Yazar: #tarih

  • ‘Mor Menekşeler’in kaderini tek başına değiştiren adam

    ‘Mor Menekşeler’in kaderini tek başına değiştiren adam

    Geçen ayın en kötü haberlerinden biri İspanya’dan geldi. Real Madrid’in kaderini değiştiren, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından biri olan Alfredo Di Stéfano, 88 yaşında hayatını kaybetti. 

    BÜLENT TİMURLENK

    Sıcak bir Temmuz akşamıydı Madrid’de. Akşam yemeğine çok vardı; yüz bin taraftarın yıllarca adını haykırdığı Santiago Bernabeu Stadı’na çıkan caddelerden birinde yürüyüşe çıkmıştı. Elinde bastonu ağır ağır yürürken, artık sayısı milyonları geçmiş selamlardan birkaçını aldı: “İyi akşamlar Don Stéfano, iyi akşamlar Sinyor.” Göğsüne bir sancı saplandı, bastonu elinden kaydı ve yere yığıldı. Ambülans gelip onu hastaneye götürürken, 18 dakika duran kalbi sahneyi beynine bırakmıştı… Bir film şeridi gibi o günden geriye, Buenos Aires’e doğduğu topraklara kadar uzun bir yolculuğa çıktı. Goller, goller, soyunma odaları, kupalar, deplasmanlarda kaldıkları oteller, çocuklarını götürdüğü parklar, Madrid, Valencia, Barselona yılları ve evlendiği kilise…

    Bir ülkenin futbol tarihini kestirmeden okumanın yolları vardır. Bir adam çıkar, bir ülkenin futbolunda büyük bir devrime imza atar ve sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Rinus Michels’in Total Futbol ile Hollanda’nın kaderini değiştirdiği gibi… Taktiklerin efendisi Michels’in total futbol fikri üzerine kafa yorarken ilham kaynağının Alfredo Di Stéfano olduğu söylenir. Pele, Maradona, Best, Cruyff, Messi ve onlarcası büyük futbolcudur ama izleyenlere göre Di Stéfano bir başkadır. Onun oynadığı takım sahada 11 değil 22 kişi gibi görünür rakibe. Santrfordur ama forvetin arkasında da oynar, orta sahada da, kanatlarda da. Pele’ye göre tarihin en çok yönlü oyuncusu Arjantin asıllı İspanyol efsane Alfredo di Stéfano’dur. Haksız da sayılmaz. Hiçbir futbolcu bir kulübün kaderini onun kadar keskin darbelerle değiştirmemiştir. Bugün Avrupa’da bir numaralı kupayı en çok kazanan, İspanya’da en çok şampiyonluk sevinci yaşayan Real Madrid, “REAL MADRİD” görünüyorsa, onun sayesindedir.

    Boca nehrinin kenarında Maradona gibi sokaklarda futbol oynayarak büyüyen Di Stéfano’yu keşfeden River Plate oldu ama Arjantin’de İkinci Dünya Savaşı yüzünden çöken ekonomi onun valizini toplayıp Kolombiya’ya Millonarios’a gitmesine sebep oldu. Dört yıl Kolombiya’da forma giyen ve 102 maçta 90 gol atan Di Stéfano’yu İspanya’ya getirmek için ilk hamleyi yapan kulüp Barcelona idi. Barcelona, bonservisi elinde tutan River Plate ile anlaşırken, Real Madrid, Kolombiya kulübüyle anlaşma sağladı ve İspanyol futbol tarihinde Katalanlar için Franco rejiminin Barcelona’ya en acımasız tokadı geldi. Federasyon, iki yıl Real iki yıl Barça’da oynasın kararını verdi ama General Franco’nun adamları, Barcelona Başkanı Marti’ye yaptıkları baskı sonucu Katalan kulübü transferden çekildi ve Alfredo Di Stéfano Real Madrid’in malı oldu. 1953 yılında geldiği Madrid’de Mor Menekşeler’e 21 yıl sonra şampiyonluk sevinci yaşatan Di Stéfano, 1956-1960 yılları arasında bugün Şampiyonlar Ligi olan Şampiyon Kulüpler Kupası’nı beş yıl arka arkaya Real Madrid’in müzesine getirdi. Forvetteki partneri Ferenc Puskas ile Glasgow’da 1960 Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Eintracht Frankfurt’u 7-3 mağlup ettikleri maç, bugün futbol tarihçileri tarafından yüzyılın maçı kabul edilir.

    11yıl Real Madrid forması giyen ve sekiz şampiyonluğun bir numaralı mimarı olan Di Stéfano, 38 yaşına geldiğinde takımın idari menajeri ol teklifine “Hayır” dedi ve onu elinden kaçıran Barselona şehrinin diğer takımı Espanyol’da iki sezon daha forma giydi. River Plate’ten yetişen ama doğduğu Buenos Aires’de ilk olarak River’ın ezeli rakibi Boca Juniors’u çalıştıran Di Stéfano, Real Madrid teknik direktörü olabilmek için 15 yıl beklemek zorunda kaldı. Valencia’yı, 1970-71’de şampiyon, ertesi sezon ikinci yapan Di Stéfano, Real Madrid ile 80’lerin ilk yarısında iki sezon arka arkaya ikinci oldu, Avrupa Kupaları’nda onun takımına şok yaşatan ve eleyen Aberdeen’in başında ise kendi teknik adamlık kariyerinin daha ilk basamaklarında olan Alex Ferguson vardı. Di Stéfano hoca olarak Real Madrid’de, 4 kulvarda da hep ikinci oldu ama o dönemde kulübün alt yapısından büyük ısrarla A takıma çıkardığı isimler, onun futbolculuk döneminden sonra Real Madrid’e bir kez daha Avrupa’da altın yılları yaşatan “Akbaba Beşlisi” unvanını aldılar. FIFA, İberya doğumlu olmayanlara İspanyol Milli Takımı forması giyme hakkı vermediğinden 1958 Dünya Kupası’na kadar değişen kararı beklemek zorunda kaldı ama İspanya o yıl finallere gidemedi, 1962 Şili’de ise Di Stéfano sakattı. Üç ülkenin vatandaşı olan; bir kez olsun Dünya Kupası finallerinde forma giyemeyen Don Stéfano, 2014 Dünya Kupası sürdüğü sırada “Erken elenmesine çok üzüldüm” dediği İspanya’nın başkentinde son nefesini verirken; 4 yılını geçirdiği Kolombiya, hakemi arkasına alan Brezilya tarafından evine yollandı. Doğduğu toprakların çocukları ise Rio’da finale yürüdüler.

    4 Temmuz 1926’da doğmuştu. Gitmek için yine bir Temmuz gününü, 7 Temmuz’u seçti. 521 maçta 485 gol attı. Real Madrid, tarihinin en güzel sayfalarını yazan bu efsaneyi, 2000 yılında Onursal Başkan ilan etti, 2006 yılında tesislerin adı Alfredo Di Stéfano olarak değiştirildi. 1950 yılında evlendiği Sara Freire Varela’yı 2005’te 6 çocuğuyla birlikte uğurlamıştı. O gün onun elinden tutan Real Madrid Başkanı Florentino Perez’in, dokuz yıl sonra telefonu çaldı ambülans hastanenin kapısından girerken. “Don Stéfano…” dedi kulüp yetkilisi. “Geliyorum hemen” dedi Perez: “O Real Madrid’di.” 

    İKİ GÜNLÜK CARACAS MACERASI

    Kaçırılması tün dünyada büyük yankı uyandırdı

    İspanya Komünist Partisi’nin önemli isimlerinden olan Julian Grimau, General Franco’nun nefret ettiği muhalif liderlerden biriydi. Diktatör Franco’nun rejimi onu yok etmeye kararlıydı. Gizli servis tarafından Madrid’de Del Sol Meydanı’nda yakalandı ve 1963’ün nisan ayında öldürüldü. Alfredo Di Stéfano, Grimau’yu hiç tanımamıştı ama onun ismini Venezuella’da Caracas’ta öğrenecekti…

    'Mor Menekşeler'in kaderini tek başına değiştiren adam
    Di Stéfano Caracas dönüşü Madrid Havaalanı’nda

    Paul del Rio’nun babası, Grimau’nun kuşağındandı ve Franco rejiminden kaçan ailesi önce Fransa’ya yerleşmiş ardından Paul’un doğduğu Küba’ya taşınmştı. Paul del Rio, iki yaşında geldiği Caracas’ta gün gelecek Maximo Canales adıyla bilinecek ve gazetelere rejim muhalifi FALN (Fuerzas Armadas de Liberacion Nacional)’ın lideri olarak manşet olacaktı. Örgüt, Real Madrid’in sezon öncesi hazırlıkları için Caracas’a maç yapmaya geleceğini öğrendiğinde planı yaptı, Nisan ayında ölen Julian Grimau’nun intikamını alacaklar ve bir oyuncuyu kaçıracaklardı. Operasyonun adını elbette ki “Julian Grimau” koydular. 24 Ağustos 1963’te Caracas’ta Potomac Otel’den Alfredo Di Stéfano’yu kaçıran Paul del Rio ve arkadaşları, iki gün sonra efsane futbolcuyu İspanyol Konsolosluğu’nun kapısında bıraktılar ve bu süre içinde fidye talep etmediler. Amaçlarına ulaşmışlar ve İspanya hükümetinin hukuk dışı icraatlarını dünyaya duyurmayı başarmışlardı. Paul del Rio, eylem yılları sonrasında ressam- heykeltraş oldu ve 2005 yılında, 42 yıl önce kaçırdığı Alfredo di Stéfano ile Madrid’de bir araya geldi. Di Stéfano, “Ben futbolcuydum, siyaset bilmezdim. Bana iki gün boyunca çok iyi davrandılar” diye anlattı Caracas’ta kaçırıldığı 1963 yazını…

  • Garibaldi’nin arkasında İtalya kralı

    Garibaldi’nin arkasında İtalya kralı

    Beyoğlu’ndaki İtalyan derneğinde asılı çerçevede Garibaldi ve Mazzini’nin resimleri yer alıyordu. Yenileme için çerçeveler açıldı, arkalarından İtalya kral ve kraliçesinin fotoğrafları çıktı. 

    SEDAT BORNOVALI

    Beyoğlu’ndaki Garibaldi Binası’nda yapılan restorasyon çalışmalarında, İtalya’daki siyasi olayların İstanbul’da nasıl bir kelebek etkisi oluşturduğuna dair ilginç bir hikaye ile karşılaşıldı. Başrolde İtalya’nın 46 yıllık kral ve kraliçesi ile ülkenin birliğini kuran iki milli kahramanın fotoğrafları yer alıyor. 

    Hikaye 19. yüzyılın sonlarında başlıyor. O dönem İstanbul’da kalabalık bir İtalyan topluluğu yaşıyordu. Bu topluluk bazı kurumlar oluşturdu. İtalyan İşçi Yardımlaşma Cemiyeti bunlardan biri. 

    Türkiye’deki İtalyan işçilerin sayılarının azalmasıyla yavaş yavaş işlevini kaybeden dernekte günümüzde TÜRSAB desteğiyle restorasyon çalışmaları sürdürülüyor. 

    Garibaldi'nin arkasında İtalya kralı
    Sırt sırta onlarca yıl saklanan İtalya’nın dört önemli ismi: (soldan sağa saat yönünde)
    Kral III. Vittorio Emanuele, Kraliçe Elena, Giuseppe Garibaldi ve Giuseppe Mazzini.

    Mekanın duvarlarında Art Deco tarzı çerçeveler arasında İtalya’nın birleşmesinin arkasındaki milli kahramanlardan Giuseppe Garibaldi ve İtalya’nın diğer bir milli kahramanı Giuseppe Mazzini’nin resimleri yer alıyordu. Bakım için resimler çerçevelerinden çıkarılınca arkalarından beklenmedik bir sürpriz çıktı. Zira resimlerin arkasında İtalya’nın 1900-1946 yılları arasındaki kralı Vittorio Emanuele III ve eşi Kralice Elena’nın resimleri bulundu. 

    Fotoğrafların sağ alt köşesinde İstanbul’un özellikle portreleriyle ün yapmış fotoğraf stüdyosu Phébus’ün adı ve 1919 tarihi var. Kral ve kraliçenin İstanbul’u ziyaret etmediği bilindiğinden ilk bakışta fotoğraflara anlam verilememişti. Ancak kurum arşivindeki bir belge, belirsizliğe son verdi. Bu belge, 1. Dünya Savaşı’nın ardından İstanbul’un işgal yıllarında kente gelen bir İtalyan savaş gemisindeki astsubayların, fotoğrafları İşçi Cemiyeti’ne hediye ettiğini kaydediyor. Geminin adıysa hayli tanıdık: Andrea Doria. Yani 1538 Preveze Savaşı’nda Haçlı donanmasının Cenovalı amirali. 

    Garibaldi'nin arkasında İtalya kralı
    Adlarını ahşaba kazıdılar Çerçevenin destek için kullanılan ahşap kısımları üzerinde, resimleri hediye eden askerlerin adları ve tertipleri yazılmış. Kral ve kraliçe resimlerinin derneğe hediye edilmesi adına da bir belge hazırlanmıştı.

    Anlaşılan Phébus stüdyosunda, gemideki orijinal fotoğrafların fotoğrafı çekilmiş ve cemiyete öyle hediye edilmiş. Hediyenin gerekçesiyse çerçevenin üzerine düşülen “20 Eylül 1919” notundan anlaşılıyor. 1870’te bu tarihte Roma şehri, İtalya birliğine dahil olmuştu. 

    Kral Vittorio Emanuele III, 9 Mayıs 1946’da oğlu lehine tahttan çekilmiş, hemen ertesi ay da krallık lağvedilmişti. Resimlerin de işte o dönemde kaldırıldığı tahmin ediliyor. Belki de dernek yetkilileri, durumun geçici olduğunu düşünüp üzerlerine eski kahramanların resimlerini yerleştirmiş. Resimler bugün İtalyan Başkonsolosluğu’nda sergileniyor. Ama iki çerçeve ve dört resim var. Gelecekte çerçeveler hangi resimleri sergileyecek bilinmez. 

    Garibaldi'nin arkasında İtalya kralı
  • Modern Türkiye’nin tarihçisi

    Modern Türkiye’nin tarihçisi

    Atatürk biyografisi yazarı ve modern Türkiye tarihi uzmanı Andrew Mango 6 Temmuz gecesi 88 yaşında hayatını kaybetti. Gazeteci ve yazar Nilüfer Kuyaş, bir dönem BBC’de birlikte çalıştığı Mango’yu anlatıyor.

    NİLÜFER KUYAŞ

    Gazetecilik ve tarih araştırması, güncel olaylar ve geçmiş, yöneticilik ve yazarlık, Andrew Mango’nun aynı rahatlıkla girip çıkabildiği dünyalardı. Çalışma hayatını geçirdiği BBC Dünya Servisi bu açıdan ona en uygun yerdi. 1982’de Türkçe radyo yayınlarına katıldığım zaman, Mango bu bölümün de parçası olduğu Güney Avrupa masasının başıydı. Yunanca bölümü komşumuzdu, Andrew’nun bürosu da aynı kattaydı. Ne çok yakın, ne çok uzak, yönetici olarak mesafeleri çok iyi ayarlayabilen birisiydi. 

    İstanbul doğumluydu, kardeşi Cyril Mango’nun önemli bir Bizans tarihçisi olması ve Andrew’nun da Londra Üniversitesi’nde Şark Araştırmaları fakültesi mezunu olması, Farsça ve Arapça bilmesi, onu gözümüzde ilginç kılan özelliklerdi. Büyük problemler karşısında gayet sakin kalabildiği için, yanında çalışan bizleri rahatlatan bir kişiliği vardı. Bir sorunu Andrew’ya götürmek, onu yarı yarıya çözmüş olmak gibiydi. 

    Siyasi açıdan en hassas dönemlerde, örneğin 12 Eylül rejiminde, Türkiye gibi bir ülkeye tarafsız ve doğru haber yayıncılığı yaparken, hem de yayın ilkelerinden en ufak bir ödün vermediği halde, ülkenin yöneticileriyle de saygılı ve uygar, hatta dostane bir ilişki kurabilmesi büyük maharet işiydi. Onun yönetiminde ve Gamon McLellan’ın liderliğinde BBC Türkçe Bölümü, haber yayıncılığında devrim sayılabilecek atılımlarla bir altın çağ yaşadı diyebilirim. 

    Modern Türkiye'nin tarihçisi

    Andrew’yu siyasi görüş olarak belki biraz muhafazakar, ama entelektüel açıdan son derece liberal ve özgürlükçü bir şahsiyet olarak hatırlıyorum. Tarihçi derinliğiyle bakabildiği Türkiye hakkında bir uzman olarak yaşamı boyunca pek çok kitap yayımladı, konferans verdi, danışmanlık yaptı. 

    2000 yılında yayımladığı çok geniş kapsamlı Atatürk biyografisinde, Lord Kinross kadar romantik bakışla değil, daha soğukkanlı bir yaklaşımla, Atatürk’ü efsane olmaktan çıkartıp, onun gerçek seçenekler ve olasılıklar arasında bocalayan, karar veren, bazen hata da yapabilen sahici bir kişilik olarak portresini çizebilmesinin, özellikle Türkiye’de biyografi yazarlığı için önemli bir örnek oluşturduğu kanısındayım. Amacı da buydu sanıyorum. Kitabını İstanbul’da üniversite öğrencileriyle tartıştığı bir sohbette, bundan sonra sizler daha iyilerini yazacaksınız dediği zaman, bir yol açıcı olmaktan duyduğu mutluluğu görebiliyordum. 

    Andrew Mango’nun ölüm haberini duyduğum zaman, bir dönemin gerçekten kapandığını hissettim. Soğuk Savaş ve sonrasındaki küreselleşme çalkantısında sağlam ilkelerin insanıydı. Onu özleyeceğiz. Eserleri yaşayacak. 

  • Sayfiyenin ağustos böcekleri

    Sayfiyenin ağustos böcekleri

    Arapça yaz mevsimi anlamına gelen “sayf” kelimesini almışız ve bize özgü “sayfiye” kültürünü yaratmışız. İzmirli ailelerin sıcak aylarda koştukları İnciraltı Plajı’nda bir öğle vakti; denize girme imkanının hızla yitirileceği 70’lere az kalmış. Pansiyon ve çadırların kiralandığı İnciraltı, memur ailelerinin ev hâlini plaja taşıyor, diğer kampçılarla, bugünün tatil köylerinde özenle sakınılan türden yakınlaşmalar vaat ediyordu. Devrin insanları henüz bir kaçış yeri arayışında değildi. Gençler gündüz yüzme yarışlarında, akşam incir ağaçları altında bir araya gelirken, büyükler mangal başında ya da askerî gazinoda toplanıyordu. Fotoğrafta, dönemin “Asfalt Osman” lakaplı İzmir Belediye Başkanı, müzisyen Melih Kibar’ın babası Osman Kibar’ın özel kalem müdiresi Ayten Atalay, babası Nuri Bey, kızları Serpil ve Figen, ablası Gülyüz, kendi imkanlarıyla orkestra tertip etmişler! Vokalde, 90’larda çamaşır suyu reklamlarında “Ayşe Teyze” olarak ünlenen Alev Gündoğdu daha çocuk!

    CEYLA ALTINDİŞ KOLEKSİYONU

    Sayfiyenin ağustos böcekleri
    Sayfiyenin ağustos böcekleri
  • Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca…

    Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca…

    Ak Parti ve karşıtları arasındaki gerilim, Cumhuriyet tarihindeki diğer kutuplaşmalardan farklı olarak hayat tarzlarıyla ilgili bir kutuplaşma haline geliyor ve gittikçe derinleşiyor.

    BEKİR AĞIRDIR

    Kutuplaşma, farklılaşma veya farklılaşanların birbirinden ayrı düşünmesi demek değildir. Farklı kimlikli, farklı siyasi aidiyetleri olan insanların birbirinden ayrı düşünmesi son derece doğaldır. Kutuplaşma, herhangi bir problemi kendi dinamikleri, aktörleri ve unsurları içinde düşünmeden, kategorik olarak alınan pozisyondan her konuya bakış geliştirmektir.

    Cumhuriyet kurulduğundan beri hiçbir siyasal ve toplumsal sorunu siyaset eliyle ya da uzlaşarak çözemediğimiz için geçen yüzyıldan kalan birçok sorun katlanarak büyüdü ve yeni kutuplaşma alanları yarattı. Bunlardan birisi kimlikler arası kutuplaşma alanıydı.

    Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca...
    Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca...

    Cumhuriyet başlangıçtan itibaren tek tip bir toplum yaratma amacı güdüyordu ve çok sayıda farklı kimlik olmasına rağmen, Sünni, laik ve elit bir Türk azınlığın hâkimiyetinde oldu. Hâl böyle olunca sözgelimi Aleviler, İslamcılar, Kürtler, azınlıklar, köylüler dışarıda kaldı. Doğal olarak bu kimlikler siyasileşti ve çeşitli kutuplaşma alanları oluştu.

    Aslında bu kadar farklı kimliğin olduğu yerde kutuplaşmaların olması son derece normaldi. Normal olmayan, bu kutuplaşmaların şiddete dönüşmesinde her zaman devletin parmağı olmasıydı. Yakın tarihimizde, sözgelimi, pazarda Kürtle Türk ya da Alevi ile Sünni kavga etti de köyü kuşatıp yaktılar gibi bir olay yoktur. Bildiklerimizin hepsi devletin, iktidarın ya da güç sahiplerinin manipülasyonuyla yapılmış işlerdir. 1915, 6-7 Eylül olayları, Çorum ve Maraş katliamları hep aynıdır. Hepsinde bir biçimde egemenlerin ve devletin parmağı vardır.

    Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca...

    Osmanlı Devleti’nin son dönemine ve Cumhuriyet tarihine baktığımız zaman devletin zaman zaman şiddeti körüklemek dışında, her farklı kimliğin içinden belli kesimleri devşirip o kimlik içinde yeni kutuplaşma alanları yarattığını, her zaman bir “böl ve yönet” politikası güttüğünü görüyoruz. Örneğin Osmanlı Devleti döneminde Kürtlerden bir kesimi kendine bağlamış, kendine bağladıklarına vergi kolaylığı gibi bir takım olanaklar sağlayıp onların dışındaki Kürtlere onlar üzerinden baskı yapmış.

    İlk büyük siyasi kamplaşma 1958’de iktidardaki Demokrat Parti’nin Vatan Cephesi’ni kurmasıyla başlayan DP-CHP çekişmesi, Türkiye yakın tarihinin ilk siyasi kutuplaşmasıydı.

    Siyasi kutuplaşma

    Kimlik kutuplaşmasıyla zaman zaman içiçe ilerleyen bir de siyasi kutuplaşma alanı vardır. Yakın tarihimizde siyasi kutuplaşmanın en yoğun olduğu üç dönem, 1958’de Demokrat Parti’nin Vatan Cephesi’ni kurmasıyla başlayan DP-CHP kutuplaşması dönemi, 70’li yıllarda yoğunlaşan sağ-sol kutuplaşması dönemi ve bugünkü Ak Parti yandaşları-karşıtları kutuplaşmasıdır. Ve en tehlikelisi bugünkü kutuplaşmadır.

    Günümüzdeki kutuplaşmanın tarafları, kendilerini hükümet yandaşı ya da karşıtı olarak değerlendiriyorlar ve bütün meselelere bulundukları taraftan bakıyorlar. Düşünün, eğitim sisteminde 4+4+4 gibi köklü bir değişiklik ya da Ergenekon-Balyoz davaları gibi geleceğimizi çok yakından etkileyecek şeyler oldu, ama siyasi kutuplaşma nedeniyle bunlar hiç kendi dinamikleriyle konuşulmadı. Büyük çoğunluk, bu ve benzer olaylara bulunduğu taraftan baktı, siyasi aidiyetleri neyi gerektiriyorsa onu yaptı.

    Bugünkü siyasi kutuplaşmanın geçmişten en önemli farkı, giderek hayat tarzlarıyla ilgili bir kutuplaşma haline gelmeye başlaması ve derinleşmesi. Hepimiz, Etiler Mahallesi deyince başka bir şey, Başakşehir deyince başka bir şey anlıyoruz. Bu semtlerin farklı hayat tarzlarını ifade ettiğini biliyoruz. Ayrı bankalarımız, ayrı kargo şirketlerimiz, ayrı marketlerimiz, ayrı tüketim tercihlerimiz var. Bu belli bir yere kadar normaldir ama şu anda markete giren dört kişiden birinin kafasında kendi kimliğine muhalif diye tanımladığı markalar var ve “bunları asla almam” diyor. Fiyatı, kaliteyi önemsemiyor. Bu sağlıklı bir durum değil.

    Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca...

    Bugünkü kutuplaşmanın önemli bir farkı da şu: bugüne kadar Kürt-Türk, Alevi-Sünni, dindar-laik kutuplaşmalarında kimliklerin meselesi hep devletleydi. Hak devletten talep edilirdi ve gerilim de devletle o kimlik arasındaydı. Sözgelimi dindarlar, Kürtler veya Aleviler yaşadıkları zorluklardan dolayı devlete kızıyorlardı. Hak talebinin muhatabı devlet olduğu için gerilim devletle o kimlik arasında oluyordu ağırlıklı olarak. Bugünün farkı devlete ek olarak kimlikler arasında da bir gerilimin olması. Bugün Kürt hakkını devletten istiyor bir yandan, ama İzmirlinin de o haklarının önünde engel olduğunu düşünüyor. Ya da Gezi’deki bazı insanlar Diyarbakırlı yüzünden istediği haklara kavuşamadığını düşünüyor.

    Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca...

    Bir üçüncü fark da şu, ki bence en önemlisidir, siyasetteki kutuplaşmadan dolayı şiddet giderek toplumsallaşıyor. Kutuplar “betonlaşmış” durumda, yani hiçbir şekilde siyasi tercihinden vazgeçmiyor. Yüzde 35‘lik Ak Parti yandaşı ve yüzde 25‘lik Ak Parti karşıtının betonlaşması da şöyle bir resim çiziyor bize: 52 hafta boyunca seçim yapsak 30 Mart yerel seçimlerindeki sonuçları alırız. Hiç kampanya yapmadan da seçim yapsak aşağı yukarı aynı sonuç çıkar.

    Bu donmuşluk hali, partilerin yeni siyaset üretmelerine de engel oluyor, yeni siyaset üretemedikçe laf bitiyor, küfür kıyamet başlıyor. Siyasi hayatımızda bu hep oluyordu ama artık şiddetin toplumsallaşması ve siyasiler tarafından kışkırtılması sorunuyla karşı karşıyayız. Bu topraklarda bugüne kadar egemenlerin ya da devletin bir müdahalesi yoksa iki kimlik arasında şiddete dönüşmüş olay çok azdır. Halbuki özellikle Gezi’den beri yaşanan palalı saldırgan olayı, “Yüzde 50’yi evde zor tutuyorum” açıklaması, başbakanı kefenle karşılayan gençler veya Tokat’taki bayrak olayı sırasında başbakanın, “Halkımız Tokat’takiler gibi davransın” demesi bu durumun böyle sürmeyebileceğinin tehlikeli işaretleridir. Şiddet fikri giderek meşru bir hale geliyor.

    80 öncesi sağ-sol kutuplaşması silahlı çatışmaya dönüşmüştü ama o zaman bile hayatın her alanına, her hücresine sirayet etmiş bir çatışmadan söz etmiyorduk. Öyle olsaydı iç savaşı konuşuyor olmamız gerekirdi.

    Siyasi uzlaşma kültürü olmayınca...
    Sağ-sol kutuplaşması 1970’lerin özellikle ikinci yarısında yükselişe geçen sağ-sol kutuplaşması sokaklara taşmış ve zaman zaman silahlı çatışmaya dönüşmüştü ama o zaman bile hayatın her hücresine sirayet etmiş bir kutuplaşma yoktu.

    Bugün kutuplar arası gerilim çok yüksek düzeyde. Ama birçok insanın toplumsal yaşamla özel yaşam arasında çeşitli ayrımlar yaratması şiddet sarmalı içine düşmemize engel oluyor. İnsanlar kendi özel yaşamlarında, evde, ofiste, köyde, kasabada, kimlik farklılıklarını çok da kaale almadan davranıyorlar. Tanıdığı, bildiği, beraber olduğu insanlardan söz ederken mesela “O iyi niyetli Kürt” diyor. Ya da “Başı örtülü ama o samimiyetle inandığı için örtülü” diyor. Ama camdan sokağa bakıp gördüğü Kürt’e, başı kapalıya ya da açığa, kendisinin karşısına koyduğu kimlik neyse ona öcü gözüyle bakıyor.

    Bugünkü siyasi kutuplaşmanın işaretleri 2007 yılından itibaren görülmeye başlamıştı. 2002-2007 arası AK Parti bir tercihte bulundu. AB için çalışmaya başladı, sosyal devlet yönünde çabalar gösterdi. Ama bunlardan çok Cumhuriyet mitingleri, darbe girişimleri konuşuldu.

    Endişeli modernlerin Ak Parti’ye sürekli negatif yaklaşımı Ak Parti yöneticilerinin farklı bir pozisyon almasına yol açtı. Ak Partililer kendileriyle Menderes’in Demokrat Partisi’ni daha çok benzeştirmeye başladılar. Aslında bu benzetme kısmen doğrudur. Yakın tarihimizde devletin tek tipleştirme sırasında dışarıda bıraktığı kesimler politize olup patlama noktasına geldiğinde devlet “bu işe bir el koymak lazım” deyip müdahale etmiş, askeri darbeler olmuş. Bu süreçte birçok kesim siyaset dışında kalmış, siyaset yapmaları engellenmiş. Ak Partililer de bir dönem mağdur edilen, siyaset yapması engellenmiş insanlardır. Kimliklerine sahip çıkmalarını anlayışla karşılamak gerekiyor. Ancak bir dönemin mağduru olan insanların kendileri siyasette avantajlı bir pozisyona geçtiğinde toplumu kendilerine göre şekillendirmek istemeleri kutuplaşmanın şiddetini arttırıyor. En büyük sorun bu.

    Bekir Ağırdır ile yaptığımız söyleşiden derlenmiştir.

  • Büyük İskender’in izinde bugünün Türkiyesi’nde…

    Büyük İskender’in izinde bugünün Türkiyesi’nde…

    MÖ 334’te Makedonya’dan 35 bin askerle yola çıktığında henüz 22 yaşındaydı. 33 yaşında öldüğünde ise, Hindistan’a dek uzanan dünyanın en büyük imparatorluğunu kurmuştu. Büyük İskender’in onsekiz ay süren Türkiye serüvenini #tarih uzmanları araştırdı; bugünkü coğrafyada onun izinden yürüdü.

    Büyük İskender'in izinde bugünün Türkiyesi'nde...

    Anadolu: Dünya fatihinin staj coğrafyası

    BARRY STRAUSS

    Büyük İskender’in, antik dünyanın o güne kadarki en geniş imparatorluğu olan Pers İmparatorluğu’nu fethetmesi MÖ 334’ten 326’ya kadar sekiz yıl sürdü. Yaklaşık Mayıs 334’ten Kasım 333’e kadar seferinin ilk 18 ayını, Anadolu’da geçirdi. Bu aylar, karada kesin sonuç verirken denizde soru işaretlerine yol açtı.

    İskender’in ordusu karadaki savaşlarda Persleri iki kez büyük bozguna uğrattı: İlki Haziran 334’te Anadolu’nun kuzeybatısındaki Granikos Nehri savaşı, ikincisi ise Kasım 333’te Suriye Kapıları denilen dağlardaki geçitte, İssos’ta oldu. Granikos (Biga) çayında, İskender Pers İmparatorluğu’nun batı Anadolu’daki satraplarından ve onlara bağlı Yunanlı paralı askerlerden oluşan bir orduyu yendi. Bu zafer sayesinde Anadolu’nun büyük bölümü önünde açılmış oldu. İssos’ta (Dörtyol) ise Pers Kralı III. Darius’un bizzat komuta ettiği çok daha geniş bir düşman ordusunu yendi; bu zafer de Suriye’nin, ardından Pers İmparatorluğu’nun Mezopotamya’nın batısında kalan diğer topraklarını açtı.

    Deniz seferi daha zor oldu. İskender’in donanması, çok daha fazla gemiye ve Rodoslu Memnon gibi eşsiz bir Yunanlı amirale sahip olan Pers deniz kuvvetleriyle yenişemedi. Bunu bilen İskender tam olarak güvenemediği müttefiklerinden, Yunan site-devletlerinden oluşmuş donanmasını dağıttı. İskender’in stratejisi, düşman donanmasını donanma üslerini kullanmalarına izin vermeyerek karada yenmek oldu. Bunu başarabilmek için gerekli kuşatma makineleri vardı. 334’te Miletos’u aldı ancak Halikarnassos’ta kısmi bir başarı sağlayabildi; kentin kalelerinden biri ve liman Perslerin elinde kaldı. Böylece Memnon kaçabildi. İskender’in şansına bu tehlikeli düşman ertesi yıl, büyük ihtimalle hastalık sonucu öldü ve böylece Yunanistan’a yönelik Pers deniz saldırısı durdu. Aksi takdirde İskender için yeni bir cephe açılacak ve onu geri dönmeye zorlayabilecekti. Ancak İskender doğuya doğru ilerlerken Pers donanması konusunda endişelenmeye devam etti. Anadolu’dan ayrıldıktan sonra 332’de Tyre (Sur, bugün Lübnan’da) önünde zor bir kuşatmaya girişmek zorunda kaldı.

    Büyük İskender'in izinde bugünün Türkiyesi'nde...

    İskender’in Anadolu’da geçirdiği aylar, Makedonya’yı terkettiğinde boşalmış olan hazinesini de doldurdu. Gittiği her yerde Pers yanlısı yönetimleri devirerek Makedonya yanlısı yönetimleri yerleştirdi ama vergi de koydu. Parasız hiçbir savaş mümkün olmadığından İskender’in Anadolu seferinin bu yönü asla küçümsenmemelidir.

    İskender’in Anadolu macerası sırf başarıdan ibaret değildi. Üç kente yaptığı saldırıları durdurarak geri çekilmek zorunda kaldı: Myndus, Termessos ve Sillyon’u alamadı. Tarsus’ta hastalandı; bir süre öleceğinden şüphelenildi, sonra iyileşti. İskender Anadolu’da ayrıca propaganda silahını kullanarak bu tür başarısızlıklardan kurtulma becerisini de gösterdi.

    Büyük İskender'in izinde bugünün Türkiyesi'nde...

    Bunun en iyi görüldüğü olay, 333 ilkbaharında Gordion’da oldu. İskender orada çözülmesi olanaksız bir düğümü çözerek Pers İmparatorluğunu yeneceği konusundaki kehaneti “doğruladı”: Düğümü kılıcıyla keserek “çözdü.” Bu olay, güçlükleri aşacak, göz kamaştıran, genç bir kahraman olarak İskender efsanesini doğurdu.

    Anadolu’dan sonra çok çetin savaşlar onu bekliyordu ama İskender’in önceki başarıları zaferinin temeli oldu.

    Çeviren: Ayşen Gür

  • Peçelerini önce hemcinslerine açtılar

    Peçelerini önce hemcinslerine açtılar

    19. yüzyılda geçinmek için fotoğrafçılığa soyunan kadınlarla, cephedeki kocasına göndermek üzere poz veren kadınlar fotoğraf makinesinin başında buluşurdu. Fotoğrafın Serüveni kitabının yazarı Gülderen Bölük, kadın fotoğrafçıları anlattı.

    Ülkemizde fotoğrafın kabulü, matbaa gibi geç olmadı. Keşfi, 1839’da Fransız Bilimler Akademisi tarafından ilan edildikten kısa bir süre sonra Osmanlı topraklarında da yankı buldu. Devletin resmî yayın organı Takvim-i Vekayi’de haber olarak yer aldı. Gezgin fotoğrafçılar buraya gelerek sayısız fotoğraflar çektiler. İstanbul’a yerleşip stüdyo açan fotoğrafçıların varlığı da yine gazete ilanlarına yansıdı. 

    Bizim yerli stüdyolarımızsa fotoğrafın keşfinden on bir yıl sonra arka arkaya açılmaya başladı. İlki, Rum asıllı Vasilaki Kargopulo’nun kendi adıyla Beyoğlu’nda açtığı fotoğrafhaneydi. Kargopulo gibi Rum ve Ermeni vatandaşlarımıza ait ilk stüdyoların bugün önemli müzelerde yer alan eserleri, fotoğraf tarihimizi onurlandıracak cinsten işlerdi. İlk Müslüman fotoğrafçımız, stüdyosunu 1910’da Vilayet binasının karşısında açan Bahaettin Bediz oldu. Kadın fotoğrafçıların görülmesi içinse dokuz yıl daha beklememiz gerekir. Profesyonel ilk kadın fotoğrafçımız Naciye Hanım (Suman) eşinin cephede olduğu ve maaşların düzenli ödenemediği savaş yıllarında, şartların da dayatmasıyla bir stüdyo açtı. Başarılı da oldu. Çünkü erkeğin karşısında peçe açmayı hoş karşılamayan Müslüman gelenek, Naciye Hanım karşısında anlamını yitiriyordu. 

    Vurgulamak gerekir ki fotoğrafa karşı, Müslümanlıkta Allah’ın yaratıcılığını taklit ve puta teşvik temeline dayandırılarak yasaklanan, canlı suretlerin resmedilmesine karşı bir tepki duyulmadı. Bu, kadının erkek karşısındaki durumuyla ilgili bir taassuptu. Nitekim Bahaeddin Bediz, bina içindeki vitrine koyduğu çarşaflı kadın portreleri yüzünden tehdit almış ve bazı tutucular “iffetli Müslüman kadınlar sergileniyor” diye vitrine saldırmışlardı. Yani erkek fotoğrafları değildi böyle bir tepkiye neden olan. 

    Peçelerini önce hemcinslerine açtılar
    Oryantal kostümden ‘köylü güzeli’ imgesine Fotoğrafın Osmanlı topraklarında yayıldığı ilk dönemlerde Müslüman kadınların çoğu poz vermek istemediği için, gayrimüslim kadınların oryantalist fotoğraflara modellik yaptığı olurdu. 1800’lerin sonuna doğru revaçta olan bu fotoğrafların devamı niteliğindeki “köylü güzeli” betimleriyse Cumhuriyet sonrasında da uzunca bir müddet devam etti. Fotoğraf, 1920’lerden.

    Yeraltı Fotoğrafhanesi’nin sahibi Arif Hikmet Koyunoğlu da, kaleme aldığı anılarında bu konuyla ilgili bir örnek verir. Bir gün eşiyle birlikte stüdyoya gelen bir dostunun fotoğrafını çeken Koyunoğlu, peçesini açması hususunda kadını zor ikna ettiklerini yazar. Kısaca, ilk andan itibaren Müslüman erkeklerin poz vermeleri normal karşılanıyor, hatta hanedana mensup erkeklerin ve devlet adamlarının fotoğrafları çekiliyor ve satışa sunuluyordu. 

    Peçelerini önce hemcinslerine açtılar
    Şık giyimli bu hanım, 1879’da Beyoğlu’nda açılan Nicholas Andriomenos fotoğrafhanesinden.

    Dönem gazetelerine yansıyan bir ilan Beyoğlu’nda stüdyo açıp çalıştıran Loran Astras’ın eşinin de fotoğrafçı olduğunu ve İslâm dinine mensup hanımların fotoğraflarını onun çektiğini yazar. Başka bir ilginç isim de ünlü ressam Zonaro’nun eşi Elisa Zonaro’dur. Saray ressamı Fausto Zonaro, resimlerindeki harem kadınlarının çoğunu eşinin çektiği fotoğraflardan yararlanarak yaptı. Elisa’nın, Sultan Abdülhamid’den “sarayın resmî portrecisi” unvanını alması, hareme giriş çıkışlarında ona büyük kolaylık sağladı. Diğer yandan haremde yaşayan, dış dünyaya meraklı, aynı zamanda da fotoğraf çektirmeye hevesli kızlar ise, hiç çekinmeden kendisine sayısız poz verdiler. Kadının objektif karşsında gösterdiği hassasiyet, fotoğrafçıları birtakım tedbirler almaya itti. Bunlardan biri, çekimden sonra cam negatiflerin göz önünde kırılarak, tekrar çoğaltılamayacağı konusunda sahiplerine verilen güvenceydi. 

    Peçelerini önce hemcinslerine açtılar
    Osmanlı döneminde fotoğraf makinesi karşısına geçmeye çekinen Müslüman kadınların, çekimden sonra cam negatiflerin kırılması güvencesi aradığı bile oluyordu.
    Peçelerini önce hemcinslerine açtılar
    Osmanlı döneminde ailece poz verilir, kimi Müslüman hanımlar peçelerini eşlerinin ısrarıyla açardı. Kare, Bahaeddin Bediz arşivinden.

    Tamamen ortadan kalkmasa da, 1900’lerin başında kadının fotoğraf karşısında takındığı bu tutumun yumuşadığını söyleyebiliriz. Tabii bu yumuşama, tıpkı fotoğraf gibi yukarıdan aşağıya doğru dikey bir hareketlilik gösterdi. Yani, zengin, Avrupa görmüş, kültürlü kesimden halk tabakasına doğru zamana bağlı olarak yayıldı. Bu tarihlerden evvel fotoğrafa yansıyan Türk kadını imgelerinin hiçbirinde Müslüman kadınlar poz vermemişti. Özellikle haremi tasvir eden oryantalist kurgularda, döneme göre dekolte sayılacak kıyafetler içinde poz verenlerse Pera “batakhaneleri”nden seçilmiş modellerdi. 

    Peçelerini önce hemcinslerine açtılar
    Pera’nın önemli stüdyolarından Londres’da dekor olarak gerçek bir piyano kullanılıyordu.

    Bunlara bağlı olarak Naciye Hanım, peçe konusunda duyarlılık gösteren kadın müşterilerce tercih edildi. Üstelik kadınlar onun karşısında sadece peçelerini açmıyor; örtülerini de çıkarıp, saçlarını salıyor ve bu fotoğrafları cephede savaşan eşlerine gönderiyorlardı. 

    Peçelerini önce hemcinslerine açtılar
    Çocuğuyla birlikte poz veren bu kadın, Bahaeddin Bediz’in 1910’da açtığı ilk Müslüman fotoğrafhanemiz Resne Fotoğrafhanesi’nde çekildi.

    Naciye Hanım’dan başka profesyonel anlamda fotoğraf tarihimize giren bir diğer ilginç isim de Muzaffer Hanım’dır. Ne yazık ki kendisiyle ilgili fazla bir bilgiye sahip değiliz. Henüz ondan bize ulaşan bir fotoğraf veya stüdyo açtığına dair bir iz de yok. Yine de Muzaffer Hanım’ın davet edildiği evlere, konaklara gidip fotoğraf çekimleri yaptığını biliyoruz. Onun ismi ilk olarak Süs dergisinin 1923 tarihli ikinci sayısında şöyle karşımıza çıkar: “Adi bir kartpostala gün ve saat tayin ederek adresinizi yazınız, idare hanemize gönderiniz. Muzaffer Hanım hemen şitab edecek (acele edecek) ve hem resimlerinin muvaffakiyetiyle hem fiyatının ehveniyeti ile sizi son derece memnun edecektir. Bir tecrübe ediniz!” Dergi, onu sadece tanıtmakla kalmıyor, hararetle tavsiye ediyordu. 

    Peçelerini önce hemcinslerine açtılar
    Kadıköy’de açılan Foto Luxe stüdyosu arşivinden çıkan karede olduğu gibi, fotoğraf stüdyolarına giden kadınların kimileri dış mekanı betimleyen fonlar önünde poz verirdi.

    Bu ilginç ilandan iki ay sonra aynı yayında, bu kez Muzaffer Hanım’ın gördüğü rağbetten dolayı müteşekkir olduğu yazıldı ve davet mektuplarını özel günlerinden en az bir hafta evvel gönderdikleri takdirde çıkabilecek müşkülatın engellenebileceği hanımlara duyuruldu. Görünen o ki, Muzaffer Hanım’ın da bir kadın olması ona kariyerinde bir avantaj sağlamıştı. 

    Cumhuriyetin ilanından sonra profesyonel hayatın içinde Maryam Şahinyan görülür. Çalışmaya başladığı 1933’ten 1985’e kadar, yarım asır gibi uzun bir iş hayatıyla karşımıza çıkan önemli bir kadın fotoğrafçımızdır. 

    Peçelerini önce hemcinslerine açtılar
    1935’ten 1985’e Beyoğlu’nda fotoğrafçılık yapan Maryam Şahinyan, Türkiye’ye ayna tutar. Şahinyan’ın işleri, Tayfun Serttaş tarafından Foto Galatasaray kitabında derlenmişti.

    İLK MÜSLÜMAN KADIN FOTOĞRAFÇI

    Ülke savaşa, Naciye Hanım stüdyoya girdi

    Naciye Hanım, 1881’de Üsküp’te bir paşa kızı olarak dünyaya gelir ve 22 yaşında yüzbaşı İsmail Hakkı Bey’le evlenir. Ancak aile Balkan Savaşı’nda İstanbul’a göç etmek zorunda kalır. 1. Dünya Savaşı’nda, kocasının da cephede olması nedeniyle çekilen sıkıntılar ve bakılması gereken kalabalık bir aile, Naciye Hanım’ın, İsmail Hakkı’nın hobi amaçlı kurduğu stüdyoyu kullanarak çalışmasına yol açar. Böylece Beşiktaş’taki ilk fotoğrafhane açılır. Kiralamış oldukları konağın önüne “Türk Hanımlar Fotoğrafhanesi- Naciye” diye bir tabela asılır. O günlerde paşa kızı bir kadının çalışması kolay kabul edilecek şey değildir. Sultan Reşat’ın torunlarına da fotoğraf dersleri vererek ayakta kalır. Beşiktaş’taki işyerini Divanyolu’na taşıyarak çalışmalarını sürdürür. Çanakkale ve Kafkasya cephelerinde aldığı yaralardan ötürü Kurtuluş Savaşı’na katılamayan İsmail Hakkı Bey de karanlık odada hem banyo işlerine hem de rötuş yapmasına yardımcı olur. Tabii orada olduğu saatlerde hanım müşterilerden özellikle gizlenir. Naciye Hanım düğünlere de gidip fotoğraf çeker. Böylece ilk açtığı 1919’dan, torununun dünyaya geldiği 1930’a değin çalışmalarını sürdürür.

    Peçelerini önce hemcinslerine açtılar
  • Vatan aynı vatan kafa ayrı kafa

    Vatan aynı vatan kafa ayrı kafa

    Kutuplaşmayı, görüş, inanış, siyasal veya ideolojik yaklaşımları taban tabana zıt olanların meydana getirdiği inatçı kenetlenme durumu olarak tanımlayabiliriz. Tarihin her çağında, dünyanın her yerinde din-mezhep, iktidar kutuplaşmaları vardır. Sorun, kimliklerin farklılığı ya da bu kimliklere mensup olanların farklı düşünmesi değildir. Bu farklılıklar, birbirine tahammülü olmayan kutuplar yaratmadıysa toplumun gelişmesine yol açar. Ama ortada “betonlaşmış” taraflar varsa orada kutuplaşma vardır. Anadolu coğrafyası gibi sayısız farklı kimliğin yaşadığı yerlerde kutuplaşmanın etkileri daha sık görülür. Osmanlı Devleti’nden bugüne kadar, bazıları yaşandıkları dönemde olup biten, bazıları yüzyıllardır süren kutuplaşmalar yaşandı. Sonucu kimi zaman savaş, kimi zaman ayaklanma olan bu kutuplaşmaların kiminde devlet taraftı, kiminde değildi, kiminde kavga devleti kimin yöneteceği kavgasıydı. Hepsinin ortak noktası kutuplaşan tarafların karşı tarafa kulaklarını kapaması, ortak yaşam iradesinin yok olmasıydı.

    Vatan aynı vatan kafa ayrı kafa
  • Öncü Müslümanların Anadolu’daki izleri

    Öncü Müslümanların Anadolu’daki izleri

    Günümüz Türkiye toprakları İslâmla Türk hakimiyetinin başlamasından en az 400 yıl önce tanıştı. Daha 7. yüzyılda sınırlar Toroslara kadar ulaşmıştı. Peki bu yeni din nasıl bu kadar hızlı ilerledi, 1071 öncesi ve sonrasında Müslümanlar arkalarında nasıl eserler bıraktı?

    Öncü Müslümanların Anadolu'daki izleri

    HZ. Muhammed öleli daha 40 yıl olmadan, Diyarbakır, Harran, Malatya, Antakya, Urfa gibi kentler yeni İslâm devletinin eline geçmişti. Müslüman Araplar, Bizans’la uzun bir çatışmaya girişti. Akınlarla, kuşatmalarla, şehirlerin alınıp verilmesiyle süren fetih girişimi, İran, Mısır, Kuzey Afrika ve İspanya’daki gibi hızlı ve başarılı olmadı. Ancak İslâm, bir şekilde kök salarak, 11. yüzyıl sonunda Türklerin gelişine kadar birçok bölgede tutundu. Ardından Haçlı seferleri ve Moğol akınlarıyla darboğaza girdi, Türklerin yeniden üstünlük kurmasıyla ilerledi ve 15. yüzyılın ikinci yarısında bütün topraklarda egemenlik kurdu. Ancak, bu sürecin tarihini yazmak kolay değil. Farklı halkların yaşadığı, Hıristiyanlığın her mezhebinin temsil edildiği, pagan inanışların mevcut olduğu, her yönden akınlara maruz kalan Anadolu’nun tarihi zaten karışıktı. Buna, 12. yüzyıl öncesi kaynakların yetersizliği eklenince Anadolu İslâmı’nın başlangıcını anlatmak daha da zorlaştı. Sonraki dönemlerde kaynakların artmasıyla sosyal dönüşümü değerlendirmek görece daha kolaylaşsa da bu dosya, işte bu zor konuyu deşmeye çalışıyor. Casim Avcı, Müslüman Arap devletinin kuruluşundan itibaren Bizans’la ilişkilerini yazdı. Ahmet T. Karamustafa, İslâm’ın Anadolu’da eğitimli seçkinler ve geniş halk kitleleri arasında nasıl yaşandığını anlattı. Hayri Fehmi Yılmaz ise, arkeoloji ve sanat tarihinin sağladığı son bilgilerin ışığında, Anadolu’da ilk Müslümanlardan kalan maddi izlerin peşine düştü.

    Öncü Müslümanların Anadolu'daki izleri
  • Sihirbazların Kralı

    Sihirbazların Kralı

    Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük illüzyonisti olmasının yanı sıra dünyanın da sayılı illüzyonistlerinden biriydi Zati Sungur. Otuz yıl önce kaybettiğimiz büyük ustanın yaşam öyküsünü kızı Aynur Sungur Tuncer yazdı.

    Sihirbazların Kralı

    AYNUR SUNGUR TUNCER

    Zati Sungur, Bursa’da 1898 yılında Nalbantoğlu mahallesindeki 2 numaralı evde Ulu Camii Müezzini ve Emir Sultan’ın türbedarı Hüsnü Efendi’nin ve Remziye Hanımın ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. İlkokuldayken kartondan manşet kesip fasulyelerle mahalledeki çocuklara oyunlar yaptığını anlatırlar. 500 yıldır din adamı yetiştiren muhafazakar bir ailenin çocuğu olarak bunları nereden öğrendiği meçhuldür.

    Ortaokul ve liseyi Bursa Sultanisinde okudu. Seyahat etme arzusuyla 1914’te İstanbul’daki Denizcilik Makine Mektebi’nin (Deniz Astsubay Okulu) sınavlarını birincilikle kazanarak okula girdi. 1916 yılında denizaltı filosunda staj yapmak üzere Almanya’ya gönderilen en başarılı öğrenciler arasındaydı. İki yıl Alman Ordusunda karada ve denizde teknik eğitim kursları gördü. 1. Dünya Savaşı sürerken Almanya’nın Türkiye ile bağlantısı kesilince yurda dönemedi. Ortopedi atölyelerinde, Köln’deki Humbold makine fabrikasında vinç operatörü olarak çalıştı. Okuldayken amatör olarak yaptığı iskambil oyunları arkadaş toplantılarında ilgi uyandırınca kataloglardan yeni oyunlar çalıştı. O sırada kaldığı pansiyon sahibinin kızıyla evlendi. Bir gün tesadüfen ünlü illüzyonist Kessler ve arkadaşlarının önünde yaptığı bir gösteriden sonra Kessler’in teşvikiyle 1920’de Berlindeki Wintergarten Tiyatrosunda sahneye çıktı ve büyük sükse yaptı. 1922’de bir grup sanatçıyla Fransa, İtalya,İspanya, Kuzey Amerika ve Güney Amerika’ya gitti. Dünyanın en büyük illüzyon sanatçıları o yıllarda savaştan uzak kalmak için Güney Amerika’da toplanmışlardı. Bir yıl sonra arkadaşlarından ayrılarak kendi kadrosunu kurup iki saatlik temsillerine başladı. Önceleri “Kont Sati von Richmond” takma adıyla, sonraki yıllarda dünya çapında bir sanatçı olarak ün kazandıktan sonra Zati Bey adıyla, Miss Neraida isimli İtalyan partnerine da Melek Hanım adını vererek 14 yıl boyunca Arjantin, Brezilya, Uruguay ve Paraguay’ın büyük tiyatrolarında her gece temsil verdi.Turnelerini iki kamyon, on ton oyun malzemesi ve 10 – 12 yardımcıyla yapıyordu.

    1936 yılında Türkiye’ye döndü. İlk temsilini Fransız Tiyatrosunda (sonraki Ses Tiyatrosu) verdi. Çok büyük bir ilgi gördü. Bilet kuyruğu yüzlerce metre uzuyordu. 1936-1937’de çok özlediği ülkesinin tüm şehir ve kasabalarına yol ve geceleme bakımından en zor koşullarda da olsa ulaşarak temsiller verdi. İlk grup müdürü ölünceye kadar dost kalacağı Necdet Mahfi Ayral’dı.

    Sihirbazların Kralı
    Sihirbazların Kralı
    Sihirbazların Kralı
    Sihirbazların Kralı
    Sihirbazların Kralı
    Zati Sungur (ortada sol başta), 1917’de Almanya’da denizaltı filosunda stajda.
    Sihirbazların Kralı
    Sihirbazların Kralı
    Zorlu Turne Yolculukları Turne kamyonları dönemin bozuk yolları yüzünden bazen çamura saplanır ve bütün ekip civar köylülerin yardımıyla kamyonu çamurdan çıkarmaya çalışırdı. Bazen daha büyük tehlikeler de atlatılsa da kimse yaralanmadı.

    Atatürk’ün önünde de bir temsil verdi ve takdirini kazandı. Onun talimatıyla illüzyon gösterileri yapan tüm sanatçıların temsillerinden alınan belediye vergisi yıllarca tüm şehirlerde düşük tutuldu. Almanya’da kendine ayrı bir hayat kurmuş olan ilk eşinden 1938’de ayrılarak asistanı Necla Hanım’la evlendi. Aynı yıl Nisandan Ekime kadar yaklaşık 6 ay süren Yunanistan ve Ekim 1938’den Haziran 1939’a kadar 8 ay süren Mısır turnelerine çıktı.

    Sihirbazların Kralı
    Eşi Necla Hanım’la (solda) çıktığı gösterilerden birinde Sandık Oyunu’nu sergiliyorlar. Yıl 1936.

    Döndükten sonra yeniden Türkiye’deki aralıksız turne günleri başladı. 1949 ve 1950 yıllarındaki Kıbrıs, Avusturya ve İtalya turnelerinden sonra yine Anadolu yollarına düştü.

    Sihirbazların Kralı
    Eşiyle aynı sahnede Zati Sungur’un 1938’de evlendiği Necla Hanım yıllarca sahnede ve sahne arkasındaki en büyük desteği oldu. Hızarla Kız Kesme Oyunu’nda “kesilen” (üstte) kişi Necla Hanım. Aşağıdaki fotoğrafta ise Zati Sungur ekibiyle birlikte Tek Kılıç Üzerinde Duran Kız Oyunu’nu sergiliyor.
    Sihirbazların Kralı
    1959’daki Yunanistan turnesinde.
    Sihirbazların Kralı
    Zati Sungur, 1936 yılında Fransız Tiyatrosu’daki afişinin önünde objektiflere gülümsüyor.

    1958’de Amerika’nın en büyük İllüzyon Sanatçılarının Dergisi Genii 10. sayısının kapağını ona ayırdı. 1959’da Mısır ve Yunanistan turnelerinin ardından, 1962’de İsrail’de gösteriler yaptı.

    1965 yılında Türkiye’de son temsillerini verdi ve ülkemizde genç sanatçılar yetiştirmek için İllüzyon Stüdyosunu kurdu. Kendi atölyesinde ürettiği aletlerin çizimlerini ve açıklamalarını Necla Hanımla birlikte yurdun her köşesine gönderdiler.

    Her yıl dünyanın farklı bir köşesinde yapılan İllüzyonistler Kongresi’ne masraflarını cebinden ödeyerek katıldı ve Türkiye’yi temsil etti. Kongre şehrinde başka bayrakların yanında Türk bayrağının da dalgalanması onu mutlu ediyordu. 1975 yılında Çekoslovakya’nın Karlovy Vary şehrinde yapılan yarışmada Dünya Sihirbazlar Birincisi seçildi.1981 yılında yine Karlovy Vary’de Dünya Sihirbazlar Kralı seçildi.

    Sihirbazların Kralı
    Sihirbazların Kralı

    1983 yılında başka sanatçılarla birlikte Kanada ve Amerika’da bir ay süreyle temsil verdi. Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Portekizce, İspanyolca’yı konuşarak, yazarak ana dili kadar iyi biliyordu. Almanca illüzyon gösterisi yapan sanatçıların uluslararası birliği Magischer Zirkel’in onur üyesi, İngilizce gösteri yapan illüzyonistlerin birliği International Brotherhood of Magicians’ın Merlin üyesi olan Sungur, dünya sihirbazlık tarihinde büyük illüzyonistler arasında bir efsane isim olarak anılmaktadır. Bütün hünerlerini kendisi geliştirmiş, kendisi imal etmiştir. Onun buluşu olan “İnce Kız Kesme” oyunu “Kızı Delen Top” oyunu ve “12 zar” oyunu başka sanatçılar tarafından onun adıyla sahneye konmaktadır. 6 Temmuz 1984’de kalp yetmezliğinden tedavi gördüğü Teşvikiye Sağlık Yurdunda 86 yaşında vefat etti.

    Zati Sungur’un Necla Hanımla evliliğinden Aynur ve Saynur isimli iki kızı ve Argu Sağtürk ve Serkan Öktem isimli iki torunu vardır. Son nefesine kadar âşık olduğu Necla hanımın tutumluluğu sayesinde maddi sıkıntı çekmeden yaşamıştır. Zati Sungur, her kesimden yığınlarca sevilmiş, efsaneleştirilmiş, hakkındaki gerçek dışı hikayeler kuşaktan kuşağa anlatılan ama aslında yaşamında çok çalışarak imkansızı başarmış mutlu bir sanatçı idi.

    Ardında, Teşvikiye Şekayik sokaktaki bodrum katını tavana kadar dolduran oyun sandıklarını ve yabancı dilde illüzyon sanatı konusunda yüzlerce kitap ve dergiden oluşan kütüphanesini, sayısız fotoğraf, gazete küpürü, afiş ve el ilanı ve illüzyon konusunda video kasetlerini ve kendi çektiği 8 mm filmlerini bıraktı. Üniversal Sihirbazlık ve İllüzyon stüdyosundan kalan binlerce mamul ve yarı mamul küçük oyunları rahmetli Erdinç Demiray’a, oyun sandıklarını asistanı Kaya Elöver’e hediye ettik. Arşivini, mesleki kitap ve dergilerini, filmlerini, kasetlerini ve sahne giysilerini evde muhafaza etmekteyiz.