Ezidiler yanlış tanınmanın faturasını her zaman ağır ödedi. Ama bugün tarih boyunca hiç olmadıkları kadar saldırıya açık bir durumdalar. Ellerini güneşe doğru açıp dua eden Ezidi’nin arkasında bu sefer ölüm, utanç, açlık ve keder var.
AMED GÖKÇEN
Ortadoğu’da birkaç dağın arasına sıkışmış bir yaşama mahkum olan Ezidiler ve Ezidi inancı tarih boyunca hiç olmadığı kadar görünür ve tartışılır bir hal almış durumda. Haziran’da Irak’ta kapsamlı bir saldırı başlatan Irak-Şam İslâm Devleti geçen ay Ezidileri hedef almaya başladı, yüzlerce insan öldürüldü, tutsak edildi, binlercesi evlerinden oldu. Dolayısıyla ne yazık ki ellerini güneşe doğru açıp dua eden Ezidi’nin arkasında bu sefer ölüm, utanç, açlık ve keder var.
Kısa bir yazıyla anlatılamayacak denli karmaşıklaştırılan bir inanç var karşımızda. Aslında Ezidiliğin özünde var olan tarihsel figürleri anlamak, onların izini sürmek zor da olsa mümkündür. Ama araştırmacıların topluluktan uzak bir şekilde masa başında kaleme aldığı yazılar zaten var olan kargaşayı içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Böylece topluluğun kendisini adlandırdığı isim bile farklı yorumlara kurban giderek değiştirilmiş, kutsal günlerin ve simgelerin manasına varıncaya kadar her ibadetin neredeyse iki farklı tanımı oluşmuştur.
Bunlardan birincisi topluluğa aittir. Diğer anlatılar ise tamamen araştırmacılar tarafından ortaya atılmış iddialardan müteşekkildir. Bu kargaşanın ne derece genişlediğini üç örnekle değerlendirmek mümkün: mevcut örneklerin birincisi topluluğun kendisini adlandırmasına ilişkindir.
KAVURUCU SICAKTA YÜZLERCE KİLOMETRE Irak’ın Haftanin bölgesinde toplanan Ezidi mülteciler, Şırnak’ın Uludere ilçesi Roboski (Ortasu) köyü civarında bulunan Beyaz Tepe (Koxe Spi) yer alan 15 Nolu Sınır Taşı bölgesinden giriş yapıyorlar. Fotoğrafta görülen Ezidiler, sınıra ulaşmak üzereler. Fotoğraflar : ULAŞ YUNUS TOSUN
Ezidiler kendilerini Êzidî, Êzdî, Ezidi dinlerini ise Ezdiyatî veya Êzdîti olarak adlandırır.
Bu tanımlamanın birçok araştırmacı için bir manası olmasa da topluluğun en önemli mitolojik anlatılarının başında gelen Dünyanın Yaratılışı’nda bu tanımlamaların nasıl ve nerede ortaya çıktığına ilişkin hatırı sayılır ipuçları verilmektedir. Dünyanın Yaratılışı’nda ve tüm dinî ve kültürel anlatılarda Tanrı “Xuda” olarak adlandırılmaktadır. “Xu” Kürtçede “kendi” anlamına gelir; “da” ise vermek, yapmak, oluşturmak anlamıyla eştir. Dolayısıyla Kürtçe anlamıyla Tanrı kendini yaratan, kendini oluşturan, kendini var eden’dir. Yaradılış anlatısında yer alan Tanrı ve Melek Tavus’un üçüncü karşılaşmalarında Melek Tavus’un Tanrı’ya söylediği “Sen Xuda’sın, ben Ezda; sen yaradansın, ben mahlûkat” sözleri ise topluluğun kendisini adlandırırken kullandığı “Ezidi” tanımının da kaynağını oluşturur. “Ez” Kürtçede ben anlamına gelir, “da” ise yukarıda da belirtildiği gibi vermek, yapmak, oluşturmak anlamındadır. Dolayısıyla “Ezda” yaratılan, var edilen, mahlûkat anlamına gelir. Topluluk, Ezidi adıyla, kökenini ilk yaratılmış olan’a, Tanrı ve Melek Tavus’un üçüncü karşılaşmasına ve Âdem’in ilk oğlu Seyyid bin Car’a dayandırır.
SINIR ÇİZGİSİNDE MOLA Kayanın üstünde yatan Ezidi kızın fotoğrafı, sınırı geçe- bilenlerin dinlenme molası verdiği tam sınır çizgisinin olduğu tepede çekildi. Biraz dinlenenler Silopi’deki kamplara yerleştiriliyor. Haftanin’den çıktıktan kısa sure sonra yolda doğan ve şans eseri hayatta kalan Ezidi bebek.
İkinci önemli örnek ise Ezidi kutsal kitaplarıyla ilişkilidir. Mushaf-ı Reş/Mishafa Reş (Kara Kitap) ve Kitab-ı Cilwe (Nurlar Kitabı) olarak bilinen iki kitabın tüm kopyalarının Osmanlı ordusunun, yerel Türkmen ve Kürt aşiretlerinin saldırıları sonrasında yakıldığı veya alındığı iddiası, Ezidi topluluğu tarafından sıklıkla dile getirildiği gibi Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki mevcut birçok belgede de bu soruna ilişkin yazışmalar görmek mümkündür. Halihazırda bir kitabın olmaması sebebiyle Ezidi topluluğu tüm dinî ve kültürel anlatılarını sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarmaktadır. Böylece kaybolan kitapta yazılanları kendi zihinlerinde yaşatmayı tercih etmiş ve sonraki yıllarda da hiçbir şekilde bunu yazılı bir metin haline dönüştürmemişlerdir. En basit saha çalışmasında dahi bunu görmek mümkünken birçok akademik çalışmada halen Kara Kitap ve Nurlar Kitabı’nın kopyası olduğuna inanılan metinlere yer verilmekte ve bu kopyalarda yer alan tanımlar üzerine Ezidi topluluğunun dinî ve kültürel tarihi değerlendirilmektedir.
Üçüncü ve en önemli sorun ise Ezidilerin “kötülük meleği”ne taptığına ilişkin yaygın inanıştır. Genel geçer dinî bilgiler etrafında şekillenen bu yanlış tanım, Ezidi topluluğunu anlama çabasında olmayıp onları herhangi bir şekilde tanımlama gayretinde olan gazetecilerin, araştırmacıların ve tarihçilerin ürünüdür. Tıpkı diğer tektanrılı inançlar gibi Ezidiler de yerde ve gökte söz sahibi, kadir-i mutlak olan tek bir Tanrı’ya inanır. Ezidilerin “kötülük meleği”ne taptığına ilişkin var olan inanışın esas kaynağı ise meleklerin -özellikle baş meleğin, isyancı melek de denebilir- Tevrat, İncil ve Kur’an’da belirtilenin aksine özelliklere sahip olmasıdır. Tawusî Melek, Cebrail-i Emin olarak da bir çok Ezidi duasında geçen esas melek, Ezidi inanışına göre dünyanın yaratıcısı değil yürütücüsüdür. O’na bu görev Tanrı’nın en sadık kulu olması sebebiyle bizzat Tanrı tarafından verilmiştir. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, tüm doğanın ve meleklerin belirli özellikleri olduğu inancından yola çıkarak bazı simgeleri daha ön plana çıkarmışlardır. Bunlardan biri de Güneş’tir. Güneş’e tapılmaz. Güneş Ezidiler için kutsal bir figür olan Şeyh Şems’in suretini temsil ettiği için ona dönülür. Genel yargı bu yöndedir.
EN ÇOK ÇOCUKLAR ZORLANDI Çoğu yaşadığı yerden daha önce hiç ayrılmamış olan Ezidiler, kavurucu sıcakta kilometrelerce mesafeyi aç-susuz yürüyerek katetmek zorunda kaldı. En çok zorlananlar yine küçük çocuklar oldu, 250 çocuğun yollarda zehirlendiği iddia edildi.
Tarihin hiçbir döneminde devletleşememiş ve herhangi bir yerde egemenlik kuramamış bir topluluk olan Ezidileri değerlendirirken genel bir “Ezidiler” başlığı atmadan önce geniş bir sayfa açmak gerekmektedir. Suriye, Irak, Türkiye, Gürcistan, Ermenistan, Rusya, Sibirya ve özellikle Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde ikamet eden toplam sayıları 1 milyonu geçmeyen Ezidilerin birbirinden farklı kültürler ve dinlerle komşu olduğu, farklı dillerde eğitim aldığı gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır.
Bir yüzyıl önce topluluk daha küçük bir alanda etkileşime kapalı bir şekilde yaşamaktaydı ve böylesi sorunlarla karşılaşmamaktaydı. Fakat artık Sibirya’da yaşayan bir Ezidi ile Almanya’da veya Suriye’de yaşan bir Ezidi için güneşe dönmek aynı manayı taşımamaktadır. O sebeple Ezidi ibadetlerini ve geleneklerini anlayabilmek için Ezidilerin yaşadığı her ülkeyi farklı bir biçimde değerlendirmek gerekmektedir. Yine de her nerede yaşarsa yaşasın –değişmez bir şekilde— her Ezidi’nin uyması gereken belirli kurallar vardır. İmanın Şartları (Ferzên heqîqetê) ve Dinin Şartları (Ferzên terîqetê) olarak adlandırılan bu kurallar Ezidi toplumunu birleştiren en önemli unsurlardır. İmanın Şartları şunlardır: Her Ezidi beş farzla imanına bağlıdır. Bu bağlılık her Ezidi’nin bir şeyh, pîr, hoste, mirebbî, yar ve ahret kardeşi sahibi olması şartında vücut bulur. Dinin Şartları ise dua etmek, oruç tutmak, Zekât vermek, hacca gitmek (Irak, Laleş), Sünnet olmak ve Tokê Êzî’dir. Fakat özellikle Avrupa ve Kafkaslarda yaşayan yeni kuşak Ezidiler açısından bu şartların düzenli bir şekilde uygulandığını söylemek mümkün değildir.
Nihayet, Ezidilerin birkaç yüzyıl önce Mardin’de, Diyarbakır’da, bir yüzyıl önce Halep’te ve bugün de Irak’ta karşı karşıya kaldıkları vahşetin esas kaynağı onlar hakkında dillendirilen yanlış bilgilerdir. Bu topluluk hakkında değerlendirme yapmadan önce Ezidilerin nasıl bir tarihsel süreklilik içerisinde bu topraklara yayıldığını ve orada ne tür bir hayat yaşadıklarını bilmek gerekiyor. Kitapları yakılan, adları dahi yanlış bilinen bir topluluğun milyon kere yanlış bilinen inançları sebebiyle öldürülmesine zerre kadar şaşırmamış olmalıyız. Uygulanan katliamın halen yeterince engellenememesinde bu insanların inancının etkisi olduğu çok açık bir şekilde ortada.
‘Şanslı’ Ezidiler Onlarca Ezidi, Musul’un batısındaki Şengal’deki IŞİD zulmünden kaçarken yollarda öldü. Silopi’de kurulan geçici kampa ulaşabilen “şanslı” Ezidiler.
19. yüzyılın sonlarında Osmanlı dünyasına Hakikatçiler/Hayalciler tartışmasını getiren yazar Beşir Fuad, 35 yaşında intihar etti. Son mektubunu bileklerinden akıttığı kanla yazan Fuad, ölümünü bir deney gibi kaydetti. Murat Gülsoy’un tarihî romanı Gölgeler ve Hayaller Şehrinde’yi Fuad’ı tanımadan okumak olmaz.
HANDAN İNCİ
Ülkemizde “intihar” ve “aydın” kelimeleri yan yana geldiğinde, adı ilk hatırlanan kişidir Beşir Fuad. Ardından kendisinin, düşüncesini açığa vurmuş ilk materyalist olduğu söylenir ve tuhaf bir gayretle iki durum arasında bağlantı kurmaya çalışılır. Gerçi doğrudur: Beşir Fuad, hem materyalist hem de –bildiğimiz kadarıyla– bu topraklarda kendini öldürmeyi göze almış eli kalem tutan ilk kişidir. Her iki durumun 19. yüzyıl Osmanlı toplumunda yadırganacağını kestirmek güç değildir. Ama günümüzde bile Beşir Fuad biyografisinin magazinel bir yaklaşımla “intihar” ve “materyalizm” kelimelerine sıkıştırılmasına ne demeli? Beşir Fuad’a duyulan ilgi bugün de şaşkınlık yaratan intiharı, intihar sürecini anlattığı mektubu, çok genç yaşta ölümü gibi, hayatı eserin önüne geçiren mitleştirici dikkatlerden beslenir.
Oysa Beşir Fuad, daha önemli bir şeyi temsil eder. Onun asıl vurgulanması gereken niteliği, sistematik düşünme biçimi ve yöntemsel eleştiri üzerine çağdaşlarına verdiği ders olmalıdır.
İllüstrasyonlar: Ethem Onur Bilgiç
Batı rasyonalizmini ve bilimsel düşünceyi benimsemiş olan Beşir Fuad, 19. yüzyıl Osmanlı matbuatına hakim olan ve giderek edebiyat tarihimizin karakteristiği haline gelen çatışmacı, duygusal ve gelişigüzel eleştiri anlayışına karşı ilk ciddi tepkiyi yöneltmiş, edebiyat ve düşünce dünyasını “akılcılık” ekseninde düzene sokmaya çalışmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, onun manifesto benzeri intihar mektubunu, “Tanzimat Fermanı kadar mühim” bulması boşuna değildir.
Beşir Fuad, 35 yıllık kısa ömrünün (1852-1887) son dört yılına sığdırdığı çalışmalarıyla düşünce ve edebiyat tarihimizde, etkisi zamanla görülen gerçek bir kırılma yarattı. Özellikle 1885 yılında yayımladığı ve ilk eleştirel biyografimiz niteliğinde olan Victor Hugo kitabıyla edebiyat tarihinde derin bir iz bıraktı. Bu kitap etrafında başlayan hayaliyun-hakikiyun (romantikler-realistler) tartışmasıyla Beşir Fuad, metni ve düşünceyi merkeze alan, kişisellikten uzak, nesnel eleştiri yöntemini benimsetmek istemişti.
Ölümü hayatının önüne geçti 5 Şubat 1887 Cumartesi gününü Pazar’a bağlayan gece, kokain zerk ettiği bileklerini keserek intihar eden Fuad, kendi ölümünü bir deney gibi ele aldı. Son satırlarını kendi kanıyla yazdığı intihar mektubu ve ölümü, hâlâ tartışılıyor.
Beşir Fuad, eleştirisinin temelini hayal ile hakikatin karşılaştırılması üzerine kuruyordu. Onun sözlüğünde “hayal,” abartılı benzetmelerle varlığın gerçekliğini bozan gerçek dışı Doğu şiirine, “hakikat” ise Batı’nın bilim ve felsefesine yön vermiş rasyonel düşünme tarzına karşılık geliyordu. Edebiyat eserlerini bu ölçüte göre değerlendiren Beşir Fuad, Osmanlı yazarlarını bilimsel düşünme biçiminin edebiyattaki karşılığı olan natüralizme çekmek istedi.
Beşir Fuad’ın Osmanlı edebiyatında yarattığı sarsıntıyı değerlendirmek için onu Namık Kemal’le birlikte ele almak gerekir. Çünkü Beşir Fuad’ın hedef tahtasına koyduğu yazar ve eleştirmen tipinin edebiyattaki en büyük temsilcisi, Osmanlı Hugosu olarak görülen Namık Kemal’di. “Şiir ve Hakikat” adını verdiği tartışmasını aslında sadece ona karşı yürütmüş, intihar etmeden önce kaleme aldığı son makalesini de Namık Kemal’e cevaben yazmıştı.
Dört senede bir külliyat yarattı 1852 doğumlu Beşir Fuad, sadece 35 sene yaşadı. Ömrünün son yıllarındaysa, 1883-1887 arasında, 14 kitap ve 200’den fazla da makale kaleme aldı. Aralarında tiyatro çevirileri, yabancı dil öğrenimi üzerine gramer kitapları ile fizyoloji kitabı da olan bu külliyatın en ilgi çekici öğeleri Victor Hugo ile Voltaire üzerine biyografi çalışmaları oldu. “Merhum Beşir Fuad Bey” notu alınmış bu fotoğrafı, Enis Batur koleksiyonuna ait.
Tartışmanın sonucunu göremese bile Namık Kemal karşısında giderek öne geçen Beşir Fuad oldu. Onun hayalci edebiyat için yaptığı eleştirilerden etkilenen yazarların eserlerinde beliren “gerçekçilik” eğilimi intiharından sonra da kesilmeden sürdü. Bu etki, Beşir Fuad’ın yaşarken çatışıp durduğu Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası’yla birlikte “gerçekçi” bir yaklaşım benimsemesinden, Émile Zola’ya gösterdiği onca tepkinin ardından kendince natüralist roman (Müşahedat) yazmaya kalkışan Ahmet Midhat’a kadar çağın bütün yazarlarında gözlenebilir.
Peki, Beşir Fuad’ı çağdaşlarından ayıran ve başka yollara yönelten neydi? Ahmet Midhat’ın hayranlıkla sözünü ettiği zekası mı, aldığı eğitim mi? Şüphesiz ikisi de. Ama bu nitelikler, Osmanlı kültür hayatının bu mitolojik varlığını açıklamakta yetersiz kalır. Biyografisine biraz daha yakından bakalım.
Bilimsel düşünceye çağırdı Pozitif bilimlere öncelik veren okullarda eğitim alan Fuad, Osmanlı yazarlarını bilimsel düşünme biçiminin edebiyattaki karşılığı olan natüralizme çekmek istedi
1852 yılında İstanbul’da hali vakti yerinde Gürcü kökenli bir ailede dünya gelir Beşir Fuad. 15 yaşlarındayken kaybedeceği babası Hurşit Paşa, bir süre Adana ve Maraş mutasarrıflığı da yapmış olan bir devlet adamıdır. İlk öğrenimine Fatih Rüşdiyesi’nde başlar. Daha sonra babasının görevi nedeniyle gittikleri Suriye’de misyonerlerin kurduğu Cizvit okuluna devam eder. Batı kültürünü birinci elden tanıdığı bu okulda Fransızca öğrenir. İstanbul’a döndüklerinde Askeri İdadi’ye girer ve 1873 yılında Mekteb-i Harbiye’den mezun olur. Bazı yorumculara göre Beşir Fuad, pozitif bilimlere öncelik veren bu okullarda aldığı eğitimin kurbanıdır. Kurban sıfatının göreceliği bir yana, bu okulların onun düşünce biçimini ve dünya görüşünü şekillendirdiği yadsınamaz.
Bir süre Sultan Abdülaziz’in yaverliğini yapan Beşir Fuad 1876-1878 yılları arasında Sırp ve Rus savaşlarına katılır. İsyanlar sırasında üç yıl kadar Girit’te kalır. Kendi çabasıyla Almanca ve İngilize öğrenir. Felsefe ve fen konularında ufak tefek çeviriler yaparak gazetelere göndermeye başlar. Giderek yazı hayatının cazibesine kapılır, askerlikten istifa eder ve kendini tamamen yazıya verir. Böylece, 1887’deki intiharına kadar topu topu üç-dört yıl sürecek kısa ama verimli çalışma dönemi başlar.
Orhan Okay, Beşir Fuad’ın hayatı ve eserleri üzerine kaleme aldığı değerli kaynak kitabında, onun 1883-1887 arasında 14 kitap ve 200’den fazla makale yayımladığını dile getirir. Aralarında tiyatro çevirileri, yabancı dil öğrenimi üzerine gramer kitapları ile Beşer adlı bir fizyoloji kitabı da olan bu külliyatın en ilgi çekici öğeleri Victor Hugo (1885) ile Voltaire (1886) adlı biyografi çalışmalarıdır. Bu kitaplarda ileri sürdüğü görüşler nedeniyle hayatının son iki yılını edebiyat, din ve felsefe konularında yoğun bir tartışma ortamında geçiren Beşir Fuad, aynı dönemde özel hayatında da bazı gerginlikler yaşamaktadır.
Çok kısa süren ilk evliliğini annesinin isteği üzerine halayığıyla yapan ve bu evlilikten bir oğlu dünyaya gelen Beşir Fuad, daha sonra saray doktoru Kadri Paşa’nın torunu Şaziye Hanım’la evlenir ve bu evlilikten de iki oğlu olur. İlginç bir şekilde aynı gün, Beşir Fuad’ın annesi de kayınpederi Salih Bey’le evlenmiştir. Önce en küçük oğlu olan Namık Kemal’i iki yaşında kaybetmesi, bir süre sonra da annesinin bir tür paranoya hastalığına tutulması (délire de persécution) ve neticesinde çıldırarak ölmesi, Beşir Fuad’ı çok sarsar. Bu hastalığın genetik olarak kendisine de geçeceğini düşündüğü için yaşadığı bunalımı, doktorların tavsiyesi üzerine içki ve gece hayatıyla gidermeye çalışır. Bu sırada tanıştığı ve birlikte yaşamaya başladığı Fransız aktristen de bir kızı dünyaya gelir. Eşi ve metresi arasında kalmanın yarattığı huzursuzluk sinirlerini daha da yıpratır. Tüm bunlara aynı günlerde kendisini giderek bunaltan edebiyat/felsefe tartışmalarının gerilimi de eklenince Beşir Fuad, bütün bunlara son vermek için 5 Şubat 1887 gecesi adeta bilimsel bir deney yapar gibi damarlarını keserek intihar eder, bir yandan da o anki hislerini kaleme alır. Soğukkanlılıkla planladığı intiharından önce Ahmet Midhat’a hitaben yazdığı uzun mektubunda, yukarıda sıraladığımız sıkıntılarını intihar nedeni olarak göstermekle birlikte bu nedenlerin başında annesi gibi delirmekten duyduğu korku olduğu düşünülür. Bedenini kadavra olarak tıbbiyeye bağışlasa da vasiyeti yerine getirilmemiş ve cenaze namazı kılınmadan Eyüp’te bugüne kadar tespit edilemeyen bir yere gömülmüştür.
MURAT GÜLSOY ANLATIYOR
Gölgeler ve Hayaller Şehrinde
‘Beşir Fuad takıntım romana dönüştü’
Onunla ilk tanıştığımda ortaokul sıralarında, kendini geliştirmek için ansiklopedi fasikülleri biriktiren bir çocuktum. Bunlardan birinde “ilk Türk materyalisti” olarak sunuluyordu. İşin ilginç yanı, hayatı ve eserleri değil ölümü anlatılıyordu. Çünkü, intiharını yazarak kayıt altına almaya çalışmış ve kendinden geçmeden önce yazdığı satırlarla geride kalanları dehşete düşürmüştü. Henüz 12-13 yaşında, hayatı kitaplardan öğrenmeye çalışan bir çocuk olarak intiharı ilk kez farklı bir gözle görüyordum. Doğayı, insanı ve tüm varoluşu en iyi ve en doğru şekilde açıklamanın yolunun bilim olduğunu düşünen biri için bu ürkütücü bir hikayeydi. Gerçi okuduğum ansiklopedide Beşir Fuad’ın bir ruhsal buhran sonucunda kendini öldürdüğü yazıyordu ama satır aralarında ima edilen Batı kültürünün Tanzimat aydını üzerindeki yıkıcı etkisiydi. Bu yargı o günden bu yana hiç değişmedi. 1980’den sonra güç kazanan Türk-İslam sentezinde vücut bulan muhafazakar ideoloji için de kötü adam belliydi: Batıcı, materyalist, solcu aydınlar. Edebiyatta, sanatta, düşün hayatında yeni, modern, farklı, deneysel ne varsa “halka yabancı” diye aşağılanan bu dönemdeki atmosfer ne yazık ki hiç bitmedi ve ana söylem haline geldi. Bu ortamda Beşir Fuad’ı daha sık düşünür oldum. Yaşadığım çağda ezilmek ve yok edilmek istenen aydının arketipiydi o benim için… Hele yazdıklarını okuduğumda evrensel anlamda bir entelektüel olduğuna iyice kanaat getirdim. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde işte bendeki bu Beşir Fuad takıntısından doğdu.
MEZARA BİR SEDA
İntiharı şiirlere konu oldu
Bir defasında “Arzu ettim ki, bir insanın öldüğünü ve ölürken neler hissettiğini bildirmek suretiyle, insanlığa bir faydam dokunsun” diyen Beşir Fuad’ın intihar mektubunu arkadaşı Ahmed Midhat Efendi, ölümünden sonra Tercüman-ı Hakikat gazetesinde “Mezardan bir seda” başlığıyla yayımladı. Bundan 94 yıl sonra, 1981’de Enis Batur, “Yanlış Mesel” başlıklı bir şiir kaleme alarak mezara bir seda gönderdi. Şiirin ilk dizesine ait dipnotta, Beşir Fuad’ın kendi ölümünü naklettiği suret-i varakaya da yer verilmişti. 1996’daysa Ahmet Oktay, Enis Batur’a atıfta bulunarak başlayan “Beşir Fuat” adlı başka bir şiir yazacaktı.
Enis Batur anlatıyor:
“Beşir Fuad’la ilgili şiirim 34 yaşında. Bu günlerde, o zamanlar şiirin kıvılcımını çakan gerekçeler üzerine ne söylesem fazla olur. Araya giren geniş zaman diliminde üstüne de yükler almıştır. Kişiliği, konumunun ayrıksılığı mı daha çok etkili olmuştu üzerimde, yoksa doğrudan, düpedüz ‘son hamle’si mi, buna da kesin bir karşılık veremem şimdi. Gene de, mektubu ‘kan’la, kanıyla yazmaya davranmasının beni dağladığını belirtmeliyim. Şiir, yayımlandığında, edebiyat çevrelerimizde, özellikle de son dizesi ‘Beşir Fuad, yanlış kardeşim benim’ üzerinden epey yankı uyandırmıştı: Rauf Mutluay’dan Fethi Naci’ye ve ötesine. Neden sonra, Ahmet Oktay’ın, kendi masasından ayna tuttuğu güzelim şiiri çıkageldi. Yeterince üstünde durulmamıştır konunun, bu ayna bakışımlı şiirler başlıbaşına bir antoloji doğurabilir Dünya edebiyatında.
Ahmet Oktay’ın şiiri, unutmamak gerekir, intiharı seçmiş yazı adamlarını odağına almış kitabının bir parçasıydı. Kendi elinden son noktayı koymak, Camus’nün paylaştığım yargısıyla, özünde felsefi bir edime başvurmaktır. Başkaları, bu trajik perde kapanışına, inançları gereği diklenmişlerdir ve burada da, düşünce düzleminde bir ayna oyunu başlatılabilir. Beşir Fuad, erkenden ve erken yaşında, Victor Hugo’yla yüzleşmişti. Kültürümüzde bu türden ilk büyük hesaplaşmadır. Unutulmasa da, gölge altında kalıyor genelde. Çünkü rencide etmiştir. Beşir Fuad Sokağı’nın adı bence bundan değiştirilmiş olsa gerektir.*
*Beşir Fuat Sokağı’nın adı Karayel Sokak olarak değiştirilmiştir.
İngilizcede bir sırrın açıklanması anlamına gelen ‘dolaptan çıkmak’ (coming out of the closet) deyimi, eşcinsellerin kimliklerini açıklamaları anlamında da kullanılıyor. Dolaptan çıkan ünlülere birkaç örnek…
Freddie Mercury (1946-1991) Rock grubu Queen’in vokalisti olarak tanınan ünlü müzisyen, 1986’da AIDS’e yakalanınca, bütün İngiliz gazeteleri peşine düştü. Ölene kadar Mercury’nin eşcinselliği ve hastalığı konusundaki dedikodular gazetelerde sık sık yer aldı. Şarkıcı, ancak ölmeden iki gün önce, basın temsilcisi aracılığıyla şu açıklamayı yaptı: “AIDS olduğumu doğruluyorum. Bugüne kadar çevremdekilerin mahremiyetini korumak için bu bilgiyi saklamayı tercih ettim. Ama artık zaman geldi. Herkesi bu korkunç hastalığa karşı mücadeleye çağırıyorum.”
Elton John (1947) İngiliz rock ve pop müziğinin tanınmış ismi Elton John, uzun yıllar eşcinselliğini sakladı hatta iki evlilik yaptı. Sonunda 1976’da Rolling Stone dergisine verdiği bir röportajda “biseksüel” olduğunu açıkladı. Aynı yıl Watford Futbol Kulübü’nü satın alan müzisyen, kulübün maçlarında sık sık eşcinselliği hakkında aşağılayıcı tezahüratlarla karşılaştı. Ancak ikinci eşinden boşandıktan sonra 1988’de aynı dergiye gay olduğunu açıklamaya cesaret edebildi.
Rock Hudson (1925-1985) Rock Hudson, cinsel kimliğini hep saklamış, hatta 1958’de göstermelik bir evlilik bile yapmıştı. 1985’te Paris’te AIDS araştırmalarının sürdüğü Pasteur Enstitüsü’ne girerken görülünce dedikodular başladı. Ardından durumu kötüleşince Paris Amerikan Hastanesi’ne kaldırıldı. Hastane, AIDS olduğu resmen açıklanmazsa sorumluluk kabul edemeyeceğini bildirdi ve Hudson bunu kabul etti. Zaten üç aylık ömrü kalmıştı. Bu açıklamanın, AIDS ve eşcinseller konusunda pek çok önyargının kol gezdiği ABD’deki etkisi büyük oldu.
Rupert Everett (1959) İngiliz oyuncu, Another Country (Başka bir Ülke) adlı bir oyunda ve onun uyarlaması olan filmde oynayarak şöhrete kavuşmuştu. Burada 1930’ların bir İngiliz yatılı erkek okulunda aşağılanan eşcinsel bir öğrenciyi canlandırdı. 1981’de eşcinsel olduğunu açıkladı. 2009’da The Observer gazetesine, açıklamasının kariyerine etkisini belirtti ve şu öneriyi yaptı: “Bugün bile İngiltere, ABD, hatta İtalya’da film işine girmiş 25 yaşında bir oyuncuysanız, dolaptan çıkamazsınız. Aksi takdirde bir noktada mutlaka duvara çarparsınız.”
Ellen DeGeneres (1958) Yaptığı şovlar Türk televizyonlarında da gösterilen tanınmış Amerikalı televizyon yıldızı Ellen DeGeneres, 1997’de lezbiyen olduğunu açıkladığında, bu açıklama Time dergisinin kapağında yer aldı. Ardından bütün Amerikan basınının ilgisini çekti. Sonradan bir röportajda, bu açıklamanın hem kariyerini felce uğrattığını hem de kendisini depresyona sürüklediğini belirtti. Ancak 2003’te yeni bir şovla tekrar kendini göstermeyi başarabildi.
Jodie Foster (1962) Oscar sahibi Amerikalı oyuncu Jodie Foster, 2013’te 70. Altın Küre Ödülleri töreninde yaptığı konuşmada üstü kapalı olarak lezbiyen olduğunu açıkladı: “Ben bin yıl önce, taş devrinde dolaptan çıkmıştım. Gencecik bir kızken, önce güvendiğim dostlarıma, aileme ve meslektaşlarıma, sonraki yıllarda da adım adım, tanıştığım herkese içimi döktüm.”
Yirminci yüzyılda, eşcinsellikle ilgili tabuların yıkılmasında sinemanın rolü büyük oldu. Bazıları eşcinsellerin yaşadığı haksızlığı anlattı, bazıları da muhafazakâr ahlaki düzeni derinden sarstı.
Diğerlerinden Farklı (1919) Eşcinsel haklarının ilk savunucusu Alman Magnus Hirschfeld, 1919’da bu konudaki ilk filmin senaryosunu yazdı. Filmin ana karakteri kemancı Paul Körner, bir şantajcı yüzünden intihara sürükleniyordu.
Haremde Dört Kadın (1965) Halit Refiğ’in yönettiği bu siyah-beyaz filmin senaryosunu Kemal Tahir yazmıştı. 20. yüzyıl başında İstanbul’da bir paşanın haremindeki entrikaları gösteren film, haremdeki kadınlardan ikisi arasındaki ilişkiye de yer verir.
Düş Gezginleri (1992) Atıf Yılmaz’ın bu filminde baş rolleri Lale Mansur ve Meral Oğuz paylaşıyordu. Biri doktor, diğeri fahişe olan iki kadın arasındaki ilişkiyi anlatan Düş Gezginleri, 1994’te Toronto Gay ve Lezbiyen Film Festivali’ne katılan ilk Türk filmi oldu.
Brokeback Dağı (2005) Çinli yönetmen Ang Lee’nin en iyi yönetmen Oscar’ını kazandığı “Brokeback Dağı”, Amerikalı yazar Annie Proulx’un aynı adlı öyküsünden sinemaya uyarlandı. Film, 1963-1983 yılları arasında, ABD’nin batısında iki kovboy arasındaki aşkı anlatıyordu.
Kurban (1961) Başrolünde Dirk Bogarde’ın oynadığı, Basil Dearden’ın yönettiği İngiliz filmi, İngiltere’de eşcinsellikle ilgili yasa değişikliğinde önemli bir rol oynadı. Konu, şantaj kurbanı bir eşcinseldi. Filmde ilk kez “homoseksüel” kelimesi geçtiği için ABD’de gösterilmesi yasaklandı.
Kabare (1972) Liza Minnelli ve Michael York’un oynadığı müzikal film, İngiliz yazar Christopher Isherwood’un eserlerinden sinemaya aktarılmıştı. 1931’de Nazi iktidarı öncesi Berlin’deki bir kabarede geçen filmde ikisi de aynı Almanla ilişki kuran, İngiliz eşcinsel yazarla Amerikalı şarkıcı kız arasındaki sevgi ve dostluk anlatılır.
Philadelphia (1993) Tom Hanks’in en iyi erkek oyuncu Oscar’ını kazandığı filmde, AIDS olduğu için işten atılan bir eşcinselle (Tom Hanks), adalete inanan bir heteroseksüel avukat (Denzel Washington) aynı cephede mücadele eder. Gişede de büyük başarı kazanan filmin, Amerikan kamuoyununun AIDS ve eşcinseller karşısında duyduğu korkuyu yenmesinde rol oynadığı düşünülür.
Tehlikeli Fısıltı (1961) Shirley MacLaine ve Audrey Hepburn’ün oynadığı, Lillian Hellman’ın oyunundan uyarlanan filmde, bir yatılı okulda iki kadın öğretmen arasındaki dostluk anlatılıyordu. Bir kız öğrenci, kızgınlıkla öğretmenler arasında ilişki olduğunu ihbar ediyordu.
Örümcek Kadının Öpücüğü (1985) Arjantinli yazar Manuel Puig’in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan bu Brezilya filmi, Brezilya’da (romanda Arjantin’de) askeri diktatörlük günlerinde geçer. Aynı hücreyi paylaşan apolitik bir eşcinselle, solcu bir eylemci arasında gelişen dostluk, her ikisini de değiştirir.
Hamam (1997) Türk İtalyan yönetmen Ferzan Özpetek’i bütün dünyada şöhrete kavuşturan film, Francesco adlı üst sınıftan bir İtalyanın İstanbul ile tanışınca geçirdiği değişimi anlatır. Kendisine miras kalan hamamı restore etmeye çalışan Francesco, genç Mehmet’le bir ilişkiye girer. Ancak hamamı elinden almaya çalışanlar tarafından öldürülür.
Civelek / Yeniçeri Civeleği: “Pençeli kabadayı” kart yeniçerinin odasında yatıp kalkan kız gibi güzel acemi oğlan. Birlikte gezmeye çıktıklarında bu toy gençlerin yüzüne hasır püskülden peçe takmak âdetmiş.
Gidi: Kadın pazarlayan, pezevenk. “Seni gidi seni!” tehdit sözünde bu anlam unutulmuştur.
Gulampâre: Genç-çocuk oğlan düşkünü, onlarla seks yapan, homoseksüel, aktif erkek, oğlancı, Lûti.
Hamam oğlanı: Sözde tellak yardımcısı gibi, homoseksüellerin gittiği hamamlarda çalıştırılan gençler.
Hatun-sever: Lezbiyen. Huban: Erkek güzel. Hubannâme: Erkeklerin cinsel özelliklerini, seks yeteneklerini anlatan yapıt.
İbne: Erkek erkeğe ilişkide verici-pasif olan.
Kulampara tasviri.
Kavat: Karşısındakinin cinsel isteğine itiraz etmeyen erkek.
Kekiz/-lik: Uysal, direnç- siz adam, biçâre.
Koçmak/kuçmak/ koçulmak: Kucaklamaktan. Sarmak, sarışmak. Bu şekilde cinsel ilişkiye girmek. “(Cennette) Hurî ile gılmanı bir bir koçasım gelür” – Yunus
Lezbiyen: Lesboslu (Midillili) kadın eşcinsel ozan Sappho’dan. Sevici, kadın kadına sevişen, ablacı.
Livat/Livata: Erkekler arası cinsel ilişki. Tanrı Lût kavminin çoğunluğunu bu sapkınları yüzünden yok etmiş.
Lût kavmi: Erkek erkeğe ilişkileri yüzünden lânetlenip helâk edilmiş topluluk.
Lûti: Lutlular gibi erkek erkeğe cinsel ilişki tutkunu. Oğlancı, homoseksüel.
Oğlan: Erkek çocuk, kız oğlan kız deyiminde bâkire anlamında, argoda genç çocuklara düşkün erkeklerin cinsel zevklerine âlet olan çocuk-genç.
Oğlancı: Cinsel tatminini erkek çocuklarda gideren sapık, Gulam-pâre, Lûti, homoseksüel
Parlak: (Argoda) Kız gibi güzel yüzlü, oğlancıları tahrik eden genç.
Bugger (İng.)Bougre (Fr.) Ketzer (Alm.): Kökenini, Balkanlar’da ortaya çıkan, sapkın ilan edilerek Roma Kilisesi tarafından son üyesine kadar öldürülen Kathar tarikatından alan bu üç kelime, Ortaçağ’da eşcinsel anlamına geliyordu. Dini sapkınlıkla “cinsi sapıklık” arasında böyle bir ilişki kurulmuştu.
Gay: Fransızca “gai” (neşeli) sıfatından gelen bu kelime, İngilizce’ye geçmiş, neşeli, pervasız, kaygısız anlamında 16.-17. yüzyıllardan beri kullanılıyordu. 20. yüzyıl başında, “eşcinsel” anlamını kazandı. 1960’larda, bir hastalık adı olarak bilinen “homoseksüellik” kelimesinden hoşlanmayan Amerikalı eşcinseller, “gay”i tercih ettiler.
Homoseksüel: Türkçeye sonradan birebir eşcinsel olarak çevrilen bu kelime, 1869’da ortaya çıktı. Almanya’da Prusya Adalet Bakanı Leonhardt, içinde “erkekler arasındaki ve erkeklerle hayvanlar arasındaki ahlaksız ilişkileri” cezalandırmaya yönelik bir madde de bulunan bir yasa tasarısını kamuoyuna açıkladı. Kertbeny takma adlı bir yazar, Bakana yolladığı iki yazıda “homosexu- alität” ve “homosexual” kelimelerini önermişti.
Üryanizadeler, kadılar, nazırlar, şeyhülislamlar yetiştirmiş, devlete özellikle hukuk alanında hizmet etmiş köklü bir Osmanlı ailesi. Parlak zekaları, hazırcevaplıkları, ezber ve yazı kabiliyetleri 400 yıla yaklaşan tarihleri boyunca aile mensuplarının en önemli ortak özellikleri olmuş.
DÜRİN ABABAY
Geçenlerde tam ortadan iki parçaya bölünmüş bir basın ilanına rastladım. İlk parçada, bir Osmanlı mimari harikası olan kuleli beyaz bir köşkün fotoğrafı vardı. İstanbul’u biraz bilenlerin hemen tanıyacağı bu tarihî yapı, Cemil Molla Köşkü’ydü. İkinci parçadaysa, Mesa’nın inşa ettiği milyon dolarlık bir beton konutun maketi yer alıyordu. Metin yazarı, hiç benzemeyen iki yapıyı kıvrakça birbirine bağlayıvermişti; Köşk “19. yüzyılın seçkin ailelerinin evi”, beton konut ise “21. yüzyılın ayrıcalıklı yaşamlarının yeni adresi” imiş!
Beyaz kuleli köşkün de beton konutların da sahibi aynı şirketti. Bu nedenle reklamında iki yapıyı özdeşleştirmekte, hatta 130 yıllık Cemil Molla Köşkü’nün adını da “Mesa Cemil Molla Köşkü” yapmakta beis görmemişti.
Babacığım Dr. Meşhut Ababay doğduğu yer olan, satılana kadar kulesinde yaşadığı dedesinin köşkünün basit bir pazarlama aracına dönüştürüldüğünü görse ne yapardı acaba? Güler miydi, ağlar mıydı? Yoksa hem güler, hem ağlar mıydı? Artık bunu bilmemin imkanı yok. Çünkü babamı 17 yıl önce kaybettim. Sanırım, belli belirsiz gülümser, ilanı görmemiş gibi yapardı. Zira babam, ülke tarihinde iz bırakmış dedeleri olan, özel bir köşkte doğup büyümüş, şahsında Osmanlı kültürünü Cumhuriyet değerleriyle harmanlamış belki de son İstanbul beyefendisiydi. Köklü Osmanlı’nın ulema ailelerinden Üryanizadeler’in, anne tarafından 10. kuşağındandı. Ağabeyim Rıfat Ababay, ben, Adnan Cemil Üryani, kuzin ve kuzenlerim, 11. kuşaktanız. Yeğenlerim Sinan ve Serra Ababay, kuzin ve kuzenlerimin çocukları ve ailemizin son temsilcisi 2009 doğumlu Sinan Cemil Üryani ise 12. kuşaktan. Ben, aile tarihimizin ayrıntılarına vakıfım çünkü rahmetli atalarını yad etmezse, onların işte o zaman ölmüş olacağına inanan bir babanın kızı olarak, ölülerle dirilerin bir arada yaşadığı bir evde büyüdüm. Ayrıca bu aile büyükleri, öylesine çılgın tiplerdi ki hikayelerini dinlemeye doyamazdım. Bunun adına sözlü aile tarihi deniyormuş, elbette o zamanlar bundan haberim yoktu…
Koruda beş köşk vardı Cemil Molla Korusu’ndaki günümüze ulaşmayan köşklerden Orta Köşk, Birinci Dünya Savaşı günlerinde Kızılay’a tahsis edilmişti. Cemil Molla, Kızılay görevlileriyle koruda yürüyüşte.
Adını bildiğim ilk büyük dedem, 1634’te ölen Abdullahü’l-Üryani. 1694’te ölen mahdumu Şeyh Osmanü’l-Üryani “Kilisli Şeyh” olarak anılan meşhur bir alimdir. Onun oğlu kadı Üryanizade Mustafa Efendi 1774’e kadar yaşar. Mahdumu müderris ve kadı Üryanizade Raşit Efendi ise 1821’de vefat eder. Beşinci kuşaktan Mehmet Sait Efendi, II. Mahmud’un sayılı kadılarındandır; Eyüp’te Deftardar İskelesi ile Yavedut Camii arasına gösterişli bir yalı yaptırmıştır. Bu yapı, ailemizin ilk yalısıdır.
1885 yılında İtalyan mimar Alberti tarafından inşa edilen Cemil Molla Köşkü.
1813 yılında, bu yalıda ileride şeyhülislam olacak olan oğlu Üryanizade Ahmet Esat Efendi dünyaya gelir. Mehmet Sait Efendi’nin 1847’de Şam’daki vefatından kısa bir süre sonra yalı, Eyüp yangınında kül olur. Yangın yerinde oğlu Ahmet Esat yeni bir yalı yaptırmaya ahdeder. Ahmet Esat Efendi, devlet görevine Eyüp Kadısı olarak başlar. Parlak zekası, hazırcevaplığı, ezber ve yazı kabiliyeti sayesinde önce Üsküdar sonra da Edirne Kadılığına yükselir. Liyakatiyle göz doldurunca kutsal bir yere, Medine’ye atanır.
Medine Kadılığı, onun yaşamının dönüm noktasıdır, yıldızının parladığı makamdır.
Medine’de, Kabe-i Muazzama’yı kuşatan Harem-i Şerif’in Osmanlılığa yakıştıramadığı virane hâli, büyük dedemizin saplantısı hâline gelir. Ödenek gelmeyince, buranın onarımı- nı kendisi üstlenir, bu uğurda servetini harcar, hatta inşaatta bizzat çalışır! Sonunda Harem-i Şerif’i öylesine mükemmel onarır ki başarısı kendisinden evvel payitahta ulaşır. Rivayete göre göz yaşlarını tutamayan Sultan Abdülmecid, bu fedakar kadı efendinin İstanbul’a ayak basar basmaz kendisini ziyaret etmesini emreder.
Abdülmecid, Ahmet Esat Efendi’ye tek bir cümle eder: “Dile benden ne dilersen!” Büyük dede “Sağlığınız Hünkarım” demekle yetinir ama aslında gönlünden Eyüp’te bir yalı geçmektedir. Bunun üzerine Sultan Abdülmecid şu sözleri sarf eder: “Boğaz’ın iki yakasını adım adım gez, bir yer seç. Orası senindir!”
1860’ın sıcak bir yaz günü büyük dedemiz, Boğaz’ın iki yakasını kan ter içinde gezer. Yüzyıl sonra kendi soyadını taşıyacak Kuzguncuk’taki Üryanizade Sokağı’nda nefeslenir. Ardından şu an Boğaziçi Köprüsü’nün ayaklarının bulunduğu kıyıya ulaşır.
Her daim zarif Meliha Üryani, Batı tarzı giysileriyle fotoğrafçıya poz veriyor.
Ahmet Esat Efendi manzaraya bakar, gördüğü bir kartpostalı anımsar: “Aynen Venedik… Elimi uzatsam, karşı yakaya değeceğim” der maiye- tine. Gözlemi isabetlidir. Yüzyıl sonra, iki yakanın birbirine çok yaklaştığı bu nokta, birinci boğaz köprüsüne ev sahipliği yapacaktır.
Arazi bulunmuştur. Sultan Abdülmecid, sevgi nişanesi olarak, beğendiği kıyı şeridini Üryanizade Ahmet Esat Efendi’ye bağışlar. Bununla da yetinmez, kıyının hemen üstünde, şimdilerde Cemil Molla Korusu olarak anılan araziyi de hediye paketine ekler.
Ahmet Esat Efendi, ailemizin ikinci yalısını inşa etmeye başlar. Üryanizade Yalısı, bundan 155 yıl önce, halihazırda benim oturduğum Cemil Molla Yalısı’nın bulunduğu yerde yükselir.
Ahmet Esat Efendi, “Yaşlılığımda gerekir” diyerek yalı bahçesine bir de mescit yaptırır. 1860’da yalnızca 40 günde yapılan Üryanizade Mescidi, süslü ahşap minaresi, Boğaz’a nazır pencereleri ve kayıkhanesiyle, Boğaziçi’nin alametifarikalarından biri olur çıkar. Üryanizade Mescidi, halen yalımızın bahçesi içinde yer almaktadır ve faaldir.
Yalı, büyük dedemize uğurlu gelir. 3 Kasım 1864 tarihinde kızı Ayşe Sıddıka, bir erkek çocuk dünyaya getirir. Geleceğin Cemil Mollası olacak küçük Mehmet Cemil, dedesini büyüler. Nasıl mı? Elbette parlak zekası, hazırcevaplığı, ezber ve yazı yeteneğiyle.
Cemil Molla, çalışma odasındaki mesaisine mola vermiş, enfiyesini çekiyor.
Ahmet Esat Efendi, İstanbul Kadılığı, Anadolu ve Rumeli Kazaskerliği yaptıktan sonra tüm görevlerinden istifa edip 1876 yılında yalısına çekilir. Ne var ki, 4 Aralık 1878’de II. Abdülhamid tarafından Şeyhülislamlık görevine atanır. Padişahla uyumlu çalışmasına rağmen, fikirlerinde ısrarlı bir şeyhülislam portresi çizer, jurnalcileri makamına yaklaştırmaz.
1885’e gelindiğinde torun Üryanizade, molla payesini alır. O, 22 yaşında bir “Beşik Uleması”dır artık! Çok da iddialıdır: Sürdüğü Atkinson lavantanın şişesi üç altındır. İngiliz kumaşından başkasını giymez ve giysilerini “Mir et Coutereau”da diktirir. Tırnaklarına manikür yaptırır, enfiye mendilleri ise markalıdır.
Şeyhülislam dedesinden, yalının karşısındaki koruda, dosta düşmana parmak ısırtacak bir köşk yapmak için izin ister, izni koparır da…
Dedesi on yıl şeyhülislamlıktan sonra 17 Ocak 1889’da vefat eder. Ahmet Esat Efendi için İsviçreli mimar Fosatti’ye, Eyüp Sultan’da günümüzde de ziyarete açık olan Ampir üslubunda bir türbe yaptırılır.
Bir diğer İtalyan mimar Alberti ise, Cemil Molla Köşkü’nün yapımını üstlenmiştir. Cemil Molla, Sinyor Alberti’nin Batı tekniğine ve alafranga bilimine, Osmanlı görgüsünü ve ruhunu katarak, İstanbul’un en benzersiz, en farklı köşkünü inşa ettirmeyi düşlemektedir.
Başı hep açıktı Üryanizade Cemil Molla’nın ilk ve son eşi Emine Hanım (1873-1930). Niş Beylerbeyi Hafızoviç Ebubekir Bey’in kızı olup, başını hiç örtmemiştir.
Yakınları “Oldu olacak, Yıldız Sarayı gibi elektriğin, kaloriferin, telefonun da olsun!” diyerek ona takılırlar. Ama Cemil Molla ciddidir, padişahın yasağına rağmen köşkü Diesel motoruyla aydınlatır, kaloriferle ısıtır ve arayan olmadığı için hiç çalmasa da telefon bağlatır! Hatta hamamın mermerlerini alttan kaloriferle ısıttırır ki, Yıldız Sarayı’nda bile böyle bir uygulama mevcut değildir. İstanbullular bu hamama bir isim bile takmıştır: “Dünyanın Sekizinci Harikası!” Cemil Molla Köşkü’nün çatısı kapanırken, sahildeki Şeyhülislam Ahmet Esat Efendi Yalısı bir gece vakti yanar, kül olur. Cemil Molla, 38 kişilik ailesini beyaz kuleli köşkünün saçakları altına toplar. Molla’nın evinde her gün davet, cümbüş, şenlik vardır. Cemil Molla Köşkü, II. Abdülhamid döneminin gayri resmî kültür, sanat ve eğlence merkezidir artık. Piyano, ud, tambur, kemençe, klarnet… Alaturka, alafranga her tür müzik. Baudelaire, Hugo, Fuzuli, Gazali… Kaskadlarda soğutulmuş biralar, İstanbul’un çeşit çeşit rakıları.
Boğaziçi ne böyle kumara şahit olmuştur, ne böyle satranca, ne de böyle çılgınlıklara… Molla dedemiz, beyaz köşkün beyaz gecelerine ezberden divan şiirleri okuyarak başlar, gün doğarken Fransızca şiirlere geçer. Kendisi de ailesindeki birçok kişi gibi şiir yazar. İşte bu yüzden, Salah Birsel, Molla’yı “Bir Şiir Kralı” olarak adlandıracaktır.
Köşkte süren debdebeli hayat kıskançlıklara neden olsa da, Cemil Molla, Sultan Abdülhamid’in gözdesi ve dostu olmayı başarır.
Zevkü sefa Kış aylarında köşkteki akşam yemeklerine hanımlar abiye ve şık katılırdı, sofra düzeni daha da ağırlaşırdı.
Cemil Molla’nın çocukları özel hocalardan benzersiz bir eğitim alırlar. Babaannem Halet Üryani Ababay, rüyalarını Fransızca görürdü. Köşkteki “icat odası” ve laboratuvar sayesinde Feyyaz Dayı mucit olup çıkmıştı. Adnan Dayı on yaşına girmeden Kuran’ı hatmetmişti. Üryanizade Mescidi’nde namaz kıldırırdı. Babam da dahil, herkesin mescitte ezan okuma sırası vardı. Cemil Molla kürkünü giyer, bayram namazlarını kendisi kıldırırdı. Giyim kuşam ve mücevherat tasarımı ise Mehire Teyze’den sorulurdu.
Köşkte haremlik selamlık uygulanmazdı, kadınlar açık başlarıyla ailede erkekler kadar söz sahibiydiler, hatta daha fazla! Gerçekten de babaannem ilk eşini kendi beğenmiş, onu beğenmeyip boşamış. İkinci eşini yine kendi seçmiş, sonrasında iki çocuğuna rağmen ayrı yaşamış, sabahlara kadar Yıldız Şale Köşkü’nde kumar oynamış, hiç yemek ve ev işi yapmamış bir özgür kadın prototipiydi. Bugün bile hayretle karşılanacak feminist davranışlarda bulunurdu. Mesela Cemil Molla, Abdülhamidçiler’le birlikte Midilli’ye sürülünce, Halet Hanım erkek kılığında, kısacık kesilmiş saçlarıyla, tek başına adaya ulaşıp, babasını defalarca ziyaret etmişti. Bu nedenle, Salah Birsel, Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi’nde onun maceralarını anlatmaya doyamayacaktır.
Cemil Molla, sürgünden döndükten sonra köşkteki renkli hayat yeniden başlar. Üryanizadeler’in “suare”lerine misafir olmak büyük ayrıcalıktır. Köşk, Paris soylularının salonlarına nazire yapılarak, “Salon de Molla” olarak anılır.
Ama İstanbul işgal edilince “Salon de Molla” kepenklerini indirir, yasa bürünür.
Rüyalarını Fransızca görürdü Cemil Molla’nın büyük kızı Halet Üryani Ababay bir ulema kızı olarak özgür ve modern Osmanlı kadınının prototipiydi. Rüyalarını Fransızca görür, eşlerini kendi seçer, Yıldız Şale Köşkü’nde tek başına kumar oynardı.
Cemil Molla, 1919’da Adliye Nazırı olur ve ertesi yıl da Şurayı Devlet Başkanlığına getirilir. Buna rağmen Mustafa Kemal’in başarısını dilemektedir. Onun bu tavrı sayesinde, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra yurt dışına sürülenler listesine bizzat Atatürk’ün isteğiyle ailemizin adı yazılmamıştır.
Başrolünde II. Abdülhamid ve Cemil Molla’nın yer aldığı şehir efsanesine dönüşmüş ilginç anektodlar Atatürk’ün de kulağına çalınmıştır. Molla’yla tanışmak için onu Dolmabahçe Sarayı’na çaya davet eder. Molla hastalığını mazeret göstererek davete icabet etmez. Ailesinin yetişkinlerine “Biz Osmanlılara hizmet ettik, yenilerin ayağına gitmek bize yakışmaz, ikbal arayışındayız sanılır” der; ailenin çocuklarını ise yemek salonunda toplar, onlara “Sakın ola, Atatürk’ü ziyarete gitmememden anlam çıkartmayın. O memleketi kurtardı, sizlere onu sevmeyi ve saymayı emrediyorum” der.
Cumhuriyet’le birlikte Cemil Molla artık sıradan bir emeklidir. Osmanlı terbiyesi gereği para lakırdısını ayıp sayar, biriktirmek aklına bile gelmemiştir. Aile o güne dek hiç çalışmamıştır, nasıl çalışılacağını bile bilmemektedir. Köşk personelinin sayısı azaltılmak istenmiş, ama Mürebbiye Matmazel Anjel, Cinci Hoca ve Madam, joker Cüce, Amerikalı zenci Musa ve ailesi, Habeş cariye Handan’la evlendirilen Amerikalı zenci Rıza, Rum ütücüler, Bolulu aşçılar, Arnavut bahçıvanlar, Boşnak orta yardımcıları yuva belledikleri köşkü terk etmemişlerdir.
Kısacası, ülkenin üstünde Cumhuriyet güneşi parlarken, beyaz köşkün tepesinde kara bulutlar dolanmaktadır. Önlerinde tek bir yol vardır; tatlı hayata son vermek, kemer sıkmak ve herkes gibi çalışmak.
Ailemiz bu yolu “çok sıkıcı” bulur ve kendi yolunu yaratır: Sat ve ye!
Köşkün girişindeki değerli taşlarla süslenmiş değerli saatin etrafında toplanırlar, saatin titaklarını dinlerler ve birbirlerine sorarlar:“Saat ne diyor?” Hep birlikte kahkahalarla yanıtlarlar: Sat-ye, sat-ye, sat-ye… Ve ilk önce o saati satarlar!
Ardından çiftlikler, dükkanlar, konaklar… satarlar da satarlar. II. Abdülhamid’in tüm Üryanizade kadınlarına taktığı Şefkat Nişanlarını bile rehin verip unuturlar. Keza aile erkeklerinin Mecidi ve Osmani Nişanları da aynı akıbete uğrar. Üryanizadeler sonraki nesillere yığınla boş mücevher kutusu bırakmayı da ihmal etmezler.
Şöyle düşünürlermiş: “Niye üzülelim ki? Dünyanın en güzel köşkünde ailece mutlu mesut yaşıyoruz, çok eğleniyoruz, kendimizi geliştiriyoruz. Önemli olan mallar değil, biziz.”
Molla Adliye Nazırı Adliye Nazırı Üryanizade Cemil Molla (1864-1941) renkli kişiliği, köşkünde kurduğu debdebeli ve sofistike hayatla Osmanlı tarihinde iz bırakmış bir devlet adamıydı.
Büyüyünce de merak ettim, acaba maddi sıkıntılar içinde yaşlanırken pişman oldular mı diye?
Mesela, babaannem ölüm döşeğinde “çok pişmanım çok” demiş ve şöyle devam etmişti: “Elde kalanları satıp, Monte Carlo’da rulette 13 numaraya koyamadım ya, işte ona çok pişmanım!” Yıllar sonra, babaannemin dileğini ben gerçekleştirdim ve koyduğum parayı kaybettim.
İlerleyen yıllarda Cemil Molla’nın küçük kızı Mehire’nin evlilik çağı gelip çattığında artık satacak malları kalmamıştı. Büyük kızı babaanneme dillere destan bir düğün yapmış olan Cemil Molla, Mehire Teyze’yi de mahzun etmek istemedi.
Korudaki çiçekler içlerine döşenen minicik ampullerle aydınlatıldı, köşk onarıldı, hizmetliler de dahil herkes ‘haute couture’ giyindi ve Mehire Teyze çok güzel bir gelin oldu.
13 Şubat 1941’de Cemil Molla son suyunu içti, bardağını şimdi benim başucumda duran komodine bıraktı, “zengin” ve çılgın bir Osmanlı olarak kuş- tüyü yatağında sonsuz bir uykuya daldı.
O yıl bitmeden birikmiş borçlar yüzünden Emekli Sandığı köşke el koydu. Beyaz kuleli köşkün o güzel insanları, yanlarına yalnızca gelecek nesillere aktaracakları o güzel anıları alıp gittiler…
Yıl 1930… Üryanizadeler’in “Sat – Ye” döneminin sonları. Molla yaşlanmış, köşk eskimiş, borçlar birikmiştir ama tüm bunlardan habersiz torun Meşhut Ababay koruda oyun oynamakta, dedesi sevgiyle onu izlemektedir
GAZZE İsrail’in 50 gün süren saldırıları ile Gazze’de umut dışında her şey yıkıldı. Dörtte biri çocuk olmak üzere 2138 Filistinli öldü, 475 bin insan yerinden yurdundan oldu. 26 Ağustos’ta ateşkes sağlandı ama Filistinlilerin trajedisi devam ediyor…
IRAK Tarihleri Mardin’de, Diyarbakır’da, Halep’te insafsızca uğradıkları saldırılarla dolu Ezidiler, bugün de IŞİD vahşetiyle karşı karşıya. Yüzyıllardır yanlış anlaşılmanın kurbanı olan bu insanların, geçmişten bugüne bağlanan acı dolu öyküleri…
II. Viyana Kuşatması öncesinde Osmanlı-Avusturya arasındaki son savaş olan St. Gotthard (Mogersdorf) Muharebesi 350 yıl sonra savaş meydanında canlandırıldı.
ROBERT HEIN
Avusturya’nın 1.100 nü- fuslu köyü Mogersdorf ve sınırın diğer tarafındaki komşusu Macar köyü Szentgotthárd’da, tam 350 yıl önce Osmanlı-Avusturya arasındaki St. Gotthard (veya Mogersdorf ) Muharebesi’nde hayatını kaybedenlere yönelik bir anma töreni düzenlendi. 1-3 Ağustos tarihlerindeki törenlere her yıl olduğu gibi eyalet temsilcileri ve siyasetçilerin yanı sıra bu yıl Türkiye Cumhuriyeti Viyana Büyükelçisi Hasan Göğüş de katıldı.
1 Ağustos 1664 günü Osmanlı Sadrazamı Köprülü Fazıl Ahmet Paşa, 50 bin adamıyla (bugün Avusturya ve Macaristan sınırındaki) Raab Nehri kıyısındaydı. Biraz kuzeyindeyse başında Avusturya Arşidüklüğü ve müttefik güçlerin (Macar, Hırvat askerler, Fransa ve Ren Birliği vb.) henüz birkaç hafta önce oluşturduğu 25 bin kişilik daha küçük bir ordu saf tutuyordu.
Özetlemek gerekirse, İmparatorluk komutanı Kont Raimondo Montecuccoli, muharebenin en kritik anında elindeki tek kartı doğru oynadı. Raab Nehri üzerindeki dar bir köprüyü kullanarak karşı kıyıya geçen Osmanlı ordularına saldırdı. Köprülü’nün ordusu başarılı bir geri çekilme gerçekleştiremedi ve imparatorluk ordusu savaştan galibiyetle çıktı.
St. Gotthard Muharebesi’nde 6 ila 12 bin arasında Osmanlı askeri hayatını kaybetti. Köprülü, böylece pes edip geri çekilmek ve bugünkü Macaristan sınırları içinde fethettiği yerlerle yetinerek evine dönmek zorunda kaldı. Muharebenin hemen ardından taraflar arasında 20 yıllık bir barış için Eisenburg’da (Vasvar) antlaşma imzalandı. Ancak Osmanlı ordusu 19 yıl sonra (1683) Viyana önlerine yürüyecekti.
Yeniçerilerle şövalyeler karşı karşıya Mogersdorf’taki anma töreni Macar-Türk-Avusturyalı bir karma grubun etkinliği ve Avusturya Silahlı Kuvvetleri’nin seremonisiyle taçlandı.
Mogersdorf köyü, 1964’te kendisine “Barış toplumu” unvanını seçti ve köyün en yüksek noktalarından Schlösslberg tepesine, dev bir beton haç yerleştirildi. Bu, köydeki ilk barış anıtı değildi. Daha 1840’ta savaşta ölenler için hazırlanan mezarlığa “Beyaz Haç” anıtı dikilmişti. 1984’te de “Beyaz Haç”ın hemen yanına Türk askerlerin anısına Türkçe ve Almanca yazılı bir taş eser yerleştirildi. Osmanlı-Avusturya savaşlarıyla ilgili ülkedeki diğer anıtlar, genellikle “Osmanlı katliamı” anıtları olduğundan, Mogersdorf’taki bu Türkçe anıt, şüphesiz istisna niteliği taşıyor.
MUHTELİF
1- Tiyatro araştırmacısı, ‘hocaların hocası’ Prof. Dr. Sevda Şener, BJK eski başkanı Süleyman Seba, tiyatro ve sinema sanatçısı Çolpan İlhan, şair Bekir Sıtkı Erdoğan, ABD’li oyuncular Robin Williams ve Lauren Bacall hayatını kaybetti.
2- Yunanistan’ın Amfipolis antik kentinde MÖ 4. yüzyıldan kalma bir mezar bulundu. Mezarın Büyük İskender’in eşi Roksana’ya ait olabileceği tahmin ediliyor.
3- Lidya dönemine ait 10 mezar ve adak stelleri, ABD’de FBI tarafından ele geçirildi ve Türkiye’ye iade edildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı, son 10 yılda yurt dışına kaçırılan 4 bin 147 kültür varlığının Türkiye’ye iadesinin sağlandığını açıkladı.
4- ABD, Philadelphia’daki Penn Müzesi’nin deposunda, 84 yıl önce Irak’ta çıkartılıp buradaki depoya kaldırılan ve sonrasında unutulan en az 50 yaşında 1,75 m boyunda bir erkeğe ait 6500 yıllık iskelet tekrar ‘bulundu’.
5- Türkiye’nin yeni editoryal fotoğraf ajansı DEPO Photos, yaklaşık iki yıl süren hazırlıkların sonunda Eylül ayında kullanıma açılıyor. Tür- kiye tarihine dair 15 milyondan fazla fotoğrafın incelenip dijital ortama aktarılmasıyla yaklaşık 500 bin karelik dev bir arşive sahip olan DEPO Photos, editoryal, öğrenci veya bireysel üyeler için farklı kullanım seçenekleri sunuyor.
depophotos.com
TARİHE KALANLAR
Seçimle 12. cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan, 10 Ağustos seçiminde %51,79 oy alarak cumhurbaşkanı seçildi. Ekmeleddin İhsanoğlu %38,44, Selahattin Demirtaş %9,76 oy aldı. Erdoğan, 21 Ağustos’ta başbakanlık için Ahmet Davutoğlu’nun aday gösterildiğini açıkladı.
Derin kulak Almanya
Der Spiegel dergisi, Alman istihbarat servisi BND’nin hükümet yetkisiyle 2009’dan bu yana Türkiye’yi dinlediğini ortaya çıkardı. Almanya Başbakanı Merkel, skandalı yalanlamayarak “yorum yapamayacağını” belirtti.
Kızıl Kmerlere müebbet
Kamboçya Mahkemesi, ülkede 2 milyona yakın kişinin ölümüne neden olan Kızıl Kmerler örgütünün liderlerinden Noun Chea ve Khieu Samphan’ı ömür boyu hapse mahkum etti.
Gazeteci mezarı Ortadoğu
Ortadoğu’da dört gazeteci daha hayatını kaybetti. ABD’li James Foley, IŞİD tarafından boğazı kesilerek öldürüldü. Türkiyeli Deniz Fırat, Irak’ta IŞİD’in attığı havan topu, İtalyan Simone Camilli ve Filistinli Ali Ebu Afaş ise, Gazze’de İsrail bombasının sonradan patlamasıyla öldü.
ABD’de olağanüstü hal
Ferguson’da 9 Ağustos’ta silahsız zenci genç Michael Brown’ın polis kurşunuyla öldürülmesinin ardından kent ayaklandı. Polisin tutuklanmaması öfkeyi artırdı. Eyalet valiliği geceleri sokağa çıkma yasağı ilan etti.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’de tasarruf bilinci henüz oluşmamıştı. Halkın çoğu yoksuldu; tasarruf yapabilecek durumda olanlar da paralarını altın ve gayrımenkule yatırıyordu. Bankalar birikimleri çekmek için 1930’dan itibaren ikramiye dağıtarak müşteri kazanmayı amaçladılar. İlk ikramiyeyi 1930’da İş Bankası dağıtmaya başladı. Bankadan kumbara alanlar arasında yapılan çekilişle yılda iki kez 1000 lira ödül verildi. Bu hamle başarılı olunca Ziraat Bankası da çekilişlere başladı.
1944’te kurulan Yapı ve Kredi Bankası, 1945’ten itibaren konut dağıtmaya başlayarak rekabeti arttırdı. Bankanın başarısı üzerine diğer bankalar da konut dağıtmaya başladı. Para ve kışlık ev dışında yazlık, köşk, tekne, dükkân ve mücevher gibi ödüller veriliyordu. 1960’ların başlarına gelindiğinde ikramiye çekilişleri önemli sosyal bir olgu haline gelmiş ve binlerce banka müşterisinin huzurunda yapılan çekilişler radyodan da canlı yayınlanmaya başlamıştı. 1960’ların gazete ve dergilerinin reklam gelirleri büyük oranda bankaların çekiliş ilanlarına dayanıyordu.
Bazı uyanık tasarruf sahipleri de çekiliş tarihine göre parasını bir bankadan diğerine taşıyordu. Devlet duruma el koyup düzenleme yapmaya çalıştıysa da çekilişler 1970’lerde de devam etti. Nihayet 1975’te alınan kararla 1976’dan itibaren bankaların ikramiye dağıtması yasaklandı.
ASAYİŞ
Hem kel hem suçlu!
Roma döneminde kelliğini saklamak isteyen erkeklerin kullanmaya başladığı peruk, saç ektirme teknolojisinin henüz ortaya çıkmadığı yüzyıllar boyunca kellerin avuntusu olmuştur.
Peruk, Türkiye’de 1960’lardan itibaren kel kafalı suçluların kendini gizleme aracı da oldu. Aralarında mutlaka bu sayede polisten kurtulanlar da olmuştur ama gazetelere haber olanlar, hep yakalanan kel suçlularla ilgilidir. Yakalanan ilk peruklu suçlu, Ankara ve İstanbul’da 30’a yakın soygun yapmaktan aranan Kel Cemal’dir.
Bu tarihten sonra peruk kullanımının kel suçlular arasında yaygınlaştığını ve çok sayıda haber yapıldığını görüyoruz. Anlaşılan peruklu suçluların yakalanması polisler için de büyük bir eğlence kaynağı olmuştur. Polisler zanlının peruklu ve peruksuz halinin fotoğrafını gazetelere servis etmekle kalmaz, bazı durumlarda zanlılarla hatıra fotoğrafı da çektirirdi. Peruklu kel suçlu haberleri de 70’lerde altın çağını yaşadıktan sonra 80’ler ve 90’larda azalarak bitecektir.
DAVETİYE
Şen ola nikahımız…
3 Eylül 1970 tarihli davetiye, Zeki Ökten ve Güler Kıpçak’ın Beyoğlu Evlendirme Dairesi’ndeki nikahına çağırıyor. Bu “şakacı” davetiyeyi hazırlayan çiftten Zeki Ökten, ilerleyen yıllarda Türkiye’nin en başarılı yönetmenlerinden biri olurken, Güler Hanım da ünlü bir oyuncu oldu. Zeki Ökten, 2009’da hayatını kaybetti.
KAPAK KIZI
İsimsiz diler
Büyük Gazete’nin 27 Eylül 1928’deki birinci sayfası “1928 yılı dilberi”ne ayrılmış. Detayların iç sayfalarda olduğu belirtilmesine rağmen, gazete bu meşhur dilberin ismini yazmayı unutmuş!
Kelimelerin efendisi Başak Burcu
İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.
ALP EJDER KANTOĞLU
Başak’ın gölgesinde doğanlar hayatları boyunca çalışmayı severler. Zanaatkârlık pek çoğu için biçilmiş kaftandır. Sebep ve sonuçlar üzerine kafa yormayı sevdiklerinden, sorgulanamayan bir zenginliğe karşı mesafeli dururlar. Kelimelerin efendisi, birer belagat ustasıdır. Bu özellikleriyle doğanın gizemli yollarla sakladığı pek çok sırrı ortaya çıkarmakta mahirdirler. Aynı zamanda çok hızlı yazabildiklerinden, çoğunlukla stenograflar Başaklar’dan çıkar. Bir kusur kabul edilirse eğer, utangaçlık Başak erkeğinin ilk yıllarında başına beladır. Bu yüzden gençlik yıllarında otorite karşısında elleri kolları bağlı kalır, konuşamaz bile. Başak kadını ise ne yazık ki doğurganlığa geldi mi sıra pek verimli değildir.
1. Dünya Savaşı halkın büyük bölümünü yoksullaştırırken, “harp zengini” denilen küçük bir azınlık da yaratmıştı. Savaşla gelen ekonomik çöküntünün yarattığı sosyal sorunlar yıllar boyu devam etti.
ZAFER TOPRAK
Cihan Harbi 19. yüzyılı sonlandıran 20. yüzyılı başlatan bir dönüm noktası olarak biline geldi. İmparatorlukları çökerten, “total” ya da topyekûn savaş diye nitelenen bu karanlık dört yıl dünyanın çehresini değiştirirken, tüm dengeleri altüst etmiş, toplumsal yapıları derinden etkilemişti. Bundan böyle ülkeler savaşın doğurduğu çözümsüzlüklerle baş etmeye yönelecekti. Dönüşüm her şeyden önce ülke ekonomilerinde yaşandı. O güne kadar hâkim olan klasik iktisat normları Cihan Harbi finansman sorunlarıyla delinmiş, 19. yüzyılın liberal serbest ticaret anlayışı bir kenara bırakılarak piyasanın yerini devlet almıştı. Bundan böyle “müdahaleci” ya da devletçi bir iktisat iki dünya savaşı arası döneme özgü bir “milli iktisat” anlayışını gündeme getirmişti. 19. yüzyılın inşa ettiği hassas ekonomik yapı Cihan Harbi ile birlikte geri dönüşü olmaksızın çökmüştü. Çöküntü beraberinde köklü sosyal sorunlar yaratmakta gecikmedi. Kaotik yapı, savaş psikozu, cephe travması, korku, terör, dehşet, acı ve gözyaşı ile daha da derinleşecek, halk arasında travma sonrası stres bozukluğu diye bilinen psikolojik sorunlar yıllar boyu sürgit devam edecekti.
Tüm savaşan ülkelerde olduğu gibi Osmanlı Devleti de savaşla birlikte ekonomisini dışa kapadı. Kendi yağıyla kavrulmak zorunda kalan ülke bu sayede yüzyıllardır baş etmeye çalıştığı kapitülasyonları da sona erdirecekti. Savaş devletçiliği ve enflasyonist ortam İttihatçılara kısa sürede ülke ekonomisindeki “etnik-dinsel” dengeleri değiştirme olanağı sağladı. Tanzimat liberalizminin güçlendirdiği etnik-dinsel işbölümü bundan böyle ortadan kalkacaktı. Hatta savaş yıllarında durum Müslüman-Türk unsurun lehine dönecekti.
Ticaret artık diğer “millet”lerden Müslüman-Türk “esnaf”a ve “eşraf”a geçmişti. 1913-1915 sanayi sayımları kısa sürede anlamını yitirmiş, sonuçları savaş yıllarında büyük değişikliklere uğramıştı. Savaş öncesi gerçek kişilere ait işyerlerinin yüzde 19,6’sı Türk-İslam unsurunun mülkiyetinde iken, savaş sonunda Türk-İslam unsur, gayrimüslim ve yabancılara karşı açık arayla öne geçmişti. Sanayi dergisi başyazarına göre 1918 başlarında “vaziyet büyükçe bir farkla Türk unsurunun lehine teveccüh etmişti.”
Karagöz ve Hacivat Boğazı kapatan kapağı açıp içeriyi suyla dolduruyorlar. Zincirin ucuna bağlı kapaktaki yazı: 17 Aralık 1917 Karagöz: Hacivat bak! Boğazı biraz açar açmaz şu murdar muhtekirlerin (karaborsacıların) ne hale girdiklerini gör. Haydi gayret biraz daha açalım da nasıl boğulduklarını seyredelim.
Tanzimat sonrası ülkenin giderek bağımlı bir nitelik kazanan iktisadî yapısını dizginleme ve sermaye birikimini gerçekleştirecek bir düzeni kurma özlemi içerisinde olan İttihat ve Terakki, savaş yıllarında, “orta sınıf” dediği Müslüman-Türk eşrafı oluştururken sorunun etnik boyutunu sürekli gündemde tuttu; Müslüman’ı gayrimüslime karşı kayırdı. Ticaret ve zanaat gibi uğraşlarda gayrimüslimlerin gerisinde bulunan Müslüman unsuru teşvik etti; devlete kapılanma özlemini bir kenara bırakarak ticarete atılmasını, zanaatla uğraşmasını, girişimci olmasını sağladı. Nitekim, savaş yıllarında uygulanan “millî iktisat” politikası Müslüman-Türk unsura bu ortamı hazırladı. “Devlet iktisadiyyatı”yla gayrimüslim unsur ve yabancılar piyasadan tasfiye edilirken “millî” anonim şirket anlayışı giderek ekonomiye egemen oldu.
Çocuk Esirgeme Kurumu’nun öncüsü Himaye-i Etfal Cemiyeti üyeleri, 1. Dünya Savaşı döneminde vapurda yardım dağıtıyor.
Diğer bir deyişle, İkinci Meşrutiyet’le yeşeren milliyetçilik, Cihan Harbi’nin olağanüstü koşullarının da yardımıyla, İttihat ve Terakki’de Müslüman-Türk “orta sınıf ” özlemini doğurdu. Bu dönüşümün somut sonucu, Cihan Harbi’nin yitirilişi ertesi Anadolu’da Millî Mücadele’yi yürütecek kadroların ve ekonomik tabanın oluşumunu sağlamasıydı. Bundan böyle Osmanlı İmparatorluğu’nun biline gelen “askerî” ve “reaya” toplumsal ayrımına yeni bir boyut geliyor, toplumsal tabakalaşma giderek “orta katmanlar”ı ön plana çeken ulus-devleti belirliyordu.
Cihan Harbi ilk evrede kendine özgü bir konjonktür yarattı. Savaşın birdenbire patlamasıyla ekonomik yaşam geçici bir durgunluk yaşadı. Piyasa daraldı, üretim temposu düştü. Genel bir güvensizlik havası hâkim oldu. Üretim kimi alanlarda durdu; piyasalar arasındaki bağlantılar koptu. Ancak hızla “savaş ekonomisi”ne geçilebildiği oranda bu gelişmeler tersine çevrilebilirdi. Savaşın neden olduğu sarsıntı kısa sürede yeni ekonomik yapılanmalara yol açacak, iktisadî faaliyetler yoğunlaşabilecekti. Devletin örgütlediği iktisadî seferberlik düzeninde, savaş koşullarına hızla intibak edilecek, kimi alanlarda faaliyet artacak, kamu makamları konumlarından kaynaklanan güçle, iktisadî yaşamı kısa sürede canlandıracaktı. Üretimi artırma temel hedef olacak, talep artacak, fiyatlar yükselecek, enflasyonun neden olduğu çarpıklıklar, gelir bölüşümünü olumsuz etkileyecekti. Devlet bir yandan savaşı sürdürecek, azami üretimi hedefleyecek, öte yandan bu tür bölüşüm dengesizliklerini de gidermeye yönelik olağanüstü savaş kazançları vergileri tarh edecekti. Bir yanda sefahat, öte yanda sefalet devletin temel kaygılarından birini oluşturacaktı.
Karagöz ve Hacivat bir mezarlıkta ölen karaborsacı esnafa zebanilerin kabir azabı çektirmelerini seyrediyor. Altta kaynayan kazanın üzerindeki yazı: “Kabir azabı komposto kazanı” Hacivat: Aman birader, bunlar kimler? Bizim köşe bakkalı da orada! Karagöz: Kabir azabı çeken şeker muhtekirleri (karaborsacıları)! Dört senedir 100 kuruştan 400 kuruşa kadar şeker satanları, ceza olarak kaynar kızgın komposto kazanına batırıyorlar!
Karagöz ve Hacivat binalara bakarak konuşuyor. Binaların üzerinde Şekerpalas, Bulgurpalas, Fasulyepalas yazıyor. Hacivat: Acaba bu binaları şekeri, bulguru, fasulyeyi çimento ile karıştırıp mı yapıyorlar? Karagöz: Hayır. Bizi soyup soğana çevirerek, 3 kuruşluk bulguru 80 kuruşa satarak yapıyorlar!
Ancak devletin aldığı önlemler yetersiz kalacaktı. Teşebbüs fikri, kazanç hırsı, spekülatif girişimler, “harp zengini” diye nitelenen bir kesime palazlanacak ortam yaratırken, sefalet toplumun tabanını kemirmeye başladı. Savaşan toplumlarda genel olarak içki, keyif verici maddeler, kumar, beyaz kadın ticareti giderek yaygınlaştı. Yoksulluk nedeniyle fuhuş İstanbul’un dört bir yanını kuşattı. Piyasa şeffaflığını yitirdiği ölçüde yolsuzluklar dal budak saldı; giderek devlet katına da bulaştı.
Savaşla birlikte orduya öncelik tanındı. Cephe gerisinde, silah altında olmayan toplum kesimi sürekli ödün verme, fedakârlıkta bulunma gereği duydu. Ekonominin kıt malları daha da ulaşılmaz oldu. “Nedret” yaşamın tek gerçeğine dönüştü. Bu koşullar altında devlet ekonomik yaşamın tüm alanlarına sarktı. Piyasa devletin denetimi altına girdi. Mal ve hizmet piyasası ortadan kalktı. Devlet çoğu kez kendi hesabına talep genişletti. Devlet ihtiyacı dışında kalan piyasanın alanı her an daraldı. Sivil halkın tüketimi sürekli düştü. Birçok yörede açlık baş gösterdi.
Üretmeksizin tüketme güdüsü savaşın temel şiarı olmuştu. Savaş, toplumsal hasılaya pozitif bir katkıda bulunmaksızın sürekli tüketti; üretim darboğaza girerken cephenin tüketimi dizginlenemedi; toplumdaki üretim kapasiteleri kan kaybına uğradı. Savaş üretilenden çok daha fazlasını tüketti. Ülkelerin zenginlikleri büyük ölçüde tahrip oldu. Savaş ortamında gözlemlenen “kalkınma”, ulusal refah ve servetin genişlemesine katkıda bulunmak şöyle dursun, var olan toplumsal hasılanın tahribiyle sonuçlanmıştı.
Çöpçü kadınlar Savaş yıllarında cepheye sevk edilen belediye çöpçülerinin yerini alan kadın çöpçüleri konu alan karikatürde kadınlardan biri diğerine ”Şehremaneti (belediye) yok diyenler bizi görmüyorlar mı?” diyor
Savaşın finansmanı, ihtiyaçlarda ve efektif talepteki artış, barışa geçişte de büyük sorunlar yaratıyordu. Savaşın neden olduğu bölüşümdeki çarpıklıklar, harp kazançlarının yeterince vergilenmediği ortamlarda, barışı da tehdit eder bir kisve kazanıyordu. Aşırı enflasyonist yapıları bir anda frenlemek olanaksız gözüküyor, hele harp tazminatı vb yükümlülükler ülkeyi içinden çıkılmaz bir girdaba sürüklüyordu. Cihan Harbi’nin neden olduğu bu sorunlar yumağı tüm 20’li ve 30’lu yılları belirledi. Türkiye parasına çekidüzen verebilme çabası içersinde Cumhuriyet Türkiyesi yıllar boyu bocaladı. Savaş ekonomisinin yıkıntılarını “denk bütçe, sağlam para” politikası ile gidermeye çalıştı. 1929 Büyük Buhranı aslında Cihan Harbi’nin neden olduğu parasal düzensizliğin sonucuydu.
Cihan Harbi insanlığın o güne kadar yaşamadığı olağandışı bir durumdu; tıpkı Ortaçağ’a özgü toplu ölümlere neden olan salgın hastalıklar ya da kıtlıklar gibi doğal çizginin dışında seyreden bir dönüşümdü. Ancak vahamet açısından bu tür afetleri de geride bırakmıştı. Salgın hastalık ve kıtlık bölgesel afetlerdi; sınırlı bir zaman için geçerliydi. Oysa Cihan Harbi tüm dünyayı sarmış ve ülkelerin varı yoğu topyekûn savaş için seferber edilmişti. Savaşın olumsuz etkisi savaş yıllarıyla da sınırlı kalmadı; gelecek nesilleri de yoksullaştırdı. 1914’te başlayan savaş bir bakıma 1945’te sona erdi. İki dünya savaşı arası çeyrek yüzyıl geçtiği halde dünya bir türlü 1914’le birlikte kaybolan “Belle époque”u tekrar yakalayamadı. Cihan Harbi, 20. yüzyılın kaderini, hiç olmazsa ilk yarısı için belirleyen bir savaş oldu.
YOKLUK ZAMANI
Huriye Hanım’ın Erzak Vesikası
Cihan Harbi’nin getirdiği ekonomik yıkım ve yokluk nedeniyle temel gıda maddeleri “erzak vesikası” ile veriliyordu. Vesikanın ön yüzünde kişinin adı, mesleği ve adresi yazıyor. Yukarıdaki vesika Huriye Hanım adına düzenlenmiş. Vesikanın içinde ise şunlar yazıyor:
“Her ilan vuku buldukça ilan edilen numara ile mutemed bakkala müracaat edilerek tayin edilen cins ve miktar erzak bu numaralı kupon mukabilinde alınacaktır. Vefat edenlerin veya taşraya gidenlerin vesikaları tevzi (dağıtım) memurları ve mevki polisleri tarafından istirdad edilmelidir (geri alınmalıdır).
Sirkeci ve Haydarpaşa istasyonlarıyla vesair posta vapurları iskelelerinde bulunan polis efendiler dahi yolculara bunların iade edilip edilmediğini sual ederek der-hatır ettirecekler ve henüz iade etmemiş bulunanlar mevcut ise yedlerinden (ellerinden) vesikalarını alarak iptal edip erzak anbarına teslim eyleyeceklerdir.