Yazar: #tarih

  • Utangaç solculuk

    Utangaç solculuk

    Bülent Ecevit liderliğindeki yeni CHP 1973 seçimlerine solcu kimliğini vurgulayarak ve buna uygun vaatlerle girdi. Toprak reformu, madenlerin devletleştirilmesi gibi vaatler sağcı yazarları öfkelendirmişti.

    Solun 1960’lı yıllardaki yükselişi ve TİP’in 1965 seçimlerindeki başarısı CHP’nin de kendisini “ortanın solu”nda yeniden tanımlamasına yol açmıştı. Genel sekreter Bülent Ecevit 1972’de genel başkan olunca CHP iyice sosyal demokrat bir yönelime girdi. Partinin “Ak Günlere” başlıklı meşhur 1973 Seçim Beyannamesi de bunun göstergesiydi.

    CHP’nin seçimlere genel af, toprak reformu, madenlerin ve petrolün devletleştirilmesi gibi vaatlerle girmesi sağcı yazarları ve Demirel başta olmak üzere sağcı politikacıları öfkelendirmişti. Bu nedenle, Ecevit’le 1970’de seçimle geldiği iktidardan 1973’te askeri darbeyle indirilip katledilen Şili’nin sosyalist lideri Salvador Allende arasında benzerlik kurma modası başladı.

    1973 seçimlerinden önce artık düzenli yayına başlayan televizyondan propaganda hakkı verilmesi düşünülse de sonradan vazgeçilmişti. Ancak seçim çalışmalarıyla ilgili haberlerin televizyonda yer alması bir ilktir. Radyodan propaganda devam ediyordu.

    Hürriyet, seçimlere genel af, toprak reformu, madenlerin devletleştirilmesi vaatleriyle giren CHP’nin başarısını sürpriz olarak nitelendirmiş.

    Partilerin kampanya müzikleri de daha önce olmadığı kadar önemliydi. CHP mitinglerinde Ecevit’ten önce çıkıp “Sev Kardeşim” ve “Hayat Bayram Olsa” şarkılarını söyleyen Şenay, mitinglerde sahne alan ilk şarkıcı oldu. Bu seçimin bir yeniliği de partilerin çakmak, kalem, anahtarlık gibi hediyelik eşyalar dağıtmaya başlamasıydı.

    14 Ekim 1973’te yapılan seçimlerde CHP yüzde 33.29 oyla birinci, AP yüzde 29.82 oyla ikinci oldu. Seçimlerin sürprizi Milli Görüş geleneğinin kurucusu Necmettin Erbakan liderliğindeki Milli Selamet Partisi’nin (MSP) 11.8 oy oranıyla 48 sandalye kazanmasıydı. CHP tek başına hükümet kurabilecek milletvekili sayısına sahip değildi. Bu nedenle Ecevit koalisyon görüşmelerine başladı. Önceleri küçük bir olasılık olarak görülen birbirine taban tabana zıt CHP ve MSP’nin koalisyonu fikri, diğer ihtimallerin hızla tükenmesiyle tek seçenek olarak kaldı ve 26 Ocak 1974’te CHP-MSP hükümeti kuruldu.

  • Ve Demirel sahnede…

    Ve Demirel sahnede…

    Türk siyasetinin gelecek 40 yılına damgasını vuracak AP lideri Süleyman Demirel’in başbakanlık koltuğuna oturduğu 1965 seçimlerinde ilk kez bir sosyalist parti de Meclis’e girdi.

    DP’nin devamı olan partilerin en büyüğü Adalet Partisi (AP), 27 Kasım 1964’teki kongrede Süleyman Demirel’i genel başkanlığa getirirken, Türk siyasetinin gelecek 40 yılına damga vuracak en önemli siyasi figürlerinden birini de seçiyordu.

    Demirel liderliğindeki AP ilk iş olarak 14 Şubat 1965’teki bütçe görüşmeleri sırasında İnönü hükümetinin düşürülmesini sağladı. Ardından genel seçim kararı alındı. AP, kitap ve güneşten oluşan amblemini de seçim öncesi kıratlı amblemle değiştirdi. Kırat sembolü, gazeteci Ahmet Kahraman’ın aktardığı gibi, partinin kurucularından Mehmet Turgut’un ünlü İskoç viskisi White Horse içerken, şişenin üzerindeki beyaz at ambleminden esinlenmesi sonucu ortaya çıkmamıştı. Kırat, DP’yi hatırlatan bir simgeydi. DP, Ocak 1946’da kurulduğunda “demokrat” sözcüğü yaygın kullanılmayan ve köylü vatandaşların zor telaffuz ettiği bir sözcüktü. Bu nedenle DP, birçok köylü için Demokrat Parti değil, “demir kırat parti”ydi. AP, kıratı sembol seçerek DP’nin devamı olduğunun altını çizmiş oluyordu.

    Mehmet Ali Aybar

    Seçimler 10 Ekim 1965’te yapıldı. AP’nin yüzde 52.87 oyla 240, CHP’nin yüzde 28.74 oyla 134 sandalye kazandığı seçimin en önemli özelliği küçük partilerin önünü açan milli bakiye sisteminin uygulanmasıydı. Bu sayede ilk kez bir sosyalist parti, yüzde 3 oy alan Mehmet Ali Aybar önderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) 15 milletvekiliyle Meclis’e girdi.

    Siyaset artık solculuk sağcılık ekseninde tartışılıyordu. Demirel o yıllarda, 1980’lerden itibaren çizmeye çalıştığı demokrat portresinin çok uzağındaydı. “Solculuk yokken ülke rahattı”, “Meczup solcular beğenmiyorsa çeksin gitsin” ve “Düzeni değiştirmek isteyenin kafasını kırarlar” sözlerini hep o dönemde söylemişti.

    Seçimleri güzellik yarışmasına benzeten Akbaba dergisi, seçimden önceki kapağında liderleri bikinili güzeller olarak resmetmiş.

    TİP’in uğradığı saldırılar ve 1969 seçimleri öncesi milli bakiye sisteminin değiştirilmesi sonucu, sosyalist sol parlamenter mücadelenin dışına itildi. Bu durum bazı solcuların sistem içi mücadeleden vazgeçip farklı eğilimlere yönelmesine sebep oldu. O tarihten sonra Türkiye solunda öğrenci hareketinin ön plana çıkmasının sebebi de budur.

    1965 seçiminin özelliklerinden biri de seçim mitinglerinde, pankartların ve sloganların ön plana çıkmasıydı. O güne kadar mitinglerde davul-zurna çalınır, “ya ya ya şa şa şa” düzeyinde sloganlar atılırken, hep bir ağızdan organize slogan atılması dönemi 1965’te başlamıştır. Aynı dönemde Türkiye’deki ilk futbol tribününü kuran Eskişehirsporlu Orhan Erpek (Amigo Orhan), tribünlerde toplu halde tezahürat yapılıp bayraklar sallamanın siyaseti de etkilediğini ve eşzamanlı olarak parti mitinglerinde de benzer manzaraların görülmeye başladığını anlatır.

    GELENEK

    Siyaset kurbanları

    Siyasi partilerin uzun araç konvoylarıyla gösteri yapması eskiden daha nadir görülürken 1965 seçimleriyle birlikte gelenek haline gelmeye başladı.

    Bu seçimle başlayan bir gelenek de liderler için toplu kurban kesme etkinliğidir. Elbette Anadolu’nun birçok yerindeki “ağır” misafirler için kurban kesme geleneği siyasete de sirayet etmişti ve 1965’ten önce de liderler için kurban kesilirdi. Hatta DP lideri Adnan Menderes 1960 başlarında gittiği Tarsus’ta bir partili küçük oğlunun boğazına bıçak dayayarak olaya fantastik bir boyut katmış ve “Sana oğlumu kurban etmek istiyorum Menderes” diye bağırmıştı.

    Ancak toplu kurban kesimi 1965’te başladı. 1980’li yıllara gelindiğinde kurban kesme merasimleri çığrından çıkmıştı. Bazı uyanık partililer, zaten mezbahada kesilecek hayvanları liderleri için “kurban ediyor”, lider bölgeden ayrıldıktan sonra kesilen hayvanlar tekrar mezbahaya götürülüp etler satışa çıkarılıyordu.

    1959’da Menderes için kurban edilen Hecin cinsi bir devenin torununun 1987’de Demirel için kurban edilip gazetelerde haber olması da bu ilginç tarihin ilginç notlarından biridir.

  • Türkiye koalisyonla tanışıyor

    Türkiye koalisyonla tanışıyor

    Askeri darbe sonrası kapatılan DP’nin devamı olduğunu söyleyen partilerin de yarıştığı 1961 seçimlerinin ardından, ordunun da etkisiyle siyasi tarihimizin ilk koalisyon hükümeti kuruldu.

    Ordu, 27 Mayıs 1960’da on yıldır iktidarda olan Demokrat Parti’yi kapatmış, birçok üyesini hapsettiği partinin tüm örgütünü dağıtmıştı. Buna karşın CHP ve CMKP’nin (1958’de adını değiştiren, Bölükbaşı liderliğindeki eski CMP) örgütsel yapısı ayaktaydı. Darbeden sonra DP’nin devamı olduğu iddiasıyla iki büyük parti kurulmuştu: Adalet Partisi (AP) ve Yeni Türkiye Partisi (YTP).

    15 Ekim 1961’de yapılan seçimle çok partili yaşama geri dönüldü. Milli Birlik Komitesi (MBK), adaletsiz seçim yasasını değiştirmiş, tüm partilere DP’nin yasakladığı radyodan propaganda hakkını yeniden tanımıştı.

    Seçimleri yüzde 36.7 oyla 173 sandalye kazanan CHP birinci tamamladı. İkinci sıradaki AP yüzde 34.8’le 158, CKMP yüzde 14’le 54, YTP 13.7’yle 65 milletvekili çıkarmıştı. Hiçbir partinin tek başına iktidar olamadığı seçimlerde halkın yetkiyi DP’nin devamı partilere vermek istediği çok açıktı. Bu durumda en mantıklı şey bu partiler arası bir koalisyonun kurulmasıydı. Ancak bunu istemeyen askerler CHP önderliğinde kurulacak koalisyon fikri üzerinde çalıştı ve CHP-AP koalisyonu kuruldu. Türkiye’nin ilk koalisyonu olan bu hükümetin ardından, 1965 seçimlerine kadar iki ayrı koalisyon hükümeti daha görev yaptı.

    İnönü, Alican (YTP), Dinçer (CKMP) ve CHP’den Feyzioğlu. İkinci koalisyon dönemi.
  • Tek adama karşı ittifak

    Tek adama karşı ittifak

    Türkiye tarihinin en gergin ve en sert mücadeleye sahne olanı 1957 seçimleridir. Seçimden önce muhalefet partileri ortak cephe oluşturmaya, iktidar buna engel olmaya çalışırken siyasi gerilim seçim sonrasında artarak 27 Mayıs 1960 darbesine kadar devam eder.

    Muhalefet partileri 1954 seçimlerinden sonra DP’yi tek başlarına deviremeyeceklerini fark edip işbirliğinin yollarını aramaya başlamışlardı. İktidar 1958 ilkbaharında yapılması gereken seçimleri 27 Ekim 1957’ye çektiğini açıkladıktan sonra CHP, CMP ve Hürriyet Partisi arasındaki igörüşmeler hızlansa da DP yasayı değiştirerek muhaliflerin ittifak yapmasını neredeyse imkânsız hale getirdi.

    DP’nin antidemokratik gidişatı, partinin dört kurucusundan biri olan Fuad Köprülü’ye bile yaka silktirmişti. Köprülü, partiden 6 Eylül 1957’de istifa ederken “Bu seçim mücadelesi; tek parti, tek şef dönemini canlandırmak isteyen bir adama karşı koca bir milletin mücadelesidir. Demokrasi nizamına iman etmiş bütün vatandaşların aralarındaki ihtilafları bir kenara bırakarak işbirliği yapmaları vatan borcudur” diyordu.

    Seçimlere gidilirken DP’nin en ilginç hamlesi, 1954 seçimlerinden sonra “Nevşehir vilayeti teşkil edileceğinden bölgede ikinci bir vilayet lüzumsuz hale gelmiştir” gibi enteresan bir gerekçeyle ilçe yaptıkları Kırşehir’i “Tarihi, içtimai, kültürel, ekonomik ve coğrafi bakımlardan büyük önem taşıdığı” gerekçesiyle yeniden il yapmasıydı.

    Seçimlerde DP yüzde 47,9, CHP yüzde 41, CMP 7.1 ve Hürriyet Partisi yüzde 3.9 oy alır. Seçim sisteminin bir kez daha yaradığı DP oy oranı 10 puan düşmesine rağmen 610 milletvekilliğinden 424’ünü kazanmış, CHP 178, diğer iki parti dörder milletvekili çıkarmıştır. Kırşehir’i tekrar il yapmanın iktidara bir faydası olmamıştır. Bir önceki seçimde Kırşehir oylarının yüzde 43.5’ini alan CMP, 1957’de oy oranını yüzde 63’e çıkarır.

    1957 seçimlerinde 1946’daki düzeyde olmasa da bazı uzulsüzlükler olduğu kesindir. Sözgelimi Gaziantep’te radyo önce CHP’nin kazandığını ilan etmiş, daha sonra köylerden gelen oylar sayesinde DP’nin birinci çıktığı açıklanmıştır. CHP itiraz edince oylar yeniden sayılmak üzere Adliye binasına getirilir, haftasonu tatili olduğu için sayım Pazartesi gününe bırakılır. Ancak Pazar günü Adliye binası, içinde oylarla birlikte şüpheli bir şekilde yanar.

    1957 seçimlerinin iktidarla muhalefet arasındaki ipleri koparan bir seçim olduğunu söyleyebiliriz. Muhalefet seçimden sonra güç birliği çalışmalarını hızlandırır. Türkiye Köylü Partisi CMP’ye, Hürriyet Partisi CHP’ye katılır. DP de buna karşı “Vatan Cephesi”ni kurar. Türkiye, 27 Mayıs darbesine kadar giderek yükselen bir siyasi gerilimle yaşayacaktır.

    KASIM GÜLEK

    ‘İsterseniz pantolonumu indireyim’

    1950’li yılların en ünlü politikacılardan biri, CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’tir. Amerikanvari siyaseti Türkiye’ye getiren kişi olarak bilinen Gülek, halkla kurduğu iyi ilişkiler nedeniyle DP iktidarının en çok gazabına uğrayan muhaliflerden biridir. Örneğin, 1955’te Rize’de bir esnafın elini sıktığı için izinsiz siyasi faaliyet yapmaktan tutuklanıp altı ay hapse mahkum olmuştur. Gülek’le ilgili en ilginç hikâyelerinden biri Bilecik’ten aday olduğu 1951 ara seçimlerinde yaşanır. DP’liler,

    Robert Kolej mezunu Gülek’in o dönem yaygın olmayan kepli cüppeli mezuniyet fotoğrafını ele geçirip “Kasım Gülek papaz olmuş, zaten sünnetsizmiş” propagandasına başlarlar. Bir mitingde söylentileri “İsterseniz pantolonumu indireyim” diye yalanlayan Gülek, o günleri gazeteci Mehmet Ali Birand’a şöyle anlatır: “Sünnetsiz olduğumu söylediklerinde cevap olarak ‘Bunu söyleyenin kızı da amma gevezeymiş’ dedim. Öyle bir dedikoduya ancak bu şekilde cevap verilirdi. Ama bunlar demokrasinin çocukluk hastalıklarıydı.”

  • Sen misin oy vermeyen!

    Sen misin oy vermeyen!

    Demokrat Parti’nin zafer kazandığı 1954 seçimleri, Menderes iktidarının demokrasiden uzaklaşmasının mîlâdı oldu. Güç sarhoşluğuna kapılan DP iktidarı, seçimi kazanamadığı Kırşehir ilini ilçe yapmak gibi inanılmaz bir karara bile imza attı.

    Adaletsiz çoğunluk sistemi 2 Mayıs 1954 seçimlerinde bir kez daha DP’ye yaramış ve parti yüzde 57.6 oyla 541 milletvekilliğinden 503’ünü almıştı. CHP yüzde 35.4 oyla yalnızca 34 vekil çıkarırken, Osman Bölükbaşı’nın Cumhuriyetçi Millet Partisi (CMP) yüzde 4.85 oy oranıyla beş sandalye kazanmıştı. Malatya, Kars ve Sinop’ta CHP, Kırşehir’de CMP birinci olmuş, kalan tüm illerde ipi DP göğüslemişti.

    Normalde bu kadar büyük bir zafer kazanan iktidarın kendine olan güvenini tazelemesi ve muhaliflere daha hoşgörülü yaklaşması beklenirdi ama tam tersi oldu. İktidar Meclis açıldıktan hemen sonra bir dizi antidemokratik yasa çıkarttı.

    Yeni düzenlemelerle DP’nin 1950 seçimlerini kazanmasının en önemli sebebi olan radyoda propaganda günleri bitiyor, devlet radyosunun kapıları muhalefete kapatılıyordu. Menderes’in “Muhalefetin radyodan yararlanma gibi bir hakkı olamaz” diye savunduğu karar, radyonun
    27 Mayıs darbesine kadar en önemli siyasi tartışma konularından biri olmasına yol açtı.

    İktidar bunun dışında ceza yasasında muhalefet partilerini ve basını baskı altına alacak başka düzenlemeler de yaptı. Ancak iktidarın en inanılmaz hamlesi seçimlerde birinci olamadığı iki kenti cezalandırması oldu. Hedeflerden biri CHP’nin birinci çıktığı, İsmet İnönü’nün memleketi Malatya’ydı. Malatya’da gerçekten çok büyük bir İnönü sevgisi vardı. Uzun yıllar CHP yöneticiliği de yapan gazeteci Orhan Birgit anılarında, 1950 seçimlerinden sonra CHP Malatya yöneticilerinin uzak kasaba ve köylerdeki partililere İnönü’nün seçimi kaybedip cumhurbaşkanlığı makamından ayrıldığını aylarca söyleyemediklerini, Ankara’dan gelenleri de “Siz de sakın söylemeyin” diye uyardıklarını anlatır.

    DP iktidarı kentin 1954 seçimlerindeki tercihini, ilçesi Adıyaman’ı il yapıp Malatya’yı ikiye bölerek cezalandırdı. Ama Malatya yine şanslıydı çünkü yüzölçümünün ve nüfusunun bir bölümünü kaybetse de il olarak kalmaya devam edecekti.

    Asıl ceza, Osman Bölükbaşı liderliğindeki CMP’nin beş millet- vekilliğinin beşini de kazandığı Kırşehir’e verildi. 30 Haziran 1954’te alınan kararla o güne dek Niğde’e bağlı bir ilçe olan Nevşehir il yapılırken, il olan Kırşehir ilçe yapılıp Nevşehir’e bağlandı. Menderes aldıkları kararın siyasi bir karar olmadığını söylüyor, ama şu sözleriyle kendi kendini tekzip ediyordu:
    “Bu kanunun siyasi maksatlı olduğunu bir an için farzedelim. Peki Kırşehir vilayetinin içtimai ve siyasi bünye itibarıyle bir anormallik göstermekte olduğunu inkâr edebilir misiniz?”

    Karar Kırşehir’de büyük bir üzüntüye sebep oldu. Memleketinin kendisi yüzünden ilçe yapıldığını söyleyen Bölükbaşı kararı “Bir Arap için Arabistan’ı yakmaya değer miydi? Ama elbet bir gün gelecek, bir bayram havası içinde Kırşehir vilayet konağına bayrak çekilecek ve vali makamına oturacaktır” diye değerlendirdi.

    Malatya ve Kırşehir’le ilgili kararın bir etkisi de, iktidarların istedikleri ili ilçe, ilçeyi il yapabildiğini göstermesi ve o tarihten sonra il yapma sözünün Türk siyasetçilerinin en önemli seçim vaatlerinden biri olmasına sebep oluşudur.

    PORTRE

    Menderes’in kâbusu Osman Bölükbaşı

    DPiktidarının, Kırşehir’in ilçe yapmasının sebebi 1954 seçimlerinde bu kentteki tüm milletvekilliklerini kazanan CMP’nin lideri Osman Bölükbaşı’dır. Büyük bir toprak sahibinin oğlu olan, Fransa’da fizik ve matematik eğitimi gören Bölükbaşı, Türkiye siyasi tarihinin en güçlü hatiplerinden biridir. Düzce mitinginde 8 saat 35 dakika konuşmak gibi kolay kolay kırılamayacak bir rekora imza atmıştır. Sivri dili ve uzlaşmaz tavrı yüzünden 1946-57 arasında altı kez tutuklanır.

    Bir mitingde “İktidar konuşmayı yasakladı, bakışmayı da yasaklamadan önce birbirimizi doya doya süzelim” deyip halkla uzun uzun bakışması da unutulmazları arasındadır.

    Adnan Menderes’in siyasi hasımları içinde en çok asabını bozan kişinin Bölükbaşı oduğunu söylemek hiç de abartılı olmaz. DP milletvekili ve gazeteci Cihad Baban Politika Galerisi adlı kitabında bunu şöyle anlatıyor: “Bölükbaşı, Menderes için bir kâbus oldu. Menderes’in herhangi bir rakibi kürsüye çıktığı zaman, konuşmacıyı susturmak isteyen DP’liler, Bölükbaşı söz alınca
    işi şakaya vururlardı. Yani, tek başına Bölükbaşı, DP grubunu korkuturdu. Aşağıdan lâf atana, öyle bir karşılık verirdi ki; o zat, o sözün altında ömrü boyunca kalırdı. İyisi mi, hazretin gözüne hiç gözükmemekti.”

  • Yeter söz kampanyanın

    Yeter söz kampanyanın

    Seçimleri Demokrat Parti’nin kazanması, yani iktidarın seçimler yoluyla el değiştirmesi Türkiye için bir ilkti ama 1950 seçimleri birçok başka ilke daha sahne oldu.

    Bu seçimlerinin en önemli yeniliklerinden biri siyasi partilerin ilk kez, kendilerini seçmenlere tanıtabilmek için seçim kampanyaları yapmalarıydı. CHP iktidar olmanın gücünü kullanıyor, özellikle parti komiseri gibi davranan il valilerinin çabalarıyla yurdun her köşesindeki seçmene ulaşıyordu. DP bu şanstan yoksun olduğu için daha profesyonel bir kampanya yürüttü. Partilere seçimden 15 gün önce başlayarak verilen radyodan propaganda hakkı, daha çok kırsal bölge oylarını hedefleyen ve devlet olanaklarından yoksun DP’nin işine yaradı.

    Kampanya afişleri de 1950 seçiminin ilklerinden biriydi. DP’nin “Yeter söz milletindir” sloganı 1950 seçimlerinin en bilinen sloganı olmuştu. Üzerinde bu sloganın olduğu Selçuk Milar imzalı meşhur afiş, siyasi tarihimizin önemli renklerinden biri olarak hafızalara kazındı.

    Henüz araştırma şirketleri ve seçim anketleri dönemi gelmemişti ama Hürriyet gazetesinin büyük kentlerin ana meydanlarına sandık koyarak yaptığı anket, Türkiye’nin ilk seçim anketi olduğu için ilginçtir.

    DP lideri Celal Bayar, Cumhurbaşkanı olduktan sonra genel başkanlığı Menderes’e bıraktı.

    Muhalefetin bastırması sonucu yeni seçim yasası Meclis’ten geçmişti. 1946’daki şaibeye zemin hazırlayan açık oy gizli tasnif yerine gizli oy açık tasnif uygulanacak, ayrıca adli denetim sağlanacaktı.

    14 Mayıs’ta seçimler yapıldı. 1946’da CHP’nin işine yarayan adaletsiz çoğunluk sistemi bu kez DP’ye yaradı. DP, yüzde 53.3 oyla Meclis’teki sandalyelerin yüzde 83.8’ini kazanmış, yani 408 milletvekili çıkarmıştı. CHP aldığı yüzde 39.9 oya karşılık 69 sandalyeyle yetinirken, Meclis’e giren üçüncü parti olan Millet Partisi (MP) ise yüzde 3.1 oyla bir milletvekilliği kazandı. DP’lilerin en çok memnun eden yerlerden biri, 1946 seçimlerinde en çok şaibenin döndüğü İstanbul sonuçlarıydı. DP’nin 27 milletvekiline karşılık CHP İstanbul’dan hiç milletvekili çkaramadı.

    Selçuk Milar’ın ünlü afişi.

  • İlk seçim ilk şaibe

    İlk seçim ilk şaibe

    Türkiye Cumhuriyeti’nde birden çok partinin katıldığı ilk genel seçim 1946’da yapıldı. Adli denetimin olmadığı ve açık oy, gizli sayım esasıyla yapılan 1946 seçimleri tarihe “hileli seçimler” olarak geçti.

    Tek parti döneminin son genel seçimi 1943’te yapıldığı için yeni seçim normalde 1947’de yapılacaktı. Ancak 23 yıldır tek parti iktidarını sürdüren CHP, 7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti’nin (DP) hazırlıksız yakalanması için seçimi 21 Temmuz 1946’ya çekti. İktidar, DP’yi başka yollarla da engellemeye çalışıyordu.

    DP miting başvuruları bir çok yerde, Gaziantep Valiliği’nin “Antep’te çok rakı içilir, sarhoş çok olur. Asayiş bozulur, açıkta toplantıya izin verilemez” gerekçesi gibi sudan gerekçelerle geri çevriliyordu. Birçok yerde halka DP’ye oy vermemesi yönünde baskı da yapılıyordu.

    DP’nin seçimler adli denetim altında yapılsın isteğini CHP kabul etmedi. Açık kullanılan oyların sayımı gizli yapıldı. Sayılan oylar da hemen yakılıyordu. Sonuçta, DP 16 ilde seçime katılamadı, 465 sandalye için yalnızca 273 aday gösterebildi ve 66 vekil çıkarabildi. CHP 395, bağım- sızlar dört vekillik kazanmıştı.

    DP’liler, oy sayımında usulsüzlük yapıldığını söyleyip seçim sonuçlarını şaibeli ilan ettiler. Çok partili hayattaki ilk sine-i millet dönme, yani vekillikten istifa etme önerisi de hile yapıldığını savunan bazı DP’li milletvekillerinden gelmiştir.

    Akbaba’daki karikatürde, ünlü sihirbaz Zati Sungur seçim sandığına gidip çeşitli numaralar öğrenmek istediğin söylüyor.

    CHP’nin ağır toplarından Faik Ahmet Barutçu anılarında, İsmet İnönü’nün bile en çok itiraz edilen İstanbul seçimleriyle ilgili şüpheleri olduğunu ve “İstanbul’daki marifet yüzünden bütün ülke lekelendi, sanki seçimler her yerde öyle geçmiş gibi gösterilmeye çalışıldı” dediğini aktarır.

    Boyutları ne olursa olsun zaman içinde toplumun geniş kesimlerinde seçime hile karıştırıldığına dair bir kanaat yerleşti. 1946 seçimi bugün de Türkiye’nin en şaibeli genel seçimi olma özelliğini koruyor.

    İLK PARTİ

    Kuzu Partisi siyasi arenada

    Çok partili dönemde kurulan ilk siyasi parti, işadamı Nuri Demirağ’ın Milli Kalkınma Partisi’dir. 18 Temmuz 1945’te kurulan parti, kapandığı 1958’e kadar seçimlerde varlık gösterememiştir. Soyadından anlaşıldığı gibi bir demiryolu müteahhiti olan Demirağ, İstanbul’daki evinin bahçesinde gazetecilere verdiği kuzu ziyafetleriyle ünlüydü. Bu nedenle Milli Kalkınma Partisi, halk arasında gerçek adından çok Kuzu Partisi olarak tanındı.

    Nuri Demirağ
  • Yemen ‘Bahara’da ‘hazara’da eşit uzaklıkta bir ülke

    Yemen ‘Bahara’da ‘hazara’da eşit uzaklıkta bir ülke

    Ortadoğu’da, son dönemde yaşanan tüm gelişmeler, mezhep faktörü ile açıklanmaya çalışılsa da, bölgesel ittifaklarda veya karşıtlıklarda belirleyici olan siyasi faktörler ve tabii ekonomik çıkarlar. Yemen’in 20. yüzyılı ve bugünün analizi.

    ALPTEKİN DURSUNOĞLU

    Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yemen toprakları, İngiliz himaye bölgesi ve kabile şefleri arasında bölündü. 1934’te bağımsızlığını kazanan Yemen, ‘İmam’ adı verilen Şiiliğin Zeydî koluna mensup kişiler tarafından yönetiliyordu. İmam Yahya’nın idaresindeki ülke, 40’lardan itibaren iç karışıklıklara sahne oldu. 1962’de Mısır Başkanı Cemal Abdunnasır’ın gönderdiği 60 bin asker ile Yemen’de Zeydî imamlar yönetimi sona erdi ve cumhuriyet ilan edildi. Arap dünyasında Abdunnasır’ın ‘devrimci’ rüzgarlarının estiği yıllarda, Şiî İran da, Sünnî Suudiler de Mısır’ı öncelikli tehdit görüyorlardı. Dolayısıyla bu olaydan sonra, İmam Musa Sadr’la birlikte Lübnan Hizbullahı’nın temellerini atan İranlı Dr. Mustafa Çamran, Mısır’a giderken; Yemen’de cumhuriyetin ilanından sonra baskılara uğrayan Zeydi âlimlerinden Bedreddin Tabatabaî el-Husî de Suudi Arabistan’a sığınmıştı.

    1962-1970 arasında Mısır destekli cumhuriyetçiler ile Suudi Arabistan yanlıları arasında içsavaşı cumhuriyetçiler kazandı. Kuzey Yemen’den sonra 1967’de Güney Yemen de bağımsızlığını ilan etti. Kuzey ve Güney, 1993’teki seçimin ardından birleşti ve seçimleri kazanan Ali Abdullah Salih’in cumhurbaşkanlığı dönemi başladı. Kendisi de Zeydî kökenli olan Ali Abdullah Salih’in yönetimi ile Husîler arasında, mezhepten değil ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerden kaynaklanan çelişkiler bulunuyordu. Husîler, ekonomik ve toplumsal eşitsizliği yönetimin diktatör yapısından kaynaklanan yolsuzluklara; diktatör yönetimin varlığını ise Suudi Arabistan ve ABD himayesine bağlı görüyordu. Dolayısıyla Husîler ile İran’ı doğal müttefik kılan şey mezhep değil, yerelde Ali Abdullah Salih rejimine, bölgede onu destekleyen Suudi Arabistan’a ve uluslararası alanda ise bu ikisini destekleyen Amerika’ya bakıştaki ortaklıktı. Ali Abdullah Sâlih’in otuz üç yıllık yönetimi 2011’de sona erdi.

    “Arap Baharı” ve kış

    Tunus’ta başlayıp 2011’de altı Arap ülkesini etkileyen “devrim” süreçleri ABD ve bölgesel müttefikleri tarafından üç kategori içerisinde değerlendirildi.

    1. Kriz yönetimi anlayışıyla kontrol altına alınması gereken devrimler: Tunus ve Mısır bu kategoride yer aldı. Üçer haftalık kitlesel gösterilerle cumhurbaşkanlarını koltuklarından eden Tunuslu ve Mısırlı ‘devrimcilerin’ yeni siyasi süreçlerin eski rejimin adlî ve askerî bürokrasisi tarafından hazırlanmasına itiraz etmemesi bu ‘devrimlerin’ kontrol altına alınmasını kolaylaştırdı. Nitekim 3 Temmuz 2013 darbesi ile Mısır’da, 27 Ekim 2014 seçimleri ile Tunus’ta eski sistem yeni aktörlerle güncellenmiş oldu.

    2. Desteklenmesi gereken devrimler: Bu kategoride ABD ve bölgesel müttefikleri ile iyi ilişkilere sahip olmayan ülkeler yer aldı. Libya’da NATO müdahalesi ile Suriye’de ise ‘Suriye’nin Dostları’ adını alan ABD liderliğindeki koalisyonun başlattığı vekâlet savaşı ile ‘devrim’ gerçekleştirilmeye çalışıldı.

    3. Engellenmesi gereken devrimler: Bu kategorideki Bahreyn ve Yemen’de öncü rol Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez İşbirliği Örgütü’ne düştü. Bahreyn’e askeri müdahalede bulunan Suudi Arabistan, Yemen’de ise Ali Abdullah Salih’i yetkilerini yardımcısı Abdurrabbih Mansur Hadi’ye bırakarak çekilmeye ikna etti; böylece Salih feda edilerek eski sistem korunmaya çalışıldı.

    Yemen’deki gerçek çelişki

    Yemen’i Suudi askerî müdahalesine maruz bırakan gerçek çelişki, aslında Suudîlerin Yemen’deki eski sistemi yeni aktörlerle güncellemeye çalışmasından kaynaklanıyor. Husîler, Tunus ve Mısır ‘devrimcilerinin’ aksine, iktidar değişikliğini devrim için yeterli görmüyor ve sistemin ülkedeki tüm kesimlerin ortak iradesiyle tamamen değişmesini istiyor.

    Bu ortak irade 2011’den sonra başlatılan Ulusal Diyalog Konferanslarında oluşmuş ve tüm siyasi kesimlerin imzaladığı ‘Ulusal Barış ve Katılım Anlaşması’ ile hukuksal bir nitelik kazanmıştı. Husîler, 18 Mart 2013’te BM ve Körfez İşbirliği Örgütü’nün desteği ile yapılan ve farklı siyasal kesimlerden 565 üyenin katıldığı Ulusal Diyalog Konferansı’nda görev süresi bir yıl daha uzatılan Mansur Hadi’yi ‘Ulusal Barış ve Katılım Anlaşması’nı uygulanamaz hale getirmeye çalışmakla suçluyor.

    Husîlerle Mansur Hadi arasındaki ikinci çelişki ise, ülkenin altı federal bölgeye bölünmesi planının anayasa taslağına eklenmesi.

    Husîlerin Ulusal Barış ve Katılım Anlaşması’nın uygulanması, ulusal birlik hükümeti kurulması ve Yemen’in altı bölgeye ayrılmasından vazgeçilmesi konularındaki ısrarı ile Hadi’nin buna askerî yollarla direnmesi, 22 Eylül 2014’te başkent Sana’nın 22 Ocak 2015’te de cumhurbaşkanlığı sarayının Husîlerin kontrolüne geçmesiyle neticelendi.

    2013’te bir yıl uzatılan görev süresi dolmuş olan Hadi, cumhurbaşkanlığı muhafızları aracılığıyla yaptığı son hamlesinde de başarısız olunca istifa ederek Husîleri ‘darbeci’ konumuna düşürmek istemişti. Zira Husîler otorite boşluğu oluşmasın diyerek ondan istifasını geri almamasını istemiş; ancak Hadi kararından geri adım atmamıştı.

    Husîler, yönetim boşluğunu ortadan kaldırmak üzere diğer siyasi gruplara cumhurbaşkanlığı kurulu oluşturulmasını önerdi. Bu öneri 6 Şubat’ta ‘Anayasa Bildirisi’ adı altında ülkeyi geçiş sürecinde yönetecek somut mekanizmalara dö- nüştürüldü.

    BM Yemen Özel Temsilcisi Cemal bin Ömer’in diğer siyasî grupların Husîlerle anlaşmayı kabul ettiğini açıkladığı 20 Şubat’ta, Mansur Hadi başkent Sana’dan doğum yeri olan Aden’e gitti ve 25 Şubat’ta da istifasını geri aldığını açıkladı.

    IŞİD’in 20 Mart’ta Husîlere ait iki camiye düzenlediği intihar saldırılarında 150 kişinin hayatını kaybetmesi, adeta Suudîlerin Yemen müdahalesinin zeminini yarattı. Husîlerin terörle mücadele adına el-Kaide’nin güçlü olduğu güney illerine doğru ilerlemesi üzerine Mansur Hadi Aden’den Suudî Arabistan’a giderek Yemen’e askerî müdahale çağrısı yaptı.

    Suudî Arabistan’ın Türkiye ve Amerika gibi Arap olmayan müttefiklerinin de desteğini aldığı Yemen müdahalesi başarılı olursa, eski sistem bu kez çok daha güçlü bir şekilde güncellenmiş olacak.

    Husîlerin başarılı olması ve Ulusal Barış ve Katılım Anlaşmasına dayalı bir sistem kurulması halinde ise Yemen ‘Arap Baharı’ndan gerçek bir devrimle çıkmış tek ülke olacak.

    Özetle Yemen şu an ‘bahara’ da ‘hazana’ da eşit uzaklıkta.

    Yemen’in son 500 yılı

    1500’ler

    Yemen’in bir bölümüne hakim olan Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti 1635’e dek sürdü.

    1839

    İngilizler Aden’i ve Kızıldeniz’in kontrolünü ele geçirdi.

    1849

    Osmanlı Devleti Yemen’in kuzeyine hakim oldu.

    1872

    Osmanlı Devleti Kuzey Yemen’i ele geçirdi, idari merkezi Sana olan Yemen Vilayeti kuruldu.

    1911

    İmam Yahya isyanının büyümesi üzerine, Osmanlı Devleti ve Yemen arasında antlaşma imzalandı.

    1918

    Kuzey Yemen İmam Yahya’nın önderliğinde bağımsızlığını ilan etti, Osmanlı Devleti’nin Yemen’deki varlığı tamamen sona erdi.

    1947-48

    Yemen Birleşmiş Milletler’e kabul edildi. İmam Yahya’nın öldürülmesi üzerine oğlu İmam Ahmet başa geçti.

    1962

    İmam Ahmet’in ölümüyle yönetimi devralan oğlu Muhammet darbeyle devrildi, Kuzey Yemen Arap Cumhuriyeti kuruldu. İç savaş başladı.

    1967

    Güney Yemen bağımsızlığını ilan etti, Halk Cumhuriyeti kuruldu. İngiliz ve Mısır kuvvetleri Yemen’i terketti.

    1970-72

    İç savaş cumhuriyetçilerin zaferiyle sona erdi. Kuzey ve Güney Yemen sınırlarında çatışmalar çıktı, müzakereler başlayana dek uzun süre aralıklarla devam etti.

    1990

    Güney Yemen Halk Cumhuriyeti ve Kuzey Yemen birleşti, Birleşik Yemen Cumhuriyeti kuruldu, Ali Abdullah Salih yeni ülkenin ilk devlet başkanı oldu.

    1994

    Güney bölgesinin lideri koalisyon hükümetine karşı ayaklandı, ancak Kuzey Yemen ordusu durumu kontrol altına aldı.

    2004

    Kuzey Yemen’de Hüseyin El Hûsi hükümete karşı ayaklandı, bir süre sonra öldürüldü, ancak çatışmalar, reform talepleri, silahlı saldırılar uzun süre aralıklarla devam etti, yüzlerce insan hayatını kaybetti.

    2011

    Arap Baharı’nın etkisiyle reform yanlısı gösteriler arttı, polis ve göstericiler arasında başlayan çatışmalar sonucu olağanüstü hal ilan edildi. Abdullah Salih’in 33 yıllık iktidarı sona erdi.

    2012

    Mansur Hadi Körfez İşbirliği Örgütü’nün müdahalesiyle çekilen Ali Abdulah Salih’in yerine cumhurbaşkanı oldu.

    2014

    Mansur Hadi yönetimi, Yemen’in 6 federal bölgeye ayrılmasını öngören bir karar aldı. Hûsiler başkent Sana’yı kuşattı, 4 günlük çatışmanın ardından şehri ele geçirdi.

    2015 Ocak

    Husiler, cumhurbaşkanlığı sarayının kontrolünü ele geçirdi. Cumhurbaşkanı Hadi ve yardımcısı istifa etti, yönetim Sana ve Aden hükümetleri olarak ikiye ayrıldı.

    2015 Şubat

    Mansur Hadi, Aden’de istifasını geri aldığını belirterek yeniden cumhurbaşkanı olduğunu açıkladı. Husiler Aden’e doğru ilerledi.

    2015 Mart

    Mansur Hadi uluslararası müdahale talep etti. Suudi Arabistan Hadi’nin talebini ve Yemen’in İran tarafından işgal edildiğini gerekçe göstererek Yemen’e havasaldırısı başlattı.

    2015 Nisan

    Suudi Arabistan hava harekatını sona erdirdiğini açıkladı. Buna rağmen hava saldırıları devam etti.

    YEMEN’DE İLK OSMANLI DÖNEMİ

    Zeydîlere karşı darülharp uygulandı

    1539-1635 arasındaki Osmanlı yönetimi, Yemen’in yerlileri Zeydîlere acımasız davrandı. Bölgenin ürünlerine ve işletmelerine, limanlarına el koyarak Yemenlileri vergiye bağlayarak; askerî, ekonomik ve sosyal harcamaların kaynaklarında kullandı. Bir padişahlığın, güneyde Umman’a açık son kalesiydi Yemen.

    SALİH ÖZBARAN

    Yavuz Sultan Selim’in orduları İran yolundan dümen kırıp 1516 ve 1517 tarihlerinde Suriye ve Mısır’ı kuşatmış, Memluk Sultanlığı’na bağlı coğrafyanın egemen gücü olmuş, Osmanlı Devleti kendisini Hint Okyanusu serüveni içinde bulmuştu. İmparatorluk, İslâmiyet’i güney sınırlarından -özellikle de kutsal topraklardan- Hıristiyan rakipleri olan Portekiz saldırılarına karşı koruma görevini üslenirken, Uzakdoğu ve Hindistan tarafından gelip Kızıldeniz ve Basra Körfezi boyunca doğu Akdeniz’e ulaşan ticaret yoluna ortak olmuş, Arap ülkelerinden topladığı vergilerle de ekonomisini güçlendirmek istemişti. Akdeniz’de kurduğu hakimiyet, Karadeniz’de tuttuğu yer, bu kez Hint Okyanusu’nda paralellik peşindeydi. Bu serüven bağlamında, güney denizlerine çıkışı sağlayan örgütlenme içinde Yemen Eyaleti (Beylerbeyliği), stratejik ve ekonomik konumuyla önemliydi.

    Asılan Yemen Emiri Hindistan seferi sırasında Serdar-ı Ekrem Hadım Süleyman Paşa’nın, Aden Emiri ve adamlarını gemide astırmasını tasvir eden dönem gravürü, 1538.

    Koruyabileceği sınırların çok ötesine geçmiş olan bir imparatorluğun Yemen’deki ilk egemenlik süresi (1539-1635) üstüne şunları dile getirebilirim: Osmanlıların Yemen’e hakim olmalarından önce, Memluk Sultanlığı’nda da görev yapmış olan ve Kızıldeniz çevresini çok iyi tanıyan denizci Selman Reis’in 1525’te Kahire’de Sadrazam İbrahim Paşa’ya sunduğu bir rapor, bizlere Yemen hakkında önbilgiler vermekte. Rapora göre Yemen, Mısır’dan daha bayındır bir eyaletti, getirisi boldu ve ülke sahipsizdi. Yalnızca Zebid bölgesinin yıllık geliri 180.000 altındı. Mekke ve Medine’ye akıp giden vakıf gelirleri bedevilerin elindeydi. Taiz şehri Bursa kadar güzel, bağlık ve bahçelikti. Aden liman kenti yılda 200.000 altın sağlamaktaydı. Yemen zor da olsa fethedilmeliydi; böylece Hindistan’a egemen olunabilirdi.

    Gerçekten, Mısır’da Süveyş limanında inşa edilen ve daha çok kadırga gücüne dayanan Osmanlı deniz kuvvetleri, 1538 yılında 74 kadar gemi ve iri toplarıyla Umman’a açılmışlar, Hindistan’ın Diu limanını işgal edecek cesareti bulmuşlardı ama elleri boş dönmüşlerdi. Ne var ki bu sefer sırasında okyanusu kontrol edebilecek konumdaki Aden gibi çok önemli bir liman kenti ele geçirilmiş, dönüşte de Zebid şehri zaptedilmiş, böylece Yemen’de Osmanlı egemenliği fiilen başlamıştı. Bazı Yemen tarihi uzmanları, örneğin San’a kuşatmasıyla ilgili olarak Osmanlıların Zeydîler karşısında adeta “darülharb” hedefiyle savaştıklarını aktarır: Kenttekiler uyandıklarında Osmanlı sancağının sura çekilmiş olduğunu ve önlerinde mızrakların savrulduğunu görmüşlerdi. Terör, panik ve yardım çığlıkları ortalığı kaplamıştı. 1200 kadar insan katledilmiş, evler yağmalanmış, onurlar kırılmıştı. Kadınlar pazarlanmıştı, kimileri de kendi hayatlarına kıymıştı.

    Aşağı yukarı bir yüzyıl ardından, 1635’te muktedirler Yemen’i terk etmek zorunda kalmışlardı. Vali Ahmet Kansuh Paşa ve vurgun yemiş Osmanlı askerleri, Zeydîlerin karşı koymalarıyla son iskele durumundaki Moha’dan ayrılıp Mısır’a taşınmışlardı. Bu durum 19. yüzyılın ikinci yarısında yeniden Osmanlı hakimiyetine kadar sürecek olsa da, 1. Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı nüfuzu Yemen’de bir kez daha son bulacaktı.

    Osmanlıların Yemen’de yerleştirmek istedikleri yapılanma, aslında, Mısır Eyaleti’nde 1517’den sonra ortaya konan askerî, mali, sosyal vb. teşkilatlanmayı örnek almıştır. Diğer deyişle, imparatorluğun emperyal, kutsal, muhafız ve mültezim (vergi toplayan) niteliklerine uygun bir teşkilatlanmaya gidilmiştir. Osmanlı güçleri ile yerli halkın kimi zaman onlara kucak açan, kimi zaman da buyrukları kabullenmeyen ilişkileri, Yemen’i sürekli olarak yönetimi zor olan bir beylerbeylik durumunda bırakmıştır. Yemen’deki Zeydî kabileleriyle neredeyse aralıksız çatışma halinde olan Osmanlılar, bölgede geniş bir askerî güç bulundurmak zorundaydılar. Ne var ki gelir kaynaklarının gitgide kuruması ve başka kazanç kapılarının nispeten azlığı ve tabii yerli halkın karşı koymaları, 1635’e gelindiğinde Osmanlıların eyaleti terk etme kararı almalarına yol açmıştır.

    Yemen Eyaleti, bir imparatorlukta bulunan “emperyal” özelliklerin çoğunu taşıyordu. Sultan, kontrol edemeyeceği kadar uzaklardaki toprak ve denizlere ulaşmış bir coğrafyaya, resmî tanımla bir “memâlik-i mahrusa”ya sahip olmuştu; “şeriat”ın yanında çıkardığı ve ona uyarladığı “kanunnâme”lerle dokunulmazlığını ilan etmişti. Hıristiyanlığa yani “darülharb”e meydan okumuş bir devletinin en güney sınırında tesis edilmiş bir beylerbeylikti Yemen. “Muhafız” görevini üslenmişti. Fethedilen ülkelerin korunmaları ve oralardan daha uzaklara yayılmak için askerî (azeb, gönüllü, mustahfız, merdan vb) düzenlemelerini yerine getirmiş, top ve tüfenkleriyle birlikte garnizonlarını tesis etmiş devlet-i aliyye’nin, zaptı ve korunması zor olmuş karışık mezhepli bir yöreydi Yemen.

    Oradaki görevliler aynı zamanda “mültezim” (ya da müteahhit!) idi; “timar” sistemi tesis edilmemişti/edilememişti. Çünkü yayıldığı bölgelerin ürünlerine ve işletmelerine, limanlarına el koyarak onları vergiye bağlamış, böylece bürokrasisini kurmuş; askerî, ekonomik ve sosyal harcamaların kaynaklarını kullanmış bir padişahlığın güneyde Umman’a açık son kalesiydi Yemen. Kısacası, “salyâne” yöntemiyle idare edilmişti. Yani maaşların beylerbeyleri ve sancakbeyleri dahil askerilere ödenmesinden sonra oralarda toplanan “irad” -eğer artık verirse- irsaliye adı altında İstanbul’a gönderilmişti. Ancak bu durum, vergilerin başta geleni olan “harâc-ı arazi”nin, diğer vergilerin ve tabii okyanustan akıp gelen ve oraya açılan ticaretin limanlardaki getirisinin yettiği kadarıyla sürdürülebilmiştir.

    İmparatorluklar merkezlerinden çok uzak bölgelerin gelir kaynaklarına el atmakla da tanımlanırlar. Yemen de Osmanlı İmparatorluğu›nun açılımının bir parçası olmuştur. Çok uzaklardaki bu ülkede telef olanlar için sonradan dile getirilen, günümüzde de yinelenen ağıtlar ve okunan ezgiler, andığım sürecin tarihî bir açıklaması sayılmalıdır.

    YEMEN’DE İKİNCİ OSMANLI DÖNEMİ

    Giden gelmiyor, acep nedendir?

    19. yüzyılın ortasında Yemen’de tekrar hakimiyeti ele geçiren Osmanlı Devleti, merkezin iradesini yansıtmayan bir kötü yönetim ve adaletsizlikler zinciriyle uğraşmak zorunda kaldı. Yerel yönetim istekleri gözardı edilince, isyanlar birbirini izledi.

    AHMET KUYAŞ

    Osmanlı yönetiminden 18. yüzyılda yavaş yavaş kopan Yemen, Napolyon Savaşları sırasında İngilizlerin Aden’e yerleşmeleri üzerine İstanbul’un gözünde yeniden stratejik bir önem kazandı. Ama bu ülke, ancak yıllar sonra, Kavalalı Mehmet Ali Paşa krizinin çözülmesinden sonra Osmanlı topraklarına katılabildi. Yemen’in genellikle Osmanlı yönetimini tanıdığı, Osmanlı sultanına sadık olduğu, ancak İstanbul’dan beklediği reformların yapılmaması nedeniyle isyan ettiği söylenir. Bu özet, doğru olmakla birlikte, eksiktir. Yakınçağdaki ilk isyanın, Sultan II. Abdülhamit’in hilâfet politikası nedeniyle çıktığı genellikle hasıraltı edilir. Zeydî olan Yemen halkının ve dinî önderleri imamın gerçekte Osmanlı sultanına bağlı olduğunu, ama imamın yetkesinin üzerinde bir dinî yetke de tanımayı kesinlikle reddettiklerini görmeden bu isyanı anlamak mümkün değildir. Nitekim Zeydîlik, geçmişte zaman zaman beşinci bir fıkıh ekolü olarak görülmüş olsa da, aslında ehl-i sünnetin dışında kalan bir inanç dizgesidir. Dolayısıyla da bu inanca bağlı olanların halifeliğe saygılı, yani imamlarının üzerinde bir halife tanımaya yatkın olmaları beklenemezdi. Osmanlı yöneticilerinin, belki biraz da Sultan II. Abdülhamit’in zoruyla, bu konuda duyarsız davranmaları, isyanın baş nedenidir.

    Bu noktada, hem ilk isyanı hem de 1910’da başlayan ikinci isyanı açıklayan bazı satırlara, İsmet (İnönü) Paşa’nın anılarında rastlıyoruz. Genç bir subay olarak Ahmet İzzet Paşa’nın kurmay heyetinde Yemen’e giden ve binbaşılığa orada terfi eden İsmet Paşa, anılarında Yemen’de bulunan Osmanlı yöneticilerinin, biraz da uzaklığın neden olduğu bir rehavete kapılarak, kendi çıkarlarını Osmanlı merkezinin çıkarları sanacak kadar yanlış bir yönetim üslûbu tutturduklarını, merkezi de yanlış bilgilendirdiklerini söyler. İmam Yahya ile yapılan görüşmelerde bizzat bulunan, hatta İzzet Paşa’nın anılarına bakacak olursak, imamın güvenini kazanan bu genç subayın söyle- dikleri, imamın sonraki tutumuyla desteklenmektedir. Nitekim İmam Yahya, İtalyanların 1911’de Libya’ya saldırmaları üzerine isyanını durdurmuş, Osmanlı sultanı yabancılarla savaş halindeyken kendisine karşı savaşmayacağını ilân etmiştir. Daha sonra da, Asir bölgesindeki isyancılara karşı Osmanlı kuvvetleriyle işbirliği yapacağı sözü vermiş, 1. Dünya Savaşı boyunca da Osmanlı sultanına sadık kalmıştır.

    Özetleyecek olursak Osmanlılar için Yemen sorunu, 1806’daki Sırp isyanından II. Meşrutiyet’teki Arnavut isyanına kadar başka birçok bölgede olduğu gibi, merkezin iradesini yansıtmayan bir kötü yönetim ve adaletsizlik sorunudur. Bu temel açıklamaya, 20. yüzyıla özgü olarak ve Arnavutlar, Suriye Arapları veya Doğu Anadolu Ermenileri örneklerinde olduğu gibi, bir de yerinden yönetim isteklerine kulak asılmamasını ekleyebiliriz.

    HAREKÂTIN ARDINDAN

    Suudi Arabistan’ın müdahale gerekçeleri

    Suudî Arabistan, Yemen’e yaptığı askerî müdahalenin meşruiyetini biri hukuksal, diğeri de stratejik olmak üzere iki gerekçeye dayandırıyor. Yemen’in “yasal” Cumhurbaşkanı Mansur Hadi’nin talebi ile Körfez’in ve dünya ticaretinin güvenliğinin korunması argümanı.

    Riyad’a göre Yemen, İran tarafından mezhebî yakınlığı bulunan Husîler aracılığıyla işgal edilmiş durumda. Bu durum Suudî Arabistan’ın, Körfez’in ve Bab el-Mendeb Boğazı dolayısıyla da dünya ticaretinin yüzde 65’inin güvenliğini tehdit ediyor.

    Hava saldırısının ardından gündelik hayatlarını sürdürmeye çalışan siviller.

    Suudî Arabistan’ın gerekçeleri, Yemen’deki gelişmelerin mezhebî çelişkilere dayalı bir vekâlet savaşı olarak okunmasına da neden oluyor. Husîlerin siyasî örgütü olan Ensarullah ile Hizbullah arasında doğrudan benzerlik kuruluyor. Suudî Arabistan ve müttefiklerine göre Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de ise Ensarullah, mezhep çelişkilerinden yararlanarak Arap dünyasına hâkim olmaya çalışan İran’ın Arap dünyasındaki vekilleri. Dolayısıyla Yemen’de yaşananlar, Lübnan’daki Hizbullah projesinin Yemen’de tekrar edilmeye çalışılmasından ibaret.

    Ensarullah ile Hizbullah arasında benzerlik kurulmasına neden olan veriler şunlar:

    Toplumsal temsil: Hizbullah Lübnan’daki, Ensarullah da Yemen’deki Şiilerin siyasi temsilcisi. Hizbullah, Lübnan’daki Müslüman nüfusun en az yarısının, Ensarullah da Yemen nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ının desteğine sahip.

    Askerî güç: Ensarullah da tıpkı Hizbullah gibi askerî bir güce sahip; ancak Hizbullah Lübnan’da resmî savunma gücünün bir parçası olarak tanınırken, Ensarullah’ınki yasal bir statüye sahip değil.

    Mezhep: Her iki parti Şii olmakla birlikte Hizbullah, Şiiliğin İmamiye, Ensarullah ise Sünnilikle çok az farkı bulunan Zeydiye koluna mensup.

    İdeoloji ve ittifak: Her iki parti de başta ABD ve İsrail karşıtlığı olmak üzere Direniş Ekseni’nin temel önceliklerine ve İran’la yakın ilişkilere sahip.

  • Eski esnaf dışarı yeni şirket içeri

    Eski esnaf dışarı yeni şirket içeri

    Tarihî bedestenin mevcut kiracıları tahliye edildi, dükkanlar daha yüksek bedelle yeni bir firmaya 20 yıllığına kiralandı.

    Sandal aynı zamanda, Zerdüştlerin hoş kokusu nedeniyle ayinlerinde kullandığı sandal ağacı esansına batırılan ipek ve pamuk ipliklerle dokunan değerli bir kumaştır. Adını buradan aldığı anlaşılan Kapalıçarşı Sandal Bedesteni, vakfiyeler ve vakıf defterlerine göre 1472–1478 yıllarında inşa edilmiştir. Evliya Çelebi de, bedestenin Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırıldığını aktarmaktadır.

    Birkaç yıl önce bedestenin mülkiyetini belediyeden geri alan Vakıflar Genel Müdürlüğü ortalama 1500 TL kira veren mevcut esnaftan sağladığı gelirin Kapalıçarşı ortalamasından düşük olduğunu fark edince kiracıları tahliye etmeye karar vermiş görünüyor. Basında çıkan son haberler ise, Sandal Bedesteni’nin bir şirketin işletmesine verildiği yönünde. Önce bu şirketin Rıza Zarrab’a ait olduğu söylentileri yayıldı ama, sonunda OB Makine adlı firmanın yıllık yaklaşık 10 milyon TL’ye, bedesteni 20 yıllığına kiraladığı ortaya çıktı.

    İlk ve en büyük Osmanlı bedestteni kabul edilen Sandal Bedesteni’ni AVM’ye dönüştürmesinden korkulan girişim, protestolarla karşılandı.

    Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün, vakıf mülklerini yeniden kazanması tartışılmayacak biçimde doğru bir yaklaşım. Buna karşın, akarı sağlayan 70 dükkanda faaliyet gösteren kiracılara karşı alınan tutum oldukça sorunlu. Etik gereği, yeni bedellerle de olsa önceliğin mevcut kiracılara verilmesi gerekirdi. Öyle anlaşılıyor ki, acil restorasyon ihtiyacı bulunan Sandal Bedesteni’nin kiracıları yenileme süreci bahanesiyle tahliye ediliyor ve eskisine göre oldukça yüksek bir bedelle yeniden kiralama işlemi gerçekleştiriliyor.

    Bu tasarrufun, özünü İslâmiyet’ten alan vakıfların kuruluş amacında bulunan yardımlaşma ve dayanışma duyguları ile uyuşmadığı ortada. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne düşen görev, kimseyi mağdur etmeyecek bir çözüm üretmek olmalı.

    TARİHE KALANLAR

    “Teneke trampet” sustu

    Nobel ödüllü Alman yazar Günter Grass 13 Nisan’da, 87 yaşında hayatını kaybetti. Kedi ve Fare, Teneke Trampet, Köpek Yılları, Lokal Anestezi, Pisi Balığı, Dişi Fare, Kafadan Doğumlar, Uzak Tarla, Yüzyılım ve Yengeç Yürüyüşü gibi yapıtlara imza atan Grass, 2006’da çıkardığı Soğanı Soymak adlı otobiyografisinde 17 yaşındayken Nazi ordusunun elit bir bölüğüne gönüllü olarak katıldığını açıklamıştı.

    Savcı Kiraz öldürüldü

    Berkin Elvan davasının beşinci savcısı Mehmet Emin Kiraz, 31 Mart’ta İstanbul Adliye Sarayı’nın
    6. katındaki odasında rehin alındı. Görüşmelerin altıncı saatinde çıkan çatışmada savcı hayatını kaybederken, iki eylemci öldürüldü. Savcı Kiraz’ın rehin alındığı sıradaki görüntülerini yayınlayan medya kuruluşları hakkında “teröre yataklık” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı.

    Oktay Sinanoğlu: Büyük bir kayıp

    Kuramsal kimyacı, moleküler biyolog Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, 19 Nisan’da vefat etti. Yaşamı boyunca Kuantum mekaniğine birçok katkıda bulunmuş bilimin-sanı Sinanoğlu, 1962’de 28 yaşındayken profesörlüğe layık görülmüş, dünyada bu ünvanı kazanan en genç akademisyen olmuştu. Son yıllarında Türk ulusal kimliği ve Türk diliyle ilgili çalışmalar yapan Sinanoğlu, sayısız uluslararası ödülün sahibiydi.

  • Nimrud, Süleyman Şah’tan önemsiz mi?

    Nimrud, Süleyman Şah’tan önemsiz mi?

    Musul’un üç önemli tarihi yerleşkesi de, IŞİD’in saldırılarıyla büyük oranda tahrip edildi. 100 yıl öncesine kadar atalarımızın, dedelerimizin yaşadığı bu coğrafyadaki tarihî mirasa, Batılılardan çok Türkiye’nin sahip çıkması gerekiyor.

    Dicle’nin suladığı bereketli topraklara sahip Musul havzasında Yeni Assur İmparatorluğu’nun üç başkenti yer alır; Kalhu, Dur Şarrukin ve Ninive. Bugüne değin arkeolojik değerleri ile gündemde olan Musul’un bu üç önemli eski yerleşmesi, artık saldırı ve tahribat haberleri ile anılır oldu.

    Saldırılar önce Koyuncuk’ta yer alan Ninive’ye gerçekleştirildi. IŞİD mensupları, kışla-sarayın yer aldığı Nebi Yunus Tepesi’ndeki Yunus peygamberin türbesini yokolma derecesinde tahrip ettiler. Sonrasında ise Khorsabad köyü yakınlarındaki Dur-Şarrukin kenti hedef oldu. Ünlü Assur kralı II. Sargon’un (MÖ 721-705) başkent olarak tasarlayıp inşa ettirdiği bu önemli yerleşmenin son durumu hakkında ne yazık ki hiçbir bilgi bulunmuyor. IŞİD’in en yoğun saldırı yaptığı merkez ise Nimrud adıyla da bilinen Kalhu. 19. yüzyılın ortalarında (1845-1855) Austin Henry Layard ile Hormuzd Rassam tarafından gerçekleştirilen kazılarda açığa çıkarılan Kuzeybatı Sarayı ile anıtsal yontuların Avrupa ve Amerika’daki yankıları çok büyük olmuştu. Uzun süre duraksayan kazı çalışmaları 1949’da Max Edgar Lucien Mallowan tarafından yeniden başlatıldı ve aralıksız on dört dönem devam etti.

    Dicle ve Büyük Zap’ın kesişme noktasında yer alan Kalhu, kral II. Assurnasirpal (MÖ 883- 859) tarafından geleneksel başkent Assur terkedilerek siyasi yönetim merkezi yapıldı. Assurnasirpal, Tevrat’ta Kalah olarak anılan Nimrud’a görkemli bir saray inşa ettirdi. Kuzeybatı Sarayı olarak anılan yapı, Osmanlı sarayları da dahil olmak üzere Önasya saraylarının atası olarak bilinmektedir. 2100 x 1670 m’lik boyutuyla 360 hektarlık bir alana yayılan bu görkemli Asur kentinde Irak devleti tarafından 1960 ve 70’lerde restorasyon çalışmaları gerçekleştirildi ve özellikle de sarayın taht odası, anıtsal girişi ile birlikte ayağa kaldırıldı.

    Kısa bir süre önce Kuzeybatı Sarayı ile hemen kuzeyindeki zigguratın bombalarla yokedilişini yansıtan filmler sosyal medyada yayınlandı. 2014’ün Ekim ayında gerçekleştiği düşünülen saldırıların taht odasının girişindeki kabartmalar ile boğa-adam (lamaşşu) heykellerini hedef aldığı gözlenmektedir. Patlayıcıların yanısıra iş makineleri ile yapılan tahribatlarla kalıntıların buldozerler ile daha da küçük parçalara ayrılması hedeflemiş gibi görünmektedir. Saray odalarındaki kabartmalar ise balyozlar ve hiltilerle yokedilmiştir. Bazı parçaları British ve Bern Müzelerinde olan bu kabartmalar toz haline getirildikten sonra varillere doldurulmuş ve patlatılarak araziye saçılmıştır. IŞID’in özellikle Nimrud’a, herşeyi yok etme pahasına saldırmasının nedeni çok büyük olasılıkla bu eski yerleşmenin İbrahim peygamberin düşmanı olan Nemrut’la olan isim benzerliğidir.

    Kültürel Barbarlık Bir asır kadar önce Osmanlı toprağı olan bölgedeki Asur yerleşimlerinin IŞİD tarafından önce yağmalanması; ardından bombalar, dozerler ve maktaplarla yerle bir edilmesi, tüm dünyada 2001 yılında Taliban’ın Afganistan’daki Bamiyan heykellerini tahrip etmesine benzer bir kültürel vahşet olarak yorumlandı.

    Mezopotamya’nın durmayan bir tempoda tahrip edilen arkeolojik değerleri ile kültürel ve tarihî mirası Türkiye’yi de ilgilendiren kritik bir konuma gelmiştir. Bugün sınırlarımıza birkaç yüz kilometre mesafedeki bu örenyerleri, 100 yıl öncesinde atalarımızın, dedelerimizin yaşadığı bir coğrafyada yer alıyordu. Buradaki kazıları başlatan İngiliz ve Fransızlar’ın Osmanlı Devleti’nden izin almış oldukları gerçeği unutmamalıdır. Nimrud, Khorsabad ve Koyuncuk’taki anıtsal eserleri bilim için değil yağma için açığa çıkararak ülkelerine taşıyan Avrupalıların, IŞİD tahribatından kaygı duymalarını ve üzülmelerini umut etmek bile iyimser bir yaklaşım olacaktır. Zaten mevcut durum, kaygının ötesine çoktan geçmiş olmayı gerektirmektedir. Bu bakımdan her türlü siyasi yaklaşımın ötesinde, geri dönüşü olmayan tahribatları durdurmak yolunda Türkiye’nin daha aktif tutum alması gerekmektedir. Bölgedeki Türk-Osmanlı mirası, sadece Süleyman Şah türbesinden ibaret değildir.

    Hâl-i hazırdaki korkunç tabloya Suriye toprakları da dahil edildiğinde, ören yerlerinde kaçak kazılarla, iş makinalarıyla, patlayıcılarla yok edilen, müzelerde yağmalanan, belki de satılan tarihsel mirasımızın, yani insanlığımızın kayboluşuna insanoğlu olarak seyirci kalıyor olmamız ne acı.

    Mezopotamya’da son cinayet

    Tüm zamanların en iyi polisiye yazarlarından Agatha Christie’nin Önasya kültürlerine olan merakı bilinen bir gerçekliktir. Türkiye, Mezopotamya ve Mısır’ı romanlarındaki coğrafyada sıklıkla gördüğümüz Agatha Christie’nin Doğu romantizmini yaşamasında Nimrud’un etkisinin çok büyük olduğu söylenebilir. Nimrud kazılarının son başkanı Max Edgar Lucien Mallowan ile 1930 yılında evlenen ve kazılara uzun yıllar bilfiil katılan Agatha Christie’nin “Mezopotamya’da Cinayet” romanını örenyerinde kendi elleriyle yaptırdığı kazıevinde kaleme aldığı bilinmektedir. Bugün gelinen noktada tarihin yanında dünya edebiyatının da bir parçası durumuna gelmiş olan Nimrud antik kenti ve kazıevinin yokedilişini çaresizce izliyoruz.