1996’da Hollanda’da yaşayan bir şahıs, evindeki altın Buda heykelinde çatlaklar farkeder ve heykeli işinin ehli bir tamirciye götürür. Tamirci, heykeli, üzerinde durduğu ahşap platformdan ayırınca, dizlerinin altına yerleştirilmiş, üzerinde metinler yazılı iki küçük halı görür. Halıları kaldırdığında ise, insanlık tarihinin en heyecan verici keşiflerinden birinin ilk tanığı olur: Heykelin içinde bir insan kalıntısı bulunmaktadır. Hadise resmî makamlara intikal eder ve ilk taramalara göre göğüs ve karın boşluğunda ne olduğu belirlenemeyen bazı maddeler ve çürümüş kalıntılar bulunur. İncelemeler bu kadarla kalır ve heykel Drents Müzesi’nde sergilenir.
Ağustos 2014’te daha fazlasını öğrenmek amacıyla Almanya’da, Mannheim Üniversitesi Hastanesi’nde tam teşekküllü araştırmalara başlanır. Bilgisayarlı tomografi sonuçları, bedenin emsallerine göre benzersiz bir şekilde korunmuş olduğunu gösterir. Meander Tıp Merkezi’nde (Hollanda) alınan mikrokamera görüntülerinde ise, akciğer dokusu sanılan yerin antik Çince yazılmış kağıt parçalarıyla doldurulduğu anlaşılır.
Kağıtlarda ne yazdığı henüz kesin olarak bilinmiyor. Ancak ilk bulgular, rahibin 11.-12. yüzyıllarda yaşadığını ve mumyalandıktan sonra uzun bir süre kendisine ibadet edildiğini gösteriyor. Araştırmayı yürüten Vincent van Vilsteren, ‘kendini mumyalama’ yöntemini deneyip başaran bazı rahipler olduğunu, ancak bu rahibin onlardan biri olup olmadığını ve neden içine kağıt parçaları yerleştirildiğinin henüz bilinemediğini söylüyor.
ÖLÜMSÜZLÜĞÜN YOLU
Kendini mumyalama yöntemi
Budist rahiplerin 11-19. yüzyıllar arası uyguladıkları ve Budalıktan bir önceki mertebeye, böylelikle aydınlanmaya ulaşmayı amaçladıkları ‘Sokushinbutsu’ çok meşakkatli bir teknik. Bunu uygulamaya niyet eden rahip 1000 gün boyunca kabuklu yemiş, çekirdek ve meyveyle, sonraki 1000 gün ağaç kabuğu ve kökle besleniyor. Bu dönemin sonunda, urushi ağacının zehirli özüyle hazırlanan bir çay içerek vücudundaki tüm sıvının tükenmesini ve vücudunda uzun süre kalan zehir sayesinde çürümeye neden olan bakterilerin ölmesini sağlıyor. Mumyalaşma süreci de bundan sonra başlıyor. 1000 gün sonra beden çürümediyse bir tapınağa yerleştiriliyor ve tanrısallaşıyor. Çürüdüyse kabrine mühürleniyor ve sabrından dolayı sonsuz saygı duyuluyor, ancak ilahlık mertebesine erişemiyor.
Whatsup’lar, Skype’lar, Messenger’lar, MMS’ler, SMS’ler sadece bilimkurgu yazarlarının fantazilerinden ibaret henüz. Ve memleketin ilk Fono Dairesi kuruluyor. Maksat telefon marifetiyle telgrafın kullanımını kolaylaştırmak. Artık telgraf yazdırmak için telgrafhaneye gitmek zorunlu değil. Yazı makinalarının başında oturan daktilo kızlar ve telgrafı muhatabına gönderen görevliler a tatlı bir telaş içindeler fakat tarihe geçtiklerinin muhtemelen farkında değiller.
Eskiden ne akıllı cep telefonları vardı, ne Polaroid’ler ne de “fotomatik”ler. Yüksek teknolojisiz eski güzel günlerde “alaminüt” fotoğrafçılık işini büyük şehirlerde üç ayaklı, tahta kutulu antika makinalarıyla “şipşakçı” esnafı hallederdi. Fotoğrafta iki dirhem bir çekirdek giyinmiş genç bir beyi karşısına oturtmuş olarak görülen işbilir şipşakçı, az sonra makinanın arkasındaki kara torbaya başını sokacak, cihazın önündeki körüğü ileri geri oynatarak netlik ayarı yapacak, objektifin önündeki kapağı kaldırarak üçe kadar sayacak ve müşterisini ölümsüz bir hatıraya dönüştürecek.
İstiklal Caddesi üzerinde Deva ve Perukar çıkmazları arasındaki İtalyan İşçi Cemiyeti binasında Ocak’ta başlayan restorasyonda bir mezarlığın parçaları bulundu. Mezarlara, zeminin 260 cm altında rastlandı. Bodrumdaki dolgu toprağın bitiminde kaya zemine ulaşılmasıyla kiremitle yapılmış dört adet mezar ortaya çıktı ve çalışmalara ara verilerek yetkililer çağırıldı.
İlk değerlendirmede, mezarların Bizans döneminden kaldığı düşünülüyor. Net tarihlendirme, kazı ve arkeolojik incelemeler sonucu anlaşılacak. En basit mezar tiplerinden biri olarak kiremitten yapılma mezarlara, bina arazisinin tam sınırlarında rastlandı. Bu da tüm bölgenin bir nekropolün parçası olduğunu düşündürüyor. En ucuz mezar malzemesi olan kiremitin kullanılması, gömülenlerin sıradan insanlar olduğu fikrini veriyor.
Binlerce insan mezarlığın üstünden geçiyor İstiklal Caddesi’nde Deva ve Perukar çıkmazlarındaki binanın altında ortaya çıkan mezarlığın sınırları henüz bilinmiyor. Kiremitle yapılan mezarlardan biri.
Mevcut kalıntılar Beyoğlu yerleşiminin tespit edilebilen en eski izlerindendir. Bölgenin yerleşim alanlarına uzak çiftçi ve münzevi din adamlarının yaşadığı bir dönemin izleri, Anıtlar Kurulunun kararı ile İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından arkeolojik kazılarla incelenecek; bazı mezarların zamanın etkisiyle hasar görmüş olması buluntuların sağlığını etkilese de henüz el değmemiş örneklerin bulunması kazı sonuçlarını hevesle beklememiz için yeterli bir neden.
Dersim Harekâtı sırasında gazetelerin kullandığı dil hükümetin yaptıklarını meşrulaştırırken, Dersimliler “iç düşman” olarak konumlandırılıyor, “medeniyet”e karşı mücadele verenler olarak lanse ediliyordu.
GİZEM ALPAKGİR CEVHERİ
Dersim’de 1937-1938 yıllarında yaşananlar, ister “isyan” sonrası devletin düzenlediği “harekât” olarak tanımlansın isterse devlet politikası sonucunda gerçekleşen bir harekâtın “katliam”a dönüşmesi olarak adlandırılsın, uygalamaya konan politikaların ve yaşanan ölümlerin gerçekliğini değiştirmiyor. Harekât öncesi hazırlanan raporlar, plânlar, harekât ve harekâtın sonuçları, başta Dersimliler olmak üzere toplumsal bir travmaya yol açtı. Yaşananlar harekattan 73 yıl sonra, Tayyip Erdoğan’ın başbakanken Dersim Harekâtına yönelik yaptığı bir konuşmayla, “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa ben özür dilerim ve diliyorum” sözüyle, yeniden gündeme gelmişti. Peki bu özre kadar devletin Dersim Harekâtı hususundaki söylemi nasıldı? Taha Baran’ın 1937-1938 Yılları Arasında Basında Dersim araştırması bu sorunun cevabını verirken, aynı zamanda yaşananlara ayna tutuyor.
Basının dili Dersim hadiseleri sırasında gündelik basının manşetleri ve haber dili “biz-onlar” ayrımı üzerine kuruluydu.
Baran çalışmasında, 1937- 1938 yıllarında Kurun, Tan, Cumhuriyet, Akşam, Ulus, Haber, Yeni Köroğlu, Son Posta, Yeni Asır gibi yerel ve ulusal ölçekteki gazetelerin Dersim Harekâtını ele alışını iç oryantalist perspektifle çözümlü- yor. Aynı zamanda Althusser’in devletin ideolojik aygıtları kavramından yola çıkarak incelediği röportajlar, makaleler ve haberler üzerinden dönemin iktidar/devlet söylemini ve “… gerçekliğe dair hakikatin nasıl oluştuğunu…” bulmaya çalışıyor. Dersim’in devlet söyleminde “iç düşman” olarak konumlandırıldığını söyleyen Baran, hükümetin hareketlerinin daima olumlu ve meşrulaştıran bir dille neşredildiği gerçeğini basından örneklerle ortaya seriyor: “Cahil, çapulcu, vahşi, yabani, kurnaz, aç, çıplak, eşkıya” gibi sıfatlar Dersimliyi tasvir etmek için kullanılan kelimelerden birkaçı… Harekât, basında Dersim’e “medeniyet tesis etmek” ve Dersimliyi “ilkel yaşamdan kurtarmak” gibi amaçlarla meşrulaştırılırken; Dersimliler okul, köprü, yol yapımına –yani “medeniyet”e- karşı mücadele verenler olarak lanse ediliyor.
Basında kullanılan kelimelerin ve metaforların “biz-onlar” ayrımı yarattığının altını çizen Baran’ın kitabı, Dersim Harekâtı’na ve bölgede yaşananlara ilişkin devlet söyleminin inşa sürecini göstermesi, devletin Dersim’e bakışını ve dayattığı yaşam pratiğini açıklaması nedeniyle muhakkak okunması gereken, önemli bir çalışma.
İnsan sarınıp sarmalanmadan önce süslendi. Takıştırdığı kemik, diş ve tüyler bir güç gösterisi olarak hiyerarşik yapıya hizmet etti. Ama moda, insanın mesleğine ve ait olduğu sınıfa göre giyinmesi değildi. Önce sahne sanatları, sonra sinema ve televizyon, ona özenilecek stil ikonları hediye etti. 20. yüzyılda ‘haute couture’ markalarının doğmasıyla kendini ifade etmenin en yaratıcı biçimine bürünen moda, hazır giyimin darbesiyle büyük bir erozyona uğradı, şimdilerde can çekişiyor.
Türkiye’nin son özgün tasarımcılarından ‘terzi yamağı’ Barbaros Şansal moda tarihinin dönüm noktalarını anlattı, tarihçi Necdet Sakaoğlu ve moda kültürü eğitmeni Begüm Başoğlu’nun katkılarıyla Ayşen Gür derledi.
BARBAROS ŞANSAL
Modanın köken olarak anlamı, içinde bulunulan durum; davranış ve duyuş biçimi. Bense modayı, insanların, fiziksel, cinsel, kültürel, dinsel, ekonomik ve siyasi haberleşme biçimlerinden biri, sosyal bir olgu olarak görüyorum. Bugünkü şekliyle modanın hayatımıza girişi aslında çok yenidir. Resmî tarihinin 1905’te Paris’te Worth ve Doucet’nin kendi adlarını marka olarak tescil ettirmesiyle başladığı söylenebilir. Ancak biz şimdi çok daha gerilere gidelim:
İnsan önce takıp takıştırdı. Kemikler, dişler, tüyler, boynuzlar, toynaklar, deriler ve kürkler, kil, kireç ve kobaltlı minerallerden yapılma kozmetiklerle başladı. Avladığı hayvanların mirasıyla güç gösterisi yaparak sürü liderliğine geçti. Toplum oluşturma, hiyerarşik sınıflama becerisinin bir parçası da buydu. Sonra düğümledi insan, sonra ördü ve dokudu. Elyafı ip haline getirdi, bağlamayı ve düğümlemeyi, farklı parçaları birleştirmeyi, hatta örmeyi ve dokumayı öğrendi. Halı, kilim, kiton ya da ehrama yazı niyetine bilgi birikimini ve hayallerini işledi. Uçkurunu urganla bağladı, giysisini çengelli iğne (fibula) ile toparladı. Ve sonunda dikti. Sarınıp sarmalandığı örtünme biçiminden, 12. yüzyılda çıkıp çok parçalı giysiye geçti. Erken Rönesans ile insan vücuduna odaklandı.
Çin İmparatoru sarı giyer ve başka kimse bu rengi giyemezdi. Sarı ve siyah birlikte, acılı ölümün rengiydi (kara mamba yılanını, Japon arıları, nükleer uyarısını ve olay yeri inceleme şeritlerini düşünün). Güzel ölümün rengi beyaz ise Roma’dan Arap yarımadasına kefenin ve kutsal cübbelerin rengiydi. Kırmızı ihtiras ve zafer, kara ise keder ve elem demekti. Renklere baktığımızda, bunların kimlik belirttiğini görürüz: Doktorun beyaz önlüğü, avukatın kara cübbesi gibi. Eski toplumlarda, toplum kesimlerinin her biri kimlik (pasaport) yerine belli kıyafet ve renklere bürünürdü. Osmanlı toplumu da bunlardan biriydi.
ANAKRONİSTİK MODA Gabrielle D’Estrées ve Kızkardeşlerinden Biri adlı resim 1594 civarında yapıldı. Louvre Müzesi koleksiyonunda bulunan tablodaki genç kadınlar, arkada dikiş yapmakta olan terziyi bekleyedursun, #tarih onları Osmanlı haremi ve 1960’lar ruhuna büründürdü.
Moda ise başka bir şeydir. Bu kavramın temellerinden biri tiyatro, opera ve bale; bunlar için hazırlanan kostümlerdir. Sahnedeki oyunları seyreden herkes Pamuk Prenses veya Wilhelm Tell olmak istemiş, insanlar önce opera terzilerine gitmeye başlamıştır. Sinematografinin gelişiyle moda bir devrim geçirdi çünkü kostümler artık çok daha büyük kitlelere ulaşabiliyordu. Terziliğin ciddi bir şekilde ticarete atılması da böyle başladı. 20. yüzyıl başında kurulan “la Chambre Syndicale de la Haute Couture Parisienne,” dünyanın moda merkezini oluşturdu. Modanın başkentinin Paris olması, kıyafetlerden değil, bu yüksek moda sendikasından dolayıdır. Bu sendika, moda evlerinde (maison) çalışan terzilerin saat ücretinden yangın çıkışlarına kadar her şeyi belirler. “Maison”lar, dikilen elbiseleri saat üzerinden hesaplayarak fiyatını tespit eder. Haute couture’de, yani müşteriye özel dikimde, bütün kıyafetlerin model ve kalıpları önce hukuk bürosunda tescil ettirilir. Televizyonun gelmesi modada başka bir devrim demekti. Herkese ulaşabilsin, daha çok, daha kolay, daha hızlı üretilebilsin diye etekler kısaldı, detaylar kalktı, süslemeler azaldı, hazır giyime geçildi. Moda popülerleşti ve seçkinlerden kopup proletaryanın bile peşinde koştuğu bir şeye dönüştü.
İtalyan ressam Giovanni Battista Moroni’nin fırçasından bir 16. yüzyıl terzisi.
Uygulama: Candan İşcan
1990’lara gelindiğinde, yeni dünya düzeniyle birlikte Çin, Hindistan, Bangladeş, Türkiye, her yerde, giysiler o kadar ucuz, taklidi kolay hâle geldi ki, haute couture ölmeye başladı.
Türkiye’ye gelince, günümüzde merdiven altında, taklitçi, sendikasız ve sigortasız üretime bir de adı ulusal olmayan çakma isimler takıldıkça moda değil ancak mola yaşanıyor. Türkiye artık giyinmiyor: Ya pop şarkıcısı solist olup don-sutyen klip çekiyor ya da protokolde, valiz büyüklüğünde çanta elde, sarınıp sarmalanıp, platformlu iskarpin üzerinde duruyor.
VENÜS’E 3D KOSTÜM #tarih Sandro Boticelli’nin 1482-1486 arasında yaptığı Venüs’ün Doğuşu resminde çıplak betimlenen Venüs’e, dünyanın tamamen üç boyutlu yazıcıyla üretilen ilk elbisesini giydirdi. Son yılların popüler bürlesk yıldızı Dita Von Teese için hazırlanan 3000 parçalık elbise, 2013’te 17 seferde “basılmış” ve 17 bin Swarovski taşla süslenmişti.
Yaşar Kemal, çok büyük bir roman geleneği olmayan Türkiye’de müthiş bir roman dili yaratan, destansı anlatımı ve insan ruhunun derinliklerine inebilme yeteneğiyle sadece Türk edebiyatının değil dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden, yapıtları kırkı aşkın dile çevrilen büyük bir romancıdır. Romancılığının yanı sıra Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük röportaj yazarlarından biri, belki de birincisidir. “Hepsine bir romanıma çalıştığım kadar çalışırdım” dediği gazete röportajları, yine kendi tabiriyle “bal gibi birer edebiyat ürünüdür”. Eserleriyle birkaç nesli birden etkilemiş büyük ustanın atlattığı sayısız badire gibi son rahatsızlığını da atlatması, uzun süredir üzerinde çalıştığı biyografisini bir an önce okuyabilmek umuduyla…
Ortaokul yılları (en üst sırada, soldan yedinci öğrenci).
1953 yılında röportaj yaptığı sünger avcılarıyla.
Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli olan Yaşar Kemal, Van Gölü’ne yakın Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan ailesinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden uzun bir göç süreci sonunda yerleştiği Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde 1926 yılında doğdu. Ortaokulu son sınıf öğrencisiyken terk ettikten sonra ırgat kâtipliği, ırgatbaşılık, öğretmen vekilliği, kütüphane memurluğu, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. 1951-1963 arasında Cumhuriyet gazetesinde Yaşar Kemal imzasıyla yayımladığı yazıları ve röportajları, edebi yapıtlarıyla birlikte Türkçenin en güzel eserleri içinde yer alır. 1955’te yayımlanan Çukurova Yana Yana ve Yanan Ormanlarda 50 Gün başlığıyla yayımlanan röportajları, Ormancılar Cemiyeti tarafından kitaplaştırıldı.
1971’e kadar Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı olan Mehmet Ali Aybar’la
TİP Toplantısında Konuşurken, 1965
1962’de girdiği Türkiye İşçi Partisi’nde genel yönetim kurulu Üyeliği, merkez yürütme kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğradı. Yaşar Kemal parti ve seçim çalışmalarından sonra hayatına yeni bir yön vermek için 1967’de Ant dergisinin kurucuları arasına katıldı. Dergide haftalık siyasal yazılar yazdı. 1971’de Mehmet Ali Aybar’ın ardından TİP’ten istifa etti. Aktif politikayı bıraktıktan sonra da hep meydanda, sokakta haklı olanın yanında durdu.
Adana’da Amerikan üslerini protesto eyleminde. 1970’li yıllar.
Abidin Dino ile Paris’te, 1982
Memet Uzun’la, 1997
Mecidiyeköy’deki evinde ağırladığı Sabahattin Eyüboğlu’yla birlikte. Yıl 1958.
Yaşar Kemal’in dostlukları yıllar içinde yoldaşlığa dönüştü. Bir ömür boyu dost ve yoldaş kişilerle acı tatlı, pek çok gün geçirdi. Yıllar dostlukları eskitmedi, eksiltmedi…
Türkçenin üç büyük yazarı Yaşar Kemal (sağ başta), Sait Faik (soldan ikinci) ve Orhan Kemal (sağdan ikinci) aynı karede.
Arthur Miller’la 1986’da Sovyetler Birliği’nde yapılan barış toplantısında.
BBC Türkçe’nin konuğu olan Yaşar Kemal’le hatıra fotoğraf çektirenler arasında servis şefi Andrew Mango (sağ başta) ve Can Yücel de var (soldan ikinci).
Cengiz Aytmatov’la İsveç’te. Yıl 1977.
Türkan Şoray’la, İstanbul 2008.
Peter Ustinov, Paris 1986.
Yaşar Kemal’in yapıtları pek çok kez tiyatroya ve dokuz kez sinemaya aktarıldı, bu yapımlar da pek çok ödül aldı. 1981’de Yılanı Öldürseler Türkân Şoray tarafından, 1984’te İnce Memed Peter Ustinov tarafından sinemaya uyarlandı. 1985’te ise filmin Türkiye’de gösterilmesi yasaklandı.
Thilda Kemal’le, yıl 1975.
Arkadaşım, dostum, her şeyim oldu dediği Thilda Kemal Göğceli ile birlikteliği edebiyat, felsefe ve siyaset dolu elli yıl sürdü. 1 Ağustos 2002’de şimdiki hayat arkadaşı Ayşe Semiha Baban’la evlendi.
Ayşe Semiha Baban’la.
Hayatı boyunca yarattığı birçok roman kahramanı gibi, zalimlerin, zulmün karşısında durdu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez yargılanıp tutuklansa da hak mücadelesinin yanında olmaktan, aydın sorumluluğunu yerine getirmekten hiç taviz vermedi. 2013’te İtalyan La Repubblica gazetesine Gezi Parkı direnişi hakkında yazdığı yazıda şunları söylüyordu: “Kültürün imhası aynı anda, insanlığımızın da imhası olur. Ama bilinmesi gerekir ki bir toplumun sağlığı, gücü ve doğruluğu tolerans olduğunda belli olur. Eğer zulüm görürse o zaman acımasız olur, zayıflar ve yaratıcılığını yitirir. … Gelin hep birlikte uygun bir demokrasi için el ele vererek yüreğimizi, zihnimizi bir araya getirelim”.
1798-1855 arasında yaşayan Polonyalı şair Adam Mickiewicz, ülkesinin özgürlük mücadelesinin sembol ismi oldu. Rus işgali ve Kırım Savaşı sırasında askeri görevler de üstlenen ve müttefik Osmanlı topraklarına gelen ozan, İstanbul-Beyoğlu’nda öldü.
SEDA KÖYCÜ *
Polonya tarihinin belki de en sancılı döneminde, ulusunun ayağına 123 yıl boyunca hiç çıkmayacak bir pranganın takıldığı dönemde doğmuş ve bu pranganın çıkarılabilmesi için yaşamı boyunca mücadele etmiş, Polonyalıların asırlardır başlarına taç ettiği, dünyaca ünlü bir büyük yurtsever ozandır Adam Mickiewicz (1798- 1855).
Söz konusu pranga 1795’te, dönem Avrupa’sının güçlü devletleri Avusturya, Rusya ve Prusya tarafından takılır ulusunun ayağına. Topraklarını bu devletlerin üçüncü ve ‘öldürücü’ darbesiyle tümüyle yitirip bir devlet olarak Avrupa haritasından silinen Polonyalılar uzun soluklu (1795-1918) bir bağımsızlık mücadelesine girişirler. İşte bu mücadelede ön saflarda yer alan isimlerden biri Adam Mickiewicz olur.
Çok genç yaşından itibaren bu mücadelenin bir neferi olan yurtsever ozanın amacı, yapıtlarında işgal altındaki ulusuna bağımsızlık mücadelesinde güç ve cesaret vermek, ulusunu yüreklendirmektir. Yapıtlarından birinde şöyle seslenir şair:
Doğmuşum kölelik içinde, Zincire vurulmuşum daha beşikte. Selam sana istikbalin fecri, Ardından doğacaktır Hürriyet Güneşi…
(Çev. Dariusz Cichocki)
Esin kaynağı Polonyalı şair 19. yüzyılda hem edebiyatçılar hem de millliyetçi akımlar için esin kaynağı olmuştu. Walenty Wańkowicz’in 1828’de yaptığı Mickiewicz tablosu.
Bu bağlamda ozanın sanatında Polonyalıların, bağımsızlıklarını savaşarak elde etmek suretiyle işgal altındaki diğer uluslara bir örnek oluşturacakları, onlar için bir Mesih, bir kurtarıcı olacakları inancı doğrultusunda Mesihçilik düşüncesi de çıkar ortaya. Polonya ulusu işgal altındaki ulusların İsa’sıdır, ozana göre.
Ballady i romanse (Baladlar ve Romanslar) adlı yapıtıyla 1822’de Polonya edebiyatında Romantizm dönemini başlatan ve bu edebiyatın en büyük temsilcisi haline gelen Mickiewicz, dört bölümden oluşan, Polonya ve dünya edebiyatı klasikleri arasına girmiş, ulusal bir destan niteliğindeki büyük başyapıtı Dziady’yi (Atalar) yayımlamaya başladığında (1822) henüz yirmi dört yaşındadır. Ulusal destan niteliğindeki bir diğer büyük yapıtı Pan Tadeusz’u (Bay Tadeusz) 1834’te, otuz altı yaşındayken buluşturur okuyucuyla.
İşgal altındaki Polonya topraklarında bir kurtuluş savaşı niteliğinde ortaya çıkan 1830 Kasım Ayaklanması’nın haberini yurtdışında alır ve ayaklanmanın başarısızlıkla sonuçlanmasıyla yaşamının sonuna dek bir daha asla dönemez yurduna. Bu tarihten sonra mücadelesini Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde sürdürür.
Bağımsızlık mücadelesine sadece kalemiyle de katılmaz ünlü ozan; bu uğurda politik görevler de üstlenir. İşte bu görevlerden biri Mickiewicz’i 1855 yılında, bir göçmen olarak yaşadığı Paris’ten Fransa Eğitim Bakanlığı’nın sözde bilimsel bir görevlendirmesiyle Osmanlı Devleti’nin kalbi İstanbul’a getirir.
Mickiewicz, Osmanlı Devleti’nin Polonya topraklarının büyük bir bölümünde işgalci konumunda olan Rusya’ya karşı verdiği Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında, müttefik Osmanlı Devleti’nin topraklarında kurulmuş ve Osmanlı yönetiminde bulunan Polonya askerî birliğinin konumunu güçlendirme göreviyle gelir İstanbul’a. Aralarında bir koordinasyon sağlamak üzere Burgaz ve Dobruca’da bulunun iki Polonya alayını ziyaret eder. Ancak, bu ziyaretler İstanbul’u ozanın yaşamının son durağı kılar, ne yazık ki. Resmî kaynaklara göre, Mickiewicz yaşamını Polonya askerî birliğini ziyareti sırasında yakalandığı sanılan kolera hastalığı nedeniyle yitirmiştir. Ancak, bir de resmî olmayan kaynaklar vardır ve bunlar ozanın muhaliflerince zehirlendiğini söyler.
Mickiewicz bir Türk dostu aynı zamanda ve bu yurtsever ozanın Türk ulusuna duyduğu bu dostluk duygusu yine kendi ulusuyla bağlantılı, kuşkusuz ki.
İstanbul, kolera ve ölüm 1855’te Kırım Savaşı sırasında İstanbul’a gelen Adam Mickiewicz, bugün müze haline getirilen Tarlabaşı Tatlı Badem Sokağı’nda ahşap evin yerine yapılan 29 no’lu evde yaşadı ve sadece iki buçuk ay sonra koleradan öldü. İstanbul’da da hem edebiyat çalışmalarına devam etmiş hem de Polonya’nın Rus işgalinden kurtulması için çalışmıştı.
Osmanlı Devleti, Polonya’nın işgale uğrayıp Avrupa haritasından silinmesini asla kabul etmez ve Osmanlı topraklarına sığınan Polonyalılara kucak açar. İstanbul’daki Polonezköy işte bu tarihi gerçeğin günümüzde de varlığını sürdüren en somut simgesi.
Polonya ulusunun, zor günlerinde kendisine kucak açan Türk ulusuna duyduğu büyük sevgiyi Mickiewicz şu sözleriyle geçirir tarihe: “Polonya’nın düşman komşuları tarafından ezilmesine hiçbir devletin karşı çıkmadığı günlerde, tek dostumuz Türkler olmuştur. Düşmanlarımızın önünde eğilmemiş ve Polonya’nın işgalini kabul etmemiş bir ulus oldukları için Türklere dostluk besleriz biz.”
Bu çağlar üstü ozanın anısını Türk topraklarında, İstanbul’da günümüzde Beyoğlu semti Tatlı Badem Sokak’ta bulunan ve ölümünün yüzüncü yıl dönümü olan 1955’te müze haline getirilen son ikâmet ettiği ev yaşatmaktadır.
* Prof. Dr. Seda Köycü, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Slav Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Polonya Dili ve Kültürü Anabilim Dalı öğretim üyesidir.
Dünyadaki hiçbir inanç sistemi, kendine inanmayanları yoketmek üzere ortaya çıkmadı. Ancak tarih, özellikle Hıristiyanlık ve Müslümanlığın yayılma ve kendi içlerindeki iktidar mücadeleleri döneminde sayısız katliam ve vahşete tanıklık etti. Hıristiyan dünyası Aydınlanma Çağı’yla birlikte bu sorunu büyük oranda çözerken İslâm dünyasında şiddet dönem dönem azalıp artarak bugünlere kadar geldi. Dünden bugüne din adına işlenen cinayetlerin, yapılan zulümlerin kısa tarihi…
İHSAN ELİAÇIK
Günümüzde İslâm ve şiddet tartışmaları yapılırken Hazreti Muhammed’in girdiği savaşlara da çokca gönderme yapılır. Ancak bilinmelidir ki, peygamber dönemindeki savaşlar hep kendini savunma, Müslümanların can ve mal güvenliğini koruma amaçlıdır. Zaten Kuran-ı Kerim’e göre saldırı yoksa savaş da yoktur. Müslümanlar ancak kendilerini savunmak için silaha başvurabilirler. Savunma sözkonusu değilken bir yeri işgal etmek, fethetmek, haraca kesmek, birilerini din adına öldürmek diye bir şey yoktur. Peygamber zamanındaki durum da genel hatlarıyla böyleydi.
Peygamber 632 yılında vefat ettikten sonra Ebubekir (573-634) halife oldu. İki yıl halifelik yapan Ebubekir de peygamberin çizgisini sürdürdü. İkinci halife Ömer (581-644) döneminde ise durum değişti, Ömer’in on yıllık halifeliği boyunca İslam orduları yavaş yavaş civar kabilelere ve ülkelere yönelik işgal hareketlerine giriştiler. Ömer zamanında ordu Azerbaycan’a kadar gitmişti. Bunlar her ne kadar “fetih hareketi” denilerek meşrulaştırılmaya çalışılıyorsa da kendilerinden önceki Bizans ve Sasani İmparatorluklarının işgal hareketlerinden farksızdı.
Şiddet sarmalına bir kez girildikten sonra, dışa dönük şiddetin içe yönelmemesine imkan yoktur. İçe dönük şiddetin İslâm dünyasını sarsan ilk olayı halife Ömer’in öldürülmesiydi. Mallarını yoksullara dağıtmaktan, vergilerini arttırmaktan söz etmesinin ürküttüğü zengin çevreler Ömer’i öldürttüler.
Sonra gelen üçüncü halife Osman’ın (580-656) ikinci altı ayından itibaren muhalefet hızla yükselmişti. Muhalefetin sisteme barışcı yollardan katılma kanalları olmadığı için 12 yıllık halifeliğinin ardından o da öldürüldü. Dördüncü halife Ali de (599-661), Muaviye (602-680) ile girdiği beş yıllık bir iktidar mücadelesi ve binlerce insanın katledildiği savaşlardan sonra öldürüldü. Böylece Müslümanların dört halifesinin üçü yine Müslümanlar tarafından uğradıkları suikastlerde öldürülmüş oldular.
Müslümanlar arası şiddetin kökeninde bir siyaset ve iktidar mücadelesi vardı. Bugünkü tabirle demokratik mekanizma, yani iktidarın sulh yoluyla değişimini ve kitlelerin barışçı yollardan sisteme katılmasını öngören bir sistem yoktu. Halifenin ne kadar süre işbaşında kalacağı, iktidarın vazifelerinin ne olduğunu, yöneticileri kimin seçeceği, kaç yılda bir seçeceği bunlar hep belirsiz kaldı. Gelen ölene kadar gitmedi, iktidara gelmek isteyen de kanlı ihtilal dışında bir yol bulamadı. İslamın tarihsel tecrübesi de bu iktidar kavgaları yüzünden tıkandı kaldı.
Ali Ekber Kerbelâ’da babası İmam Hüseyin’in kucağında can verirken.
Kâbe’nin yakılması
Ali’yle Muaviye arasındaki kavgayı kazanınca Muaviye kendini halife ilan etti ve 91 yıl süren Emevi hanedanı dönemi başlamış oldu. Muaviye’nin ardından gelen oğlu Yezid de (646-683) birçok ayaklanmayı bastırmakla uğraştı. Bu ayaklanmaların en büyüğü ve kanlısı 680 yılında Kerbelâ’da yaşandı. Yezid’in ordusu bütün peygamber torunlarını katletti, Medine’yi bastı, sahabe kadınlara tecavüz etti ve ardından Mekke’yi işgal edip Kâbe’yi mancınıklarla fırlattıkları ateş toplarıyla yaktı. Kâbe’nin cayır cayır yakılmasından sonra diyebiliriz ki, en azından görüntü olarak “bu iş bitti”. İslam’ın adaletli, eşitlikçi, barışçı mesajı Kerbelâ’da toprağa gömüldü.
Hz. Ali’nin halifeliği döneminde yaşanan çok sayıda savaştan biri de Nehrevan Savaşı’ydı.
Kerbelâ olayında olduğu gibi zorbalık yapıp büyük günahlar işleyenler, yaptıklarını meşrulaştırmak için kelam üretmeye, uydurmaya başladılar. Mesela, büyük hadis kitaplarından herhangi birinin iman bölümü açıldığı zaman şunların yazıldığı görülür: “Kalbinde hardal tanesi kadar imanı olan bir kimse deniz köpüğü kadar günah işlemiş olsa bile affolur”. Yani, “Kerbela’da bu katliamları yaptım ama kalbimde iman var. O zaman bu günahların affedilmesi lazım, çünkü peygamberimiz böyle buyurmuş!”
Bu uydurmalara daha başka birçok örnek verebiliriz. İkindi namazı kılanların o günkü günahları affolur, Cuma namazı kılanların o haftaki günahları affolur, hacca gidenin bir yıllık günahları affolur, Arafat’a çıkanın kul hakkı da affolur… Bunların hepsi uydurmaydı ama hadis kitaplarına geçince nesilden nesile aktarıldı, bunların etrafında bir ilahiyat üretildi ve günümüze kadar ulaştı.
İmam Hüseyin’in kesik başı, Zeynü’l-Âbidîn ve kadınlar Yezid’in önünde
Saltanat devri başlıyor
Görüldüğü gibi daha İslamın ilk yüzyılında Müslümanlar arasında çıkan iç savaşlarda binlerce kişi hayatını kaybetmişti. Sadece Ali-Muaviye savaşlarında ölenlerin sayısı 100 bini buluyordu. 100 bin rakamını o günkü İslam dünyasının nüfusuyla orantılayıp günümüze uyarladığınızda durumun korkunçluğu ortaya çıkar.
Muaviye’nin Emevi darbesi oligarşik bir dini diktatörlük dönemi başlattı ve inşa edilen süreç İslam dünyasının sonraki tüm asırlarını etkisi altına aldı. Emevi darbesiyle birlikte “Sünni Saltanat İdeolojisi” ve “Şii İmamet Mitolojisi” diyebileceğimiz bir iktidar ve bir de ana muhalefet akımı oluştu. Siyasi krizler bu iki ana akım üzerine bina edildi, bunlar dışında başka bir yol üretilemedi. Emevilerden sonra gelen Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar dönemleri bu açıdan birbirinin tekrarı ve devamıdır. Bu 14 asır boyunca İslam dünyasında barış içinde geçen 10 yıl bile yoktur. Sürekli ayaklanmalar, ayaklanmaları bastırmalar, kanlı ihtilaller, saray darbeleri, fetihler, işgaller, saltanatın bekâsı için evlat boğdurmalar…
Diğer taraftan Ömer döneminde başlayan fetih hareketleri İç Asya’dan İspanya kıyılarına kadar askeri açıdan zaferler silsilesi getirmişse de siyasi açıdan fethedilen uygarlıkların mirasının da devralınmasını gerektirmişti. Bir yandan Sasanilerin bir yandan Bizans’ın devralınmaya başlaması sürecinde Hz. Muhammed’den önceki eski dünya alışkanlıklarının İslam dünyasına sızmasına mani olunamadı.
İslam dünyasında, demokrasi batılıların sembolü sayıldığı için bir küfür olarak görünür ama nedense saltanat denildiği zaman kimse rahatsız olmaz. Halbuki saltanat da Muaviye tarafından Bizans’tan örnek alınarak İslam dünyasına sokulmuştur. Zaten İslamın demokratik yorumu Bizans’tan saltanat, harem hayatı, saray hayatı ithal edilerek boğuldu. Saltanat, İslâm’ın siyasi reformlarının gelişmesine engel olduğu gibi iç ve dış şiddetin meşrulaştırıcısı da oldu.
Saltanat, İslâmi bir yönetim biçimi olmadığı gibi İslâm’a aykırıdır da. Birincisi İslâm’daki rıza ilkesine aykırıdır. Rızasını almadığın bir kadınla evlenemezsin, bir esnaftan rızası dışında mal alamazsın, rızasını almadan kimseyle anlaşma yapamazsın, yönetemezsin. Ancak İslâm’ın aksine saltanatta rıza yoktur ve ontolojik olarak da olmasına imkan yoktur. İkincisi, evlat katli islam hukukunda çok büyük bir suçtur. İslam hukuku işletilse, evlat katleden padişahların yargılanmaları gerekir. Üçüncüsü, İslâm’da cariye hayatı kesinlikle yoktur. Dördüncüsü, devşirme sistemi, yani çocukları ailelerinin elinden alıp ismini dinini değiştirmek İslâm’a aykırıdır. Saltanatın olduğu yerde aslolan din değil saltanattır.
Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle birlikte İslâm dünyası yepyeni bir döneme girdi. Bu dönemin en önemli özelliği İslâm medeniyetinin adeta tarih sahnesinden çekilmesi ve İslâm coğrafyasının sömürge haline getirilmesiydi.
İslâm düşüncesinde 1930’lu yıllarla 1990’lı yıllar arasında görülen Hasan el–Benna, Mevdudi, Humeyni gibi simaların söylemlerinde radikalleşme eğilimi ortaya çıktı. Bu eğilimin sahipleri, Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki İslâmcılar, “devleti kurtarma” temayülünün aksine “devlet kurma” düşüncesindeydiler. Çünkü uluslararası arenadan tümden silinmenin doğurduğu bir sonuç olarak, acilen bir devlet kurmaları gerekiyordu. Bu da haliyle cemaat, parti, teşkilat, devrim, kıyam, ayaklanma gibi kavramların öne çıkmasına sebep oldu.
İhsan Eliaçık’la yapılan söyleşiden derlenmiştir.
DÜNDEN BUGÜNE SELEFÎLİK
Farklı fikre sıfır tolerans
İslâm düşünce tarihi içinde yeniliğe en çok karşı olup zihinleri geçmişe dönük çalışanlar Selefî denilen gruplardır.
Afganistan’ın Bamiyan kentindeki iki dev Buda heykeli, ülkenin kontrolünü elinde tutan selefi Taliban tarafından 2001’de yok edilen çok sayıda tarihî eser arasındaydı.
Peygamberin vefatının ardından, “Peygamberin olmadığı çağlarda Müslümanlar kime uyacak?” sorusu ortaya atılıp Müslümanlar arasında siyasi, iktisadi ve fikrî birlik sağlanamayınca farklı sesler çıkmaya başladı. Yaşayan, kendisine vahiy inen bir peygamber olmayınca ne olacaktı? Bir tartışma olduğunda, peygamber otorite boşluğunu dolduruyordu ama vefatının ardından Müslümanlar birbirine girince, hele Muaviye savaşlarında yüz bine yakın insan ölünce büyük bir kaos ve travma yaşadı İslam dünyası. Selefîlik akımı, bu travma sonucunda, “Herkes kafasına göre konuşup durmasın, ayet ne diyorsa ona uyalım” denilerek ortaya çıkan zahiri ve şekilci bir çabaydı. Selefîler, “Ayetlerle ilgili kimse yorum yapmasın, kimse aklına başvurmasın, kimse kendi görüşünü oluşturmasın. Böyle yapınca birlik olamıyoruz. Bu nedenle ayetin dışsal ilk anlamı ne diyorsa ona uyalım” derler.
Bunlar bir tek görüş olsun ve herkes ona uysun istiyorlar ama pratikte birçok farklı fikir çıkmasına engel olamıyorlar. O zaman da farklı görüş sahiplerini yok etmek için şiddete ve silaha başvuruyorlar.
Selefîlikten söz etmişken, bu akımın 18. yüzyılda Suudi Arabistan’da ortaya çıkan temsilcisi Vahabilik’ten de söz etmek gerekir. Selefî iddialarla ortaya çıkan Muhammed bin Abdülvahab, yoruma karşı çıkıyor, ayetlere, hadislere birebir uymak gerektiğini söylüyordu. Muhammed İbni Suud, yani Suudi Arabistan’ın kurucusu, Muhammed bin Abdülvahab’ın çizgisindeydi. Suudilere Vahabi denilmesinin sebebi budur.
Selefîlerin ileri gelen alimlerinden biri İbni Teymiye’dir (1263-1328). Şiddetli tasavvuf karşıtıdır İbni Teymiye. Ünlü İslâm düşünürü ve mutasavvıf İbni Arabi’ye “şeyhül ekfer” der, kafirlerin şeyhi, en büyük kafir anlamında. Suudi Arabistan resmi olarak onun kitaplarını basar, dağıtır.
Bugün de İslam dünyasındaki tartışmalardan rahatsız olan, farklı görüşlerden hazzetmeyen, zihni daha çok siyah beyaz çalışan, “Bir kişi imam olsun herkes buna uysun” diyen zihinler hemen Selefîliğe kayarlar. Suudi Arabistan tarafından da desteklenen kayarlar. IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi hareketlerin kökeninde de bu tek tipçi ve farklılığa tahammülsüz zihin yapısı vardır. Bu zihin yapısının aslında Müslümanlıkla bir ilgisi yoktur. Sözgelimi solcu olsa Stalinist zorba olacak bu insanlar Müslüman olduğu için Müslüman zorba olmuştur.
Bunların din algısında da sakatlık olduğu için iktidarı ele geçirdiklerinde inanç ve ritüelleri din olarak uygulamaya başlıyorlar. Kuranî bakış açısı şöyle bakar; bir insan öldürüyor mu, çalıyor mu, iftira ediyor mu, hak yiyor mu? Neye inandığı, hangi ibadeti yaptığı yapmadığı önemli değildir. Ama bunlar gücü ele geçirir geçirmez namaz kılıyor mu, başını örtüyor mu, hangi inançtan, hangi mezhepten, bunları takip ediyor. Böyle olunca ele geçirdiği devlet dini polis devletine dönüşüyor. Din namına insanlara kan ağlatmaya başlıyorlar.
1. Dünya Savaşı, uzun bir tarih yolunun bitiminde Osmanlı Devleti’nin evlatlarını kurban ettiği dört yıllık bir trajediydi. Silah altına alınan 2 milyon 850 bin askerden 501.900’ü evlerine hiç dönemedi. Cephelerdeki yaşam ölüme endeksliydi. Hayatta kalanlar ise esir, sakat veya hasta olacak, sonrasında da unutulacaklardı.
20. yüzyılda gerçekleşen uluslararası çatışmalar içerisinde, ilk kitlesel insanlık trajedisi 1. Dünya Savaşı adını almıştır. Uzun bir tarihî yolun bitiminde olan Osmanlı Devleti de, son soluğunda çıkardığı en güçlü ordu ile bu savaşa katılmıştı.
Savaşın sonunda belirlenen resmî kayıtlar, Osmanlı toplumu üzerindeki yıkıcı etkiyi gösterir. Verilen şehit sayısı (yaralanarak ve hastalıktan ölenler dahil) 501.900’dur. 1.5 milyon civarında yaralı, 150 bin civarında asker – sivil esir verilmiştir. Ayrıca ülkenin aydın ve okumuş insan sayısında da onarılmaz kayıplar vardır.
Evlerinden çıkarak kısa bir eğitim sürecinden geçen askerler, nelerle karşılaşacaklarını bilmeden kendilerini cephelerde bulur. Kimi karlı bir Sarıkamış gecesinde üzerine doludizgin saldıran Kazak süvarisine tetik düşürmek zorunda kalır, kimi Süveyş Kanalının kıyısında açılan yoğun ateş karşısında paniğe kapılır, kimi de Çanakkale’de kolunu koparan Kukri palasının acısını tadar.
Geride kalanlar, onlardan ender olarak gelen mektuplarla yetinir. Silik fotoğraflar yayımlayan gazeteler izlenir, tebliğlere bakılır. Bazen de babaların ellerine tutuşturulan Enver pençeli kağıtlar, ölümün habercisi olur.
Cephelerde çekilen fotoğraflar, o yıllarda Harp Mecmuası’nın yayına başlamasından sonra evlere girer. Propaganda amaçlı, düzensiz aralıklarla basılmış ve Başkomutanlığın uyguladığı sansür süzgecinden geçmiş olsalar da, bunlar cephedekilerin hangi coğrafyalarda, hangi koşullarda bulunduklarını göstermeleri açısından önemlidir. Bunlardan günümüze, aile albümlerimizdeki hatıra boyutlu, eczaları uçarak silikleşen örnekler kalır.
Cephelerde ve gerisinde yaşananların insani boyutlarını öne çıkaran kimi nadir kareler, atalarımızın bundan 100 yıl önce girdikleri savaş çıkmazını betimliyor.
ÖNCE ŞEHİT SONRA YOK OLDULAR
En sağdaki mezar yazısında büyük ihtimal Çanakkale gazisi bir asker yatıyor: 19. Tümen, 72. Alay, 3. Tabur 9. Bölük’ten Manisa’nın Çeşmebaşı köyünden 1312 (1896) doğumlu Mehmed oğlu İsmail. Şehadet tarihi 11 Aralık 1916. Galiçya cephesinde şehit olan Osmanlı askerlerinin mezarları. Günümüzde bu şehitliklerden tek bir iz bile bulunmuyor. Osmanlı kuvvetlerinin seçkin birlikleri bu cephede görev yapmıştı.
ASKERLİKTE İLK GÜN
İstanbul Harbiye Mektebi bahçesinde yedek subay adaylarının ilk eğitim günleri… Bazıları üzerlerinde sivil kıyafetlerle eğitime başlamış.
TOPLARIN ZAMANI
1. Kanal Harekatı’nda Süveyş’in öte yakasına ateş açan dağ topları. 1915 Ocak sonunda başlayan ve hüsranla biten bu seferin ardından yazılan resmî rapor şöyle der: “Gerimizde Kanal’daki şehitlerimizin mübarek cesetlerinden başka hiçbir şey bırakılmamıştır”.
SİPERDE PERİSKOP
Aynalı basit periskoplar, Çanakkale’de siper savaşları döneminin bir karakteristiğiydi. Hem keşif için hem de keskin nişancılara hedef göstermekte kullanıldı.
ÜRKÜTÜCÜ DAĞ GEÇİTLERİ
Doğu cephesinde bir birlik ateş hattına doğru yol alıyor. İstanbul’dan sevk edilen birlikler, tren yolunun bittiği Niğde-Ulukışla’dan Erzurum’a kadar yürümek zorundaydı.
FİRAR: SAVAŞIN GERÇEĞİ
Doğu cephesinde firar ettikten sonra yakalanan askerler muhafaza altında birliklerine sevk ediliyor. Uzayan savaş yıllarıyla birlikte, özellikle doğu ve güney cephelerinde firar edenlerin sayısı 150 binin üzerine çıkmıştı.
ÇORBA SIRASI
Galiçya cephesine ulaşan 15. Kolordu birliklerine bağlı askerler, dağıtılan çorbalar için sıra bekliyor. Muhtemelen fotoğrafı çeken Alman subayına poz verilmiş.
SUBAY KARAVANASI
Romanya’da Türk subayları karavanalarını paylaşıyor. Bu cephede 20 binden fazla Osmanlı asker ve subayı görev yaptı.
ADI YEMEN’DİR…
Yemen’de görev alan Türk subayları, Osmanlı Devleti’ne bağlı kalan Benî Amiri Kabilesinin ileri gelenleriyle.
MEDİNE TÜMENİ
4. Ordu’ya bağlı Medine Tümeni. Fahrettin Paşa komutasındaki birlikler, Hicaz’da bir geçit töreni sırasında. Fahrettin Paşa, Mondros Mütarekesi’nden 2 ay 10 gün sonra Medine şehrini teslim etmeyi kabul etmişti.
Romanya cephesinde Osmanlı birliği. Bir takım komutanı askerleriyle birlikte poz veriyor. Romanya cephesinde savaşan birlikler, savaş sırasında çok ağır kayıplara uğramıştı.
GÖVDE, BACAK, KOL…
Çanakkale cephesinde şehit olan bir Osmanlı askerinden geriye kalanlar. 8,5 ay süren kara muharebeleri esnasında yaklaşık 60 bin, sonrasındaki yaralanma ve hastalıklar sonucu 40 bin olmak üzere 100 binden fazla Osmanlı askeri ölmüştü.
800 BİN SAKAT
Şişli Ortopedi hastanesinde (Lape/La Paix) kol ve ellerini kaybeden askerlerin “rehabilitasyon”u. Savaşta sayıları yaklaşık 1,5 milyon civarına ulaşan yaralıdan 800 bini kalıcı hasar alarak sakat kaldı. Onları bir daha kimse hatırlamayacaktı.
ÇÖLDE SAVAŞ
Sina cephesinde harekete hazır vaziyette bir makineli tüfek bölüğü. Bu cephe 1916’daki 2. Kanal Harekatı’nın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine terkedildi, Osmanlı ordusu Filistin cephesine çekildi.
NAMAZ VAKTİ
Savaş sırasında yaralanan kimi askerler, Viyana’daki hastanelerde tedavi edilmişti. Bir grup yaralı asker hastane içinde oluşturulan mescidde namaza durmuş.
ÇÖKÜŞ
Suriye-Filistin cephesindeki bozgundan sonra Anadolu yollarında askerler. Bu yorgun savaşçılar, İstiklal Harbi’nde bir kez daha ayağa kalkacaklardı.
BU ALBÜMDEKİ FOTOĞRAFLAR, TUNCA ÖRSES VE NECMETTİN ÖZÇELİK TARAFINDAN HAZIRLANAN FOTOĞRAFLARDA BÜYÜK SAVAŞ KITABINDA YER ALMAKTADIR.