, müstesna bir “medeniyet tarihi” yazmıştır. Bu birkaç yüz bin senenin mağdurları arasında, kadınlar şüphesiz çoğunluktadır. Tarihin bilinen dönemlerindeki hadiselerin de çoğunlukla erkekler tarafından kaleme alınmış olması, kadınların durumlarına, hareketlerine dair son derece “cinsî” bir literatür oluşturur.

    Günümüzde “gelişmiş” sayılan toplumlarda bile, kadının günlük hayattaki rolü-hayatı, oldukça “erkek koordinatlar”a ve kodlara göre şekillenir. Ülkemizde ise bırakın eşitliği, kadınlar giderek artan bir şiddete, baskıya maruz kalmaktadır. Bu “erkek” anlayış ve algı, cinayetlere kadar varan bir yaygınlıkta ve maalesef yine yaygın bir cezasızlandırmayla beraberdir.

    Bizde ve başka coğrafyalarda, kadının gerek siyasi iktidarın tepesinde gerekse sokakta-evde bu erkek terörüyle başetmek için geliştirdiği yöntemler…

  • Bozkırın eskimeyen sesi yine-yeniden duyuluyor…

    Bozkırın eskimeyen sesi yine-yeniden duyuluyor…

    Az bilinen, unutulmaya yüz tutan parçaları akademik bir titizlikle yeniden ilgililerine sunan Kalan Müzik’in son albümü ‘Abdallar’a Kalan’, saha araştırmaları ve 3 yıllık bir çalışma sonucu 20 Eylül’de tamamlandı. Neşet Ertaş ve Abdal geleneğinin ustalarının anısına 4 CD’den oluşan albümdeki 46 eser tüm dijital platformlarda yayınlandı.

    Ses ve sazlarıyla yorumladıkları hikayeleri kuşaktan kuşağa aktaran Abdallar, Anadolu’daki en önemli kültür taşıyıcısı topluluklardan. Kalan Müzik, Neşet Ertaş ve Abdal geleneğinin ustalarının anısına 4 CD’den oluşan “Abdallar’a Kalan” için 3 yıl süren çalışmasını tamamladı. 20 Eylül’de yayımlanan ve 46 eserin yer aldığı, Abdal geleneğinin son dönemdeki usta ve genç seslerini biraraya getiren projedeki parçalar, Kırşehir’de farklı mekanlarda kaydedildi. Hem dijital platformlarda hem de CD olarak yayımlanan albüm, varlığını sürdürmeye çalışan Abdal müzik kültürünü yaşatıyor. Kalan Müzik’in kurucusu rahmetli Hasan Saltık’ın bu ülkeye bıraktığı benzersiz miras şimdi eşi Nilüfer Saltık tarafından yeni kuşaklara taşınıyor.

    kitap-5
    Kökleri 13. yüzyıla uzanan Abdalların tarihi, Abdal kavramının muhtelif kültürlere yansımaları; Neşet Ertaş’ın sanatını- hayatını içeren geniş bir dosya ile Kasım 2012 tarihli sayımızın kapak konusuydu.

    Gazeteci Murat Bjeduğ T24’teki köşesinde “Abdallar’a Kalan” albümü ile ilgili şunları yazdı: “… Abdalların büyülü varoluşlarıyla mütenasip çok güzel bir kapak görseli ile çıkan albüm, nicedir belli bir bölgede üretilen ve sanki sadece yerel ve o İç Anadolu’nun belli yörelerinde çalınıp, söylenen ve sadece orada dinlenen bir ‘primitive’ alt kültüre ait gelişme yetisi olmayan lokal ve sınırlı bir müzik türüymüş gibi algılanan ve öyle de -tabii monist egemen ideolojinin yaklaşımı da aynı yöndedir- tanımlanıp empoze edilen Abdal müziği en beğenilen simgeleri ile sunuyor. Kalan Müzik 46 eser içeren ve zorlu kayıt süreçleriyle, filtre kullanmadan yapılan kayıtlarıyla ortaya çıkardığı bu çalışmasıyla, takdire şayan ve teşekkürü hakeden bir başarıya daha imza atmış oldu.
    Sevgi ve barış diline sinmiş, şiddetsiz, munis, merhamet ve şefkat içeren şarkı sözlerinin poetik gücü, söyleniş tarzındaki samimiliği ve ifade edilen duygulardaki aşk, özlem, hüzün, kırgınlık, kederin hakikatliliği; bu müziğin hem bozkırın otantik ve orijinal sesi olarak kalmasını hem de yeni dünya ve yeni hayat tarzlarında ve bozkırdan çok uzaklardaki metropol ve şehirlerde bile sevilmesini, aynı zamanda da yeniden üretilmesini sağlayan en önemli özelliği. (…)

    Müzik, Anadolu’da hiçbir etnik veya dinsel topluluklarda olmadığı kadar, Abdal kültür ve yaşamında -farklı ekollerle de olsa- başat roldedir. Kimliğin adeta çimentosudur. Bu olgu, Abdalların farklı bölge ve yörelerde yaşıyor olsalar da ortak hafızalarının da temel sütunudur. Kimliklerinin orijinalitesini, gezgin-göçebelikten, yerleşik hayata geçseler de, müziğin eşsiz gücü ve işlevi sayesinde geleneklerini yeni kuşaklara aktarabilmekte ve benimsetebilmekte, dünyada da eşsiz bir örnek teşkil edebilmektedirler. (…)

    Yüzyıllardır, bilhassa da müzikleriyle varlıklarını, kimliklerini, çilekeş ve gıpta edilemeyecek hayatlarını sürdürebilmiş Abdalların üretmeye her koşulda devam edebilme beceri ve doğal yetenekleriyle daha yüzyıllarca var olacaklarını söylemek mübalağa sayılmamalıdır. Kalan Müzik, piyasaya çıkardığı bu kıymetli albümü ile geleneğin aktarılmasına paha biçilemez bir katkı yapmıştır…”

    kitap-6

    ABDALLAR’A KALAN

    PRODÜKTÖR NİLÜFER SALTIK
    YAYIN YERİ TÜM DİJİTAL PLATFORMLAR

    KALAN MÜZİK

    SESLENDİRENLER VELİ ERTAŞ, NUSRET TAŞAN, YUNUS DEVECİ, HARUN BARİN, UĞUR ERTÜRK, BİROL TAŞAN, ÜMİT KARAKUŞ, HASAN HÜSEYİN İÇTEN, BARIŞ İÇTEN, MUHARREM KÖKSAL, CAN ŞANLI, ÇETİN İÇTEN, BİROL ERTAŞ, GÜRSEL ÇULHA, TAŞAN KARDEŞLER, DURAN TAŞAN, SABAHATTİN ÇÖKE, SONER ÇÖKE, MERT GÖÇER, HARUN CULHA, HACI KÖKSAL, ABİDİN
    TAŞAN, FIRAT AKYOL, BURHAN ERTAŞ, CAHİT GARİP, İRFAN ERTAŞ, MUSTAFA ERTÜRK, ARİF ERTÜRK, ERZADE CULHA, ŞENOL ERTUĞRUL, FEYZULLAH ERTAŞ, GÜRSEL ÇULHA, CAN ÇAKMAK

  • ‘Avrupa Yakası’nda bir Kubilay…

    ‘Avrupa Yakası’nda bir Kubilay…

    Ülkemizde özellikle “Avrupa Yakası” dizisindeki Kubilay Peynircioğlu rolüyle hafızalara kazınan ünlü oyuncu-tiyatrocu Vural Çelik hayatını kaybetti. Oyunculuk kariyerine “Bir Demet Tiyatro” ile başlayan Vural Çelik, “G.O.R.A”, “Organize İşler” ve “Seksenler”le adını duyurdu; “Avrupa Yakası”nda canlandırdığı “Kubilay” karakteri ile fenomen olmuştu. 1969 Ankara doğumlu Çelik kariyerine Levent Kırca Tiyatrosu’nda başlamış, daha sonra Yılmaz Erdoğan’la tanışarak BKM’de görev almıştı. Kilyos Mezarlığı’nda toprağa verilen Çelik, vefatından 2 gün önce sosyal medya hesabından, hastane yatağındayken bir video paylaşmış, vaktinin çoğunu hastanelerde geçirdiğini söylemişti. 

    ardindan-vural

  • Savaş bölgelerinin usta gazetecisi

    Savaş bölgelerinin usta gazetecisi

    İstanbul’da doğan Faruk Zabcı, 1968’de Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Milliyet’te “Avrupa’ya otostop maceraları”nı yazarak gazeteciliğe başladı. Uzun yıllar Hürriyet’in Londra temsilciğini yapan Zabcı, yüksek habercilik heyecanı ve saha çalışmalarına verdiği önemle ülkemizde tanındı. Londra temsilcisi olmasına rağmen pek çok çatışma bölgesine bizzat giderek haberler geçti. ABD’nin Irak işgaline başladığı anlarda Bağdat’a düşen ilk bombayı görüntüleyen Zabcı, Türk askerine Süleymaniye’de çuval geçirilmesi olayına da tanıklık etti. Somali’ye giderken Mogadişu’da korsanlar tarafından kaçırılması da kariyerinin önemli anlarındandı. 1990’larda Sırpların kuşatması altındaki Saraybosna’ya girdi ve buradan önemli haberler geçti. Zabcı 27 Eylül’de Londra’da kaldığı bakımevinde öldü.

    ardindan-faruki

  • Türk basın sektöründe bir dönüm noktası olmuştu

    Türk basın sektöründe bir dönüm noktası olmuştu

    Basının ünlü ve önemli kalemlerinden gazeteci Güneri Cıvaoğlu, 85 yaşında yaşamını yitirdi. Cıvaoğlu’nun Güneş gazetesinin başına geçtiğinde, başta köşe yazarları olmak üzere gazetecileri dönemin çok üzerinde rakamlarla transfer etmesi, sektörün yapısını tamamen değiştirmişti.

    ardindan-guneri

    Ankara’da doğan Güneri Cıvaoğlu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken 1963’te Tanin gazetesinde stajyer olarak gazeteciliğe başladı. Hukuk fakültesini bitirdikten sonra İstanbul Barosu’na kaydoldu. Akis ve Yeni İstanbul’da çalıştı. TRT’nin kuruluşunda haber merkezinde yer aldı.

    Strasbourg Üniversitesi’nde ekonomi tahsil eden Cıvaoğlu, daha sonra o dönem Türkiye’de muhafazakar kesimin en önemli gazetelerinden Tercüman’ın genel yayın yönetmenliğine getirildi. 1980’lerin başında kurulan Güneş gazetesine yayın yönetmeni olan Cıvaoğlu, dönemin önde gelen yazar ve gazetecilerini yüksek transfer ücretleriyle gazeteye aldı ve basındaki dengeleri değiştirdi. Gazetecilerin hakettikleri daha iyi koşullarda yaşaması için gerekli olan bu uygulama, sonraki dönemlerde yöneticiler ve muhabirler arasındaki ücret farkının uçuruma dönüşmesine doğru evrilecekti.

    Güneş’in ardından Sabah ve Milliyet gazetelerinde köşe yazarlığı yapan Güneri Cıvaoğlu, özellikle televizyon ekranlarındaki “Şeffaf Oda” programıyla da geniş kitleler tarafından tanındı. Farklı alanlarda ünlü birçok kişinin konuk olduğu program çeşitli kanallarda yayınlandı.

    Talihsiz bir kaza sonucu beyin kanaması geçiren Güneri Cıvaoğlu, bir süredir tedavi gördüğü hastanede 1 Ekim 2024’te öldü; Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.

  • Çocuklara kıydınız efendiler!

    Çocuklara kıydınız efendiler!

    Ortadoğu’da savaşın 1. yılında İsrail’in Lübnan’da gerçekleştirdiği saldırılar, açılan yeni bir dönemin habercisi. Çağrı cihazları ve telsizlerin eşzamanlı patlatılmasıyla, aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda insan yaşamını yitirdi, 200’ü ağır binlerce kişi yaralandı. Hizbullah üyelerinin hedef alındığı iddia edilen patlamalarda ölen ve yaralananların çoğu sivil. Bu gelişmeler, özellikle son 20 yıldır düzenlenen siber saldırılara yeni bir boyut kazandırdı. Artık her cep telefonunun her bilgisayarın veya çağrı cihazının birer silaha dönüşebilmesi; siber savaşın son derece sofistike bir aşamaya geçtiğini kanıtlıyor.

    kapak-dosyasi-acilis-1
  • Öğrenci ve dostlarından Sakaoğlu’nun engin anısına

    Öğrenci ve dostlarından Sakaoğlu’nun engin anısına

    Onun benzersiz kişiliğini sayfalara sığdırmak, kelimelere dökmek imkansız. Hocamızı 1960’lardan itibaren eserlerinden, 2009’dan bu yana ise dergimizle birlikte tanıdık. #tarih dergi Necdet Sakaoğlu’yla büyüdü, gelişti. Yayın kurulu üyelerimiz, değerli hocamızın bizlere ve topluma bıraktığı mirasını, aziz hatırasını tarihe not düştü…

    Zamanı anlayan tarihçi

    Necdet Beyin vefatını duyunca içim yandı. Öyle zarif ve centilmen bir insandı ki… Tarihi insana yaklaştıran ve bu sebeple de okuyanın empati duymasını ve duygularıyla anlamasını sağ­layan bir üslubu vardı. Tarihteki insanları düşün­celeri, duyguları ve değerleri ile anlayıp günümü­ze aktarmayı çok başarılı bir şekilde gerçekleştiriyordu. Bir örnek vermek is­tiyorum. 20. yüzyıl başında İstanbul’da yaşamış bir Japon, padişahın Cuma Alayı’nda saray ka­dınlarının önden gittiklerini yazmıştı. Osmanlı tarihçisi olmadığım için merasimlerle uğraşan bir-iki kişiye “kadınların Cuma Alayı’nın önünde gitmeleri doğru bir gözlem midir, nasıl açıklanır?” diye sordum… Onlar o ko­nuyla uğraşamamış olduklarını söyle­diler. Necdet Bey’e sorunca o “kadının önden gitmesi doğrudur, zira kadınlar önden giderek Sultanın Hırka-i Şerif’e girişi için mekanı hazırlamış olurlar­dı. Sultan ancak her şey hazır olduktan sonra arkadan gelirdi” demişti. İşte Necdet Bey, kaynaklara dayanarak ko­nuşan, zamanı kendi değerleri içinde anlayıp yazan bir tarihçi idi. Ruhu şad olsun.

    İsenbike Togan

    Başarılmış bir ömür

    30 yılı aşkın bir zaman dilimi içinde, farklı kültür kurumlarında, ama bir ansiklopedik yayının, ama bir derginin hazırlanışında yanyana geldiğim Necdet Sakaoğlu, benim “hoca”larım arasında yer aldı. Şu var: Necdet Bey asla hocalık taslamayan bir hocaydı. Sıradışı birikimi, bütü­nüyle kendine özgü bakışaçısı ve değerlendirme biçimiyle okulludan çok okullu, alay­lıdan çok alaylıydı. Kendi payıma onda Koçu’nun özgün üslubuyla İnal­cık’ın disiplininin bir ortalamasını gördü­ğümü söyleyebilirim. Arkasında kalıcı kitaplar, bir de tanıyan talihliler için hoş ve derin anılar bıraktı – başarılmış bir ömrün bilançosu.

    Enis Batur

    Bilgin bir muhibban-ı kütübe

    Necdet Sakaoğlu hocamızı Çeşm-i Cihan Amasra’da kaybettik. İlk defa 1966’da tarihini de kaleme aldığı kentte yani Amasra’da toprağa verildi. #tarih dergi yayın kurullarında yanyana oturup muzip talebesi gibi davranan benim, Hocamız ile tanışıklığı ve hu­kuku doğal olarak Sahaflar Çarşısı’nda başladı. Necdet Sakaoğlu’nun dillere destan kitap tutkusu, yazma eser me­rakı, benim daha öğrenci iken çarşıya girdiğim yıllarda bile nam salmıştı. Yazma eser ve cönk toplayan sayılı insanlardan biriydi o 70’li yıllarda! Kendi gibi eğitimci ve Divriği doğumlu M. Sabri Koz ile cönk toplamak için adeta yarışırlardı. Halk edebiyatının en önemli yazılı kaynaklarını oluşturan “cönk”lere o zamanlar bolca rastlan­makta, aralarından seçme yapmak mümkün olmaktaydı. Bu iki Divriği doğumlu eğitimcinin dostlukları ve yazma toplama temposu, günümüze kadar hiç düşmedi ve bitmedi. M. Sabri Koz’a da sağlıklar dileyelim.

    Necdet Sakaoğlu
    #tarih yayın kurulu toplantısında, 2014

    Necdet Sakaoğlu, sahaflık mesleği­ne intisabımdan itibaren bana destek ve yol gösterici olmuş aziz bir büyü­ğümdü. Onun kitap sevgisi adeta bir yaşam biçimine dönüşmüştü. Sahaf dükkanlarına gidemediği zaman, özellikle yaz aylarında Amasra’da olduğu vakitler, bana veya güvendiği Müteferrika Lütfü gibi meslek erbabı­na telefon eder “Yazma yok mu Nedret Bey kardeşim?” diye sorardı. Bu so­runun arkasında uzun, koyu bir kitap muhabbeti başlar; kitapların eskisi gibi bulunmayışından, yazma eserle­rin çok zor çıktığını üzülerek anlatır; eksik ciltleri olduğunu, onları tamam­lamak istediğini söyler. Bana “Mizancı Murad’ın Tarih-i Umumisi’nin 4. ve 6. ciltleri, Ahmed Mithat Efendi’nin Üss-i İnkılab’ının 2. cildi” diye sipariş yazdırırdı. Bu konuşma hemen Üss-i İnkılab’ın bulunmayan cildinin zaten ikincisi olduğuna evrilir; eski Türkçe baskı kitapların hangisi zor bulunur, hangisi çok çıkar sohbetine döner ve dakikalarca sürerdi. Makul bir süre sonra Hoca’nın eğitimci sevgili eşi Fatma Hanım’ın uyarısı ile her ikimiz de toparlanıp konuşmayı sonlandırır­dık. Her konuşmamız sonunda hem bir güzel fıkra patlatır hem de bu konuları konuşacak ne kadar az kişi kaldığını vurgulardı. Tarih literatürümüze eşsiz eserler kazandıran velut tarihçi Necdet Hocam! Bizi bırakıp gittiniz. Şimdi ben telefonla da olsa kimle Osmanlı matbuatının nadir, zor bulunan kitap­larını konuşacağım? Ya da ikimizin de ilk defa gördüğü bir risaleyi heyecanla kimle paylaşacağım? Yayın kurulu reisimiz, Atatürk rehberimiz, zarafet abidesi tarihçimiz, nur içinde yatın! Hatıranız her zaman gözümüzün önünde ve gönlümüzde olacak. Ruhu­nuz şad olsun. Rahmet dualarımla…

    Nedret İşli

    Hakikat meyveleri…

    Kökleri Osmanlı döneminde olup, zihninden hakikat meyveleri idrak ettiğimiz zarif bir cumhuriyet çelebi­siydi. #tarih derginin yayın kurulunda, ayda 1 dinlemek şansına sahip oldu­ğum tadına doyulmaz sohbetlerini daima özleyeceğim. Canlı tanığı olduğu hadiseleri, kaynaklarda rastladığı ilginç malumatı, yeri geldikçe aktar­masını çok iyi bilen, sözlü tarih ustası bir hocamızdı aynı zamanda. Şimdi bir yanımız eksik kaldı. Geride bıraktığı eserleriyle bu eksiği telafi etmeye çalı­şacağız. Ailesine başsağlığı, tarihçilik camiasına ve sevenlerine sabırlar diliyorum. Mekanı cennet olsun.

    Sinan Çuluk

    Tarih arkeologu

    Arkeolog hedeflediğini bulmak için toprağın derinlerine inmesi gerektiği­ni bilen insandır. Necdet Sakaoğlu tarih bilimi içinde bir arkeolog gibi çalışmış, arşivin tozlu raflarının derinliklerin­de gizli-saklı kalmış bilgilerle bizleri kavuşturmuştur. Ruhu şad olsun.

    necdet-hoca-3
    Necdet Sakaoğlu Mayıs 2012 tarihli sayımıza da konu olan Leylâ ve Mecnun elyazmasını tanıtıyor.

    Şevket Dönmez

    Eserleriyle yaşayacak

    Kimi yazarlar eserlerinden daha çok yaşar. Ne mutlu Necdet Hoca’ya ki eserleri kendisinden çok daha uzun yaşayacak.

    Sedat Yaşayan

    Emsalsiz bir hoca, bir baba

    2014 sonbaharından bu yana geçen 10 yıl içinde Necdet Hoca kimi zaman bilge öğretmenimiz kimi zaman da nüktedan arkadaşımız oldu. Hayatın ve insanların birbirinden acımasız olduğu bir dünyada, farklı nesilden ve farklı meslekten insanlar olarak kurduğu­muz dostluk emsalsizdi.

    Kayıp zamanların ve insanların izinde hiç bitmeyen araştırma, öğrenme ve öğretme heyecanının ardında “ah dok­tor hanım…” diye başlayan cümlelerin­de, yaşadığımız memleketi yeterince tanıyamadığımızın ıstırabı vardı. Necdet Hoca hayata veda ettiğinde kardeşimle ben son aile büyüğümüzü, son baba sevgimizi yitirdik. Zarif dilek­lerle imzaladığı kitapları başucumuzda ve aziz hatırası daima belleğimizde olacak. Saygı ve minnetle…

    Fatma Özlen

    Bir üstat, bir referans

    Yerel tarih, kent tarihi, Selçuklu tarihi, Osmanlı tarihi ve eğitim tarihi konularında referans eserler yazmış bir üstattı. İsmi daima yaşayacak. Mekanı cennet olsun, ışıklar içinde uyusun.

    Nesrin İçli

    necdet-hoca-4
    Mayıs 2024 tarihli 105. sayımız için Pîrî Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinden transkripsiyon yapıyor.

    Ufuk açan bir insan

    Necdet Sakaoğlu sadece entelektüel birikimiyle değil, gündelik hayatın ayrıntılarına gösterdiği özenle ufkumuzu açan bir insandı. Örneğin bir yayın kurulu toplan­tısından önce sohbet ederken, günümüz in­sanının giyim-kuşamı üzerine rahatsızlığını dile getirmişti: “Sokakta herkes tek tip giyiniyor, farklı giyinen yok. Ne ceketli ne de kravatlı in­san görüyorum. Herkes sırt çantasıyla dola­şıyor.” Sonra bize sırt çantasının tarihinden bahsetmişti. Gömlek­leri, yelekleri, kravat­ları ve muhteşem deri evrak çantasıyla sanki 19. yüzyıldan günümü­ze yadigar kalmış bir İstanbul beyefendisiydi. Bir sonraki ay yapılan yayın kurulu toplantı­sına kravat takıp ceket giyerek gittim. Necdet Hoca toplantı odasına girince ayağa kalkıp, “bakın sizin için böyle giyindim” dedim. “Bir de sürprizim var” diyerek pantolon askılarımı gösterdim. Çok keyiflendi. O an attığı kahkahalar, anılarımda hep yerini koruyacak.

    Suha Çalkıvik

    Değer, saygı ve bilgi

    Necdet Hoca’yı kariyeriyle anmak, anlatmak oldukça kolay. Bizlerin artık yoksun kalacağı bilgeliğiyle somuta indirgeyerek anlatmak ise epey zor. Aksatmadan katıldı­ğı her toplantımızda takım elbisesi, ev­rak çantası, gün­lükleri, derin bilgisi, masa çevresindeki herkese verdiği değer ve sergilediği saygı üzerinden “hocalığı” ise ancak yaşanarak ulaşılabilecek bir dene­yim. Ardından kuşkusuz gözlerimiz masada kendisini ararken, kalbimiz aramızda olduğunu duyumsayacak ve içimizden bir ses “ölüm kaçınılmaz elbet, ama her yaştaki ölüm erken ölüm” diyecek.

    Alp E. Aksudoğan

    Bugünden düne…

    Dergimizin son yayın toplantısı ilk defa Necdet Hoca’sız geçti. Onun güleryüzü, heyecanı, anıları ve yeni keşifleri olmadan yani… Hoca, yayın toplantısında masadakileri yuvarlak rakamlar konusunda da uyandırırdı: “Bakın Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun bu ay 100. yıldönümü, Abdülhak Şina­si Hisar’ın ölümünün 60. yılı…” Sonra da engin tarih ve kaynak bilgisiyle bizleri besler, aktüel konuların tarih­sel arka planıyla ilgili hadiseleri dile getirirdi. Dergimizde, onun fikirle­riyle örülü çok sayıda kapak konusu vardır.

    Özgün Uçar

    necdet-hoca-5
    Necdet Sakaoğlu dergi ofisimizde, yazısı için çıkardığı notları inceliyor, Ocak 2010.

    Çalışkanlığın ışığı

    Tanıdığım en çalışkan insandı Necdet Sakaoğlu. Vefatından 2 gün öncesine kadar hâlâ dergimizdeki yazıları ve başka projeleri üzerine çalışıyordu. Her ay yayın kurulu toplantımızda ufkumuzu açacak yeni önerilerde bulunurdu. Onun bu tutumu; tarih üzerine yapılabilecek çalışmaların asla bitmeyeceğini, her zaman farklı bakış açılarıyla ele alınabilecek konu­ların zenginliğini gösteriyordu bize. Biraraya geldiğimiz her gün ya da her telefon konuşmamızda, hayatımıza yeni bir perspektif açacak cümle­leri olurdu. Genç tarihçi adaylarını desteklerdi daima, onların yollarına ışık olurdu. Her sorumuzu büyük bir özveri ve sabırla izah ederdi. Oku­narak öğrenilemeyecek bilgilerin de insanıydı o. Meslek hayatının her döneminde yüzlerce yazı-makale üretmişti ama hâlâ değineceği ne çok konu vardı… Işığıyla hem etrafını hem tüm tarih çevresini aydınlatma­ya devam edecek.

    Seher Yeğin

    necdet-hoca-6
    Necdet Hoca, Divriği’den çocukluk arkadaşları Minas ve Mihran Pilikoğlu kardeşlerin emeklilik armağanı olarak elleriyle yaptıkları çantasını hayatının sonuna kadar yanında taşıdı

    Bilgiye susayanların sakası

    Bir öğretmen, bir idareci, bir eğitimci. Ve bir tarihçi. Yaşarken tarih yaz­mış bir Hoca. Bir dizi referans kitabı var. Tarihi sadece belgeler ve bilgiler üzerinden değil, yaşayan insanlar, coğrafyalar ve anlatılanlar üzerinden, binbir değişik kaynak ve süzgeçten geçirerek imbikleyen bir usta.

    Neredeyse tüm tarih zamanlarındaki farklı Türkçeleri okuyabilen- yazabi­len bir dil ve anlam uzmanı.

    Bugünkü aklımla 20’li yaşlarıma dön­sem, Necdet Sakaoğlu’nın öğrencisi olmak isterim. Zira o sadece bilgisi ve ifadesi ile değil aynı zamanda dav­ranışı, hâli, esprileri ve havasıyla da endemik bir insan türüdür.

    Necdet Hoca gibi bu nadir türden canlıların, önemli özellikleri vardır. Bunlardan ilki insana güven vermesi­dir. Ancak bu, “itimat telkin etmek”ten farklı bir güven duygusudur. Onu ta­nıyıp, okuyup, anlayınca, “Bu toprak­larda, bu coğrafyada böyle bir insan yetişebiliyormuş; demek bu mümkün­müş” dersiniz. Böylelikle umutlanır ve kendinizi yetiştirmek konusunda, “bu ülkenin kısıtlı olanakları” falan deme­den -yani bahaneler bulmadan- daha çok çalışmaya koyulursunuz.

    İkincisi, gündelik hâli ve görüntü­südür. Kravatı bir aksesuar, kalemi bir stil, gülüşü bir yapmacık, hüznü bir melodram değildir; hepsi kendisidir.

    necdet-hoca-7
    Necdet Sakaoğlu, Temmuz 2016 tarihli sayımız için halifelerin hayatını aktaran kaynakları tararken.

    Üçüncüsü “kendi ateşiyle yanan” bir bilge olmasıdır. Enerjisini, üretimini, sesini ve yazısını kendi döner serma­yesinden sağlayarak yaşar. Bunun için başkasına ihtiyaç duymaz, dışarıya borçlanmaz. Uzmanı olduğu alanlarda edindiği kıyaslamalı bilgileri o denli zengindir ki, Hoca adeta bir zaman yolcusu gibi geçmişte dolaşır, gelir-gi­der.

    Necdet Hoca’yla yakın dönemde, 2008’de tanıştım. O vakit ntv tarih, sonrasında #tarih dergisinde onunla birlikte çalışma şansına eriştim. Bu 16 yıllık dönemde sadece ondan öğren­diğim bilgiler, daha önceki meslek hayatımda öğrendiklerimden fazladır. Ancak bu sadece sayısal bir durum değildir; ondan edindiklerim aynı zamanda kaliteli, hesaplaşılmış, teyit edilmiş ve engin tarafsızlık sularında yıkanmış bilgilerdir.

    Herkesin bildiği gibi “öğrenmenin yaşı vardır” ve hayatın ilerleyen saat­lerindeki insanlar yeni bir şey öğren­mekten ziyade eski bilgilerini teyit etmek isteyerek ve bunları aktararak yolun sonuna kavuşurlar. Hoca’nın örneğinde ise “merak ve hayret et­mek” vardır. Yeni bir durum, yeni bir bilgi, yeni bir yaklaşım bahis veya yazı konusu olduğunda Hoca hem şüphe­lenir hem de şüphesini sağlayan eski bilgisini yeniden gözden geçirerek, size “yepyeni” bir analiz veya sentez sunabilir.

    Bir gün kendisine “Hocam bu metotları, açıları, akıl yürütmeleri ne­reden, nasıl öğrendiniz, bildiniz?” diye sormuştum. “Okudum, okudum; bir de taşa- toprağa dokundum” demişti. Yani hem kitabın sözünü bellemiş hem coğrafyanın dilini öğrenmişti.

    Ve zaten Hoca olmak bu demekti.

    Gürsel Göncü (Necdet Sakaoğlu’na Armağan kitabından)

    necdet-hoca-8
    Necdet Sakaoğlu’nun cenazesi, 19 yılını geçirdiği Amasra’da 28 Ağustos’ta toprağa verildi.