Yüzyıl önce 28 Temmuz’da başlayan ateş, 1918’in 11. ayında, 11. günde, saat 11’de kesildiğinde, tarihin o zamana kadarki en korkunç yıkımını yaratmıştı. Avrupa merkezli bu ilk küresel savaş, yaklaşık 16 milyon insanın ölümüne yol açtı, dünya tarihini sonsuza dek değiştirdi.
SUNUŞ
1914-18 HÂLÂ DEVAM EDİYOR
1.Dünya Savaşı, 100. yılında hâlâ insanlığı etkilemeyi sürdürüyor. Tarihçiler durmadan yeni belgeler buluyor, tazeleyici yaklaşımlar sunuyorlar. Bazı toplumlarsa hâlâ o savaşın yarattığı sorunlarla karşı karşıya. Milyonları öldüren bu savaş, Avrupa’da öyle sınırlar çizdi ki, bitiminden 20 yıl sonra bir dünya savaşı daha başladı. Ortadoğu’da icat ettiği devletlerin sorunları ise günümüzde de kanlı bir biçimde sürüyor.
Bu sayımızda kapak konumuzu, 1. Dünya Savaşı’nın genel-askerî çerçevesi ve analizlerine ayırdık. 27 sayfalık dosyamızda, özellikle savaşın ana cephesi olan Batı Cephesi’ndeki dönüm noktalarıyla, Osmanlı ordusunun durumunu, savaştığı cepheleri, askerlerin fedakârlıklarını, yapılan ölümcül hataları ve genel performans değerlendirmelerini ele aldık.
#tarih ülkemizin 29 Ekim 1914’te katıldığı Büyük Savaş’ı, bu aydan başlayarak askerlerin çektiği çilelerle, evde kalanların acılarıyla, Ermenilerin yaşadığı büyük felâketle, kısacası sosyal-ekonomik-siyasi-insani yönleriyle okurlarına aktaracak.
Geçen ayın en önemli olaylarından biri, Torunlar İnşaat’a ait 42 kat projeli inşaattaki ‘iş kazası’ydı. On işçinin ölümü inşaat sektöründe artan iş cinayetlerini bir daha gündeme getirdi. Olayın hatırlattığı ikinci konu ise İstanbul’un her köşesine dikilen çok katlı binalar ve gökdelenler oldu. Dünyada ve Türkiye’deki gökdelenlerin tarihini Türkiye’nin önemli mimarlarından Doğan Hasol yazdı.
DOĞAN HASOL
Kutsal kitaptaki Babil kulesine ilişkin şu anlatı insanoğlunun ebedi tutkusunu tanımlar: “Büyüklük peşindeki insanlar göğe, Tanrı katına kadar bir kule inşa etmeye giriştiler. Tanrı buna karşılık, farklı diller yarattı. Böylece birbirlerini anlamakta aciz kalan yapımcılar bu işten vazgeçtiler ”.
Mısırlılar piramitleriyle, Mezopotamyalılar ziguratlarıyla, Çinliler pagodalarıyla, Hıristiyanlar çan kuleleriyle, Müslümanlar minareleriyle hep daha yüksek yapılar kurma eğiliminde oldular. Onları iten çoğu kez dinsel ya da simgesel güdülenmelerdi. Simgeler her zaman yalnızca dinsel de değildi. Örneğin, Keops piramidi, 146 metrelik yüksekliğiyle aynı zamanda firavunun gücünü de göstermekteydi. Zamanla dinsel simgeler yerlerini kapitalist dünyanın simgelerine bırakacaklardı.
Gökdelenlerle getirilen çözümler kapitalizmin bir gereksinmesini de karşılıyordu: Beyaz yakalıları topluca bir arada çalıştırmak, aynı iş ortamını, aynı iş araçlarını kullandırmak ve çalışanları bir hiyerarşi içinde denetlemek, kapitalist iş yaşamının gereksinmesiydi. Öte yandan bu yüksek binalar şehir merkezinin yeni kavramına da uygun düşüyordu.
Cinayet mahalli Ali Sami Yen Stadı’nın yerinde yükselen Torunlar İnşaat’a ait rezidans. On işçi, bu binanın 32. katında bindikleri asansörün yere çakılması sonucu hayatını kaybetti.
Modern çağı işaret eden ilk yüksek yapı Eiffel Kulesi’dir. İki yıl, iki ay gibi bir sürede tamamlanan kule, Fransız İhtilali’nin 100. yıldönümü için 1889’da Paris’te açılan Evrensel Sergi’nin simgesel yapısıydı. Ve sergiden sonra yıkılmak üzere yapılmıştı; yıkılmadığı gibi, 300 metrelik yüksekliğiyle uzun yıllar dünyanın en yüksek yapısı olma özelliğini korudu.
Gökdelenlerin tarihi için başta Chicago ve New York olmak üzere ABD’ye bakmak gerekir. Çeliğin endüstriyel bir şekilde üretilmesi, cam ve betonarmenin, asansörün, öteki kaldırma araçlarının ve su pompalarının gelişmesi, bunlara ek olarak kent merkezlerinde toprağın az ve pahalı olması, insanların yüksek yapı yapma eğilimi ve mühendislerin marifet gösterme hırsıyla birleşince ABD’de gökdelenler yarışı başladı.
Alışılmışın çok üstünde yüksekliği olan bu yapılara, ABD’de “skyscraper”, Fransa’da “gratte-ciel” deniyordu. Celal Esad Arseven‘in 1944 yılı basımı Fransızca-Türkçe Sanat Lügati “gratte-ciel”in karşılığını şöyle veriyor: “Devbina, gökdam (kırk, elli veya daha fazla katlı binalar) <Âfaka ser çeken>, başı gökde.” Yıllar sonra “gökdelen”de karar kılındı. Bugün genelde, 100 metrenin üzerindeki binalar gökdelen sayılıyor.
Gökdelen yarışı 1910-14 arası, New York’ta yükseklik yarışlarıyla geçti. 1914’ten itibaren, Dünya Savaşı ve onu izleyen ekonomik durgunluk yüzünden bir süre duran yarış, 1920’lerde yeniden başladı. 1940’lara gelindiğinde kent gökdelenlerden oluşan bir silüete kavuşmuştu.
Gökdelenlerin tarihinde Chicago’nun önemli bir yeri vardır. 1871 yangını sonrasında, hızlı nüfus artışıyla birlikte Chicago’da 12, 14, 16 katlı yapılar birbirini izler. O yıllarda özellikle ticari yapılarda kendini gösteren, metal konstrüksiyonu ve modern tekniği mimari yaratmada temel alan bir akım gelişir. Bu akım “Chicago Okulu” (Chicago School) olarak anılır. Genelde işlevi gözeten, çok katlı, dışta iskeleti ortaya koyan, düşeyliği vurgulayan, benzer planlı katlarda tekrarlanan pencereleri aynı olan yapılardır bunlar. Yazık ki o dönem yapılarından birçoğu, yerlerine daha büyüklerinin yapılması için yıkılmıştır. Ancak, Chicago yüksek yapılar geleneğini hep sürdürecektir.
1900 yılında, ABD’nin en yüksek binası olan, New York’taki Tribune binası daha 79 m. iken, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Désiré Despradelle, Chicago Uluslararası Sergisi için 457 m. yüksekliğinde bir kule öneriyordu. 1956’da ünlü mimar Frank Lloyd Wright da Chicago’da göl kenarında 528 katlı, 1 mil (1609 m.) yüksekliğinde bir gökdelen önerecekti. Bunlar gerçekleşmedi.
1910-14 arası, New York’ta yükseklik yarışı içinde geçmiştir. 1914’ten itibaren, Dünya Savaşı ve onu izleyen ekonomik durgunluk yüzünden yarış bir süre durmuş, 1920’lerde yeniden başlamıştır. 1928-30 yılları arasında New York’ta 77 katlı, 319 m. yüksekliğindeki Chrysler Binası, 1930-31’de de 102 katlı, 381 metrelik Empire State binası inşa edilmiştir. Çelik taşıyıcılı binanın yapımı yalnızca 18 ay sürmüştür. Bina, dünyanın en yüksek binası unvanını, NY Dünya Ticaret Merkezi ikiz kulelerinin yapımına kadar korudu.
Yeni dünyadaki tutku Avrupa’ya da ulaşmakta gecikmez, ancak yaşlı kıta bu konuda tutucudur. Örneğin Paris ilk ciddi gökdelen önerileriyle Le Corbusier‘nin “Plan Voisin”i açıklandığında karşılaşır. Le Corbusier, 1925’te o projesiyle Paris için, eski yapıların yıkılmasıyla açılacak alanda gökdelenler ve geniş yeşil alanlardan oluşan yoğun bir yapılaşma önerir. Neyse ki bu öneri bir ütopya olmanın ötesine geçmez.
Alman şehirleri de korumacı yaklaşımları nedeniyle gökdelenleşmeye pek sıcak bakmamıştır.
2. Dünya Savaşı’nda tarihsel dokusu bozulmuş olan Frankfurt’ta birkaç gökdelen yapılmıştır.
Genelde, şehirlerindeki tarihsel değerlere duyarlı Batı Avrupa gökdelenleşmeye temkinli yaklaşmıştır. Buna karşılık Moskova’da Stalin döneminde 1947-53 arasında yedi yüksek yapı dikilmiştir. Zarafetten uzak piramidal, neoklasik, ağır dış görünümleri hemen tıpatıp aynı olan bu yapılar çok değişik işlevleri barındırmaktadır: üniversite, otel, bakanlık, apartman, yönetim binası gibi… Bu gökdelenler “Yedi Kızkardeşler” olarak anılmaktadır.
Bu gökdelenlerin bir benzeri de Sovyet işgalindeki Polonya’nın başkenti Varşova’ya Sovyetler Birliği’nin armağanı olarak (bedeli Polonyalılar’a ödetilerek) kültür ve bilim sarayı işleviyle dikilmiştir. Varşovalılar da tıpkı Paris’teki Montparnasse Kulesi yergisinde olduğu gibi Varşova’nın en güzel göründüğü noktanın 231 m’lik bu yapının tepesi olduğunda birleşirler.
Günümüzde, Avrupa’da da, bir yarış söz konusu olmadan gökdelenlerin sayısı artmaktadır. Özellikle son yıllarda Londra, Barselona, Stockholm, Moskova gibi şehirlerde yeni gökdelenlere tanık oluyoruz. Gökdelenleşme salgınının yeni coğrafyası Uzakdoğu ve Ortadoğu’dur. Salgın, toprak sıkıntısı çeken Hong Kong’la başlayıp Japonya, Güney Kore, Singapur, Endonezya, Malezya, Avustralya’ya, sonra da Ortadoğu’ya yayılmıştır.
1985’te Tokyo’daki en yüksek yapı 60 katlı Toshiba binasıydı. Daha sonra, trenler ve metroların kesiştiği istasyonundan günde üç milyon kişinin geçtiği Shinjuku bölgesi gökdelenlerle doldu. Japonya’ da gökdelenlere ilişkin olarak alınmış en ilginç karar belki de “Nisshoken” diye anılan, güneş ışığı hakkına ilişkin olanıdır. Yüksek bina, komşularının güneşini kestiği ve düşürdüğü gölgeyle onların daha çok yakıt tüketmesine yol açtığı için, komşu bina sahiplerine inşaat başlangıcında ciddi bir bedel ödemek zorundadır.
1998’de Mimar Cesar Pelli‘nin tasarımıyla Kuala Lumpur’da (Malezya) yapılmış olan Petronas İkiz Kuleleri 1999-2004 arasında dünyanın en yüksek binalarıydı. Son yıllarda özellikle Şanghay’daki yüksek yapılarıyla Çin de yarışa katılmış bulunuyor.
Güneş ışığını kesme parası Japonya’ da gökdelenlere ilişkin olarak alınmış en ilginç karar belki de “Nisshoken” diye anılan, güneş ışığı hakkına ilişkin olanıdır. Yüksek bina, komşularının güneşini kestiği ve düşürdüğü gölgeyle onların daha çok yakıt tüketmesine yol açtığı için, komşu bina sahiplerine inşaat başlangıcında ciddi bir bedel ödemek zorundadır.
20. yüzyılın sonlarına doğru, gelişmiş ülkelerdeki ekonomik yapının değişmeye başlaması, bilginin ve bilişimin giderek sermayenin ve sanayinin önüne geçmesi, işyeri konseptine de değişiklikler getirmeye başladı. Bilişim devrimi, gökdelen özentisini biraz olsun geri plana itmiş görünüyor. Büro çalışanlarının kent merkezinde pahalı bir yerde tutulmaları düşüncesi giderek değerini yitirdi; sanal iletişim olanakları sayesinde büroların kolay ulaşılabilir, daha ucuz banliyölerde yer alması yeğlenir oldu. Chrysler’in merkezi artık, New York’ta 319 m. yükseklikteki ünlü Chrysler gökdeleninde değil, Detroit’te yeşillikler içinde… Sears Tower’ın sahibi Sears firması da sonunda kendi gökdeleninden ayrılarak Chicago’nun uzak banliyölerinden birine taşındı… Ürettiği bilgi sistemleriyle dünyanın en varsıl şirketlerinden biri haline gelen Microsoft’un merkezi ise Washington Eyaleti’nde Redmond adlı yörede. Binalarının yüksekliği ise yalnızca 20 m. Bu durum karşısında “Gökdelenlerin sonu mu geliyor?” sorusu akla gelebilir. Ancak, hiç sanmıyorum; insanlardaki “büyüklük ve gösteriş” hırsı sönmedikçe yükselme tutkusu sürüp gidecektir. Buna, kent merkezinde yoğunlaşma eğilimi ve arsa azlığı gibi gerekçeleri eklemek gerekir.
Gökdelenlerin şehirler için sakıncaları (tarihi varlıkları ezme, gölge, rüzgâr, trafik yoğunluğu gibi) ortaya çıktıkça imar planlarının kısıtlamalar getirmesi kaçınılmazdı. Ancak, var olan planları ve bürokratik kısıtlamaları aşıp gerekli izni almak da gökdelen yapmanın ilk aşaması olarak ayrı bir güç ve prestij göstergesi oluyor.
Strüktür, rüzgâr ve deprem mühendisliğindeki gelişmeler, bu arada, bilgisayarın sunduğu yeni programlar ve yeni hesaplama yöntemleri değişik tasarımlara olanak sağlamaktan geri kalmıyor. Bu olanaklarla yükün daha sağlıklı transferi için daha karmaşık sistemler kullanılabiliyor. Böylece, eski piramidal ya da prizmatik biçimlerin yerine farklı geometrilerle yükselen yepyeni biçimler devreye giriyor. Ayrıca, günümüzde “yeşil gökdelen” arayışlarının sürdüğünü, kendi enerjisini üretirken CO2 salımını ve sera gazı etkilerini azaltan ekolojik çözümler arandığını ve mimari teknolojinin bu doğrultuda geliştirilmesi için araştırmaların yoğunlaştığını da izliyoruz. Ek olarak, özellikle, New York’taki İkiz Kuleler’e 2001’de yapılan saldırılardan sonra güvenlik sorunları da gündemdeki en önemli konulardan biri haline geldi. Mimari açıdan bakıldığında da günümüzde, performansa dayalı tasarım, narinlik, strüktürel ifade, gelişmiş malzeme teknolojisi, serbest mimari form (heykelsi görünüm) ve yeşil karakter ön plandadır…
Bugün Dubai’deki Burj Khalifa gökdeleni 828 metrelik yüksekliğiyle dünyanın en yüksek binasıdır; onu, 632 m ile Şanghay Kulesi izliyor. 3. konumda ise Mekke’deki Clock Royal Tower (601 m.) var. F. L. Wright‘ın “1 millik kule” ütopyasına hala ulaşılabilmiş değil. Ancak yeni gelişmelerle onun gerçekleşmesinin uzakta olmadığı görülüyor.
Bize gelince … Ülkemizde gökdelen sayılabilecek ilk yüksek yapı Ankara’da yapılmış olan Kızılay Emek İşhanı’dır. 1959-65 arasında Mi- mar Enver Tokay tarafından tasarlanan yapı 24 katlı ve 76 m. yüksekliğindedir. Bu yapı, o tarihlerde halk tarafından “Gökdelen” adıyla anıldı. Sonraki örnek İstanbul’daki Odakule oldu. Bu yapılar denendikleri tarihte, Türkiye’de henüz gökdelen yapımına uygun yeterlikte teknoloji ve malzeme yoktu, örneğin, sağlıklı bir giydirme cephe, doğru çözülmüş iklimlendirme sistemleri vb yoktu. Bu ilk denemeleri teknolojinin de gelişmesiyle yüzlercesi izledi.
‘Komünizmin mimarı’ Moskova’da Stalin döneminde 1947-53 arasında yedi yüksek yapı dikildi. Zarafetten uzak piramidal, neoklasik, ağır dış görünümleri hemen tıpatıp aynı olan bu yapılar, üniversite, otel, bakanlık, apartman gibi çok değişik amaçlarla kullanıldı. “Yedi Kızkardeşler” olarak anılan bu gökdelenlerden biri Sovyetler Birliği döneminde Dışışleri Bakanlığı ve Dış Ticaret Bakanlığı olarak kullanılan bina (altta). Stalin’i arkasında “Yedi Kızkardeşler” binalarından biriyle resmeden 1952 tarihli afişte, “Büyük Stalin’le gurur duyuyoruz – Komünizmin mimarı” yazıyor (üstte).
Gökdelen, özellikle İstanbul’da öteden beri tartışma konusudur. Sorun, genelde gökdelenin kendisi ya da gökdelen fikri değil, kentsel planlama ve kentsel tasarım açısından nereye yapılacağı konusudur. Bir dünya şehri olan İstanbul’un doğru dürüst bir planı olmadığı, var olanlar da uygulanmadığı için gökdelenler, ilke dışı noktasal kararlarla, ayrıcalıklı plan değişiklikleri ve imar durumlarıyla gelişigüzel yerleştiriliyor. YAPI dergisinin Haziran 1988 sayısına yazdığım “Tutarsızlıklar-Yeni Hong Kong” adlı yazıdan bir alıntıyı buraya aktarmak isterim:
“İstanbul, gökdelenleşme özgürlüğünü (!) sürdürüyor… ” ” …Hangi kriterlerle yeşil alanlar yapılaştırılıyor? Hangi planlar uygulanıyor? Hangi kriterlerle bunca kata izin verilerek İstanbul’un emsalsiz silueti değiştiriliyor? Bu soruların yanıtlarını bilmiyoruz. Tek bildiğimiz şey; tarihi İstanbul artık tarihe karışıyor.”
Sorun yalnızca İstanbul’la sınırlı değil. Birçok şehirde kamu arsaları, özelleştirme kapsamında, ayrıcalıklı imar izinleriyle gökdelenleşiyor. Özel girişimciler de bu yarışın gerisinde kalmıyorlar. Şehirler, plan, doğa, tarih, doku, siluet, kimlik, altyapı konuları hiç dikkate alınmaksızın yoğun yapılaşmaya ve gökdelenleşmeye açılıyor. “Avrupa’nın en yüksek gökdelenini yaptık” diye övünenlerin söylemi anlamsızlığını koruyor: Avrupa böyle bir yarış içinde değil ki!
FRANSIZLARIN PİŞMANLIĞI
Paris’in en güzel manzarası burada!
Paris’te uygulanma olanağı bulan ilk gökdelen 1969-1972 arasında yapılan 210 metre yüksekliğindeki Montparnasse Kulesi’dir. Fransızlar Paris’in merkezine bir gökdelen dikmenin pişmanlığını sürekli olarak duyacaklardır. O kadar ki, Paris’in en güzel manzarasının bu kuleden göründüğü söylenecektir; çünkü yalnızca buradan kulenin kendisi manzaraya girmemektedir. Alınan bu dersle, Suriçi Paris’te (bugünkü Boulevard Périphérique’in içi), 1970’ten sonra yüksek bina ya- pımını olanaksız kılacak koşullar getirilmiştir. Böylece Paris’in tarihsel dokusu ve şehir merkezi korunabilmiş, gökdelenleşme olgusu Paris’in dışına taşınmıştır.
Asya Tipi Üretim Tarzı tezi ile üniversitelerdeki Marx tabusunu kıracak kadar iktisatçı, 12 Eylül’ün mantığını anlamak için Göktürkleri araştıracak kadar tarihçi olan Sencer Divitçioğlu 9 Eylül’de 87 yaşında hayatını kaybetti.
HAKAN GÜLDAĞ
12 Eylül’ün hemen öncesi, İstanbul’da o zaman etrafı yeni yeni fabrikalarla dolmaya başlayan Ayazağa’da bir kırmızı Anadol… İçinde dört kişi, karşıdan yokuş aşağıya inen Renault’yu bekliyor. Yanlarından geçer geçmez takip başlıyor. Renault kendisini bekleyenleri fark ediyor, hızla gaza basıyor. Yollar virajlı, bir an görüş mesafesinden çıkınca bir fabrikanın park yerine girip duruyor. Kırmızı Anadol ise hızla gelip geçiyor.
“Çok sonra öğrendik ki” diyor Sevgi Divitçioğlu, “Bizi öldürmeye niyetlilermiş. Epey yıllar sonra Mim Kemal Öke ile yapılan bir televizyon programında o kırmızı Anadol’un içindeki oğlanlar demişler ki, ‘Biz bu adamı öldürecektik. Oysa bu adam memleketini ne seven adammış. İyi ki o sırada elimizden kaçırmışız.’ Bunu Mim Kemal Öke’nin babası anlatmış. Çünkü o sıralar Kök Türkler’i yazmıştı Sencer…”
İstanbul İktisat’ın efsane hocası Sencer Divitçioğlu tarihle hep ilgiliydi. 12 Eylül 1980 sonrasında üniversiteden uzaklaştırılmasının ardından kendi deyimiyle “İktisadiya’dan Tarihistan’a göçmesi”, bir geçiş değil, bir dönüştür. “Tarihle ülfeti vardır çünkü…” Dostluğu, ahbaplığı vardır. Daha önceleri Asya Tipi Üretim Tarzı ve Azgelişmiş Ülkeler’i yazmıştır.
Hocanın tarihe dönüşünün nedeni bizzat 12 Eylül’dür. İki yoldan: Bir, okuldan uzaklaştırılınca artık ‘iktisat’ yapmasının zemini kalmamıştır. Çünkü iktisat teorisi ancak ‘müşteri’ ile yapılır. Müşteriler, yani öğrenciler yoksa arada alışveriş de yoktur. İki, 12 Eylül’e sadece kızgınlıkla değil, bilimsel olarak da bakma arzusu. Bunca bilim insanını üniversiteden atan devlet nasıl bir devletti? Altta yatan ne vardı? Tarih bunu açıklayabilecek miydi? Bu sorulara cevap bulmak için iki bin yıllık bir tarihi eşelemeye başlar: “En iyisi ben bütün Türk toplumlarını incelersem, mesela Göktürk’lerden başlayarak, belki nasıl bir devlettir bu, anlar ve anlatabilirim dedim kendi kendime. İşim muamma çözmek…” Divitçioğlu’na göre hep sorgulamak gerekir. Bir dönem büyük tartışmalara, sol içinde fırtınalara neden olan Asya Üretim Tarzı teorisini de sorgular ileriki yıllarda. Doçentliğini 1959’da Marx’ta İktisadi Büyüme çalışmasıyla alan, derslerinde o güne kadar tabu sayılan Marksizme yer veren efsane hoca, “Marksizm insandan bahsederken insanı unuttu” da der.
2011 yazında İbrahim Ekinci ile birlikte, Sencer Divitçioğlu Anlatıyor kitabını hazırlarken hocayla yaptığımız söyleşilerde, en fazla dikkatimi çeken de bu oldu: Sonuçlarından korkmadan sorgulamak! Dikkat ettim, Divitçioğlu’nun iliş- kilerinde hep bu yanı öne çıkıyor. Bağımsız, eleştirel bir duruş. Bilmiyorum, bu duruşta, Samsun’daki çakılı bıçaklı bitirim günlerinin ya da Paris’in 50’li yıllardaki bohem hayatına tam göbeğinden dalışın etkileri ne kadardır? Üniversitede öğrencisi olamadığım hocamızı, ben hep ‘omuzlarının üzerinde kendi kafasını taşıyan’ bir bilim adamı olarak anacağım.
Cumhuriyet’in ilanı, 1925’ten itibaren bayram olarak kutlanmaya başlandı. İlk yıllarda mütevazı şenlikler yapılıyor, bayram vesilesiyle yeni rejimin değerlerini halka benimsetme amacı güdülüyordu. 1933’teki 10. yıl kutlamalarına ise ayrı bir önem verildi. “Cumhuriyet’in ilanının Onuncu Yıldönümü Kutlama Kanunu” ile bayramın köylere kadar her yerde kutlanması ve her kesimden insanın katılması hedeflendi. Fotoğrafta, atölyelerinin bulunduğu sokakta 10. yıl hatırası çektiren sayacılar görülüyor. İkisi dikiş makinesi, diğerleri el tezgâhı başında poz veren iş önlüklü, kravatlı, gömlekli sayacılar, deri parçalarını işleyip ayakkabı modeline uygun hâle getiren o günün zanaatkârlarıydı.
Okulların açıldığı Eylül ayı, bugün olduğu gibi eskiden de binlerce öğrenci için yeni öğretim yılı heyecanı demekti. Bir önceki yıl başarısız olup bütünleme sınavlarına giren öğrenciler ise, sınıfı geçip geçemeyecekleri okullar açılmadan kısa süre önce belli olduğu için diğer arkadaşlarından daha heyecanlı ve stresli olurdu.
Bu güzel fotoğraf 1931 yılı Eylülünde ayında çekilmiş. Poz verenler, Vefa Ortamektebi’nden mezun olmayı beklerken sınıfta kaldığını öğrenen son sınıf öğrencileri. 17 Eylül 1931 tarihli Yeni Gün gazetesindeki bu fotoğrafın altında şunlar yazıyor: “Vefa Ortamektebi son sınıf talebesinden 77 efendi bu sene ikmale kalmış ve yapılan imtihanda bunlardan yalnız üçü sınıfı geçmiştir. Bu vaziyet karşısında diğer 74 talebe mektep müdüriyetine ve Maarif’e müracaat ederek mağduriyetlerinden bahisle neticenin tashihini istemişlerdir”.
Geçen ay cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan’dan önce Çankaya Köşkü’ne çıkan, yedisi asker kökenli 11 eski cumhurbaşkanı, arkalarında iyisiyle kötüsüyle unutulmaz izler bıraktılar.
Türkiye geçen ay Recep Tayyip Erdoğan’ı yeni cumhurbaşkanı seçti. Halkın oyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı olan Erdoğan, en az beş, eğer yasada bir değişiklik yapılmazsa iki dönem şartından ötürü en fazla on yıllığına Çankaya Köşkü’nün yeni sakini olacak. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin birebir tanığı olan Çankaya Köşkü, Erdoğan’dan önce 11 cumhurbaşkanını ağırlamıştı.
M. K. ATATÜRK BİRİNCİ ADAM Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte ilk cumhurbaşkanı olan ve ölümüne kadar bu görevi sürdüren Mustafa Kemal Atatürk, 1929’da Orman Çiftliği’nde motosiklet turunda.
Çankaya Köşkü’nün eski sakinleri son olarak bir fotoğraf sergisinde biraraya geldi. Bu ayki Albüm sayfalarımızı da serginin içinden bir seçkiye ayırdık. Depo Photos ve Bahçeşehir Üniversitesi Fotoğraf ve Video Bölümü işbirliğiyle gerçekleşen CMHRB Kadrajda adlı sergide yalnızca cumhurbaşkanlarının Çankaya döneminden değil, Köşk’e çıkmadan önceki ve sonraki hayatlarından da haber fotoğrafçılarının çektiği kareler var.
Bahçeşehir Üniversitesi’nin Beyoğlu, Galata’daki BAUEXP Galerisi’nde açılan sergi 30 Eylül’e kadar ziyarete açık kalacak.
İSMET İNÖNÜ MİLLİ ŞEF Atatürk’ün ölümünün ardından cumhurbaşkanı olan “Milli Şef” İsmet İnönü, bu görevini 22 Mayıs 1950’ye kadar sürdürdü. Bu tarihten sonra da siyasetten uzaklaşmayan İnönü, 23 yıl boyunca CHP’nin genel başkanıydı. Soldaki fotoğrafta 1968 yılında Anıtkabir’deki bir tören öncesinde dinlenen İnönü, aşağıdaki fotoğrafta ise 1960’ta eşi Mevhibe Hanım’la çıktığı bir gezide trenden halkı selamlıyor.
CELAL BAYARKÖŞKÜN BAHÇESİNDE 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişi partinin genel başkanı Celal Bayar’ı Çankaya’ya taşıdı. Fotoğrafta Bayar, 1957 yılında Köşk’ün bahçesinde torunuyla oynuyor.
İDAMDAN YAŞI SAYESİNDE KURTULDU 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 10 Kasım 1954’te Anıtkabir’deki Atatürk’ün 16. ölüm yıldönümü törenlerinde… 27 Mayıs 1960’taki darbeyle görevden alınan ve 1961’de idama mahkum edilen Bayar’ın cezası yaşı nedeniyle müebbet hapse çevrilmişti.
CEMAL GÜRSEL
CUNTA ONU İSTEDİ 1960 yılının Mayıs ayına kadar Kara Kuvvetleri Komutanı olan ve Demokrat Parti iktidarı tarafından zorunlu izne çıkarılan Cemal Gürsel, 27 Mayıs’ta albay ve daha alt rütbedeki subayların yaptığı darbeden sonra Ankara’ya çağırılarak darbeci subaylardan oluşan Milli Birlik Komitesi’nin başına geçti ve Devlet Başkanı oldu. Soldaki fotoğrafta 27 Mayıs ardından yaptığı ilk basın toplantısında, üstteki fotoğrafta da1961’de cumhurbaşkanı seçildikten sonra makam arabasına binerken görülüyor.
CEVDET SUNAY ORDUNUN BAŞINDAN KÖŞK’E Cemal Gürsel’in 1966’da görevini yapamayacak kadar hastalanması nedeniyle TBMM görevine son verip Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ı cumhurbaşkanı seçti. Sunay, Çankaya Köşkü’nde ailesiyle birlikte görülüyor.
FAHRİ KORUTÜRK DENİZCİ CUMHURBAŞKANI Köşk’e çıkan en yaşlı cumhurbaşkanı olan Fahri Korutürk, 1973’te cumhurbaşkanı seçildiğinde 70 yaşındaydı. Önceki cumhurbaşkanları gibi asker kökenli olan Korutürk, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı’ydı. Sağda 1977’deki bir resmi törende görülen Korutürk, üstteki fotoğrafta 1979’da dönemin Genelkurmay Başkanı (kendisinden sonra cumhurbaşkanı olacak) Kenan Evren’i kabul ediyor.
KENAN EVREN DARBEYİ YAPTI MAKAMI KAPTI 12 Eylül 1980’de darbe yapan generallerin başındaki Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, bu tarihten 1982’ye kadar devlet başkanı, 9 Kasım 1982’de ise cumhurbaşkanı oldu. Üstteki fotoğrafta 1980’de TBMM’de Milli Güvenlik Konseyi’nin toplantısına başkanlık eden Evren, alttaki fotoğrafta ise 1986’da Sivas’ı ziyareti sırasında Valilik’te kendisine hediye edilen Kangal köpeği yavrusunun azizliğine uğruyor.
“ATATÜRKMÜŞÜM GİBİ ÇEK” Tatillerini daha çok Marmaris’te geçiren ve emekliliğinden sonra Marmaris’e yerleşen Kenan Evren, 1986’da Bodrum tatili sırasında gazetecilere poz veriyor (altta). Evren’in tren penceresinden 1986’da verdiği poz ise uzun sure Atatürk’ün aynı pozunu taklit ettiği gerekçesiyle eleştirilmiş ve mizah konusu olmuştu (üstte).
TURGUT ÖZAL LAKABI “TONTON”DU 1983’te başbakan olan ve 1989’da Çankaya’ya çıkan Turgut Özal asker kökenli olmayan ilk cumhurbaşkanıydı. Başbakanlığı döneminde özellikle yaz tatillerinde verdiği şortlu pozlar çok konuşulan Özal, 1988’de Marmaris Okluk Koyu’nda eşi Semra Özal’la birlikte (üstte). Lakabı “Tonton” olan Özal, cumhurbaşkanı seçildikten sonra Meclis’e gelişi (altta).
KONUTTA İLK SİVİL Turgut Özal, Çankaya’ya çıktıktan sonra da başbakanlığı döneminde olduğu gibi eşi Semra Özal’la birlikte gezilere çıkmayı sürdürdü. Fotoğrafta 1990’da çıktığı bir yurt gezisinde eşiyle Cumhurbaşkanlığı aracında görülen Turgut Özal, 1993’te hayatını kaybetti. Özal, Atatürk’ten sonra görevi başında ölen ikinci cumhurbaşkanıdır.
SÜLEYMAN DEMİREL ÇOBANLIKTAN ZİRVEYE Süleyman Demirel, 12 Eylül darbesinin siyaset yapmayı yasakladığı siyasetçilerden biriydi. Yasakların kalktığı 1987’de yeniden siyasi arenaya dönen Demirel 1991’de başbakan, 1993’te Özal’ın ölümünün ardından cumhurbaşkanı oldu. Aktif siyasete atıldığı 60’lı yıllarda, çocukken köyde çobanlık yapmasıyla övündüğünden “Çoban Sülü” olarak ünlenen Demirel, 1998’de cumhurbaşkanı olarak katıldığı Hayvancılık Kongresi’nde çoban kepeneği, külahı ve değneğiyle poz vermişti (sağda).
YARGIÇ BAŞKAN Ahmet Necdet Sezer, 16 Mayıs 2000’de onuncu cumhurbaşkanı seçilmeden önce Anayasa Mahkemesi Başkanı’ydı. Asker ya da siyasetçi olmayan ilk cumhurbaşkanı olan Sezer, görev süresi boyunca çizdiği mütevazı devlet adamı portresiyle dikkatleri çekti. Solda 2003 yılında ailesiyle görülen Sezer, sağda eşi Semra Sezer’le Köşk’te konuklarını bekliyor.
ABDULLAH GÜL, GELİŞİ DE GİDİŞİ DE TARTIŞILDI AKP’nin kurucularından olan Abdullah Gül’ün 2007’de cumhurbaşkanı seçilmesi uzun süren tartışmalara yol açtı. Üstte bir basın toplantısı öncesinde eşi Hayrünnisa Hanım kol düğmelerini düzeltirken görülen Gül, solda Çankaya Köşkü Sosyal Tesisleri’nin bu yılki açılışında bilardo oynuyor. Alttaki fotoğrafta ise 2012’de Tarabya Köşkü’nün penceresinden manzarayı seyrediyor.
5. Murad’ın saltanatında (1623-1640) yazılmış bir akaid-ilmihal kitabında ana babalara öğütler var. Uyarılar, o çağda subyancılığın, eşcinselliğin, seviciliğin yaygınlığını gösteriyor.
“Oğullarınızı ve kızlarınızı yaramaz meniden (spermden) doğma çocuklarla arkadaşlıktan çalgı çegâne dinlemeden, oyundan ve temaşâdan, fuhuştan (aşırılıklardan), yalandan, hırsızlık yapanlarla arkadaşlık etmekten katı sakının!” Gerekçe şu: sâbiler (çocuklar) hemen eğilim gösterir, etki altında kalır ve bağlanırlarmış.
Anlatılanlardan, o çağda subyancılığın, eşcinselliğin, seviciliğin yaygınlığı açık. Kandırma -ayartma; “hâlî zihin” (sâbilik-çocukluk) çağında başladığından günahla korkutup sorumluluk yükleme, ana babalarla kocalara havale ediliyormuş. Günümüzün eğitsel uyarı ve yöntemleriyle örtüşen açıklamalarsa pedagoji tarihimiz için verilerdir.
Söz konusu kitapta, “Oğullarınızı âşık-perest oğlanlardan koruyun. Yani çocuğu, ona dikkatle bakıp âşıklık yüzü gösterenlerden gayetle sakınmalıdır. Çünkü ona da sirayet eder. Zira bulaşıcıdır. Bir de kekezlik ve yuvşaklık eden oğlanlar vardır. Bunlardan da sakınalar.
‘Aşıkperest oğlanlar’:Yazma 17. yüzyıl Akaid kitabında, hemcinslerle âşıklığın yaygınlığına değinilerek ana babalar uyarılıyor oğulların aşıkperest oğlanlardan, kızları yolunu şaşırmış kadınlardan korumaları isteniyor.
Çarşıda ve pazarda gezenler: Kişi kızını, oğlunu, karısını, cariyesini şunlardan korumalıdır. Bu hatunlar erlere karıştıklarından hayâsız ve edepsiz olur. Nice sözler ve kelimeler işitirler. Örtülü hatunlar pazarda görüp işittikleriyle kulaktan âşık olurlar. Sonra isterler ki her gün çarşıya çıkıp gezeler.
Burnu önünde olup bir elinde asâ, bir elinde tespih olan hatunlar: Bunları evlerine koymayalar. Bunlar ekseriya kodaşlık ederler. Bu hatunlardan ehlini ve ayâlini sakınalar.
Kadınlar biri birilerine sahıka (sevicilik) etmek: Hemen erkek erkeğe livata etmek gibidir. hâtununu ve kızını sakınmamak deyyusluktandır. Günahı zinâ etmek günahından da livata etmek günahından da ziyadedir. Ve kabirde gidilere (kadın pazarlayan, pezevenk) olan azap ziyâdedür.
Yatakta basılanlarHamse-i Atayi’nin Walters Sanat Müzesi’ndeki nüshasında herkes yattıktan sonra aynı yatakta basılan iki erkek.
Fâhir feraceler giydirmek: Oğullarına fâhir feraceler, sincefler, fâhir kaftanlar libaslar ve kuşaklar ki ibrişimden ve gümüşten ola, fâhir dolamalar giydirmeyeler. Nakışlı ipekten çakşır dizden yukarı ki görenlerin aklı gide ve ömründe oğlana meyl etmeyenler, zaruri meyl edeler. Bunlar hâtunlar içindir ki erlerinin meyil ve muhabbetleri ziyade ola. Onları öpüp koçup kendi nefislerini tatmin edeler.
Nigârlara benzemek, öykünmek: Aklı olan oğluna süslü libaslar giydirmez. Bunlar avretlere mahsustur, erlerine güzel görünüp harekete gelip cima’ edeler. Bir de nigâr oğlanlar giyerler ki kendiye âşık edeler.
Şeytana uymak: Bir hatunda bir şeytan vardır amma bir oğlanda on sekiz şeytan vardır. Gece ve gündüz uzuvlarını güzel gösterirler ki âşık olasın. Şeytan sana yol bula. Hele bir kere safasını sür, bu fiil sana hoş ve gökçek gelir. Şeytan, -Ey kişi Allah kerimdir. Hele bu oğlan büyüyünceye dek tövbe etme safasını sür. Sonra tövbe edersin der.
Gelibolulu Mustafa Âlî (öl. 1600) tarihçiliği yanında, görgü-eğitim, tasavvuf, toplum yapısı, siyaset, biyografi, hukuk alanlarında önemli yapıtlar bırakmış bir 16. yüzyıl aydını ve şairidir. Mevâ’idü’n-Nefâ’is fî Kavâ’idi’l Mecâlis (Görgü ve Toplum Kuralları Üzerine Ziyafet Sofraları) adlı eserinde: “Ahvâl-i harem-i Selâtin ve gılmân-ı derûn-ı harem” bahsinde bazı uygunsuz durumların namus-ı din ve devlete yakışmadığına değinerek bu gibi Lâyık-ı nâmus olmayan yakışıksız hareketlerin, uygunsuz cünbüşlerin saray içhalkı (enderun) ve taşra ahalisi arasında 2. Selim’e (1566-1574) kadar görülmediğini vurgular. O tarihe kadar civanlar (güzel oğlanlar) ortalıkta dolaşmaz ve utangaçlarmış. Hatta sessizce konuşmalarına dahi izin verilmezmiş. Devamında:
“(Oysa şimdilerde) reva olmayan cünbüşler, menhiyat (yasaklar) aldı yürüdü. Meselâ içoğlanları veya harem-i has cariyelerinden biri hastalanarak ya da bir hastalık uydurarak taşradaki aşinalarına kavuşmak isterler. Hastalığımın ilacı ona varmayınca olmaz derler, yabancı evlerde aylarca kalırlar.
Oğlan tacizine dayakHamse-i Atayi‘nin Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki nüshasında bir sokak gösterisini izleyenler arasındaki bir erkek, genç bir oğlanı taciz edince kalabalık tarafından dövülüyor.
Emred (yeni yetme) ve sâde-rû (yüzünde tüy bitmemiş) gılmana (oğlanlara) rağbet, hüsnü cemal (güzel) sahibi kadınlardan fazladır. Çünkü nigârların (güzel kadınların) namahremleri şunun bunun korkusundan kapalı, yani gizlidir. Oysa civanlar (genç, güzel oğlanlar) ile söyleşme ve buluşma kapısı daima açıktır. Kaldı ki sâde-rûlar, seferde ve barışta sahibine yakın ve yâr (sevgili) olur. Emred (yeni yetmeler) cinsinden olanlar tazelik dönemlerinde Yusuf-ı Mısrî (Hz. Yusuf) gibi alıcı bulurlar. Tıraşları gelinceye kadar bilgi öğrenmeye ve görgülerini arttırmaya güzellikleri engeldir. Çünkü ünlü kişilerin kendilerine düşkünlüklerinden fırsat bulamazlar. Günler geçer, rezillere uyar, yüzlerinin ar suyunu yere saçarlar. Sonlarının kötü olacağını düşünmezler” diyor.
Levni’nin (öl. 1732) çiziminde, elinde şarap şişesiyle uyuyan oğlan.
Gelibolulu Âlî aynı eserinde “imparatorlukta çeşitli etnik gruplara mensup bıyığı terlememiş, sakalı çıkmamış oğlanların fiziksel özelliklerini, hal ve tavırlarını, kusur ve erdemlerini uzun uzadıya anlatır”. Tarihçi Serkan Delice’ye göre bu çok ayrıntılı tasvirler “… Âli’nin kabul ettiği ama aynı zamanda ayıpladığı hemcinsler arası ilişkilerin kaçınılmazlığı, erkekliğin ve ataerkilliğin her zaman süreç halinde devam eden oluşumunun arkasındaki endişeleri, tedirginlikleri, kırılganlıkları açığa çıkarır. Böylece Osmanlı kültürünü fallus merkezci ve basmakalıp şekillerde tanımlayan tasvirleri hükümsüz kılar”.
Osmanlı toplumunda eşcinsel ilişkiler, farklı kesimlerde bir ölçüde yaygındı. Sarayda kadınlara kapalı Enderun, erkeklere kapalı Harem, evlerde harem-selamlık, sokakta hamam kültürü, tekke tarikat sapmaları, yasak ve günaha rağmen eşcinselliği günlük hayatın bir parçası kılmıştı.
Yakın Doğu toplumlarındaki eşcinsellik temaları, Binbir Gece Masalları’ndan beri şahların, sultanların eğlence meclislerinden gündelik hayatın gerçeklerine kadar, örtülü tutulsa da olağandı ve öyle yaşandı. İslamiyet’in doğrudan doğruya Kuran tarafından (16 ve 30. sûreler) yasakladığı eşcinsel ilişkiler, farklı dönem ve kültürlerde hem sosyal bir gerçek hem de yazılı-sözlü tarihin bir parçası olarak yaşamaya devam etti.
Arap edebiyatının en büyük şairlerinden Ebû Navâs’ın (757-815) gazelleri; İranlı İbn Davud’un (868-909), İbn Kuzman’ın (1080-1160), İbn Hamdis’in eserleri; Abbasi döneminin ünlü bilgini El Cahiz’in (779-869) çeşitli yazıları, Keykavus’un (öl. 1012) meşhur Kâbusnâme’si; Arap, Fars ve Türk-Osmanlı sanatındaki nice minyatürlerin, onlarca edebiyat veya bilim eserinin gerek nasihat gerekse bir tür homoerotizm şeklinde yansıttığı eşcinsellik, bir yönüyle de Doğu toplumlarının bu konudaki zenginliği ve açık görüşlülüğünü belgeliyor.
Dinî yasaklar ve tabular gibi, eşcinsel ilişkiler de dönemden döneme, ülkeden ülkeye değişimler gösterir; ama ikisi de devam eder. Osmanlı toplumu da bu anlamda kendi algı ve pratiklerini yaratmış. Klasik dönemde, Gelibolulu Mustafa Âlî’nin (1541-1600) çeşitli eserleri, Nev-îzâde Atayî’nin (öl. 1635) Hamse‘sindeki çizimler, Nedim’in (1681-1730) şiirleri, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın (1703-1780) Marifetname’sindeki değinmeler, eşcinselliğin toplumsal algısına dair değerli bilgiler sunar. (Bu literatüre dair zengin bir derleme, günümüz Türkçesine aktarılmış şekilde Murat Bardakçı’nın Osmanlı’da Seks kitabının bir bölümünde sunulmuştur).
Osman Hamdi Bey’in 1905 tarihli “Kitap okuyan emir” tablosu. “Kızoğlan nâzı nâzın, şehlevend âvâzı âvâzın/ Belâsın ben de bilmem kız mısın oğlan mısın kâfir!” Nedim
Bizans dünyası da eski Yunan’dan ve Doğu toplumlarından aldığı harem (gynakionitis)-selamlık (andronitis) geleneğini sürdürmüştür. Hemcinsler arasındaki duygusal-cinsel ilişkiler için zemin hazırlayan bu ortam, Osmanlı toplumunda da devam eder. Yine erken Bizans dünyasındaki Roma hamam geleneği, Osmanlılarda da homeseksüelliğin “örtülü” bir sosyal buluşma alanı olur.
Sarayın Enderun koğuşlarını dolduran seçme içoğlanlar arasındaki önlenemez ilişkiler, Harem hayatına dair eşcinsellik hikayeleri, kimi zaman Osmanlı sultanlarının cinsel tercihlerine kadar uzanan geniş bir alandır. Burada çoğu zaman rivayet ve tarih birbirine karışır, karıştırılır. Gerçek olansa, ister sarayda ister halk arasında olsun, bu tür ilişkilerin Osmanlı toplumunda oldukça yaygın şekilde yaşandığıdır. Kimi tarikatların dayattığı yaşam tarzları da, eşcinsel ilişkilere kapı aralamıştır.
Nevizade Atayi’nin (öl. 1635-6) beş mesneviden oluşan Hamse’si (Hamse-i Atayi) 18. yüzyılda resimlenmişti. Bir erkeğin, âşığıyla birlikteyken koç darbesiyle misafir dolu odaya düşmelerine dair öykünün minyatürü, Hamse’nin Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki nüshasında tahrip edilmişken, ABD’deki Walters Sanat Müzesi’ndeki nüsha orijinal haliyle korunuyor.
Bu gerçeklere karşın Osmanlı toplumundaki eşcinselliği, şüphesiz bugünkü anlam ve algısıyla, bir kimlik ve tercih olarak görmek doğru olmaz. Efendiler, köleler dünyasında gönül ilişkisi veya gönüllülük nadirdir. Bununla birlikte her ne kadar dinen yasak olsa da, Osmanlı toplumundaki eşcinsel ilişkilerin Tanzimat dönemine kadar göreceli bir serbestlik içinde yaşandığı, aynı şekilde günümüzle mukayese kabul etmeyecek biçimde yazılıp açıklandığı görülür.
22 sayfa ayırdığımız dosyamızda Osmanlı dönemindeki eşcinselliğe, bir tarihçiden (Gelibolulu Mustafa Âlî), bir sanatçıdan (Enderunlu Fâzıl), bir devlet adamından (Cevdet Paşa) alıntılar; ayrıca ilk kez yayınlanan bir belge ve zengin bir terimler sözlüğüyle ışık tutmaya çalıştık.
Ulusal tiyatro kurma düşüncesinin ilk ürünü olan Şehir Tiyatroları, Darülbedayi (Güzellikler Evi) adıyla bundan 100 yıl önce kurulmuştu. Şehir Tiyatroları, bir asır boyunca dönem dönem yasak, sansür ve fiziki saldırılar nedeniyle yalpalasa da sayısız tiyatro neferinin yetişmesini ve halkın ucuz tiyatro seyretmesini sağlayan kurumlardan biri oldu.
AYŞEGÜL YÜKSEL
Belleksiz bir toplum olduğumuzdan – özellikle 1980’lerden bu yanayakınıp durmaktayken, bir de baktık, toplumca ‘tarih meraklısı’ olup çıkmışız. Yaman çelişki doğrusu! Prof. Dr. İlber Ortaylı gibi ünlü tarihçi akademisyenlerin TV’de ve yapıtlarında sunduklarına diyeceğim yok da, ‘tarihçi’liğe soyunmuş ‘heves erbabı’nın anlattıklarıyla ya da ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisinde olup bitenlerle -bilimsel açıdan arada pek de fark gözetmeksizin- kafa bulmamıza ne demeli! ‘Tarih’ ile ‘masal’ı, ‘masal’ı da ‘gerçek’ ile karıştırmaya başlamak tehlikeli…
Yaşını başını almış biri olmanın ayrıcalığından yararlanarak, bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBBŞT) olarak anılan, 100 yaşındaki en ‘kıdemli’ tiyatromuza ilişkin tanıklığımın bir bölümünü, ‘gerçek’ ile ‘masal’ı ve ‘masal’ ile ‘tarih’i birbirine karıştırmadan belleğimden süzerek aktarmanın, en azından okurların kendi canlı tanıklıklarını da anımsamasında yararlı olabileceğini umuyorum.
Modern tiyatronun öncüsü Tepebaşı Dram Tiyatrosu kurulduğu günden itibaren birçok oyuna ev sahipliği yaptı.
Çünkü bu kurum 100 yaşına yalnız birikmiş belgeler, fotoğraflar ve elektronik ses/görüntü kayıtlarıyla değil, milyonlarcamızın tanıklığıyla ulaşıyor.
1908’de II. Meşrutiyet’le oluşan çoşkulu ortam tiyatro alanında da görülmekteydi. Ulusal bir tiyatro kurma düşüncesi o yıllarda oluşmuştur. Darülbedayi bu tür bir yaklaşımın ürünüdür. İBBŞT tam 100 yıl önce, 1914 yazında Darülbedayi (Güzellikler Evi) olarak tasarlanmıştı. ‘Güzellikler Evi’, bir okul olma yanında, profesyonel bir tiyatro kuruluşu olma özelliği de taşıyacaktı.
Aralık 1927’de Darülbedayi oyuncuları Tepebaşı’nda.
Zamanın İstanbul belediye başkanı (ülkemizde modern cerrahinin öncülerinden) Cemil (Topuzlu) Paşa bir konservatuvar kurulması düşüncesini ortaya atmış, Avrupa’da ‘gerçekçi akım’ın tiyatrodaki ilk büyük yönetmenlerinden André Antoine bu amaç doğrultusunda Fransa’dan İstanbul’a çağrılmıştı. (Bu konunun ayrıntılı incelemesi ve başka kaynaklar için Özdemir Nutku’nun Darülbedayi’nin Elli Yılı -DTCF Yay. 1969- adlı yapıtına başvurulabilir.)
Ne ki, I. Dünya Savaşı’nın çıkması ve Osmanlı İmparatorluğu ile Fransa’nın savaşta karşı saflarda yer alması sonucunda Antoine ülkesine dönmek zorunda kalmıştı. Yine de, Tiyatro ve Müzik bölümlerinden oluşan Darülbedayi bir okul olarak etkinliklerine başlamış, 1916’da ‘Çürük Temel’ adlı uyarlama oyunun sahnelenmesiyle bir tiyatro kuruluşu olma niteliği de kazanmıştır. 1916-1918 yılları arasında 10 yerli, 6 da çeviri oyun sahneleyen topluluk, kısa sürede İstanbul seyircisine çok sayıda oyunla sürekli olarak hizmet veren bir kuruma dönüşmüştür.
Darülbedayi’nin temel direği ve modern Türk tiyatrosunun en önemli isimlerinden Muhsin Ertuğrul.
Kurumlaşmanın önemli bir göstergesi de seyirci için düzenli olarak yayımlanan, oyunlardaki görev dağılımını göstermek yanında, tiyatro yazıları ve haberleri içeren dergilerdir. 1930’da Darülbedayi olarak yayın yaşamına başlayan bu yayınlar zaman içinde Türk Tiyatrosu adını almıştır.
Ben ve kardeşim, tiyatroyu merak etmeyi -henüz tiyatroya götürülmediğimiz- 1950’li yılların başında bu yayınlardan öğrendik. Darülbedayi 1934’te ‘Şehir Tiyatrosu’ adını almıştı. Ne ki Darülbedayi döneminin öyküleri de -büyüklerimizin birinci elden tanıklığından- bizim kuşağa aktarılacaktı.
İki efsane kadın Bedia Muvahhit (solda) ve Neyyire Neyir, hem Darülbedayi’nin hem de Türk sinemasının ilk kadın oyuncularındandı.
‘Paradi’ sözünü duymuş muydunuz? ‘Cennet’ anlamına gelen bu Fransızca sözcük, tiyatroda biletlerin en ucuza satıldığı ve sahneyi kuşbakışı gören en üst balkonun bulunduğu bölüm için kullanılırmış (Shakespeare’in ünlü Globe Tiyatrosu’nun üst balkonuna da ‘heavens’ (yine ‘cennet’) derlermiş). 1911 doğumlu rahmetli doktor eniştem, tıp öğrencisiyken Tepebaşı Dram Tiyatrosu’ndaki oyunları arkadaşlarıyla ‘paradi’den seyrettiklerini anlatırdı. Bu oyunlar arasında Nazım Hikmet’in sahneye çıkan ilk oyunu olan ‘Kafatası’nın dünya prömiyeri (1931-32 dönemi) de varmış (Yazarın ‘paradi’deki öğrenci seyircilerden büyük alkış aldığı ve omuzlarda taşındığı oyunun 3. gününde kaldırıldığını da tiyatro tarihi yazıyor).
Annem de babam da kitap okuyan, üstelik tiyatroya tutkun insanlardı. Gördükleri oyunlardan günlerce söz ederlerdi. Kardeşim Ahmet’le (Günkut) ben de ağzımızın suyu akarak onları dinlerdik. Biz sanatın insan yaşamını nasıl zenginleştirdiğini onlardan öğrendik.
Unutulmaz oyuncular Neyyire Neyir, Hazım Körmükçü ve Vasfi Rıza Zobu sahnede.
Babamın gençliğinin bir bölümü Bakırköy’de geçmiş. Bakırköy’den çok sanatçı çıkmıştır. Babamın döneminde Münir Özkul, rahmetli Mürüvvet Sim gibi sanatçıların mahallesiymiş İstanbul’un bu ilçesi. Babam Kuleli Askeri Lisesi’nde okuduğu dönemde ve sonra da İstanbul’da görevli olduğu yıllarda Darülbedayi/Şehir Tiyatrosu oyunlarını kaçırmazmış. 1934’te İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda izlediği ‘Lüküs Hayat’ operetinin bütün şarkılarını ezbere söyler, başroldeki Hazım Körmükçü’nün performansını anlata anlata bitiremezdi. İlkel bir ses kaydı olan bu yapıtın şarkıları uzun yıllar sonra bile radyodan yayımlanırdı. Siyah beyaz bir filmi de yapılmış olan yapıtı TV’de izlediğimi de anımsıyorum. Benim birinci elden tanıklığım ise, Hazım’ın rolünü Zihni Göktay’ın –Hazım’a yakın bir yetkinlikle- oynadığı, Suna Pekuysal’lı, Sezai Altekin’li, 1984 yapımı ‘Lüküs Hayat’a ilişkindir.
Annemin genç kızlığı ise Kadıköy tarafında geçmiş. Sinemaya ve gösteri sanatlarına meraklı olan anneannem çocuklarından küçük olanları alıp Süreyya Sineması’nda (şimdiki Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası) locadan film seyretmeye gidermiş. Locanın arka fonundaki perdenin arka- sına gizlenip sigara da içermiş üstelik. Bir de eski Bostancı vapur iskelesine giden deniz kenarındaki yolun üstünde Bostancı Gazinosu vardı ben küçükken. Annem ve teyzem çocukluklarında bu gösteri- lere götürülürmüş. Büyükler çay/kahve içerken çocuklara ‘lokum’ getirirmiş garson. Ben ‘lokum’ dönemini kaçırdım, ama o gazinoda çocukların ‘beyaz gazoz’ içtiği döneme yetiştim. Süreyya Sineması’nda ise, ilk-orta-lise-üniversite yıllarım boyunca her hafta film seyrettim.
Darülbedayi’nin unutulmaz oyuncularından Muammer Karaca bir oyundan önce son hazırlıklarını yapıyor.
Bir turne yolculuğunda trenin camından bakan oyuncular Şaziye Moral, Şevkiye May ve Nezahat (Dilligil) Tanyeri (soldan sağa).
Annemle babam evlenince, tiyatroyu yaşamlarının ‘vazgeçilmez’i yapmışlar. Kardeşimle beni büyükbabama emanet edip, birçok oyunu Muhsin Ertuğrul’un yönettiği İstanbul Şehir Tiyatrosu’na, ya da Muhsin Ertuğrul’un kurduğu Küçük Sahne’ye giderlerdi. Babam Cahide Sonku, annem Suavi Tedü hayranıydı.
Edmond Rostand’ın, Max Meinicke tarafından sahnelenen ‘Yavru Kartal’ (‘L’ Aiglon’) (1953-54) oyununda izledikleri –yanlış anımsamıyorsam, sahnede erkek kılığına da girmiş olan ‘muhteşem’ Cahide Sonku’nun oyunculuğu onları çok etkilemişti. Onların Sonku’yu seyrettikleri gece, bir yandan kulakları iyi duymayan büyükbabamın sonuna dek açtığı radyodan gelen Arap müziği, öte yandan, meydanı boş bulan kardeşimin afacanlığı beni öyle bunaltmış olacak ki, içimi ‘Annemle Babam Dram’a Gitti’ adını koyduğum bir şiire döküp, geldiklerinde görsünler diye masanın tam ortasına yerleştirdiğimi ya da bu şiir nedeniyle bütün sülalemin benimle dalga geçmekten yıllarca bıkmadığını unutmam olası mı?
Eski davetiye ve el ilanları Ramazan ayında daha zengin bir program sunan Darülbedayi’nin Ramazan temsilleri afişi (en üstte). Darülbedayi’nin sahnelediği ilk oyun olan 1916 tarihli “Çürük Temel”in el ilanı (üstte solda) ve Tepebaşı Tiyatrosu’ndaki temsilin davetiyesi (üstte sağda).
Benim Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda gördüğüm ilk oyun Jean Anouilh’in, yine Max Meinicke’nin 1954-1955 döneminde sahnelediği ‘Beyaz Güvercin’di (‘Colombe’). Demek ki 13 yaşındayım. Gencecik Nedret Güvenç’in, karanlık sahneyi ışığa boğan -beyazlar içindeki- o şiirsel görüntüsü ve billur sesiyle mühürlenen tiyatro coşkusu…
Aynı yıl, dokuz yaşındaki kardeşimi (1958’de yıkılan) Tepebaşı Komedi Tiyatrosu’ndaki -Vasfi Rıza’nın oyunculuğuyla ortalığı yıktığı- Moliére’in ‘Kibarlık Budalası’na 12 yaşındaymış süsü vererek sokmaya çalıştığımızı unutabilmem de olanaksız. Babamın ‘yalan beyan’ına karşı çıkan bizim ‘cin fikir’ küçük delikanlı, sesini yükselterek ‘Amma da mübalağa ettiniz’ deyiverince, biletleri kontrol eden görevli kıkırdamasını tuta- mamış, ‘Böyle akıllı bir genci oyunumuza nasıl almayız’ diyerek içeri girmemize izin vermişti. Belleğime kazınmış ilk oyun repliği, Vasfi Rıza Zobu’nun -benzersiz sahne albenisiyle- bu oyunda birkaç kez yinelediği ve her seferinde bir öncekinden daha şiddetli alkış alan, evde yıllarca -kendimizi önemsediğimiz her aşamada- işi şakaya vurmak için yinelediğimiz ‘Ben mamamuşi oldum’ sözü olmuştur.
Belleğime o zamanlarda yerleşmiş bir başka oyun repliği de ‘Yine yalan söylüyorsun, Peer’dir. Annemle babam, Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda izledikleri Ibsen’in ‘Peer Gynt’(1956-57) oyunundan öyle etkilenmiş olmalılar ki, bu sözleri -evde konuya uygun bir dramatik an oluştuğunda- Peer’in annesi Aase’yi oynayan sanatçının tonlamalarını taklit ederek yinelemeyi alışkanlık edinmişlerdi.
Müthiş bir Hamlet performansı 1959-60 sezonunda sergilenen Hamlet’te Gülistan Güzey ve Engin Cezzar.
1953-54 sezonu oyunlarından Yavru Kartal.
Yönetmen İsmail Galip Arcan’ın oyunculara yaptığı “metne harfi harfine sadakat” uyarısı.
Ailecek seyrettiğimiz ‘Ben Çağırmadım’ (1956-57) oyunundaki bir replik ise benim kuşağımı da aşarak, önce çocuklarımın, sonra da 2003 doğumlu torunumun belleğine ulaştı. Karşılıklı oynadıklarında -söz gelimi, A. Nuri Sekizinci’nin uyarladığı ‘Hisse-i Şayia’da (1966-67)- benzersiz bir komedi çifti oluşturan, yeri gelince de inanılmaz güzellikte ‘tuluat gösterileri’ sunan Bedia Muvahhit ve Vasfi Rıza Zobu’nun rol aldığı oyunda, Vasfi ev sahibi, fal bakmak için kullandığı ve içinde bütün kainatı gördüğünü iddia ettiği ‘cam küre’siyle gelen Bedia da yapılacak olan ‘ruh çağırma’ seansının çağrılısıdır. ‘Seans’ sırasında bir ara ışıklar söner, perdeler uçuşmaya başlar, garip sesler duyulur. Ortalığın darmadağın olduğu ve sahnedeki herkesin ‘ruhlar’dan korunmak için bir yere sindiği sahne bitip de ışıklar yeniden yandığında, masanın altına saklanmış olan Vasfi, bir yandan ayağa kalkarken, öte yandan da yere düşmüş cam küreyi kaldırıp, sanki az önceki gürültü patırtı hiç yaşanmamış gibi, soğukkanlılıkla Bedia’ya uzatarak, ‘Madam, kainatınız!’ der. Bu replik bizim ailede 60 yıldır günlük kullanımdadır. Ne zaman biri yere ‘münasebetsiz’ bir şey düşürse ya da birinin arayıp da bulamadığı bir nesne beklenmedik bir yerde ortaya çıkıverse, sözümüz hazırdır: ‘Madam, kainatınız!’
Oyunlarımızı kendimiz seçtiğimiz yıllarda, Shakespeare’lere de sıra gelmiştir. Muhsin Ertuğrul’un sahneleyip, Yale’de okuyan Engin Cezzar’ın Hamlet’i, Ulvi Uraz’ın Polonius’u, Agah Hün’ün Kral’ı, Gülistan Güzey’in de Kraliçe’yi oynadığı- ünlü ‘Hamlet’ (1959-60) yapımını, Tunç Yalman’ın sahnelediği ‘Atinalı Timon’(1961-62), Beklan Algan’ın rejisiyle sunulan, Macbeth’i Agah Hün, Lady Macbeth’i Nedret Güvenç’in ve Kapıcı’yı efsane oyuncu Behzad Butak’ın oynadığı ‘Macbeth’(1962-63), Tunç Yalman’ın rejisinde Rumeli Hisarı’nın doğal dekor olarak kullanıldığı -başrolü Doğan Bavli’nin üstlendiği- ‘Coriolanus’(1964-65) izler. ‘Romeo ve Juliet’i aynı yıllarda gencecik Cüneyt Türel ile narincecik Tijen Par canlandıracaktır…
1953-54’teki “Ceza Kanunu” adlı oyunun pazar matinesi ile suare arasında Nezahat Dilligil, Şaziye Moral ve Bedia Muvahhit’in de olduğu oyuncular börek yerken.
Bedia Muvahhit ve Vasfi Rıza Zobu, 1966-67’deki Hissei Şayia’da müthiş bir komedi performansı sergilemişti.
1960’larda, gelecekte tiyatromuza damgasını vuracak olan yerli oyunlarımızın da ‘dünya prömiyerleri’ yapılmaktadır. Haldun Taner’in ‘Fazi- let Eczanesi’(1959-60) Ulvi Uraz’ın ve Gazanfer Özcan’ın unutulmaz yorumlarıyla, ‘Lütfen Dokunmayın’(1960-61) Zihni Küçümen’in rejisiyle sunulur. Aziz Nesin’in ‘Biraz Gelir misiniz’i Tunç Yalman imzalıdır. Şirin Devrim’in sahnelediği, M. C. Anday’ın ‘İçerdekiler’(1964-65), ustalığına her zaman hayran olduğum Rıza Tüzün, Kâmran Usluer ve Filiz Toprak tarafından yorumlanır. Güner Sümer, kendi oyunu ‘Bozuk Düzen’i sahneleyecek, İsmet Ay’ın sarhoş enişte rolündeki performansı yıllara meydan okuyacaktır. Haldun Taner’in kimi oyunlarının ve M. C. Anday’ın çok önemli bir oyununun dünya prömiyerini İBBŞT’den izlemiş olmamın getirdiği ayrıcalık, yıllar sonra Haldun Taner Tiyatrosu ve Yapısalcılık ve Bir Uygulama: M. C. Anday Tiyatrosu başlıklı kitaplarımı yazarken belirginleşecek ve beni çok sevindirecektir.
Bu arada ünlü yabancı oyunların Türkiye prömiyerleri de gündemdedir. Brecht’in ‘Sezuan’ın İyi İnsanı’nı (1963-64) Beklan Algan sahneler, Shen-Te’yi Ayla Algan oynar. Oyun, dinî inançlarla alay ettiği ve komünizm propagandası yaptığı savıyla tutucu bir grup tarafından basılır. Algan çiftinin yine bir araya geldiği Dürrenmatt’ın ‘Fizikçiler’i ise Ayla’yı ‘çılgın doktor’ rolünde doruklara taşır.
Darülbedayi dergisi Darülbedayi’nin Resimli Gazete’deki Anadolu turnesi ilanı.
1930’da Darülbedayi olarak yayın hayatına başlayan ve adı sonradan Türk Tiyatrosu olan dergi, Darülbedayi’nin kurumlaşmasının önemli bir göstergesiydi.
1970’e dek İBBŞT’nin hemen hemen bütün sahnelerinde, Tepebaşı Dram ve Komedi Tiyatroları’nda, Beyoğlu’ndaki Yeni Komedi Tiyatrosu’nda, Harbiye’deki salonda, Açık Hava Tiyatrosu’nda, Kadıköy’de, Üsküdar’da oyun seyretmiş biriyken, Ankara’ya yerleşince, İBBŞT turnelerine bel bağlama durumu çıkmıştır ortaya. Ne ki o dönemde yoğun bir turne hareketi yoktur. Bu nedenle 1970’lerde Muhsin Ertuğrul’un onayıyla gerçekleşen ‘Birim Tiyatro’ hareketinin ürünlerine tarafımdan tanıklık edilememiştir. 1974-75 döneminde İstanbul’da izlediğim, rejisini Metin Deniz’in yapmış olduğu ve başrolü Erol Keskin’in üstlendiği Brecht’in ‘Galile’nin Yaşamı’ ise değerli bir ‘bonus’ olmuştur benim için. Bir İstanbul kaçamağına da 2000’li yıllarda Ayşenil Şamlıoğlu’nun çarpıcı rejisiyle Üsküdar’da sunulan, Özen Yula’nın ‘Gayri Resmi Hürrem’i denk düşecektir.
İBBŞT turneleri, Gencay Gürün’ün genel sanat yönetmenliğini yaptığı 1984-94 döneminde canlanır. Erol Keskin-Cüneyt Türel ikilisinin ‘Vahşi Batı’daki yorumu bugün de benzersizliğini korumaktayken, Haldun Dormen’in o dönem gerçekleşen ‘Lüküs Hayat’ projesi 2000’li yılları da peşinden sürüklemiştir.
Tomris İncer’i ‘İlk Evlilik’te, Hikmet Körmükçü’yü ‘Münevver’in Hasbıhali’nde, Savaş Dinçel’in ‘Meraklısı için Öyle Bir Hikaye’ adlı oyununu ve Dinçel ile Engin Al- kan’ın başrolleri oynadığı, Orhan Alkan’ın rejisiyle sunulan ‘Godot’yu Beklerken’i Ankara Sanat Tiyatrosu’nda Ankaralı dostlarla, Zühal Olcay ve Cihan Ünal’ın taçlandırdığı ‘Evita’ müzikalini İzmir’de açık hava tiyatrosunda çok sevdiğim eski okul arkadaşlarımla izlemiş olmam da anılarımı zenginleştiriyor.
Algan’ların İBBŞT bünyesinde kurduğu Tiyatro Araştırmaları Laboratuvarı (TAL) ürünlerinden olan ‘Troya İçinde Vurdular Beni’ çalışmasına tanıklık ettiğimde ise DTCF Tiyatro Bölümü olarak Polonya’daydık. Erol Keskin ve Ayla Algan sahnenin dokusuna Anadolu’nun sesini ve soluğunu yabancı bir ülkede izledik…
İlk profesyonel tiyatro temsilini I. Dünya Savaşı sürerken sunan kurum, günümüze dek bir dolu yönetmelik değişikliğiyle olumlu ya da olumsuz yönlere kaydırılmış, güncel politikanın ve parti yandaşlığının ağır bastığı dönemlerde yalpalamak durumunda bırakılmış, Zihni Küçümen, Ali Taygun gibi artık yaşamayan ve Başar Sabuncu, Çetin İpekkaya gibi yaşamakta olan pek çok değerli sanatçısı yasal yaptırımlarla mağdur edilmiş, seyircili oyunları sahneden kaldırılmış ya da yasaklanmış, sahneleri yakılmış, yıkılmış ya da elinden alınmış, sanatçılarının özgürce çalışması ve kendi kendilerini yönetmeleri için önerilen düzenlemelere her zaman set çekilmiş olmasına karşın, ayakta durmayı ve seyircisinin sevgisiyle taçlanmayı 100. yılına ulaştığında da sürdürmüştür.
İBBŞT, yapıtlarına sahip çıktığı onca yerli yazarın, dünya kültürünün tüm ürünlerine sahnede can veren onca oyuncunun, yönetmenin, dekorcunun, giysi-ışık tasarımcısının, tiyatro müzikçisinin ve sayısız tiyatro neferinin yetişmesine katkıda bulunmuş ve milyonlarca seyirciye en ucuza elde edilebilen biletler karşılığında unutulmaz saatler yaşatmış, zaman içinde, tiyatroyu benimki gibi binlerce ailenin yaşam biçiminin vazgeçilmez bir parçası yapmıştır.
Bu nedenle 100 yıl önce olduğu gibi, bugün de Güzellikler Evi’dir…
SARA MANNİK
İlk oyunun ilk aktrisi
Türk tiyatrosunda ilk resmî oyun olarak kayıtlara geçen ve Fransız yazar Emile Fabre’ın La Maison d’Argile (Kilden Ev) adlı eserinden Hüseyin Suat Yalçın tarafından tiyatroya uyarlanan çürük Temel, 20 Ocak 1916’da Tepebaşı Kışlık Tiyatrosu’nda sahnelenmişti. Darülbedayi’nin yöneticisi Muhsin Ertuğrul’un yanısıra Madam Felekyan, Nurettin Şefkati, Kınar Hanım, Fikret Şadi, Ahmet Muvahhit, Raşit Rıza, İ. Galip de rol almıştı. Bu prömiyerler prömiyerinin oyunculardan biri de Sara Mannik idi.