TÜRK KAHVESİ Kemalettin Kuzucu – M. Sabri Koz Yapı Kredi Yayınları 388 sayfa
Türkiye’deki macerası 500 yılı bulan kahve, bu coğrafyanın insanları açısından hazırlanışı, pişirilmesi, sunumu ve bunlarla ilgili geleneksel uygulamalarıyla “çok özel” bir içecek. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Türk Kahvesi, bu özel içeceğin hikâyesini anlatıyor.
Kitabın iki ana bölümü var. Türk Kahvesinin Kısa Tarihi başlıklı birinci bölümde kahvenin Etiyopya’da keşfinden Yemen’e gidişine, Türklerin Yemen’i fethetmesi ve kahvenin bir imparatorluk içeceğine dönüşmesinden Cumhuriyet dönemi kahve yolsuzluklarına kadar pek çok ilginç altbaşlık yer alıyor.
“Türk Halk Kültürü”nde Kahve başlıklı ikinci bölümde ise masallarda, halk hikayelerinde, türkülerde, atasözlerinde ve hatta hekimlikte kahve kullanımı anlatılıyor. Bu bölümde ayrıca bu harika içeceğin Türklerin günlük yaşamını ne kadar derinden etkilediğini anlatan örnekler de var. Aç karnına tüketilmesi pek makbul sayılmayan kahveyi içebilmek için iki öğünlük yemek düzenini kahvaltıyla (kahve altı) birlikte üç öğüne çıkarmak bu örneklerden yalnızca biri.
Çok değerli koleksiyonlardan derlenmiş belgeler, resimler ve fotoğrafların da olduğu kitabın sağına soluna serpiştirilen okuma parçalarının çok iyi seçilmiş olduğunu söylemeyi de unutmayalım.
ALBÜM
Ermeni soykırımını müzikle anlatmak
Vazgeçtim, Ağladıkça, Sarışın, Yine mi Çiçek, Son Sardunyalar gibi pek çok şarkısı dillere pelesenk olan Ermeni-Amerikalı besteci ve udî Ara Dinkjian’ın, Ermeni Soykırımı’nı kendi müzikal tarzıyla ifade ettiği albümü Kalan Müzik etiketiyle çıktı. 15 eserden oluşan albümde, sanatçının babası, meşhur Ermeni halk ve kilise şarkıcısı Onnik Dinkjian, neredeyse kimsenin bilmediği, kendisinin de gençken Paris’te öğrendiği Ardasunk (Gözyaşları) şarkısında özel konuk olarak yer alıyor.
1915-2015 HAKIKAT / UMUT Ara Dinkjian Kalan Müzik
BİYOGRAFİ
Hz. Muhammed’i yakından tanımak
İslâm tarihi, Hz. Muhammed’in hayatı ve Avrupa’da İslâm etkisi üzerine eserleriyle tanınan ve daha önce birçok eseri Türkçe’ye çevrilen İskoç tarihçi W. Montgomery Watt, Hz. Muhammed’in hayatını farklı açılardan ele alıyor: Üstün yaratılışlı yetim, İslâm Devleti’nin kurucusu, adil yönetici, sosyal reformcu bir lider, ahlâklı bir savaşçı, şefkatli aile babası… Dünya tarihini derinden etkileyen Hz. Muhammed’i tanımak için titizlikle ve tarafsız gözle hazırlanmış bir kitap.
HAZRETI MUHAMMED (PEYGAMBER VE DEVLET ADAMI) W. Montgomery Watt Çeviren: Erdem Türközü İletişim Yayınları 283 sayfa
ARAŞTIRMA
Bir nevi edebiyat dedektifi
Hemingway’in eşi, yazarın tüm elyazmalarını nasıl çaldırmıştır? Balzac neden Köy Hekimi romanının ikinci cildini imha etmiştir?
James Joyce, Stephen Hero adlı iki bin sayfalık elyazmasını neden yakmıştır? Edebiyat tarihi, yayımlanmamış ve okurla buluşamamış eserlerden yola çıkılarak yeniden okunabilir mi? Alexander Pechmann, Can Yayınları’nın Kırkmerak serisinden çıkan kitabında bir nevi edebiyat dedektifliğine soyunarak nice dev yazarın kayıplara karışan elyazmalarının izi sürüyor.
KAYIP KITAPLAR KÜTÜPHANESI Alexander Pechmann Çeviren: Regaip Minareci Can Yayınları 192 sayfa
Türkân Şoray’ın 1962’den beri filmlerindeki rol arkadaşlarıyla söyleşilerin ve set fotoğraflarının olduğu kitap eksiklerine rağmen arşivlik bir çalışma.
SİNAN YÜCEL
Türk sinemasının gelmiş geçmiş en önemli kadın oyuncularından biri olan Türkân Şoray’la ilgili yeni bir çalışma raflardaki yerini aldı. Ünlü aktristin “Ben bir star değil sinema emekçisiyim” sözünden hareketle, Sinemanın Emekçisi Türkân Şoray adı verilen kitap, yazarı Ercan Akarsu’nun 50 Yıllık Aşk-Türkan Şoray adlı çalışmasının devamı niteliğinde.
İlk kitabında Ses, Hayat, Sinema, Hey gibi dergilerin Şoray’la ilgili kapaklarından derlediği arşivlik bir çalışma ortaya koyan Akarsu’nun son kitabının üçte ikisinde Şoray’ın 1962 yılından beri rol aldığı filmlerin afişlerine ve sette çekilmiş fotoğraflarına yer verilmiş. Kalan üçte birlik bölümde ise aralarında aktristin filmlerde birlikte rol aldığı bazı aktörlerin de olduğu sinema dünyasından isimlerle yapılmış söyleşiler yer alıyor.
Şoray’ın, Vesikalı Yarim’de birlikte oynadığı İzzet Günay, Yılanı Öldürseler’de kamera karşısına geçtiği Mahmut Cevher, Sultan filminde rol aldığı Bulut Aras, Günah Bende Mi filminde başrolü paylaşan Engin Çağlar ve Selvi Boylum Al Yazmalım’daki rol arkadaşlarından Ahmet Mekin söyleşilerine yer verilen isimlerden bazıları.
Sinema tarihimize dair çalışmalarla ilgili eksiklerimiz malum. Özellikle sözlü tarih konusunda daha alacak çok yolumuz var. Genç yazar Ercan Akarsu, bu alandaki eksikliği görerek giriştiği ve belli ki çok emek verdiği bir sözlü tarih çalışması hazırlamış. Ancak şunu da söylemek gerekiyor ki, söyleşiler biraz daha özenli yapılsa, en azından yayına hazırlanırken biraz daha dikkatli davranılsa ortaya daha nitelikli bir kitap çıkacakmış.
Sözgelimi, arşivlik bir kitapta sırf bazı isimler de olsun diye telefonla alınmış birkaç cümlelik demeçlere gerek yoktu diye düşünüyorum. Yazarın, söyleşi teklifini kabul etmeyenleri önsözde “insani değerlere ve sanata uzak olmakla” suçlamasına gerek olmadığı gibi.
Afiş ve set fotoğraflarına ise söylenecek söz yok. Bu bölümlere bakıldığında Türk sinemasının 1962’den bugüne kadarki dönemi kelime anlamıyla film şeridi gibi insanın gözlerinin önünden geçiyor. Kitabın arşivlik olmasını sağlayanlar da bu fotoğraf ve afişler.
Sultan Reşad’ın 1911 Rumeli gezisine katılan oğulları Ömer Hilmi (oturan) ve Mehmed Ziyaeddin, dönemin “folklor modası”na uyarak Arnavut muhafız askeri üniformalarıyla Manastır’da Manakis Biraderler’e poz vermiş.
Fotoğraf modern hayatın motoru
Kişisel bilgisayar, cep telefonu, internet gibi yenilikler 20. yüzyıl sonunda nasıl bir heyecan yarattıysa, bir yüzyıl önce fotoğrafın yaygınlaşması da benzer bir coşkuya yol açmıştı. Koç Üniversitesi Anadolu Araştırmaları Merkezi’nde açılan bir sergi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, hem devletin hem halkın bu yeni teknolojiyi hevesle benimsediğini gösteriyor. “Camera Ottomana” adlı sergide, amatör fotoğraflardan sabıka resimlerine, şehzade portrelerinden altyapı yatırımlarının görüntülerine, hastaların tedavi öncesi/sonrası fotoğraflarından kartpostallara kadar, bu aracın farklı alanlarda kullanıldığı görülüyor. Halk büyük kentlerdeki stüdyolarda resim çektirmeye meraklıydı. Yeni iletişim aracı kartpostal, görüntüleri her yere yayıyordu. Bilim dünyası fotoğrafı güvenilir bir kayıt aracı olarak kucaklamıştı. Devlet ise bir yandan “istenmeyen” görüntüleri denetlemeye, bir yandan da fotoğraftan olumlu bir imaj oluşturmak için yararlanmaya çalışıyordu. Özellikle II. Abdülhamit devrinde bizzat padişahın iradesiyle başlayan fotoğraf hamlesi, 30 bin karenin üzerindeki mevcuduyla büyük bir arşiv yaratmış; imparatorluğun hemen her noktasındaki tarihi eserler, yapılar, insanlar ve gündelik sosyal doku görüntülenmişti. 20. yüzyıl başında ise, fotoğraf neredeyse modernleşmenin motoru haline geldi.
Fotojenik şehzadeler
Memleket demir ağlarla örülüyor
Fotoğraf 19. yüzyıl sonunda modernliğin aynası, modernleşmenin kanıtıydı. Sanayi ve altyapı görüntüleri, Osmanlıların bu konudaki çabasını belgeliyordu.
Köprü çalışanları
Haliç’te yeni Galata Köprüsü’nün inşaatında poz veren kaynakçılar, işçiler ve mühendisler, 21 Mart 1911. Sebah & Joaillier’nin fotoğrafı.
Tütün işçileri
1885’te henüz yeni yapılmış olan Cibali Tütün Fabrikası’nda çalışan işçiler. İstanbul’da stüdyo işleten Guillaume Berggren’in fotoğrafı.
Hicaz demiryolu
1905’te Hicaz Demiryolu’nun Hayfa hattında demir köprüler yapılıyor. “106. kilometrede olup iki buharlı makine ile çalıştığı halde yalnız temel hafriyatı bir sene süren 90 metrelik köprü”.
Haseki Hastanesi: Ameliyattan sonra
1890’larda Haseki Hastanesi’nde cerrah Ahmed Nureddin ile fotoğrafçı Andriomenos’un işbirliği sonucu, ortaya hasta fotoğraflarından oluşan bir albüm çıkmıştı.
Aksaraylı Mişli Hatun
40 yaşındaki Mişli Hatun. Hastaların isim ve yaşlarıyla ilgili bilgi. Abdülhamid albümlerinde tekrarlanan resimlerinde yer alıyor. Rahim içinde oluşan kistin batından alınması…
Hatice ve Adviye Hanım
Üsküdarlı 35 yaşındaki Hatice Kadın ile 25 yaşındaki Kasımpaşalı Adviye Hanım’ın rahim ve yumurtalık kistleri alınmış.
İDARE BİNASI
Haseki Hastanesi idare binası, Abdullah Biraderler’in fotoğrafı. Yusufpaşa Caddesine bakan bu bina, yıkılmış eski bir köşkün yerine inşa edilmişti.
ARAPKİRLİ HÜSEYİN
Bir başka hastanede Hüseyin, dalağının alındığı “fevkalade nadir ve mühim ameliyat-i cerrahiye” sayesinde yeniden hayata döndü. Fotoğrafta, büyümüş dalağı elinde, ameliyat izini gösteriyor.
TİFO PAVYONU
Tifo hastalarına ayrılmış pavyon. 19. yüzyıl sonunda hastaneler geniş alana yayılıyor ve tek bina yerine pavyonlardan oluşuyordu.
MATMAZELELENİ
Operatör Cemil Paşa’nın (Topuzlu) “Fener’de sakin Matmazel Eleni”nin kırık sol kolu ve bileğini tedavi etmek için yaptığı ameliyat başarıyla sonuçlandı.
Sabıka resminde standart arayışı
Osmanlı Devleti 1880’lerde Avrupa’daki gibi tutuklu ve hükümlülerin fotoğraflarıyla kaydedilmesi yöntemini denedi. Ama çalışmalar henüz bir standart kazanmamıştı.
Kara Ömer
II. Abdülhamid koleksiyonundaki mahkûm albümlerinden: Tüccar Nikola’yı öldürmekten 15 yıla mahkûm olan Burdurlu Tanakaoğlu Kara Ömer.
Arnavut İbrahim
Cakova’da (bugün Kosova, Yakovo) isyan eden ve silahıyla yaralı olarak ordu tarafından yakalanan Arnavut İbrahim, dua eder gibi poz veriyor: “Yakova’da fesat hareketine cüret ederek muharebe mevkiinde Osmanlı askerleri tarafından yaralı olarak ele geçirilip sürgün edilen Arnavut İbrahim”.
Topal Emet
Cinayet ve hırsızlıktan 15 yıl kürek cezasına mahkum Topal Emet. Önden ve profilden sabıka fotoğrafı kuralının henüz benimsenmediği görülüyor.
İdam mahkumu şakiler
Leskovikli (bugünkü Arnavutluk) Yani Niko ile Yorgi Yani Gogo, yol kesmek ve çeşitli suçlardan dolayı idama mahkum edilmiş. Zincire vurulmuş ikilinin fotoğrafı bir sokak stüdyosunda çekilmiş.
Günlük hayat manzaraları
72,5 millet günlük hayatında kameranın varlığına çabuk alıştı. Fotoğrafçılara gönüllü poz verenlerin yanı sıra, stüdyoda fotoğraf çektirmeye heveslenenler de çoktu.
Çeşme başı“model”leri
Abdullah Biraderlerin çektiği bu seyyar satıcılı, çeşmeli “şark” resmi, Batılı turistler tarafından en çok rağbet edilen fotoğraf türüydü.
Muhbir Abidin’in resmidir
Yıldız Sarayında bir zarftan çıkan ve bugün Osmanlı arşivinde saklanan fotoğrafta iki saray muhafızı görülüyor. Fotoğrafın çerçevesindeki bir etikette“Muhbir Zenci Abidin” (sağdaki) yazılı.
Ve kameraOsmanlılara döner…
“Osmanlı İmparatorluğu’nda Fotoğraf ve Modernite 1840-1914” adlı sergi, Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi tarafından, Zeynep Çelik, Edhem Eldem ve Bahattin Öztuncay’ın küratörlüğünde düzenleniyor. İstanbul, Taksim’de İstiklal caddesi No: 181’deki Merkez Han’da 20 Nisan’da açılan sergi 19 Ağustos’a kadar sürecek. Sergiye aynı başlığı taşıyan ve makalelerden oluşan bir kitap eşlik ediyor.
‘Okumadan âlim, yazmadan kâtip olmak’ tâbiri, şâheser bir tesbit olarak Osmanlı torunlarını çok basit bir gerçeklik tablosu halinde resmediyor… Osmanlılık (artık) bir birikim filan değil, damarlarda dolaşan ve tepemizin tası attığında klâsını isbat eden bir ruhtur.
AHMET TURAN ALKAN
Otomobilin arkasına bir Osmanlı tuğrası veya bir Osmanlı arması etiketi yapıştırıp altına “Osmanlı’nın torunuyuz” diye yazdırmanın mânâsı üzerine dergiler dolusu psikolojik teşhis metni kaleme alınabilir; neticede bu destânî raporları okuduktan sonra bu dramatik güç gösterisinin sebeplerini anlar ve affederiz. Affederiz çünkü anlamak affetmektir, lâkin hastayı affetmek marazı ortadan kaldırmaz.
‘Okumadan âlim, yazmadan kâtip olmak’ tâbiri şâheser bir tesbit olarak Osmanlı torunlarını çok basit bir gerçeklik tablosu halinde resmediyor. Garibimi affetmekten başka çareniz yoktur çünkü o günün Türkçe’siyle iki satır dilekçe yanlışsız yazmayı beceremediği gibi, iki kurallı cümleyi arda getirip meramını ifâde hususunda da mektepten raporludur! Hâliyle ondan Osmanlı ecdâdının lisanını, bu lisanın yazıldığı alfabeyi, yaslandığı lugati; o lugatin mitolojiyle fingirdeştiği, teolojiyle âşıkdaşlık ettiği, avam dilinden nasıl fettan makaslar aldığı gibi alengirli ve elbette mahrem hususlarda birşeyler bilmesini beklemek de insafsızlık olur.
‘Osmanlı torunu’, ecdadının estetik kavrayışı hakkında da özürlüdür ve bu özür bütün kamu kurumlarında geçerliğe sahiptir; meselâ Sâmi Efendi’nin orijinal hattıyla, fotoşopta sündürülmüş cedveli bozuk bir piyasa levhası arasında tercihe davet edilse, galip ihtimalle daha renkli ve kenarı yaldızlı olanı seçmekte de mâzurdur.
Dedelerinin zevk aldığı müziği, “nedir bu mıy mıy mıy” tepkisiyle bir kalemde müzik tenkidinin çöplüğüne havâle etmekte fütûr göstermeyeceğine dair bahse girebilirsiniz. Osmanlı mimarlık birikiminin farkındadır elbet; “tıpkısının aynısı” çakma replikasını onca para harcayıp demir ve betonarmeyle, betonla taklid edemeyişine bile takmaz kafayı. “Sahi be, atalarım nasıl problem çözerdi, diplomaside rükünleri neydi, hayata nasıl bakarlar, nasıl eğlenir, düşünür, sevinir veya kavga ederlerdi?” gibi sorulara muhatap olmayı zül sayar. Genetik verâset diye bir şey varsa, -ki ben şüpheliyim!- ecdâdın bütün hasletleri, şu bizim sevimli ‘Osmanlı torunu’nda bütün kemâliyle tecessüm etmiş olmalıdır diye geçirir içinden.
Bunca noksânına rağmen bir “medeniyyet dâvâsı” (Ye’yi şeddeleyelim lütfen!) sahibi olmak konusunda inanılmaz derecede aşırı bir özgüven geliştirmeyi başarabilmiştir ve bu özgüvenle Osmanlı tarihinin, emek, zaman ve alınteri sarfıyla edinilmesi gereken bir birikim teşkil ettiğini pek şirin bir tegâfülle inkâr eder. Osmanlılık bir birikim filan değil, damarlarda dolaşan ve tepemizin tası attığında klâsını isbat eden bir ruhtur.
Biz buna halk dilinde kısaca “zahmetsiz evlât sahibi olmak” diyoruz; siz bunu “zahmetsiz ecdad sahibi olmak” gibi de anlayabilirsiniz.
Not: Bu ‘zahmetsiz’ değerlendirmenin ciddi ve filozofik referanslarını, Cogito dergisinin 19. sayısındaki “Herkesin Osmanlı’sı Kendine” başlıklı yazıda bulabilirsiniz.
Son dönemde sıklıkla empoze edilen bir algı var: “Muhteşem Osmanlı mirası erken cumhuriyet devrinde yokedildi”. Osmanlı yöneticileri kendi atalarının mirasını korumayı önemsemedi. Cumhuriyetin ilk dönemini suçlamak ayıp. Suriçi’ndeki yıkımları gerçekleştirenler, 1950 sonrası iktidarlarıdır.
Osmanlı döneminin maddi manevi mirası, âhir zaman torunlarınca yıkılıyor, yeniden şekillendiriliyor. Hal böyleyken, Türkiye’de son yıllarda kamuoyuna empoze edilmeye çalışılan şu: Osmanlılar arkalarında büyük bir tarih ve kültür mirası bıraktı, biz bunları erken cumhuriyet devrinde berbat ettik, yıktık, sattık, yedik, bitirdik!
NECDET SAKAOĞLU “Osmanlı yöneticileri, atalarının bıraktıkları eserlere bırakın sahip çıkmayı, onları çoğu kez yerle bir ettiler.”
İlkin 1930’lu, 40’lı yıllara gelmeden çok öncelere, Osmanlı dönemindeki mirasa, bunlarla ilgili anlayış ve uygulamaları hatırlamamız gerekiyor.
Osmanlı yöneticileri, atalarının bıraktıkları eserlere bırakın sahip çıkmayı, onları çoğu kez yerle bir ettiler. Örnekler saymakla bitmez.
I.Ahmet’in Beşiktaş’ta yaptırdığı Çinili Köşk, bir bahçe içinde harikulâdeydi. Üçüncü kuşak torunu III. Ahmet yıktırıp yenisini yaptırdı. Daha yakın bir kıyım: Dolmabahçe Sarayı’nın yerinde III. Selim’in yaptırdığı bir Beşiktaş Sarayı bulunuyordu. Abdülmecit “bu benim babamın sarayıdır” demedi, silme yıktırdı yerine Dolmabahçe’yi yaptırdı.
Ortaköy’de eski Neşedabat Sarayı vardı. Lale Devri’nden kalma eski Çırağan Sarayı’nın yerine III. Mustafa’nın kızı Hatice Sultan, Melling’e Neşedabat’ı yaptırmıştı. Abdülmecit de Neşedabat’ı yıktırdı. Kardeşi Abdülaziz aynı yere ikinci Çırağan Sarayı’nı yaptırdı, o da 1910’da yandı.
Osmanlı saraylarının ilk örneği Bursa’daydı. Bugün bir taşını bile bulamayız. Aynı şekilde Manisa, Amasya, Edirne saltanat sarayları ne oldu? Temelleri bile yoktur.
Zeyrek’teki büyük paşa sarayı nerede? Sadrazamlara tahsis edilen bu sarayın yerinde bugün yeller esiyor. Rami Sarayı da yok. Eski Istavroz Sarayı, Üsküdar’da, Harem’in üzerindeydi. Yok. Yine kendileri yıktırdılar.
Demokrat Parti’nin 1956’da başlattığı imar hamlesi sırasında iş makinaları Kemeraltı Caddesi’ini genişletiyor. Şehrin hafızasını silen yıkımlar mekân sürekliliğini bozacak, kentsel dokuyu değiştirecektir.
Gelelim Edirne Sarayı’na. Bugün Selimiye Camii’nin olduğu yerde kışlık saray vardı. Sinan yıktı, yerine cami yapıldı. IV. Mehmet’in yaptırdığı yeni Edirne Sarayı’nın bize bir kulesi ve harabeleri kaldı.
Ya Topkapı Sarayı? Sultan Abdülaziz, tarihî sarayın dış köşklerinin harap görüntülerinden rahatsızdı. Bunları yıktırmayı yeğledi. Sinan Paşa Kasrı’nı da, Gülhane Bahçesi’ndeki Gülhane Kasrı’nı da Abdülaziz ortadan kaldırdı.
Cumhuriyete intikal eden Osmanlı yapıları İstanbul’da da taşralarda da vakıfları bakmadığı için haraptı. Kimi camiler, medreseler yıkılmıştı ama, vakıftan cihet (aylık) alan imam ve müezzinleri, müderrisleri vardı. Medreselerin bir tac kapısı ya da hücresi mevcuttu. Bunlar arasında işgal edilip dükkan, işyeri yapılanlar vardı. Cumhuriyet yönetimi bunların hepsini kurtarmaya çalıştı. Bu gerçekleri görmemek bühtandır.
Prost’un projesi uyarınca Unkapanı’ndan Yenikapı’ya uzanan Atatürk Bulvarı açılırken Bizans ve Osmanlı mimarisinin önemli örnekleri yıktırılmıştı.
Mesele payitahtla da sınırlı değil. Osmanlı dönemi vali vezirleri, Sivas, Konya Kayseri, Niğde’de nice Osmanlı yapısını “fonksiyonu kalmadı” gerekçesiyle yıktırdılar. Bu şehirlerdeki tarihi dış surlar Osmanlı döneminde taşra yöneticileri tarafından yokedildi. Taşlarını yeni binalarda kullanıp II. Abdülhamit’e fotoğraflarını gönderdiler. Sivas hükümet konağında, Timur’un kuşattığı Sivas surlarının taşları görülür.
Cumhuriyet yönetimi yakıp yıkmak bir yana, Osmanlı yüzyıllarında harap olan eserleri korumaya çalışmıştır. Keşke 1950’den sonra gelenler, aynı saygı ve korumacılığı gösterebilselerdi. Bunun en somut örneği suriçi İstanbul’dur. Erken cumhuriyet döneminde suriçi bir bakıma konservasyona alınmıştı. Atatürk ve İnönü hükümetleri dokunmadı. Kaçak yapılarla dolu meydanlar temizlenmeye çalışıldı ve tarihî yarımadaya dokunulmadı. 1950’lere gelince işler değişti. Osmanlı mirası, bu dönemdeki kadar acımasızca yokedilmemiştir.
Aksaray meydanı, Vatan Caddesi operasyonları sırasında yüzlerce ve yüzlerce Osmanlı yapısı yıkıldı. Tekkelerin izi kalmadı; Vatan Caddesi’nde bugünkü Emniyet binasının bulunduğu yerdeki (Etmeydanı) Yeniçeri Ocağı’nın son izleri de silindi. Acemoğlu Hamamı restorasyonu diye başlandı, otel oldu. Yine Saraçhane’de bugünkü belediye binası yapılırken yıkılan cami ve mescitleri bilenimiz var mı?
DP’nin “imar silindiri”1957’de Eminönü Meydanı’ndan da geçti.
Bir zamanlar Anadolu yakasında veya Galata, Beyoğlu, Kağıthane, Beşiktaş ve ötesinde oturanlar “İstanbul’a gidiyorum” derken, suriçini kastederlerdi. İstanbul, Suriçi’nin adıydı. Şimdi aynı bölgeye, yani Dersaadet’e Fatih deniyor.
50’lerden itibaren camiler soyulmaya başlandı. Eski eserler, rahleler, levhalar, teberrük halıları, yazma kitaplar hep çalındı. O kıymetli halıları “caminin halılarını yeniliyoruz” diyerek çaldılar.
Yetmedi. Sıra mezar taşlarına geldi. Karacaahmet Mezarlığı’nda yaklaşık 500 bin eski mezar taşı vardı. Bugünse eski yazı kitabeli en çok 15 bin taş vardır. Tarihî taşlar, mezarlık etrafına duvarlar örülürken taş olarak kullanıldı. Kıymetli taşların bir kısmı Avrupa’ya kaçırıldı. 60’lardan sonra Karacaahmet içinden ana yollar geçirildi. Ecdad dediğimiz insanların üzerinden geçiyoruz bugün.
Anadolu’da da kayıp büyüktür. 60’lara kadar genel olarak Osmanlı dokusu bozulmamıştı. Sonrası felakettir.
“Osmanlı eserini yıkayım”, bir cumhuriyet mantığı değildi. Bugün geldiğimiz nokta ise, hem hazin hem gülünç. Muradiye’de 18. yüzyıl yapısı bir ahşap ev, Fatih’in doğduğu ev diye gösteriliyor!
(Necdet Sakaoğlu ile yapılan röportajdan derlenmiştir.)
Bazı İslâmcı köşe yazarlarının pek sevdiği bir sözcük vardır, beğenmedikleri “bidat”ler için kullandıkları: “nev-zuhur”, yani sonradan, yeni türemiş. Bu arabesk İslâm ve Osmanlılık da tam öyle işte; nev-zuhur.
Ermeni meselesiyle 1970’lerde, Kürt meselesiyle 1980’lerde, AB meselesiyle 1990’larda, İslâmcılık meselesiyle de 2000’lerde karşılaşan Türkiye, her toplumun her kriz döneminde yaptığı şeyi yaptı ve geçmişini gözden geçirmeye, nereden gelip nereye gittiğine ilişkin sorular sormaya başladı. Tarih kitaplarından (bu arada, tarih dergilerinden!) televizyonlarda tarih programlarından, tarihî dizilerden, tarihî romanlardan göz gözü görmez oldu. Ortaokul ve lisede tarih dersinden (birçok durumda haklı olarak) nefret edenler, “A, ben tarihe çok meraklıyımdır” der oldular. Öte yandan, Edirne’nin dolabı, sandığı, Çanakkale’nin tabağı, çanağı derken tombak fiyatları tepeden attı. Dedelerin diplomaları, icazetleri, beratları yaldızlı çerçeveler içinde salonlarımızı süslemeye başladılar.
Van’ın Gevaş İlçesi’ndeki 700 yıllık Halime Hatun Kümbeti’nin arkasına 2007’de yaptırılan yurt binası, skandalın sorumlusunun TOKİ olduğunu iddia eden bir tweet ile yeniden gündeme geldi. TOKİ iddiayı reddetti.
Bu süreç içinde yükselişe geçen İslâmcı kesim, “geçmişle barışma” adı altında, sanki geçmişiyle kavga halinde olan bir toplum varmış gibi düşünmesinin yanı sıra, efsanevî bir geçmiş yaratmaya koyuldu. Bunda, tarihe ilişkin saygıdeğer bir birikimimiz olmasına karşın, toplumun tarih konusunda, bırakınız iyi eğitilmemiş olmasını, kelimenin tam anlamıyla zırcahil olmasının da önemli bir rolü vardı. Böylece, mehter marşı eşliğinde dünyayı tekrar fethe koyulan bir Müslümanlık ve Osmanlılık algısı belirdi. Özetle söyleyecek olursak, Amerika’yı yeniden keşfediyorduk.
AHMET KUYAŞ “Osmanlı Devleti’nin bir İslâm devleti ya da şeriat devleti olmadığı tekrar ortaya çıkınca, yeni bir tür arabesk İslâm ve Osmanlılık peydahlandı.”
Ama tarihçiler ne geçmişte ipe un sermişlerdi ne de şimdilerde boş duruyorlardı. Onlar çalışmalarını sürdürürken, cahiller de öğrenmeye başladılar. Önce İslâm devleti ya da “şeriat devleti” diye bir şey olmadığı tekrar çıktı ortaya. Arkasından, “dirhem”in “drahma”dan, “kanun”un da “kanon”dan geldiği yeniden keşfedildi. Muhtesiplik kurumu nedeniyle belediyeciliğin Müslümanlarca geliştirildiği inancı artık kullanılamaz oldu; Antik Yunan ve Roma kentlerinde bu işi gören adamların varlığı duyulmuştu. Loncaların da o kentlerde oluştuğunu öğrendi bazıları.
Gaziosmanpaşa’da binaların arasına sıkışmış tarihi bir su terazisi.
Bu süreçten Osmanlılık da nasibini aldı tabii. Yavaş yavaş Osmanlıların o kadar da Türk, Türklerin de o kadar Müslüman olmadığına ilişkin emareler görülmeye başlandı. Padişahlar oğlancılık yapıyor, şeyhülislamlar şarap içip şiir yazıyor, Sırplar, Hırvatlar, İtalyanlar sadrazam oluyordu. Elinde parası olan herkes faizcilik yapıyor, hızını alamayanlar nakit para vakfediyor, kadılarımız da Yahudilerin kendi aralarındaki davalara bakıyordu. Hayalî Doğu’yla birlikte hayalî İslâm ve hayalî Osmanlılık da battı. “Din kardeşlerimiz” Araplar, Arap dünyasının sömürgecilikle 16. yüzyılda tanıştığını söylüyorlardı. Albay Kaddafî, müzik festivaline Türk çalgıcılar davet ederken, “Caz orkestrası bile olabilir; yeter ki Osmanlı müziği olmasın” diyordu.
Güngören’de bir apartmanın bodrumunda “hapis” kalmış bir 17. yüzyıl çeşmesi
Bunun üzerine fütuhata dönüldü. Atalarımızın İstanbul’u çoktandır güzel bir Türk-İslâm kenti yaptıklarını anlayamayanlar, her yıl İstanbul’un bir zamanlar Türk-İslâm kenti olmadığını vurgulamaya koyuldular ve bangır bangır 29 Mayıs kutlamaya başladılar. Bu yetmedi, bir de Disneyland türevi fetih müzesi yaptılar. İstanbul’a güzelim güzellemeler yazmış o kadar şairimiz varken, deniz otobüslerine akıncı beylerinin adlarını koydular. Ama Yedikule bostanlarının Süleymaniye Camii’ne vakfedildiğini, yaptıkları köprülerin tarihî kentin siluetini bozduğunu görmüyorlardı. Akıncı beylerinin ve torunları sultanların Hıristiyanlara, Yahudilere gösterdikleri hoşgörüyü ise Alevîlere gösteremiyorlardı.
Bazı İslâmcı köşe yazarlarının pek sevdiği bir sözcük vardır, beğenmedikleri “bidat”ler için kullandıkları : “nev-zuhur”, yani sonradan, yeni türemiş, peydahlanmış. Bu arabesk İslâm ve Osmanlı- lık da tam öyle işte; nev-zuhur.
“Osmanlı” kelimesi 19. yüzyıl mahsulüdür. O dönemde devlet idaresine giren gayrimüslimler benimsemişti bu lafı. Bence şimdikilerin öyle bir “Osmanlıcılık” derdi yok. Bizdeki İslâmcılar içinde çok sayıda etnik grup var. Onların etnik milliyetçilikleri de var…
Osmanlılık özentisi öteden beri var bazı çevrelerde. Bunlar kasabalıdır. Kasabalıların zevki yoktur, üretmeyen insanlarda zevk olmaz. “Osmanlı” bir tebaa, bir ideoloji olarak 19. yüzyıl ürünü. Yani Namık Kemal’lerden önce böyle şeyler yoktu, kimse “Osmanlıyız” diye ortalarda dolaşmıyordu. Sonrasında da sınırlı bir kelimedir. 19. asırda Osmanlı Devleti göreli olarak kendi içinde kaynaştı. Gayri müslimler devlet içinde önemli görevlere geldiler. Düşünün Makedonya’da Süryani savcı var.
İLBER ORTAYLI “Genel anlamıyla “Osmanlı”, zaten 19. yüzyıldan itibaren çöküşteydi. Bu bakımdan faturayı cumhuriyete çıkarmak saçmadır.”
Şimdi böyle bir atmosferde, özellikle gayrimüslimler bu “Osmanlı” lafını benimsedi. Ama bu da yaygın değildi.
Mesela o dönem çeşitli Bulgar köylerinden, köylülerden gelen dilekçeler var. Adam sunduğu makama “Türk imparatorluğu” diyor, öyle “Osmanlı” demiyor. Yıkımlardan sonra bu kelime bir kimlik olarak kullanıldı. Bugünkü durumsa farklı. Şimdiki iktidar sahiplerinin “Osmanlıcılık” konusunda gerçek bir dertleri olduğunu sanmıyorum. “Osmanlı”nın ne olduğunu bile bilmezler. Bizim başbakan biraz düşkün bu işlere ama, genelde vurgu yapılmıyor. Bir de bizim İslâmcılar içinde çok sayıda etnik grup var. Onların etnik milliyetçilikleri de var. Bu bakımdan “Osmanlılık” tutmaz.
Bizde bu geçmişin renklerini, bugüne taşıma hususunda büyük kepazelikler var. Neden? Yine kasabalılıktan.
Osmanlı döneminin o parlak zanaatı ve üretimi, 18. yüzyıl sonu, 19. yüzyıl başı bitmiştir. İstanbul’a dışardan gelen mallar da kalitesizleşmiştir. Mesela İngiltere sefaretine gelen avizeler aslında Rusya’ya gidecekti ama Kırım Savaşı çıkınca burada kaldı. Bu sayede İstanbul avize gördü.
Üretmeyen yere, kaliteli malzeme de gelmez. Yani örneğin bu son polis haftasında kullandıkları kıyafetler, o cart maviler falan… Bu işi taşralılara bırakırsan böyle olur.
Şeklen Osmanlılık Elektronik donatılı, plastik pencereli eski camiler… Orjinaliyle ilgisi olmayan turistik saltanat kayıkları, kavramsal temelden yoksun restorasyonlar… Aslen değil, şeklen Osmanlılık örnekleri.
En genel anlamıyla Osmanlı kültürü dediğimiz mesele, zaten 19. yüzyıldan itibaren çöküşteydi. Bu bakımdan faturayı cumhuriyete çıkarmak saçmadır.
Bugünkü “ecdad” söylemlerine gelirsek… Bunlar atarlar böyle lafları. Sorsan ecdad ne kadar ne yaptı, onu da bilmezler; yani müspet anlamda da bilmezler.
Bugün başta İstanbul’da tarihi miras katliamı son hız devam ediyor. Bunun ucunu alamazsınız, söyleyeyim. Bir takım aç insanlar, tırmandıkça tırmanmak istiyor. Varsa yoksa inşaat. Neden? E, adamın elindeki kadro bu. Müteahhitler ordusu. Bu bizi kaçınılmaz bir tıkanmaya götürür. Bu koca ülke inşaatla geçinebilir mi?
‘İyi ki doğdun’a az kaldı! Geçen ay “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri çerçevesinde Üsküdar Belediyesi, Kâbe maketi etrafında “Asr-ı Saadet Köyü” kurarken, Tuzla Belediyesi piknik alanında temsilî “Hicret yürüyüşü” düzenledi. Tokat’ın Zile ilçesindeyse müftülük, Kuran’ın sayfaları şeklinde pasta yaptırıp kestirdi. Üsküdar Belediyesi tepkiler üzerine maketi planlanandan dokuz gün önce kaldırdı, Tuzla Belediyesi etkinliğini tamamladı, fakat ‘Kuran-doğum günü pastası’ afiyetle yenildiğiyle kaldı (Diyanet soruşturma başlattı). “Yeni Osmanlıcılık”, bir taraftan da “Post- modern Müslümanlık” pratikleriyle yürüyor.
Yakın dönemde yine “Osmanlıca” tartışmaları çıktı. Eski Türkçe’yi bilmeyenler “Osmanlıcacı” kesilmişler. Bugünkü Türkçelerine hiç girmeyeyim. Şimdi ben bu yaşımda bir ay eski Türkçe bir şey okumasam gerilerim. Neden? Çünkü biz o nesil değiliz. Sürekli roman okuyacaksın.
Kısacası bugünkü “Osmanlıcılık”, her yönüyle kasabalıların kendilerine ulvi bir geçmiş yaratma arayışı. Tutmaz.
(İlber Ortaylı’yla yapılan söyleşiden derlenmiştir).
İhtişamlı geçmişe özlem duyarak, daha doğrusu bunu kullanarak günümüzün siyasi ve gündelik algılarını biçimlemek, son zamanların en hızlı “yükselen değer”i. Osmanlı döneminin tarihî, kültürel mirası hızla yokedilmeye devam ederken, Osmanlıcılık modası ve ecdad edebiyatı körükleniyor. İlber Ortaylı, Ahmet Kuyaş, Necdet Sakaoğlu ve Ahmet Turan Alkan, 19. yüzyıldan günümüze “Osmanlı”yı irdeledi.
Efsaneler efsanelere… Trabzonspor’un önceki hafta Galatasaray’la yaptığı futbol karşılaşması sırasında açılan dev pankart. Kanunî yerine II. Selim’in resmi!
Siyaset yasağı kalkan liderlerin dönüşüyle renklenen 1987 seçimleri, parası olmayanın adaylığını neredeyse imkânsız hale getiren dönemin de başlangıcıydı.
12 Eylül darbesiyle birlikte siyaset yapmaları yasaklanan 1980 öncesi parti yöneticilerinin yasaklarının kaldırılmasıyla ilgili referandum 6 Eylül 1987’de yapılıp halk yasakların kalkmasına karar verince siyaset dünyası bir anda renklenmişti. Eski kurtların dönüşü en çok Başbakan ve ANAP lideri Turgut Özal’ı tedirgin etmişti. Özal diğer partileri hazırlıksız yakalamak için 1988 Kasım ayında yapılacak seçimleri bir yıl geri çekti.
Yasağı kalkan Süleyman Demirel, Doğru Yol Partisi’nin (DYP), Bülent Ecevit, Demokratik Sol Parti’nin (DSP), Alparslan Türkeş Milliyetçi Çalışma Partisi’nin (MÇP) ve Necmettin Erbakan da Refah Partisi’nin (RP) başına geçtiler. 1987 yılında, bugünlerden farklı olarak, parti içi demokrasinin işleyip milletvekili adaylarının önseçimle belirlenmesi alışkanlığı yerleşmişti. Süre çok kısa olduğu için partiler her yerde ön seçimleri yapamadı ve bazı adayların genel merkezler tarafından belirlenmesi büyük huzursuzluk yarattı.
Demirel, yasağı kalktıktan sonraki ilk mitinglerden birinde.
1987’de büyük partiler farklı kamuoyu araştırma şirketleriyle anlaşıp kendilerine özel, çok geniş çaplı anketler yaptırmaya başladılar. Seçim kampanyalarını profesyonel ajansların hazırlamasına da artık alışılmıştı. Sosyolog ve yazar Can Kozanoğlu’nun, Cilalı İmaj Devri kitabında “Elma, armut, deterjan, kola gibi politikacı da pazarlanabilir olmuştu. ABD pazarlama başlangıç kitaplarından alınma görüşler politika sahnesine taşındı” diye özetlediği dönem başlıyordu.
Yurtdışından kampanya danışmanlarının da getirildiği 1987 seçimlerinde SHP’nin yürüttüğü limonlu kampanya büyük ilgi gördü. Parti, ANAP iktidanının halkı limon gibi sıktığının savunulduğu tam sayfa gazete ilanlarında “Beş yıl daha bir limon gibi sıkılmaya hayır” mesajı veriliyordu.
Erdal İnönü’nün genel başkan olduğu SHP’nin 1987’deki limonlu reklam kampanyası çok ses getirmişti
Kampanyalar profesyonelleşince rekabet iyice artmış ve elbette maliyetler yükselmişti. Partilerin harcadığı paranın yanı sıra, artık adaylar da kendi kampanyaları için kesenin ağzını açmak zorundaydı. Kendisi için afiş ve video kasetler hazırlatan adaylar bir de epey yüklü ağırlama masraflarıyla uğraşıyordu. Bu durum, belli bir gelir düzeyinde olmayanların aday olmasını güçleştirmişti. “Paran yoksa seçilmen zor” diye özetlenebilecek bu durum günümüze “Paran yoksa seçilmen imkansız”a dönüşerek ulaştı.
1987 seçimleri siyasi yasakların kalkmasının da etkisiyle katılım oranı en yüksek seçim oldu. Halkın yüzde 90.9’la sandığa gitmişti (En düşük katılım ise yüzde 64.3’le 1969 seçimlerinde gerçekleşmişti). Yüzde 10 barajını yalnızca üç parti aştı. Diğer partiler parlamento dışında kalmıştı. ANAP yüzde 36.3 oyla 292, Sosyal Demokrat Halkçı Parti 24.8’le 99, DYP ise yüzde 19.1 oyla 59 milletvekili çıkardı. ANAP 1983 seçimlerine göre epey oy kaybetmişse de seçim sistemi sayesinde Oyların yüzde 36.3’üyle Meclis’teki sandalyelerin yüzde 64.9’unu kazandı.
PORTRE
İnci baba: Meclis’e bir gireyim sopalanacak o kadar çok adam var ki
1987 seçimlerinin en renkli adaylarından biri ihale mafyasının ünlü ismi, İnci Baba diye bilinen ve memleketi Urfa’dan bağımsız aday olan Mehmet Nabi İnciler’dir. İnci Baba bağımsız adaydır ama aslında 1971’den beri tanıştığı Süleyman Demirel’e hayrandır. Urfa’dan adaylığını açıkladıktan sonra “Meclis’e bir gireyim, sopa atılacak o kadar çok vekil var ki…” dediği için midir bilinmez, seçimi çok az bir oy farkıyla kaybeder. Kampanyası sırasında Başbakan Turgut Özal için “Bizim mafyalığımızdan ne olur, asıl mafya bunlar” demesi sebebiyle hakkında dava açılır. Özal’ın kendisini ima ederek “Demirel’i mafya bozuntuları destekliyor” demesi İnci Baba’yı iyice sinirlendirir: “Ben Turgut Bey’i de yenge hanımı da çok severim. Zaten sevmesem ANAP kurulurken para yardımı yapmazdım. Parayı verirken iyiydi de şimdi mi mafya olduk?”
1987 seçimlerini kaybetmesi onu siyasetten soğutmaz. 1991’de de önce yine Urfa’dan aday olur, ancak en büyük rakibinin İbrahim Tatlıses olduğu seçimden kısa süre önce adaylıktan çekilir.
Hayranı olduğu Demirel Cumhurbaşkanı seçildiğinde Güniz Sokak’tan Çankaya’ya uğurlama törenini İnci Baba organize etmişti.
1977 seçimleri, şiddete dönüşen siyasi gerilimin gölgesinde yapıldı. Seçim döneminin en renkli siması ise inanılmaz vaatler veren ve yüzlerce hayali temel atan Erbakan’dı.
On ay süren CHP-MSP koalisyonunun dağılmasından sonra sağ partiler biraraya gelip 1975’te 1. Milliyetçi Cephe (MC) hükümetini kurmuşlardı. Artan siyasi gerilim çatışmalara dönüşmüştü ve Türkiye’nin her yerinden ölüm haberleri geliyordu. 1977 seçimlerine böyle bir atmosferde gidildi.
Bu seçimlerde liderler ilk kez televizyonda propaganda yapma olanağına kavuştular. 1975’te kurulan ilk araştırma şirketleri ilk seçim anketlerini yaptı. AP bu seçimlerde bir reklam ajansına kampanya yaptıran ilk siyasi parti oldu.
Seçimlerden önce en çok konuşulan konularından biri de Erbakan’ın bütün illere uçak fabrikası kurmak gibi akıl almaz vaatleri ve attığı temelllerdi. 1974’ten beri başbakan yardımcısı olan Erbakan, 1976’dan itibaren yurt çapın- da bir temel atma hamlesine girmişti. Seçimlere kadar, hemen hemen hiçbiri hayata geçmeyen yüzlerce tesisin temelini attı. Birkaç saatlik Yozgat gezisinde, organize sanayi bölgesi inşaatı, buhar kazanı fabrikası, gübre fabrikası, demir çelik tesisleri, dişli fabrikası ve kağıt fabrikası temelleri atması olayın boyutlarını göstermesi açısından iyi bir örnektir.
5 Haziran’da yapılan seçimleri CHP yüzde 41.38 oyla birinci, AP yüzde 36.88 oyla ikinci tamamladı. CHP yine tek başına hükümet kuracak sandalye sayısına sahip değildi. Ecevit bağımsızlarla birlikte oluşturdukları bir azınlık hükümeti açıkladı, ancak Meclis’teki güvenoyu sınavında başarısız oldular. Bunun üzerine sağ partiler yeni Milliyetçi Cephe hükümetini kurdular. Bu arada, Erbakan’ın attığı yüzlerce temel ve vaatler etkili olmamış, partinin bir önceki seçimde 48 olan sandalye sayısı yarı yarı- ya azalıp 24’e düşmüştü.
Seçimlerden önce en çok konuşulan konulardan biri de MSP lideri Necmettin Erbakan’ın attığı yüzlerce temeldi.