Yazar: #tarih

  • İki yakanın milliyetçileri

    İki yakanın milliyetçileri

    İki yakanın milliyetçileri
    Araştırma 

    Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyesi olan İoannis N. Grigoriadis, tam adı Kutsal Sentez: Yunan ve Türk Milliyetçiliğine Dini Aşılamak olan kitabında, Yunanistan ve Türkiye’de milliyetçiliğin dinle nasıl ilişkilendirildiği sorusunun yanıtını arıyor. 

    Bugüne kadar üzerine pek fazla yazılıp çizilmeyen bir konuyu anlatan ve “Yunan ve Türk milliyetçilikleri tuhaf bir çift oluşturur. Birbirine karşı şekillenmiş, üstelik birbirine karşı sürdürülmüşiki bağımsızlık savaşına yol açan iki milliyetçilik bulmak güçtür” diye başlayan kitapta önce iki milliyetçiliğinin ortak yönleri değerlendirilmiş. 

    İki yakanın milliyetçileri

    Yunanistan’ın da Türkiye’nin de, neredeyse yüz yıllık bir arayla, seküler bir milliyetçilikle yola çıktığını ama sonunda dinle uzlaşma noktasına geldiğinin altını çizen yazar, iki ülkede de kurucu milliyetçilerin taviz vererek bir senteze ulaşmak zorunda kaldıklarını, “dini bütünleştirici emellerine alet ettiklerini”, yani özetle Türk-İslam sentezi ve Yunan-Ortodoks sentezinin nasıl doğduğunu ve ortak noktalarını iki yakadan örneklerle anlatıyor. 

    ANI

    KIZILDERİLİLER 

    İspanyol Dominiken rahibi Bartolomé de las Casas (1484- 1566), babasının arkadaşı Kristof Kolomb’un Amerika yolculuklarından birine katılmışve 1510’da Küba’da papazlık görevine getirilmişti. Tanık olduğu zulme dayanamayıp Kızılderili haklarını korumak için mücadele etmeye başlayan, İspanyolları “Yaratıcının güzel meziyetlerle donattığı bir halkın topraklarına vahşi hayvanlar gibi girmekle” suçlayan rahibin yazdıkları, yaşananları ilk ağızdan anlattığı için büyük önem taşıyor. 

    İki yakanın milliyetçileri

    ARAŞTIRMA

    TARİHE EMRETMEK 

    “Mussolini kitlelere gitti, onlara meftundu. Stalin kitlelerin kendisine getirilmesini sağladı, fakat onlarla arasına mesafe koydu. Atatürk kitleleri aramadı, onlara ihtiyacı yoktu.” Kemalizmin faşist İtalya’dan ve Bolşevik Rusya’dan ilham aldığı, genel olarak bu rejimler arasında benzerlikler olduğu fikri hep ilgi çekmiştir. Üç dönem tarihini de özgün dillerde birincil kaynaklardan inceleyen tarihçi Stefan Plaggenborg, yüzeydeki benzerliklerin derinine inip benzerliklerin yanında, önemli farkları da gösteriyor. 

    İki yakanın milliyetçileri

    DERGİ

    TÜBA-AR 

    1998’de kurulan TÜBA-AR, 2011’de yayın hayatına ara verilen arkeoloji dergisini tekrar çıkardı. Tarihöncesinden Osmanlı dönemine ve Anadolu merkezli olarak Önasya’dan Orta Asya’ya uzanan coğrafyayı ilgilendiren konularda yayın yapan dergide, uzman akademisyenlerin saha çalışmalarına dayalı bilimsel yazıları yer alıyor. Dergide Göbeklitepe’den Keykubadiye Sarayı’na, birçok tarihi alan veya yapıyla ilgili Türkçe-İngilizce arkeolojik analiz var. 

    İki yakanın milliyetçileri
  • Bir kadının dönüşümü bir davanın değişimi

    Bir kadının dönüşümü bir davanın değişimi

    Kimileri için Filistin’in kurtuluşu için savaşan bir kahraman, kimileri içinse tehlikeli bir teröristtir Leyla Halid. Bugüne kadar hakkında çok az şey yazılan Halid’in yaşam öyküsü, Ortadoğu’nun son 50 yılda yaşadığı değişime ışık tutuyor. 

    GAZANFER OLCAYTO

    Bir kadının dönüşümü bir davanın değişimi

    Leyla Halid 1969’da 25 yaşındayken ilk uçağını kaçırdığında mensubu olduğu FHKC (Filistin Halk Kurtuluş Cephesi), Filistin halkının sadece 20 yıl önce terk ettiği topraklara dönüş hakkını kazanma amacını açıklayan solcu bir örgüttü. 

    Filistinliler ilk uçağı 1968’de kaçırmıştı. İki FHKC militanı, İsrail yolcu uçağını Cezayir’e indirmiş, uçak ve rehineler, İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutsaklarla takas edilmişti. Bu eylemin başarısı üzerine örgüt yeni uçak kaçırma planları yapmaya yönelmişti. 

    1969’da Leyla Halid ve Selim İsavi, Roma’dan Atina’ya gidecek Amerikan TWA uçağını Şam’a kaçırdılar. Pazarlıklar sonucu iki İsrailli pilot karşılığında 31 Filistinli tutuklu serbest bırakıldı. Batı basınının büyük ilgi gösterdiği genç ve güzel Leyla Halid artık dünya çapından bilinen biriydi. bunun için bir dahaki uçak kaçırma eyleminde tanınmamak için burnu, ağzı, yanakları ve gözlerinden toplam altı ameliyat geçirdi. 1970’te Amsterdam’dan New York’a giden uçağı kaçırma eylemi başarısız oldu ve Halid Londra’da tutuklandı. Bir ay sonra serbest kalması örgütün başka bir uçağı kaçırması sayesinde oldu. 

    Ama o zamandan beri köprünün altından çok sular aktı. Halid artık bir eş ve anne, öğretmen ve kampanyalar sürdüren bir siyasetçi, Filistin Ulusal Konseyi Üyesi ve Filistinli Kadınlar Birliği’nin liderlerinden biriydi. Kuzey İrlanda’dan Nikaragua’ya, birçok yaftalanmış “terörist” gibi silahlı mücadeleden politik arenaya geçti. 

    Sarah Irving’in Halid’i anlattığı kitabı ağırlıklı olarak, Halid’le hâlâ yaşadığı Amman’da 2008’de yaptığı söyleşilere dayanıyor. Bunun dışında Halid’i tanıyan birçok kişiyle de konuşmuş ve geniş bir arşivi taramış Irving. 

    Bir kadının dönüşümü bir davanın değişimi

    İnsanlar -özellikle kadınlar- neden ve nasıl silahlı mücadele yolunu izlemeye karar veriyor ve neler kazanıp neler kaybediyorlar? Halid’in döneminin solcu devrimi ile bugün Filistin direnişine egemen olan İslamcılar arasında nasıl bir bağlantı var? Romantikleştirilen, cinselleştirilen ‘Audrey Hepburn terörist’ figürü Filistin mücadelesinin genelinde kendine nasıl yer buluyor? Bu soruların yanıtını arayan kitabı asıl ilginç kılansa Leyla Halid’in evlilikleri, ailesi, çocukları ve özel hayatının diğer bilinmeyen yönlerinin de anlatılıyor olması. 

  • Türk öyküsünün ayrıntılı tarihi

    Türk öyküsünün ayrıntılı tarihi

    Türk öykücülüğünün 1870’den bugüne kadar olan serüvenini, üç yüz farklı öykücüden örneklerle anlatan editörlüğünü Yekta Kopan’ın yaptığı öykü sözlüğü İpekli Mendil Can Yayınları’ndan çıktı. 

    Türk öyküsünün ayrıntılı tarihi

     Bir öykü sözlüğü hazırlama fikri on yıl önce aklına gelen ve o günden itibaren çalışmaya başlayan Yekta Kopan, daha sonra projeyi kolektif bir üretime dönüştürmeye karar vermiş. Sonunda sözlüğü hayata geçirmek için kendisi gibi öykü tutkunu bir grup insanla birlikte çalışmaya başlamışlar ve Türkiye’nin ilk öykü sözlüğü, İpekli Mendil çıkmış ortaya. 

    Adını öykünün büyük ustası Sait Faik’in, okuyan herkeste derin izler bırakan İpekli Mendil’inden alan sözlük, Tanzimat döneminden bugüne, en meşhur öykü yazarlarından ismi daha az bilinen bugünün genç öykücülerine kadar yüzlerce yazarı, öykülerinden alıntılanmışmaddeler çerçevesinde, titizlikle bir araya getirmiş. Sözlüğü hazırlayan ekip, yeni baskılar için okurlardan katkı beklediklerini söylüyorlar. Hedefleri, her yeni baskıda sözlüğün biraz daha büyümesi. 

    Sözlüğü okumanın birinci etkisi, insana yıllar önce okuyup çoktan unuttuğu bazı öyküleri hatırlatması ve yeniden okuma isteği uyandırması. Ayrıca, maddeler arasında gezinirken tadımlık birkaç satırını okuyup etkilendiğiniz yeni yazarlar keşfetmeniz de mümkün. 

    İpekli Mendil bir edebiyat kitabı olduğu kadar, ilk öykünün yazıldığı 1870’ten bugüne geçen zamanın fotoğrafını çektiği, bir çeşit hafıza kaydı tuttuğu için aynı zamanda bir tarih kitabı. Sözlüğü hazırlayan ve uzun zamandır bu tarihin derinliklerinde dolaşan ekip, Türkiye’de öykünün kronolojisini de #tarih için kaleme aldı. 

     1870 

    İlk öykümüzün Ahmet Mithat Efendi’nin Kıssadan Hisse’si olduğu kabul edilir. 

    Türk öyküsünün ayrıntılı tarihi

     1890 

    Nabizâde Nazım’ın Karabibik adlı uzun öyküsü, öykücülüğümüzde değişimin başlangıç noktasını oluşturur. Nabizâde Nazım, gerçekliğe yaklaşan, tarihsel akışı kavramaya odaklı öyküler vererek bir ilke imza atar. 

     1892 

    Samipaşazade Sezai’nin “Küçük Şeyler” adlı öyküsü kısa öykünün bir tür olarak tanınmasını sağlar. “Küçük Şeyler” öyküsü ilk defa doğaüstü güçlerden, rastlantılardan arınmış, kişiselliği vurgulamasıyla dönemin ruhunu da ortaya serer. Öykünün ilk günden itibaren Latin harfleriyle yayımlanmış olması bir başka özelliğidir. 

     1902 

    Ömer Seyfettin’in ilk öyküsü “İhtiyarın Tenezzühü” yayımlanır. Ömer Seyfettin, öyküye gerekli ağırlığı tanıyan ilk yazarımızdır. Çağdaşlaşma/modernleşme çizgisinin başlangıcı Ömer Seyfettin olarak kabul edilir. Ömer Seyfettin, Türkçülük akımını savunurken, İslamcılık, Osmancılık, Batıcılık akımlarını yermiş, kimi zaman şovenizme yakın bir üslup kullanmıştır. 

    Türk öyküsünün ayrıntılı tarihi

     1918 

    Selahattin Enis, Fağfur dergisinde yayımlanan “Çingeneler” adındaki öyküsünden dolayı, “eserin gayr-i ahlaki olduğu” gerekçesiyle mahkemeye verilir. 

     1922 

    Peyami Safa’nın Batılılaşmanın yanlışlığı, doğunun güzelliğine övgü niteliğindeki “Gençliğimiz” adlı uzun öyküsü yayımlanır. 

    1925 

    Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir), Hüseyin Kenan müstear adıyla kaleme aldığı “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler” adlı öyküsünden ötürü İstanbul İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanır, “Memlekette isyan bulunduğu sırada, askeri isyana teşvik edici yazı yazmak” tan suçlu bulunur. Bodrum’a sürülür. Halikarnas Balıkçısı, Cumhuriyet dönemi öykücülüğüne denizi, balıkçıların yaşamını, Ege’yi anlatan yeni bir soluk getirmiştir. 

    Türk öyküsünün ayrıntılı tarihi

    1928 

    Kenan Hulusi Koray, ilk korku öyküsünü yazar. 

    1930 

    Sabahattin Ali’nin ilk öyküsü “Bir Orman Hikâyesi”, Resimli Ay dergisinde yayımlanır. Bu öykü toplumsal sorunları ele alış şekliyle de çok önemlidir. Sabahattin Ali 1948’de ÖLDÜRÜLECEKTİR. 

    Türk öyküsünün ayrıntılı tarihi

    1935 

    Ahmet Naim Çıladır, Türk edebiyatında ilk kez bir öyküde madencilerin dramını, korunmasız yaşamını konu eder. 

    1938 

    Orhan Kemal, Maksim Gorki ve Nazım Hikmet okuduğu için tutuklanır. 

    1943 

    Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdullah Efendi’nin Rüyaları ile kişisel kargaşayı dile getirir. 

    Türk öyküsünün ayrıntılı tarihi

    1945 

    “Fikirlerden olay değil, olaylardan fikir çıkaran” Haldun Taner, ilk öyküsü “Töhmet”, Haldun Hasırcıoğlu müstear adıyla yayımlanır. 

    1946 

    Aziz Nesin, Sabahattin Ali ve Rıfat Ilgaz ile birlikte mizah dergisi Marko Paşa’yı çıkarır. 

    Öykücülüğümüzün kökten bir değişiklik yaratan yazarı Memduh Şevket Esendal’ın ilk öykü kitabı yayımlanır. Memduh Şevket Esendal’ın öykülerinde dil, ilk kez yalın bir şekilde kullanılmış, günlük konuşmalarla sade ve gerçek bir temele yaslamıştır. 

    Türk öyküsünün ayrıntılı tarihi

    1952 

    Çağdaş Türk öykücülüğünün en önemli yazarlarından biri olan Vüs’at O Bener’in Dost adlı kitabı yayımlanır. 

    1954 

    Günümüzde bile en sevilen öykü kitabı kabul edilen, Türk öyküsünün baş tacı Alemdağ’da Var Bir Yılan yayımlanır. Bu kitap Sait Faik’in ölümünden önce yayımlanan son kitabıdır. 

    Türk öyküsünün ayrıntılı tarihi

    1955 

    Sait Faik Öykü Armağanı ilk kez verilir. Ödülü; Haldun Taner, On İkiye Bir Var ve Sabahattin Kudret Aksal, Gazoz Ağacı ile alır. 

    1955 

    Kemal Tahir’in tek öykü kitabı Göl İnsanları yayımlanır. Göl İnsanları, edebiyatımızda o güne dek dile getirilmemiş olanı kurcalar. İçindeki öyküler, cinsel eğilimlerle ekonomik yapı arasındaki bağlantıyı da sorgular. 

    1959 

    Orhan Duru (1933) ilk öykü kitabı Bırakılmış Biri ile öykücülüğümüzde yeni bir açılım sağlar. 

    1960 

    Leylâ Erbil ilk kitabı Hallaç ile alışılmış öykü yazımını farklılaştırır. Yazıya yeni bir biçim getirir. 

    1965 

    Sevim Burak’ın Yanık Saraylar’ı yayımlanır. Kurgusuyla, dünyayı anlamaya yeni bakış açıları getirmesiyle, diliyle oldukça farklı bir duruşu vardır öykülerin. Osmanlı İmparatorluğu’ndan o güne kadar gelen azınlık olma sorununun bireye yansımaları Yanık Saray’da gün yüzüne çıkar. 

    1971 

    Füruzan’ın en önemli eserlerinden biri olan Parasız Yatılı yayımlanır. Öyküler, ekonomik düzenin insan hayatına olan etkilerini, yoksulluğu gözler önüne serer. 

    Türk öyküsünün ayrıntılı tarihi
  • Eski Türkçe bilmekle mezartaşı, kitabe okunamaz

    Eski Türkçe bilmekle mezartaşı, kitabe okunamaz

    Eski yazıyı söküp, mezartaşı, kitabe okunabileceğini sanmak saflığın dik alasıdır. Farklı dönemlerde, farklı üslup ve formatlarda yazılan bu metinleri doğru okuyabilmek, Osmanlı dünyasına dair ciddi bir genel kültür bilgisi gerektirir.

    NECDET İŞLİ

    Osmanlı mezartaşları, Selçuklulardan 1920’li senelere değin intikalen gelmiş bir inanç ve anane ürünü muhteşem eserlerdir. ‘Osmanlıca’ ise uzun imparatorluk sürecinde gittikçe tekamül etmiş ve buna paralel olarak yazım çeşitleriyle şekillenmiştir. Belli süre sonra sanatsal etkilerle, hüner gösterilme gayesiyle fevkalade güzel ve eşsiz örnekler yaratılmıştır. Lisan olarak eski Türkçe Arapçanın şemsiyesi altında Doğu dilleri etkisiyle karmaşık bir hâle gelmiş ve resmî dil tam bir kabus hâlini almıştır.

    Şer’i siciller, ferman ve hüccetlerde bu husus açıkça görülür. “Osmanlıca” zor bir dildir. Bunun taşlara (kitabelere) yansıyan örneklerini okuyup anlamak daha da zordur. 1978 yazında İstanbul üstadı Turgut Kut Bey’le meşhur şarkiyat alimi rahmetli Aldülbaki Gölpınarlı’yı, Osmanlıların 10. Şeyhülislamı Sadi Sadullah Çelebi’nin mezartaşındaki kitabeyi okutmak için Eyüb Sultan Türbesi arkasındaki mezarına götürmüş idik. Üstad Gölpınarlı yarım saatten fazla kitabeyle meşgul olmuş, notlar almış, fotoğraflar çekilmiş ve orada kitabe çözümlenememişti. İki-üç gün sonra kitabeyi okuyup yazıyla yollamıştı. Ciddi bir ilmî yayında İstanbul’da bir mahalle adı olan Alembey, İlimbey olarak, “bul” kelimesi “bol” olarak yayınlanmıştı. Tapu kayıtlarında Yusuf Rıza Vakfı, Yusuf Ziya olarak yazıldığı için mütevellisi zorluklarla boğuşmuştu. Normal yazılarda yapılan bu hatalar gözönüne alınırsa, kitabelerdeki vaziyeti varın siz düşünün.

    Eski yazılı mezartaşı okumak, öyle hemen olacak bir iş değildir. Nitekim 17. yüzyıldan itibaren, okuyamayanlarca da anlaşılsın diye, Avrupa sanatının da tesiriyle de, mezartaşları insanı sembolize eder tarzda imal edilmiştir. Serpuşların mevkii ve sınıf gösterir taş boylarının, çocuk veya yaşa bağlı boy nisbetlerinin, bu zamandan itibaren uygulandığı görülür.

    Eski Türkçe bilmekle mezartaşı, kitabe okunamaz
    Hattat ve bakkal Arif Efendi
    Edirnekapı Mezarlığı’nda hattat bakkal Filibeli Arif Efendi’nin “Osmanlıca-Arapça karışımı” taşı: “Külli men Aleyhâ Fân / Allahü subhanehû ve teâlâ, meşâhir-i hattatinden Filibevî el-Hac Arif Efendi kuluna rahmet ve mağfiret eyleye. el-Fatihâ / 2 Remazan 1327 yevm-i Cuma [17 Eylül 1909]/ Ketebehû Mustafa Rakım ibnülmerhum ve tilmizihi.

    Tarihî mezartaşlarının kıymetini, verdiği dönem bilgilerini, antropolojisini idrak edip, bunları gelecek nesillere aktarmak istiyorsak, yapılacak ilk şey suni-siyasi tartışmalar yerine, öncelikle mezartaşlarının görülmesini engelleyen duvarları kaldırmaktır. Mezartaşlarının önce görülmesi ve sonrasında Fatiha okunması esastır. Görülmeyen taşın altında yatan müteveffa için Fatiha okunmaz.

    Karacaahmet başta olmak üzere tüm mezarlıkları kapatan çirkin yüksek duvarların kaldırılarak mezartaşlarının görünüme açılması, onlarla olan kültürel-tarihî bağlarımızı yeniden tesis etmek için gereklidir. Bunları okuma işi ise uzun soluklu bir eğitim ve kültür gerektirir. Bugün gerek siyasi gerekse akademik çevrelerdeki kültür seviyesi, son Osmanlı dönemiyle bile kıyaslanamayack ölçüde düşüktür.

  • Mesele okumakta değil okuduğunu anlamakta

    Mesele okumakta değil okuduğunu anlamakta

    Geçen ay Osmanlı Türkçesinin liselerde mecburi olması önerilince kamuoyunda alevli bir tartışma yaşandı. Siyasi gerekçelerle gündeme gelen, getirilen dil konusu; toplumda varolan kutuplaşmanın da etkisiyle temelinden ele alınmadı, tarihî bağlamından kopartıldı.

    Osmanlı Türkçesiyle eğitim tartışmalarının siyasete alet edilmeden, gündem değiştirme amacıyla değil gerçekten meselenin temeline inerek, özgür bir platformda, dayatmacı ve tepeden inmeci zihniyetten uzak, kendi ekseninde yapılması gerekir. Bir kültür ve eğitim meselesi olarak siyasi arena değil, ancak uzlaşmacı, çözüm üretici, uzmanlarının görüş bildirdiği platformlar sağlıklı sonuçlar yaratabilir.

    Ne yazık ki dil, tarih, kültür geçmişimizle yeniden barışmak, bir dönem için kopmak zorunda kalan bağımızı yeniden tesis etmek için fırsat olarak görülmesi gereken “Osmanlıca” meselesi, siyasete alet edildi. Bir tarafta dayatmacı ve buyurgan “isteseler de istemeseler de” söylemiyle tutum alan siyasi iktidar; diğer tarafta ise konuyu Cumhuriyetin temellerine saldırı olarak algılayıp savunma refleksi veren muhalefet arasında meselenin esası kaynadı gitti.

    Bu tartışmalarda en sık tekrarlanan yanlış, Arap alfabesi kullanımının Osmanlı Devleti ile sınırlandırılmasıydı. Anadolu coğrafyasında Arap harflerinin kullanımının bin yıllık bir mazisi vardır. Osmanlı döneminde yazı dilinin temelini oluşturan Arap alfabesi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan önce, 10. yüzyıldan itibaren Türkçe metinlerin alfabesiydi. Başlangıçta Uygur alfabesiyle birlikte bir müddet çifte alfabe olarak devam etmişse de sonradan Arap alfabesi tek başına Doğu ve Batı Türkçesi tarafından kullanılagelmiştir.

    Mesele okumakta değil okuduğunu anlamakta

    Eski Türkçe metinlerin gerek anlaşılırlığı, gerek niteliği, Arapça ve Farsçadan alınan unsurların sayısı ve kullanılış alanlarının genişliği oranında değişiklik gösterir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminden 16. yüzyıla kadar oldukça sade bir dil kullanılmışken, bilhassa 16-18. yüzyıllar arasındaki Klasik Osmanlı Türkçesi döneminde, az bilinen ve kullanılan Arapça ve Farsça kelimelerle süslü metinler ortaya konulması bir söz ve yazı ustalığı olarak görüldüğünden, yazılı metinlerde kullanılan Türkçe sözcük oranı hayli azalmıştır. Divan edebiyatıyla birlikte güzel ve ağdalı söz söyleme sanatı “moda” haline gelince, bu durum resmî yazı diline de yansımış, gündelik hayatta hiç kullanılmayan kelime ve tamlamalar yazı dilinde yer almıştır.

    19. yüzyılın ikinci yarısından sonra dilde sadeleşmeye doğru gidilmiş (bkz. Ahmet Kuyaş, sayfa: 26-29), kullanılan dil ve alfabenin tartışılmaya başlandığı bir devre başlamıştır. 20. yüzyıl başlarında konuşma ve yazı dili bugün bile anlaşılabilecek kadar Türkçe idi. Ancak resmî yazışmalarda bilhassa yüksek makamlara hitap eden yazılarda söz sanatının maharetle kullanılması, Arapça-Farsça kelimelerin bu yazışmalarda varlığını koruması sebebiyle bugün ancak bir sözlük yardımıyla anlaşılabilir.

    Mesele okumakta değil okuduğunu anlamakta
    1928’de Mustafa Kemal’i Sivas’ta Latin karakterlerini tanıtırken gösteren meşhur fotoğraf ve günümüzde bobiler.org sitesinde yayınlanarak popüler olan bir fotoşop uygulaması.

    Aktüel tartışmalar sırasında ortaya çıkan bir gerçek de, Osmanlı Devleti’nde sarayda ve sokakta kullanılan gündelik dil ile sanat, edebiyat ve yazışmalarda kullanılan dilin aynı sanılmasıdır. Yazı dilinde bir takım diplomatika kuralları, zaman içinde yerleşen yazının yazıldığı makama özel hitap, dua, elkab gibi yazının giriş bölümünde Arapça-Farsça kelime ve tamlamalarla süslenirdi. Yazı dili; devrine, yazının çıktığı kuruma, yazanın meslek veya sanatına, tahsiline göre değişiklik gösterirdi. Ancak yazıda asıl meramın anlatıldığı bölüm, daha anlaşılır bir dille yazılırdı.

    Bununla beraber Osmanlı Devleti’nde, sarayda kullanılan dil ile edebiyatta, medresede, sokakta kullanılan dil farklı idi (bkz. Necdet Sakaoğlu, sayfa: 21-23). Yüksek makamlara hitap eden ve söz sanatının maharetle kullanıldığı metinler, Arapça-Farsça kelime ve yapılarla örülmüş olurdu. Bu metinlerin halk tarafından anlaşılması güçtü. Bunun yanında halka hitap eden metinler son derece sade bir dille kaleme alınırdı. Mesela fetva metinlerinde sade bir dil kullanılmıştır. Dolayısıyla Osmanlı döneminde bir “yüksek Osmanlıca”, bir de “halk Osmanlıcası”nın var olduğu söylenebilir.

    Tartışmaların tozu dumanı dağılınca görüldü ki “Osmanlıca”nın liselerde seçmeli ders olmasına aşırı uçlarda gezenler hariç kimsenin karşı çıktığı yok gibi. Gençlerin tarihimizi ve bize bu tarihi mirası aktaran “eski yazı”yı öğrenmelerinin, herşeyden önce bir kültür ve dil zenginliği meselesi olduğu kabul gördü.

    Osmanlı Türkçesinin mecburi ya da seçmeli olarak okullarda müfredatın içine konması noktasında en başta gelen kaygıyı, yani bu ihtiyacı karşılayacak sayı ve kalitede öğretmen bulunabilecek mi sorusunu geçerek, daha önemli ve konuyu temelinden kapsayıcı başka bir soru soralım: Liselerde Arap harfli eski Türkçeyi velev ki öğrettik ve öğrenciler matbu (matbaa baskılı) yazıları okuyabiliyor, hatta ilerleyip el yazısının basit örneklerini de okumayı söktü; peki okuduğunu anlayabilecek mi?

    Mesele okumakta değil okuduğunu anlamakta
    Eski ve yeni tabela birarada Alfabe değişikliğinden sonra dükkanlar yaklaşık bir yıl daha eski ve yeni tabelalarını birlikte kullandı. Eski Türkçe tabelada, Arapça “pazar” sözcüğü “bazar” biçiminde yazılı.

    Eski Türkçeyi okumak ayrı şey, okuduğunu anlamak ayrı şeydir. “Osmanlıca”da, diğer iki dil (Arapça-Farsça) kökenli kelimelerden zengin bir sözcük dağarcığınız yoksa, bilmediğiniz kelimeyi okuyamazsınız veya yanlış okursunuz. Onu da geçelim, diyelim kelimeyi doğru okudunuz. Anlayabilecek misiniz?

    Mesele alfabeyi sökmekte ve eline aldığı metni okumakta değil, okuduğunu anlamaktadır. Lise düzeyinde öğretilen “Osmanlıca” ile mezartaşı veya kitabe okunacağı zannediliyorsa “abesle iştigal” ediliyor demektir (bkz. Necdet İşli, sayfa:24)

    Kısacası dile yeterince hakim olmadan, kelime dağarcığını zenginleştirmeden eski Türkçe bir metni düzgün bir şekilde okumanın imkanı yoktur. Dolayısıyla esas mesele, okunan metni anlamayı sağlamak için hafızamızdan silinmiş olan eski kelimeleri gençlere yeniden kazandırmaktır. Gençlerin bu dili öğrenmesi herşeyden önce bir kültür meselesidir; aynı zamanda Arap alfabesiyle yazılmış yüzlerce yıllık kültürel ve tarihi mirası olan eski Türkçe metinlerle tanışma vesilesidir.

    HARF DEVRİMİ DOSYASI

    Eski Türkçe ve yeni Türkçe kapak

    Okurlarımız hatırlayacaktır. 2010 Ekim’inde NTV Tarih dergisi, Osmanlı Türkçesi konusunu 1928’de Latin harflerinin kabul edilmesi bağlamında ele almıştı. Uzmanların yazılarıyla dil tartışmalarını tarihî eksenine oturtan yayın, o dönemde de büyük ilgi görmüş; özellikle ön kapak tasarımının birebir eski Türkçe olarak yapıldığı arka kapak farklı çevrelerden farklı tepkiler almıştı. Bugün siyasi gerekçelerle tekrar alevlendirilen “Osmanlıca” tartışmaları, dört yıl önceki seviyenin bile altında cereyan ediyor ve ‘Yeni Türkiye’nin ‘eski Türkçe’si bu kadar olur dedirtiyor.

    Gürsel Göncü

    Mesele okumakta değil okuduğunu anlamakta

    OSMANLILARIN DİLİ DE TÜRKÇEYDİ

    Yaygın ama yanlış bir tabir: ‘Osmanlıca’

    Sıklıkla kullanılan “Osmanlıca” tabiri, Türkçeden farklı bir dil kanaati yarattığı için doğru değildir. “Osmanlıca” tabiri yanlış olmakla beraber, günümüzde “galat-ı meşhur” olarak kabul görmüştür. Osmanlı Devleti konuşup yazdığı bu dile “lisan-ı Türkî” veya kısaca “Türkçe” demiştir. 1876 Anayasası’nda; “Devletin lisan-ı resmîsi Türkçedir” denmiştir. Osmanlı Maarif Nezareti’nin eğitim dili konusunda yayınladığı, tıp öğreniminin Türkçe yapılması, gayr-i müslim okulları ile özel okullarda derslerin Türkçe okutulması emirlerinde bu durum açıkça görülür. Günümüzde, alfabesinin Arapça oluşunun etkisiyle olsa gerek, “Osmanlıca”nın Türkçeden farklı, Arapça-Farsça-Türkçe karışımı ayrı bir dil olduğu sanılır. Ancak sanılanın aksine “Osmanlıca”; Arapça ve Farsçadan alınan kelime ve tamlamaların Türkçe gramer yapısı içinde sindirildiği, cümle içinde Türkçe eklerle yazıldığı, Türkiye Türkçesinin tarihî bir dönemidir. “Osmanlıca”da, Arapça ve Farsçadan yapılan alıntılarla oluşan terkipler ve birbirinin içine girme, tamamen Türkçenin hakimiyeti altında gerçekleşmiştir. Bu dillerden alınan isim, bileşik isim ve sıfatlar Türkçe cümle yapısına, yardımcı fiiller ve çekim ekleriyle bağlanmıştır.

    Osmanlı Türkçesi, Arapça ve Farsçadan, son dönemde Fransızcadan ne kadar sözcük ve söz grubu almış olursa olsun, tüm bu öğeleri kendi imlasına göre sıralamış, cümle hakimiyetini yabancı dillere bırakmamıştır.

  • Türkçenin T’siydi

    Türkçenin T’siydi

    Talât Sait Halman, birçok Türk şair ve yazarını İngilizceye, Shakespeare’i Türkçeye kazandıran, hayatını Türk edebiyat ve kültürünün tanınmasına, tanıtılmasına adamış bir Cumhuriyet değeriydi.

    EMRAH PELVANOĞLU

    Talât Sait Halman 5 Aralık 2014 akşamı öldü. Görüp görebileceğiniz en çalışkan insan olan Halman, 85 yaşındayken, ayakta ve belki tam da istediği gibi çalışıyorken terk-i diyar eyledi. Ruhu şad olsun. Ölmeden evvel Bilkent Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı, Türk Edebiyatı Bölümü ve Türk Edebiyatı Merkezi Başkanı ve Unicef Türkiye Millî Komitesi Başkanı olarak yöneticilik yapıyor ve onlarca farklı kültür, eğitim organizasyonuna ya bilfiil içinde yer alarak ya da dışarıdan destekleyerek katkı sunuyordu.

    Talât Sait Halman, Cumhuriyet’in “yüksek kültür” ideallerini kendi kişiliğinde mecz etmiş bir kuşağın en verimli, en evrensel figürlerinden biriydi ve hayatı boyunca bu ideallerin uluslararası düzlemde yaşaması için çalıştı. 1952’de Columbia Üniversitesi’ndeki yüksek lisans eğitimi ile başlayan bu serüven; Columbia, Pennsylvania, Princeton ve New York Üniversiteleri’ndeki farklı akademik pozisyonlarla devam etti. Halman, genç bir insanın bireysel başarı öyküsünü, Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür varlığının uluslararası düzlemde tanınmasının meşakkatli serüvenine çevirdi. Onun, bu ülkenin ilk Kültür Bakanı olması tesadüf değildir.

    Türkçenin T'siydi
    Talât Sait Halman, onlarca farklı kültür, eğitim organizasyonunu bilfiil veya dışarıdan destekleyerek katkı sunmuştu.

    Türkçenin renkli hatiplerinden biri olan Halman, onun edebiyat varlığını üst düzey çevirileri ile evrensel düzleme taşıdı. Dağlarca, Orhan Veli, Sait Faik, Melih Cevdet, Yunus Emre, Mevlânâ, Nasreddin Hoca ve Muhibbi, onun şairliğinden ve evrensel duyarlığından geçerek İngilizcede de yaşıyorlar. Ve Halman’dan evvel Shakespeare, hiç bu kadar görkemli, lirik ve Türkçe konuşmamıştı ve şüphesiz ki artıkSoneler, Türkçe şiirin de en güzel bir timsalidir. Amerikan edebiyatının köşetaşı William Faulkner’ı da, eski uygarlıkların nice şiirlerini de Türkçe ile tanıştıran yine Talât Sait Halman’dır.

    Kurucusu olduğu ve son on beş yılında büyük emek verdiği Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nün mezunları, bugün çok güzel işlere, onun adına yaraşır değerli ve yenilikçi çalışmalara imza atıyorlar. Farklı lisans programlarından gelen bu parlak zekalar (onun tabiri ile genç dehalar), Talât Hoca’nın kurucu vizyonu ve iyi yöneticiliği sayesinde edebiyat doktoru olma imkanına kavuştular. Başlattığı nice güzel işlerle birlikte ideallerinin de yaşaması dileğiyle…

  • Şoför Nebahat’ten 30 yıl önce

    Şoför Nebahat’ten 30 yıl önce

    Kadın-erkek eşitliğinin fıtrata uygun olup olmadığı bundan 85 sene önce de tartışılıyordu. O zaman vesile, 19 yaşındaki Muammer Hanım olmuştu. Şoför Mektebi mezunu genç kadın, takside çalışmak için şoför vesikası almak üzere 5 Ocak 1930’da Seyrüsefer Merkezi’ne müracaat etti. Bu, bir ilkti. 7 Ocak’ta Cerrahpaşa Hastanesi’nde muayene edilen genç kadın, kendi deyişiyle “bilhassa sıkı bir direksiyon imtihanı”ndan da geçirildi ve başarılı oldu. “Şoförlüğe yalnız kâr için değil, memleketimizde bir yenilik olsun diye teşebbüs ettim” diyordu. Galata Köprüsü’nü arkasına alarak direksiyon başında gururla poz veren Muammer Hanım işe başladığında, Şoför Nebahat filmlerinin ilkinin çekilmesine 30, Türkiye’nin ilk kadın uzun yol şöforü Leyla Ağaçkoparan’ın doğumunaysa 34 yıl vardı.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

    Şoför Nebahat'ten 30 yıl önce
    Şoför Nebahat'ten 30 yıl önce
  • II. Abdülhamid’in cihadı Cumhuriyetin savaşı

    II. Abdülhamid’in cihadı Cumhuriyetin savaşı

    19. yüzyılın son çeyreğinde vereme karşı mücadeleyi bir devlet politikası haline getiren Sultan II. Abdülhamid’den sonra, Cumhuriyet idaresi de ciddi önlemlerle hastalığın geriletilmesini sağladı. Veremle savaş dernekleri ve idealist doktorlar bu sürecin kahramanlarıydı.

    Avrupa’yı özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda etkileyen verem salgınları, Osmanlı coğrafyasını da ciddi şekilde sarstı. Savaşlarda insanlarını ve topraklarını kaybeden, ekonomik gücü zayıflayan ve büyük göçlere sahne olan imparatorlukta, verem önemli bir sağlık sorunu haline geldi. Halk arasında hızla yayılmasından başka, sarayda da verem vakaları arttı. II. Mahmut’un annesi, kendisi ve oğlu Abdülmecit ile onu takip eden sultanların hemen hepsi bu hastalığa yakalandı. Hatta II. Mahmut 1839’da bu yüzden öldü; yerine geçen 17 yaşındaki oğlu Abdülmecid’in de tüberkülozlu olduğu bilinmesine rağmen hastalığı bir süre gizli tutuldu ama, o da babası gibi 1861’de 38 yaşında vefat etti. Öldüğünde hareminde bulunan 18 kadından yarısı veremliydi; bunların arasında, II. Abdülhamid’in annesi Tirimüjgan, V. Mehmet Reşat’ın annesi Gülcemal ve Vahdettin’in annesi Gülüstü kadın da vardı.

    1876’da tahta çıkan ve padişahlığı sırasında kendisi de uzun süren ateşli bir hastalık devresi geçiren Sultan II. Abdülhamid, hem dedesini hem babasını hem annesini öldüren vereme karşı savaş açtı. Halk sağlığına da daha önce hiçbir dönemde görülmediği kadar önem veren Abdülhamid, Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane’nin 8 Şubat 1895 tarihli toplantısında veremin bulaşıcılığı ve korunma konusunun müzakere edilmesini emretti. Bu toplantıda, Dr. Nazım Şerafettin’in veremden korunma tedbirlerini belirten çalışması ile Dr. Avlonitis’in vereme karşı bir savaş derneği kurulması önerisi ilgi gördü. Dr. Stehepaliew ise Prens Adaları’nda bir sanatoryum kurulmasını önerdi.

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı
    Haseki Nisa (kadın) Hastanesi’nin tüberküloz koğuşu. 1890.

    II. Abdülhamid hazırlanan raporun kendisine sunulmasından sonra veremin yayılmasını önleyici tedbirler alınmasını, hastane ve hapishanelerde veremlilerin ayrılmasını emretti. Kışla ve okullarda yere tükürmek artık yasaktı. Fermanla birçok sağlık kurumu ve hastane kuruldu. Özellikle ikitanesi önemlidir: Gülhane’deki Rüştiye Mektebi’nin 1 Ocak 1899 tarihinde Prof. Dr. Robert Rieder tarafından askerî hekimler için Gülhane Tababet-i Askeriye Tatbikat Mektebi ve Seririyat Hastanesi haline getirilmesi ve 5 Temmuz 1900 tarihinde hizmete açılan Hamidiye Etfal Hastanesi’nin aynı zamanda ilk resmî çocuk hastanesi olması.

    20. yüzyıl başında İstanbul nüfusu 1.2 milyondu. 1901-1923 istatistiklerine göre yılda ortalama 2.800 kişi akciğer vereminden ölüyordu. Bu sayı, kentteki tüm ölümlerin %15.8’ine karşılık gelmekteydi. 13 Nisan 1914’te yayımlanan Emraz-i Sariye ve İstilaiye Nizamnamesi’nin ilk maddesiyle veremden ölenlerin ihbar edilmesi mecburi tutuldu; 33. Madde veremlinin okula devamını yasaklıyor, 53. Madde eşyaların dezenfekte edilmesini öngörüyordu.

    l. Dünya Savaşı sırasında, Avrupa’da olduğu gibi veremden ölümler yükseldi. 8 Haziran 1918’de Osmanlı Veremle Mücadele Cemiyeti kurularak, Besim Ömer Paşa başkanlığa getirildi. 1923’te Dr. Behçet Uz tarafından İzmir Veremle Mücadele Cemiyet-i Hayriyesi, ardından Balıkesir Veremle Mücadele Cemiyeti kuruldu.

    Millî Mücadele yıllarında nüfusun önemli kısmı sağlığını kaybetmiş, salgın hastalıklar artmıştı. 13 milyonluk nüfusun 1 milyonu veremliydi. Fakirlik ve sefaletin bu hastalığa yakalanmada önemli sebep olduğu bilinmekte, buna rağmen temizlik kurallarına uyulmaması hastalığın geniş kitlelere bulaşmasını hızlandırmaktaydı. İstanbul, dünyadaki diğer büyük şehirler gibi veremden büyük zarar görmüştü; devamlı artan nüfus hastalıklara zemin hazırlıyor ve verem kayıpları en çok 15-25 yaş grubunda yoğunlaşıyordu.

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı
    Veremle savaş derneklerinin Cumhuriyet döneminde hem halkı bilinçlendirmek hem de maddi destek sağlamak amacıyla çıkardığı pullar, kitaplar.

    Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti’nin (Sağlık Bakanlığı) vazifeleri, Afet İnan adıyla yayımlanan Medeni Bilgiler’de “yeni neslin sağlıklı yetişmesini temin etmek için memleketin sağlık şartlarını ıslah etmek ve bütün hastalıklarla mücadele etmek” olarak izah edilmekteydi. 1923’te ilk verem savaş dispanseri İstanbul’da açıldı. Bunlar hem hastaya teşhis ve tedavi imkanı sağlıyor, hem de yakın çevresine bulaşmayı önleyerek onları korumuş oluyordu.

    Veremle mücadele esasen idealist hekimlerin sivil girişimleriyle başlamıştı. 1925’te Tevfik Sağlam’ın organize ettiği Milli Türk Tıp Kongresi’nde esas konu olarak veremle savaş gündeme girdi. İlk özel sanatoryum 1923’te Dr. Musa Kâzım tarafından Büyükada’da açıldı. 1925’te Heybeliada sanatoryumu İstanbul Verem Savaş Derneği tarafından kuruldu.

    1928’de yapılan II. Milli Türk Tıp Kongresi’nin ana gündemi de veremdi. 1930’da çıkarılan “Umumi Hıfzıssıhha Kanunu” ile verem mücadelesi “devlet politikası” haline geldi. Verem, sağlık kuruluşlarına haber verilmesi mecburi bir hastalıktı. 1932’de Erenköy Sanatoryumu, 1936’da Yakacık Sanatoryumu açıldı.

    Türkiye’de BCG aşısı 1931’de yeni doğanlara yapılmaya başlandı. Verem mücadelesi takdire değer bir başarı göstermişti, fakat 1940’tan itibaren hastalık grafikleri yeniden dirildi. Bu durumun en önemli nedeni, tahmin edileceği üzere 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı iktisadi ve sosyal sıkıntılardı. Savaşın Türkiye’de yarattığı ağır şartlar, veremi geniş ölçüde arttırmış ve hastalık ülkenin her köşesinde tekrar kendini göstermişti. Bunun üzerine verem mücadelesi yeniden ön plana alındı.

    1947’de yılın 1 haftası “verem haftası” olarak kabul edildi; verem savaş dernekleri propaganda faaliyetlerine girişti. Belediyelerin topladığı eğlence vergisinin %10’unun verem savaş derneklerine aktarılması kararlaştırıldı. İstanbul’da verem savaş dispanserlerinin sayısı artarken 1948’de Çapa’da Naile Sağlam Verem Araştırma Enstitüsü kuruldu. 1950’li yıllara kadar veremle savaşmak için dispanserler ve sanatoryumlar açılmaya devam etti. 15 Nisan 1949’da, 5368 sayılı verem savaşı hakkındaki kanun ile devletin veremle ilgili politika ve programları netleşti. 1953’te WHO ile işbirliği yapılarak ülke sathında BCG aşı kampanyası başlatıldı. 1953-59 arasında bütün ülkede BCG uygulaması tamamlandı. 1960’ta seçilmiş bölgeler, 1966’da ise tüm ülke taramadan geçirildi.

    Bütün yurttaşlara veremi öğretmeyi, ondan korunma çarelerini tatbik ettirmeyi ve onların verem mücadelesine doğrudan katılmalarını temin etmek amacıyla kurulan ve İstanbul, İzmir gibi şehirlerde faaliyet gösteren dernekler, bu mücadelede uzun yıllar boyunca halk ve hükümet üzerinde önemli tesirler yaptılar; meselenin devlet ve millet tarafından ele alınmasında büyük rol oynadılar.

    İstanbul Verem Savaş Derneği’nin çıkardığı Yaşamak Yolu dergisi, ülkedeki tüm okullara veremle ilgili afiş ve levhaların yanısıra gönderiliyordu. Sağlık Bakanlığı Verem Savaş Derneklerine propaganda konusunda destek veriyordu. Sinema ve elektriğin bulunduğu şehir ve kasabalara gönderileren filmler, halka, öğrenci ve öğretmenlere, askerlere ücretsiz gösteriliyordu. Temizlik kuralları, hastalıktan korunma yolları, hastalığın utanılacak bir durum olmadığı ve mücadelenin başarı kazanmasında dört altın kuralın “iyi beslenme, dinlenme, temiz hava ve moral” olduğu anlatılıyordu. Verem mücadelesi 1950’lerden itibaren beklenen sonuçları verdi. 1948’de İstanbul’da veremden ölüm oranı 100 binde 261 iken, 1954’te 100 binde 97’ye gerilemişti. 

    Padişah özel ilgi gösterdi

    Hastalığın yayılmasını önlemek için alınan tedbirler, II. Abdülhamid döneminde başlatıldı. Abdülhamid’in Başkatibi Ali Cevad tarafından, padişahadına sadrazama yazılan yazı şöyledir: “Verem hastalığının yayılmasını önlemek adına Fransa’da kurulmuş olan ‘Au-delâ de la Tuberculose’ isimli dernek, Osmanlı memleketinde bir şube açılmasına karar vermiş olup bu şubenin Sultan II. Abdülhamid’in himayesi altında kurulmasının kabulünü rica eden bir yazı göndermiştir. Bu konuda bir karara varmak için ilgili yazı, görüş bildirilmesi için Sadaret’e gönderilmiştir.”

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı

    TÜRK SANAT VE EDEBİYATINDA İNCE HASTALIK

    Hüzün dolu filmler, acılı dizeler, inleyen nağmeler

    MAHMUT TOKAÇ

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı

    Yeşilçam’ın siyah-beyaz günlerinden beri filmlere en çok konu olan hastalıktır verem. Veremi konu alan Yeşilçam filmlerinin en meşhurları arasında, başrolünde Sadri Alışık’ın oynadığı, bir yangın nedeniyle günümüze hiçbir kopyası ulaşamamış olan 1959 yapımı Metin Erksan imzalı “Hicran Yarası”; Ertem Eğilmez ve Bülent Oran’ın senaryolarını yazdığı, Ertem Eğilmez’in yönettiği, Hülya Koçyiğit ile Kartal Tibet’in oynadığı 1969 tarihli “Boş Çerçeve”; Filiz Akın ve Kartal Tibet’in başrollerini paylaştıkları 1970 yapımı “Beyaz Güller“ yer alır.

    Yakın dönemlerde ise Özcan Alper’in yönettiği “Sonbahar”; 2. Dünya Savaşı döneminde Zonguldak’ta yaşayan ve genç yaşta veremden ölenşairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun yaşam öykülerinin anlatıldığı, başrollerini Kıvanç Tatlıtuğ ve Mert Fırat’ın paylaştığı Yılmaz Erdoğan filmi “Kelebeğin Rüyası” filmi sayılabilir.

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı
    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı

    Şiir ve romanlarımızda da verem teması sıkılıkla işlenmiştir. Şair Abdülhak Hâmid Tarhan’ın (1852-1937) eşi Fatma Hanım veremdir ve hastalık üçüncü devresindedir. Hindistan’dan deniz yoluyla dönerken Fatma Hanım Beyrut’ta kötüleşir ve 1885’te orada ölür. Hâmid, her gün Fatma Hanım’ın mezarını ziyaret eder; geceleri de bir bodrum katında meşhur şiiri “Makber”i yazar:

    Eyvah! Ne yer ne yar kaldı

    Gönlüm dolu ah u zar kaldı

    Şimdi buradaydı gitti elden

    Gitti ebede, gelip ezelden (…)

    Faruk Nafiz Çamlıbel’in (1898-1973) Han Duvarları bir diğer meşhur şiirdir:

    Garibim namıma Kerem diyorlar Aslı’mı el almış haram diyorlar

    Hastayım derdime verem diyorlar Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı
    Kelebeğin Rüyası Verem temalı en son film Kelebeğin Rüyasıydı. Aktör Kıvanç Tatlıtuğ, senaryosu gerçek olaylardan esinlenen filmde, verem hastası şair Muzaffer Tayyip Uslu’yu canlandırıyordu.

    Hayatı “Kelebeğin Rüyası” filmine konu olan ve veremden ölen şair Muzaffer Tayyip Uslu (1922-1946) “Kan” şiirinde şöyle yazar:

    Önce öksürüverdim

    Öksürüverdim hafiften

    Derken ağzımdan kan geldi

    Bir ikindi üstü durup dururken

    Verem nedeniyle birçok defalar sanatoryumda yatmak zorunda kalan Rıfat Ilgaz, “Sanatoryumda Bir Doktor Konferans Verdi” şiirini şöyle bitirir:

    Sanmayın şifası yok bu hastalığın

    Tıbbın elinden ne kurtulur

    İniyor ak gömlekli hekim kürsüden

    Alkışlanır böyle vadedenler

    Biz sadece öksürüyoruz…

    İsmet Özel “Dişlerimiz Arasındaki Ceset” şiirinde, sistem eleştirisi yapar: 

    Saframızla kesemizi birleştiren anatomi bilgisi

    Hadım tarih, kundakçı matematik, geri kafalı gramer

    Evet, bunlar gizlice örgütlenerek alnımıza

    Verem Olmak Üretimi Düşürür ibaresini çizer (…)

    Halide Edip çocukluk yıllarını anlattığı Mor Salkımlı Ev romanında kendisi küçük yaşta iken veremden ölen annesi Bedrifem Hanım’a ait solgun hatıralara da yer verir. Aşk-ı Memnu’sunda Beşir ince hastalıktan muzdariptir. Kerime Nadir’in Hıçkırık romanı verem teması etrafında gelişir. Yaşar Kemal’in Hüyükteki Nar Ağacı romanında Memet ve arkadaşları verem salgını olduğunu bile bile, ölmeyi göze alarak para kazanmak için Çukurova’ya gitmekte diretmeleri anlatılır. CenapŞahabettin, Cahit Sıtkı Tarancı, Peyami Safa, Mahmud Yesari, Rüştü Onur Türk edebiyatının vereme yakalanmış ünlü kalemleri arasında ilk akla gelenlerdendir. Bestekâr Hacı Arif Bey (1831-1885), karısı Zülf-i Nigâr Hanım’ın vereme yakalanıp günden güne erimesi üzerine güftesi Namık Kemal’e ait olan segâh makamındaki meşhur şarkısını bestelemiştir:

    Olmaz ilaç sine-i sâd pâreme

    Çâre bulunmaz bilirim, yâreme

    Baksa tabîbân-ı cihan, çâreme

    Çâre bulunmaz bilirim, yâreme

    Veremi konu eden şarkılar tabii sadece klasik Türk müziğiyle sınırlı değildir. Türkülerde de genellikle aşığına kavuşamayan gençlerin dertlerinden verem oluşu anlatılır. Bir Gaziantep türküsünde ise bir Ermeni kıza aşık olan gencin acısı, veremle eşleşir:

    Bahçelerde mor meni

    Verem ettin sen beni

    Ya sen İslam ol Ahcik

    Ya ben olam Ermeni (…)

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı

    Merhum Neşet Ertaş usta da “Aradım Derdime Çare” adlı türküsünde aşk yüzünden genç yaşında vereme tutulduğunu anlatır:

    Aradım derdime çare mi buldun

    Bu sevda elinden sararıp soldum

    Sefil Mecnun gibi Leyla’dan oldum

    Derdimi ellere diye mi bildim

    Ağladı gözlerim güle mi bildim

    Tutuldum vereme bu genç yaşımda (…)

    II. Abdülhamid'in cihadı Cumhuriyetin savaşı

    Cevdet Bağca’nın Verem Olsam türküsünde de yine aşk derdiyle verem olmaktan bahsedilir:

    Derdinden verem olsam

    Tutuşsam Kerem olsam

    Sürmem seni tenime

    Yarama merhem olsan (…)

    Başında kısa aralıklarla öksürük efekti duyulan Veremli Kız türkülerinin birçok versiyonundan biri de yürekleri şöyle paralar:

    On beş yaşında bir melek

    Veremli bir sarı çiçek (…)

    Ataol Behramoğlu’nun “Bu Dert Beni Verem Eder” şiirinin Ahmet Kaya yorumu da unutulmaz verem temalı şarkılar arasında yerini almıştır:

    (…) Benim annem güzel annem beni beni beni koyver

    Sağ yanımda bir sızı var sol yanımda dağlar duman

    Altı patlar, altı patlak bu dert beni bu dert beni verem eder (…)

    Mahmut Tokaç’ın konuyla ilgili yazılarından derlenmiştir.

  • Yağma akınından Allah’ın emrine

    Yağma akınından Allah’ın emrine

    Arap kabilelerin at üzerinde birbirlerine karşı düzenledikleri yağma akınları, zamanla kafirlere karşı verilen kutsal savaşa dönüştü. Bu dönüşümün kökeni, 11. yüzyılda Haçlı tehditiyle karşılaşan İslâm dünyasına dayanıyor.

    CEREN ÇIKIN

    Kutsal savaş düşüncesi, yani Tanrı adına ve onun emriyle, onun kanunlarını hakim kılmak ve egemenliğini yaymak adına savaşmak anlayışı, Ortadoğu’da doğmuş tüm tek tanrılı dinlerde (Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet) kendilerine özgü biçimlerde mevcuttur. Fakat aslında daha da eskidir, çok tanrılı Çin, Hint, Babil ve Mısır kültürlerine uzanır ve bozulmuş evrensel düzenin yeniden tesis edilmesi için fiilen savaşmak fikrini içerir.

    Bugün, “İslamî kutsal savaş” olarak bildiğimiz cihat ise etimolojik anlamı ve uygulaması itibariyle İslâm öncesi göçebe Arap halklarının akın (razzia) geleneğinden doğdu. Bu geleneğe göre, Arap kabilelerinin at ve develer üstünde birbirlerine karşı yağma akınları düzenlerlerdi. Montgommery Watt gibi bazı tarihçilere göre bu akınlar, eski Arapların ulusal sporuydu ve aynı zamanda Arap erkeklerinin cesaret, dayanıklılık ve hayatta kalma becerilerini sergilemeleri için bir vesileydi. İslâm’ın kabulünden sonra ise cihat, Müslüman’ın cahiliye dönemi âdetlerine karşı mücadelesi ve daha önemlisi de kendi nefsinin arzularıyla savaşması anlamını kazandı. Peki, nasıl oldu da cihat anlayışı, “kâfirlere karşı savaşma”ya dönüştü? Sorunun cevabı 11. yüzyıla uzanır. Önce ilki 1095’te düzenlenen Haçlı Seferleri, sonra 13. yüzyılda ortaya çıkan Moğol akınlarının yarattığı tehdit, İslâm dünyasının kendisin hiç beklemediği bir anda bir ölüm-kalım mücadelesi içinde bulmasına neden oldu. Bu mücadeleye birleştirici bir ideolojik boyut, dinî bir motivasyon ve meşruiyet kazandırmak ihtiyacıyla cihat, en alt an- lamlarından biri olan savaşmakla ilişkilendirilerek –ki bazı tarihçilere göre böyle bir anlamı hiç olmamıştır– yeniden canlandırıldı. Şairler, yazarlar, tarihçiler, Hz. Muhammed’in savaşlarından ve İslâm’ın ilk yıllarında yazılan tarihlerin üslubundan ilham alarak, can düşman larına karşı verilen savaşları sistematik bir biçimde kutsal savaş yani cihat olarak kaydetmeye başladılar. Böylece cihat ideolojisi, İslâm dünyasının kimliğinin bir parçası hâline geldi. Ortaçağ’da, Avrupa’dan farklı olarak bilimsel ve kültürel çalışmalarda üst düzey bir seviyeye erişen İslâm dünyasının, savaşmanın ön plana çıkması ve buna bağlı diğer gelişmeler sonucunda eski ihtişamını kaybetmeye başladığı da çeşitli kaynaklarda yer alan bir yorumdur.

    Modern tarihçiliğimizde ana akım görüş, Osmanlıların, cihat ideolojisini Selçuklulardan devralıp benimsedikleri yolundadır. Ana akımın dışındakiler ise Osmanlı kaynaklarındaki cihat iddialarının edebî bir motiften, iktidarın kendini meşrulaştırma aracından başka bir şey olmadığını söyler. Nitekim, aynı zamanda halife de olan padişah V. Mehmed Reşad’ın, 14 Kasım 1914’te “Cihad-ı Ekber” ilan ederek tüm Müslümanları 1. Dünya Savaşı’na giren Osmanlı Devleti yanında İtilaf devletlerine karşı savaşmaya çağırması, beklenen etkiyi yaratmamış, bu çağrı gereğince karşılık bulmamıştır.

    Yağma akınından Allah'ın emrine
    13. yüzyıla tarihlenen bir yazmada, deve üzerinde bir Müslüman savaşçı betimlenmiş.
  • Kapak kızlarından tarih okumak

    Kapak kızlarından tarih okumak

    Güven Erkin Erkal, Türkiye’de yüz yılı aşkın bir zamanda çıkmış 1000’den fazla magazin dergisi kapağını derlediği, yayıncılık tarihimizle ilgili çok şey anlatan, okuması (ve bakması) zevkli, sıkı bir çalışma ortaya koymuş. Seçilen dergi kapakları, yayıncılık dünyasındaki değişimi göstermekle birlikte dünyanın, memleketin ve zamanın nasıl değiştiğini de gözler önüne seriyor.

    Kitabın kısa önsözünde de çok kıymetli bilgiler var. Örneğin, 1950’li yıllara kadar kentli aileleri hedefleyen magazin dergilerinin, bu dönemde kentlere göçün artışıyla birlikte hedef kitlelerini genişlettiklerini, 1959’da “Ga-Me-Da”nın (Gazete Mecmua Dağıtım) kurulmasıyla dergilerin en küçük kasabalara kadar ulaşmaya başlamasının birçok derginin yayın politikasını doğrudan etkilediğini, bundan sonra eğitim düzeyi daha düşük okuyucuların da hedeflendiğini önsözden öğreniyoruz. Dergi kapaklarına bu bilgiler ışığında baktığımızda, 1910’lu yıllardan 1960’lara kadar “estetik” ve “erotik” arasında kurulan dengeyi, bu tarihten sonra başlayan seviye kaybını ve 1990’lı yıllara gelindiğinde özellikle mizah ve magazin dergilerindeki kadının vahim görüntüsüne nasıl gelindiğini anlamak daha kolay oluyor.

    Kapak kızlarından tarih okumak

    ABİM DENİZ

    Kapak kızlarından tarih okumak

    Yoldaşları Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la birlikte 1972’nin o uğursuz 6 Mayıs günü idam edildiğinde 25 yaşında olan, o günden beri hemen her kesimin saygı duyduğu “devrimci efsane” Deniz Gezmiş’in kişisel tarihiyle ilgili bugüne kadar yazılmış en derli toplu kitap Can Yayınları’ndan çıktı. Kitapta, Gezmiş’in idama gitmeden önceki son mektubunda “Kitaplarımı ona bırakıyorum, bilim adamı olsun” dediği küçük kardeşi Hamdi Gezmiş’in anılarına Can Dündar’ın dönemin atmosferini anlattığı yazıları eşlik ediyor.

    ŞEVKET RADO’YA MEKTUPLAR

    Kapak kızlarından tarih okumak

    İleride basın yayın dünyasının en önemli isimlerinden biri olacak Şevket Rado, Türk şiirinin üç büyük şairi Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday’la 1936’da tanıştığında Akşam gazetesinin genç Ankara muhabiridir. Aralarındaki ilişki, Rado İstanbul’a döndüğünde de daha çok mektuplar aracılığıyla devam eder. Üç şairin Şevket Rado’ya 1939-1949 yıllarında yazdığı ve yıllarca saklanan mektupların derlendiği kitap, dönemin atmosferine ve şairlerin “ruh haline” dair çok önemli bilgiler sunuyor.

    11

    Kapak kızlarından tarih okumak

    Ali Tekin Çam’ın yedi yılda tamamladığı kitap, grafik tasarım tarihimizin iz bırakan 11 sanatçısı Ebuzziya Tevfik, Kenan Temizan, Münif Fehim, İhap Hulusi Görey, Emin Barın, Atıf Tuna, Mesut Manioğlu, Mengü Ertel, Sait Maden, Turgay Betil ve Necati Abacı’yı anlatıyor. Birçok yazarın yazılarıyla katkıda bulunduğu eserde, sanatın başka alanlarında da üretimde bulunan 11 grafik tasarımcının yaşam öyküsü, fotoğrafları ve eserlerinden örneklere de yer veriliyor.