Yazar: #tarih

  • Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Ekmek değil, su değil ama şükürler olsun ki var! Yoksa hazlar aleminin gizemlerini nasıl keşfeder, ayrılık acısını nasıl unuturduk? Peki çikolata namlı bu baştan çıkarıcı nefaset ne zaman bulundu, hangi şekillere bürünüp ticarileşti, Osmanlı dünyasına nasıl adım attı, nasıl modern hayatın vazgeçilmezi oldu? Buyurun buradan tadın, afiyet olsun…

    SAADET ÖZEN

    Sorgulamaya gerek mayacak kadar ka lenmiş olduğumuz, nedenini pek merak etmediğimiz, değişmez saydığımız sıfatlarla donanmış bir “tatlı şey”: Çikolata. Mutluluk verir, büyük küçük herkesin sevgilisidir, aynı zamanda bir haz nesnesidir.

    Bir de şöyle düşünelim: Şimdi bildiğimiz haliyle çikolatanın tarihi 150, belki 200 yıllık bir hadisedir. Öte yandan çikolata, ekmek değildir, su değildir, temel bir ihtiyaç değildir. Sadece bir gıda olarak düşünürsek, hayatımızı çikolatayla hiç tanışmadan tamamlayabiliriz ve bu beden sağlığımızda büyük bir fark yaratmaz. Ne var ki bugün bu “mugaddî” tatlının, bir gıda olarak görevlerinin ötesine geçen, üzerinde sessiz bir anlaşmaya varmış olduğumuz vaatleri, dolayısıyla –pazarlama stratejilerinin de tetiklediği– beklentilerimiz var. En basiti hazlar âleminin harikalarına bizi ulaştırmak, ayrılık acısını unutturmak, tıpkı kırışıklıklarımıza deva olmak gibi çikolatanın görevleri arasında. Yokluğu ise düzeltilmeye muhtaç istisnai bir duruma, bir adaletsizliğe, bir hak ihlaline, bir mağduriyete tekabül ediyor. Peki ekmek değilse, su değilse, çikolatayı bu kadar istenilen hale getiren şey nedir? Orhan Kemal’in yoklukta yarışan çocuk kahramanlarının en yoksuluna, yere atılmış çikolata kabının içindeki parçaları ötede bir sokakta, utana sıkıla, gizli saklı yediren arzunun kaynağı nedir?

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Bu karmaşık sorunun cevabı da elbette karmaşık. Psikolojiden diyetetiğe, reklamcılıktan iktisada pek çok farklı alandan fikirler gelebilir. Çikolatanın dünyadaki tarihiyle ilgili epeyce yayın mevcuttur; ancak Osmanlı döneminde yahut Cumhuriyet yıllarında yerli hikâyesiyle ilgili yayınların sayısı bir elin parmaklarını bile bulmaz.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Genel kronolojiyi kısaca özetlemek gerekirse, çikolatanın ana hammaddesi olan kakao çekirdeğinin ilk sahipleri Orta ve Güney Amerika halklarıdır. Kakao meyvesi açılır, içindeki çekirdekler fermante edilir, öğütülür, ortaya çıkan “kakao kütlesi”, su, süt gibi sıvılarla beraber, bal, koku veren çiçekler gibi katkılarla sıcak ya da soğuk olarak tüketilirdi. 15. yüzyıldan itibaren bu coğrafyayı istila eden Avrupalılar –başta İspanyollar– eliyle Avrupa’ya taşınmış, Amerika’daki katkıların yerini farklı baharatlar almış, çikolata giderek yerelleşmiştir.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    İstanbul’da bir “omnibüs”te Suchard kakaolarının ilânı. 1914.

    Yine de 19. yüzyıldan önce bugünkünden epey farklı bir şeye, içine baharat, kırmızı biber, bazen şarap, bira gibi şeyler katılan, hazırlanması oldukça zor bir içeceğe çikolata dendiğini görürüz. Çikolata bu tarihte toplumsal konumu itibariyle de çok farklı bir yerde durur: 19. yüzyıla kadar büyük oranda bir azınlık –aristokratlar ve Katolik din adamları– tarafından tüketilebilen pahalı bir üründür.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Sıvıydı tablet oldu

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Osmanlı İmparatorluğu’nda yaygınlaşmasının hikâyesi çikolatanın bu yüzyılda küresel çapta geçirdiği muazzam dönüşümlerle yakından ilişkilidir. Menier, Gala Peter, Nestlé gibi markaların Sermet Muhtar Alus’un, Refik Halid Karay’ın çocukluk anılarında yer edebilmesi, en geniş anlamda bütün bu dönüşümü sağlayan sanayi kapitalizminin günlük hayat üzerindeki etkisinin Osmanlılara uzandığını gösterir. Bir çi- kolatanın İsviçre’den çıkıp Pera’da, Bonmarşe Mağazası’na nasıl geldiğini anlayabilmek için, bir yüzyıl boyunca çikolatanın nasıl bir dönüşümden geçtiğini de bilmek gerekir. Sa- nayi kapitalizmi çağında çikolatanın serüvenini çok basit bir şemayla açıklayabiliriz: Üretim hacminde görülmemiş bir büyüme –üretim fazlasını satmak için yeni pazarlara ve müşteri gruplarına duyulan ihtiyaç– pazarlama için yeni söylem ve taktikler.

    Çikolata, kakao çekirdeklerinin Orta Amerika’dan ilk getirildiği 16. yüzyıldan beri aşağı yukarı benzer bir teknikle üretilmişti. Kakao meyveleri yerinde açılıp fermente edilir ve çoğunlukla bu halde Avrupa’ya sevk edilirdi. Bunlar çikolatahanelerde kavrulur, kavisli bir taşın üzerinde kol gücüyle ezilir, içine şeker ve diğer ne isteniyorsa konulup katı bir hamura dönüştürülür, nadiren bu halde, çoğu zaman su ya da süt içinde eritilerek tüketilirdi. Sanayileşme öncesine ait bu sistemle bir işçi bir günde aşağı yukarı on kilo kakao likörü üretebiliyordu. Sanayileşmeyle birlikte 1890’larda günlük hacim 500 kiloya yükselmişti. Bu, özellikle buhar gibi yüksek enerji kaynaklarının makinelerde kullanılmasıyla olmuştu.

    Teknik gelişmeler sadece üretim hacmini artırmıyor, çikolatanın formunda, kullanım şeklinde ve tadında da değişiklik yaratıyordu. Örneğin kakao kütlesinden kakao yağını ayırmaya yönelik çeşitli teknikler geliştikçe, suda daha kolay eriyen toz kakaolar yapılabilmiş, ayrıca çikolata hamurundaki yağ-kuru madde oranını ayarlayabilmek kolaylaşmıştır (Van Houten’in 1828’de geliştirdiği, 1860’lardan itibaren gerçek anlamda kullanıma giren, kakao yağını ayıran, kuru maddeyi toza dönüştüren hidrolik pres gibi).

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Hilâl Çikolataları’nın alt markaları olan Lüks ve Bir-Ben için hazırlanmış afiş taslağı.

    Suda eritilmeden, doğrudan yenmek üzere hazırlanmış tabletler Osmanlı piyasası için bizi daha çok ilgilendiriyor. Tablet 19. yüzyılın başından beri vardı ama, şimdiki tadına ve dayanıklılığına sahip değildi. Kakaonun kendine has bir kokusu ve hoş bir tadı olsa da, içinde acılık veren birtakım maddeler vardır ki bunlardan kurtulmanın yolu şekerlenmiş, çeşnilendirilmiş hamurun yüksek sıcaklıkta dövülerek karıştırılması, bütün maddelerin birbiriyle iyice harmanlanmasıdır. Bu süre ne kadar uzun tutulursa çikolata hamuru o kadar pürüzsüz olur, alttan alta hissedilen acı tat o kadar azalır. Bu işleme “konçlama” denir ve bugün de bu aşama çikolatanın istenen tada ulaşması için en az kakao çekirdeklerinin kalitesi kadar önemlidir. “Konç” makinesini yapmayı akıl eden –internet rivayetlerine göre çikolata hamurunu iki koca gün karıştırma makinesinde unutup sonuçtan memnun kalarak özel bir makine geliştiren– İsviçre’de, Bern’de çikolata işine başlamış olan Rudolph Lindt’tir. Bunu yapabilmesi 1879’u bulmuştur. Konç makinesiyle çikolata aşağı yukarı bugün bildiğimiz tadına kavuşmuş sayılabilir.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    İçini ye Kutusunu kullan Teneke çikolata kutuları evin içinde dikiş ya da şeker kutusu gibi işlevleri de olduğu için sevilen bir promosyon malzemesi, üreticiler açısından kalıcı bir reklâmdı. Bayram, düğün, nişan gibi özel günler için üretilen çikolataların kutuları da özel ya da yaygın tabirle “spesyal” olurdu.

    İsviçre’nin tablete yeni bir madde ekleyerek çikolatacılık sanayiinde yeni bir kulvar açması 1890’lı yıllara rastlar. Bu tat süttür ve Alp Dağları’nın görüntüsüyle birlikte adeta İsviçre’nin millî kimliğinin bir parçasıdır. Sütlü tabletlerin babası olarak İsviçreli Daniel Peter kabul edilir. Her ne kadar genellikle sütlü çikolata üretmeyi 1875’te başardığı iddia edilse de, bu ilk çikolatanın bugün bildiğimiz gibi bir tablet olmayıp bir tür toz çikolata olduğunu, sulandırılıp içildiğini biliyoruz. Şeklini kaybetmeyen, bozulmayan, belli bir raf ömrü olan sütlü çikolatalar 1886’yla 1891 arasında bir tarihte piyasaya çıktı. Tam bir başarı kazanması 1895’i buldu.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    20. yüzyıl başında kakao tozu dışında suda eritilen cinsten katı çikolatalar hâlâ vardı –Sermet Muhtar Alus, Daniel Peter’in suda hazırlanan “Delta”larından bahseder–, ama çikolata artık ağırlıklı olarak çantaya atıp her yere götürülebilen, özel hazırlık yapmadan tüketilebilen bir tabletti. 19. yüzyılda olup bitenler bu ürüne ihtiyaç duyabilecek müşteri kitlelerini de ortaya çıkarmıştı. Toplumun pek çok alışkanlığının modern bir çerçevede örgütlendiği bu yüzyılda fabrikalar çoğalmış, belli bir düzen içinde çalışan şehirli nüfus artmıştı. Verimlilik kaygısının da etkisiyle bedenin sağlığı, gelişimi, beslenme toplumsal meseleler haline gelmiş, tıp, biyoloji, kimya gibi alanlardaki gelişmeler bunun altyapısını hazırlamıştı. Beslenme vücuda giren ve çıkan enerjinin hesaplanmasıyla rasyonelleştirilmiş, gıdaların kalori değerleri önem kazanmıştı. Bedensel performansın yükseltilmesi ayrıca hem bireysel hem toplumsal bir anlam kazanmıştı. Bu zamana kadar yöresel oyunlardan ibaret olan spor, yüzyıl sonunda beden terbiyesinin bir parçası olarak toplumsal, hatta 1896’da olimpiyatların canlandırılmasındaki gibi uluslararası düzeyde örgütlenmeye başlanmıştı.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Çocukların eğitimi de aynı şekilde toplumsal bir mesele haline gelmişti: Çocuğun sadece ruhu değil bedeni, dolayısıyla beslenmesi, beden terbiyesi de toplumun geleceğinin bir parçasıydı. Kitlesel çalışma düzeni zamanın idaresinde de fark yaratmıştı. Boş zamanlar artık takvimde sabit bir yere sahipti. Bu ise gezinti ve uzak mesafelere seyahat gibi etkinliklerin toplumsal alışkanlıklara dönüşmesine yol açmıştı. Gelişen ulaşım sistemi hiç olmadığı kadar insanın uzak mesafelere seyahatini mümkün kılmış, yüzyılın ortalarında “turist” ve “turizm” kavramları ortaya çıkmıştı.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Osmanlı toplumunun pratikleri ve söylemleri de çeşitli seviyelerde bu dönüşüm süreciyle yeniden şekillenmekteydi. Bu haliyle tablet çikolata bu yeni düzenin sürekli hareket eden, koşan, yürüyen, uzaklara gezmeye giden turistlerinin, iyi beslenmesi gereken sporcularının, toplu halde yemek yiyen işçilerinin ve okulda beslenme saati olan çocuklarının cebine, çantasına sığacak bir mucizeydi: Hem lezzetli, hem pratik, hem kuvvetli, hem ulaşılabilir fiyatta, bir öğün değerinde bir gıda. Tıpkı bugün, hâlâ olduğu gibi.

    Kırım Harbi ve iç pazar

    Çikolatanın 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda, Katolik manastırlarında tüketildiğine dair ipuçlarımız var, ancak veriler 19. yüzyılın sonundan itibaren Osmanlı şehirlerinde yaygınlaştığını gösteriyor. 1855-56’da Menier, Compagnie Coloniale, Louis Marquis gibi markalar İstanbul ve İzmir’de bulunabiliyordu. Bunda o tarihlerde Fransız ve İngiliz askerlerini alışkanlıklarıyla beraber İstanbul’a taşıyan Kırım Harbi’nin belli bir etkisi olduğu düşünülebilir.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    1880’lerden itibaren markalar çeşitlendi; basındaki reklam artışından da bunu anlayabiliyoruz. Çikolatanın yükselişe geçtiği 20. yüzyıldan itibaren İsviçre markaları ağırlık kazanır: Nestlé, Kohler, Gala Peter, Tobler, De Villars, Lindt, Suchard bunların başında gelir. Cumhuriyet’ten sonra ithalatı kısıtlayan rejimden dolayı bu markalar piyasadan çekildi. Bunun tek istisnası 1927’de Feriköy’de bir fabrika kuran Nestlé’dir. Bu dönemde piyasada Golden, Royal, Melba, Lion, Elit gibi markalar görülür.

    Yerli üretim esas olsa da çikolata esasen ithal hammadde bağımlısıydı. Kakao belli firmalar tarafından –üretim hacimlerine göre tayin edilen tahsisatla ithal ediliyor, ambalaj dahi dışarıdan geliyordu. Bu durum 1980’den sonra, Turgut Özal döneminde liberal ekonomi politikalarının yürürlüğe girmesine kadar sürdü. Aynı dönemde Osmanlı devrinden bildiğimiz bazı markalar tekrar Türkiye’ye girdi. 1970’lerde tıpkı Nescafé gibi, yurtdışına gidebilenlerden beklediğimiz hediyelerden olan Toblerone, Cumhuriyet’in ilk yıllarında terk ettiği İstanbul’a böyle geri döndü.

    Yeni malı olursa

    Tarihsiz Zafer Çikolatası reklam kartının başında “Kahraman Anadolu müdâfileri / İnönü ve Dumlupınar muzafferiyeti” yazılı. Cumhuriyet’in ilanından sonra, 1927’de Feriköy’de fabrika kuran İsviçre kökenli Nestlé de dahil bütün yerli üreticilerin reklamlarında “milli çikolata”, “yerli malı” gibi sloganlar ön plandaydı. Dönemin ruhundan kaynaklanan bu söylemin hedefinde ithal çikolatalar vardı. Bu sloganlar 1930’larda yabancı çikolatacıların piyasadan çekilmesiyle giderek azaldı. 1970’lerin keskin siyasi ortamında, bu kez etnik Türk milliyetçiliği vurgusuyla tekrar ortaya çıktı.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Damak ve Kaimak

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Nestlé’nin 1934’te Avrupa piyasasında Damak ve Kaïmak gibi Türkçe isimli bazı ürünleri vardı ve reklamlarda kullanılan oryantalist vurgular özellikle Damak’a Avrupa’da büyük başarı getirmişti. Nestlé aynı dönemde Türkiye’deki reklamlarında Avrupai figürler kullanıyor, bazı çikolatalarını “şık kadınlara ve ağzının tadını bilen erkeklere”, “iki tango arasında” yenmek üzere diye tanıtıyordu. Avrupalı müşterinin öteden beri sevdiği oryantalist figürlerin 1930’larda, Batılı yaşam tarzının resmileştiği Türkiye’de beğenilmeyeceği açıktı. Damak Türkiye’ye 1966’da gelebildi, ilk başta “şamfıstıklı”,

    1970’lerden itibaren “Antep fıstıklı” olarak sunuldu.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Gürbüz nesiller için

    9.yüzyılda eczanelerde ilaç-çikolatalara çok sık rastlanır. Bu ilaçlarda etken madde genellikle başkaydı, çikolatanın işlevi terkibin tadını iyileştirmekti. Çikolatanın başlı başına direnci artırıcı
    özelliği olduğu da kabul ediliyor, bu nedenle nekahet dönemindeki hastalara, zayıf bünyelilere, çocuklara tavsiye ediliyordu. Gıdai çikolatalar çok uzun süre “kuvvetli gıda” söylemiyle pazarlanmıştır. Şeker ve süt çikolatanın besin değerini arttırıyor, reklamlarda sık rastlanan “gürbüz çocuk” motifi çikolatayla beslenmenin bu olumlu sonucunu aksettiriyordu.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    İçinden de bişey çıkıyo …

    Çikolatanın hedef kitlesi genişledikçe reklamın araçları çeşitlendi. 20. yüzyıl başından itibaren çikolata paketine eklenen reklam kartları bu araçların en sevilenlerinden biriydi. Bunlar seriler halinde basılıyor, hayvanlar serisini, arabaları, uçakları, ülkeleri tamamlayanlara ayrıca hediyeler veriliyordu. Bir tür ansiklopedi ya da resimli dergi işlevindeki kartlar ailelere çikolata almak için fazladan bir sebep sunuyordu. Film yıldızlarının, güzellik kraliçelerinin olduğu serilerin çocuklardan çok büyüklere hitap ettiği söylenebilir.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Çikolatadan çukulataya

    Kapitalizmin en tatlı vaadi

    Bu ay piyasaya çıkacak olan Çukulata, Çikolatanın Yerli Tarihi adlı kitap, çikolatanın geçmişinden bir sayfaya, Osmanlı döneminden başlayan, 1960’lara kadar uzanan yerli tarihine odaklanıyor. Saadet Özen tarafından, Osmanlı Arşivleri, İsviçre’de Nestlé Tarih Arşivi gibi kurumların dışında özel koleksiyonlardan da faydalanılarak yazılan kitap, çikolatanın nasıl sunulduğunu, işlevini, yüklendiği kültürel anlamları sorguluyor. Çukulata, Çikolatanın Yerli Tarihi, Nestlé’nin sponsorluğuyla Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık tarafından basıldı.

    Kapitalizmin en tatlı vaadi
  • Osmanlı Devleti’nin has tebaası: Kürtler

    Osmanlı Devleti’nin has tebaası: Kürtler

    I. Selim’in 1514‘teki İran seferinden sonra Kürtlerin büyük bölümü Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşamaya başladı. Aşiretlerin çoğunu kendisine bağlayan devlet doğu sınırlarını güvence altına alırken, devlet destekli Kürt beyleri tebaaları üzerindeki iktidarlarını pekiştirdiler. 

    HAKAN ÖZOĞLU

    Osmanlı İmparatorluğu’nun Kürdistan’a olan ilgisi ilk önce esas olarak Safevi genişlemesi karşısında doğu sınırlarını koruma ihtiyacından doğdu. Giderek büyüyen bu tehdidin asıl aracısı ise Şah İsmail’in mistik karizmasının ateşli takipçisi olan hatırı sayılır bir Anadolu Kızılbaş nüfusuydu. Bu tehdide karşı koymak için Osmanlı Sultanı I. Selim (Yavuz), Safevilere karşı büyük bir askeri sefer başlattı.

    20 Nisan 1514’te başlayan İran seferi öncesinde I. Selim, Osmanlı sarayının hizmetinde nüfuzlu bir Kürt olan danışmanı Mevlana İdris Bitlisi’yi Kürt aşiret reislerini Safevilere karşı örgütlemesi için gönderdi. İdris Bitlisi en az yirmi Kürt aşiret reisinin bağlılığını kazanmayı başardı. Selim’in orduları 1514’te Amed’e (Diyarbakır) geldiğinde Diyarbakır’ın Safevi valisi Muhammed Han Ustaclu ordusunu geri çekti. Şehrin sakinleri önceden Osmanlı sultanına bağlılıklarını zaten bildirdiklerinden şehir kolayca Osmanlıların eline geçti. Bunu takip eden 23 Ağustos 1514’teki Çaldıran Savaşı, Sultan Selim’in, başkenti Tebriz’i Osmanlı kuvvetlerine bırakan Şah İsmail karşısındaki eksiksiz zaferiyle sonuçlandı. Muhammed Han Ustaclu öldürüldü ve Safevi ordusunun büyük kısmı yok edildi.

    Osmanlı Devleti'nin has tebaası: Kürtler
    Çaldıran Savaşı, Şerefnâme.

    Sultan Selim, Tebriz dönüşünde, Anadolu’daki Şah İsmail destekçisi Kızılbaşların hepsinin öldürülmesini emretti. Lojistik sorunlar nedeniyle ve yeniçeriler daha fazla ilerlemeye gönüllü olmadıkları için Osmanlı ordusu Batı Anadolu’ya döndü ve geride hiç kalıcı kuvvet bırakmadı. Bu karar, Şah İsmail’in çabucak toparlanmasını sağladı. Sultan Selim’in ordusu şehri terk eder etmez Şah İsmail Tebriz’e döndü ve kaybettiği ülkesini geri almak için birkaç askeri sefer örgütledi. İlk olarak Ustaclu Muhammed Han’ın kardeşi Kara Bey’i han ünvanıyla Diyarbakır valisi olarak atadı ve ondan kentte Safevi hükümranlığını yeniden tesis etmesini istedi. Ancak Kara Han kente vardığında aşiret reisleri ayaklandı ve şehri teslim etmeyi reddettiler. Osmanlı ordusu ve İdris Bitlisi’nin örgütlediği Kürt aşiret güçleri yardıma gelene dek Diyarbakır’ı savundular. Safevi ordusu geri çekildi ve şehrin denetimi Osmanlı İmparatorluğu’na geçti.

    Osmanlı Devleti'nin has tebaası: Kürtler
    Bugün Kuzey Irak’ta Duhok’a bağlı bir kasaba olan Amediye şehri, Şerefnâme.

    Bu noktada Çemişgezek, Palu, Çapakçur, Bitlis, Hasankeyf, Hizan, Cezire (Cizre) ve Sasun’dan oluşan Kürt emirlikleri arasında ittifaklar oluşturarak geniş bir Kürt ordusu meydana getiren İdris Bitlisi’nin rolünü vurgulamak önemlidir. Kürt aşiretlerini kollektif olarak hareket etmeye sevk eden sebepler çok fazla olmadığından Bitlisi’nin bu kadar geniş bir grubu seferber etmesi dikkate değerdir. İdris Bitlisi’nin Kürt aşiretlerini Osmanlı yönetimine bağlamayı başarmasından hayli memnun kalan Sultan Selim, Bitlisi’yi bu Kürt toprakları için bir idari çerçeve hazırlamakla görevlendirdi.

    İdris Bitlisi aracılık konumunu hem Osmanlı Devleti hem de Kürt aşiret reisleri açısından son derece verimli bir şekilde kullandı. Daha geniş ve güçlü bir siyasal yapının bir parçası haline gelen Kürt beyleri kendi tebaaları üzerindeki siyasal iktidarlarını güvence altına aldılar ve pekiştirdiler. Bunun karşılığında Osmanlı Devleti de Safevi tehdidine karşı bir tampon bölge oluşturdu ve yeni bir vergi geliri kaynağı elde etti.

    Başlangıçta Erzurum ve Sivas’ın güneyinde kalan bütün yeni elde edilmiş Kürt toprakları Diyarbakır Beylerbeyliği çatısı altında bir araya getirildi (1515). Fiilen Diyarbakır ili, İran’la kalmayı seçen ya da tarafsız kalmaya çalışan Kelhor, Erdalan (Ardalan), Baban, Şehrizor (Şahrizor) ve Mukri (Mokri) hariç tüm büyük ve küçük Kürt beylikleri idaresi altında birleştirdi.

    Sultan Selim’in ölümünden sonra tahta oğlu I. Süleyman (Kanuni) çıktı. Yeni sultan imparatorluğun sınırlarını daha da genişletti ve saltanatı boyunca (1520-1566) Osmanlı İmparatorluğu coğrafi ve siyasi olarak en yüksek noktasına erişti. Kanuni, İran’la olan ilişkilerine özel bir önem verdi, doğu sınırlarını güvence altına almak ve genişletmek için askerî seferler düzenledi. Sonuçta iki rakip imparatorluk arasında Kürt toprakları üstüne birçok çatışma çıktı. Ancak iki taraf da Kürt topraklarının tamamına hakim olamadı. Kürtlerin her iki imparatorluğa bağlılığı bu yüzyılda iniş çıkışlar gösterdi.

    Osmanlı Devleti'nin has tebaası: Kürtler
    Şerefhan Bitlisi’nin divanı, Şerefnâme.

    Kanuni 1566 yılında öldüğünde kısmen ya da tamamen Kürt bölgelerinden oluşturulan yeni eyaletler şunlardı: Dulkadir (1522), Erzurum (1533), Musul (1535), Bağdat (1535), Van (1548) ve Şehrizor (1554 yılında fethedilmesine rağmen ne zaman eyalet haline geldiği bilinmemektedir).

    Şah İsmail’in Kürt aşiretlerine yönelik politikası, aşiret liderlerini saf dışı etmeye ve yerlerine kendi adamlarını yerel yönetici olarak atamaya dayalıydı. İktidarı bir nebze olsun yerel kişilere bırakmayı seçmeleri durumunda ise iktidarın bağışlandığı bu kişiler geleneksel yönetici aileleri değil, bunların daha düşük konumdaki rakipleri oldu. Osmanlı Devleti ise doğudaki sınırlarını Kürt topraklarını içine alacak şekilde genişletirken geleneksel yerel yöneticilerin iktidarını koruyup pekiştirdi. Devlet belli bir ailenin yönetiminin babadan oğula geçişini tanıdığı ve sürekli desteklediği için iktidar yarışı ve bu iktidarın dağılışı donduruldu ve iç rekabetler en aza indirildi. Bu da en sonunda otoritesi önemli ölçüde devletin hamiliğine bağlı olan daha güçlü bir Kürt liderliğinin oluşumuna yol açtı.

    Kürt aşiretlerine ya da aşiret konfederasyonlarına bahşedilen özerklik derecesi tamamen olmasa da esas olarak bölgenin ulaşılabilirliğine, jeopolitik öneminin derecesine ve aşiretin iç gücüne dayanıyordu. En güçsüz aşiretler ya daha güçlü olanlara katılmaya ya da her zamanki Osmanlı sancaklarının bir parçası olmaya zorlanırdı. En güçlü ve en az ulaşılabilir aşiretler –ki bunlar İran sınırına yakın konuşlananlardı– en yüksek özerklik derecesine sahip olan aşiretlerdi.

    Mevcut belgeler özerklik derecesinin zaman için- de azaldığını göstermektedir. Osmanlı Devleti Kürt grupları üzerindeki denetimini giderek yoğunlaştırdı ve onların iç işlerine daha fazla müdahale etti. 17. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, başlarda özerk olan çok sayıda aşiret Osmanlı idari sistemiyle bütünleştirilmişti.

    Ancak 17. yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti geniş imparatorluk topraklarını yönetmek için (ister istemez) daha adem-i merkeziyetçi politikaları tercih ettiği için, Kürt liderler daha büyük idari ve siyasal özerkliğe sahipti ve sadece kendi Kürt tebaaları arasında değil, aynı zamanda taşradaki Osmanlı idaresinde de azalmış otoritelerini yeniden elde ettiler. Yerel eşrafın sadece Anadolu’da değil aynı zamanda Rumeli ve Arap topraklarında emsalsiz bir siyasal iktidar ve nüfuz sahibi olduğu 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarında görünüşte birçok yerel Kürt yöneticisi bölgedeki kendi iktidar yapılarını yeniden kurmuşlardı. İmparatorluk başkentine sadece sözde bir bağlılıkları olan bu aşiret liderleri yarı-bağımsız emirlikler olarak işlev gösterdiler.

    Bu yarı-bağımsızlık merkezi otoritenin kontrolü dışında ya da onun otoritesine rakip bir oluşum olarak kesinikle algılanmamalıdır. Tanzimat’a kadar merkezi otorite bölgedeki aşiret yapılarını doğrudan etkiledi ve liderlerini kendine bağımlı hale getirdi. O yüzden yarı-bağımsız Kürt aşiretleri merkezi otoritenin kontrolünde ortaya çıktı. Burada algılanması gereken başka bir nokta da Osmanlı merkezî otoritesi ile bölgedeki aşiretlerin ilişkileri günümüzde algılandığı gibi etnik temelli değildi. Yani Türk-Kürt gibi etnik tanımlamaların anlamı günümüzdeki gibi milliyetçilik temelinde politik bir kimlik değildi. Tanzimat ile birlikte merkezi otorite duruşunu değiştirdi. Batılı güçler ile rekabet edebilmek için çok daha merkeziyetçi bir politika geliştirmek zorunda kaldı. Sonuç olarak da bölgedeki otoritesi sarsılan Kürt aşiretleri ayaklanmaya başladı.

    KANUNİ’NİN KÜRT FERMANI

    Birleştir ve yönet

    Osmanlı Devleti'nin has tebaası: Kürtler

    Osmanlı Devleti 16. yüzyılda parçalı Kürt gruplarını yönetmek için bunları aşiret seviyesi üzerinde daha geniş ve daha yönetilebilir birimler şekline sokarak “birleştir ve yönet” politikası güttü. Bunun için aşiretleri üzerindeki otoriteleri sönmüş Kürt yönetici tabakasını destekledi ve pekiştirdi. Bu durum, Kanuni’nin Kürt bölgelerindeki Osmanlı politikasını düzenleyen fermanında en iyi şekilde gösterilmektedir:

    “(Kanuni Sultan Süleyman) Babası Yavuz Sultan Selim zamanında Kızılbaşlara karşı cephe alarak müsbet ve hayırlı hizmetyerleri de kendilerine verilip mutasarrıf oldukları eyaletleri, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraaları bütün mahsulleriyle, oğuldan oğula intikal etmek şartıyla kendilerine temlik ve ihsan edilmiştir. Bu münasebetle aralarında asla anlaşmazlık ve geçimsizlik çıkmamalı, dışarıdan müdahale ve taarruz edilmemelidir. Bu emr-i celile riayet edilecek, hiçbir suretle üzerinde kalem oynatılmayacak hiçbir yeri değiştirilmeyecektir. Bey öldüğünde eyaleti kaldırılmayıp bütün hududu ile mülknâme-i Humayun uyarınca oğlu bir ise ona kalacak, eğer müteaddid ise istekleri üzerine kale ve yerleri aralarında paylaşacaklardır. Uzlaşamazlarsa Kürdistan beyleri nasıl münasip görürlerse öyle yapacak ve mülkiyet yolu ile bunlara ebediyete kadar ilâ ebeddevrân mutasarrıf olacaklardır. Eğer bey, varissiz ve akrabasız ölmüşse o zaman eyâleti hariçten ve yabancılardan hiç kimseye verilmeyecek, Kürdistan beyleriyle görüşülüp ve ittifak edilip, onlar bölgenin beylerinden veya beyzadelerinden her kimi uygun görürlerse ona tevcih edilecektir”.

    II. MAHMUD’A SUNULAN KÜRT RAPORU

    Osmanlı Devleti'nin has tebaası: Kürtler

    Alman subayın Kürt raporu

    Ordunun modernleştirilmesi için II. Mahmud’un görevlendirdiği Alman subay Helmuth von Moltke 1835-1839 arasında Osmanlı ordusunda görev yaptı. Moltke, bu görevinin yanı sıra gördüğü yerlerle ilgili gözlemlerini raporlaştırıp padişaha sundu. Cizre ve civarındaki Kürtlerle ilgili gözlemlerini içeren 15 Haziran 1838 tarihli raporunun bazı satırbaşları şöyle:

    • Kürtler,vergilerleaskerlikten şikayet ederler. (…) Askerlik hizmeti ağırdır. (…) Siirt’te bulunduğum sırada şehirden 200 asker isteniyordu. Halbuki askerlik yaşında olanlar dağlara kaçtıkları için sokaklarda çocuk ve ihtiyarlardan başka kimse kalmamıştı. Bu vaziyet askerliğin 15 yıl olmasından doğmuştur.
    • 15 yıl olmasından doğmuştur. Hemen her gün Kürt askerlerin kaçtıkları görülmektedir. Askerler arasında bulunduğum sıralarda, firar suçundan başka sebeble bir erin döğüldüğünü görmedim. Kaçak er, of demeden 200 değneği yiyor ve tekrar kaçmak için fırsat bekliyor.
    Osmanlı Devleti'nin has tebaası: Kürtler
    Helmuth von Moltke
    • Kürtlerin şikayetleri vergilerin çokluğu değil, vergilerin düzenli olmaması ve tahsildarların idarelerine tabi bulunmasıdır. (…) Bugünkü nizama göre bir çiftçi işlediği toprağın iki katını ekmeye başlarsa güz mevsiminde iki misli vergi isteyeceklerini bildiği için ancak ihtiyacına yetecek kadar toprağı işlemekle yetinir.
  • İlk Kürtler ilk Kürdistan

    İlk Kürtler ilk Kürdistan

    “Kürt” kelimesinin yarı-etnik bir gruba işaret etmek için sıklıkla kullanılmasının ilk örneklerine erken dönem İslam kaynaklarında rastlıyoruz. “Kürdistan” terimi ise ilk kez 12. yüzyılda Büyük Selçuklu Devleti tarafından idari bir birimi belirtmek için kullanıldı.

    HAKAN ÖZOĞLU

    Kürtlerin kökeni konusunda birçok farklı görüş olmasına rağmen, tüm kuramların ortak bir yanı da vardır. Hepsi de otoktonistik (toprağa dayanan) bir yapıya sahip olma eğilimindedir. Diğer bir deyişle bu kuramlara dayananlar, 12. yüzyıldan sonraki bir zamanda “Kürdistan” diye bilinen belirli bir bölgenin kadim sakinlerine bakıp bu insanlarla modern Kürtler arasında etimolojik bağlantılar kurmayı umarlar. Bu nedenle bu özcü kuramlar, Kürtlerin kadim tarihte farklı adlarla tanınmış ancak bugün “Kürdistan” olarak adlandırılan bir bölgede yerleşmiş olan insanlar oldukları sonucuna varırlar.

    “Kürdistan” terimi ilk kez Büyük Selçuklular tarafından idari bir birimi belirtmek için kullanılmıştır. 12. yüzyılda Ahmed Sencer (ölümü 1157) Zagros’un doğu kısmında Hamedan yakınlarında idari bir bölge kurmuş ve bu vilayete “Kürdistan” adını vermiştir. Kürdistan’ın esas idari yapısı hakkında çok fazla bir şey bilinmiyor. Ancak elimizde İlhanlıların hizmetinde eski bir devlet muhasibi olan Kazvin’li Hamdullah-Müstavfi’nin Kürdistan eyaletine ışık tutabilecek kayıtları var. Nüzhetü’l-Kulûb (1340) adlı eserinde, bu vilayette bulunan on altı kazayı sıralayan Müstavfi, Kürdistan’ın Selçuklular zamanındaki sınırlarını şöyle gösterir: “(Kürdistan’ın sınırları) Arap Irak’ı, Kuzistan, Farsî Irak’ı, Azerbaycan ve Diyarbakır’ı (kapsamaktadır)”.

    İlk Kürtler ilk Kürdistan

    Öyle görünüyor ki Müstavfi, Kürdistan’ın idari bir birim olarak 14. yüzyıldan önce de var olduğunu doğruluyor. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki Kürdistan’la ilgili bu kayıt Sencer’in döneminden iki yüz yıl sonra tutulmuştur. Her durumda bu, mevcut tarihsel kaynaklarda Kürdistan hakkındaki en eski referanstır. Bu açıklamada aynı idari yapılanmanın Selçuklu İmparatorluğu dağıldıktan sonra da devam edip etmediği belirgin değildir. Belirgin olan ise, idari bir birim olarak Kürdistan’ın, bazı önemli Kürt şehirleri dışarıda bırakıldığı için Kürdistan’ın “etnik” sınırlarıyla ilişkilendirilmediği ve sadece idari bir düzenleme olduğudur.

    Yalnızca Kürtler ve Kürt tarihiyle ilgili olarak bir Kürt tarafından yazılmış, bilinen en eski metin ancak 1596 yılında kaleme alındı. Bitlis Emirliği’nin o zamanki yöneticisi Şerefhan Bitlisi’nin yazdığı kitabın adı Şerefnâme idi. Farsça yazılmış Şerefnâme’de “Kürt” terimi sıklıkla kullanılmış olsa da bu terimin kesin bir tanımı verilmez. Bu terim, Şerefhan Bitlisi’nin daha nesnel bir şekilde tanımladığı coğrafi bir bölgeyle, Kürdistan’la ilişkili kolektif bir kimliğe işaret eder: “Kürtlerin memleketlerinin sınırları, okyanustan ayrılan Hürmüz Denizi (Basra Körfezi) kıyısından başlar; bir doğru çizgi üzerinde oradan Malatya ve Maraş illerinin nihayetine kadar uzanır. Böylece bu çizginin kuzey tarafını Fars, Acem Irak’ı (güneybatı İran’ın Kuzistan eyaleti), Azerbaycan, Küçük Ermenistan ve Büyük Ermenistan teşkil eder. Güneyine ise Arap Irak’ı, Musul ve Diyarbekir illeri düşer”.

    İlk Kürtler ilk Kürdistan
    Bitlis kalesinin Akkoyunlular tarafından ablukaya alınması, Şerefnâme.

    Kürt kelimesinin yarı-etnik bir gruba işaret etmek için sıklıkla kullanılışına ise erken dönem İslam kaynaklarında rastlıyoruz. Arap coğrafyacıları, seyahat ettikleri ülkeleri ve sakinlerini betimlerken Kürtlerden de bahsediyorlardı. Erken dönem İslam kaynaklarında Kürtlerden bahsediliyor olması Kürt kimliğinin evrimini anlama çabamızda bize bir çıkış noktası sağlıyor.

    Kaynaklara göre Kürtlerin en yüksek toplumsal ve siyasal örgütü MS 10. yüzyıla dek emirlik düzeyini aşmamıştır. Ancak 959’da Arap tarihçiler Doğu Kürdistan’da Hamedan civarında öteki Kürt aşiretleri üzerinde ciddi bir hakimiyet kurmuş olan Hasanvayhi isimli bir Kürt hanedanından bahsediyorlardı. 990’da bir başka Kürt ailesi olan Mervaniler Diyarbakır yakınındaki Mayyafarikin’de (bugünkü Silvan) hâkim hanedan ailesi olarak ortaya çıktı. Bu aile 1096’ya kadar hüküm sürdü. Resmî olarak halife tarafından atandıkları ve devletin resmî dili olarak Arapçayı kullandıkları için, Kürt kökenli olmalarına rağmen alimler her iki hanedanın da Arap olduklarını düşündüler.

    İlk Kürtler ilk Kürdistan
    Dehak tasviri, Şahname.

    Bir sonraki Kürt kökenli İslam hanedanı, Haçlılara karşı yürüttüğü savaşla ünlü olan efsanevi lider Selahaddin Eyyubi’nin (1171-1193) de hükümdar olduğu, 1171 ve 1260 arasında Mısır ve Suriye topraklarında hüküm süren Eyyubilerdi. Eyyubiler, Mervanilerden daha sofistike bir devlet yapısının varisiydiler; ancak hükümdarları kendi Kürt kökenlerinin üzerinde hiçbir zaman durmadıkları ve geniş sınırları olan topraklara hükmetmelerine rağmen Kürt ülkesinin sadece küçük bir parçasını yönettikleri için devletlerini bir Kürt devleti olarak nitelendirmek pek kolay değildir.

    13. yüzyıl Moğol istilaları Kürt aşiretleri üzerinde yıkıcı etkilere neden oldu. Hülagü’nün ordusu tek bir aşiret reisinin bile canını bağışlamadı. Hülagü, kılıçtan geçirdiği aşiret reislerinin yerine kendi adamlarını getirdi. Bu, Kürt aşiret yapısı ve geleneksel hükümdar ailelerinin otoritesi açısından büyük bir yıkımdı. Aynı şekilde bundan 150 yıl sonra Timur da Bağdat ve Diyarbakır’ı istila ettikten sonra, kendilerini henüz toparlayan Kürt aşiretlerini yok ederek Kürdistan’ın çoğunu fethetti.

    İlk Kürtler ilk Kürdistan
    Şerefhan Bitlisi ve Şerefnâme Yalnızca Kürtler ve Kürt tarihiyle ilgili olarak bir Kürt tarafından yazılmış, bilinen en eski metin 1596 yılında kaleme alındı. Bitlis Emirliği’nin o zamanki yöneticisi Şerefhan Bitlisi’nin yazdığı Şerefnâme’deki minyatürlerden biri Hizan şehrini konu alıyor.

    15. yüzyılda kısa süren Karakoyunlu hanedanı sırasında Kürt aşiret reisleri önceki güçlerinin bir kısmını yeniden kazandılar. Ancak Akkoyunlu hanedanı, Kürdistan’ın geniş bir parçasını içine alan Karakoyunlu topraklarını ele geçirdiğinde, Kürt aşiretleri rakip Karakoyunlulara olan önceki bağlılıkları yüzünden zulüm gördüler. Akkoyunlu hanedanı büyük Kürt ailelerinin imhasına yönelik sistemli bir politika yürüttü ve yönetici olarak kendi valilerini atadı.

    Safevi hanedanı, Şah İsmail’in mistik Şii karizması altında iktidarını kurarken, Akkoyunlu devleti zaten gerileme dönemindeydi. İsmail 1501 yılında Oniki İmam Şiiliği’ni devlet dini olarak ilan ettikten sonra Akkoyunlu devletine son verdi. Ancak onun Kürtlere yönelik politikası da Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ınkinden farklı olmadı. Batıya doğru genişlemeyi uman Şah İsmail de merkezî bir iktidar sisteminden faydalanarak bu bölgeyi ve aşiretleri denetimi altına almaya çalıştı. Ne var ki orada bu karşılaşma için hazırlıklarını yapmış olan Osmanlı İmparatorluğu bulunuyordu.

    Yerel yönetimlerin otoritesine son vermek üzere tasarlanmış Akkoyunlu ve daha sonraki Safevi politikalarının sonucunda Kürt aşiret yapısının büyük ölçüde çeşitlendiği görülüyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgede yayılmasından önce, çoğu göçebe olmak üzere merkezi denetimden bağımsız birçok aşiretin yanı sıra Kürdistan’ın en zor ulaşılabilen bölgelerinde birkaç güçlü emirlik mevcuttu. Geleneksel Kürt liderliği, bölgenin yüzyıllar süren istikrarsızlığının sebep olduğu iktidar boşluğunu doldurmayı başaramadı. Moğol istilasından sonra, ne güçlü bir Kürt siyasal oluşumuna ne de bölgede dikkate değer otorite sağlamış bir Kürt hanedanına dair kayıt bulunmaktadır. 

    KÜRTÇE HEP VARDI

    İran dil ailesinin en kalabalık ikinci üyesi

    Türkiye’de, Kürtçe isminde bir dil olmadığı, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin karışımı olduğu yanılgısı yaygındır. Ancak Kürtçe İran dil ailesine mensuptur. İran dilleri, Hint-Avrupa dillerinin en önemli kollarından biridir. Farsça’dan sonra bu dil ailesinin en kalabalık üyesi de Kürtçe’dir. İran’da Mazenderani, Gilani, Lur gibi diller, Orta Asya’da Tacikçe, Peştunca, Patanca gibi Afgan dilleri gibi diller, Kafkasya’da Taliş, Osetçe gibi diller bu aileyi oluştururlar. Farsça dışında diğer dillerin yazılı kültürü çok gelişmemiştir. Kürtçe’de 20. yüzyıla kadar güçlü bir halk edebiyatına sahip olmakla birlikte bir yazı dili olamamıştır. Kürtçe bugün Türkiye’de Latin harfleri ile İran, Irak ve Suriye’de Arap harfleri ile yazılır. Kurmanci, Gürani, Sorani ve Zazaca gibi lehçeleri birbirlerini anlamakta zorlanır.

    HAYRİ FEHMİ YILMAZ

    KÜRTLERİN MİTOLOJİK KÖKENİ

    Dehak’ın zulmünden kaçan halk

    Kürtlerin kökenine dair en popüler efsane, 16. yüzyılda kaleme alınan ve Kürt hanedanlarının tarihini hikâye eden Şerefnâme’deki Dehak’ın öyküsüdür.

    Efsaneye göre Kürtler, bilinen bir figür olan ve Firdevsi’nin klasik destanı Şahname’de de karşımıza çıkan Dehak’ın zulmünden kaçmış bir halkın çocuklarıdır. Dehak, hem İran hem de Turan topraklarını yöneten mitsel Pişdadi hanedanının Cemşid’den sonraki beşinci hükümdarıydı. Öyle zalim ve kötücül mizaçlıydı ki Tanrı onu omuz başına yılana benzeyen yaralar açarak cezalandırdı. Bu yaralar yüzünden Dehak sonsuz acılar içinde yaşıyordu. En iyi hekimler bile onu iyileştiremedi. Nihayet bir gün Şeytan, Dehak’ın sarayında hekim kılığında ortaya çıktı ve bu bitmek bilmeyen acının tek devasının yılan şeklindeki yaralara her gün iki gencin beyninin sürülmesi olduğunu söyledi. Bunun üzerine her gün iki gencin öldürülmesine ve beyinlerinin yaralara sürülmesine karar verildi. Bu tedavi şaşılacak derecede işe yarıyor gibiydi.

    Her gün iki gencin öldürülmesi bir zaman daha devam etti. Sonunda masum insanları kesmekle görevli aşçı bazılarına acıdı ve her iki kişiden birinin dağlara kaçmasına izin verdi. Bir koyun beynini diğer kurbanın beyniyle karıştırdı ve bu karışımı Dehak’a sundu. Aşçı, mahkumları serbest bırakmasının koşulu olarak ulaşılmaz dağlara sığınmalarını ve böylece Dehak’ın zulmünden uzakta kalmalarını istedi. Zaman içinde azat edilen bu insanlar çoğaldılar, dağlık bölgeleri doldurdular ve Kürtler diye anılmaya başladılar. Herkesten uzak yaşayınca da benzersiz bir dil ortaya çıkardılar. Daha sonra vadilere inip çiftçi, çoban ve tüccar oldular, köyler, kaleler ve kasabalar kurdular.

  • Bin yıllık çözüm süreci

    Bin yıllık çözüm süreci

    Yaklaşık 1000 yıldır ‘siyasi yakın temas’ halinde bulunan Türkler ile Kürtler’in ilişkisi, günümüzden tam 500 yıl önce bir siyasi ortaklığa dönüştü. Osmanlı Devleti’nin farklı dönemlerinde inişli çıkışlı bir seyir izleyen bu birlikteliğin tarafları, bugüne kadar ne tam anlamıyla mutlu olabildiler, ne şiddetli geçimsizlikten ayrılabildiler. İşte 1000 yıllık çözüm arayışının hikayesi…

    Kürtlerle Türklerin, 11. yüzyılda Büyük Selçuklu Devleti çatısı altında başlayan siyasi ilişkisi, 1514‘teki Çaldıran Savaşı sonrasında Kürt nüfusunun büyük çoğunluğu Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşamaya başlayınca daha “organize” hale geldi.

    Osmanlı Devleti, kendine bağladığı Kürt liderler üzerinden, hem doğu sınırlarını güvence altına almaya hem de çoğunlukla ulaşılması zor dağlık bölgelerde, dağınık yaşayan Kürtleri kontrol etmeye çalıştı. Devletin duruma göre yetkisini genişlettiği ya da kısıtladığı Kürt liderler de devletten aldıkları güçle kendi tebaaları üzerindeki iktidarlarını güvence altına aldılar. Bu ilişki, dönem dönem biçim değiştirmekle birlikte yüzyıllar boyunca sürdü.

    Bütün milliyetçi akımlar gibi Kürt milliyetçiliğinin tohumları da 19. yüzyılda atıldı. Ancak bu, imparatorluk sınırlarındaki başka bazı akımlar gibi ayrılıkçı bir milliyetçilik değildi. Kürtler kendilerini Osmanlı toplumunun bir parçası olarak görüyorlardı. Zaten bu sebeple 19. yüzyıl sonundaki ve 1915‘teki Ermeni katliamlarında suç ortağı oldular.

    İmparatorluğun dağılma sürecinde bile Kürtlerin ayrılık talebi olmadı. Türk milliyetçileri gibi Kürt milliyetçileri de Osmanlı Devleti’ni yeniden diriltme amacı güdüyorlardı. Milli Mücadele’ye katılmalarının da, ilk Meclis’te kurucu unsur olarak yer almalarının da nedeni buydu.

    Cumhuriyet’in ilanından sonra, toplumda Türk kimliği egemen kılınıp Kürtler siyasetten uzaklaştırılınca inişli çıkışlı da olsa yüzyıllardır süren ilişki büyük yara aldı. O tarihten itibaren dışlandıklarını ve inkâr edildiklerini düşünen Kürtler, kimi zaman siyaseti, kimi zaman da siyaset dışı yolları kullanarak itirazlarını dile getirmeye başladılar.

    Bin yıllık çözüm süreci

    Devletin Kürtlere yanıtı ise çok sert oldu. İsyan hareketleri çok kanlı bir şekilde bastırıldı. Kürt kimliğiyle ilgili en küçük bir ifade bile suç sayıldı. Yalnızca Kürt kimliğiyle siyaset yapmak değil Kürt kültürü üzerine çalışmak da suç kapsamındaydı.

    Devlete göre ortada “Kürt diye bir millet” yoktu. Kürt olmadığına göre Kürtçe diye bir dil de yoktu, haliyle Kürt sorunu diye bir şey de olamazdı. Yakın zamana kadar süren bu inkâr politikasının sonucu, günümüzde neredeyse diğer bütün sorunlarımızı da etkileyen Kürt sorunu oldu.

    Bugün Türklerle Kürtlerin, her iki halkın kaderini etkileyen ve yüzyıllardır süren ilişkisi çok önemli bir kavşaktan geçiyor. Bu ilişkiyi dayanışmaya dönüştürmek ve birlikte yaşama iradesini güçlendirmek için Kürt sorununu çözmek, bunun için de tarihsel gerçeği ve onun üzerinde şekillenen sosyolojik durumu anlamak zorundayız.

  • Asırlık bir bellek var aramızda

    Asırlık bir bellek var aramızda

    Balkan ve 1. Dünya Savaşları çıkmadan doğdu, Cumhuriyet’in ilanından önce okula başladı. Şerî nikahla evlenen son hanımlardan 103 yaşındaki Ulviye Hanım ve 85 yaşındaki kızı Suna Hanım,#tarih’i evde bir çay partisine davet etti.

    CEYLA ALTINDİŞ

    Tatlı bir misafirliğin son saatlerinde hep olduğu gibi, nasıl olduysa söz, memleket işlerine ve dünya ahvaline gelmiş. Ulviye Hanım sözü alıyor: “Ben haberleri radyodan dinliyorum, ne olup ne bittiğini hep bilmek istiyorum, ama Suna daha çocuk, o kaldıramıyor, bazı günler televizyonu hiç açmıyor.” Gülüyoruz. Hem de çok gülüyoruz, çünkü 103 yaşındaki Ulviye Hanım, 85 yaşındaki kızı Suna Hanım’dan bahsediyor.

    Asırlık bir bellek var aramızda
    Görmüş geçirmişlik abidesi Gençlik fotoğraflarında Hollywood güzellerini andıran Ulviye Hanım’ın hafızası, canlılıkla parlayan gözleri kadar berrak. 103 senelik ömründe görüp geçirdiği ne varsa ayrıntılarıyla anlatıyor.
    Asırlık bir bellek var aramızda

    Bir öğle sonrasında, taze çayın ve ev yapımı mamullerle dolu sofranın tadını çıkarıyoruz. Suna Hanım kendi elleriyle hazırlamış. Nişantaşı’ndaki bu eve birkaç saat önce girmişiz, bu iki hoşsohbet hanımefendi bizi ayakta karşılamış. Lütfen “ayakta”yı öyle hızla geçmeyin. Eşyaların yıllanmış ama yıpranmamış olduğu sade döşeli bir salondayız. İyi ki gelmişiz! Belli ki cam önündeki berjer, Ulviye Hanım’ın köşesi, oturuyor: “Şekerim, benim küçüklerim, akrabalarım, sevdiklerimin hepsi gitmiş, onları hep özlüyorum. Ben mazi ile yaşıyorum. Hani gidersin gidersin de, yolun bittiğini düşünürsün… Ben de bu kadar yaşayacağımı bilmezdim.” Bir yandan Ulviye Hanım anlatıyor, bir yandan zihinlerimiz sürekli bir hesap makinesi görevi üstleniyor. Allah’tan yüzlerce fotoğraf var, yoksa belki de inanmayacağız. Zaten kendisi de üç basamaklı yaşına şaşkınlığını pek gizlemiyor: “Şimdi kızım yaşını söylüyor, inanamıyorum; torunum yaşını söylüyor, inanamıyorum. Ben de kendime şaşıyorum. Yaşımı bir düşünüyorum… Sonra Allah unutturuyor galiba, yoksa öyle kalakalırsın bir köşede.” Bir iki tanesi vitrinin kenarına sıkıştırılmış, albümlerde ve çok da açılmamış bir poşetin içindeki fotoğrafların arkasına düşülmüş eski Türkçe tarihler onaylıyor, Ulviye Hanım 1910’da doğmuş. Yani sevdiğimiz “klasik”lerin yazarı Tolstoy’un henüz öldüğü, Çin’de köleliğin kaldırıldığı,şimdikinden üç önceki İngiliz hükümdarı V. George’un tahta geçtiği, Meksika’da 20. yüzyılın ilk büyük devriminin yaşandığı ve Osmanlı Devleti’nin Arnavutluk bağımsızlık hareketiyle cebelleştiği yıl. Büyük cihan harplerinin daha ilki bile patlamamış. Karşımızda doğduğu yılı Rahibe Teresa’yla paylaşan bir kadın var! Ve tarihe geçmeyi kesinlikle hakediyor. Gençlik fotoğraflarında Hollywood güzellerini andıran Ulviye Hanım’ın genel görünümü ve mavi gözlerinin canlılığı hayret uyandırıyor. Gözlerinin içi gibi kendi de gülümsüyor ve şaşkınlık nidalarımıza uyarıyla cevap veriyor: “Gençliğimde çok hareketliydim, yakın zamana kadar da dışarı çıkıyordum, fakat şimdi sokak falan tamam. Gözümü katarakt yaptırmadım, idare ediyor. Her şey gibi vücut da eskiyor kızım. Bana da gençken derlerdi ki, ‘gençliğinin kıymetini bil.’ Ben zannederdim ki bu böyle gidecek, gitmiyor. Hele şimdi bir sürat devri. Aç gözünü hafta, aç gözünü ay bitti.” Şimdiki zamanı fazla hızlı buluyor.

    Asırlık bir bellek var aramızda
    1937 Ulviye ve Suna Hanımlar, anne-kız, 77 yıl arayla
    aynı pozu veriyor.
    Asırlık bir bellek var aramızda
    2014

    Hayatı 20. yüzyılın başlarında Zonguldak’ta başlamış. “Babam Ali Remzi Bey, annem Ayşe Hanım. Anne tarafım Boşnak olduğu için babası ona Hayka dermiş dolayısıyla bütün Zonguldak anneme Hayka Hanım derdi. Babamsa memur olarak Sivas’tan gelmiş Zonguldak’a, sonra da memuriyeti bırakmış, maden ticaretiyle uğraşmaya başlamış. Ben çocukken, Ruslar Zonguldak’ı bombaladı. Bütün kent, civar köylere taşındı. Büyük dayımın Çaycuma’da evi ve çiftliği vardı. Bizi küfelere koyup oraya götürdüler.” Ulviye Hanım’ın en eski hatırası bu. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı yıllarını hatırlıyor. Sonra gözünün önüne koca bir yatakta uzanan babası geliyor. “Bütün Zonguldak boşalmışsa da babam orada yalnız kalmış. Bünyesi zayıf düşmüş olmalı ki ciğerleri hastalanmış. Heybeliada’daki sanatoryuma götürmüşler. Biz üç kardeşiz. En büyüğü benim, Aliye ve Mazhar küçük. Babam ilk çocuğunu yanına istemiş, beni oraya götürmüşler. Annemle bir sene adada kalmışız. Babam, henüz 33 yaşındayken orada ölmüş. İki kere yüzünü hatırlıyorum. Babam yatakta yatıyor, annem beni kaldırıp ona gösteriyor.” Herkesin hayatında böyle acı şeylerin olduğunu kendine hatırlatıyor ve gözlerinin doluşunun geçmesini bekliyor. “Sonra annem, dayım madenci Süleyman Sırrı ve ben Zonguldak’a döndük.” Fakat Ulviye Hanım’ın babasının ölümünü başka bir acı takip etmiş. 1918’de 40-50 milyon kişinin ölümüne yol açan grip salgını, onun da ailesine uğramış. “Anneannem Necibe Hanım’ın bir hafta sonra nikahlanacak 18 yaşındaki kızı teyzem de İspanyol nezlesi olmuş, onu da kaybetmişiz.” Sonra ortaya, babası Ali Remzi Bey’in sağlığında çocuklarını emanet ettiği akrabası Kadri Kansu Bey çıkmış ve Ulviye Hanım’ın 25 yaşındaki annesiyle evlenmiş. Ulviye Hanım, “Babam ‘Çocuklar sana emanet Kadri’ diye yazmış, ‘Evlen’ dememiş ki ona!” diye takılarak anlatıyor ve Kadri Kansu Bey’i sevgiyle anıyor. “Yine de teyzem de hastalıktan gidince, anneannem bırakmamış beni onlara. Anneannemi anne bilmişim. Zaten hepimiz koskoca bir bahçe içindeydik. Ben sekiz yaşındaydım. Annemin evi, iki dayımla anneannemin evleri buradaydı. Her sözüm dinleniyor, her istediğim yapılıyordu, nazlı büyüttüler beni.”

    Asırlık bir bellek var aramızda
    Ulviye Hanım’ın salonundan babası Ali Remzi Bey ve
    çok özlediği annesi Ayşe Hanım’ın portreleri.
    Asırlık bir bellek var aramızda

    Ulviye Hanım, dönemin Zonguldak’ını sinematografik bir dille aktarıyor: “O zaman Zonguldak çok tenha, bambaşkaydı. Büyük bahçeler içindeki evlerdeydik. Bütün akrabalar hepsi birbirini severdi, hep beraberdik, bu ev senin, şu ev onun, koştururduk. Hep yemekli toplantılar yapılır, Amasra’ya yazlığa gidilirdi. Böyle geçti seneler.”

    Asırlık bir bellek var aramızda
    İmparatorluk taşrasının son tanığı Ulviye Hanım okul arkadaşları ve öğretmeniyle hatıra pozu veriyor, yıl 1922 ve tümünün başı açık, (üstte). Artık mezun ve evli olan Ulviye Hanım, Zonguldak’ta bir balo için giyinmiş, (altta).
    Asırlık bir bellek var aramızda
    “Zonguldak, 28 Şubat 927, hatıra-i izdivaç.” Şerî nikahın üzerinden aylar geçmiş, Ulviye Hanım ve eşi evde izdivacını kutlamak için gelenleri kabul ediyor.
    Asırlık bir bellek var aramızda

    Devam ediyor: “Aşırı dindarlık yoktu, herkes kendince yaşardı dininin gereklerini. Bir yakınımızın oğlu yük dolabına girer tesbih çekerdi! Uluorta yaşanmazdı. Erkeklerden ziyade kadınlar oruç tutardı. Anneannem de ramazanda orucunu tutar, namazını kılar, köyden gelenlere basmalar alırdı. 1923’e kadar Zonguldak Rumlarla doluydu. Ben onlara ‘amca’ veya ‘teyze’ diye hitap ederdim. Onlarla kardeş gibiydik. Sonra eşyalarını satıp gittiler, mübadelede ağlaya ağlaya ayrıldık. 1922’de bir günü çok net anlatıyor: “Çarşıda bir kıyamet kopuyor, bir şenlik havası esiyor, öğreniyoruz ki İzmir kurtulmuş! Sonra Cumhuriyet geldi ve her şey daha da canlı oldu.” Dahası için anneannesinin babası madenci Ahmet Ali Ağa’nın torunu Doğu Karaoğuz’un Karaelmas’ın İlk Madencileri kitabını okumamızı öneriyor. Suna Hanım, ona yüksek sesle okumuş ve yaşadığı sokaklar, tanıdığı kim varsa gözünde canlanmışlar.

    Asırlık bir bellek var aramızda
    Aralarında sadece 19 yaş var Yıl 1929, Ulviye Hanım ve kucağında 6 aylık kızı Suna. “Babam sevgisini belli etmezdi ama çok sevildiğini bilen mutlu bir çocuktum” diyor Suna Hanım. Genç yaşta nedense İngilizce sevdasına düşmüş, Üsküdar Amerikan Koleji’nde okumuş. “Annemi öyle özlerdim ki ‘yetim kızın’ imzalı mektuplar yazardım.” 1953’te evlenmiş, Selva ve Verda adında iki kızı olmuş. Ankara’da ve uzun yıllar Karadeniz Ereğlisi’nde yaşamış. Hayatı boyunca çalışmış, 45 yaşındaki kocası Kenan Bey’i beraber geçirdikleri bir trafik kazasında kaybetmiş ama ayakta kalmayı başarmış. Şimdi bir taraftan annesi bir taraftan torunuyla ilgileniyor. Geçirdiği tüm badirelere rağmen, en az 20 yaş genç gösteriyor.

    “İlkokula yine orada başladım fakat okulu hiç sevmiyordum. Beşinci sınıfta sadece beş kişiydik. Ne kadar azdık! İyi kötü beşinci sınıfı bitirdim. Arkadaşlarımdan bazıları İstanbul’a gelip hakim ve doktor oldular. Benimse, okumaktan aklım çıkıyor! Hiç istemiyordum, bir de 14-15 yaşlarında dayım Süleyman Sırrı Bey’in arkadaşına sevdalanınca iyice vazgeçtim!” Ve yine bir gülümseme beliriyor yüzünde: “Sonra okumayı sevdim ama iş işten geçmişti!” Aslında tam da o sırada biz de onun gibiyiz, “sevda” lafını duyunca, hikayenin hemen o tarafını dinlemek için can atıyoruz, o devam ediyor: “Eski harflerle başladım, eski harflerle bitirdim okumayı. Din dersinin ismi “ulûm-i diniye”ydi. Zor geldiği için Kuran’ı bir türlü okuyamazdım. Ama o zaman ezberlediğim duaları hâlâ okurum. Hepsi ezberimdeler.”

    Asırlık bir bellek var aramızda
    Ulviye Hanım, Zonguldak’ta kardeşi Mazhar Bey’le beraber. Hâlâ devam ettirdiği “günde iki sigara” alışkanlığı bu günlerden kalmış olmalı.

    Sevda meselesine merakımızı hisseden Ulviye Hanım, bekletmiyor. Küçük yaşta, 16’yı henüz bitirmişken evlenmiş. Önceleri Zeki Bey, onu anneannesinden istermiş ama anneannesi çok küçük olduğunu söyler, vermezmiş. “Sevda iki tarafta da çok ileriydi. Zeki Bey aslında anneanneme 18 yaşıma gelene kadar bekleyeceğine söz vermiş. Sonra Medeni Kanun çıkacak denilince beklemedi, benim de işime geldi tabii” diye açıklıyor. “Zeki Bey, o sırada İstanbul’da bedelli askerlik yapıyor. Şişli’de tuttuğu möble evde annesi ve görümcemle oturuyor. Anneannemi de benimle beraber oraya çağırıyor ama anneannem dayılarımı Zonguldak’ta bırakamıyor. O gelmeyince tabii ben de gelemiyorum, Zeki’nin de tepesi atıyor. Zonguldak’a gelip beni alıyor. Medeni Kanun’dan bir gün evvel, nasıl beceriyorsa beceriyor… Aptalın da tekiyim, seviyorum o kadar, aklım hiçbir şeye ermiyor. Benim evliliğim eski nikahla oldu böylece” derken hiç pişman görünmüyor. Böylelikle İstanbul’a gelen Ulviye Hanım, yine de kendisini eleştiriyor: “Şimdiki kızlar akıllı, ben o zaman işte, ‘Ben gelmiyorum, söz verdin, bekle’ demedim. Hem seviyorum, hem de zannediyorum ki gitmezsem bırakır beni.” Anneannesinin evinden içinde iki üç esvap olan bir valizle alelacele çıkan Ulviye Hanım, kızı Suna Hanım’a dönüyor ve “Halan koynunda yatırdı beni iki gece” deyiveriyor. Tabii yine gülüyoruz. “Kocamın durumu iyiydi o zaman, bana neler neler aldılar. Kaç ay kaldık orada bilemiyorum fakat Şubat 1927’de vapura binip Zonguldak’a gittiğimizi iyi hatırlıyorum. Ben heves etmiştim dönünce düğüne. O zaman salon düğünü falan yok, evde gelin oluyorsun, biri geliyor, biri gidiyor, giyindik ve fotoğraflar çektirdik.” Bu arada eşiyle birlikte göründükleri 28 Şubat 1927 tarihli siyah beyaz fotoğrafı gösteriyor. Evlendikten sonra Zeki Bey, Zonguldak’taki madende muhasebeci olmuş. Evde bir erkek aşçı ve gündüzlü hanımlar çalışırmış. Kayınvalidesi de Zonguldak’a gelip onlarla birlikte yaşamış: “Şimdiki kızlar kayınvalideyi atıyorlar, oysa zavallı kadın kızını bırakıp yedi sene bizimle yaşadı, anneannem Zeki Bey’e bu şartla vermiş beni.” 1928’de Millet Mektebi’ne gidip Latin harflerini öğrenmiş Ulviye Hanım. Hatta Zeki Bey’in eniştesi Zonguldak milletvekili Ragıp Bey (Özdemiroğlu) onu bunun için cesaretlendirmiş. 1929’da da Suna Hanım doğmuş. Ailece Zonguldak’ın “Küçük Paris” diye anılan yıllarının tadını çıkarmışlar. “Ne partiler ne davetler olurdu orada. Güzel geçti gençliğim, Allah için güzel geçti!” 1954’te İstanbul’a temelli gelmişler. “Kocam Halk Partili’ydi. Demokrat Parti gelince Divriği’ye tayin ettiler ama gururluydu gitmeyi reddetti, dolayısıyla İstanbul’a yerleştik.” Yakın yıllara kadar yazları Nişantaşı’ndan Yeniköy’e yürürmüş denize girmek için. Suadiye’deki köşklerde yaşayan akrabaları ziyaret edermiş. Zeki Bey, 1968’de vefat etmiş. O “gittiğinden beri” Ulviye Hanım da yıllarını bugünkü mahallesinde geçirmiş. Özendirici olmasın ama, hâlâ devam ettirdiği ilginç bir rahatlama yöntemi var: pencerenin başında değil, ütü yaparken veya bulaşık yıkarken bir sigara tellendirip yüzyılı aşan hayatının en kıymetli anlarını yeniden yaşamayı seviyor. “Amerikan sigaraları hafif, bana bir şey edemiyor onlar. Her şey alışmaya bağlı. Ben çocukluğumdan beri alıştığım şeyleri yapıyor, alıştığım gibi yaşamaya devam ediyorum” diyor. Ancak kitaplarda okumaya alışkın olduğumuz günleri, alışkın olmadığımız bir tatlılıkla anlatan bu hanımlardan hiç ayrılmak istemiyoruz. Bu yaşamı kitaplaştırmamak yazık olacak.

  • Soyadına yakışan bir hayat sürdü

    Soyadına yakışan bir hayat sürdü

    27 Eylül’de aramızdan ayrılan Talip Apaydın, kendi kuşağından birçok yoksul köylü çocuğu gibi Köy Enstitüsü’nü bitirmişti. Apaydın hem yıllarca öğretmenlik yaptı, hem 42 kitaba imza attı.

    Soyadına yakışan bir hayat sürdü

    SENNUR SEZER

    Varlık Yayınevi’nde çalışmak benim için bir üniversite bitirme deneyimine denktir. Özellikle yakından tanıdığım yazarlar bakımından. “Enstitülüler” de denilen Mahmut Makal, Mehmet Başaran ve Talip Apaydın’ı da orada tanıdım. Her birinin adının çağrışımı bir başka.

    Talip Apaydın güleç bir insandı. Sarı Traktör’de makineye hakim olmanın coşkusuyla dönen delikanlıya “hey be sarı traktör” diye seslenen o olsa yakışırdı. Ben uzun süre çelebiliğini, ince davranışlarını müzik eğitimine bağladım. İnceliğinin altındaki alaycılığı fark edince bunun bir karakter özelliği olduğunu kavradım. Belki de bozkırda doğup büyümenin getirdiği inatçı, dirençli yapı:

    “Polatlı’ya bağlı Ömerler köyü 1926 doğumluyum. Sonradan babamın köyü olan Kapullu (Beypazarı-Kırbaşı) köyüne göçtük. Orada büyüdüm. Anam ben üç yaşındayken öldü. Babam yoksul, hiç toprağı yoktu. Ağa tarlalarında ortakçılık (yarıcılık) yaparak zor geçiniyordu. Yoksulluk, üvey ana… Çocukluğum iyi geçmedi. Üç sınıflı köy okulunda okudum. Sonra Beypazarı’nda açılan yoksul çocuklar için pansiyonlu ilkokulu bitirdim. İlerisi karanlıktı, babamın beni okutacak gücü yoktu. Bense okuyayım, şu köyden kurtulayım düşleri içindeydim.”

    Bu düşleri öğretmeni de paylaşıyor olmalı ki ona parasız yatılı bir okulun müjdesini verir: Hamidiye köy öğretmen okulu. Sonradan Çiftleler Köy Enstitüsü olur bu okul. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsüne seçilir, üç yıl daha okuyup Güzel Sanatlar Bölümü’nden 1946’da mezun olur. 30 yıl öğretmenlik yapar. 27 Eylül 2014 akşamı aramızdan ayrıldığında edebiyatımıza; şiir, anı, öykü, oyun ve roman dalında 42 yapıt kazandırmıştı.

    Köy notları (Bozkırda Günler) 1952’de, şiirleri (Susuzluk) 1956’da kitaplaştı. Tütün Yorgunu’na 1976 Madaralı Roman Ödülü, Köylüler’e 1992 Orhan Kemal Roman Armağanı, Yapılar Yapılırken ve Otobüs Yarışı eserlerine 1975 TRT Yayınlanmamış Radyo Oyunları Sanat Ödülleri verildi.

    Apaydın, “Yazarın, toplumun sorunlarını kendi sorunu saymasından” yanadır. Anlatılarında, bir çakımlık ışık gibi bellekte yer eden ayrıntılar sık görülür: Yar Bükü’nde alayla, itip kakmayla beslenen korunma güdüsü, Yoz Davar’da konuşamayan, Samıt Çoban’ın yoksuldan yanalığı, Bir Yol’da öğretmenin köylüler için geçim yolu ararken yonttuğu tahta…

    Toz Duman İçinde (1974), Vatan Dediler (1981), Köylüler (1991) Kurtuluş Savaşı için dile getirilmesi zor bir saptama yapar: Yurt için dövüşenler, işgalci yardakçılarına yenilirler.

    Öte Yakadaki Cennet öyküsü, bunu çizer: “Irmağın öte yakası yemyeşil, bu yakası bomboz. (…) Biz çocukluğumuzda bunu Allah böyle yarattı sanırdık..”

  • Büyük palamut akını

    Büyük palamut akını

    Eminönü Balık Hali, 1929’un Kasım ayındaki palamut akınında tıka basa palamutla dolmuştu. Palamutun tanesini ancak 3 kuruşa satabilen balıkçılar durumdan çok memnun değildi. Yoksul halk ise palamut bolluğunu sevinçle karşıladı. Balıkçılar Cemiyeti, palamutu zararına satmaktansa fazla balığın bir bölümünü hastane ve okullara ücretsiz gönderme kararı aldı. Ancak belediye, ücretsiz yollanan balıklar için de vergi almaya kalkınca balıkçılar tuttukları balığın fazlasını denize dökmeye başladılar. Halk bu duruma tepki gösterdi. Balıkçılar Cemiyeti, vergi kalkarsa hastane ve okullara bedava balık yollamayı sürdüreceklerini açıkladı. Palamut akını bittiğinde tartışmalar hâlâ devam ediyordu. 

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

    Büyük palamut akını
    Büyük palamut akını
  • Onun adı Norma Jeane

    Onun adı Norma Jeane

    Onun adı Norma Jeane

    Marilyn Monroe (1926-1962), kişisel eşyalarını oyunculuk hocası Lee Strasberg’e bırakmıştı. Strasberg ailesi, 1999’da yıldızın eşyalarını açık artırmayla 13,4 milyon dolara sattı. Birkaç yıl sonra, iki sandıkta bu kitabı oluşturan şiirler, notlar ve mektuplar bulundu. Böylece ortaya, fotoğraflar, yazı örnekleri ve karalamalardan oluşan bu kitap çıktı. Kitabın sayfalarını karıştırırken, bir insanın hayatının en özel yanına girdiğini hisseden okuyucu, hem büyüleniyor hem de biraz rahatsız oluyor. Burada ondan Marilyn Monroe olarak değil, gerçek adıyla, Norma Jeane olarak söz etmek belki daha doğru. Çünkü kitapta, herkesin tanıdığı sinema efsanesi yok. Filmlerde büyük başarıyla canlandırdığı saf sarışın tipinin aksine, karmaşık bir insan, şizofren bir annenin çocuğu, babasız büyümüş bir yetim, çocukluğu cinsel tacizlere katlanarak geçmiş bir evlatlık, büyüdüğünde sorunlarıyla yüzleşme cesaretini bularak hep daha “iyi” olmak için çırpınmış bir kadın, gerçek bir trajik figür var. “Her nasılsa rüzgarda bir örümcek ağı kadar güçlü/ kalabiliyorum baş aşağı sarkarak” diye yazmış bir şiirinde. Ama bu zor dengeyi fazla sürdüremediğini, 36 yaşında kendi hayatına kıydığını biliyoruz. Altını çizerek karaladığı şu satırlar onu daha iyi anlatıyor: “Yalnız!!!/ Yalnızım – Ne olursa olsun/ hep yalnızım.”

    Onun adı Norma Jeane

    YILDIZ ALBÜMLERİ’NDE ANKARA FOTOĞRAFLARI 

    Osmanlı dünyası fotoğrafın keşfiyle 28 Ekim 1839 tarihli Takvim-i Vekayi gazetesi- nin sayfalarında tanıştı. Sultan II. Abdülhamid devri (1876- 1909), fotoğrafın bu coğrafyadaki tarihi için dönüm noktası oldu. Kendisi de fotoğraf çeken Sultan, sadece amcası Abdülaziz döneminde çekilmiş fotoğrafları toplamakla kalmadı, ülkenin dört bir yanının karış karış fotoğrafını çektirip ardında dev bir görsel hazine bıraktı. Onun 911 kategoriye ayrılmış 36 bin 535 karelik “Yıldız albümleri” koleksiyonunda Ankara bu kitaptaki gibi görünüyor. 

    Onun adı Norma Jeane

    JOHAN THOMS’UN FELAKETLERLE DOLU YAŞAM HİKÂYESİ 

    Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahtı Arşidük Franz Ferdinand ve karısı Sofia, güneşli bir pazar günü, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da vurularak öldürüldü. İmparatorluk ordusunu teftiş için seçtikleri bu gün, 1389 Kosova Savaşı’nın yıldönümüydü ve Sırp milliyetçilerce hakaret olarak algılanmıştı. Arabalarına bomba atılan çift sağ kurtulunca yollarını değiştirmeye karar verdiler ama kaderi değiştiremediler. Elimizdeki kurmaca 20. yüzyılı hasbelkader tam da o gün Arşidük’ün şoförlüğünü yapmaya başlayan kahramanın gözünden anlatıyor. 

    Onun adı Norma Jeane

    BİZANS’IN DAMAK TADI

    Bizans, 7. yüzyılda bir “winburga” yani “şarap kentleri” imparatorluğuydu. 13. yüzyılda yaşayan bir Rus seyyaha göreyse özellikle varlıklı Bizanslılar için meyvelerin çeşitliliği çok önemliydi. Ayasofya dolaylarındaki kuyuların içinde Patrik için kavun, elma, armut gibi her türlü meyve uzun bir ipin ucundaki sepette tutuluyor ve Patrik yiyeceği zaman bir hayli serinlemiş olarak dışarı çekiliyordu. Dönemin beslenme rejimlerini irdeleyen bu ikinci basım kitabın sonunda yemek tarifleri ve sıkı bir terimler sözlüğü bulacaksınız. 

    Onun adı Norma Jeane

    OSMANLI LALELERİ, OSMANLI KAHVEHANELERİ 

    Lalelerin kahvehaneler ve Osmanlı tarihiyle ne ilgisi var? Osmanlı elitleri, coşkulu lale yetiştiriciliği ve bahçeleri lalelerle donatma merakı diye tarif edeceğimiz erken modern tüketim kültürünün parçasıydı. Ve lale, 18. yüzyıl Osmanlı dünyasının ilk 30 yılının amblemi hâline geldi. Kitap, 2005’te Princeton’da düzenlenen 18. Yüzyıl Osmanlı’sında Kültürü Yeniden Düşünmek konferansının gerileme, Osmanlı-Safevi rekabeti, İbrahim Müteferrika’nın matbaacılık girişimi ve kahvehanelerin rolü gibi meselelere kafa yoran bildirilerin en iyilerini sunuyor. 

    Onun adı Norma Jeane

    İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI TÜRKİYESİ (III. CILT) 

    Türkiye 1939’da, 1923’ten beri izlediği dış politikada ezberbozucu nitelikte iki önemli değişiklik yaptı. Bunlardan ilki, tarafsızlık politikasını terk etmesi ve bir taraf seçmesiyken ikincisi seçilen tarafın İngiltere ve Fransa olmasıydı. Ülke için önemli olan başka bir başarı da, topraklarının bir savaş alanı hâline gelmesini engelleyebilmiş olmasıydı. Ne var ki bu küresel felaketten soyutlanamazdı. İki kıymetli tarihçinin elinden çıkan kitapta, o dönemde uygulanan eğitim, sağlık, tarım, sanayileşme politikaları ve çok partili rejime geçiş gibi hamleler anlatılıyor. 

    Onun adı Norma Jeane

    ARI KOVANINA ÇOMAK SOKMAK

    Menkabeye göre, Yörük beyi Çapar Ömer Ağa sürülerini otlatırken Hızır peygamber yaşlı bir adam kılığında gelip çok susadığını söyler. Ağa, onun kim olduğunu bilmiyordur ama hemen bir koyundan sağdığı sütü ikram eder. Hızır peygamberin “Yozuna yoz katılsın” duasını alır. Zira “yoz” 450-500 koyundan oluşan sürü demektir. Bu söyleşi kitabında bir yandan Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak Hoca’nın Yozgat’ta başlayan hayatını, çalışmalarını ve tarihe bakışını kendisinden dinliyor, bir yandan engin birikiminden yararlanıyoruz. 

    Onun adı Norma Jeane

    BİR NEFESTE DÜNYA TARİHİ

    Dünyanın son 5500 yılı ancak bu kadar kompakt bir şekilde anlatılır. Dizine şöyle bir bakalım: Aktium Muharebesi’nden Nadir Şah’a, Binbir Gece Masalları’na veya Komünist Manifesto’ya ve oradan Tang Hanedanı’na gitmek mümkün. İngiliz araştırmacı yazarın kaleminden çıkan çalışma, coğrafi ara başlıklar altında kronolojik olarak 1945’e kadar ilerliyor. Küresel tarihe yön veren hadise ve gelişmeler anlaşılır ve akıcı bir dille aktarılıyor. Aynı yayınevinin Bir Nefeste Dünya Mitolojisi kitabının da raflarda olduğunu hatırlatalım.

    Onun adı Norma Jeane
  • Her koyunun eti yenmez

    Her koyunun eti yenmez

    Canavar Koyun Orhan, usta mizahçı Latif Demirci’nin 1970’lerde yarattığı müthiş bir karakterdi. Kurban Bayramı vesilesiyle hatırladığımız Orhan, militan bir koyun hakları savunucusuydu. Dernek kuruyor, koyunlara yönelik ayrımcı ifadeleri eleştiriyor, kasaplara saldırı düzenliyordu. Asla bir koyun gibi davranmıyor ve bu sayede kesilmekten kurtuluyordu.

    LEVENT CANTEK

    Canavar Koyun Orhan, Latif Demirci’nin 1978-79 yıllarında 68 sayı yayınlanan Mikrop mizah dergisinde yarattığı bir çizgi romandı. Adından anlaşılacağı gibi Orhan, insansı özellikler taşıyan, yaşadığı kenar mahallenin hatırı sayılır delikanlılarından olan bir koyundu. Dizinin ilginçliği, Orhan’ın koyunluk kaderine gösterdiği isyanda gizliydi.

    Yetmişli yıllarda olduğumuzu unutmayalım, Orhan, militan bir koyun hakları savunucusuydu. Kasaplara ve kasaptan et alan müşterilere saldırıyor, koyunlara yönelik ayrımcı ifadeleri eleştiriyor, insanları handiyse politically correct davranmaya zorluyordu. Canavar lakabıysa o dönemin mizah anlayışının bir sonucuydu.

    Pek çok mizahi çizgi roman kahramanının bu türden tersineleme içeren Gaddar, Zalim vb. tamlama ve lakapla sunulması tesadüf değildi demek istiyorum. Hele ki dizinin yayınlandığı Mikrop, bu türden kontrastları belirginleştirmeyi seven bir anlayışla mizah üretiyordu.

    Her koyunun eti yenmez
    Canavar Koyun 2014 Latif Demirci, 1978‘de yarattığı Canavar Koyun Orhan’ın bugünkü hâlini #tarih için çizdi.

    Derginin yayın yönetmeni Engin Ergönültaş, yoksulların ve kenar mahallenin dünyasına odaklanan siyasi ve edebi dili seviyor, o dili sürekli arıyordu. Canavar Koyun’un hikâyesi, biraz da oralarda, o arayışın içinde ta Gırgır’da başladı. Gırgır, Oğuz Aral yönetiminde çok satar bir dergi olmuştu ama genç üreticiler sert editoryal denetimden ve kalabalık kadro nedeniyle sayfalarda yer bulamamaktan şikayet ediyorlardı. Diğer yandan mizah dergileri yüksek satışlara ulaşmış, ticari olarak kazançlı bir yayın türüne dönüşmüştü. Ergönültaş, o yılların iddialı dergi yayıncısı Ercan Arıklı’nın önerisiyle, Gelişim Yayınları’ndan Mikrop’u çıkarmaya böylesi bir ortamda başladı.

    Oğuz Aral ve Gırgır’dan ayrılmak, ticari ve estetik bir fırsattı her şeyden önce. MikropGırgır’a göre daha solda duran; siyasetin, cinselliğin, arabeskin, sınıf eleştirisinin daha fazla yer bulduğu bir dergiydi. Bu yüzden Gırgır gibi sarı değil kızıl bir fon rengiyle çıkıyordu.

    Her koyunun eti yenmez
    Her zeminde mücadele 1970’lerin ruhuna uygun olarak isyancı bir karakter olan Orhan, Koyunları Koruma Derneği’nde legal mücadele yürütürken (altta), zaman zaman kasaplara ve mafyaya yönelik şiddet eylemlerine de girişiyordu (üstte).
    Her koyunun eti yenmez

    Latif Demirci’nin yetmişli yıllarda Oğuz Aral ile Ergönültaş arasında seyreden bir çizgisi vardı. Esprileriyse absürd bir dille gerçeklik algısını kırmaya yönelikti. Siyasetin, medyanın veya gündelik hayatın ciddi, iddiacı, muktedir dilini ters yüz ediyor, mizahı bu karşıtlıktan çıkarıyordu. Canavar Koyun’un başlangıcı aylar süren, uzatılan, abartılan duyurularla oldu örneğin: “ Kasapların, kavalların, çobanların korkulu rüyası Canavar Koyun Orhan haftaya aramızda”. Tefrikaya dönüştürülen ilanlar, o yıllarda satışları milyona varan magazin gazetelerine yönelik bir eleştiriydi. İlanlardaki başlıyor, başlayabilir, başlayacak ibareleri, tam başlayacakken araya giren sürprizler, ertelemeler, yeminler, haftaya kesin başlıyor açıklamaları, gazetecilik iddiası ve büyüklenmesini abartarak görünür kılıyordu. Babıali’deki basın rekabeti, magazine dayalı yeni yayın enflasyonu yaratıyor, mizahçılar da bu yarışı bir biçimde eleştiriyordu. Mikrop, siyaseten ajitatif bir sol eleştirellik taşıdığı için “koyun olan”, ihbarcı, alkışçı, çıkarcı, düşünmeyen bir vatandaş eleştirisi de yapıyordu. Orhan, duyuru tefrikasını sürdürürken o koyunlardan olmadığını aralıkla belirtiyor, hatta ilk izlenim olarak, celalli gazaplı meydan okuyan bir tiplemeyi andırıyordu. Aylar sonra yayınlanan ilk hikâyelere bakarsak, İlban Ertem’in “Küçük Adam”ını andıran, hareket komiği, cevval ve acar biriydi Orhan. Kötüleri alt ediyor, finalde güzel kızlara koşuyordu. Anlaşılan o ki, genç Latif Demirci, hikâyesini giderek Mikrop’a uyum sağlayacak bir biçime dönüştürdü. Orhan, Ergönültaş’ın Zalim Şevki ile Kelek Osman çizgi romanında olduğu gibi bir kenar mahallede yaşamaya başladı. Tıpkı Zalim Şevki gibi bir ağaç altında, üzerinde “Koyunları Koruma Derneği” yazılı bir masada oturuyor, her bölüm hikâyesi yanına gelen biriyle gelişiyordu. Latif Demirci, bu benzerliği gizlemiyor, Orhan’ın Şevki ve Osman’la aynı mahallede yaşadıklarını ima ediyor, kimi bölümlere onları da dahil ediyordu. Bu evre, Canavar Koyun Orhan’ın popülerleştiği, dergide tam sayfa yayınlandığı bir evre ki, halen hatırlanıyorsa bu evredeki hikâyeleri sayesindedir. Ahşap evlerin, dar sokakların, ipe kurumaya serilmiş çamaşırların, soba borularının, pencere önünde oturan kızların, televizyon müdavimi telemanyakların, çiçek gibi minibüslerin, piknik tüpünün, bağlamanın, kuyrukların, muhallebicilerin, sokak köpeklerinin, çırakların, manavların, birahanelerin ve kahvelerin anlatıldığı bir mahallenin hikâyeleri desek daha doğru olur.

    Her koyunun eti yenmez
    Koyun dayanışması
    Tek kişilik eylemleriyle bilinen Orhan’ın, nadiren de olsa, yukarıdaki macerada olduğu gibi diğer koyunlardan lojistik destek aldığı da oluyordu.

    Galiba, dizinin en dikkat çekici yanı Orhan’ın insansılığının kenar mahalle yenilmişliğinin izlerini taşımasıydı. Orhan ne yapsa kaybedecek adamlardandı. Sinsice kandırıyor, poz yapıyor, palavra sıkıyor, uyduruyor, plan yapıyor, eviriyor çeviriyordu ama yetmiyordu, yine yeniliyor ve o ağacın altındaki masasına geri dönüyordu. “Maaf ” oluyor, intihara yelteniyor, “artık dayanamıycam, hüngür” diye ağlıyordu. İlla ki birileri “inbelik” yapıyor, Neriman yüz çeviriyor, Kasap Sami kıs kıs gülüyor, yırtıcaz derken çuvallıyordu. Yufka yürekliydi, bir bacağını kestirecek kadar aşıktı, et pahalıydı, alem kepazeydi, mahalle mazlumdu, mahalle perişandı. Değil insanlar koyunlar bile anlamıyordu onu. Ümit fakirin ekmeğiydi, Gencebay içli şarkılar söylüyor, Orhan koyunların daha iyi bir hayat süreceği günlerin hayaliyle yuvarlanıp gidiyordu. Bu noktadan bakınca koyunluk, yoksulluk ve vatandaşlık demekti.

    Günümüzde popüler kültür ve sanat, yoksullardan adam akıllı söz etmiyor artık. Ya televizyon iyimserliğiyle, komşuluğu ve ahşap evleri mübalağa ediyor ya da hiç yokmuşlar gibi hiiç anlatmıyor. Canavar Koyun Orhan yoksulları anlatan, muhalefet eden, zıtlaşan bir mizah dergisinde yayınlandı. Bugün çok hatırlanmayabilir, Mikrop’un rekabeti olmasaydı anaakım mizahın dergisi Gırgır toplumsal muhalefete bu kadar ilgi göstermeyecekti. Bu niye önemli? Gırgır daha sahici bir muhalefet gösterince anlattığı hikâyelerin niteliği değişti, bugün mizah dergileri televizyona ve hatta sinemaya göre daha nitelikli işler çıkarıyorlarsa bunu belki de ta o günlere, Mikrop’ta anlatılan delidolu nevropat hikâyelere, koyun olmak istemeyen Orhan ve benzerlerine borçlular.

  • SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    Fuat Uzkınay’ın 1914’te çektiği söylenen Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı adlı belgesel ilk Türk filmi sayıldığı için, 2014 yılı Türk sinemasının 100’üncü yılı kabul ediliyor ve sinemayla ilgili sergi, panel, özel gösterim gibi çok sayıda etkinlik yapılıyor. Aslında Uzkınay’dan önce Makedonyalı Osmanlı yurttaşları Manaki Kardeşler’in çektiği filmler var. Ancak, bunlar günümüz Türkiye coğrafyasında çekilmediği için olsa gerek Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı ilk film sayılıyor. Ama kesin olan bir şey var, Türk sineması en az bir asırdır hayatımızda. Biz de bu ayki Albüm sayfalarımızı, asırlık Türk sinemasının siyah-beyaz döneminden karelere ayırdık. İyi seyirler…

    Fotoğraflar: Cengiz Kahraman Arşivi

    ERKEN DÖNEM TÜRK SİNEMASI

    Cumhuriyet’in ilk yıllarında Muhsin Ertuğrul dışında yönetmen yoktur. Ertuğrul’un ilk filmlerinden biri 1922 yapımı Boğaziçi Esrarı Nur Baba’ydı.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    Kurtuluş Savaşı konulu ilk film olan Ateşten Gömlek de, Halide Edip Adıvar’ın romanından 1923‘te Muhsin Ertuğrul tarafından filme uyarlandı.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    1929 yapımı Kaçakçılar’ın çekimleri sırasında yaşanan trafik kazasında, aşağıdaki karenin çekilmesinden kısa süre sonra Talat Artemel’in (direksiyonda), kullandığı araç kaza yapınca bir oyuncu öldü, yüzü parçalanan Sait Köknar (elinde silah olan) oyunculuğu bırakmak zorunda kaldı.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    SESLİ FİLMLER BAŞLIYOR

    Muhsin Ertuğrul’un yönettiği 1931 yapımı İstanbul Sokaklarında, ilk sesli Türk filmidir (altta). Aynı kadına aşık olan iki kardeşin başından geçenlerin konu edildiği filmin yapımcısı İpek Film’in sahipleri Fahir ve İhsan İpekçi kardeşler, Nişantaşı’nda bir fırını stüdyoya çevirmiş, burada hem film çekimi hem de dublaj yapılmaya başlanmıştır.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    14 Mayıs 1932’de çekilen alttaki fotoğrafta Mahmut Moralı ve Faik Şenol seslendirme yapıyor.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    YENİ NESİL YÖNETMENLER

    1876’da sahnelenen ve ilk Türkçe operetlerden olan Leblebici Horhor Ağa birkaç kez sinemaya da uyarlandı. Muhsin Ertuğrul’un1933’te çektiği uyarlamanın senaryo yazarlarından biri de Nazım Hikmet’ti. Filmin Kağıthane’deki çekimlerinde Muhsin Ertuğrul, ilk görüntü yönetmenlerimizden Cezmi Ar ile birlikte.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    1950‘lerde atılım yapan Türk sineması bir çok yeni yönetmen de çıkardı. Bunlardan biri 1951’de Kanlı Feryat’la (altta) ilk kez yönetmen koltuğuna oturan Atıf Yılmaz’dır (alttaki fotoğrafta en sağda).

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    STAR SİSTEMİNE GEÇİŞ

    Birlikte oynadıkları filmler büyük gişe başarısı getiren Göksel Arsoy ve Belgin Doruk, 1960’ların starlarındandı.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    Dönemin unutulmaz filmlerinden biri Atıf Yılmaz’ın yönettiği Ah Güzel İstanbul’dur. Sadri Alışık ve Ayla Algan’ın başrolde olduğu filmin muhteşem görüntüleri ise Gani Turanlı’ya ait.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    KOMEDİ FİLMLERİNİN ALTIN ÇAĞI

    1960’lar komedi filmlerinin patlama yaptığı yıllardır. Cilalı İbo karakteriyle şöhret yapan Feridun Karakaya, serinin Cilalı İbo Perili Köşkte filminde.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI
    Fotoğraf: Güngör Özsoy, Güngör Özsoy arşivi

    Komedilerin aranan yüzü Necdet Tosun, 400’e yakın filmde rol aldı.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    1965 yapımı Sevinç Gözyaşları, Filiz Akın, Ajda Pekkan, Bedia Muvahhit, Nubar Terziyan, Ayhan Işık ve Önder Somer’den oluşan kadrosuyla dikkat çekiyor.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    AKSİYON VE MACERA

    Yabancı kovboy filmlerinin gişe başarısı Yeşilçam’ı da kovboy filmleri çekmeye yöneltmişti. Bunlardan biri olan 1973 yapımı Canilere Ölüm’ün seti.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    Sonraki yıllarda toplumcu-gerçekçi sinemaya yönelen Yılmaz Güney, ilk döneminde çok sayıda aksiyon filminde oynadı. Güney, 1966 yapımı Kibar Haydut’ta Nebahat Çehre, Devlet Devrim ve Tunç Oral’la birlikte.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    İKİ BÜYÜK KADIN OYUNCU

    Uluslararası festivallerde büyük ödül kazanan ilk Türk filmi Metin Erksan’ın yönettiği 1963 yapımı Susuz Yaz’dır. Necati Cumalı’nın eserinden uyarlanan ve 1964’te Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülü kazanan film, Türkiye’de yasaklandı ve uzun süre gösterilemedi. Hülya Koçyiğit, sinemaya bu filmle başladı.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI

    Türkan Şoray’ın sinema kariyeri ise bir tesadüfle başladı. Bir arkadaşına eşlik etmek için gittiği film setinde güzelliğiyle dikkat çeken Şoray, Türker İnanoğlu’nun teşvikiyle 1960‘ta sinemaya ilk adımını attı.

    SİYAH-BEYAZ TÜRK SİNEMASI