Yazar: #tarih

  • Atinalı kadınların ‘Şalvar Davası’

    Atinalı kadınların ‘Şalvar Davası’

    İstos Yayınları, eski Yunan komedyasının en iyi örneklerini veren Aristophanes’in günümüze ulaşan 11 eserini çizgi roman formunda yayımlamaya başladı. Serinin ilk kitabı Lysistrata geçen ay çıktı, kalan on kitap da kısa zamanda piyasada olacak.

    GAZANFER OLCAYTO

    Aristophanes’in (MÖ 450-385) MÖ 411 yılında Atina sahnelerinde oynanan üçüncü oyunu Lysistrata’ydı. Peloponez Savaşı’nı, yani iki büyük Yunan şehri Atina ile Sparta arasındaki kardeş kavgasını konu alıyordu. Atina’nın demagoglar ve şımarık soylulardan oluşan yöneticilerinin güttüğü politika, Sparta’ya karşı düşmanlığı körüklemekti. Savaş yanlısı yöneticiler dış tehdit lafını ağızlarına sakız edip, halkları birbirlerine kırdırırken savaşın tozu dumanı içinde iktidarlarını güçlendiriyor ve daha da zenginleşiyorlardı.

    Aristophanes’in Lysistrata’sı savaş çığırtkanlarına karşı barışın sesidir. İlginç bir şekilde eserde barış çağrısı yapan, çoğunluğu savaş yanlısı olan erkekler değil barışı gerçekten özleyen kadınlardır. İlginç diyoruz, zira o dönemde kadınların devlet idaresini almaları seyircileri ancak güldürecek bir fanteziydi. Buna ragmen Aristophanes, en ciddi savaş karşıtı nutuklarından birini eserin baş kahramanı ve “barışın örgütleyicisi” Lysistrata’ya söyletir.

    Erkekleri savaşan Atinalı ve Spartalı kadınlar, Lysistrata’nın öncülüğünde Atina akropolüne baskın yaparlar ve kocaları barışmadıkça evlerine dönmeyeceklerine ant içerler. Kadınlar savaşı sürdürmeye yarayan devlet hazinesine de el koydukları ve erkeklerin gözdağlarına, yalvarmalarına aldırmadıkları için Atina ve Sparta barış yapmak zorunda kalır.

    Atinalı kadınların 'Şalvar Davası'

    Lysistrata, Türkiye’de de birçok dramatik esere esin kaynağı olan (örneğin başrollerinde Müjde Ar ve Şener Şen’in olduğu, Kartal Tibet’in yönettiği 1983 yapımı Şalvar Davası), yazıldıktan binlerce yıl sonra bile güncelliğini ve evrenselliğini koruyan çok güçlü bir eser.

    Bir tiyatro eserini bambaşka yazım kuralları olan çizgi romana uyarlamak neredeyse tiyatro eserinin yeniden tasarlanması anlamına geliyor.

    Aristophanes’in metinlerini çizgi romana uyarlayan yazar Tasos Apostolidis ve çizer Yorgos Akokalidis bunu başarmışlar. Metni “Türkçe söyleyen” Berivan Bazencir’i de özenli çevirisi için kutlamak gerek.

    Atinalı kadınların 'Şalvar Davası'
  • Onun arabası var!

    Onun arabası var!

    Recaizade Mahmut Ekrem’in Sultan Abdülaziz döneminde yaşanan trajikomik bir aşk hikâyesini abartılı bir “alafranga züppe” karakterin etrafında anlatan romanı Araba Sevdası, hem “Eleştirel Basım” hem de “Sadeleştirilmiş Basım” olarak iki edisyon halinde yayımlandı.

    AYLA DURU KARADAĞ

    Yirmili yaşlarının başında bir delikanlı, anadilini pek beğenmeyen ama bildiğini iddia ettiği dili de tam konuşamadığı için yarım yamalak iki dili karıştırarak/bozarak konuşan, ne giydiği, nasıl göründüğü, elindeki mecmuanın Fransızca olduğunu görenlerin kendisi hakkında düşündükleri her şeyden daha önemli olan, bir de tabii sokaklarda görününce bile dikkatleri üstünde toplayan arabası… Bu saydıklarımın çok yabancı geldiğini sanmıyorum; herkesin gözünün önüne hali hazırda tanıdığı -en az- bir kişi gelir. Oysa ben bir romandan, üstelik 1896 yılında Recaizade Mahmut Ekrem tarafından yazılmış ve 1940’tan itibaren Latin harfli edisyonlarıyla da sık sık karşılaştığımız Araba Sevdası’ndaki anti-kahraman Bihruz Bey’den bahsediyorum.

    Onun arabası var!

    İletişim Yayınları, “İletişim Klasikleri” dizisinde Türkçe klasikleri yayımlamaya ilk realist roman Araba Sevdası’yla başladı. Kitap titiz ve uzun bir çalışmanın ürünü. Aslına bakılırsa kitap değil “kitaplar” demeliyim, çünkü İletişim Yayınları kitabı hem “Eleştirel Basım” hem de “Sadeleştirilmiş Basım” olarak iki edisyon halinde hazırlamış. Fatih Altuğ’un yayına hazırladığı ve nasıl çalıştığını, romanın dil ve biçim özelliklerini değerlendirdiği “Sunuş” yazısının ardından, Jale Parla’nın önsözünde romanın dönemi içindeki ve Türk romanındaki yerini, önemini okuyoruz. Bu edisyonların bir diğer özelliği ise Türk roman tarihinde ilk resimli roman olma özelliği Araba Sevdası’nın Ressam Halil Paşa tarafından Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilirken çizilen resimlerini de içermeleri. Eleştirel Basım’da Osmanlıca ve Fransızca kelimeler dipnot olarak verilmiş. Sadeleştirilmiş Basım’da ise Fransızca kelime ve cümlelerin aynı şekilde dipnot olarak verildiğini görüyoruz. Böylelikle hem günümüz okurunun okuma zevki bölünmüyor hem de Bihruz Bey’in bozuk Fransızca kullanımı korunmuş oluyor.

    Onun arabası var!
    İlk resimli roman Araba Sevdası’nın, Türk roman tarihinin ilk resimli romanı olma özelliği var. İletişim Yayınları’nın yeni baskısında, kitap Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilirken Ressam Halil Paşa tarafından çizilen resimler de yer alıyor.
    Onun arabası var!

    Araba Sevdası’nın anti-kahramanı Bihruz Bey’e oradan da Batılılaşma/yanlış Batılılaşma örneklemesine gelecek olursak, o dönemden bu döneme Bihruz Bey’i getirip oturtursak hiç yadsımayız sanırım. Öncelikle, madem Bihruz Bey bu kerte hayatımızda neden sevemedik biz Bihruz Bey’i? Başka bir soruyla bu cevaba yaklaşmaya çalışalım; Erol Köroğlu “Türk Romanında Batıcılığın Yeri” makalesinde, “Roman, içinde yer aldığı genel edebiyat alanının, kendine özgü uzlaşımları ve tarihi olan bir parçasıdır; temel derdi öyküler anlatmaktır ve bu anlatı eylemini, edebiyatla sınırlı olmayıp, başka söylem alanlarını da kapsayan temsiliyet mekanizmaları aracılığıyla gerçekleştirir.[…] 1870’lerdeki ilk örneklerinden günümüze Türk romanında Batıcılık nasıl temsil edilmiştir?” diyerek bizi yeni bir soruya sevk eder. Bu soruya da Zeynep Kerman’ın Araba Sevdası’yla ilgili yazdıklarıyla cevap verebiliriz: “1885 yılında başlayan romantizm-realizm tartışmasından sonra iyice güçlenen realist akımın etkisi altında kaleme almıştır (Recaizade Mahmut Ekrem). Romanda alafranga, hayalperest ve gösteriş meraklısı bir Tanzimat genci olan Bihruz Bey’in hayat macerası çevresinde bu dönemde yetişen alafranga meraklısı, köksüz, müsrif tiplerle alay edilmektedir. Hatta roman bir yönüyle, kahramanı Bihruz vasıtasıyla romantik akımla alay eden bir karakter de göstermektedir.”

    Türk tipi Batılılaşmadaki kültür yozlaşmasını ve bu yozlaşma karşısında genç kuşakların takındığı yanlış tavrı anlatıyor Mahmut Ekrem. Dönemin resmini çiziyor bize kaleme aldığı tek romanında. Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde bunu ifade ederken “modern Türk edebiyatı bir medeniyet kriziyle başlar” diyerek iddialı bir cümle kurar ve haksız değildir.

    Onun arabası var!
    Bihruz Bey’in ayak izleri Kitapta Bihruz Bey’in gittiği bazı yerlerin haritalarına da yer verilmiş. Yukarıda, Bihruz Bey’in İstiklal Caddesi üzerinde uğradığı dükkânların 1905 tarihli Goad Haritası’na yerleştirilmiş konumları görülüyor.

    Bu krizi, ikilemler ve onlardan doğan çatışmayla açıklayabiliriz. Sebeplerini anlamak için de dönemden bahsetmek elzem. İlk kez Batıya gönderilen elçiler ve akabinde öğrenciler, güçsüzleşen Osmanlı “gelenekleri”nin boğuculuğu, bağnazlığı, edebiyattan günlük hayata, siyasetten sansüre her alana ulaşan bozulma, yenilik arayışları… Avrupa’nın etkisinde gerçekleşen değişimler en dokunulmaz alanlara bile sirayet ederek kültür, düşünce, inanç dünyasını ve toplumsal hayatı etkilemiştir. İşte kriz tam da burada patlak verir; bu değişim için uğraşan aydın kesim –Recaizade Mahmut Ekrem özellikle çeviri konusunda Türk edebiyatına önemli katkılarda bulunmuştur- adeta kendi eliyle bir canavar yaratmıştır ve canavarın ömrü sandığından çok daha uzundur. Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Mithat Efendi kitabında, “Bir kültür unsurunu benimsemek değil. Sadece beğenmek, eskiden de vazgeçememek, fakat bir terkibe ulaşamamak, işte Tanzimat’ın mülemması budur” der Orhan Okay. Batılılaşma sürecini Doğu-Batı âdetlerinin, kültürlerinin bir- birine karışması olarak açıklar ve oldukça iyimserdir. Jale Parla, Okay’ın alıntısından sonra durumu “Tanzimat’ta karşılaşan Doğu ve Batı böylesine gelişigüzel bir karışımı da doğurmadı. Sentez hiç değildi; ama bu karşılaşmadan doğan yeniliğe mülemma diyeceksek bunun bir mantığı vardı: Egemen bir İslâm kültürünün şemsiyesi altında sınırları son derece kesin ve kısıtlı bir Batı’ya yönelişin mantığı. Sınırlar, yenilikçilerin söyleminde, yapıtlarında, tartışmalarında, tepkilerinde tekrar ve tekrar çiziliyordu” diyerek özetler.

    Bu satırlar ve -yukarıda da bahsettiğim gibi- Bihruz Bey, beni ister istemez günümüz koşullarına taşıdı: Etrafımızı Bihruz Beylerin kuşatması bir yana “Yeni Türkiye” çığırtkanlıklarındaki “kesin ve kısıtlı Yeni’ye yönelişin mantığı.” AKP ekseninde oluşan yeni sermayede bir Araba Sevdası açgözlülüğü yok mu mesela? Ya da “Daima ileri”, “Durmak yok yola devam” sloganlarında Fransa’dan yeni gelen ve “halk”ı “aydınlatma” amacı güden heyecanlı, iş bilmez ama istedikleri için her yolu mubah gören bir cüret, istediği gibi olmayınca “yanlış Batılılaştınız,” diyecek pişkinlik yok mu? Peki bütün bunlara rağmen biz yirmilerinin başındaki körpecik, taze yetim Bihruz’u niye sevmedik? Herkesin kendince cevapları vardır elbette: bugünlerin “sevdası” Bihruzunki kadar masum ve kimseye zararı dokunmadan yaşanamıyor. Erkek kimliğine vurgu yapan “Büyük kol saati” sevdalısı bakanları görünce benim kafamdaki soru şekil değiştirip “Bihruz’u neden sevmeyelim ki?” oluyor. Araba Sevdası’nda, bu tür geçiş dönemlerinde, belki de bütün ilerlemecilik oyunlarımızda oynayıp durduğumuz, çok önceden yazılmış bir senaryo/ leitmotif/arketip var. Araba Sevdası’nı tam da bugünlerde, eski bir metin okuyormuş gibi, hatta ilk roman örneklerinden birini okuyormuş gibi değil, geçmişten günümüze ayna tutan bir kitap okuyormuş gibi ele almak lazım.

  • Stradivarius: 277 yıldır taklit edilemeyen ses

    Stradivarius: 277 yıldır taklit edilemeyen ses

    Stradivari’nin kemanları, ustanın ölümünün üzerinden üç yüzyıla yakın zaman geçmesine rağmen hâlâ enstrüman yapımcılarını kıskançlık, ünlü virtüozları aşk, koleksiyocuları ve hırsızları ise ihtirasla sarsıyor. Strat’lar gümümüzde milyonlarca dolara alıcı buluyor.

    FÜSUN KOÇOĞLU ÖZGÜÇ

    Yaylı çalgılar ailesinin en ünlü üyesi olan kemana, sırları üzerinde hâlâ çalışılan bir mükemmellik kazandıran Antonio Stradivari, 1644’te doğdu. Cremona’daki dükkanında, 1670’ten Aralık 1737’deki ölümüne dek, başta keman olmak üzere yüzlerce harika enstrüman üretti.

    93 yaşında hayata veda eden ünlü lütiye (telli müzik aletleri yapımcısı), her işini kendi görür, oğullarına sadece ikinci derece işlerini verirdi. Tahtanın kaba kesimini oğullarına yaptırır, son işçiliği her zaman kendisi bitirirdi. Meslek hayatı boyunca aralarında arplar, gitarlar, viyolalar ve viyolonsellerin de olduğu 1100 enstrüman yarattı; bunların 650 kadarı günümüze ulaştı. Stradivari’nin beğenmediği enstrümanları yaktığı rivayet edilir.

    Stradivarius: 277 yıldır taklit edilemeyen ses
    Ayla Erduran: ‘Hiç değilse sesini saklayayım…’ Devlet sanatçısı Ayla Erduran 2004’te Serhan Yediğ’e verdiği röportajda ‘Nelson-ex, The Roederer’ Strat’ını şöyle anlatıyor: “1993’te 40 yıldır kullandığım Stradivarius kemanımı satmak zorunda kaldığımda çok büyük acı yaşadım. Hiç değilse sesini saklayayım diye eski kayıtların peşine düştüm. Ulaşabildiklerimi topladım (…) Evet, antika kemanlar insanlar gibidir. Nasıl güçlü kişilikler basitliklerden hoşlanmazsa, onlar da hoşlanmaz. ‘Roederer’ parlak sesli, soprano diyebileceğimiz bir enstrümandı. Onunla çalarken koyu tonlar için özel çaba sarf etmek gerekiyordu…” Kariyeri boyunca sayısız ödül kazanan Ayla Erduran, 1994’ten beri yine çok kıymetli bir enstrüman olan 1720 Pietro Guarneri yapımı bir kemanla çalıyor.

    Tamamen el yapımı olan Stradivarius kemanını diğerlerinden ayırdeden özellikler birçok üniversitede araştırma konusu oldu. Stradivari’nin kullandığı ağaçtan verniğe dek herşey uzmanlar tarafından incelendi. Kemanlarına o eşsiz tınıyı veren verniğin, reçine, terebentin yağı ve etil alkolden oluşan özel bir karışım olduğu ve ağacın olgunlaştırılmasında boraks kullandığı sonucuna varıldı. Ancak, elde edilen tüm bu bilgilere rağmen tam bir Stradivarius kopyası yapmak mümkün olmadı. Bunun en önemli nedeni, ustanın yaşadığı döneme ve bölgeye has ağaçların artık yetişmemesi ya da mütasyona uğramış olması.

    Stradivarius: 277 yıldır taklit edilemeyen ses
    Stradivari usta, atölyesinde işbaşında, Hulton Sanat Koleksiyonu

    Özellikle 19. yüzyıl’da, “Stradivarius” etiketi taşıyan binlerce keman üretildi. Bu yüzden günümüzde meşhur etiketi taşıyan kemanların gerçekten üstadın elinden çıkıp çıkmadığına, ancak tasarım, ahşap özellikleri ve cilanın niteliği gibi kriterleri gözönüne alarak karşılaştırmalı bir çalışma yapabilecek eksperler karar verebiliyor. Ama kimi zaman en hassas kulaklar bile yanılabiliyor. Örneğin 1977’de BBC Radyo 3’te yapılan kör testte, keman sanatçıları Isaac Stern ve Pinchas Zukerman ile keman eksperi Charles Beare, aynı profesyonel solist tarafından üç ayrı marka kemanla bir paravan arkasında icra edilen eseri dinlediler. Sonra da, «bir Chaconne» Stradivarius, bir Guarneri del Gesú (1739) ve 1976 yapımı İngiliz malı bir keman arasından Stradivarius’u tespit etmeye çalıştılar. Sonuç oldukça şaşırtıcıydı: 20. yüzyıl yapımı keman oybirliğiyle Stradivarius seçildi!

    Günyüzüne çıkan Stradivarius’ların hepsinin birer takma adı var. Bu paha biçilmez kemanlar, onlara en uzun süre sahip olan kişilerin isimleriyle anılıyorlar. Tüm zamanların en ünlü lütiyesi olan Antonio Stradivari’nin, gerçek birer sanat eseri olan antika kemanları, günümüzde bir servet ediyor. Bu nedenle bir Stradivarius’a dokunabilen müzisyenler kendilerini şanslı sayıyorlar.

    Antonio Stradivari’nin ‘altın çağı’ olarak bilinen 1690-1700 arasında ürettiği bir kemana, bugün milyonlarca dolar değerinde paha biçiliyor. Örneğin 1697 yapımı ‘Molitor’ Stradivarius -ki bir zamanlar Napoléon’a ait olduğu sanılıyor- 2010’daki bir müzayede de keman sanatçısı Anne Akiko Meyers’e, o gün için rekor bir fiyat olan 3 milyon 600 bin dolara satılmıştı. 30 yıl boyunca Lord Byron’ın torunu Leydi Anne Blunt’a ait olduğundan, ‘Lady Blunt’ adıyla anılan 1721 yapımı keman ise, 2011’de, Japonya’daki tsunami felaketine yardım toplamak amacıyla açık arttırmaya çıkartıldı ve 9,8 milyon pound’a satıldı. 2014 ilkbaharında ‘Macdonald’ lakaplı Stradivarius viyola 45 milyon dolardan satışa sunuldu, ancak alıcı bulamadı.

    Stradivarius: 277 yıldır taklit edilemeyen ses

    Stradivarius kemanlarının bu kadar pahalı olmasının nedenleri, nadir bulunan el yapımı antikalar olmaları ve elbette özel ses tonları. Peki bu nasıl bir ton ki, yaklaşık üç yüz yıldır insanları büyüleyip, peşinden sürüklüyor?

    Virtüöz Anne-Sophie Mutter, sadece bir Stradivarius’un yeteneklerine ses verebileceğini düşünüyor. Strat’ını ilk kez çaldığı anı, “ruh ikizimle tanışmak gibiydi” diye anlatıyor. “Hep hayal ettiğim şekilde tınlıyordu. O, ruhumun ve bedenimin en eski parçası. Sahneye çıktığımda müzikal olarak bütünleşiyoruz.” Strat’ı olan tüm keman sanatçıları, enstrümanı ilk çaldıklarında kendilerini saran sıcak tonun verdiği rahatlıktan söz ediyorlar. Ama nasıl herkesle herkes arkadaş olamazsa, bir virtüozun da sırf “Strat” olduğu için bir kemanla mükemmel uyum sağlaması gerekmiyor. Örneğin Christian Tetzlaff, önceleri bir Strat çalarken, şimdi 2002 Stefan-Peter Greiner yapımı modern bir enstrümanı tercih ediyor. Çünkü onun büyük Romantik dönem ve 20. yüzyıl konçertoları için ideal olduğun kanısında.

    Stradivarius: 277 yıldır taklit edilemeyen ses

    Tıpkı eski mekanlarda ve antika eşyalarda olan, tarifi zor ama hissedilir enerji gibi, bir Stradivarius’u da değerli ve özel kılan şey, onun yaşadığı tecrübe, ona dokunan bütün insanların bıraktığı görünmez izler ve anılar. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru ruh yakalandığında insanın üretebileceği güzellikleri bize hatırlatması. Bir gün tüm Strat’lar yeryüzünden yok olsa bile, bu efsanevi çalgı ailesinin öyküsü ve kayıtlara geçen özel tonu yaşamaya devam edecek.

    POLİSİYE VAKALAR

    Kibar hırsızlar iş başında

    Kemanların şahı sanat camiasının kibar hırsızları için her zaman bir arzu nesnesi oldu. Ünlü keman sanatçısı David Oistrakh’ın sahip olduğu 1671 tarihli ‘Oistrakh’, 1996 Mayıs’ında Rusya Müzik Kültürü Müzesi’nden çalınmış, 2001’de bulunup iade edilmişti. Bunun gibi yüzlerce çalınma-bulunma hikayesi arasında en yenisi ise şöyle: Adının gizli kalmasını isteyen sahibi tarafından Milwaukee Senfoni Orkestrası’nın baş kemancısı Frank Almond’a süresiz ödünç verilen ‘Lipinski’ 1715 Stradivarius, Ocak 2014’teki bir konser sonrasında Almond’dan silah zoruyla çalındı. Hemen polis soruşturması başladı ve kısa sürede üç şüpheli bulundu. Daha önce de sanat eserleri çaldığı anlaşılan şüphelilerden birinin verdiği bilgiye dayanarak aranan bir evin çatı katında bir bavulun içinde bulundu ‘Lipinski’. 5 milyon dolara sigortalı olan antika keman, çalınışından yaklaşık bir hafta sonra sahibine iade edilirken, hırsızlıktan suçlu bulunan Salah Selehattin 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.

    Stradivarius: 277 yıldır taklit edilemeyen ses

    SRTADIVARIUS İSTANBUL’DA

    Perlman ve Bell konserleri

    Geçmişte Yehudi Menuhin’e ait olan ve Stradivari’nin altın çağında yapılmış en iyi keman olduğu düşünülen 1714 yapımı antik ‘Soil’ Stradivarius, geçtiğimiz yıl Itzhak Perlman’la beraber ülkemizi ziyaret etti. Perlman’ın kullandığı enstrümanın değerinin 20 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Mayıs 2015’te İstanbul’a yeniden gelecek olan Perlman’ın yine bu kemanı çalıp çalmayacağı büyük merak konusu. 16 Aralık’ta İstanbul Zorlu Center’da bir konser verecek Joshua Bell ise, 1998 tarihli Kırmızı Keman filminde ve 2003’te çıkarttığı Romance of the Violin isimli albümünde çaldığı 1732 ‘Tom Taylor’ Strat’ını, bir başka Stradivarius’a, 1713 ‘Gibson’ Strat’a sahip olabilmek için satmıştı.

    Stradivarius: 277 yıldır taklit edilemeyen ses
    Itzhak Perlman
    Stradivarius: 277 yıldır taklit edilemeyen ses
    Joshua Bell
  • ‘Deli’ yarım asırdır sahnede!

    ‘Deli’ yarım asırdır sahnede!

    Genco Erkal ilk defa 1965’te sahnelediği ve Türkiye’nin ilk tek kişilik oyunu olan Bir Delinin Hatıra Defteri’ni tekrar seyircilere açtı. 77 yaşındaki sanatçı “Kendimi hâlâ 27 yaşında görüyorum. Ama 77 yıl yaşamış bir 27 yaş” diyor.

    Tiyatronun ustalarından Genco Erkal, bundan 49 yıl önce 27 yaşındadır. Kent Oyuncuları’nda çalışmış, Arena Tiyatrosu’nda Aslan Asker Şvayk ile ilk ödülünü kazanmıştır. Kenterler’de ilk yönetmenlik deneyimini yaşamış, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’nda Keşanlı Ali Destanı’nın dünya prömiyerini yönetmiş ve oynamıştır. Kendi deyimiyle “iyi kötü tanınan bir tiyatrocu”dur artık.

    1965’te bir arkadaşı, Gogol’ün Bir Delinin Hatıra Defteri’nden uyarlanmış tek kişilik bir oyun metni gönderir kendisine. Metne bayılır Genco Erkal. Fakat o zamana kadar Türkiye’de tek kişilik oyun kavramı işitilmiş değildir. Oyundan Ankara Sanat Tiyatrosu’nun kurucusu ve sanat yönetmeni Asaf Çiyiltepe’ye söz eder; o da kendisine “hemen yarın başla provalara” der.

    'Deli' yarım asırdır sahnede!
    1965 (sol). 1969 (sağ).

    Robert Kolej mezunu Genco Erkal, o sıralar İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nü bitirmek üzeredir. Dolayısıyla sadece teatral anlamda değil, klinik anlamda da çok yakın durmaktadır hatıra defteri tutan deliye. Oyunu çalışırken, Bakırköy Akıl Hastanesi’nde ve Ankara Psikiyatri Kliniği’nde hocalarla, hastalarla konuşur.

    'Deli' yarım asırdır sahnede!
    1993

    Tiyatro çevrelerini bir merak sarmıştır. Oyun öncesi dedikodular moral bozucudur: “Bu adam ne yapıyor? Rezil olacak. Tek kişilik tiyatroymuş. Nasıl yani? Olur mu öyle şey…” Gerçekten de o yıllarda sahneye çıkıp tek kişilik bir oyun oynamak için deli olmak lazımdır. Ama o oyuna inanmış, kendine güvenmiş, “yaparım ben bunu” demiştir.

    'Deli' yarım asırdır sahnede!
    2014

    Oyunun başladığı gece kıyamet kopar. Bir-iki gün içinde tüm ayın biletleri satılır. Övgüler, ödüller birbirini izler.

    Genco Erkal 1969 ve 1993’te aynı oyunu farklı dekor ve yorumlarla sergiler. Ve nihayet 2014’e gelinir. O delinin bir kez daha sahneye çıkmasının zamanı gelmiştir. Erkal son Deli’den şöyle bahsediyor: “Aksentiy İvanoviç Poprişçin’le olan dostluğumuzun, kardeşliğimizin 50. yılı bu. Döndüm dolaştım, onsuz olamadım. 50 yıl sonra bugün dördüncü yorumumu sahneliyorum. İlk Deli’nin üzerinden 50 yıl geçmiş. Hangi oyuncuya nasip olur 50 yıl arayla aynı rolü bir kez daha oynamak. Bizde yok sanıyorum, yeryüzünde de varsa bile çok ender görülen bir durumdur herhalde. Bunun tadını çıkaracağım, çünkü ben kendimi hâlâ 27 yaşında görüyorum. Ama 77 yıl yaşamış bir 27 yaş. Bütün birikimimi, deneyimimi gene Gogol’ün hizmetine vererek 50. yılı kutluyorum. Geçmişteki üç ayrı yorumun sentezini yaparak, onları aşmayı deneyerek, bu sefer bilge bir deliyi gündeme getiriyorum. Görmüş, geçirmiş, bir o kadar muzip, kendinle ve dünyayla dalga geçen, ama gene yalnız, kırgın, hüzünlü ve asi. En baskın özelliği bu galiba. Dünyadaki tüm haksızlıkları gören ve isyan eden, kabul etmeyen, kendine özel, şiirsel bir dünya yaratıp oraya sığınan bir deli”.

    O deli, yani Genco Erkal, yarım asrı geçmiş tiyatro kariyerinin şimdilik son eserini bu sıralar Kenter Tiyatrosu’nda sergiliyor.

  • 19. yüzyılın sosyal medya devrimi

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi

    Bir fotoğrafın internette yayılma hızı karşısında şaşkınlığa düşüyorsanız, yalnız değilsiniz. 150 yıl önce de benzer bir dönüşüm yaşanmıştı. Yeni bir baskı tekniğiyle, önceden elle renklendirilen resimler artık hızla farklı coğrafyalarda çoğaltılabiliyordu. Öyle ki II. Abdülhamid’in resmi bile reklamlarda yer alabiliyordu!

    SAADET ÖZEN

    Birçoğumuz bugün iletişim alanında meydana çıkan yenilikleri bir devrime tanık olmanın şaşkınlığıyla tecrübe ediyoruz. Üstelik bu devrimin sadece seyircileri değil neferleriyiz, çoğumuz renkli resimlerin, görüntülerin günlük hayata nüfuzuna katkıda bulunacak araçlara sahibiz. Bu yönüyle benzeri görülmemiş bir çağda yaşadığımız zannedilebilir.

    Hem formlar, hem teknolojilerin eskime ve yenilenme hızı anlamında tecrübe ettiğimiz yeniliklerin bugüne özgü bir yanı olduğu doğrudur. Ne var ki meseleyi insanoğlunun suretlerle ilişkisi olarak ele alırsak, geçmişe bakıldığında özellikle 19. yüzyılın yeni teknikler bakımından çok verimli olduğunu görürüz. Üstelik bu asrın dünyanın çehresini değiştiren yenilikleri, ilk akla gelen fotoğraf ve sinemayla sınırlı değildir. Bugün hafızalardan silinmiş olsa da kimi tutmamış, kimi uzun süre kullanılıp unutulmuş pek çok teknik denenmiştir. Bu yazının konusu olan kromolitografi bunlardan biri ve en renklisidir.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    Fransa’da bir kromolitografi ustasının, dükkanının reklamı için tasarladığı kromolitografik afiş. 19. yüzyılın ikinci yarısı.

    Kromolitografi, renkli taş baskı demektir. Kromolitografi, kısaca 18. yüzyıl sonundan itibaren kitap basmakta kullanılan litografi (taş baskı) tekniğinin renkli hali olarak tarif edilebilir. Litografinin (siyah – beyaz taş baskı) bulunuşu genellikle Alois Senefelder’e (1771-1834) dayandırılır. Benzer denemeler yapan başkaları da olduysa da bu konuda başvuru kaynağı niteliğinde bir litografi el kitabına imza attığı (1818), ayrıca Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde bu tekniği başkalarına öğrettiği bir gerçektir. Senefelder’in renkli taş baskı, yani kromolitografi denemeleri olduğunu biliyoruz, fakat onun sağlığında Avrupa’da daha çok geçerli olan, tek renk basılmış resimleri elle renklendirme yöntemiydi. 1837’de Godefroy Englemann Paris’te kromolitografi tekniğinin patentini aldı.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    Yeni bir reklam mecrası Reklam kartları kromolitografinin en çok kullanıldığı alandı. Hazır çorba, et konsomesi, çikolata üreticileri, mağazalar bu kartları ürünleriyle beraber dağıtırdı. Serileri biriktirenlere çeşitli ikramiyeler verilirdi. O dönem birer dergi işlevi de gören bu kartlar büyüklere olduğu kadar çocuklara da hitap ediyordu.

    1830’ların sonunda, İngiliz yayıncı Harding’in üç renkli bastığı Picturesque Architecture in Paris, Ghent, etc. (1839) gibi kromolitografili kitap örnekleri ortaya çıkmaya başlamıştı. Fakat bugün kromolitografinin baskıda başarıyla kullanılması denildiğinde akla ilk gelen Owen Jones’un Elhamra Sarayı’na dair, önce altı, sonra yedi renkli “kromolarla” (kromolitografi tekniğiyle basılmış resimlere kısaca kromo denirdi) zenginleştirilmiş Alhambra kitabıdır (ilk baskısı 1836-42, ikincisi 1846). Kromolitografi 1840’larda Amerika’da da kullanılmaya başlanmış, yüzyılın ortasında Almanya’dan göçmüş olan Louis Prang bu alanda en önemli isimlerden biri haline gelmişti.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    Art Nouveau’nun doğuşu
    Çek ressam ve grafik sanatçısı Mucha bu afişi, söylentiye göre yalnızca beş günde Sarah Bernhardt’ın oynayacağı Gismonda piyesi için çizmişti. Bernhardt’ın çok sevdiği bu afişle Art Nouveau üslubunun doğuşu özdeşleştirilmiştir. Ancak bugün çizimin Mucha’ya ait olmadığı, Paul Gauguin’in bir çizimini kopya ettiği biliniyor. Bununla birlikte üslubun ve afişin yayılmasını sağlayan, çizimin kendisi kadar kromolitografinin canlı renkleriyle, çok sayıda basılmış ve dağıtılmış olmasıdır.

    Zevksiz taklit mi, demokratik sanat mı?

    19. yüzyılın sonuna gelindiğinde kromolitografi hem Avrupa’da hem Amerika’da nota kitaplarından reklam kartlarına, çocuk kitaplarından duvara asılacak tablolara, Mucha’nın, Cheret’nin, Toulouse Lautrec’in imzasını taşıyan Art Nouveau afişlere ve Noel kartlarına kadar her alanda kullanılır olmuş, her yere sızan bu teknikle ev içleri, sokaklar, duvarlar eskisinden daha renkli hale gelmişti. Ünlü tabloların kopyaları bu teknikle sınırsız sayıda çoğaltılarak orta sınıf evlere girebildiği gibi sanatçılar sırf kromo olarak basılmak üzere tablolar da yapabiliyor, bu da sanat ve sanat eserinin kimliği hakkında sorular ve tartışmalar uyandırıyordu: O güne kadar sanat eserine değer kazandırdığı kabul edilen şey, onun tek ve eşsiz olmasıydı. Seri üretim çağına has bu yeni resimlere sanat eseri denilebilir miydi? Yoksa bunlar basit, zevksiz birer kopyadan mı ibaretti?

    Kromolitografi sanat mıdır, değil midir tartışmalarına en ilginç örneklerden birine 19. yüzyıl ortasında Amerika’da rastlarız. Tartışma kromo üreticisi Louis Prang’ın ücretsiz örnekler gönderdiği yazar ve sanatçılar arasında döner. Bunlardan biri olan Tom Amca’nın Kulübesi’nin yazarı Harriet Beecher Stowe 1860’larda kromolitografinin ateşli bir savunucusuydu. Louis Prang üretimi kromolar arasında en çok rağbet gören serilerden biri “yemek odası resimleri” idi. Harriet Beecher Stowe çiçekli, meyveli natürmortlardan oluşan bu seriyi bir evin dekorasyonu için olmazsa olmaz sayıyordu. Stowe kendi tabiriyle “Amerika’nın en iyi sanatçıları” tarafından yapılmış “hakikaten hayranlık uyandıran” bu resimleri sadece bir süsleme aracı olarak savunmuyor, aynı zamanda orta sınıfların sanata ulaşma hakkının bir simgesi olarak görüyordu.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi

    Onunla aynı görüşte olan Louisa May Alcott (onu da Küçük Kadınlar’ın yazarı olarak hatırlarız) Louis Prang’ın kromolarını “güzel ve önemli resimlerin kopyalarını herkesin erişebileceği hâle getirerek sanat sevgisini geliştirdiği için” takdir ediyordu. Nation dergisinin yayıncısı E. L. Godkin gibi bazı eleştirmenlere göre ise makineden çıkma, seri üretim kromolar kaba saba taklitlerden ibaret katıksız “metalardı”. O dönemde kromolitografi tekniğinin pek muteber görülmeyen kabare, sinema ilanlarında da kullanılması, kromoların değerini bu cephenin gözünde iyice düşürüyordu. Bu bitmek bilmez tartışmada esasen Stowe tarafının kafasının da sanat konusunda hayli karışık olduğu söylenebilir.

    Stowe The New-York Tribune ve New-York Nation gibi yerlerde yazan “sanat eleştirmenlerini” sıradan insanların ihtiyaç ve arzularını anlayamayan burnu büyük estetler olmakla suçluyor, fakat bunu müzelere layık “yüksek sanatın” aile hayatına uygun olmadığı tezine dayandırıyordu. Sözgelimi Michelangelo’nun “Son Yargı” sahnesinin sanatsal bir değeri vardı elbette, ama bir evin içinde olsa çocukların kâbuslarına girer, evin hanımını korkuturdu. Başka bir deyişle kromo o kadar da sanat sayılmazdı. Bir taklit de değildi, orta sınıfın ihtiyacına ve algılama kapasitesine uygun, yeni bir kategoriydi.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    Oryantalizmin renkli hali
    Jeannot’nun Maceraları. Batı’nın oryantalist hükümleri, bir çikolata firmasının dağıttığı bu reklam kartlarındaki eğlenceli öykünün altyapısını oluşturuyor: İçkiye düşkün harem halkı, herkesi içkiyle avucuna alan küçük Jeannot, ona hayran harem kadınları.

    Seri üretilen nesnelerin sanatsal değeri her zaman tartışma konusu olmuştur, ancak kromo üretiminin başlı başına bir “sanatkarlık” gerektirdiğini söylemek gerekir. Başta söylediğimiz gibi kromolitografi renkli litografidir ve litografi hepimizin bildiği, suyun yağı itmesi ilkesine dayanıyordu. Uygulama ise gayet dikkat gerektiren, ayrıntılı aşamalardan oluşuyordu. Öncelikle baskıda kullanılacak kireçli taşların belli özellikleri taşıması gerekiyordu, 19. yüzyılın ortalarına kadar Bavyera’dan çıkarılan taşlar makbul sayılmıştır. İkincisi gerek taşları, gerek üzerlerine çizilen resimleri baskıya hazırlamak son derece incelik ve belli seviyede kimya bilgisi gerektiren bir işti.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi

    Taş önce bütün yağlı maddelerden arındırılır ve kumlanarak, bazen frezeyle pürüzsüz hâle getirilirdi. Ardından üzerine yağlı kalemle resim çizilirdi, kazıyarak ya da ovuşturarak farklı tonlar, çizgiler elde etmek mümkündü. Resimli taş asitle ve Arap zamkıyla yıkanır, üzeri tekrar perdahlanırdı. Taşın üzerinden terebentinle geçilir, bu işlemlerin sonunda taşta oluşan kimyasal dönüşümlerle yağlı çizimin olduğu yerler yağlı baskı mürekkebini tutmaya, kalan yerler itmeye hazır hale gelirdi. Bir ileri aşamada taş suyla ıslatılır, arkasından yağlı mürekkeple bütün yüzeyin üzerinden geçilirdi: Sadece resim mürekkebi tutar, kalan yerler mürekkeplenmezdi. Böylece taşın üzerindeki çizim bir pres yardımıyla kağıda basılacak hale gelmiş olurdu. Bu yöntemde pratik olan, resmin doğrudan taşın üzerine çizilebilmesi, tek bir kalıbı mürekkepleyerek taş dayandığı müddetçe istenildiği kadar baskı yapılabilmesiydi.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    Sultan IV. Murad ve pilavı Poulain çikolatalarının yemeklerin tarihiyle ilgili serisinde “pilav”. Kartın arkasında Sultan IV. Murad’ın pilavı çok sevdiği ve sarayında, kadınların arasında kendi elleriyle pilav pişirdiği, halkı tarafından hiç sevilmediği için sokağa çıkamadığı, içkiye çok düşkün olduğu anlatılıyor.
    19. yüzyılın sosyal medya devrimi

    Kromolitografide her bir renk için ayrı bir taş kalıp hazırlanır, örneğin on iki rengi olan bir resimde her kâğıt on iki ayrı kalıptan geçirilirdi. Renklerin birbirine karışmaması için taşların büyüklüğünün aynı olmasına, kılavuz çizgilere çok dikkat etmek gerekir, her bir rengin basılıp kuruması aşağı yukarı bir gün sürerdi. Renk sayısı isteğe ve orijinal resme bağlıydı, ancak her yeni rengin yeni bir litografi taşı, başka bir deyişle masraf, ayrıca daha fazla ayrıntı anlamına geldiği unutulmamalıdır.

    Usta desinatörler kazıma, noktalama gibi yöntemlerle renklerde tonlar yaratabilir, bu da kromolara adeta suluboya ya da yağlıboyayla çizilmiş havası verirdi. 19. yüzyılın ortasıyla sonu arasında bu teknik gelişmiş, kağıtların ve boyaların çeşitlenmesi işi kolaylaştırmış, bir yandan da resimlerin cazibesini iyice artırmıştı. Nitekim Frédéric Hesse, Fransa’da 1897’de yayınlanan kromolitografi ve fotokromolitografi hakkındaki kitabında yüzyılın başında gayet ilkel durumda olan bu tekniğin şimdi bir sanat mertebesine ulaştığını söylüyordu. Bugünden bakıldığında bazı kromoların –özellikle Art Nouveau afişlerin– koleksiyonerler arasında oldukça rağbet gördüğü söylenebilir, örneğin Mucha’nın “Dört Mevsim” çiziminin olduğu kromolitografik afişler 80 bin dolara alıcı bulabiliyor. Chéret’nin vaktiyle abonelere dördünü ayda beş franga gönderdiği, duvarlara asılan afişlerin küçültülmüş örneklerinden oluşan ve beş yıl boyunca yayınlanan “Afişin Ustaları” (Les Maîtres de l’Affiche – toplam 256 parça) serisi de gayet yüksek fiyatlara alıcı buluyor.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    Osmanlı pazarı için ilanlar Tobler çikolataları 1920’lerden itibaren Osmanlı tüketicisine yönelik, Osmanlıca, Rumca, Fransızca yazılı kartlar çıkarmıştı. Yaygın olarak dağıtılan bu kartlardan elimizdeki örneklerde arabalar, seyahatler, spor gibi modern, ansiklopedik yönü ağır basan seriler ağırlıktadır. Avrupa’da yaygın olan Osmanlı dünyasının tasvirleri Osmanlı müşteriler için pek kullanılmamıştır.
    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    1900 Paris Sergisi’ne özel
    Lombard çikolatalarının 1900 Paris Sergisi için bastırdığı seri. Her ülke belli bir özelliğine indirgenerek şematize edilmiş: İsviçreli peynir; Fransız süslü kıyafet, Türk sarık, zenci çıplaklık ve mızrak demek.

    Padişahın resmi elden ele geziyor

    Geçmişle ilişkimizde kromoların tek faydası o dönem sanat eserinin esasına dair tartışmaları gözümüzde billurlaştırmaları değildir, bunlar aynı zamanda reklam, tüketici alışkanlıkları ve siyaset ortamı hakkında da bilgi verirler. Görüntünün gücünden faydalanılarak doğrudan propaganda amaçlı basılmış kromolar vardır: Özellikle kiliseler bu yöntemi çok kullanmışlardır, nitekim bugün –19. yüzyılda misyonerler eliyle yayılan kromoların bir devamı olarak– Etiyopya Ortodoks Kilisesi’nde elle boyanmış resimlerin yerine seri üretim dinî tasvirler ritüelin bir parçası, evlerde kurulan sunakların temel unsurudur. Kromolitografi Hawai’de Vudu ayinlerinde bile kendine yer bulabilmiştir. Kromoların din dışında, doğrudan siyasi amaçlarla kullanımı da yaygındır. Hindistan’da, 1880’lerde başlayan, 1893’te doruğa ulaşan, sömürge idaresini inek kesmekten caydırmayı hedefleyen “İnek Koruma Hareketi” sırasında inek resimli kromolar isyancılar tarafından milli kimliğin bir simgesi olarak kullanılmış, toplantılarda dağıtılmış, bir bakıma hareketin yaygınlaşması bu kolay hareket eden, akılda kalıcı resimlerle sağlanmıştır. İngiliz idareciler, denetlemekte zorlandıkları bu resimlerin nasıl bir tehlike yarattığının gayet bilincindeydiler ve muhalif hareketin toplantılarına dair raporlarında üzerinde Hindu tanrılarının çizili olduğu “İnek Ana” figürünü ayrıntılı olarak tasvir ediyorlardı.

    Birçok merkezde aynı anda basılan bu tür resimlerin kontrolü geleneksel basına göre daha zordu. Üretim arttıkça kullanım alanları genişlemiş, temalar çeşitlenmiş, neredeyse her gün yasaların öngörmediği bir mahzuru olan bir resim piyasaya çıkar hale gelmişti. Bu elbette sadece kromolitografi tekniğiyle basılmış malzeme için geçerli değildir; reklam kartları, afişler, kartpostallar gibi şirketlerle tüketiciler ve birebir bireyler arasında ilişki kuran her tür malzeme hangi teknikle basılmış olursa olsun sorun yaratmaya adaydı.

    19. yüzyılın sosyal medya devrimi
    II. Abdülhamid’in yasaklanan tasviri Sultan II. Abdülhamid’in pek çok renkli portresinin “resimci dükkanlarında” dolaştığına dair belgeler mevcuttur. Bunlardan bazıları “Sultan’ı layıkıyla tasvir etmediği”, “Sultan’ın suretinin elden ele dolaşmasının mahzurlu olduğu” gibi gerekçelerle engellenmiştir. Ancak yasaklama kararlarının tekrarlanması yasağın işlemediğini, biri toplatılsa diğer bir resmin ticari bir reklam kartında, bir kartpostalda ortaya çıktığını düşündürüyor.

    Bunun Osmanlı döneminde de örneklerine rastlarız. 1898’de Beyrut’ta açık mavi zemin üzerine Avrupalı hükümdarların resimlerinin – ve Sultan II. Abdülhamid’in portresinin– çizili olduğu 50 adet levha yakalanmış, Sultan büyük devletlerle değil orta kademe devletlerle aynı sırada gösterildiği için, ayrıca levhanın “şunun bunun elinde” dolaşması caiz olmayacağından hepsi yakılmıştı. Fakat belge bize sadece yakalanan 50 adedi söylüyor.

    O âna kadar bu istenmeyen portreler galerisinden kaç tane dağıldığını bilmeye imkan yoktur. Bunun dışında fotokromolitografi tekniğiyle basılmış, sırtında Sultan V. Mehmed Reşad’ın resminin olduğu oyun kağıtlarının bizzat halktan insanları rahatsız ettiğine, bu durumdan haberi olmayan devlet görevlilerini uyardığına dair belgeler de mevcuttur. Kromolitografiler devletler ya da muhalifleri tarafından bizatihi propaganda niyetiyle basılıp dağıtılabiliyor, bazen böyle bir niyet yoksa bile –özellikle ticari amaçla basılan resimler– kültürel uyuşmazlıklara yol açtığı için sorun olabiliyordu. Elden ele dolaşan, koleksiyon malzemesi olarak saklanan, propaganda için dağıtılan, salonda duvara asılan bu resimler canlı, parlak, hatta çoğunlukla masum görünüşleriyle üreticiler ve bireyler arasında yeni bir iletişim alanı yaratıyor, posta teşkilatlarının geliştiği, uluslararası şirketlerin ürünlerini reklam kartlarıyla donatarak dünya çapında dağıttığı bir çağda kültürel ya da siyasi mesajları hiç olmadığı kadar geniş bir alana yayıyorlardı. Kromoları o dönemde şekillenmeye başlayan bu “sosyal medya”nın en cazip parçaları sayabiliriz.

  • Anadolu’nun ilk dolmenleri

    Anadolu’nun ilk dolmenleri

    AYNUR ÖZFIRAT

    Bir mezar türü olan dolmen, ya da halk arasında bilinen adıyla kapaklıkaya, işlenmemiş, büyük ve yekpare kaba taşların dikey olarak yerleştirilmesi ve üzerlerinin de aynı şekilde genellikle tek bir taşla örtülmesiyle inşa edilmiştir. Bu tür mezar anıtları değişik tiplerle Neolitik dönemden başlayarak neredeyse tüm dünyada değişik tarihlerde görülür. Türkiye topraklarındaysa bugüne değin Trakya bölgesinde, özellikle de Edirne’de bilinmekteydi.

    Ancak Hatay’da Amik Ovası’nın kuzeydoğusundaki Kızılkaya tepesi ve etrafında yapılan arkeolojik yüzey araştırmalarında en az 292 dolmen saptandı. İlk kez Prof. Dr. Aslıhan Yener tarafından fark edilen ve araştırılan Kızılkaya dolmenleri, Anadolu’nun tek örnekleri olması bakımından oldukça önemli. Böylece eski Anadolu tarihinde tümülüs-kurgan (yığmatepe mezar) ve kaya mezarlarından sonra anıt özelliği gösteren bir mezar türü daha keşfedilmiş oldu.

    Mustafa Kemal Üniversitesi Rektörlüğü tarafından desteklenen yüzey araştırmalarında saptanan dolmenlerin tarihlemesi için şimdilik kesin bir sonuca ulaşmak zor. Zira araştırılan alanda doğru tarihleme için yeterli buluntuya rastlanılmadı. Bölgede bu kültüre ilişkin kazıların eksikliği ve araştırmanın başlangıcında olmamız nedeniyle Kızılkaya dolmenleri için kronoloji, köken, kültürel bağlantılar gibi pek çok soru önümüzde cevaplanmayı bekliyor.

    Anadolu'nun ilk dolmenleri
    Fotoğraf: Aynur Özfırat
  • Yeni senede mes’ud olunuz!

    Yeni senede mes’ud olunuz!

    Türkiye’de yeni yıl, 19. yüzyıldan itibaren yabancılar ve gayrımüslimler tarafından kutlanıyor, eğlenceler düzenleniyordu. Ancak kutlamaların yaygınlaşması 1926’da miladi takvimin kabulünden sonra oldu. O tarihten sonra birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de 1 Ocak yılın ilk günü kabul edildi ve 31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan gece yılbaşı gecesi olarak adlandırıldı. Bir yılbaşı partisinde çekilmiş ve üzerinde “Yeni yıl kutlu olsun-1935” yazan fotoğrafta beş arkadaş yeni yıl şerefine kadeh kaldırıyor. Çok fazla içki içmediklerini ve ertesi gün işe gidebildiklerini umuyoruz, zira yılbaşı gününün resmi tatil olmasına daha bir sene var.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

    Yeni senede mes'ud olunuz!
    Yeni senede mes'ud olunuz!
  • Nabokov’un gizli tarihi

    Nabokov’un gizli tarihi

    Vladimir Nabokov (1899-1977), 20. yüzyıl edebiyatını etkileyen büyük yazarlardan biri. Verdiği eserler kadar, inanılmaz yaşamöyküsüyle de dikkat çeken Nabokov, bugüne kadar çok sayıda araştırmaya ve biyografiye de konu oldu.

    Yirminci yaşgününün arifesinde gemiyle ülkesi Rusya’yı terk etmek zorunda kalıp kendi deyişiyle “tasavvur edilebilecek en mutlu çocukluğu” geride bırakan Nabokov, binbir zorlukla ulaştığı Avrupa ülkelerinde de huzur bulamamıştı. Nazi iktidarı ve 2. Dünya Savaşı döneminde karısının Yahudi kimliği nedeniyle yaşadığı sıkıntılar, Avrupa’dan kaçış ve ilk yılları maddi sıkıntılar içinde geçen ABD günleri… Böyle bir yaşamöyküsünün çok sayıda biyografi yazarını harekete geçirmesine şaşırmamak gerekir.

    Nabokov'un gizli tarihi

    Andrea Pitzer’in İletişim Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı da bu biyografi kitaplarından biri. Pitzer, kitabında Nabokov’un mektuplarından ve yakın dönemde ortaya çıkan belgelerden de yararlanarak harika bir biyografi yazarken aynı zamanda Nabokov’un eserlerinin satır aralarına gizlenmiş tarihî kalıntıların izini sürerek farklılık da yaratmış.

    Bu sayede okurlar dünyanın kaderini değiştiren büyük olayların ve kişisel tarihin Nabokov’un muhteşem edebiyatına nasıl sızdığına yakından tanıklık ediyor.

    Büyük Savaş’a bir yıl varken…

    Başlangıç ile sonun, zafer ile melankolinin iç içe geçtiği ve her şeyin sanata dönüştüğü bir tarih: 1913. Hiçbir şeyin bir daha eskisi gibi olmayacağı bir dönüm noktası. Eşi benzeri olmayan, muazzam bir yıl. Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde 1913’te dünyada ve çoğunlukla kıta Avrupasının sanat panoramasını sunuyor Alman gazeteci ve sanat tarihçisi Florian Illies.

    1913 Ocak ayının karlı ve soğuk bir günü… Stalin Lenin’in verdiği görevle Viyana’da gizli tutulan saklanma yerinde “Marksizm ve Ulusal Sorun” makalesini yazmaktadır. Arada düşünmek için Schönbrunn Sarayı’nın yakınlarındaki parka hava almaya çıkar. O sırada parkta kendisi gibi bir yaya daha vardır. Suluboya resim yaparak münzevi bir yaşam süren bu yayanın ismi ise Adolf Hitler’dir.

    Nabokov'un gizli tarihi

    Viyana bu yıllarda Rus- ya’dan kaçan devrimcilerin en sevdiği politik sürgün yeridir. Gazeteci yazar Leo Bronstain, şimdiki bilinen adıyla Lev Troçki zavallı bir burjuva atmosferinde çalışmakta ve Viyana’daki kahve çevresinin en iyi satranç oyuncusu olarak bilinmektedir.

    1913: Fırtınadan Önce’de Florian Illies, Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, geri dönüşü olmayan felaketlere gebe bir geçiş döneminin portresini ustalıkla çiziyor.

    BÜLENT ENGEZ

    KERBELA

    1334 yıl önce İmam Hüseyin’e bağlı küçük bir birlikle Emevi Halifesi Yezit’in ordusu arasındaki savaşta İmam Hüseyin ve yandaşlarının öldürülmesi Kerbela Olayı olarak bilinir. Şii kültüründe önemli bir yer tutan olayla ilgili, Anadolu Alevi-Bektaşi kültürü de çok sayıda deyiş ve mersiye üretti. Kalan Müzik etiketiyle çıkan Kerbela albümünde Coşkun Karademir ve Emirhan Kartal’ın seslendirdiği on deyiş yer alıyor. İkinci CD’deki Kerbela’nın öyküsünü ise Mustafa Avkıran seslendirmiş.

    Nabokov'un gizli tarihi

    BEETHOVEN 

    Ludwig van Beethoven (1770-1827), müziğin akışını değiştiren, sağlık sorunlarıyla dolu yaşamın acılarından kaçmak için sanatın olağanüstü kollarına sığınan ve bu sayede müzik dünyasını yerinden oynatan bir dahi. Daha önce yine Can Yayınları’ndan çıkan Mozart ve Chopin biyografilerini yazan Aydın Büke, bu kez Beethoven’ın biyografisini yazdı. Ünlü besteciyi bir romancı titizliğiyle anlatan yazar, kitapta yalnızca Beethoven’ın değil, ailesinin, dönemin ünlü siyaset adamlarının, prenseslerinin portreleri de ustalıkla çiziyor.

    Nabokov'un gizli tarihi

    MÜNİF PAŞA 

    Osmanlı Devleti’nde modernleşme çabalarıyla birlikte Batı’nın bilim ve kültür dünyasından haberdar gençler yetiştirme ihtiyacı doğmuştu. Münif Paşa da (1830-1910) bu gençlerden biriydi. Uzun yıllar devlet hizmatinde bulunan Münif Paşa, rasyonel düşüncenin ve pozitif bilginin gelişmesinde önemli pay sahibi olan bir figürdü. İlk bilim cemiyetini kurmak, ilk dergiyi neşretmek gibi ilklere imza atan Paşa’nın yaşamöyküsü 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin devlet ve kültür yaşamına ışık tutuyor.

    Nabokov'un gizli tarihi

    İMPARATORLUĞUN AÇLIKLA İMTİHANI 

    Yeniçağda insanlar pek çok doğal ve beşeri afetle mücadele etmek zorunda kaldı. Özellikle Akdeniz ve çevresinde yaşanan seller, kuraklıklar ve aşırı soğuklar ile kitlesel savaşlar ülkelerin sosyal ve iktisadi bünyelerinde tamiri zor yaralar açtı. Osmanlı İmparatorluğu da böyle çetin dönemlerden geçti. Zafer Karademir’in kitabı 16. yüzyılın ikinci yarısı ile 17. yüzyılın ilk yarısındaki Osmanlı ülkesinde yaşanan darlık ve kıtlık buhranlarını, sebep ve sonuçlarıyla birlikte ele alıyor.

    Nabokov'un gizli tarihi

    CAHİL HOCA 

    1818’de sürgünde bir devrimci olan Joseph Jacotot, bugün Belçika sınırları dahilinde bulunan Leuven kenti üniversitesinde, Fransız edebiyatı okutmanı oldu. Üstelik Flaman öğrencilerinin tek kelime Fransızca bilmedikleri gibi, kendisi de Flamanca’nın F’sinden habersizdi. 1940 doğumlu Fransız filozof Rancière, bu deneyimden yol çıkarak insanın bilmeden de öğretebileceğini gösteriyor. Böylelikle toplumsal eşitsizliği, zeka ve bilgi hiyerarşisine dayandırarak meşru kılan görüşe önemli bir eleştiri getiriyor.

    Nabokov'un gizli tarihi

    BİR NEFESTE CİNSELLİK TARİHİ

    Atinalı devlet adamı Solon, MÖ 6. yüzyılda kentteki ahlaki çöküş karşısında dehşete düşmüş ve devlet tarafından işletilen genelevler kurmuştu. 14. yüzyılda para karşılığı sekse aracı olduğu tespit edilenlerin saçları “utanç tıraşı”yla şekillendirilir, kendileri için de bir utanç geçidi tertip edilirdi. 1495’te Avrupa’nın büyük çoğunluğu “büyük frengi vakası”yla çalkalandı…Tarihin en “ahlaksız” sayfalarından seçmeler merak edenler için son derece akıcı bir dille yazılmış bir derleme.

    Nabokov'un gizli tarihi
  • Akdeniz’in hırçın çocukları

    Akdeniz’in hırçın çocukları

    Günümüzde yerel dili, müziği ve yaşam tarzıyla kendilerine has bir kültürü olan ve milliyetçilikleriyle tanınan Giritli Hıristiyanlar, 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin en isyankâr halklarından biriydi.

    ELİF YILMAZ

    Günümüzde Akdeniz’in gözde turizm merkezlerinden olan Girit adasını 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin diğer vilayetlerinden ayıran en belirgin özelliği, “Akdeniz’in hırçın çocuğu” Giritlilerin düzenli aralıklarla isyan bayrağını çekmesiydi. Ada, konumu ve verimli toprakları sayesinde ticarette ve tarımda kendi kendine yettiği için ada halkı hiçbir devletin hükümranlığı altına girmeye taraftar değildi. Buna rağmen Müslüman Giritliler ile Hıristiyan Giritliler arasındaki kanlı olaylar, daha çok 19. yüzyılda tüm dünyayı etkileyen milliyetçilik akımı yüzündendir. Yunan kimlikleri ile gurur duyan Giritliler halen ülkenin en milliyetçi halklarından biri olarak değerlendirilir. Pınar Şenışık kitabında, bugün dahi yerel dili, müziği ve yaşam tarzıyla kendilerine has bir kültürü olan Hıristiyan Giritlilerin, milliyetçilik hareketlerinden nasıl etkilendiklerini anlatıyor. Çalışmaya göre, adadaki 1896 ve 1897 isyancılarının amacı Yunan Krallığı’na bağlanmak değil, -şiddet ve cinayetle özdeşleştirdikleri- Osmanlı askerlerini göndermek ve yeni bir yönetim kurmaktı.

    Akdeniz'in hırçın çocukları
    Yunanistan’ın palikariası (yiğit savaşçı) olan Giritlilerinden silahlara düşkünlükleri ile tanınan İsfakiyeliler, 19. yüzyılda isyancıların büyük bölümünü oluştururlardı.

    Kitabı ilginç kılan bir diğer şey de yazarın Girit adasındaki hem Müslüman hem de Hıristiyan halkı ayrı ayrı anlatması… Kitapta, isyan ve milliyetçilik siyasetinin iki halk arasındaki iletişim ve toleransı nasıl kaybettirdiğine dikkat çekilmiş. “Özerk Girit”i yönetme rüyasına kapılan Hıristiyan Giritlilere, isyanlarının çok da fayda sağlamadığı, tüm isyanlar sonunda adada iktidar olan tarafın Yunan Krallığı olduğu da vurgulanıyor. Kitabında hem Girit’i hem de Giritliyi tanıtan yazar, Yunan kimliğinin oluşumunu ve 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin ada üzerindeki etkisiz kalan politikasını birincil kaynaklar eşliğinde inceliyor.

    Akdeniz'in hırçın çocukları
    Bir yerden bir yere giderken “Kartal”, “Konstantin” ve “Girit’in Yangınları gibi coşkulu şarkılar söylerlerdi.
  • Özgürlük kavgası sistemin özetiydi

    Özgürlük kavgası sistemin özetiydi

    Berlin Duvarı yalnızca bir şehri değil, tüm Almanya’yı ayırıyordu. Tüm acımasız önlemlere rağmen sosyalist sistemden kaçmayı başaran Henry Leuschner’in hikayesi, bütün bu bölünmüşlüğün vücut bulmuş haliydi.

    HELENA DAVENPORT

    Berlin Duvarı, Soğuk Savaş’ın sembolü olan ölümcül bir sınırdı. Çünkü üç metre, altmış santimetre boyundaki beton duvarı aşmaya çalışanlar anında vurulacaktı. İlk olarak 13 Ağustos 1961 gecesi saat 01:00’den itibaren üç saat içerisinde, Almanya Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) emriyle dikenli teller yerleştirildi. Bazı insanlar son şanslarını değerlendirerek sınırdaki evlerinin camından Batı tarafına atladı. Birkaç hafta sonra dikenli teller sabit duvar haline geldi. İnsanlar işlerini, sahip olduklarını ve akrabaları ile iletişimlerini bir anda kaybetti.

    Henry Leuschner, duvar inşa edildikten bir yıl sonra Doğu Almanya’daki Jena kentinde doğdu. Gençlik günlerini “Üç kişiysen, çetesin; yanında tırnak makası varsa kamu malına zarar vermek istiyorsun. Geçersiz imza taşıyan bir öğrenci kimliğine sahipsen dolandırıcısın. Oyuncak tabancan varsa teröristsin” diyerek hatırlıyor.

    İş, hayatının merkezi; iş arkadaşları, en yakın tanıdıkların. Sosyalist devletin dayattığı böyleydi; çalışılan işletme için yaşanan bir hayat. Tatiller toplu olarak sendika tarafından organize edilir, çocuklar iş yerindeki kreşte yetiştirilirdi. Boş zamanlarda işletme politikalarıyla meşgul olunur ya da işletme dahilindeki kültürel aktivitelere gidilirdi. Kontrol mükemmeldi. DDR vatandaşı kolektif yapı içerisinde çalışmalıydı. Farklılık, dikkat çekmek ve birey olmak gibi şeyler istenmiyordu. Batıdan gelenler – yiyecek, kıyafet, müzik, edebiyat – hoş karşılanmadığı gibi yasaktı da. Fotokopi makinaları bile, kitapların illegal çoğaltılmasını önlemek amacıyla devlet tarafından sınırlandırılmıştı. Özel ihtiyaçlar için başvuruda bulunmak gerekirdi. Evler, arabalar, meslek eğitimi almak için kontenjanlar devlet tarafından bölüştürülürdü. Hayatın her alanı devleti ilgilendirirdi. Önemli olan, sisteme uyumdu. Yuvada bile SED ideolojisi öğretiliyor, okulda bir yandan bu eğitim devam ederken bir yandan da Özgür Alman Gençliği Birliği’ne üye olmak dayatılıyordu. Çünkü üye olmadan gelecekte bir kariyer düşünülemiyordu.

    Özgürlük kavgası sistemin özetiydi
    Özgürlük kavgası sistemin özetiydi
    Yattığı hapishanede rehber Henry, kıyafetleri, sarı boyalı saçları, yaşam tarzıyla, Doğu Almanya sisteminin tam zıttını yansıtıyordu. Bugünse, 30 yıl önce işkence gördüğü Berlin’deki hapishanede rehberlik yapıyor.

    Henry Leuschner daha çocukluğunda devletin filtresine takılmıştı. O, mevcut kalıplara uymuyor, zaten uymak da istemiyordu. Okulda “davranış” notu “yetersiz”di. Saçlarını uzatır, eski bir parka ve üzerinde USA yazılı tişörtler -kısaca Batı kıyafetleri- giyerdi. Özgür Alman Gençliği Birliği’ne katılmasına izin verilmedi. Daha altıncı sınıftayken tahtaya kabaca Batı Berlin’in sınırlarını çizip ortasına “Gelecek Vadeden Ülke” yazmıştı. Henry, özgürlüğü istiyordu. İstediğini düşünmeyi, söylemeyi, okumayı ve dinlemeyi diliyordu. Kaçış yeri olarak, devletten bağımsız tek topluluk olan Protestan Kilisesi’nin gençlik topluluğunu buldu. Sosyalist bir devlette kilise bir yandan değer ve anlam kaybederken diğer yandan sistem muhalifleri için önem kazanıyordu. Bazı kiliselerde başka yerde gerçekleştirilmesi yasak olan münazaralar, okumalar ve hatta punk konserleri düzenleniyordu. Yönetim, kiliseye karşı gelemiyordu. En azından resmî olarak. Sonuçta inanç özgürlüğü anayasanın temel parçalarından biriydi. Fakat yine de, güvenlik birimleriyle perde arkasında iş birliğinde olanlar dışında bu gençlik topluluğuna katılanlar bile her an hapishaneye düşebilridi. Henry, kilisede bile birçok gayrıresmi devlet çalışanı olduğunu aktarıyor. Onuncu sınıfa geçtiği 1978’de, askerî beden eğitimi dersine katılmayı reddetti: “Makinalı tüfekle ormanda koşmak, bana gerçekten aptalca geldi. Ardından okuldan atıldım ve kırk katırla kırk satır arasında seçim yapmam gerekti”. Ya çatı kaplama ya da duvarcılık eğitimi alacaktı. Henry ilkini seçti.

    Sosyalist sistemde herkes eşitti ama bazıları da ayrıcalık sahibiydi. SED üyesi olanların üniversiteye girişte önceliği vardı. Partiye karşı olanlarınsa, hemen hemen hiçbir şansı yoktu. Belki de dayatılandan farklı bir iş seçmek istedikleri için çalışmayanlar “Asosyaller Yasası” kapsamında devlet düşmanı olarak değerlendiriliyordu. Ceza olarak aileler ayrılmaya zorlanıyor ve çocuklar, kendilerine sosyalist terbiye aşılanması için yurtlara gönderiliyordu. SED o zamanlar göğsünü gererek DDR’de işsizlik olmadığını iddia ediyordu. Esasında yapacak işleri olmasa bile çoğu kişi çalışıyormuş gibi yapıyordu. İşletmeler kâr etmese de olumsuz algı oluşturacakları kaygısıyla devam ettiriliyordu.

    Özgürlük kavgası sistemin özetiydi

    Henry Leuschner, iş eğitimi alırken büyük bir sorunla karşılaştı: Ulusal Halk Ordusu’nda zorunlu askerlik. Bu görevi tamamıyla reddetseydi çatı kaplama eğitimi hakkını da kaybedecekti. Ancak, askerliğini silahsız inşaat askeri olarak yapma imkanı vardı (Protestan Kilisesi’nin çalışmaları sayesinde silahı reddedenler için farklı askerlik yöntemleri de vardı). Henry, inşaat askeri olma kararının gerekçesini devlete “pasifizm sempatisi” olarak aktardı. Büyük bir hata. Gerekçesini kaleme aldıktan üç gün sonra kapısına Milli Savunma Bakanlığı çalışanlarıyla askerî polis dayandı. Bugün 52 yaşındaki Henry anlatıyor: “Sözde, silah gücünü reddeden davranışlarım sebebiyle DDR’nin baş düşmanı Almanya Federal Cumhuriyeti’ni savunmuşum”. Henry’nin Jena’dan çıkması yasaklandı. Her salı polise yoklama vermesi gerekecekti. Ayrıca, kendisini DDR düşmanı olarak gösteren BM12 tipi yeni bir kimlik verildi. Bu kimlik, sahiplerinin küçük olaylarda sebep gösterilmeden tedbir amaçlı hapse atılmasına imkan veriyordu. Henry, yeni kimliğini plastik folyoya sarıp göğsünde taşımaya başladı. Bir büyük hata daha. Bu sefer de kendi sorunlarıyla toplumu sıkmakla suçlandı ve kimliği elinden alındı.

    Özgürlük kavgası sistemin özetiydi
    Geriye kalanlar 9 Kasım günü binlerce Almanın alaşağı ettiği (üstte) Berlin Duvarı’ndan geriye kalanlar, bugün turistik bir ziyaret noktasından ibaret (altta).
    Özgürlük kavgası sistemin özetiydi

    Partice tanınan sanatçı, biliminsanı ya da sporcular DDR’nin reklamını yapmak için batıya gidip gelebiliyorlardı. Başkaları için yurtdışına çıkış başvurularının sonuçlanması yıllar sürüyordu. Belli meslek ve yaş gruplarına seyahat daha en baştan yasaklanmıştı. Milli Savunma Bakanlığı, tanıdıklarını, iş arkadaşlarını, akrabalarını görevlendirerek başvuruda bulunanların her adımını belgeliyordu.

    Niye bu kadar çok insan böylesi bir takip sistemine dahil oldu? Bu soru henüz yanıtlanmış değil. SED, birçok insanı, kendi sistemlerinin var olan tek gerçek sistem olduğuna inandırmayı başarmıştı. Propagandaları beyin yıkamanın sınırlarındaydı. Kimine rüşvet verildi, kimileri tehdit edildi.

    Henry ilk yurtdışına çıkış başvurusunu 18 yaşındayken yaptı. “Tabii ki eğlenmek istiyorduk ama aynı zamanda Vietnam’da neler olup bittiğini de öğrenmeliydik. DDR’deyken hiçbir şeyden haberimiz olmuyordu ki.” Bir yıl geçmesine rağmen sonuç alamadı. Henry daha fazla bekleyemeyip 1 Nisan 1981 günü en iyi arkadaşıyla trene binerek DDR, Batı Almanya ve Çekoslovakya sınırlarının kesiştiği Dreiländereck’e doğru yola çıktı. Saçları masmavi boyalı Henry ve arkadaşı yol boyunca izlendiklerini hissedebiliyordu. Sıradaki ilk durakta tutuklanacakları korkusuyla hareket halindeki trenden atladılar. Ormanın içinde yürüyüp yönlerini kaybettiler ve kendilerini elektrikli tellerin önünde buldular. Ancak hangi tarafın Doğu hangi tarafın Batı olduğunu ayırt edemediler. Daha ilk çitte Henry’nin arkadaşını elektrik çarptı. Baygın şekilde duvar ve elektrikli çit arasındaki “ölüm şeridi”nde kaldı. Kendilerine geldiklerinde karşılarında gördükleri tabela bulundukları yeri anlatıyordu: mayınlı bölgeye girmişlerdi. Henry “Bir bomba ikimizi aynı anda havaya uçururdu. O yüzden ayrıldık” diyor. İki genç, donmuş zemin üzerinde ayrı ayrı sürünerek ilerlemeye başladı. Karşı taraftaki çitlerde yeniden buluşmak istiyorlardı. Ancak, çitte siren şeklinde bir mekanizma asılıydı. Bu mekanizma, üzerine 50 kg’dan fazla yük binince harekete geçen otomatik ateşleme sistemi SM-70’ti ve onlar bunu bilmiyordu. Henry, tüm ağırlığı ile tellere tutunup kendini yukarı çekmek istediğinde bir anda yüzlerce kurşun ateşlendi. “Ayaklarımın üzerindeki karı silkelemeye çalıştım, ta ki onların kar değil, boşta kalan kemiklerim olduğunu anlayana kadar. Ağlayamadım bile”.

    Özgürlük kavgası sistemin özetiydi

    Henry hastanede uyandı ve ağır yaralarına rağmen tutuklanıp Berlin-Hochschönhausen hapishanesine gönderildi. DDR’den kaçma girişimi sebebiyle bir yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırıldı. En iyi arkadaşından hiç haber almadı. 1983’te serbest bırakıldı. Aynı yıl, 28 Eylül’de polisler yine önünü kesti. “Esas şimdi başlıyoruz, diye düşündüm” diyor Henry. Ancak, olaylar farklı gelişti ve Batı Berlin’e götürüldü. Özgürdü. Üç günlük sevinç sarhoşluğu ardından özgürlüğüne nasıl kavuştuğunu da öğrendi. Hapishanedeyken, iki arkadaşı Berliner Morgenpost gazetesinde ona dair bir haber yayınlamış, Federal Almanya’dan bir milletvekili de yazıyı okumuştu. Ancak milletvekili Henry’nin adını görünce hayli şaşırmıştı. Çünkü o çoktan Batı’da olmalıydı. Zira bir yıl önce Federal Almanya hükümeti, Henry’nin serbest kalması için Doğu’ya fidye ödemişti. Fakat DDR’nin ödemeye rağmen Henry’i henüz Batı’ya göndermediği anlaşıldı. Sebep, SM-70’ten kalan mühimmat kalıntılarını hâlâ vücudunda taşımasıydı. Doğu SM-70’lerin varlığını inkar ediyor, Henry de kanıtları vücudunda taşıyordu. Dolayısıyla Batı’nın onu görmemesi gerekiyordu. Yine de Federal Almanya hükümeti bir yıl geç de olsa Henry’i Batı Berlin’e getirtmeyi başarabildi.

    Duvar, yaklaşık 28 sene boyunca ayakta kaldı. DDR vatandaşları 1989 yılında, sefil ekonomik durumdan dolayı, yoğun ancak şiddet içermeyen protestolar düzenleyince SED’in önde gelen isimlerinden Günter Schabowski 9 Kasım 1989’daki bir basın toplantısında DDR vatandaşlarının gelecekte herhangi bir neden göstermeksizin yurtdışına çıkış başvurusunda bulunabileceğini açıkladı. Oysa, bir gazetecinin “Ne zamandan itibaren?” sorusuna hazırlıksızdı. Verdiği “Derhal, gecikmeksizin” cevabı, Avrupa’nın bölünmüşlüğünün sonu anlamına gelecekti. Binlerce DDR vatandaşı sınır kapılarına yığıldı. Öncesinde başvuru yapılması gerektiği, kimseyi ilgilendirmiyordu. Almanya içerisindeki sınırlar ardı ardına açılmaya başlandı. Duvar yıkıldı. Bir sene içinde SED diktatörlüğü de. Ve bugün artık duvarın yıkılışının tam 25. yıl dönümündeyiz.

    Özgürlük kavgası sistemin özetiydi

    Henry artık müze olan eski Berlin Hochschönhausen Hapishanesi’nde ziyaretçilere rehberlik yapıyor. Yani tam da 1981’deki kaçma girişiminden sonra yargı kararını bekleyip saatlerce ifade verdiği ve işkence gördüğü yerde.

    Özgürlük kavgası sistemin özetiydi
    En kıymetli pasaport Doğu Almanya pasaportu elde etmek ve onunla yurt dışına çıkış için gerekli onaylar, yıllar alıyordu. DDR yıkılınca artık pasaport da anlamsızlaşmıştı.

    Sovyetler’in işgal ettiği, 1949’tan sonra da DDR olan bölgede tahminlere göre 280 bin kişi politik sebeplerle hapis cezasına çarptırıldı. Kaçma girişimleri sırasında ya da sınır bekçileriyle çatışmalarda kaç kişinin hayatını kaybettiği kesin olarak bilinmiyor. Fakat şu kesin, 1980’lerin sonunda DDR’de her yıl 5 ila 6 bin arası insan intihar ediyordu. Bu sayı Demokratik Almanya’yı dünyanın en yüksek üçüncü intihar oranına sahip ülkesi yapmıştı.