Yazar: #tarih

  • Liseli kızların bayram coşkusu

    Liseli kızların bayram coşkusu

    Yer, 1910’da yanan Çırağan Sarayı’nın 1930’ların ortalarından itibaren “top sahası”na dönüştürülen bahçesi, Şeref Stadı. Muhtemelen Beşiktaş Kız Lisesi öğrencisi bir grup genç kız, beyaz polo tişörtleri ve siyah etekleriyle tören alanı olarak kullandıkları stadda beden eğitimi öğretmenleriyle birlikte 19 Mayıs hatıra pozu veriyor. Arka planda arkadaşları kule yaparken, dekoru henüz restore edilerek otele dönüştürülmemiş olan Çırağan Sarayı tamamlıyor.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

  • Türkiye’de anti-komünizmin yükselişi

    Türkiye’de anti-komünizmin yükselişi

    ABD’nin başını çektiği Batı bloku ile Sovyetler Birliği öncülüğündeki Doğu bloku arasında, en yoğun dönemi 1945-1962 yıllarında yaşanan Soğuk Savaş’ın Batı tarafından benimsenen sosyalizm karşıtlığı, Türkiye’de resmi ve sivil çevrelerin yaygın görüşü oldu. Cangül Örnek, Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin “Genç Sosyal Bilimciler” ödülünü kazanan çalışmasında Soğuk Savaş’ın ve özel olarak ABD’yle yakınlaşma sürecinin Türkiye’nin entelektüel hayatında yarattığı değişimleri başarıyla irdeliyor.

    Faşizm deneyiminin getirdiği karamsarlığın ve II. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkımın Avrupa’nın entelektüel gücünü sarsması karşısında, ABD’nin bilim, sanat ve fikir alanında kurduğu hegemonya, Türkiye’deki Soğuk Savaş dönemi antikomünist histerisinin ABD’deki ile benzerlikleri ve bu histerinin her iki ülkenin düşünce hayatı üzerinde kurduğu baskı, 1950’li yıllarda başta Holywood filmleri olmak üzere ABD menşeli kültürel ürünlerin Türkiye’de yaygın olarak tüketilmeye başlanmasının etkileri kitapta tartışılan konulardan bazıları. Yazar, Soğuk Savaş antikomünizminin Türkiye’de sosyalist aydınlar hariç, farklı ideolojilerden beslenen fikir çevrelerinin uzlaşma ve yakınlaşma noktası olmasının nedenleri üzerinde de duruyor.

    TÜRKLERİN TARİHİ

    İlber Ortaylı’nın söyleşi formundaki kitabı, göçebe bir kavimken Ortadoğu’nun güçlü uygarlıklarından birini kuran Türklerin kökeni tartışmalarıyla başlıyor. Ardından Orta Asya’dan Anadolu’ya göç edip bölgeyi Türkleştirmeleri, kazanılan önemli savaşlar ve toprak kayıplarıyla bugünkü halini alan Anadolu’nun hikâyesi, Türk adının nereden geldiği tartışmaları gibi konulara yer veren kitap sadece Türklerin değil bölgedeki diğer halkların tarihine dair de önemli bilgiler içeriyor.

    İlber Ortaylı, Timaş Yayınları, 318 sayfa

    HİTLER’İN YEĞENİ

    Ron Hansen’in romanı, Hitler’in hayatını arka plana alarak, üvey ablasının kızı Geli’yle arasındaki gergin ve rahatsız edici ilişkiyi anlatıyor. Geli’nin doğumuyla başlayan hikâye, 1932 yılındaki trajik ölümüyle son buluyor. Acımasızlık ve nefretle yoğrulmuş Hitler’in nasıl korkutucu bir güç haline geldiğini, özel hayatının dehşet verici sırlarını tüm dünyadan saklamak için neler yapabileceğini, tarihin karanlık sayfalarında kaybolup gitmiş yeğeninin gözünden okuyoruz.

    Ron Hansen, Çeviren: Ayşegül Pomakoğlu Maya Kitap, 336 sayfa

    SULTANIN KULLARI

    Kitabın ana unsuru, Osmanlı Devleti tarafından esir edilen, tam bir hukuka tabi olmayan, şansları yaver giderse “imtiyazlı kul” statüsüne ulaşabilecek ama genellikle işgücü olarak kullanılan insanlar. Yazar, sunuş yazısını Suraiya Faroqhi’nin kaleme aldığı çalışmada, erken modern dönem İstanbul’unda şehir nüfusunun hatırı sayılır bir kısmını oluşturan kölelerden savaş esiri olarak şehre getirilenlerin varlığını, belgeler ve anlatılar yoluyla aktarıyor.

    Nida Nebahat Nalçacı Verita Yayınları, 174 sayfa

  • Yüzbinlerin trajedisi

    Yüzbinlerin trajedisi

    Yakın tarihimizin belki de en kara sayfası olan Ermeni tehciri, bu toprakların yerlisi yüzbinlerce insanın hayatına maloldu. Gerek 1915’te yaşanan hadiselerin gerekse bugüne uzanan algı tarihinin, inkar politikalarının satırbaşları…

    Binlerce yıldır Anadolu’yu mesken tutmuş kadim bir medeniyetin evlatlarının, yerlerinden yurtlarından edilerek çoluk çocuk, kadın erkek, hasta yaşlı demeden ağır koşullarda devlet zoruyla meçhule sürülmesinin, yüzbinlercesinin ölmesi ve öldürülmesinin üzerinden tam 100 yıl geçti.

    Devletlerin ve milletlerin tarihi sadece şanlı sayfalardan oluşmaz. Her ülkenin geçmişinde karanlık dönemler, acı hadiseler vardır. Ancak geleneği olan devletler, özgüveni yüksek bireylerden oluşan milletler “kara sayfalar”la yüzleşebilir, bu konularda aksiyona geçebilir. Ancak “soykırım mı, değil mi?” tartışmasının ötesinde, yaşanan acıların ortak kılınmasıyla, insani ve vicdani temelde bir yüzleşmeyle sağlıklı bir gelecek kurulabilir.

    1915 tehcirinin hem Ermenilerde hem Türkler ve Kürtlerde yarattığı travma, 100 yıl sonra hala etkisini sürdürüyor. Yaşananları değiştiremeyiz. Ama geçmişi değerlendirerek bugünü anlayabilir, yarını değiştirebiliriz.

    Mayıs 1915’te Harput’tan tehcir edilen Ermeniler.
  • Bugünler de şarkıların diline düşecek

    Bugünler de şarkıların diline düşecek

    İnternetin hayatın merkezine yerleşmesi hemen her alanda olduğu gibi pop’ta da büyük dönüşümleri tetikledi. Her şey hızlanır, türler birbirine karışırken sınırlar flulaştı, “trend”ler farklılaştı. Yine de zaman aktığı sürece, popüler müzik tarih anlatıcılığına devam edecek.

    Olayın adı, başlarda “hafif müzik”ti. “Aranjman” sonrası “Türkçe sözlü” faslı eklendi. TRT, buna, “Türkçe sözlü hafif Batı müziği” dedi. Yıllarca tanım öyle kaldı. 90’lı yıllardaki büyük patlamayı takiben kendi adını kendi koyan “Türk pop”u, zaman içinde birçok aşama kaydetti. 90’lardan itibaren yarışmalar, remix’ler, DJ performansları, klipler müzik sektörünün yan alanlarını oluşturdu.

    Tarih bir yandan akarken, müziğin piyasaya sunulduğu “ortam”lar da zaman içinde büyük değişim gösterdi. 45’lik plaklar, 33’lük albümler (bir zamanlar bunlara long-play denilirdi) 80’lerde yerlerini yavaş yavaş kasetlere bıraktı. 90’larda CD, kaseti tahtından indirdi. Ardından internet, CD’nin pabucunu dama attı. Son yıllardaysa plağın “Vinyl” adı altında büyük geri dönüşüne tanık oluyoruz.

    2005’te A due Carmen ismiyle kurulan grup 2008’de Model adını aldı.

    Kaydedilen aşamalar sadece teknolojik gelişmeler ve onların yarattığı modalarla sınırlı değildi. Bir dönem türler çok net ayrılıyordu: Pop, rock, alaturka, arabesk ve halk müziği birbirleriyle zaman zaman flört etseler bile ayrı kulvarlarda ilerliyordu. 90’ların sonlarından itibaren ortalık karıştı, her şey birbirine girdi. Bugün kimin ne söylediğini bilmek/bulmak zor. Yıldız Tilbe’yi pop, İbrahim Tatlıses’i arabesk, Zakkum ya da Model gibileri rock kulvarında değerlendirmek mümkün değil. Öyle anılsalar da böyle değil bu. Teknolojinin geldiği nokta, internet üzerinde sınırların ortadan kalkması ve birçok neden, bu karışımın müsebbibi. Elbette memleketin içinde bulunduğu hal de bunda etkili.

    Bugün, müziği günah olarak görenler var. Buna rağmen şarkılar yapılıyor, hayata tanıklık etmeyi sürdürüyor. Dertler değişti belki ama şarkılarda, günlük hayatta yaşananların, yeniliklerin, memleketi ve dünyayı etkileyen olayların izlerini bulmak hâlâ mümkün.

  • Önce ‘hepimiz kardeşiz’ sonra ‘ya sev ya terk et’

    Önce ‘hepimiz kardeşiz’ sonra ‘ya sev ya terk et’

    90’lı yıllar popun tırmanışına sahne olurken, müzik dünyası yeni yüzlerle tanışır. Toplumsal meselelere değinen şarkılara Türkçe sözlü rock’ın protest tınıları karışır. Onyılın ikinci yarısında kabaran milliyetçi dalga, işi şarkıda silah patlatmaya kadar vardırır.

    Kayahan’dan Serdar Ortaç’a, kasetten CD’ye uzanan yıllar… Güneydoğuda yaşananlar, faili meçhuller ve “derin” devlet, memleketi giderek karanlıklaştırırken arada “patlayan” pop, bir sürü insanın yüzünü güldürür. Yonca Evcimik’ten Tarkan’a, Candan Erçetin’den Mirkelam’a, Çelik’ten Yıldız Tilbe’ye pek çok isim, bu yıllarda parlar. Kesmeşeker, Kramp, Kumdan Kaleler gibi gruplar, yüz ağartan çalışmalar yapar.

    Kayahan’ın 1991 tarihli albümü “Yemin Ettim” yeni bir melez türün öncüsüdür. Arabesk ve pop, bu albümde birbirine karışır. Türlerin ayrımsanamayacak hale gelişinin ilk örneğidir bu. Sonrası gelir.

    1991’de “Abone” ile başlayan “pop”un yükselişi, hızla artan ürünlerin piyasayı doldurmasıyla engellenemez bir hal alır. Sezen Aksu’nun yorumladığı “Hadi Bakalım” ve Nilüfer’in “Şov Yapma”sıyla hızlanan akım, yeni şarkılar ve yeni şarkıcılarla devam eder. Aşkın Nur Yengi, Sertab Erener, Levent Yüksel, Mustafa Sandal, Rafet El Roman, Asya, Deniz Seki ve diğerleri… Bu dönemde, en çok iş yapan şarkıların üreticileri, Aysel Gürel-Onno Tunç-Garo Mafyan üçlüsüdür.

    Bu yılların fenomeni Tarkan’dır. “Kıl Oldum Abi”yle girdiği piyasada, başta tutunamaz. Sonrasında Sezen Aksu’nun desteğini alan Tarkan, “Acayipsin” ile bir anda zirveye oturur. Nazan Öncel ile 2000’li yıllarda yapacağı ortak çalışmalarla Tarkan, Erol Büyükburç’tan sonra ikinci “kült” şarkıcı olarak tarihte yerini alır.

    Canlı yayında “çişim geldi” deyince bazılarının “kıl olduğu” Tarkan, Acayipsin’le zirveye yerleşti. (1994)

    Nazan Öncel, tarzı ve tavrıyla 90’lı yıllarda sığınılan bir limandır. Bir kadının, bu kadar açık sözlü olması, çok rastlanan bir şey değildir. Bu özelliği, onu diğerlerinden ayırır. Çocukken yaşadığı tacizden memleket ahvaline pek çok şeyi şarkılarında dillendiren, gerektiğinde “sokarım politikana” diyebilecek cesareti gösteren Öncel, 90’lardan bugüne pop piyasasının besleyicilerinden.

    90’lı yıllar pop söyleyenlerin, toplumsal meselelere gösterdikleri duyarlılıklara da sahne olur. Sezen Aksu “Cumartesi Anneleri” için şarkı yapar. Orhan Gencebay ve Mahsun Kırmızıgül, şarkılarında bu topraklarda herkesin kardeş olduğunu anlatır; Ferdi Tayfur, kayıpların bulunması için çalışır; Zülfü Livaneli ise, bu kez, sokak çocuklarının kurtuluşu için savaşır.

    90’larda, ikinci pop patlamasından daha “sahici” başka bir patlama da yaşanır. Bulutsuzluk Özlemi’nin 1989’da “Acil Demokrasi / Uçtu Uçtu” ile açtığı yol, rock’un piyasada ilgi görmesini sağlar. Türkçe sözlü rock yapan topluluklar ve şarkıcılar birbiri ardına ortaya çıkar. Bu dönemde, Haluk Levent’ten Murat Göğebakan’a, “Anadolu-rock yapıyorum” diyenler sarar ortalığı, fakat bunda, Anadolu-pop’un naifliğinden ve saflığından eser yoktur. İlerleyen yıllarda tanıdığımız Özlem Tekin, Şebnem Ferah, Teoman gibi isimler farklı bir çizgi izler ve başarılı olurlar.

    Nazan Öncel, farklı duruşu ve yaratıcı üretkenliğiyle 90’lardan günümüze müzik dünyasını besliyor.

    24 Ocak 1993’te Uğur Mumcu’nun öldürülmesi ve aynı yıl 2 Temmuz’da gerçekleşen Sivas katliamı, herkesi derinden sarsarken, o yıl ve sonrasında bu olayları anlatan pek çok şarkı yapılır ve bu şarkılar -başta Selda’nın “Uğurlar Olsun”u çok dinlenir. Sezen Aksu’nun “Işık Doğudan Yükselir”i büyük tartışma yaratırken, Cartel, pek de farkında olmadan, milliyetçi bombayı patlatacak fitili ateşler.

    Şarkıdaki silah sesi

    90’lı yılların yükselen değeri milliyetçilik. Bu on yılın ikinci yarısı, “hepimiz kardeşiz” temalı milliyetçi şarkılarla geçer. Ercan Saatçi’ninki, en sertlerinden biri: “Biz burdayız gitmeyiz / Ülkemizi bekleriz / Karşı çıkan olursa…” sözlerini müteakip şarkıya yerleştirilen silah efekti, bize o yılların tavrını gösterir. “Ya sev ya terk et!” sloganının her yerde dillendirildiği yıllardır bunlar.
    Pop söyleyenlerin, “Türküz, doğruyuz, çalışkanız biz / Ne mutlu diyeniz” nakaratlı şarkılar söylemek için biraraya geldiği yıllar…

  • Türküler pop’laştı, şarkılar sloganlaştı

    Türküler pop’laştı, şarkılar sloganlaştı

    12 Mart’ın kasveti Kıbrıs Harekâtı’yla dağıldı. Başta Ecevit, siyasi liderlere yazılan güzellemelerin fiyakasını büyük pop patlaması bozdu. Toplumsal muhalefetin yükselişiyle sloganlar “hoptirililay”lara karışırken, “her acının tiryakileri” aradan sıyrıldı.

    Moğollar, 70’lerin başında esen fırtınanın adıdır. 1969’da turneye çıkan grup Anadolu’yu karış karış dolaşır. Turneden sonra deneysel türkü düzenlemelerine bir ad bulurlar: Anadolu-pop. Türün düzenlemelerden ibaret olmadığını, bu tarzda beste de yapılabileceğini kanıtlamak için çıkarttıkları “Dağ ve Çocuk”, büyük ilgi görür. Yazık ki, Esin Afşar, Modern Folk Üçlüsü, Üç Hürel gibilerinin dokunuşuyla güçlenen Anadolu-pop, 70’lerin ikinci yarısına ulaşamaz. Barış Manço, 1970’te yaptığı “Dağlar Dağlar”la bir anda patlar. Elinde gitarı, sırtında kaftanıyla yepyeni bir tarz yaratan Fikret Kızılok, “Söyle Sazım”la onu listenin üst sırasından indiren isim olacaktır.

    Anadolu-pop, bir süre sonra yerini “aranjman”lara ve yerli bestelere bırakır. “Aranjman”ın tahtını, Bora Ayanoğlu ve Timur Selçuk sarsar. Ali Kocatepe, Selmi Andak gibi “genç”ler, yerli besteciler dönemini başlatan isimler olur. Kocatepe, aralarında “bütün zamanların en iyi albümü” sayabileceğimiz Bülent Ortaçgil’in “Benimle Oynar mısın?”ın da bulunduğu pek çok albümün prodüktörlüğünü yapar. İlhan İrem’in katılımıyla bu hat sağlamlaşır. Dönemin üç büyük yorumcusu, Nükhet Duru, Sezen Aksu ve Nilüfer’dir; onları Füsun Önal’dan Seyyal Taner’e pek çok isim izler.

    Nükhet Duru ilk albümü Bir Nefes Gibi’yle büyük başarı kazandı. (1977)

    70’li yıllar, Türkiye’de popüler müziğin en başarılı ekip çalışmasına da sahne olur: Şarkıcı Erol Evgin, besteci Melih Kibar ve söz yazarı Çiğdem Talû ortaklığı sonucu, “İşte Öyle Bir Şey”, “Bir De Bana Sor”, “Sevdan Olmasa”, “İçimdeki Fırtına” gibi ortalığı sallayan ürünler çıkar ortaya. Bir başka mühim ekip, Cenk Taşkan – Mehmet Teoman – Nükhet Duru üçlüsüdür.

    Siyasi hareketlerin tırmanışı pop müziği de etkiler. Cem Karaca, Selda, Edip Akbayram, gibi isimler, halk müziği cephesinden Âşık Mahsuni, Âşık İhsani, Ruhi Su gibilerin katılımıyla, giderek sloganlaşan şarkılar yapar. Yılların “romantik” şarkıcısı Timur Selçuk, toplumsal mesajlar içeren şarkılar üretir. Soldan sağa bütün ideolojilerin ve fikirlerin şarkılara girdiği dönemdir bu; “İslamın yumruğu” Muhammed Ali’den “Kuklacı Marks”a herkesi plak üzerinde gördüğümüz bir dönem…

    Anadolu-pop’un isim babaları: Moğollar Saflar belirlenir, kamplaşmalar/kutuplaşmalar başlar, şarkılar belli bir amaca hizmet ederken, arabesk aradan sıyrılır. Kadere isyanla başlayan çıkış, pahalılık ve geçim sıkıntısının işlendiği şarkılarla zirveye yerleşir. Boğaziçi Köprüsü’nün açılışı, Almanya’ya göç, depremlerden maden facialarına yaşanan felaketler ve fubol, bu dönemde plaklarda işlenen konularıdır.

    Anadolu-pop’un isim babaları: Moğollar

    Yine bu dönemde, müzik piyasasında, başka bir kulvarda enteresan bir furya yaşanır. “Ak Günlere” sloganıyla yola çıkan Ecevit, en yakın rakibi Demirel’le sürdürdüğü değiş-tokuş esnasında Kıbrıs Harekâtı’na imza atınca, bir adım öne çıkar. Harekâtı müteakip yapılan hamasi plaklar bir yana, 70’ler, partiler ve liderler için en çok şarkı yazılan yıllar olmuştur.

    Esmeray’dan TRT sansürüne plaklı protesto

    Bir Esmeray plağı. Şanar Yurdatapan işi. Dönemin mizah soslu şahane şarkılarının bestecisi, TRT Denetleme Kurulu’nu bu plakla protesto eder. “Konuşmalı” bir plaktır bu, Esmeray aralarda anlatır: “Televizyona ilk çıktığım günden az sonra, bizi birbirimize yaklaştıran radyo ve televizyonun kapıları bana kapatıldı. TRT Müzik Dairesi ve Denetim Kurulu, şarkılarımı kötü, kalitesiz ve yozlaşmış buluyor. Sizin müzik zevkinizi benim şerrimden korumak için yasaklıyorlar parçalarımı…” Kurul hikâyesi çok. Bir başkası: 1973 tarihli Barış Manço şarkısı “Lambaya Püf De”nin sözleri müstehcen bulunarak denetime takılır. Manço, şarkıyı bu kez enstrümantal olarak denetime gönderir ve şarkı aynı gerekçeyle geri döner! Bu kez neyi müstehcen buldukları sorulur kurul üyelerine; cevap nettir: “Gitarist şarkıyı erotik çalıyor!”

    70’lerde liderler ve partileri öven sayısız plak yapıldı. Kıbrıs Harekatı’yla prim yapan Ecevit, bu akımın yıldızıydı.

  • Taş plaktan 45’liğe hafif müzik rüzgarı

    Taş plaktan 45’liğe hafif müzik rüzgarı

    1954’te Celal İnce’yle başlayan hafif müzik serüveni, 60’lı yılların sonlarında birçok ünlü ismi taşıyan, kitlesel bir alan yarattı. Siyasal-toplumsal alanda dünyada ve Türkiye’de yaşanan dönüşümler, müzikte de ses bulmaya başladı

    Türkiye’de 50’li yılların yıldızları, halk ozanları, alaturkacılar ve tangocular. Pop henüz emekleme döneminde. Caz dışındaki Batı müziği türleri yeni yeni tanınıyor. Yavaş yavaş mambo’dan rumba’ya, rock’n’roll’dan twist’e, çarliston’dan ça-ça’ya birçok türde ürünler veriliyor.

    60’ların başında ülkede art arda gece kulüpleri açılır, orkestralar kurulur. İlk rock’n’ roll orkestrası, Erkan Gürsal önderliğinde kurulan ve aralarında Durul Gence, Erkut Taçkın gibi isimlerin de bulunduğu Deniz Harp Okulu Orkestrası’dır. Ankara’da Sextet SSS fırtınası eserken karşılarındaki rakip, Yurdaer Doğrulu, Selçuk Ural, Gürer Aykal gibi isimleri buluşturan Jüpiterler’dir.

    Erol Büyükburç, Türkiye’de pop müziğin ilk “kült” şarkıcısıydı.

    1961’de, Ajda Pekkan’ı tanımamızdan bir yıl önce Tanju Okan çıkar ortaya. Aynı yıl, Erol Büyükburç’un çıkardığı taş plak (“Little Lucy”) bir milat olur. Plağın satış başarısı, popüler Batı müziğinin ilk büyük başarısıdır. Büyükburç, aynı zamanda Anadolu’da turneye çıkan ilk “hafif müzik” sanatçısı olacaktır.

    60’lı yıllarda taş plaklar yavaş yavaş yerlerini 45’liklere bırakmaya başlar. İlk “hafif ” 45’lik, 1962’de, Galatasaray Lisesi’nde öğrenci olan Barış Manço ve grubu Harmoniler tarafından yapılır. Süheyl Denizci, İlham Gencer, Metin Ersoy, Tülay German, Alpay, dönemin öne çıkan isimleridir. Şanar Yurdatapan ve Doruk Onatkut’lu Kentet Dogo’nun “Kara Tren”i Batı tarzında yapılan ilk popüler türkü düzenlemesi olur. Fecri Ebcioğlu’nun “C’est Écrit dans le Ciel” şarkısına Türkçe sözler yazarak oluşturduğu “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş”, sonradan “aranjman” olarak anılacak türün ilk “hit”idir. Fikret Şeneş ve Sezen Cumhur Önal, aynı tarihlerde, yazdıkları Türkçe sözlerle ünlenir. Türkiye’yi ziyaret eden (Adamo, Johnny Hallyday, Sacha Distel gibi) meşhur yabancı şarkıcılar, o dönemde Türkçe plaklar doldurur.

    İlk Altın Mikrofon finalistleri turnede. (1965)

    1962-66 arası bereketli: Cem Karaca’nın grubu Apaşlar, Fuat Güner ve Özkan Uğur’lu Kaygısızlar, içinden Üç Hürel’i doğrucak Selçuk Alagöz Orkestrası ve nicesini bu dönemde tanırız. Erol Evgin’in Moda’da sahneye çıkması da bu yıllara tekabül eder. 60’lı yılların ortalarından itibaren Ajda Pekkan, Ay-feri, Gönül Turgut, Zaliha, Zümrüt, Kamuran Akkor gibi kadın solistler adlarından söz ettirmeye başlar. Yine aynı yıllarda duyduğumuz üç “genç” isim, Timur Selçuk, Barış Manço ve Fikret Kızılok’tur. 1964’te, Tülay German’ın seslendirdiği “Burçak Tarlası”, adını yıllar sonra Moğollar’ın koyacağı Anadolu-pop’un başlangıcı ve ilk “hit”i olur.

    Ajda Pekkan, 1961

    1965’ten itibaren Hürriyet’in düzenlediği Altın Mikrofon Armağanı Yarışması, “Türkçe sözlü hafif Batı müziği” açısından bir dönüm noktasıdır: Bu türü, geniş kitlelerle tanıştırır. Yıldırım Gürses, Rana Alagöz, Erkin Koray, Silüetler, Mavi Işıklar farklı tarzlarda hit parçalarla öne çıkarlar. Apaşlar’ın beyni Mehmet Soyarslan’ın “Resimdeki Gözyaşları” ve “Bu Son Olsun” gibi besteleri ve bunları plak yapan Cem Karaca’nın performansı, 60’ların ikinci yarısına damgasını vurur.

    Dünyada toplumsal muhalefetin, özellikle gençlik hareketlerinin kitleselleştiği 60’ların sonunda Türkiye de kaynamaya başlar. “Hafif müzik”te “protest” iklimin etkileri görülür. Yine bu dönemde, mini etekten kadın-erkek ilişkilerine toplumsal hayattaki deği- şimler ve modalar, sıklıkla müzikte dillendirilir. Soğuk Savaş yıllarıdır bunlar ve Ay’a ayak basıldığı 1969’da, “hafif müzik”, yepyeni rotalara yelken açmıştır.

    Dost Amerika’dan “Oşt” Amerika’ya

    1954’te İzmir Fuarı’ndaki Amerikan pavyonunda ücretsiz olarak dağıtılan bir plastik plakta “tango kralı” Celal İnce’nin seslendirdiği “Dostluk Şarkısı”, 1946’da USS Missouri’nin ziyaretiyle başlayan Türk-Amerikan flörtünün nişanesidir. Kore’ye gönderilen askerlere moral olsun diye yapılan plaklar da döneme ilişkin birer tarihi belge niteliğinde. Asker uğurlamada söylenen coşkulu şarkılar, yazık ki yerlerini kısa zamanda şehitler için yakılan ağıtlara bırakacak, dost Amerika algısı halk ozanlarının dilinde “Katil Amerika”ya dönüşecek. Âşık Ferhat’tan Oşt Amerika, Puşt Amerika, Mehmet Koç’tan Amerikan Köpeği gibi kızgın şarkılar gelecek.

  • Göklerin en parlak yıldızıydı

    Göklerin en parlak yıldızıydı

    Türk Hava Kuvvetleri’nin akrobasi takımı Akrotim’in kurucusu, “Yarasalar”ın komutanı Emekli Yarbay Necati Artan 87 yaşında vefat etti. Artan’ın 1965’te gerçekleştirdiği “9’lu Uçuş” dünya havacılık tarihinde bir ilkti.

    Necati Artan 1928 yılında Bursa Nilüfer’de, Bulgaristan göçmeni Mehmet ve Hatice Seher Artan’ın üçüncü oğlu olarak dünyaya geldi. Kuleli Askerî Lisesi’nde ve Konya’da Havacılık Okulu’nda okudu, 1950’de Hava Okulu’ndan mezun oldu. Türk Hava Kuvvetleri’nde Merzifon ve Ankara’da görev yaptı.

    Türk Hava Kuvvetleri’nin dördüncü akrobasi timi “Yarasalar” millî akrotiminin komutanıydı. Pervaneli Spitfire uçaklarından F-102’lere kadar farklı tipte jetlerle başarıyla uçan Artan, efsane F-86’ların akrobasi ekibinin lideriydi. Türk Hava Kuvvetleri’nin dördüncü akrobasi timi “Yarasalar” millî akrotiminin komutanıydı. Pervaneli Spitfire uçaklarından F-102’lere kadar farklı tipte jetlerle başarıyla uçan Artan, efsane F-86’ların akrobasi ekibinin lideriydi.

    87 yaşında aramızdan ayrılan pilot, emekli olduktan sonra uzun yıllar İstanbul Havacılık Kulübü’nde sivil pilotların yetişmesi için çaba harcamıştı. Türkiye’nin ilk jet pilotlarından olan Artan ve takımının F-86 uçakları ile İstanbul semalarında 9 uçakla yaptıkları gösteri bilindiği kadarıyla dünyada bir ilkti. 31 Ekim 1965’te Dolmabahçe üzerinde yapılan bu akrobasi gösterisi, uzun yıllar konuşuldu. Artan, 191. Filo komutanlığı yaptıktan sonra Hava Pilot Yarbay rütbesiyle 1969’da emekli oldu.

    Seçkin pilotlar 60’lı yıllardaki “Yarasalar” akrotimi, dönemin seçkin pilotlarından oluşuyordu. Sol baştaki Necat Artan, ekibin lideriydi. 1965’teki 9’lu kol uçuşundan yıllar sonra bile, Necati Artan’ın uçak sevgisi ve tutkusu devam etti.

    Kendisiyle yapılan son röportajlardan birinde yanındaki genç pilotlara şunları söylemişti:

    “Dünyada torpili olmayan tek meslek akrobasidir. Bir şaşkına torpil yap, ver tayyareyi, parça parça yapıp gelsin. Bu tabiatın kanununa aykırıdır. Zararı olur. Bu nedenle biz bu ekibi kurarken büyük destek gördük. Beni Lütfü Gündoğdu yetiştirmişti. Allah bin kere ondan razı olsun… Emekli olduktan sonra yaz tatiline çıkmıştım. Türk Yıldızları gösteri uçuşu yapıyordu. Kucağında çocuğuyla bir anne gördüm. Siz uçarken el kaldırmış dua ediyordu. Çok duygulanmıştım. Hele hele siz bazen yapıyorsunuz ya ‘karın üzerinden geçmek mi’ ne diyorsunuz ona? (alçaktan uçuş). Yüzde yüzle halkın arasından geçince o anda bütün vücut titriyor. O titreyişte muazzam bir güzellik var. Titretin anasını satayım. Arkanızda ben varım, korkmayın… Gençliğimde yaptıklarımın aynısını şimdiki gençler yapıyor. O zamanki komutanlarımızın ne gayret içinde olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Bugün onlar sayesinde hürüz, ayaktayız, külhaniyiz. Onlar varken bu ülkeye hiç kimse dokunamaz. Onun bilinci içindeyiz”.

    Efsane gösteri

    1965’te Dolmabahçe üzerinde 9’lu uçuşu gerçekleştiren Necati Artan ve ekibi hem Türk Hava Kuvvetleri’nin gururu oldu hem de uzun yıllar ve hâlâ konuşulan bir gerçek efsane yarattı.

  • Milli sanayinin ilk adımları

    Milli sanayinin ilk adımları

    Fotoğraf, Karabük Demir Çelik Fabrikası’nın temelini atmaya gelen Başbakan İsmet İnönü ve beraberindeki heyet tören alanına girerken çekilmiş. Kalabalık sağdan bindirdikçe protokol sola kaymış ve İnönü ayağına serilen ipek halıların dışına düşmüş. Halılarda yürüyen kişi ise Zonguldak Valisi Halit Aksoy (eli ceketinin önünde). Fotoğraf karesinin en solunda, Bartınsporlu genç sporcuların başında görülen kişi ise Bartın Belediye Başkanı Kemal Samancıoğlu. Cumhuriyet’in 1925’ten beri hayalini kurduğu entegre demir çelik tesisi, milli sanayiyi oluşturma yolunda çok önemli bir adımdı. Bugün 230 bin nüfuslu bir il olan Karabük fotoğrafın çekildiği tarihte Safranbolu’ya bağlı Öğlebeli Köyü’nde birkaç ailenin yaşadığı bir mahalleydi.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

  • Bir dedektif, bir katil ve bol bol caz

    Bir dedektif, bir katil ve bol bol caz

    HÜSEYİN ÇUKUR

    20. yüzyılın ilk yarısında, tarihsel olarak yakalanamamış bir katilin izini sürmek ister misiniz? “Baltacı” adıyla maruf katilimiz, kusursuz cinayetler işlemiyor; kendisine göre geçerli sebepleri var. Romanın üç dedektif-araştırmacı kahramanı da üç ayrı koldan ve kendi yöntemlerince katilin peşinden sürükleniyor… Sürükleniyorlar çünkü katili yakalayacaklarına inandıkları her iz, her görgü tanığı, her ipucu onları New Orleans’ın karanlık, girdabı andıran, her sınıfın kendi çıkarları için kanunsuz işler yaptığı, tekinsiz atmosferine sokuyor.

    Tütün, Bataklık ve Caz-New Orleans Cinayetleri’nde yaklaşık 10 yıl önce Katrina Kasırgası’nın darmadağın ettiği, neredeyse haritadan sildiği New Orleans, 20. yüzyılın tüm gerçekliğiyle (yoksulluk, ırkçılık, müzik vb.) başarılı bir şekilde resmediliyor.

    Bu tarihsel sürecin parçası olan ve dedektiflik bürosunda çalışan kız arkadaşıyla katilin peşine takılan kahramanlarımızdan biri de Louis Armstrong (Romandaki adıyla Lewis). Yazar Ray Celestin, cazın bu efsane müzisyenini de romana dâhil ederek müthiş bir iş başarmış.

    Louis Armstrong’un yaşam öyküsünden gerçeklikleri de yansıtan Celestin, 1920’lerin müzik akımlarını, caz gruplarını; müziğin, bu tekinsiz bölge sakinlerinin hayatlarının nasıl merkezinde yer aldığını polisiye kurgunun içine ustalıkla yerleştirmiş.

    Romanın beni en etkileyen bölümlerinden biri şu oldu: Baltacı, gazetelere gönderdiği mektupta, o gece, o kasabada caz müziği dinlemeyen herkesi öldüreceğini söyler. Mektubun paylaşılmasından sonra kasabada başlayan hareket, bar işletmecilerinin o meşum geceyi büyük bir partiye çevirmek için yeni caz gruplarını ayarlaması, insanların korkusu, kara tenli oldukları için sadece otobüsün arka koltuklarına oturmak zorunda kalanlar, arka sokaklar, suç ve cümbüş… Ray Celestin, dönemin Amerika’sına tarihsel olarak hâkim olduğunu bize hissettiriyor.

    Caz müziğini sevenler için de ayrı bir keyif veriyor roman. Müzisyenlerin gündelik hayatları, fakirlikleri, müziğe bakışları, amatör ruhları hüzünlendiriyor da ister istemez. Günümüzde efsane caz müzisyenlerin birçoğunun o topraklarda doğup büyümüş olması bu yüzden kimseyi şaşırtmamalı. Sanatsal üretimin ol- mazsa olmazı bütün unsurlar o coğrafyada var çünkü: İnsan, sokak, acı, acı, acı, acı…

    YENİ ÇIKAN

    İstanbul’u donduran iki kışın öyküsü

    İstanbul’un yakın tarihine damga vurmuş, Haliç ve Boğaz sularının donduğu 1929 ve 1954 yıllarında yaşanan iki kış mevsimi Cengiz Kahraman’ın yeni kitabına konu oldu. Geçen ay bir hafta bile sürmeyen kar yağışının 2015 İstanbulu’nu ne hale getirdiği düşünülünce, Avrupa’nın neredeyse tamamını kasıp kavuran 1929 ve 1954 kışlarında nelerin yaşandığını düşünmek insanı ürpertiyor.

    2 Ocak-14 Mart arası süren 1929 kışının sonuçları o kadar ağır ki, susuzluk, yakıt ve gıda yokluğu, fırtınanın getirdiği yangınlar, yanarak ya da donarak ölenler, yokluğu fırsat bilip zam yapan vurguncular günlük sıradan olaylar haline geliyor. Yıldız’daki Mülkiye Mektebi civarına gelen kurdun öğrenciler tarafından öldürülmesi, Maslak’ta rastlanan kurt sürüsüne jandarmanın operasyon yapması, Eyüp sırtlarında evlerinin çatıları uçunca soğukta mahsur kalan 100 mahallelinin kurtarılması da dönemin haberlerinden.

    1929 kışı kadar korkunç olmasa da yine büyük sıkıntıların yaşandığı, 2 Ocak-8 Mart arasında şiddetini hissettiren 1954 kışı ise daha çok donmuş Boğaz’ın üzerinde poz veren insanların fotoğraflarıyla kazınmış hafızamıza.

    Kahraman’ın kitabındaki enfes fotoğraflar sayesinde her iki kışa da tanıklık etmenin yanı sıra bugün yerlerinde yeller esen eski yapıların arasında da nostaljik bir yolculuk yapıyoruz.

    1929 kışında Galata Köprüsü üzerinde işe gitmeye çalışan İstanbullular

    Deneme

    HERODOT’LA YOLCULUKLAR

    Dünya, Polonyalı ünlü gazeteci ve yazar Ryszard Kapuscinski’yi (1932-2007) üçüncü dünya ülkelerinden geçtiği haberler ve bu ülkeler üzerine yazdığı kitaplarıyla tanıdı. Türk okuyucusunun da Futbol Savaşı, Afrika Aslanı, İmparatorluk ve Şahların Şahı adlı kitaplarına büyük ilgi gösterdiği Kapuscinski, ömrünün sonlarına doğru yazdığı Herodot’la Yolculuklar’da, uzun gezilere çıktığı gazetecilik yılları boyunca feyiz aldığı Herodot’a saygısını sunuyor.

    Araştırma

    MÜSLÜMANLARIN GÖZÜNDEN HAÇLI SEFERLERİ

    Yüzyıllar boyunca Avrupa merkezli bir bakış açısıyla incelenen Haçlı Seferleri’ni Müslüman dünyanın bakış açısıyla inceleyen kitap, Haçlıların geçtiği bölgelerde yaşayanların gösterdiği tepkilere ışık tutuyor. Edinburgh Ünversitesi’nde İslam tarihi profesörü olan Carole Hillenbrand, Haçlıları ve Haçlı seferlerini ortaçağ müslüman kaynaklarına dayanarak incelediği kitabıyla Ortadoğu’nun yalnızca geçmişini değil bugününü de anlamaya yardımcı olan ufuk açıcı bir çalışma.

    Araştırma

    İDMANCI RUHLAR

    Mehmet Yüce, Türk futbol tarihinin Cumhuriyet’in ilanına kadar olan dönemini anlattığı Osmanlı Melekleri’nin ardından 1923-1952 dönemine ayırdığı ikinci kitabıyla karşımızda. Hakkında pek fazla bilginin olmadığı bir dönemi anlatmaya girişen Yüce, ilk kitabında olduğu gibi bu kez de amacına ulaşmış. Kitap, dönemin futbolcularını, antrenörlerini, hakemlerini, kulüp yöneticilerini, taraftarlarını, spor yazarlarını ve hatta stadyumlarını keşfetmek isteyenler için bir rehber niteliğinde.