Yazar: #tarih

  • İlmin zirvesinden meçhul akıbete Ermeni hekimler

    İlmin zirvesinden meçhul akıbete Ermeni hekimler

    Osmanlı Ermeni aydınlanmasının hukukçu ve öğretmenlerle birlikte üçüncü sacayağı hekimler ve eczacılardı. Mesleklerini olduğu kadar toplumlarını da geliştirmeye gayret gösteren bu insanlar 1880’lerden itibaren ortaya çıkan başlıca Ermeni siyasi örgütlerinin aktif üyeleri oldular.

    OKTAY ÖZEL

    Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de, yani İmparatorluk Tıp Fakültesinde 1850’lerden itibaren çok sayıda Ermeni öğrenci okudu, çok sayıda Ermeni hekim ders verdi. Öğrenci yetiştirdi. Osmanlı’da ilk modern tıp kitaplarını yazanlar arasında Ermeni hekimler vardı. Ve onların epeycesi aynı zamanda Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane’nin üyesiydiler. Ermeni Etıbba Cemiyeti’nin kurucu ve başkanlarından Hayk Baronik Madteosyan ve Dr. Vahram Torkumyan ile kimi diğerleri bu Cemiyet’in de başkanlığını yaptılar.

    Osmanlı imparatorluğu henüz onu oluşturan bütün toplulukların, milletlerin imparatorluğu idi. Tanzimat’ın modernleşmeci ittihad-ı anâsır anlayışıyla belirgin bir çoğulculuğu geliştirmeye ve uygulamaya gayret ettiği dönemde bu gibi imparatorluk kurumlarında Ermeni uzmanların, memurların, meslek sahiplerinin hiç de azımsanmayacak katkıları oldu. Bilhassa tıp ve sağlık hizmetlerinde ve eğitimindeki katkıları daha da görünür durumdaydı.

    Bu hekimler bir yandan da dönemlerinin aydınlarıydı. Avrupa’da yaygın modern pozitifist, liberal-milliyetçi düşünce akımlarının etkisindeydiler. Tıpkı çağdaşları Namık Kemal’ler, Ziya Paşa’lar gibi. Çoğu mensubu oldukları topluluğu, Osmanlı deyimiyle milletlerini, cemaatlerini ilerletmeyi, dönüştürmeyi hedefleyen misyon duygusu güçlü aydınlanmacı öncülerdi.

    Arsen Yarman, Ermeni Etıbba Cemiyeti (1912-1922). Osmanlı’da Tıptan Siyasete Bir Kurum (İstanbul: Tarih Vakfı, 2014) adlı kapsamlı çalışmasında ele aldığı Osmanlı’nın bu son iki kuşak Ermeni hekimleri ve Soykırım sonrasında çıkardıkları Tarman dergisi bu geleneğin içinden geliyorlardı.

    Aralarında Ermenilerin de olduğu Osmanlı hekimlerinin bulunduğu bir kartpostal.

    Osmanlı Ermeni aydınlanmasının hukukçu ve öğretmenlerle birlikte üçüncü sacayağı bu hekimler ve eczacılardı. Bu yüzden onların mesailerinin bir boyutunun, hatta önemli bir boyutunun toplum ve siyaset alanı, toplumsal ve siyasal faaliyetler olması anlaşılır bir durumdu. Mesleklerini geliştirmek kadar toplumlarını da gelitirmek ve dönüştürmeye de gayret gösteriyorlardı. Dolayısıyla, 1880’lerden itibaren ortaya çıkan başlıca Ermeni siyasi örgütlerinin, partilerinin aktif üyeleri, hatta yöneticileriydi çoğu. Giderek siyasallaşan bir toplumsallığın başlıca aktörleri, temsilcileydiler.

    Dr. Vahram Torkomyan

    Ermeni Etibba Cemiyeti’nin kuruluşu da Ermeni toplumunun II. Meşrutiyet yönetimlerinin kendilerine yaşattığı hayal kırıklıklarıyla da doğrudan ilgiliydi. Giderek imparatorluk kurumlarından dışlanmanın ilk emareleri karşısında gösterdikleri bir tepkiydi de bir bakıma. Özellikle 1910’lu yıllardan itibaren İttihat ve Terakki Cemiyeti liderliğinin ve dönemin hükümetlerinin Ermeni toplumsal ve siyasal talepleri karşısında giderek daha tepkisel bir tutuma kaymaları sadece Doğu Anadolu’da açık sömürü ve şiddete en fazla muhatap olan Ermeni köylü kitlelerini değil, bütün imparatorluk sathındaki eğitimli ve meslek sahibi Ermeni aydınlar zümresini de keskinleştirdi ve zor bir seçimle karşı karşıya bıraktı. Sonunda 1915 soykırımında bu türden faaliyetleri sebebiyle birer toplum önderi konumunda olup İttihat ve Terakki’nin gözü kara hışmına ilk muhatap olanlar arasında öğretmenler ve avukatlarla birlikte bu hekimler ve eczacılar da vardı. İstanbul’da yaşıyor olmak, imparatorluk kurumlarında görev yapıyor olmak da bu hekimlerin tehcir ve taktile maruz kalmalarına engel olamadı. Cemiyet’in son başkanı, hatta Şehzade Abdülmecit’in özel doktoru olan Dr. Torkomyan da 24 Nisan sürgününe muhatap oldu; mukadder akıbetten kıl payı kurtulabildi. Osmanlı Ermeni toplumunun en önemli entelektüel ve mesleki birikimi de böylece soykırımın ilk kurbanı oldu.

    Cemiyetin kurucularından Torkomyan Dr. Torkomyan, babası, kardeşi Kevork Torkomyan ve iki oğlu ile.

    Arsen Yarman’ın Ermeni Etibba Cemiyeti kitabı bizlere o hekimlerin, eczacıların bu hikayesini anlatıyor. Bütün zenginliği, insani ve politik karmaşıklığı ile. Derin bir kavrayış ve vukufla onların hikayelerini tarihselleştiriyor. Ve o hikaye kâh Osmanlı emperyal siyaseti’ne kâh Ermeni toplumunun eşitlik ve özgürlük idealine, mücadelesine bağlanıyor. Daha doğrusu iç içe geçiyor, zaman zaman yolları kesişen iki nehrin müşterek ve epeyce trajik hikayesine dönüşüyor.

    Ünlü Ermeni hekimi Amirdovlat Amasiatsi’nin (1416-1496) ölümünün 425. yıldönümünde Ermeni Etıbba Cemiyeti’nde Dr. Vahram Torkumyan’ın sunduğu ve 1922’de kitapçık olarak basılan tebliğin kapağı.

    Arsen Yarman’ı her biri muazzam bir mesainin sonucu olan önceki kitaplarından ve Ermenice metinlerden yaptığı çeviri-tahlilleriyle tanıyoruz: SurpPırgç Hastanesi, Sivas 1877, Palu-Harput 1878, Ermeni Yazılı Kültürü, ve Kazaz Artin Amira.

    Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.

  • Göğüs göğüse kurşun kurşuna

    Göğüs göğüse kurşun kurşuna

    Ateş cehennemi altında yaşanan Çanakkale muharebeleri, makineli tüfeklere karşı süngü saldırılarının yapıldığı son büyük çatışma ve trajedi olarak tarihe geçti.

    İtilaf donanması ve kara topçusunun amansız ateşi altında savaşan Osmanlı birliklerinin Çanakkale’deki tek avantajı, hakim tepeleri tutmuş olmasıydı. Silah ve cephane olarak çok üstün İngilizler, derin siperlerde direnen ve top ateşi kesildikten sonra tekrar ateş hattına çıkan Türkler karşısında ilerleyemedi. Makineli tüfek ateşi ve şarapnel, her iki taraftaki kayıpların baş sorumlusuydu. Karşılıklı saldırıların hafiflediği dönemlerde ise, lağım savaşları ve keskin nişancılar her iki taraf için de büyük tehdit yarattı.

    UÇAKTAN ATILAN ÖLÜM

    Uçakların mitralyöz ve bomba taşımadıkları dönemde, daha ziyade keşif amaçlı kullanılan uçaklar, kimi zaman aşağıya çivi ve kalem büyüklüğündeki oklar attılar.

    TOP, ŞARAPNEL VE ZAYİAT

    Kara savaşının tahrip gücü yüksek silahı toplar, özellikle yerin 40-50 metre üstünde patlayarak etrafa dağılan şarapnel mermileriyle etkili oldu.

    SERİ ATIŞ VE BİR DÖNEMİN SONU

    Siper sisteminde genellikle birbirine çapraz yerleştirilen makineli tüfekler, “top ateşini takiben piyadeyle süngü saldırısı” dönemini acı şekilde sona erdirdi.

    18 MART’IN KAHRAMANLARI

    18 Mart Boğaz muharebesinin kaderi, 11 hat halinde döşenen deniz mayınları tarafından çizildi. 25 Nisan’daki İtilaf çıkarması, aslında bu mayınları temizlemek ve donanmaya İstanbul yolunu açmak içindi.

    EL BOMBASI VE SİPER SAVAŞI

    Dikey yollu havan toplarının henüz gelişmediği dönemde, siper saldırı ve savunmalarının temel silahı el bombasıydı.

    ZEHİRLİ GAZA KARŞI ÖNLEM

    Batı cephesinin aksine, Çanakkale muharebelerinde her iki taraf da zehirli gaz bombası veya mermisi kullanmadı. Yine de her iki taraf da buna karşı önlem almıştı.

    KURŞUNUNUZ BİTTİYSE…

    … süngünüz var. Çanakkale’de savaşan askerlerin son güvencesi, süngüleriydi. Birbirine çok yakın siperlerde, tüfeği süngü takılmış halde bulundurmak şarttı.

  • Günlük hayattan yadigar kalan…

    Günlük hayattan yadigar kalan…

    Muharebeler sırasında kullanılan nice aksesuar ve eşya, o günlerin atmosferini günümüze taşıyor. Acı hatıralarla dolu objeler, savaşın insani yüzüne biraz olsun yaklaşmamızı sağlıyor.

    Nice saldırılara, ölümlere, acılara tanık oldular. Sahiplerinin üzerinde, yanında onlarla birlikte yaşadılar ve bugüne kaldılar. Ayakkabıdan dürbüne, ilaçlardan cep saatlerine birçok kişisel eşya, savaş arazisinde ya kayboldu ya terkedildi. Zamana ve doğa koşullarına meydan okuyan bu parçalar, dönemin teknolojisi ve kullanımını yansıtması bakımından da çok kıymetli. Anonim ruhların izlerini taşıyan eşyalar, “Çanakkale’nin masumiyet müzesi”ni oluşturuyor.

    AYAKKABIYLA YAŞAYIP ÖLMEK

    Siper hayatının kadim dostu ayakkabı, çoğu kez ancak öldükleri zaman askerlerin ayağından çıktı. Türk tarafında sıkıntı yaşanan malzemelerden biriydi.

    İLAÇ ŞİŞELERİ: YARALIYA ŞİFA

    Savaşta küçük bir yara dahi, hemen önlem alınmazsa öldürücü olabiliyordu. Çanakkale’de yaralandıktan sonra ölenlerin sayısı, cephede anında ölenlere neredeyse eşittir.

    BİTE KARŞI ASKER TRAŞI

    Askerlerin kafalarını kazıtması biti engellemiyordu şüphesiz ama, hiç değilse bu küçük haşerelerin daha kolay yakalanmasını sağlıyordu.

    TÜM SUBAYLAR ONA BAĞLIYDI

    Karşı tarafın konumunu belirlemek için vazgeçilmez olan dürbün, operasyonel kararları belirleyen en önemli savaş aksesuarıydı. Ateş hattında ise aynalı dürbünler kullanıldı.

    SESİ DUYDUĞUNDA İLERİYE FIRLA

    Birliklere süngü saldırısı emrini ileten düdükler, İtilaf subayları tarafından Çanakkale’de de sıklıkla kullanıldı. Hayatta kalan askerlerin de kabusu olacaktı.

    ROMANTİK AMA ÖLÜMCÜL BİR SES

    Hücum veya ricat borusu, savaş sırasında etkili bir iletişim aracıydı. En önemli handikapı ise, karşı tarafın da bu yüksek perdeli sesi duyarak pozisyon almasıydı.

  • Askerle beraber savaşan gereçler

    Askerle beraber savaşan gereçler

    Savaşın araç-gereçlerini sağlamak, Gelibolu Yarımadası’ndaki lojistik savaşın temelini teşkil ediyordu. Malzeme sıkıntısı, her iki tarafın askerlerini de sekiz buçuk ay zarfında “düşman” kadar zorlamıştı.

    Savaşlar sadece top-tüfekle ve askerle kazanılmaz. Bu gerçek, Çanakkale’de de değişmedi. İtilaf kuvvetlerinin ateş gücü kadar, askeri malzemeleri de hem nitelik hem sayı olarak Türk tarafından üstündü. Özellikle telörgü ve kum torbası yokluğu, Türk savunması için büyük problem yarattı. Teknik donanım ve malzeme yetersizliğinin bedeli, Mehmetçiğin canıyla ödendi. Ateş hattında ölen askerler, kimi zaman savaşın sonuna dek siper dokusunun parçası olarak kaldılar.

    TELÖRGÜ VE KAZIK: 1.DÜNYA SAVAŞININ SEMBOLÜ

    Karşılıklı piyade saldırısını önlemeye yönelik telörgüler, Çanakkale’de de “no man’s land”in simgesi oldu. Top atışlarıyla tahrip edilseler bile, geceleri tekrar çekiliyordu.

    MUHABERESİZ MUHAREBE OLMAZ

    Kolordu ve tümenlerde bulunan telefon merkezleri sayesinde kurulan telli ve telsiz haberleşme, cephe hattıyla iletişimin vazgeçilmez birimleriydi.

    ÇADIR HAYATI

    Subayların kaldığı çadırlar, özellikle yaz aylarında kullanıldı ve topçu ateşine karşı korunaklı mevkilerde kuruldu.

    ÖLMEMEK İÇİN KAZMAK GEREKİR

    Özellikle topçu ateşinden korunmanın yolu, mümkün olduğunca yerin altına girmekti. Kürek, Çanakkale’de de en önemli silahlardan biri oldu.

    SÜVARİLERİN SON NALLARI

    1. Dünya Savaşı, süvarinin etkili olduğu son büyük savaştı. Çanakkale’de ise coğrafi yapıdan dolayı, genellikle cephe gerisinde subayların irtibatı için kullanıldı.

  • Ateş altında yemek ve içmek

    Ateş altında yemek ve içmek

    Siper hayatının kısıtladığı insani ihtiyaçları karşılamak, Çanakkale’de de problemliydi. İtilaf kuvvetleri ciddi su sıkıntısı çekerken, Türk askeri yiyecek içecek konusunda diğer cephelere göre daha şanslıydı.

    Dokuz aya yakın bir süre zarfında her iki taraftan yaklaşık 1 milyon askerin savaştığı Çanakkale cephesinde, rahat yemek yemek hiç mümkün olmadı. Siperlerin birbirine çok yakın oluşu, çoğu zaman ateş hattına sıcak yemek getirilemeyişi, su sıkıntısı ve sinek orduları, askerlerin hayatlarını daha da zorlaştırdı. Konserve et, bisküvi ve peksimete talim eden İtilaf askerleri, susuzlukla da mücadele etti. Türk askerleri de genellikle bakla, nohut ve nadiren bulgur pilavıyla idare etmek zorunda kaldı.

    GERİDE KALAN TABAKLAR

    İtilaf subaylarının kullandığı metal tabaklar… Bu tür kap-kacaklar, yarımada tahliye edilirken geride bırakıldı.

    CEPHEDE TEK TESELLİ: İÇKİ

    İngiliz ve ANZAC askerlerine ait brüt seramikten yapılmış rom şişeleri… Savaş arazisinde bugün bile rastlanan şişe parçaları, adeta Çanakkale’nin karakteristiğidir.

    İNGİLİZLERİN STANDART MÖNÜSÜ

    Çeşitli konservelerden oluşan yiyecekler, İtilaf askerlerinin nefretini kazandı, bu durum günlük ve hatıratlarda sıklıkla dile getirildi. Sıcakta sıvılaşan ve bozulan konserveler askerleri hem hasta ediyor hem de vitaminsizliğe bağlı hastalıkları tetikliyordu.

    HEP BİRLİKTE KONSERVE SOFRASI

    İngiliz askerleri, konservelerden oluşan yemeklerini, yaralı Türk esirlerle paylaşıyor.

    ATEŞ HATTINA SU TAŞIMAK

    1915’in özellikle Temmuz ve Ağustos ayları aşırı sıcaklara sahne oldu. Cephe hattına su nakli, ancak sırtta taşınabilen teneke tanklarla mümkün olabiliyordu. Gelen su da çoğu zaman suya benzemiyordu.

  • Osmanlı hanımları Türk kadınları

    Osmanlı hanımları Türk kadınları

    İmparatorluğun son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan dönemin kadınları, geleneğin modernizmle çatıştığı bir iklimde yaşadılar. “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadınlar” adlı sergi de, Türkiye kadınının gündelik gerçeğini, algısını ve imajını kartpostallar üzerinden yansıtıyor, tartışıyor.

    MUHAFAZAKAR FEMİNİST Aydemir ve Pervaneler romanlarıyla tanınan 1892 Kastamonu doğumlu Müfide Ferit (Tek), Türkçülük akımının, kadın hareketinin ve Kurtuluş Savaşı’nın da önemli destekçilerindendi.
    Sina civarında yün eğiren köylü kadın
    İpek işleyen Suriyeli hanımlar.
    Geleneksel giysileriyle Kürt kadını
    Bosna-Hersek sokaklarında Müslüman kadınlar.
    Osmanlı Selanik’inde Yahudi anne ve kızı.
    Bosnalı aristokrat
    Manastır civarında köylü kadınlar, 1907
    İpek kıyafetleri ve takılarıyla, varlıklı Türk hanımı.
    25 Ekim 1924 tarihinde diploma alan Beşiktaş Dikiş Yurdu kız mezunları.
    1990 başları Selanik, aristokrat Türk kadını.
    1908’de Meşrutiyet’in ilanıyla özdeşleşen modern Türk kadını kartpostalları, Selanik.
    Geçen yüzyıl başlarında çok moda olan oryantalist İstanbul kartpostalları serisi: La perle et le brillant (Gerçek ve imitasyon).
    Tarabya Fidanlığı’nın sahibi banker ve ressam olan Geo Mavrogordato tarafından çıkarılan kartlarda Türk kadını, 1900.
    20. yüzyıl başı, şehirli Türk kadını kıyafetleri.
    Oryantalizm temalı karpostallardaki Türk kadını, 1910’lardan sonra Batılı kıyafetlerle…
    Kalem dergisinde çıkmış fütürist karikatür (50 Sene sonra Türkiye), günümüze dair isabetli öngörüsüyle dikkati çekiyor.
  • Aziz Yuhanna’dan Kont Drakula’ya

    Aziz Yuhanna’dan Kont Drakula’ya

    Dört İncil yazarından biri olan Aziz Yuhanna, kutsal eserinin Vahiyler adlı son bölümünü yazarken dünyayı titreteceğini muhtemelen bilmiyordu. Ürpertici kehanetlerle dolu bu bölüm, ileride Batı Hıristiyanlığının korku külliyatını, “karanlığa karşı ışık” modelini yaratacaktı.

    SUNUŞ

    Hollywood klişelerinin tarihî kökeni

    Gece olunca tabutlarından çıkarak masum kadınların kanını içen ölümsüz vampirler, dolunayda vahşi yaratıklara dönüşen kurtadamlar, büyüleriyle erkekleri ağlarına düşüren şuh cadılar, içine şeytan girmiş genç kızlar, yarasalar, boynuzlu şeytanlar, hazineleri koruyup genç kızları kurban alan korkunç ejderhalar, yürüyen ölüler, hortlaklar ve daha niceleri… Ve tabii bu yaratıklardan kurtulmak için kullanılan özel yapım kılıçlar, gümüş mermiler, uçları gümüşe batırılmış oklar, aynalar, haçlar, tahta kazıklar, sarımsak desteleri, kutsal su gibi türlü çeşitli silahlar…

    Holywood kaynaklı popüler korku filmlerindeki klişelerin kökeninde acaba neler var?

    Hiç düşündünüz mü, gece neden korkutucu olmak zorundadır ya da güneş doğup sabah olunca neden iyiler kazanmış olur? Neden gece tüm kötülükleri ve suçları barındırıyor? Ay neden kötülüğün ve korkunun simgesi?

    Kaynağını Batı medeniyetinin dünya görüşünü şekillendiren Batı Hıristiyanlığından alan bu bâtıl inançlar ve onlara bağlı kültürel kodların kısa tarihi…

    Mazlum oldular

    Genellikle yüzünde meleksi bir ifadeyle tasvir edilen Aziz Yuhanna’nın yazdığı İncil, Batı dünyasının en meşhur korku arketiplerini biçimlendirdi. Tarihî gerçekleri altüst eden “Drakula: Başlangıç” filmi, bunun en yeni örneklerinden. Drakula, Malefiz gibi semboller, son yıllarda Hollywood’un “haksızlığa uğramış ve mazlum” karakterleri oldular.

  • Üç-dört ağaç meselesinden çok daha fazlası

    Üç-dört ağaç meselesinden çok daha fazlası

    Ekoloji mücadelesi, artık Türkiye’deki toplumsal hareketin ayrılmaz bir parçası durumunda. Devlet şiddetinin de, sermaye – siyaset arasındaki derin bağların da daha billurlaştığı bu zamanlarda, yaşam alanlarına yapılan müdahalelere karşı ses de daha gür çıkıyor.

    UYGAR ÖZESMİ

    Bergama, 2001

    Bugün Türkiye’de yaşadığımız doğa katliamı, her ne kadar mevcut iktidar kendini soyutlamaya çalışsa da, şüphesiz Cumhuriyet’in oturduğu modernist kalkınmacı temelden gelmekte. Hatta bugünün iktidar partisinin adında kalkınma var. Bu kalkınma ne pahasına olursa olsun bir kalkınma anlayışı. Kalkınma ile gerçekleşen iktisadi büyüme ise iktidarın dayanaklarını beslemekte. Her ne kadar Cumhuriyetin başlangıç yıllarında iktidar günümüzden daha toplumcu olsa da, o kadar sanayi, tarım ve ulaşım ekseninde odaklıdır ki, ABD’de ilk milli park 1872’de ilan edilirken, Türkiye’de ilk Yozgat Çamlığı Milli Parkı ancak 1958 yılında ilan edilmiştir. O zamandan bu yana da milli parkların veya korunan alanların dışında kalan alanlar devletin veya özel sermayenin hakkı ve tasarruf alanı olarak görülmüştür. Bunun en güzel örneği Demiryolları vasıtasıyla iç Anadolu köylüsünün işçi ve tüccar haline getirilmesidir. Anadolu’da demiryollarının nispeten yaygınlaşması ve sanayi atılımı öncesi köylüler tam anlamıyla para ekonomisinin neredeyse tamamen dışında, kendi kendine yeter ve doğaya zarar vermeyen bir varoluş içindeydi. Sivas – Erzurum Demiryolu İnşaası (1933-1939) sırasında hat müteahhidi Nuri Demirağ’ın Kızı Gülbahar Erdinç’i dinliyoruz: “O zamanın Anadolu insanı çok çalışmazdı. Aza kanaat ederdi. Babam Halep’ten, Şam’dan kumaşlar, incik boncuklar getirmiş. Onlara işletip, dokutturup sattırmıştır. Yani oradaki insanlar, almanın-satmanın zevkine varabilsinler diye. İnsanları böyle çalışmaya alıştırarak o demiryollarını yapıyor.”

    Ankara, Atakule, 2002

    Aynı iktisadi bakış açısı koruma kavramının içinde de kendisini göstermeye devam ediyor. Korunuyor dediğimiz milli park dışında özel statüyle korunan ormanlar, meralar, zeytinlikler gerçekte bu alanlardan elde edilen ağaç, ot ve zeytin için, yani ekonomik fayda için korunmaktadır. Kanunlar ise devletin ve çiftçinin talebi karşılamak için yapılacak üretimin o kaynağı kurutmamasını öngörmektedir. Ne yazık ki bugün ormanlar ve meralar, yol ve köprü yapımı, her türlü enerji santrali, sanayi tesisi ve otelden yazlık eve akla gelebilecek her türlü yapılaşma için ya tahsis edilmekte, ya kiralanmakta, ya da statüleri değiştirilmektedir. Enerji ve maden yatırımları için zeytinlikleri yok etmek üzere hazırlanan taslak yasa belki de bu konudaki adımların sonuncusu. Elektrik Piyasası Kanunu ile Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı yasalaşırsa zeytinliklerin ortadan kaldırılmasına neden olacak eski zeytinliklerde yapılacak enerji yatırımlarının çoğu kömür gibi fosil yakıtlara veya nükleere dayalı olacağından, doğaya ve insana büyük zarar verilecektir. Bunun yanında daha önce küçük zeytinlikler koruma statüsünün dışına çıktığı için her türlü yapılaşmaya açılabilecektir. Zeytinliklerin korunması konusunda süren mücadele zeytin üreticileri ile enerji sermayesini karşı karşıya getirmekte ve çevre hakkı mücadelesi içindeki sivil toplum kuruluşları bu mücadelede zeytin üreticileri ile ittifak yapmaktadır. Öte yandan bölgesel olarak kimi zeytin üreticileri yasayı desteklemektedir, çünkü arazilerini kısa vadede daha çok nakit getirecek yatırımlar için satmayı seçmektedirler. Çevre örgütlerinin ise aynı arazilere fosil yakıt yerine yenilenebilir enerji yatırımı yapıldığında tepkisinin ne olacağı hala netlik kazanmış değil. Buradaki temel sorun yine çevresel etkileri dışlayan tüketim ve büyüme ekonomisi. Zira sisteme dahil herkesin beslediği tüketim ve büyüme ekonomisinin gereği; daha çok enerji, üretim ve kısa vade nakit. Mücadelenin içindeki taraflar dahi bu gerçekliğin içinde hareket ediyor.

    Köylülerle çevreciler el ele 1990’lı yıllardan itibaren, çevre tahribatının olduğu yerlerde hem yöre halkı hem çevre örgütleri yaşam alanlarını korumak için mücadele etti. Bergamalıların siyanürlü altına karşı yaptığı ilginç eylemler başka yerlerdeki eylemlerin öncüsüydü. Büyükeceli köylüler Akkuyu’da yapılacak termik santrale karşı Ankara’ya gidiyor (üstte). Aynı gerekçeyle yapılan bir Greenpeace eylemi (altta).

    Bu paradigmanın dışında söz söyleyebilmiş tek çevre ve doğa koruma hareketi Hidro-elektrik Santral (HES) karşıtı mücadeleler olmuştur. Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinde yoğunlaşan HES karşıtı mücadele suyun akışını doğanın işleyişinin bir gereği, yaban hayatının ihtiyacı ve yerel halkların su/dere ile olan ilişkisi ve erişim hakkı temelinde ele almıştır. Bu mücadelede etkin olan yerel halk ve özellikle de kadınlar olmuşlardır. Anadolu’dan 35 yaşında bir köylü kadının söyledikleri doğayı merkeze alan bu anlayışı en iyi şekilde ifade ediyor: “Biz o hayvanların hakkını da savunmuş oluyoruz kendi hakkımızı savunurken. Ve onun gibi yanımızda olmayan, görmediklerimiz, yeraltında yer üstünde, gökyüzünde binlerce hayvanın hakkını savunuyoruz. Binlerce canlının, bitkinin, çiçeğin, böceğin hakkını savunuyoruz. Bunu savunurken birilerinin bizi örgütlemesine hiç gerek yok. Birilerini örgütlüyoruz, diyoruz ki, devlet devlet, biz varız. Vatandaşız, canlıyız, yaşıyoruz. Ama devlet nerede, devlet yok!”

    Halka danışmadan, halka rağmen Bölge halkının görüşleri alınmadan, halka rağmen dayatılan ve çevreye zarar veren projelere karşı duranların sayısı gün geçtikçe artıyor. Semtin tek yeşil alanının talan edilmesine karşı çıkan Validebağlılar.

    Ana akım çevre hareketinin tarihi 

    Türkiye’de ana akım orta sınıf çevre hareketinin doğuşu akademisyen ve bürokratlar tarafından 1955 yılında kurulan Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’ni saymazsak 1970’lere dayanır. Bunların arasında Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu, Doğal Hayatı Koruma Derneği ve Türkiye Çevre Vakfı sayılabilir. Daha sonra sivil toplum 1980 darbesinden sonra ancak 1990’larda toparlanmış, ve 1990’lı yıllarda Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL), Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaç- landırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) ve Greenpeace kurulmuş ve çalışmalarına başlamıştır. Örgütlenme ve kurumsal çalışmalar 2000’lerde yükselişe geçmiş Doğa Derneği kurulmuş, doğa koruma hareketi platformlar ve KarDoğa gibi federasyonlar şeklinde örgütlenmeye başlamış, Van’daki Doğa Gözcüleri Derneği gibi yerel çevre ve doğa koruma örgütleri kurulmuş ve etkin çalışmalar yapmaya başlamıştır.

    Ne yazık ki bu etkin sivil yapılanma 2010’dan beri yavaş yavaş ancak nihai olarak tam bir alan savunmasına ve direnişe dönüşmüşse de etki gösterebildiği alanlar elinden alınmış ve sadece tepkisel bir alana sıkıştırılmıştır. 1990’larda devlet kurumları ile işbirliği ve iletişimsel mantık içinde çalışan ve ilişki kuran sivil toplum kuruluşları yavaş yavaş siyasallaşan bürokrasi içinde devre dışı bırakılmıştır. Siyasal atamalar şube müdürleri ve hatta memur seviyesine kadar derinleşmiş, bunun sonucunda siyasal yönelim ve bilgi yoksunluğu ile hareket eden bürokratlarla sivil toplum örgütleri bir iletişimsel mantık içinde hareket edemez olmuşlardır.

    Başka mücadele alanlarının tersine çevre hareketi içinde iktidar yanlısı çevre ve doğa koruma sivil örgütleri kurulamamıştır, kurulanlar ise uzun ömürlü ve etkin olamamışlardır. Bunun nedeni ancak iktidarla ilişkili bir çevre hareketinin, iktidarın çevre ve doğayı kalkınma ve iktisadi çıkarlar çerçevesinde sömürme mantığına taban tabana zıt oluşu olabilir; kısaca iktidar yanlısı bir korumacı zihniyetin imkansızlığı.

    Türkiye tarihine geçen Gezi Parkı direnişinin sembol karelerinden biri.

    Türkiye’de mevcut iktidarın köylü nüfusu yüzde 6’lara indirme projesi içinde kaçınılmaz bir kentleşme problemi yükselişi yaşanıyor. Köylü nüfus azalsa da bütün satha yayılmış bir direniş hareketi söz konusu. Dicle vadisine yapılmaya çalışılan barajlar ve kenti vadiye indirme projelerinden, Yalova’da taş taş üstüne bırakmayacak 69 taş ocağına; Aliağa’ya, Karabiga’ya yapılmaya çalışılan seri termik santrallerden, Çeşmeye ve Boz Dağlara yapılmaya çalışılan Rüzgar Enerji Santrallerine (RES); Mersin, Sinop ve İğneada’ya yapılması planlanan nükleer santrallerden, her deredeki HES karşıtı mücadeleye kadar. Bu direniş daha da şiddetlenerek, davalar, nöbetler, baskınlar ve arbedeler ile sürmekte ve ülkenin her yanında devam etmekte. Bütün bu gelişmelerdeki ana sorun HES mücadelelerinde olduğu gibi yerel halkın görüşü alınmadan, kaygılarına yanıt bulunmadan, halka rağmen bu projelerin dayatılması. Çevre ve doğa koruma sorununun yanında derinleşen bir anti demokratik ve devletçi bir dayatma sorunu. Dayatmaların temelinde yatan ise kalkınma perdesi arkasında halkçı olmayan, sermaye ve şirket yanlısı politikalar. Bu politikalar halkı, kendisini korumakla görevli kolluk kuvvetleri ile karşı karşıya getiriyor. Artan bir polis devleti olgusu ve anti-demokratik uygulamalar çevrenin ve doğanın korunmasını tüketim ve büyüme ekonomisini ayakta tutmaya çalışan iktidarla bir çatışmaya doğru sürüklüyor.

    Santral uğruna katledilen zeytin ağaçları Manisa’nın Soma ilçesinde Yırcalı köylüler, termik santral yapımı için fikirleri kendilerine ait 6 bin 600 zeytin ağacının katledilmesine karşı birçok eylem yaptı.

    Bunun çatışmanın en çarpıcı örneği, kendini kent ortamında Haziran 2013’de Gezi Parkı’nda gösterdi. Kentin son kalan yeşil alanlarından biri daha tüketim ve büyüme ekonomisinin tapınaklarından olan bir alışveriş merkezine (AVM) kurban ediliyordu. Halkın isteklerine karşı ve halka rağmen iktisadi çıkarlar için bir yeşil alan daha yok ediliyordu. Milyonlarca insan “4-5” ağaç için sokaklara döküldü ve 15 gün boyunca Gezi parkı’nda tüketim ekonomisinin dışında bir paylaşım ve topluluk ekonomisi, bir öz yönetim sistemi kurdu. Gezi Parkı direnişinin temel ögeleri bu açıdan Türkiye’nin her yerinde ki direniş ve bu direnişlerin özlemlerinden farklı değildi. İstanbul Validebağ Korusu’nda aynı direniş bugün sürmekte, henüz sonuç alınmadı ve ne yazık ki bütün bu direnişlerin kazanıldığını söylemek zor. Nitekim mücadelelerin çoğu kaybediliyor aynen Mecidiyeköy’deki Ali Sami Yen Stadyumu ve eski TEKEL likör fabrikası yerine AVM ve Gökdelen inşaatlarının yükselmesi gibi, kazanılan mücadelelerden çok halka rağmen, doğaya rağmen, adım adım yok edilen yeşil alanlar ve kent dokusu her geçen gün artıyor. Köy köy, vadi vadi – mera, orman, tarım arazisi, dere, göl, sulakalan demeden – tüketim ve büyüme ekonomisini tanrı buyruğu gibi içselleştirmiş bir iktidar önüne geleni yutuyor. Geleceğimizi elimizden alan, sesi olmayan canlıları ve yaşam ortamlarını yutan bu düzenin nerdeyse hepimiz bir neferiysek, önce direnmemiz gereken iktidar içimizdeki iktidar. İçimizdeki ekonomik insanı, Homo economicus’u alt ettiğimiz noktada dönüştürülmesi gereken iktidar dışımızda ve açık seçik karşımızda.

  • Her şey biriktirmekle başladı

    Her şey biriktirmekle başladı

    Merak, ihtiyaç, daha rahat bir yaşam, hırs, iktidar, güç, ölümsüzlük arayışı… İnsan binlerce yıldır bunlar ve benzeri nedenlerle attığı adımlarla, gezegendeki pek çok canlı türüyle birlikte kendi türünü de tehlikeye attı, atmaya devam ediyor.

    OYA AYMAN

    Artık biliyoruz! Doğadaki işleyişi bozan tek canlı türü insan ve gezegendeki yaşamı sona erdirebilecek ayak izlerimiz giderek derinleşiyor. 1850 yılından, yani sanayi öncesi dönemden günümüze kadar sıcaklık yaklaşık 0,9 derece arttı ve insan faaliyetlerinin neden olduğu bu artışın 0,6 derecelik kısmı, son 65 yılda gerçekleşti. Giderek artan tahribat ve kirliliğin nedeni, sanayileşme ve kentleşme olarak gösterilse de, derin ayak izlerini küçültmenin yolu, türümüzün gezegende ilk izlerini bıraktığı zamanlardan bugüne kadar geçen tarihsel süreçte, doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini anlamaktan geçiyor olabilir.

    Gezegenimizin 4,5 milyarlık tarihinde, modern insanın atasının bilinen ilk fosilleri yaklaşık 2,4 milyon yıl öncesine uzanıyor. Milyonlarca yıl avlanan, bitki tohumları, yapraklar, kök ve meyve toplayarak türünü sürdüren insanın ayak izleri, ateşi bulmasıyla belirginleşmeye başladı. Ateşin keşfi, neslini sürdürebilmesi için önemli bir eşik olsa da, bu keşif, doğada insan eliyle gerçekleşen belki de ilk tahribat olan, orman yangınlarına neden oldu. Yangınlar ormanları tahrip etti ama insan nüfusunun az olması ve göçebe yaşamı, doğanın kendisini onarabilmesine olanak tanıdı. Gezegeni asıl değiştiren süreç, insanın yabani tohumlardan gıdasını yetiştirmeyi keşfetmesiyle başladı. Tarihçi Clive Ponting, ilk tarım uygulamalarına, MÖ 15.000 yılında, Verimli Hilal olarak adlandırılan kuzey Mezopotamya’da rastlandığını ve tarıma geçişte en kabul gören tezlerden birinin, artan nüfusun çevre üzerine getirdiği baskı olduğunu belirtiyor. İnsanın Anadolu’nun güneydoğusunu da içine alan Verimli Hilal’in bereketli topraklarına attığı tohumlar, aynı zamanda gezegendeki yaşamı tehdit edecek boyutlara varan değişimlerin de tohumlarıydı.

    Antik Mısır’da av İnsanın binlerce yıl temel faaliyetlerinden biri olan avcılık tarım toplumuna geçildikten sonra da sürdü. Sol sayfadaki duvar resminde, M.Ö. 1350’li yıllarda balık ve kuşlarla dolu sazlıkta kuş avlayan Mısırlı bir avcı tasvir ediliyor. Üstteki resimde de sopalarla kuş avlayan Mısırlı avcılar var.

    Alet kullanmak ve ateş yakabilmek dışında, insanı diğer canlılardan ayıran bir özelliği daha vardı artık: Biriktirmek. Bu özellik, doymak bilmeyen iştahını öyle kamçılıyordu ki, biriktirmeye başladığı andan itibaren yetinmeyi de bıraktı ve daha fazlasını istemeye başladı. Bir yandan avlanıp toplarken diğer yandan da ekip biçtiği yerlerde yerleşik topluluklar kurdu. Artık av peşinde koştuğu riskli günler geride kalmıştı. Daha fazla ürün ve yerleşik yaşam nüfusun artmasına neden oldu. Tarım devrimi öncesinde dört milyon olduğu tahmin edilen insan nüfusunun, MÖ 1000 yılında 50 milyona, MS 200 yılında 200 milyona yükseldiği sanılıyor. Günümüzde yedi milyara ulaştı.

    İnsan, tarımla birlikte doğanın verdiğinden daha fazlasını aldı, sahip oldu, alışveriş yapmayı öğrendi. Ve ticaret doğdu. Bitkiler ve hayvanlar da insanlarla birlikte doğal hareketlerinin dışında yer değiştirmeye başladı.

    İnsan, ilk dönemlerde mağara duvarlarına yaptığı resimlerde, çoğunlukla doğayı tanrılaştırıyordu. Günümüzden yaklaşık 12 bin yıl önceye tarihlenen Göbeklitepe’nin insan biçimli dikilitaşlarında yer alan boğa, yaban domuzu, yılan ve akbaba gibi hayvan motifleri, insanın doğa karşısında kendisini tanrılaştırma serüveninin, avcı toplayıcı dönemlere dayandığını gösteriyor. O dönemlerde yaşamın sürdürebilmesi doğayı çok iyi gözlemlemeye bağlıydı. Doğal döngüler izlenerek ürün yetiştiriliyor, hayvanları evcilleştiriliyor, yaşamı doğanın ritmine göre şekillendiriliyordu.

    Tarımla birlikte ticareti de öğrenen insan İnsan, tarımla birlikte doğanın verdiğinden daha fazlasını aldı, sahip oldu, alışveriş yapmayı öğrendi ve ticaret doğdu. Fransa’da bulunan, Roma döneminden kalma sütunda meyve pazarı ve toprağı işleyen iki köylü tasvir ediliyor.

    Antik dönemde Anadolu’da yaşayan insanlar, kadının doğurganlığı ile doğanın üretkenliğini özdeşleştiriyordu. Doğurganlığı, dolayısıyla yaşamın sürekliliğini temsil eden anatanrıça aynı zamanda bereketin de simgesiydi. Sunduğu bereketle doğanın insanı besleyip türünü sürdürmesini sağlıyordu. Hititlerdeki Kubaba, Friglerdeki Kybele, kökenini, Anadolu’nun bilinen en eski yerleşimlerinden olan Çatalhöyük’teki anatanrıça kabartma ve heykelciklerinden alıyordu. Doğal varlıkların tanrılaştırıldığı Anadolu coğrafyası sadece gökyüzü ve yeryüzünün değil, dağın, güneşin, ayın, rüzgarın, fırtına gibi pek çok doğa olayının da tanrılaştırıldığı bir coğrafyaydı. Dağ, taş, ağaçlar, nehirler yaşayan varlıklardı. Boğa, aslan, leopar gibi hayvanlara kutsallık atfeden antikçağ insanı, hayvanların ruhuna da saygı duyuyor ve onlardan izin alarak avlanıyordu. Doğal varlıklara ya da yaban hayatına saygısızlık ettiklerinde kıtlık, sel, deprem gibi felaketlerle cezalandırıldıklarına inanıyorlardı. Ancak tanrıların gazabı, ormanları yok etmelerini ve toprak anayı yormalarını engellemedi. Nüfusu giderek arttı ve iflah olmaz iştahı pek çok uygarlığın sonunu getirdi.

    Çiftçi ve saban İnsanlar tarım toplumuna geçtikten sonra hayvanları da tarımsal üretim için kullanmaya başladı. Mısır’daki antik Teb kentinde bulunan duvar resminde saban süren bir çiftçi görülüyor.

    Doğayı, yönetebileceği bir alan olarak görmeye başlayan insan için, doğal ”varlık”lar artık birer ”kaynak”tı. Tarıma dayalı Neolitik toplumların, gelişmiş örneklerinden biri olan ve günümüzden 5500 yıl öncesinden itibaren Mezopotamya’da ortaya çıkan Sümer İmparatorluğu’nun yok oluşunda da suyun ve toprağın kendini yenileyemeyecek denli tüketilmesinin önemli payı vardı. Sümerlerin yazıyı keşfi, besin fazlasını toplama, depolama ve dağıtma sürecindeki karmaşık işlemleri kaydetmelerini sağladı. Bu durum, merkezi denetimin artmasında ve tarım faaliyetlerinin yoğunlaşmasında belirleyici oldu. Kentlerin ve orduların beslenmesi için bataklıkları kuruttular; kanallar, barajlar ve bentlerle topraklarını suladılar ama aşırı sulama toprakta tuzlanmaya neden oldu. Tuz oranı o kadar yükseldi ki, buğday ekimi durdu. Öyle ki, MÖ 2000’den kalma belgelerde ”toprağın beyaza dönüştüğü” yazıyor. Ürünün, İlk Hanedan dönemindeki miktarın üçte bire indiği 1500 yılda Sümer’in tarımsal temelleri çökmüş, Mezopotamya toplumu az nüfuslu yoksul bir imparatorluk kalıntısına dönüşmüştü.

    Sümer’deki ilk kentlerden birinin kazılarında görev yapan Leonard Woolley, o dönem güney Mezopotamya’nın büyük ölçüde ağaçsız ve ıssız manzarasından şaşkınlığa düştüğünü anlatıyor: “Geçmişle gelecek arasındaki zıtlık öylesine büyük ki… Bu ıssız yerde bir zamanlar çiçekler açtığını, bu harabenin canlı bir dünyayı besleyecek meyveler verdiğini düşünmek çok zor…” (Kaynak: Dünyanın Yeşil Tarihi. Clive Ponting)

    Doğal varlıklar üzerindeki benzer baskılar, Anadolu’da hüküm süren antik dönem uygarlıklarında da yaşandı. Gerek madenleri eritmek üzere yakılan fırınlarda, gerekse gemilerde, yapılarda
    ve mobilyalarda kullanmak üzere sürekli ağaç kesimleri yapıldı. Tarım alanı açmak; barınak, tapınak ve gemi yapımı, ısınma ve aşırı otlatma gibi nedenler ormanların yok olmasına neden oldu.

    Yunan filozofu Platon’un Kritias’ta yazdıkları, antikçağda insanın neden olduğu doğa tahribatı hakkında fikir veriyor: ”…Elinizde hastalıkla tükenmiş bir bedenin iskeletine benzer birşey var; bereketli, yumuşak toprak tamamen yok olmuş ve yeryüzüne yalnızca deri ve kemik kalmış… Phelleus’un kayalık vadisi zengin toprakla kaplıydı, dağlar bugün de izlerini görebileceğimiz geniş ağaçlarla doluydu. Bugün yalnızca arıları besleyebilen dağlar kısa süre öncesine kadar, kesildiklerinde çatıları bugün bile ayakta olan dev binalara çatı kirişi sağlayan ağaçlara sahipti…”

    Daha fazla maden daha fazla tahribat Madenciliği binlerce yıl önce keşfeden insan, teknoloji geliştikçe daha fazla yeraltı kaynağı buldu ve her yeni maden doğanın biraz daha tahrip edilmesinin önünü açtı. Kaliforniya’da tahminen1754 yılında faaliyet gösteren bir altın madeni (üstte). 1747 tarihli gravürde altın ve gümüş cevherini işleyenler görülüyor (altta)

    Cennetten kovulan insan

    İnsanın toprağı işleyip, doğanın üzerinde hakim olma isteği sonucunda sorunlarla karşılaşması, yaradılış efsanelerinde de geçiyor. Bugün tek tanrılı dinlere kadar ulaşan ”yaradılış”, ”sonsuz hayattan kovulma”, ”tufan” gibi kadim anlatıların bilinen kökeni Sümer mitolojisine kadar dayanıyor. Sümer mitolojisinde Emeş-Enten ve Lahar-Aştan’ın hikayesi, Eski Ahit’te sözü geçen, Habil ile Kabil’in hikayesine benzer anlatımlar içeriyor. Adem’in oğulları avcı Habil ile tarımı seçen Kabil arasındaki hüsumetin sonucunda, Kabil’in Habil’i öldürerek tarımın yaygınlaşmasına neden olmasına dair kadim hikaye, insanın avcı toplayıcılığı terk edip toprağı işleyip, doğadan verdiğinden daha fazlasını isteyerek ya da başka bir deyişle doğaya hükmetmeye çalışarak doğayı/tanrıları/tanrıyı kızdırdığı düşüncesinden kaynaklanıyor olabilir.

    Ancak ne bu kadim anlatılar, ne de Frygia Kralı Midas’ın altının yenmeyeceğine dair dersler içeren efsanevi öyküsü, insanları doğal varlıklar üzerinde egemen olma ve onları yönetme isteğinden alıkoymadı. Önceleri evreni yönetmek, gök olaylarına hükmetmek, toprağa müdahale etmek, suyun akışını değiştirmek gibi güçleri, tanrının yeryüzündeki temsilcisi olduğunu iddia eden tanrı-krallar tarafından iktidar aracı olarak kullanıldı. ”Cennetten kovulan insan”, doğayla uyum içinde yaşamak yerine onu yönetmeye kalkarak ”kendi cehennemini” yaratmaya başlamıştı.

    Anadolu’nun eski insanları doğal varlıklara tanrısal güç ve kutsallık atfediyordu. Tek Tanrılı dinlerle birlikte doğa artık Tanrı’nın kutsallığının bir göstergesiydi; doğanın düzeni ilahi düzenin bir parçasıydı. İslam’a göre bütün kainat; güneş, yıldızlar, nehirler, ağaçlar, çiçekler Allah tarafından yaratılmıştı. Dr. İbrahim Özdemir, İslam’ın çevreye bakışı konusunda, ”Bizler Allah’ın yeryüzündeki emanetçileri ve halifeleriyiz” diyor ve devam ediyor: ”Tabiatın ve dünyanın efendileri olmadığımız gibi, dünya da dilediğimiz gibi tasarruf yapacağımız veya yapabileceğimiz bir malımız değildir… İnsan, yeryüzünün efendisi ve hâkimi değil, mütevazi bir üyesidir,” diyor.

    Ortaçağ’ın Hristiyan engizisyonlarında olduğu gibi, dinin pek çok fraksiyona bölünerek, bir iktidar aracı haline gelmesinin ardından, insanın doğaya bakışı köklü bir değişikliğe uğradı. 16 ve 17. yüzyılda Bacon ve Descartes gibi felsefeci ve bilim insanlarının, doğa ve akıl arasında bir bağ kurulabileceği fikri gelişmeye başladı. Bacon, Novum Organum adlı eserinde şöyle diyordu: “İnsan, doğanın yöneticisi ve yorumcusu olarak, doğa dü- zeni üzerindeki gözlemlerinin izin verdiği kadar eylemde bulunabilir ve nedenleri anlayabilir. Daha ötesini ne bilir, ne de bilebilir.”

    Bu yaklaşım tarzı, insanın doğa üzerindeki her tür eylemini meşru kılması açısından önemliydi. Ortaçağ’dan sonra insan, doğayı matematiksel açıklamalarla anlamaya çalıştı ve keşfettiği teknolojiler ile kendisini doğa karşısında üstün ve yüce bir varlık olarak gördü. Doğa üzerinde araştırmalar yapmak, onu kullanmak ve kendi ihtiyaçlarına karşılık verecek sonuçlara ulaşmak gerekiyordu.

    Ormanların yerine zeytinlik ve bağlar

    Avrupa’da, tarım yapmak için geniş araziler elde etmek üzere doğal ormanların yok edilmeye başlanması onbirinci yüzyıla rastlıyor. Öyle ki, Akdeniz bölgesindeki zeytin, asma, maki bitki örtüsü ve kokulu bitkiler, aslında bu bölgenin doğal bitki örtüsü olan meşe, kayın ve sedir ağaçlarından oluşan sınırsız ormanların kesilmesiyle ortaya çıkmıştı.

    Ancak bu yağmacılık, iklimleri değiştiren; binlerce hektarlık ormanları yok eden; toprağı, nehirleri, okyanusları kirleten sanayi devrimi sonrası yağmacılığıyla karşılaştırıldığında çok masum kalıyor.

    O dönemlerde yönetenler ve zenginler dışındaki halk için yetinmek, hala bir erdemdi. Toprağı ekip biçen çiftçi, doğayı gözlemlemeye devam ediyor, ay takvimiyle ekip biçiyor, kesmek zorunda kaldığı ağaçların yerine yenisini dikiyor, hayvanların doğadaki hareketlerinden sonuçlar çıkarıyordu.

    Anadolu’ya gelen eski göçebe Türkler de yüce dağların, ağaçların güçlü ruhları barındırdığına inanıyor, onları göktanrının yeryüzündeki varlığının göstergesi olarak kabul ediyordu. Eski Türklerin inanışına göre, ağaçların da bir ruhu vardı ve gece ormandan geçerken, onları haberdar etmek için ağaca vurulurdu (Bugün bazılarının nazar değmesin diye tahtaya vurma alışkanlığı da bu geleneğin bir devamı). Türk mitolojisinde, hayat ağacı olarak kabul edilen “evliya ağaç”, Tanrı’ya kavuşmanın yoluydu ve çoğunlukla meşe ve ardıça atfedilen kutsal ağacın küçük bir dalını bile kesmeye kimse cesaret edemezdi.

    İnsanın doğaya yönelik tahribatında, tarımı benimsemesi ve yerleşik toplumları oluşturmasının ardından ikinci önemli dönüm noktası, yeni enerji kaynaklarını keşfetmesiydi. Yüzyıllardır kendi gücüyle birlikte, evcilleştirdiği hayvanların ve bitkilerin enerjisini kullanan insan, önce buharlı makineyi ardından da fosil yakıtların kullanım alanlarını keşfetti. Pandoranın kutusundan çıkan kötücül fosil yakıtlar sayesinde insan dünyanın en ücra köşelerine ulaştı. Yaşamla birlikte doğanın tahribatı da hızlandı.

    Sanayinin Anadolu’ya gelmesi ise 19. yüzyıla rastlıyor. Osmanlı’nın artan borçlarıyla sanayileşmenin ilk adımları atıldı. Yüzyılın sonuna gelindiğinde, Anadolu insanı değilse de Osmanlı burjuvazisi rafine edilmiş beyaz şekerle, fabrikada dokunan kumaşlarla, kauçuk ayakkabılarla tanışmıştı. Yerel ve küçük ölçekte üreterek, büyük ölçüde kendine yeterli olabilen toplulukların, büyük sanayiyle birlikte giderek bağımlı topluluklara dönüşmesinin kapıları aralanmıştı.

    Artık üretenler ve tüketenler vardı ve birbirlerinden giderek uzaklaşıyorlardı. Dokuma tezgahlarında üretilen pamuklu ve basmalar değil, fabrikalarda üretilen orlonlar ve jarseler daha cazipti. Toprak kapların yerini porselen ve kristaller alıyordu. Kerpiç, taş ve ahşap mimari ustaları betona yenik düştü. Sofralarda pekmez yerine şeker, bademli incir yerine çikolata vardı.

    Bombaların hammaddesi gıda sanayiinde

    Kırsalda yaşayanların doğayla ilişkisinin bozulmasında ise kent kültürünün; topraktan ve toprağa dayalı üretimden kopan, doğanın bütünü yerine insanı merkeze alan kültürün popülerleşmesinin etkisi büyüktü.

    İkinci Dünya Savaşı sonrasında silah sanayiinde kullanılan bombalar, dönüp dolaşıp başka bir savaşın aracı oldu: Savaş sanayiinin ortaya çıkardığı zirai ilaçlar, insanın doğayla savaşındaki kilometre taşlarından biriydi. Pek çok patlayıcının temel taşı nitrojen gübre yapımında da kullanıldı, sinir gazından böcek ilacı imal edildi. Bir zamanlar ürünler için zararlı olabilecek böcekler ve otlar ”verimlilik” adına birden bire düşman ilan edildi. Zararlı böceklerle birlikte yararlı böcek ve bakteriler de yok edildi, sentetik gübreler toprağı giderek fakirleştirdi, ambarlarda ertesi yıl için saklanan atalık tohumların yerini sadece tek seferlik verim getiren hibrit tohumlar aldı. Bombalardan doğan zirai mücadele ilaçlarının yaptığı yıkım, savaşta bombaların verdiği zarardan çok daha büyüktü. Ay takvimini kullanan; kuşların, yılanların davranışlarını toprağı ekmek, ürün toplamak için işaret belleyen Anadolu köylüsü artık çocuğunu üniversiteye gönderebilmek, karısına bulaşık makinesi alabilmek ve daha fazlası için kimyasal ilaç ve gübrelere başvuruyor. Günümüzde pestisit adı verilen zirai ilaçlar yüzünden, topraklar fakirleşiyor, biyolojikçeşitlilik yok oluyor, yılda 3 milyon çiftçi zehirleniyor, 40 bin çiftçi ölüyor.

    Tahribatta yeni aşama: Sanayi Devrimi Sanayi devrimiyle birlikte insanın doğa tahribatı yepyeni bir aşamaya geçti. Kontrolsüz üretim ve hiçbir önlem alınmadan faaliyet gösteren fabrikalar, çevreye telafisi imkansız zararlar verdi.

    Daha fazla tüketim

    1940’lı yıllarda vida sıkanla boya yapanın tek bir arabayı oluşturduğu Fordist üretim sistemi ve izleyen yıllarda bilgi toplumuna geçişle birlikte iletişimin yaygınlaşması, ulaşımın artması küreselleşmeyi ve daha fazla tüketimi beraberinde getirdi.

    İnsanın karnını doyurmak için elinde mızrakla bir hayvanı kovalamak zorunda kaldığı günler çok geride kalmıştı. İstanbul’da yaşayan bir kişi, kilometrelerce ötede üretilen enerjiyle ısınıyor ya da kilometrelerce ötede yetişen sebze ve meyveleri yiyor, kilometrelerce öteden gelen suyu içiyor. Bilgisayarını açıp istediği yemeği ısmarlayabiliyor. Doğadan uzaklaştığı için bu rahat yaşamının bedellerini de fark etmiyor. Sıcaklığını elektrik ya da fosil yakıtla konforumuza göre ayarladığımız, havayı bile geçirmeyecek denli korunaklı evlerde, koltuğa uzanmış televizyon izlerken; dışarıda fırtınalar kopuyor, leylekler göç ediyor, uzaklarda bir yerde bir vaşak öldürülüyor, otobanda karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir tilki eziliyor, iklimler değişiyor, buğdaylar susuzluktan kavruluyor, nehirler susuz kalıyor, ağaçlar çiçek açmıyor.

    Küresel Ayak izi Ağı’nın hesaplamalarına göre; 1970’li yılların ortalarına kadar doğanın kendini yenileme kapasitesi içinde kalındı. Ancak o tarihten sonra insan, dünyanın kendini yenileme kapasitesinden daha fazla tüketti. WWF-Türkiye’nin verilerine göre, geçtiğimiz yıl 19 Ağustos tarihinden sonra, 2014’ün geri kalanı boyunca yaptığımız tüm faaliyetler sonucu yarattığımız kirlilik, doğa tarafından bertaraf edilemeyecek. Bu tarih 2000 yılında 1 Ekim’di. Her geçen yıl dünyanın ürettiği kaynaklardan daha fazlasını tüketiyoruz. Doğaya borçlanıyoruz.

    Herşeyin ayağına gelmesini isteyen, standartlaşma ve kalite adına tek tipleşen, çeşitliliği yok eden insan, diğer doğal varlıkların karşısında bir tüketiciye/yok ediciye dönüştü.

    Daha fazla tükettiren Fordist üretim 1940’lı yıllarda vida sıkanla boya yapanın tek bir arabayı oluşturduğu Fordist üretim sisteminin tüm sektörlere yayılması ve izleyen yıllarda bilgi toplumuna geçişle birlikte iletişimin yaygınlaşması, ulaşımın artması küreselleşmeyi ve daha fazla tüketimi beraberinde getirdi.

    Doğa korumacı anlayış

    1930’lu yıllarda Manyas ve Soğuksu gibi doğal alanların milli park ilan edilmesiyle birlikte Anadolu insanı doğanın koruma anlayışıyla tanıştı. Dışa açılma ve kalkınma politikaları, sanayileşme ve kentleşmenin doğaya yönelik tahribatını artırdı. Hatta Türkiye dünyada olduğundan çok hızlı bir kentleşme yaşadı. 1927 yılında nüfusun yüzde 75,8’i kırsalda yaşarken bugün bu oran tam tersine döndü. Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı kentlerde yaşarken, Türkiye’de bu oran çok daha yüksek. Oysa 1927 yılında Türkiye nüfusunun sadece yüzde 24’ü kentlerde yaşıyordu. Kentleşme, daha fazla doğal alan tahribatı, daha fazla enerji, daha fazla gıda, daha fazla inşaat, kısacası daha fazla tüketim demekti.

    Sadece Güneydoğu’da yaşanan olaylar değil, evleri baraj altında kalan, sazlıkları kuruyan, piyasa koşullarına ayak uyduramayıp çiftçiliği bırakan milyonlarca insan şehirlere, kasabalara göç etti.

    Türkiye’de pek çok insanın TV’deki ”eskimiş çoraplarınızı atın, atamıyorsanız paspas yapın” reklamıyla tanıştığı kullan-at kültürü, daha fazla üretime, dolayısıyla daha fazla doğal varlık kaybına ve atıklardan kurtulmak için daha fazla enerji harcanmasına neden oldu.

    Kentin betonları arasında gökyüzüne ve yeşile hasret kalan insanların biraz olsun nefes alabilmek adına oluşturduğu ve bacasız sanayi adını verdiği turizm geride kalan doğal alanları yutmaya başladı. 1980’li yıllarda kentlilerin tatil ihtiyacını karşılayabilmek adına başlayan turizm yatırımları, önce kıyıları, sonra ormanları ve yaylaları işgal etti.

    1960’lara kadar istediğimiz kadar büyüyebileceğimizi, istediğimiz kadar kirletebileceğimizi sanıyorduk; dünya adeta kir tutmayan bir kumaştı. Ama sanayinin ürettiği deterjanlar, temizlemekten çok kirletti, saldığı duman ve atıklar hasta etti.

    Çok sayıda uygarlığın iz bıraktığı Anadolu toprakları, doğa tahribatının en yoğun yaşandığı coğrafyalar arasında olmasına rağmen, toprak kültürünü yaşatıldığı yerleri de barındırıyor. Anadolu’nun köylerinde, ataları gibi toprağa bağlı yaşamı sürdüren çok az sayıda yaşlı insan hala ay takvimine göre ekip biçiyor, kırlangıç yuvalarının bozulmasını uğursuzluk sayıyor, zeytini zemheri soğuklarından sonra topluyor, toprağa iyi bakarsa toprağın da ona iyi bakacağına inanıyor.

    Pek çok ekolojiste göre, Rachel Carson’ın, üretimi artırmak için kullanılan tarım ilaçlarının korkunç etkilerini anlattığı 1962 tarihli Silent Spring (Sessiz Bahar) adlı kitabıyla başlayan modern ekolojist devrim, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yankılarını buldu. Kelaynaklarla birlikte, insan ve diğer türlerin sağlığını da ciddi ölçüde tehdit eden DDT adlı tarım ilacı 80’li yıllarda yasaklandı. 80’li yılların sonunda ise Türkiye, toprağı, suyu kirleten ve canlıların sağlığını tehdit eden tarım ilaçlarına karşı doğa dostu yöntemleri savunan organik tarımla tanıştı.

    Bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de hem doğa korumacı hem de daha az tüketen, doğa dostu üretimi, yerelliği ve yeterliliği temel alan büyümeyi değil küçülmeyi savunan yeni bir ekonomi anlayışı filizleniyor. Ekolojik yaşam savunucuları, bir yandan doğayla yeniden ilişki kurmaya ve atadan kalma geleneksel doğal yaşam bilgisini ve atalık tohumlarını koruyup kollamaya çabalarken, diğer yandan da ”doğa hakkı” kavramının anayasaya girmesi için uğraş veriyor.

    Binlerce yılın ürünü olan üretim ve tüketim düzenlerimiz, yoksulluk ve refahın dağılımı gibi konular, doğal varlıkların kullanımıyla doğrudan ilgili. İnsanın, dünyanın kapalı bir sistem olduğu ve yol açtığı her tahribatın kendisini de etkileyeceği gerçeğiyle yüzleşmesi için artık bilimsel araştırmalara gerek yok. İklim değişikliğinin sonucunda ortaya çıkan kuraklığın susuz ve gıdasız kalmamıza ya da sanayinin yol açtığı kirliliğin sağlığa etkilerini biliyoruz.

    Tarım ve fosil yakıtların keşfi, insanın doğayı tahribinde iki önemli kilometre taşıydı. İkisi de insanın yaşamını kolaylaştırdı ama insan, madalyonun diğer yüzündeki resmi yeni fark ediyor: Orada, insanın birkaç bin yıllık refahının bedelinin kendisini yok oluşa sürükleyebilecek denli ağır olduğunun işaretleri var.

    Merak, ihtiyaç, daha rahat bir yaşam, hırs, iktidar, güç, ölümsüzlük arayışı… Bu ve benzeri nedenlerle attığı adımlarla, gezegendeki pek çok canlı türüyle birlikte, kendi türünü de tehlikeye atan insan, geçmişteki deneyimleri geleceğe taşır mı? Bunu sorgulamak bu yazının sınırlarını aşar ama yanıt, tarihte saklı olabilir: Anadolu’nun pek çok kadim öyküsü, haddini bilmeyen insanın yol açtığı yıkımın, dönüp dolaşıp yine onun başını yaktığını anlatır. Mitolojide, insanı cezalandırmak için onu, erkek ve kadın olarak ikiye böldüğünü söyleyen Zeus da, “Yine de hadlerini bilmez, uslu durmazlarsa, yeniden onları ikiye bölerim,” der ve devam eder: “Bu kez tek bacak üzerinde zıplaya zıplaya giderler!” 

  • Doğa üzerinde oynadığımız tehlikeli oyunlar

    İnsan, doğadaki işleyişi bozan tek canlı türü. Başka türlerin yaşam hakkına saygı duymayan, kendi “ihtiyaçları” için doğaya hükmetmeyi bir hak olarak gören insanoğlunun çevre tahribatı son dönemde ayyuka çıkmış olsa da tarihi epey eskiye dayanıyor.

    Doğanın geri dönüşsüz biçimde tahrip edilmesi, insanoğlunun yabani tohumlardan gıdasını yetiştirmeyi, yani tarımı keşfetmesiyle başladı. O zamana kadar avlanıp toplanarak yaşayan, ihtiyacıyla yetinen insanın hayatına tarımla birlikte biriktirme kavramı da girmiş oluyordu. Biriktirmeye başladıktan sonra yerleşik yaşama geçen, teknoloji geliştikçe kendisini iyice doğa karşısında üstün görmeye başlayan insanoğlunun doğa tahribatı yeni enerji kaynaklarının keşfi ve sanayi devrimiyle birlikte iyice arttı.

    20. yüzyıla gelindiğinde iletişimin ve ulaşımın yaygınlaşması, bir yandan insan hayatını “kolaylaştırıyor” diğer yandan tüketimi ve dolayısıyla doğa tahribatını daha önce hiç olmadığı kadar arttırıyordu. Tahribatın artmasına paralel olarak, gelişmiş ülkelerde yaşam alanlarını korumak isteyen, çevre duyarlılığına sahip insanların sayısı da arttı. Duyarlılılığın yükselmesi ve çevre kıyımının yol açacağı felaketlerin inkâr edilemez hale gelmesi, birçok devletin çevre korumayı ilke edinmesine yol açtı.

    Görünüşte Türkiye’de de adında “çevre” olan bir bakanlık ve sözümona çevreyi koruduğu iddia edilen bazı yasalar var. Ancak bazıları son derece geri olan bu yasalara bile uymayan siyasi iktidarlar, özellikle 1980’li yıllardan sonra termik santrallerden AVM’lere, otoyollardan madencilik faaliyetlerine kadar, ”kalkınma” adına yaptıkları yatırımlarla doğayı katletmeyi bir hak olarak gördüler.

    #tarih’in bu kapak konusunu insanın doğayı nasıl tahrip ettiğinin ve yaşam alanlarını korumak isteyenlerin mücadelesinin tarihine ayırdık.