Yazar: #tarih

  • Modern diplomasi 200 yaşında

    Modern diplomasi 200 yaşında

    Napolyon Savaşları’ndan sonra Viyana’da masaya oturan Avrupa devletleri, hem barışı sağlayacak yeni bir statüko hem de yeni fikirleri ve kalkışmaları engelleyecek muhafazakâr bir Avrupa düzeni hedeflediler. Bu sancılı denge, 1. Dünya Savaşı’na kadar 100 yıl korunabilecekti.

    C. AKÇA ATAÇ

    Siyaset bilimcilerin, apokaliptik bir savaş ihtimali karşısında takıntılı ve telaşlı bir şekilde nükleer silahlanmanın geleceğini öngörmeye çalıştıkları bir dönemde Henry Kissinger, Harvard Üniversitesi’ndeki doktora tezini 19. yüzyıl diplomasisi, Viyana Kongresi, Metternich ve Castlereagh üzerine yazmıştır. 1957’de A World Restored: Metternich, Castlereagh and the Problems of Peace 1812-1822 (Yeniden Kurulan Dünya: Metternich, Castlereagh ve Barışın Sorunları 1812-1822) başlığıyla kitaplaşan tezinde, savaş teknolojileri tarih boyunca büyük farklılıklar göstermiş olsa da uluslararası bir kriz anında iyi bir devlet adamının görevinin ne olduğu ve bu görevi nasıl yerine getirmesi gerektiğinin tanımının hiç değişmediğini savunur. Kissenger’a göre bir diplomatın en önemli görevi, sistemin en altındaki tuğlayı yerinden çekerek kaosa ve kitlesel ani halk hareketlerine sebep olacak savaşları, devrimleri, isyanları öngörmek ve bunları önleyecek uzlaştırıcı bir düzen için çalışmaktır.

    Diplomasi sanatının dönüm noktası


    Modern diplomasinin başlangıcı kabul edilen Viyana Kongresi’nde Avrupalı diplomatlar hararetli bir müzakere yürütüyor.

    Viyana Kongresi, Avrupa tarihinin en önemli barış toplantılarından biridir. Toprakları Orta ve Doğu Avrupa’ya uzanan devletlerin sınırlarını yeniden çizmiş ve Napolyon Savaşları ile tahtından olan krallara yeniden meşruiyet kazandırmıştır. Tarihin akışının hızlandığı anlardan birinde dengesini bulmaya çalışan Avrupa’ya, zaman zaman tökezlese de 1. Dünya Savaşı’na kadar sürecek “100 Yıllık bir barış” hediye etmiştir.

    Viyana Kongresi’nden sonra oluşan yeni Avrupa haritası.

    1815’te Viyana’daki barış masasına oturanlar, uluslararası düzeni geriye dönük yeniden inşa etmek isteyen muhafazakar devlet adamları oldukları için, Viyana Kongresi bazı açılardan bir dönemi bitirdiği halde tam anlamıyla yeni bir dönemin başlangıcı olmamıştır. Napolyon Savaşları’nın acı ve yıkıcı etkisini hem kendi ailelerinde hem de ülkelerinde yaşayan bu diplomatlar, Avrupa’daki sınırların 1806’ya, hatta mümkünse Fransız Devrimi öncesine göre yeniden çizilmesini ve Napolyon’un işgal ettiği topraklarda anayasa hayali ile “zehirlediği” belleklerin silinmesini istiyorlardı. Bu nedenle Viyana’da hedeflenen “eskisinden daha iyi” bir Avrupa değil, eski barış düzenini sağlayacak ve Fransa’nın tekrar sınırlarını genişletmeye kalkmasını engelleyecek bir diplomatik yapıydı.

    Fransa’nın Avrupa’nın nerdeyse tamamına savaş açtığı 1792-1815 arasında yaşanan savaşlar sonucunda Avrupa’da 5 milyon kişi ölmüştür. Napolyon’un Rusya’nın Avrupa çapında Büyük Petro (1682-1725) ile başlayan ve Büyük Katerina (1762-96) ile devam eden yükselişinden duyduğu rahatsızlık, Avusturya ve Prusya arasındaki Almanya çekişmesine dahil olma ve Britanya’nın kârlı koloni ticaretinden pay alma çabası, bu savaşların görünen nedenleriydi.

    Avrupa’yı 10 yıldan fazla bir süre hallaç pamuğu gibi attıran Fransa’nın yenilgisi ile birlikte, bir büyük Avrupa kongresi toplanması olağan ve beklenen bir durumdu. Viyana Kongresi’nin olağandışı özelliği ise tarafların ateşkes ve barış antlaşmasını imzaladıktan sonra artık savaşmayan “dostlar” olarak toplanmasıdır. Viyana Kongresi savaşı sona erdiren bir kongre değildir, barış zamanında toplanmıştır.

    Ateşkes ilan edilse bile Napolyon’un arkasında bıraktığı dağınıklığı toplayacak bir kongrenin gerekeceğine dair çağrıyı ilk defa Çar Aleksandr henüz Leipzig Savaşı sürerken, 1813 yılında yapmıştı. Avrupa’nın diplomatları, Fransa’nın katılacağı ama söz sahibi olmayacağı bir ortamda Avrupa adına konuşabilmeyi böylece planlamaya başlamışlardı. Çar Aleksandr, Paris’te çok iyi bilinen ve sevilen bir şahsiyetti. Rusya’nın Polonya üzerindeki planlarını gerçekleştirebilmek için kongre toplandığında Fransa’yı yanına çekmeye çalışacağından şüphelenen Avusturya’nın niyeti Moskova’yı güçler dengesi içinde tutabilmekti. Napolyon’un yönetiminden kurtarılan Alman devletlerinin yeni statülerinin ne olacağı da yine güçler dengesi ilkesini bozmayacak şekilde çözümlenmesi beklenen sorunlardan bir diğeriydi. Napolyon’un işgalinin ardından Papa’nın dağıttığı Kutsal Roma İmparatorluğu’nun yeniden kurulması düşünülmediği için açığa çıkan küçüklü-büyüklü Alman devletlerinin başka türde bir federasyon içine yerleştirilmesi gerekiyordu. Prusya’nın özellikle Güney Almanya üzerindeki etkisi Avusturya’yı endişelendirmekteydi. Prusya Şansölyesi Prens Hardenberg’in Viyana Kongresi toplanmadan önce 29 Nisan’da tarafların tamamına gönderdiği “Avrupa’nın Gelecek Düzeni için Plan” başlıklı mektubu Metternich’in endişelerini haklı çıkarır nitelikteydi.

    Tarafların üzerinde anlaştığı tek konu 15 Ağustos’ta biraraya gelinmesi ve Paris Antlaşması’nı imzalayan 8 ülkenin (Avusturya, Rusya, Prusya, Britanya, Fransa, İsveç, İspanya ve Portekiz) bir tür tertip komitesi oluşturmasıydı. Ancak Castlereagh’ın Parlamento’da katılması gereken oturumlar olması ve Çar’ın Moskova’da daha fazla zaman geçirmek istemesi kongrenin açılışını sonbahara erteleyecekti. Bekleme süresi boyunca Avrupa teyakkuzda kalmış, Avusturya Kuzey İtalya’da büyük bir ordu tutmaya devam ederken Rusya da Polonya’dan askerlerini çekmemiştir. Bu arada ondokuzuncu yüzyıl diplomasisinin önemli özelliklerinden biri olan pragmatizmin bir gereği olarak Bourbon Hanedanı Fransa’da yeniden tahta geçirilir ve Fransa’nın masadan kaçmasını önleyecek yumuşaklıkta koşullar öne sürülür. Örneğin Fransa’nın 1789 değil de 1792 öncesi sınırlara çekilmesi ve Napolyon’un Paris’e taşıdığı bazı sanat eserlerinin iade edilmemesi kabul edilir.

    Hiç şüphesiz ki Fransa’ya önerilen koşullar, Napolyon’un tutuklanıp gönderildiği Elbe Adası’ndan kaçtığı haberinin Şubat 1815’te Viyana Kongresi’ne ulaşmasının ardından sertleşecektir. Napolyon’un Avrupa’ya açtığı ve 18 Haziran 1815 tarihinde Waterloo’da son bulacak son 100 günlük savaş, Talleyrand’ın kongre boyunca gösterdiği çabaların çoğunu boşa çıkarmış, Fransa’nın savaş tazminatını 700 milyon franka yükseltmiştir.

    Balolar ve fiskoslar Diplomatların uzun ve yorucu görüşmelerden sonra müzik ve dansla rahatladığı balolar, yoğun kulislere de sahne oluyordu.

    1814 sonbaharında 200’den fazla Avrupalı diplomat (plenipotentiary) Viyana’da toplanmaya başladı. Esas kararlar Avusturya adına Metternich, Britanya adına Castlereagh, Rusya adına Çar Aleksandr, Prusya adına önce Hardenberg sonra Alexander von Humboldt ve Fransa adına Talleyrand tarafından alınacak olmasına rağmen, bu kalabalık, Avrupa adına çok katılımlı diplomatik bir mekanizmanın kurulmakta olduğu izlenimini vermek açısından önemliydi. Yeniden inşa edilmekte olan düzende Napolyon’un Avrupa’yı birleştirme rüyası tam olarak reddedilmemiş, Fransa gibi yayılmacı bir imparatorluk yerine tarafların ‘eşit’ temsil edileceği bir Avrupa diplomasi dengesi öngörülmüştü.

    Viyana Kongresi’nin bir ateşkes ya da barış kongresi değil de Avrupa devletlerinin barış sonrası çözüm bekleyen sorunlarının konuşulduğu bir zirve olması, benzerlerini bugün Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği çatısı altında gördüğümüz yeni bir diplomasi anlayışını başlatmıştır. Çok sayıdaki katılımcının çok sayıda dengeyi gözeterek ahenkle yürütmeye çalıştığı uzun görüşmeler Viyana’da gerçekleştiği için, vals benzetmesi yapılarak “kongrenin ilerlemediği, dans ettiği” konuşulmuştur. 1 Kasım 1814’ten 8 Haziran 1815’e kadar geçen yedi ay içerisinde Viyana’nın 200 bin civarındaki nüfusu üçte bir oranında artmış, gerçek anlamda sayısız dans, av ve akşam yemeği partisi düzenlenmiştir. Diplomatlar haricinde Viyana’yı mesken tutmuş en kalabalık meslek grubu matbaacı ve yayıncılar olmuştur. Alman yayınevleri telif haklarının uluslararası hukukun bir parçası olması için büyük çaba harcamışlardır.

    Avrupa ideali ile hareket etmeyi öncelikleri arasında birinci sıraya koymuş olan devlet adamları, şüphesiz ki ülkelerinin çıkarları söz konusu olduğunda da zaman zaman kaçak güreşmekten kaçınmamışlardır. Rusya Polonya konusunda, diğer Avrupa devletleri ile beraber taleplerinin gözardı edilmesi için çalıştığı Fransa’nın yardımını istemiş; Metternich ise Rusya ve Prusya arasında yaptığı arabuluculuğu hizmetinde olduğu Habsburg Hanedanı’nın lehine olacak şekilde yürütmüştür. Bununla birlikte kongre boyunca esas unsur olan Metternich ve Castlereagh’ın sağlam işbirliği, hem Rusya’nın Orta Avrupa’nın tamamına hakim olacak şekilde Polonya’nın tamamını kontrol etmesini hem de Prusya’nın meşru Saksonya kralını tahtından edecek şekilde Saksonya ile birleşmesini engellemiştir. Fransa ise Rusya’nın güçler dengesi çerçevesinde sınırlandırılacağını iyi okuyarak kendini diplomasi oyununa Prusya ve Rusya’nın karşısında, Avusturya ve Britanya’nın yanında yeniden dahil etmeyi başarmıştır.

    ‘Avrupa uyumu’ Viyana Kongresi’nde ortaya çıkan “Avrupa Uyumu” kavramı, her kafadan farklı bir sesin çıktığını gösteren karikatürlerle hicvedilmişti.

    Muhafazakar Metternich’in kongreye etki etmesini istemediği akımlardan biri olan liberalizm, kendini en çok anayasa talebi şeklinde göstermekteydi. Napolyon, işgal ettiği Avrupa ülkelerindeki babadan oğula geçen krallıkları yok ederken Fransız Devrimi’nin alameti farikası anayasal hareketlerin tohumunu da bu topraklara serpmişti. Viyana Kongresi’ne hakim olan ve Humboldt gibi liberalleri azınlıkta hatta yalnız bırakan muhafazakar tutum, Fransız işgali altında kalan topraklardan yükselen anayasa taleplerinin, eski kral ve prensleri yeniden tahta oturtarak unutulmasını sağlamayı amaçlıyordu.

    Eski düzenin en ateşli savunucusu olan Metternich’in “orta sınıfın memnuniyetsizliği ile yayılan bir hastalık”tan başka bir şey olmayan “anayasa”nın adını bile duymaya tahammülü yoktu. Ona göre toplumun eşitlik ve özgürlük için yeniden şekillendirilebileceğine duyulan inanç, Fransız Devrimi’nden bu yana yaşanan savaş ve terör yüzünden Avrupa’nın 25 yılına malolmuştu. Metternich, liberalizmi olduğu kadar milliyetçilik hareketlerini de, kurulmaya çalışılan düzeni tehdit edecekleri gerekçesi ile Viyana Kongresi görüşmelerinden dışlamıştır. Avusturya Habsburg İmparatorluğu’nu oluşturan Leh, Çek, Macar, İtalyan, Slav ve Romen halklarının ayaklanmaması için Viyana Kongresi, imparatorlukların çokuluslu yapısını koruyacak biçimde sürdürülmüş ve sonlandırılmıştır. Bu muhafazakar tutum, Avusturya’nın 19. yüzyıl boyunca, 1792 yılına kıyasla, 4 ila 5 milyon daha fazla nüfustan sorumlu olmasına neden olmuştur.

    Viyana Kongresi’nde alınan kararlar temel olarak Britanya ve Avusturya’nın, Saksonya ve Polonya meselesinde Prusya ve Rusya’nın Avrupa’ya etki edecek kadar güçlenmemesi, Fransa, İspanya, İtalya ve Almanya’daki kralların yeniden tahta geçmesi ve Fransa’da küskünlük yaratılmaması, ama komşu ülkelerin Hollanda ile Belçika’nın birleştirilmesindeki gibi güçlendirilmesi (cordon sanitaire) şeklinde özetlenebilir. Castlereagh’ın teklif ettiği Metternich’in şekillendirdiği Avrupa Uyumu (Concert of Europe) toplantıları, barış zamanında yürütülen çoktaraflı diplomatik müzakereler kapsamında öncü bir adım olarak, yukarıda tanımlanan bu düzeni korumayı amaçlamıştır. Viyana Kongresi’nde kabul edilen metnin 6. Maddesi’nde yer alan Avrupa Uyumu’nun en azından 70 yıllık bir barışı garanti edeceğine inanan Castlereagh’ın bu tahmini gerçekçi çıkmış, sistem tökezlese de 1914’e kadar ayakta kalmıştır. 

    Tarihin ilk diplomatlar kongresi

    Diplomatları ilgilendiren davranış, öncelik ve görev tanımına ait gelenek ve teamüllere dayalı uygulamalar, tarihte ilk defa Viyana Kongresi’nde belge haline getirilmiş ve böylece uluslararası antlaşma niteliği kazanmıştır.

    Viyana Kongresi sonrası Avrupa’da yerleştirilmeye çalışılan barış konferansları sistemi, uluslararası ilişkilerde çoktaraflı küresel bir yönetim adına atılmış ilk somut adım olarak görülebilir. Bu sistemin iki dünya savaşının çıkışını engelleyemediği düşünüldüğünde çok da başarılı olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Bununla birlikte çok katılımlı ve düzenli zirve ve genel kurul toplantılarıyla yönetilen Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler, NATO ve Avrupa Birliği bu sistemin devamı olmasa bile güncellenmiş hali ya da bir üst sürümüdür.

    Tarihçi Mark Jarret’in “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde 5 üye var; Viyana Kongresi’nde 5 diplomat vardı” önermesindeki ironiden öte büyük ve küçük devletleri en azından kağıt üzerinde eşit muamele ilkesi ile barış zamanlarında biraraya getiren bir diplomasi platformunun yansımalarını, günümüz küresel politika uygulamalarında çok sık görmekteyiz.

    Diplomatları ilgilendiren davranış, öncelik ve görev tanımına ait gelenek ve teamüllere dayalı uygulamalar, tarihte ilk defa Viyana Kongresi’nde belge haline getirilmiş ve böylece uluslararası antlaşma niteliği kazanmıştır. Böylece, örneğin, farklı ülkelere ait diplomatik misyonların başındaki büyükelçiler arasındaki hiyerarşik sıralama, büyükelçilerin göreve başlama tarihine göre yapılmaya başlanmıştır. Öncelik tartışmasının diplomasi tarihi boyunca müzakerelerin başlamasını ne kadar geciktirdiği düşünüldüğünde bu çok önemli bir gelişmedir. Diplomatların dokunulmazlıkları ve ayrıcalıkları, 1928 yılındaki Havana Konvansiyonunundan önce bir karara bağlanmamış olsa da Viyana Kongresi bu konuda da öncü kabul edilmektedir.

    Viyana Kongresi, tarihteki ilk diplomatlar kongresidir. Diplomatlar “Avrupa’nın sorunlarını Avrupa usulu ile çözmek” için biraraya gelmiştir. Kissinger’ın deyimiyle “ortak çıkarların birbirine sıkıca ördüğü” bir yapıdır. Bu bağlamda bugün bütün uluslararası örgütlerin sorunları ele alma yöntemi olarak benimsediği kongre ya da “zirve” uygulamasının da ilk en kapsamlı örneğidir.

    Bu kongrenin yıldızı Metternich’in, devlet meseleleri içinde diplomasinin ayrı bir kamu hizmeti olarak kabul edilmesinde oynadığı rol büyüktür. Onun gözetiminde çok sayıda diplomatik uygulama resmîleşmiş, standartlaşmış ve belgelenmiştir. Böylece ortak diplomatik norm, kural ve değerlerin oluşumunda küresel geçerlilik kazanacak yöntemler ortaya çıkmıştır. Ayrıca 20. yüzyıl boyunca uluslararası ilişkilere hakim olacak koalisyon kurma, güçler dengesi ve hegemonya kavramlarını da diplomatik sistem içine yerleştirmiştir. Viyana Kongresi’ni takip eden yıllar içerisinde Avrupa’daki büyükelçilikler ve dışişleri bakanlıkları arasındaki yazışmalardaki belirgin artış, bu sistemin somutlaştığının ve daha fazla bilgi akışına dayalı hale geldiğinin bir göstergesidir. Bu standartlaşmayı diplomatların dokunulmazlık gibi haklarının devletler arasında karşılıklı olarak tanınması takip etmiştir. Soğuk Savaş’ın baskın politikalarından biri olan caydırıcılık da, Metter- nich’in çatışmayı değilse de sıcak savaşı engellemek için yeniden kurulan Avrupa’da “karşılıklı kendine hakim olma”yı (mutual self-restraint) hakim kılması ile benzeşmektedir.

    AVUSTURYA

    PRENS KLEMENS WENZEL LETHAL VON METTERNICH 1773-1859

    Romantik ve bilge diplomasi koçu

    Avusturya’nın en eski ailelerinden birine mensup Metternich, ilk barış kongresi deneyimini babası ile birlikte katıldığı Rastadt Kongresi’nde (1797-99) edindi. Daha sonra 1803’te Berlin, 1806’da ise Napolyon’un özel isteği ve daveti ile Paris büyükelçisi olmuştur. 1809’da Fransa ve Avusturya arasındaki savaşta tutuklanmış, Fransız diplomatları ile takas edilmek suretiyle serbest kalmıştır.

    Napolyon Savaşları devam ederken 1809’da Avusturya Dışişleri Bakanı olmuş ve bu görevi 1821’de şansölye oluncaya kadar sürdürmüştür. Diplomatik görevlerinde benimsediği “aktif tarafsızlık” ve “denge” prensipleri sayesinde Napolyon’a karşı Rusya ve Prusya tarafından kurulan son Avrupa koalisyonuna tarafsızlığını koruyan Avusturya’nın en son katılmasını sağlamıştır. 26 Haziran 1813’te Avusturya’yı Rusya’ya karşı savaşa sokmak isteyen Napolyon’la 10.45’ten 18.30’a kadar aralıksız görüşmüş, ülkesini savaşa sokmamıştır. Metternich’in bu toplantı çıkışında şapkasını bilerek düşüren ve bir imparator olarak önünde eğilinerek şapkasının kendisine verilmesini bekleyen Napolyon’un yanından hiç eğilmeden dimdik yürüyerek ayrılışı, diplomasi tarihinin unutulmaz sahneleri arasında yerini almıştır.

    Napolyon Savaşları’nın son aşamasındaki tutumu Avusturya’yı Avrupa’nın arabulucusu, Metternich’i de “diplomasi koçu” konumuna getirmiştir. Viyana Kongresi’nde Alman devletleri, Polonya, Kuzey İtalya ve Hollanda ile ilgili alınan kararlar tam olarak birebir Metternich’in isteğini yansıtmaktadır. Burada kurulan uluslararası düzeni 30 yıl sonra sarsacak ama yıkamayacak olan 1848 Devrimleri ise Metternich’in öngörü ve bilgeliğinin de sınırları olduğunu göstermiştir.

    Metternich’in özenli, son derece hesaplı diplomatik yazışmaları ve yabancı dillerdeki üstünlüğü devlet adamı olarak başarısının önemli bir nedeni olarak görülmektedir. “19. yüzyıl diplomatik yıldızlar galaksisi” olarak kabul edilen Viyana Kongresi’nin en parlak yıldızı hiç şüphesiz ki Metternich idi. Metternich, devrimlerin, liberal ya da milliyetçi hareketlerin toplum ve devleti değiştirebileceğine inanmadığı için muhafazakar, duyguların ve özellikle aşkın insanın vazgeçilmez yaşam gücü olduğuna inandığı için tipik bir romantikti. Kendisini terk eden yasak aşkı Düşes Wilhelmine Sagan’a Viyana’da akşamları uzun hasret mektupları yazarken, gündüzleri tarihe not düşmeye devam etmiştir.

    PRUSYA

    WILHELM VON HUMBOLDT 1767-1835

    Özgürlükçü, dilbilimci ve filozof Alman hoca

    Prusya’yı Viyana konfresi’nde yaşlı ve nerdeyse tamamen sağır Prens Hardenberg temsil ediyordu. Ancak kongrenin başlangıcından itibaren diplomat ve filozof Humboldt amirinden daha büyük bir sorumluluk yüklenmiştir. Onun gözünde Viyana Kongresi bir “Avrupa Cumhuriyeti”ne en çok yaklaşılan an olmuştur.

    1802’de Roma büyükelçisi olan Humboldt, on yıl sonra Viyana büyükelçisi olarak atandığında yeniden şekillenen Avrupa düzeninde önemli bir rol oynama fırsatı bulmuştur. 1817’de atandığı Londra büyükelçiliği görevi süresince hem savaş yorgunu Prusya ekonomisi için büyük fon yaratmayı başarmış hem de British Museum’da Sanskritçe öğrenmiştir. 1819’da özgürlükçü bir anayasa yazımı için çalışırken Kral III. Friedrich Wilhelm ile ters düştüğü için devlet görevlerinden azledilmiştir. Sonraki hayatına filozof ve dilbilimci olarak devam etmiş, Goethe ve Schiller ile yakın arkadaşlık ilişkileri kurmuştur.

    Humboldt’un 1792’de yazdığı Devlet Eyleminin Sınırları Hakkında başlıklı kitabının John Stuart Mill’i çok etkilediği bilinmektedir. Humboldt aynı zamanda Berlin’deki Humboldt Üniversitesi’nin de kurucusudur.

    BÜYÜK BRİTANYA

    LORD ROBERT STEWART CASTLEREAGH 1769-1822

    Düellocu, statükocu, sıcakkanlı bir İngiliz

    İrlanda’nın en zengin toprak sahibi ailelerinden birine mensup olan Castlereagh, utangaç, mesafeli ve üstlendiği önemli görevlerde kamuoyunda çok popüler olamamış bir devlet adamıdır. Cambridge’ten mezun olunca 1791’de büyük bir Avrupa turuna çıkmış ve kıtadaki dinamikleri ve eğilimleri öğrenmeye çalışmıştır. Dönüşünde ise liberal düşüncelerini bir kenara bırakıp parlamentoda Britanya hükümetinin resmî İrlanda politikasını desteklemeye başlamış, 1798’de İrlanda Bakanı olmuştur. 1804’te ise Pitt’in yeniden kurduğu kabinesinde Savaş Bakanı olur. Beş yıl sonra, Dışişleri Bakanı George Canning ile düello yaptığı ve Canning’i yaraladığı için bu görevden istifa etmek zorunda kalır. 1812’de kabineye bu sefer Dışişleri Bakanı olarak geri döner ve 1821’deki intiharına kadar bu görevi sürdürür.

    Castlereagh, Viyana Kongresi’nde Britanya dışişleri bakanlarında rastlanmayan bir özellik olarak belirgin bir Avrupalı kimliği geliştirmiştir. Avrupa meselelerinin iki yılda bir düzenlenecek kongrelerle çözüme ulaştırılması teklifi, kendisine bir Avrupalı diplomat olarak itibar getirmişse de Britanya’da ağır eleştirilere yol açmıştır.

    FRANSA

    CHARLES MAURICE DE TALLEYRAND-PERİGORD 1754-1838

    Rejimler düştü ama o hep ayakta kaldı

    Paris’in ileri gelen aristokrat ailelerinden birine mensup Talleyrand çok istemesine rağmen aksayan ayağı yüzünden orduya katılamamış, onun yerine Sorbonne’da ilahiyat okumuştur. Diplomasiye başlangıçta ruhban sınıfını temsilen katılmıştır. Oyuncu tavırları, yüksek ikna kabiliyeti ve tatlı dili mesleğinde ilerlemesini, kurnazlığı ise hizmet ettiği rejimler ve koşullar değişse bile hep ayakta kalmasını sağlamıştır. XVI. Louis, Fransız Devrimi, Napolyon, XVIII. Louis ve Louis-Philippe dönemlerinin tamamında görevde kalmıştır.

    Talleyrand, 1792’de Fransa’yı temsilen Londra’ya gönderilmiş, Paris’e döndükten sonra Napolyon’un 1799’da düzenlediği darbede ona yardımcı olmuş ve imparatorluğa dışişleri bakanı olarak hizmet vermiştir. Ünlü “rejimler düşer ama ben asla” sözünü doğrularcasına 1814 yazında Napolyon yerine tekrar tahta çıkan Bourbon Hanedanı’nın da dışişleri bakanı olmuştur.

    Viyana Kongresi’nde yenilmiş Fransa’yı temsil etmesine rağmen kendisine “diplomatların prensi” ünvanını kazandıran kurnazlığı ile Fransa’nın karar alıcı mekanizmaya dahil olmasını ve hatta zaman zaman da karar alma süreçlerinde belirleyici ülke olmasını sağlamıştır. Erken dönem kamu diplomasisinin en başarılı isimlerindendir..

    Fransa’nın Viyana Kongresi’nden dışlanmasını önlemek için geliştirdiği taktikler arasında ünlü Fransız şef Antoine Carem’i Viyana’ya getirtmek de vardır. Diplomatik çevrelerde kendisine hiç güvenilmediğinin bir göstergesi olarak, Talleyrand’ın ölüm haberini alan Metternich’in “böyle yaparak ne demek istedi acaba” dediği rivayet edilir.

    RUSYA

    ÇAR I. ALEXANDER 1777-1825

    ‘Avrupa’nın kurtarıcısı’ umduğunu bulamadı

    Alexander, annesi Büyük Katerina’nın ölümünden sonra tahta geçen ve halk arasında hiç sevilmeyen babası I. Paul’e düzenlenen suikast sonucunda 1801’de 23 yaşında Rus Çarı olarak taç giymiştir. Napolyon ile 25 Haziran 1807’deki buluşmalarından çok memnun kalmış, dünyayı Batı Fransız ve Doğu Rus İmparatorlukları arasında bölmekten yana yapılan konuşmalardan bir rahatsızlık duymamıştır. Ancak ilişkilere karşılıklı şüphe hakim olunca Fransa Prusya’dan çekilmemekte, Rusya da Tuna Nehri’ni güney sınırı yapmakta ısrarcı olmuştur.

    Napolyon 1812 yazında Moskova’yı işgal edince, Rus halkı ve Çar Aleksandr üzerinde bu olayın büyük nefret ve öfke uyandırmasının en büyük sebebi, tarihin Kremlin’e adadığı kutsallığın bu şekilde ihlal edilmesi olmuştur. Napolyon’u insanlığın kutsal haklarını ihlal eden bir saldırgan olarak görmesinden dolayı savaşta ona karşı duruşuna millî olduğu kadar dinî bir misyon da yüklemiştir. “Ya o, ya ben. Ya ben, ya o. Artık ikimiz birden varolamayız” sözleriyle mücadelesine başlamış, Avrupa koalisyonlarının bitiremediği Napolyn’u yenmiştir.

    Rusya, Viyana Kongresi’ne “Avrupa’nın kurtarıcısı” olduğu inancıyla katılmış, bu gurur
    Rus ordusunun “babası” Çar Aleksandr’ın kongre boyunca benimsediği ahlakçı, öğretici tona yansımıştır. Kongrenin kapanışında kurulmasını teklif ettiği olası liberal ve milliyetçi ayaklanmalara karşı Hıristiyan değerlerini savunacak bir Kutsal İttifak, bu tonun somut bir dış politika yansıması olmuştur. Castlereagh’ın “görkemli bir mistisizm ve saçmalık” diyerek reddettiği ittifak hiçbir zaman Çar’ın istediği etkiye ulaşamamıştır. Ayrıca tamamen Rusya’ya bağlı bir Polonya için yaptığı girişimlerin Metternich’e takılmasını, “kurtarıcısı” olduğu Avrupa’nın kendisine yönelik sadakatsizliği olarak değerlendirmiştir. Metternich, Aleksandr’ın Napolyon’la birlikte dünyayı doğu ve batı diye paylaştıkları o toplantıyı asla unutmamıştır.

    RUS ÇARI’NIN OYUNU

    Osmanlı Devleti nasıl devre dışı kaldı?

    Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’nın 100 yıllık geleceğini belirleyen Viyana Kongresi’ne katılmamıştır. Avrupa’daki varlığı zayıflayan Osmanlılar konusunda tarafların arasında uzlaşılması zor fikir ayrılıkları bulunuyordu. Viyana Kongresi’nin içine bu kadar zor bir konunun dahil edilmesi, her şeyden önce elde edilmeye uğraşılan “Avrupa Uyumu”nu derinden sarsacaktı.

    Viyana Kongresi’nin hedeflerinden biri, Rus İmparatorluğu’nun güçler dengesini bozacak kadar ön plana çıkmasını engellemekti ve bu bakımdan Metternich ile Castlereagh Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünün de Avrupa güvencesinde olmasını sağlamayı istiyorlardı. Çar Aleksandr Osmanlı İmparatorluğu’nun daveti reddetmesini sağlamak için davet mektubuna İstanbul’daki Hıristiyanların Avrupa koruması altına girmesinin de konuşulacağına dair bir cümle koydurtmuş, bunun üzerine beklendiği gibi II. Mahmud kendisine gönderilen daveti reddetmiştir.

    1821-22 Yunan Ayaklanmaları sırasında “Avrupa Uyumu”nun tutumu, Viyana Kongresi sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğü ile ilgili bir garanti verilmemiş olmasından dolayı Osmanlılar açısından son derece müdahaleci ve parçalayıcı olmuştur.

  • Hadice Sultan, hayatı roman

    Hadice Sultan, hayatı roman

    Sultan V. Murad’ın dört kızının en büyüğü Hadice Sultan’ın memleket hasreti, hastalık ve yoksullukla noktalanan hayatı; baskı, isyan ve hüsranla dolu hakiki bir dramdır.

    Sultan V. Murad’ın ikinci çocuğu ve büyük kızı Hadice Sultan’ın doğumu bile yaşayacağı trajik hayatın bir habercisi gibidir. Sultan Abdülaziz 1869’da, ağabeyi Abdülmecid’in şehzadelerine birden fazla çocuğu yasakladığından, Murad’ın hamile eşi Şayân’ın sarayda doğum yapmasına izin verilmez. Sözde düşük yapması için Doktor Emin Paşa’nın konağına götürülür ve orada doğum yapar. Hadice Sultan doğunca, saray çevresine Şayân’ın düşük yaptığı haberi uçurulur. Yedi gün sonra da loğusa ve bebeği gizlice veliahtın dairesine getirilir ama 16-17 yaşındaki zavallı anne Şayân ölür. Hadice Sultan ise altı yaşına kadar babasının Kurbağalıdere’deki köşkünde gözlerden uzak büyütülür.

    Hadice Sultan’ın varlığı, babası V. Murad’ın 1876’daki üç aylık saltanatında resmiyet kazanmıştır. O kısa evre sona erip bütün aile Çırağan Sarayı’na kapatıldığı sırada Hadice Sultan 7 yaşındadır. Tedavisi olmayan akıl hastalığı gerekçesiyle tahttan indirilen V. Murad, yaşadığı depresyonları atlattıktan sonra, kızları Hadice ve beş yaş küçüğü Fehime’nin eğitimlerini kendisine iş edinir. Kalfalar, yabancı muallimeler de her iki sultana saray eğitimi yanında piyano dersleri vermektedir. Kendi babası Abdülmecid’in millete örnek olsun diye bizzat elinden tutup mektebe götürdüğü, öğretmene teslim ederken diğer öğrencilerden farklı bir muamele yapılmamasını istediğini belirttiği V. Murad, Osmanlı şehzadeleri arasında en iyi eğitim görmüşlerdendir. Bu sebeple, devrik padişah kendi çocuklarının iyi bir eğitim almasına büyük önem verir. Fransızca romanlar okuyan, kültürlü, açık fikirli, hayat dolu Hadice Sultan’ın Çırağan’daki kapalı yaşamı 25 yıl sürer. II. Abdülhamit, ağabeyi Murad ile birlikte âdeta haspe mahkûm ettiği yeğenlerinin evlenme çağlarının geçtiğinden sanki habersizdir.

    Yıldız Sarayı’nda düğün Sarayda geleneksel koltuk merasimi öncesi. Haremin sazende kızları, zifaf için damat paşayı bekleyen sultanefendiye fasıl geçiyorlar. Muhteşem gelinliği ve çelengi ile koltukta oturansa olasılıkla yaşını başını almış Hadice Sultan.

    Hadice ve Fehime Sultanların, kalpsiz amcalarına, evlenip Çırağan zindanından kurtulmak istediklerini, lâyık görürse haremağalarına bile varabileceklerini bildirmeleri üzerine, ikisi de bir daha babalarının yanına dönmemeleri koşuluyla 1901’de Yıldız Sarayı’na “misafir” alınırlar. Bu sırada Hadice Sultan 31 yaşına gelmiştir ve ilk kez tebdil-i mekân ederek Feriye’den Yıldız Sarayı’na yerleşmiştir. Kızların çeyizleri hazırlanır, artık tek eksik damat adaylarıdır. Akıllı ve yürekli kızlar II. Abdülhamit’e haber göndererek “Daha ne kadar oturacağız? Biz de evimizi bilelim!” derler. Amcanın yanıtı “Ben de üzülüyorum, lâkin talip çıkmıyor. Uşaklara mı vereyim?” olur. Hadice ve Fehime sultanlar, amcalarını protesto etmek için Selamlık törenlerine çıkmazlar.

    Nihayet bir akşam yeğenlerini locasına davet eden Abdülhamid, düğün müjdesini verir. Birkaç ay sonra da Hadice ve Fehime sultanların çeyizleri Şale Köşkü’nde sergilenir. Bunun anlamı damat adaylarının bulunduğudur.

    Hadice Sultan’ın Lübnan’daki sürgün yılları

    Sultan II. Abdülhamid’in, yeğeni Hadice Sultana, olasılıkla iki sebeple: V. Murad’ı büsbütün çıldırtmak; kendi kızlarından daha kültürlü, özgür düşünceli bu zeki kızı cezalandırmak için lâyık gördüğü eş; çirkin, kaba, palabıyıklı, alaydan yetişme, sorgu işlerine bakan Vâsıf Bey’di. Padişahın bu garip namzede, -aşiret reislerine ihsan ettiği- önemsiz bir rütbe olup salt paşa denilmesini gerektiren “mirü’l-ümerâ”lığı yeterli görmesi de mânidardır.

    Hadice Sultan ile Fehime Sultan’ın düğünleri aynı gün, 12 Eylül 1901’de yapılır. Yeni evlilere Ortaköy’de Abdülhamid’in kızları Zekiye ve Na’ime sultanların oturdukları Çifte Saraylar’ın yanındaki bir konak verilir. Hadice Sultan, daha ilk günden beğenmediği kocasını yatak odasına almaz, Vâsıf Paşa selamlıkta yatıp kalkar. Hadice Sultan kendisine bu kaba ve yaşlı adamı layık gören ama kızlarını Gazi Osman Paşa’nın oğulları Nureddin ve Kemaleddin Paşalar ile evlendiren amcasına büsbütün kinlenir. Kuzeni ve komşusu Na’ime Sultan’ın yakışıklı, görgülü ve tahsilli eşi Kemaleddin Paşa’yla aralarında giderek aşka dönüşecek bir yakınlık başlar. Tutkulu mektuplaşmalar, gizli buluşmalarla alevlenen yasak aşk üç yıl kadar sürer.

    Hadice Sultan Yalısı Ortaköy’de Hadice Sultan- Kemaleddin Paşa yasak aşkının mektuplarına tanıklık etmiş yalı.

    Sonunda halk arasında, “Plevne kahramanının oğluyla mazlum ve mahkûm eski padişahın kızının aşkı” dedikoduları ayyuka çıkınca Abdülhamid, Kemaleddin Paşa’yı kızına boşttırarak Bursa’ya sürer. Meşrutiyet’in ilanından sonra Kemaleddin Paşa İstanbul’a döndüğünde Vasıf Paşadan ayrılmış olan eski sevgilisine evlenme teklif eder, Hadice Sultan teklifi geri çevirir.
    Mutsuz bir evlilik; ateşli bir aşktan sonra Hadice Sultan şansını bir kez de 1909’da tanıştığı Hariciye Nezareti ka- tiplerinden Rauf Hayri Bey’le dener. Aynı yıl evlenen çiftin iki çocukları olur. Nahid Sırrı Örik, severek evlenmesine rağmen Hadice Sultan’ın geçici maceralardan kendini alamadığını, bundan dolayı dedikodulara sebep olduğunu belirtir. Hadice Sultan 1918 yılında Rauf Bey’den de ayrılır. 1924’te Türkiye’den sürülen hanedan mensupları arasında oğlu Sultanzade Hayri Bey, kızı Selma Hanımsultan’la birlikte o da vardır. Çocuklarıyla Beyrut’a yerleşir, Rauf Bey’in gönderdiği nafaka ile geçinmeye çalışır. Rauf Bey hapse düşünce o nafaka da kesilir, Sultan’ın yaşamı da zorlaşır. Daha sonra kızı Selma Hanımsultan’ın evlendiği Hint mihracesinin gönderdikleriyle kıt kanaat yaşamaya çalışır. Geçirdiği felçle artan Beyrut çilesi, 1938 yılında ölümüyle son bulur. Cenazesi Şam’a götürülerek Sultan Selim Camii haziresine gömülür.

    Örik’in tesbitine göre kızı Selma Hanımsultan da Hindistan’da koca dayağına dayanamayarak annesinden üç yıl sonra Paris’te ölmüştür. Hadice Sultan ile kızı Selma Hanımsultanın yaşamları aynı yıllarda Beyrut’ta bulunan Refik Halid Karay’ın Türk Prensesi Nilgün romanına esin kaynağı olacak, Hadice Sultan’ın torunu Kenize Murad ise anneannesi ile annesinin yaşamöykülerini Saraydan Sürgüne isimli eseriyle romanlaştıracaktır. 

    (Necdet Sakaoğlu ile yapılan konuşmadan ve ‘Bu Mülkün Kadın Sultanları’ndan özetlenmiştir)

    VAHİDETTİN’DEN HADİCE SULTAN’A BOŞANMA YARDIMI

    Vasıf Paşa damatlığa layık değil!

    MUZAFFER ALBAYRAK

    Büyük biraderimiz Sultan V. Murad’ın kızı Hadice Sultan’ın baskı ve zorlama ile rızası ve arzusu hilâfına olarak Mâbeyn-i Hümâyun bendegâhından olmaktan başka bir mahiyet ve meziyeti olmayan ve hiçbir şekilde damat olmaya lâyık bulunmayan Vasıf Paşa ile vicdana ve şer’e aykırı olarak birkaç sene önce nikahlanmıştı.

    Böyle cebir ve zulüm ile bir tarafın onayı olmadan akdedilen nikahın şer-i şerif nazarında sahih ve muteber olmayacağı tabii olduğundan mahkemeye müracaat edilerek nikahın bozulması mümkün ise de ailemize müteallik özel bir meseleyi bu şekilde ortaya çıkarmak, halkın diline düşürmek doğru olmayacağından, bu işin bir an önce bitirilmesini ve hasta Hadice Sultan’ın düşmüş olduğu üzücü durumdan kurtarılmasını istirham ederim.

    (Şehzade Vahidettin’in II. Meşrutiyet döneminde sonra Sadrazam Kamil Paşa’ya 3 Şubat 1909 tarihli mektubu)

  • Denizaltılar ve akıncılar eski ekolü sulara gömdü

    Denizaltılar ve akıncılar eski ekolü sulara gömdü

    Alman u-boat’larının her tür gemiye karşı geliştirdikleri yeni hücum teknikleri ve yüzey akıncılarının (surface raiders) yük gemilerine karşı düzenlediği baskınlar, İtilaf Devletleri’ni yenilginin eşiğine getirmişti.

    Savaş sırasında denizlerde de bir dizi yeni gelişme yaşanmaktaydı. Bunların en önemlisi Müttefikleri yenilginin eşiğine getiren denizaltı savaşıydı. Alman denizaltıları yüzlerce gemi batırdı. Keza gene bu savaşın öne çıkardığı “akıncılar” da denizaltılarla birlikte 2. Dünya Savaşı’nda çok daha yaygın kullanılacaktı. Denizlere bakarsak, Almanların denizaltıların yanı sıra üç çeşit yüzey akıncısı kullandıkları görülür. Bunlar kıstırılıp batırılıncaya kadar, kendilerine karşı muazzam kaynak ayıran İngiliz donanmasına büyük sıkıntı verdi. Akıncıların ilk grubu savaştan önce dünyanın dört bir yanına dağılmış bulunan kruvazörlerdi. İkinci grup ise yardımcı kruvazör olarak silahlandırılarak denizlere salınan hızlı yolcu gemileriydi.

    Akdeniz’in gemi avcısı Akdeniz’de yüzeyde seyir halinde bir Alman U-boat’u (1917). Güvertede görülen küçük flamaların herbiri, batırılan gemileri simgeliyor.

    Bunlardan Willhelm Der Grosse Batı Afrika’da kıstırılmadan önce 3 gemi batırdı. Prinz Ethel Friedrich ise 11 gemi batırdıktan sonra ABD’de enterne edildi. Esas başarılı akıncılar şileplerden dönüştürülen ve silahları son ana kadar gizlenen gemilerdi. Bunlar büyük depoları sayesinde hiç ikmal almadan bir yıldan uzun süre okyanuslarda dolaşıp yük gemilerini avlıyordu. En başarılı olanları Moeve, Seeadler ve Wolf’dur. Bunlar sırasıyla 15, 13 ve 15 gemi batırdı. Wolf’un döktüğü mayınlar ayrıca 15 gemiyi denizin dibine gönderdi. Ne var ki sadece birkaç tanesi geri dönebilecekti.

    O günün olanakları içerisinde okyanuslarda kaybolan gemileri bulmak zordu ama tespit edilmeleri sonuçta bir zaman meselesiydi ve batırılan gemilerin bir kısmı son anda durumu bildirebiliyordu.

    Derinden gelen ölümün sessiz filmi 1927’de yapılan Alman sessiz filmi “U-9 Weddigen” adını dönemin en meşhur denizaltı komutanından alıyordu. Otto Weddigen, 22 Eylül 1914’te U-9 denizaltısıyla üç İngiliz kruvazörünü içlerindeki 1400 kişiyle birlikte batırmış ve milli kahraman ilan edilmişti.

    LOTHAR VON ARNAULD DE LA PERIERE

    Rekoru henüz kırılamadı: 453 bin gros ton, 194 gemi

    Alman donanmasının bu aristokrat subayı, tarihin en fazla gemi batıran denizaltı komutanıdır. Önce U-35, sonra da U-139 ile Akdeniz’de toplamı 453.717 bin gros ton olan 194 gemiyi denizin dibine göndermiştir. İlki 1915’in Kasım ayında başlayan 14 seferde elde ettiği zaferler
    için yüzeyden hücum taktiğini uygulamış, bunların çoğunu şimdiki denizaltılarda olmayan güverte topuyla batırmıştır (Denizaltıların taşıdığı torpil sayısı sınırlı olduğu için bu taktik büyük önem taşıyordu). 2. Dünya Savaşı’nın denizaltıcıları bu skora yaklaşmayı bile başaramadılar ama o dönemde denizaltılara karşı tedbirler çok daha gelişmişti ve çok az denizaltıcı 14 seferi tamamlayabilecek, Alman denizcilerinin dörtte üçünden fazlası ölecekti.

    KARL VON MÜLLER

    Denizlerin modern korsanı

    İlk önemli akıncı harekatını yapan SMS Emden hafif kruvazörünün komutanıdır. Savaş çıkmadan birkaç gün önce durumu sezmiş ve Çin’deki Alman imtiyazlı bölgesi olan Tsinghao limanından denize açılarak akıncılık yapmaya karar vermiştir. Hint Okyanusu’nda iki savaş gemisi ile 16 yük gemisi batırmış, bir gemiyi de ele geçirerek yardımcı olarak kullanmıştır. Emden’e karşı büyük kaynak ayrılmış, nihayet Cocos adası civarında batırılmıştır. Müller, teslim olmuş, o sırada karaya çıkmış olan gemi birinci zabiti von Mücke ele geçirdiği bir tekne ile yanındakilerle birlikte Yemen’e ulaşıp Osmanlı bölgesinde kurtulmuştur. Akıncı harekatı o kadar başarılı oldu ki, Almanlar iki savaşta da çok sayıda kruvazör veya sivil gemiyi donatarak bunu tekrarladılar ve çok sayıda gemi avladılar.

  • Paletli canavarın emekleme dönemi

    Paletli canavarın emekleme dönemi

    Dönemin ilk tankları, tarih öncesinden kalma canavarlara benzetiliyor, “zırhlı birlik” diyenler hayalperestler olarak görülüyordu. Ama Yıldırım Savaşı’nın yolu açılmıştı.

    Hava muharebeleri savaşın kurallarını değiştirmeye başlamıştı ama, esas savaş yine karada cereyan etmekteydi. Burada siperleri aşmak için tankların geliştirilmesi çok erken başlamış ama bunların taktik olarak etkili bir şekilde geliştirilmesinin yolu bulunamadığı gibi, ilk zırhlı paletli araçlar da teknik olarak çok yetersiz kalmıştı. Tarih öncesinden kalma canavarlar gibi siperlerin arasında biraz dolaştıktan sonra ya çamura saplanıp kalıyor ya da engellere takılıyordu. Bu savaşta İngilizler tank konusunda ileri olmakla birlikte bundan nadiren yararlandılar. Tanklar ancak 2. Dünya Savaşı’nda kendilerinden beklenen performansı gösterebilecekti.

    Ancak savaşın sonunda Mark serisinden İngiliz tankı bir hendeği geçmeye çalışıyor (1917). Tanklar ancak savaşın sonunda ağırlıklarını hissettirmeye başladılar ama stratejik bir yarma yapabilecek teknik olanakları henüz yoktu.

    1. Dünya Savaşı’nda denizaltılara karşı geliştirilen konvoy sistemi bir kenara konulursa müttefiklerin öncülük yapıp ileri geçtikleri başlıca alan tanklardır. İşin ilginci tankın geliştirilmesine önce İngilizler büyük bir atılım yapmış ama bunu kendi yüksek komutanlıklarının itirazlarıyla boğuşarak gerçekleştirmişlerdi. Bu arada Alman yüksek komutanlığı da birkaç tank imalatına binbir zorlukla razı olmuş ve bu arada Fransızlar en iyi tankı yapmışlardı. Ancak aşırı kayıp veren Fransızlar o kadar pasif bir anlayışa yöneldiler ki, tankları ancak piyade desteği olarak düşündüler. Tanklar ancak savaşın sonunda ağırlıklarını biraz hissettirmeye başladılar ama beklenen stratejik yarmayı yapamadılar. Bu nedenle 1940’taki “yıldırım savaşı”na kadar tanklar piyade destek vasıtası olarak görülmeye devam edecek, bağımsız zırhlı birlikleri savunanlar her yerde egzantrik hayalperestler olarak görülecekti.

    Savaştan sonra İngilizler öncü oldukları bu alanı ihmal ederken Almanlar tankı geliştirerek 2. Dünya Savaşı’nın “yıldırım savaşı”nı hayata geçireceklerdi. İngiliz tank teorisini hazırlayan Fuller 1930’larda siyasi olarak gözden düşüp ordudan ayrıldı, ama gene bu savaşta genç bir subay olan Heinz Guderian 1940’dan sonra Alman tank üstadı olarak tarihe geçti.

    ERNEST DUNLOP SWINTON

    Makinelitüfeğe karşı piyadeyi korumak için

    İngiliz subay, tank fikrini geliştirenlerin başında gelir. 1914’te cephelerde makinelitüfeklerin piyadeyi biçtiğini gören Swinton onları ileri taşıyacak bir zırhlı-paletli traktör projesi ortaya attı. İngiliz yetkilileri bunu görmezden geldiler ama proje o sırada donanma bakanı olan Winston Churchill’in dikkatini çekti. “Landship Comittee” (kara gemileri komitesi) isimli bir grup kurarak çalışmalarını teşvik etti. Ortaya günümüz- deki tanklara benzeyen bir şartname çıktı ve ilk prototip 1915 Eylül’ünde hazırdı. Gizlilik amacıyla bunlara sıvı taşıyan anlamında “tank” adı verildi ve bu ad yapıştı kaldı. 1916’da 50 kadar tank cephede ilk kez boy gösterdiler. 1917’de ise Cambrai’de 476 tank ile tarihin ilk zırhlı hücumu yapıldı. Bazı muharebelerde yüz bin kayıpla ancak bin metre ilerlenirken, burada birkaç saatte çok az kayıpla 6.5 kilometrelik ilerleme gerçekleşti ki, o dönem için bu muazzam bir olaydı.

    J.F. C. FULLER

    Almanlara ilham veren İngiliz

    Tank birliklerinin ilk subaylarından olan “Boney” lakaplı Fuller, 1917’de Cambrai’de yapılan ilk tank hücumunu planlamıştır. Daha sonra savaşı uçakların ve tankların yıldırım hücumuyla bitirmeyi amaçlayan “Plan 1919”u yaptı ama savaş 1918 Kasım’ında sona erdi. Daha sonra mekanize birlikler üzerindeki teorileri geliştirdi ve aynı zamanda çok tanınmış bir askerî yazar oldu. Ne var ki faşist eğilimleri yüzünde ordudan ayrıldı ve 2. Dünya Savaşı’nda göreve çağrılmadı. Yazıları Almanya’da kendi ülkesinden çok daha fazla okundu ve anlaşıldı. Yıldırım savaşı General Guderian tarafından uygulandı. Böylece bir sonraki savaşı da etkilemiş oldu. İngilizler mekanize savaş konusunda çok ileride oldukları halde öyle geri kaldılar ki, 2. Dünya Savaşı’nda bu alanda Almanlara hiç yetişemediler.

  • Modern savaş vahiyleri yine gökyüzünden indi

    Modern savaş vahiyleri yine gökyüzünden indi

    154 bin uçakla tarihte ilk kez hava cepheleri oluştu. Keşif yapan uçaklar, artık birer ölüm makinesine dönüşürken, savaşların yapılış şekli de sonsuza dek değişecekti.

    Sanırız, 1. Savaş’ın en büyük yeniliği, daha önce Libya’da uçan birkaç İtalyan pilotunu ve Balkan Savaşı’ndaki bir avuç uçağı saymazsak, tarihte ilk kez hava cephelerini oluşturan 154 bin uçağın arz-ı endam etmesiydi. Ağırlıkla çamur dolu siperlerde yapılan bu savaşta renkli uçaklarıyla göklerde süzülen pilotlar, savaşın bir nevi yeni şövalyeleri olmuştu.

    Çatışmaların ilk günlerinde keşif için kullanılan uçaklar, sadece birkaç ay sonra düşman keşif uçaklarını ve birbirlerini düşüren birer avcıya dönüşecekti. Ama bunun için hem daha güçlü motorlara, hem de iyi bir silaha ihtiyaçları vardı. Yani uçak burnundan ileri ateş edebilmeliydi, ama pervane buna engel oluyordu. Bu konuda ilk denemeyi pervaneye kurşun saptırıcı metal plakalar yerleştiren Fransız pilot Roland Garros yaptı ve birkaç zafere imza attı ama bu ilkel yol, kalıcı bir çözüm olamazdı. Hollanda asıllı Anton Fokker’in pervane arasından ateş edebilen mekanizmayı icadı Alman havacılarına o kadar büyük bir avantaj sağladı ki, 1915’te kesin hava üstünlüğünü ele geçirdiler. Tabii İtilaf kuvvetleri bu sırrı ele geçirince ertesi yıl denge sağlandı.

    İlk it dalaşı Tarihte hava muharebeleri dönemi açılıyor. Tek kişilik İngiliz SE-5 uçağıyla, iki kişilik Alman Rumpler uçağı havada mücadele halinde.

    1. Dünya Savaşı’nda 1514 pilot beş veya daha fazla uçak düşürerek “as” olma unvanını elde ettiler ki, bunlardan 14’ü 50’den fazla uçak düşürmüştür. En çok hava zaferi olan “Kızıl Baron” lakaplı Alman Manfred von Richtofen 80 uçak düşürdükten sonra 1918 başlarında yerden açılan ateşle vurularak ölmüştü. Avcı uçaklarının yanı sıra deniz uçakları, bombardıman filoları ve zeplinler de ilk kez bu savaşta faaliyet gösterdi.

    Kızıl Baron En çok hava zaferi olan “Kızıl Baron” lakaplı Alman pilot Manfred von Richtofen 80 uçak düşürdükten sonra 1918 başlarında yerden açılan ateşle vurularak ölmüştü.

    ANTON FOKKER

    Pervanenin arasından kurşun geçiren adam

    Senkronizasyon mekanizması ile hava savaşını değiştirdi. Uçaklara büyük ilgisi olan Fokker iki kanatlı pervanenin arasından ateş eden sabit bir makineli tüfeğin hava muharebesi için en iyi çözüm olduğunu düşünüyordu. Tetik mekanizmasını pervane şaftı ile senkronize etti. Öyle ki mermiler pervane yatay durumda iken üzerinden ateş ediyor ama pervane çok hızlı döndüğü için bu, ateş hızını azaltmıyordu. Söz konusu sistemi kullanan Fokker E-1 uçağı 1915’te yüzlerce müttefik pilotunun sonu oldu. Savaştan sonra uçak üretimini sürdürdü.

    MAX IMMELMANN

    Havada takla atar, avken avcı olurdu

    Günümüzde hâlâ kul- lanılan “it dalaşı” taktiklerini ilk geliştiren pilotlardandır ve havacılığa meraklı herkes “Immelman manevrası”nı bilir. Jetlerin dalaşında da, bu manevra mümkün olan her durumda kullanılır. Bu, takip edilen pilotun dikine yükseldikten sonra dönerek takla atması, bu şekilde kendisini takip edenin kuyruğuna takılarak üstün duruma geçmesini sağlar. Immelmann ikisi kesin olmayan 17 hava zaferinden sonra düşürüldü ama ha- vacılıkta ebedi bir ad bıraktı.

    OSWALD BOELCKE

    İkili kol uçuşunu buldu

    Boecke hava muharebelerinin temel kurallarını koyan öncü havacılardandır. Hâlâ kullanılan bu tak- tiklerin en önemlisi solo yerine ikili kollarla uçmaktır. Böylece birbirini kollayan pilotlar daha güvenli bir şekilde savaşabilmektedir. Kısa süre içerisinde pilotların İncil’i haline gelen talimatlarını Dicta Boelcke altında toplamıştır. Talebesi olan von Richtofen ve bir başka pilot ile görev uçuşunda kaza sonrası mecburi iniş yaparken ölmüştür.

  • ‘Alman usulü’ teknik ve taktik muharebe

    ‘Alman usulü’ teknik ve taktik muharebe

    Almanlar savaş sırasında operasyonel alanda hasımlarının çok ilerisindeydi. Ancak stratejik düşünce ve eylemde aynı ölçüde başarılı olamadılar.

    Büyük Savaş’ın temel meselelerinden biri taktik örgütlenmelerin geliştirilmesiydi ki, bu konuda da Almanların önde oldukları görülür. Esnek savunma anlayışını geliştiren Fritz von Lossberg ve hücumda sızma taktiklerini geliştiren Oskar von Hutier öne çıkan iki isimdir. Bu operasyonel alan hayati önem taşıyordu, çünkü klasik bir hücum düş- man siperlerinin günlerce bazen haftalarca bombardımanıyla başlıyor, savunma yapan taraf da hücum edene kıyasla % 80’i ila % 90’ı kadar kayıp veriyordu.

    Bazı hücumlarda yüz binlerce ton cephane harcanmaktaydı ki bu da Krupp ve Vickers fabrikalarına muazzam bir kazanç sağlıyordu. Almanlar askerlik sanatında taktik ve operatif anlamda hasımlarının ilerisine geçmişler ve çoğu halde bunu teknik üstünlükle de birleştirmişlerdi. Tüm çatışmalar incelendiği zaman, Almanların hücumda veya savunmada ya da silah ve sayı üstünlüğünün onlarda veya hasımlarında olduğu hemen tüm durumlarda ve hava üstünlüğüne bakmadan karşı tarafa daha fazla kayıp verdirdikleri görülmektedir.

    Aynı üstünlük 2. Dünya Savaşı’nda da devam edecekti. Ancak Almanlar stratejik düşüncede, stratejik eylemlerde aynı derecede başarılı olamamışlardır. Kıta üzerindeki ablukayı kıramamışlar, stratejik olarak ittifaklarını sürdürememişler ve kuşatılıp yıpratılarak savaşa devam olanaklarını yitirmişlerdir.

    GEORG BRUCHMÜLLER

    ‘Ateş valsi’nin yaratıcısı

    Topçu bombardımanını adeta bir sanat haline getirmiş, ileri geri kaydırdığı top atışı “ateş valsi” olarak anılmıştır. Çok iyi düzenlenmiş kısa ve yoğun bombardıman tekniğini geliştirmiştir. Esasen uzun bombardıman siperler arasındaki alanı piyadenin yarısını yutan çamur kraterlerine dönüştürüyor ve binlerce asker tek bir yanlış adımla çamur deryasında boğulup kayboluyordu. Bruchmüller’ın kısa ve yoğun bombardımanı düşmanı afallatıyor, morallerini bozarak dağınıklığa neden oluyor ve birlikleri tecrit ediyordu. Ateşin sürekli kaydırılması nedeniyle düşman hücumun ne zaman geleceğini kestiremezken, hücum taburları son sıçrama noktalarına kadar ateş yemeden ara alanı geçebiliyordu. Bu nedenle asker arasında “Durchbrüchmüller” diye anılan topçu üstadının ilk hedefleri, gözetleme ve haberleşme noktaları, komuta yerleri, ihtiyatlar ve ana yaklaşım yolları gibi kritik unsurları kapsıyordu.

    FRITZ VON LOSSBERG

    Esnek savunmanın mucidi

    Her krize gönderilen itfaiyeci olarak anılan von Lossberg, kademeli ya da esnek savunma sisteminin kurucusudur. Ön saflarda en az miktarda asker bulundurarak birlikleri düşman baraj ateşinin dışında tutuyor, düşmanın girme yaptığı yerlerde de hızlı karşı taarruzlarla onları geri atıyordu. Buna, tahkim edilmiş muharebe ileri karakolları ve güçlü ihtiyatlardan oluşan bir sistem diyebiliriz. Daha sonra Müttefikler de aynı sistemi uygulamaya başladı.

    OSCAR VON HUTIER

    Sürpriz baskın ve sızma ustası

    Sızma taktikleriyle hücum üstadı Alman subay. Bu savaşta hücumlar genellikle günler süren bir hücum bombardımanıyla sürüyor, ardından piyade kitle halinde süngü takarak ilerlemeye çalışıyordu. Hazırlık bombardımanının sadece birkaç saat sürdüğü hücumlar da düşünülmüştü ama durum ne olursa olsun karşı taraf tedbir alabiliyor ve kitle halinde yaklaşan piyade biçiliyordu. Hutier bunun yerine küçük birliklerle düşman siperlerine sızıyor ve bunlar baskın yaparak düşman makineli tüfeklerini etkisizleştirince, arkadan gelen büyük birliklere ilerleme şansı yaratılıyordu. Bu taktikler doğuda işe yaramakla birlikte, çok sıkışık ve kademeli olan batı cephesinde ilk siperler aşılsa bile ikinci ve üçüncü hatlara gelinceye kadar baskın etkisi yok oluyordu.

  • AZİZ NESİN 100 yaşında

    AZİZ NESİN 100 yaşında

    Bu yıl Aziz Nesin’in 100’üncü doğum yılı. Kendi kurduğu Nesin Vakfı da, Aziz dedelerinin yüzüncü yaşını Tütün Deposu’nda bu ay açacakları sergiyle kutlayacak. Büyük yazarın muazzam arşivinden seçilen belge ve fotoğraflar, yalnızca kendi yaşamına değil Türkiye’nin yakın tarihine ilişkin de çok önemli ipuçları içeriyor. Serginin en önemli özelliği, birçoğu ilk kez günışığına çıkan belge ve fotoğrafların Aziz Nesin’in kendi sözleriyle anlatılıyor olması.

    Ben Mehmet Nusret…

    Seçmek elimde olmadığı için, çok uygunsuz bir zamanda doğmuşum; Birinci Dünya Savaşı’nın en kanlı, en ateşli günleri, 1915’te… Yine seçmek elimde olmadığı için, yalnız uygunsuz zamanda değil, uygunsuz biyerde doğmuşum: Türkiye’nin en büyük zenginlerinin oturduğu İstanbul adalarından Heybeliada’da… Zenginler, yoksullar olmayınca yaşayamadıklarından, yoksulluklara çok gereksindiklerinden, biz de Heybeliada’da otururduk.

    Bu sözlerimle şanssız olduğumu söylemek istemiyorum. Tersine, zengin, soylu ve ünlü bir aileden gelmediğim için kendimi çok şanslı sayıyorum.

    1967
    1915
    1928
    1934
    1930
    1932

    Askerlikten kurtulmak…

    Yıl, 1944… Profesyonel yazarım artık, kalemimle geçiniyorum. Sedat Simavi’nin Yedi Gün ve Karagöz’ünde çalışıyorum.

    İyi ki mutlu bir tesadüfle asker olabildim de okuma olanağı elde ettim, hiç değilse böylece yazar olabildim. Yoksa yazar olmak isteyip olamamış, ama kendini yazar sanan, doyumsuzlukları ve aşağılık duyguları yüzünden o dünyanın en kötü insanlarından biri olacaktım.

    Askerlikten mahkeme kararıyla çıkartılıp üç ay on gün cezaevinde kaldıktan sonra, işsiz ve parasız kaldığım gün, zengin olma yoluna değil yazar olma yoluna gitmiştim.

    1937
    1937
    1945

    Nereye Gidiyoruz?

    İkinci Dünya Savaşı sonu… Türkiye’nin bugünkü acıklı durumunun başlangıcı ve kaynağı olan Truman Doktrini adı altında modern emperyalizm, özellikle geri kalmış ülkelere yardım maskesi altında sömürü ağlarını germeye başlamıştı.

    Öyle biyer geliyor ki, artık o yerde gülmece yoluyla savaşma olanağı da kalmıyor. Modern emperyalizmin Türkiye’ye girişine karşı halkımızı uyarmak için gülmece dışında yayın yapmamız gerekiyordu. İşte bu amaçla Nereye Gidiyoruz? başlıklı küçük bir kitapçık yazdım.

    Tek yanı basılmış o kitapçıktan şimdi elde hiç yoktur. Sıkıyönetim arşivlerindeki mahkeme dosyasında bulunup da çıkarılsa, o yazı yüzünden bir yazarın nasıl olup da hapse ve sürgüne mahkûm edildiğine, beni mahkûm edenler bile şaşarlar.

    Savcı yirmiiki yıl hapsimi istiyordu. Suç eylemi eksik kaldığından, her ne kadar sıkıyönetim varsa da savaş hali sayılamayacağından… Pazarlık, pazarlık… Tut aşağı, vur yukarı: On ay hapis ve Bursa’ya sürgün…

    1945
    1945
    1956
    1960
    1967
    1968

    Olanak olsa…

    Durmadan gürül gürül konular aklıma geliyor, ben de boyuna not ediyorum. Çok verimli bir yazarım aslında. Olanağım olsa ne çok yapıt vereceğim. Ben bu notlar üzerinde nasıl zaman bulup da çalışacağım ? Hiç durmadan yüz yıl çalışsam, yalnız bugüne kadarki notlarımı bitiremem. Yazık! Hepsi kalacak!..

    Son zamanlarda verimsiz oluşum, istemediğim, içimden gelmeyen konular ve alanlarda çalışmak zorunda kalışımdan. Gazete yazısı yazmak istemiyorum işte! Ama yazmak zorundayım…

    1971
    1974

    Türkiye Yazarlar Sendikası

    1974’ten 2 Aralık 1989 tarihine dek, kurucularından biri olduğum Türkiye Yazarlar Sendikası’nın genel başkanlığını yaptım.

    TYS’nin kuruluşundan bu yana geçen 18 yıl ve özellikle genel başkanlıkta bulunduğum 15 yıl, yaşamımda bu sendika uğruna yazarlığımdan bile özveride bulunduğum uzun bir zaman dilimidir. Ben ki, aşk da içinde olmak üzere, hiçbirşey uğruna yazarlığımdan özveride bulunmazken, TYS için bunu da yaptım.

    Çünkü TYS gibi bir örgütün kurulması, benim için Türkiye’nin bir ulusal onur sorunuydu.

    TYS, İnsan Hakları Derneği, Barış Derneği, Türk-Yunan Dostluk Derneği, Bilar A.Ş.. Bu örgütlerin kurucuları arasındayım. Bunlar birer borç ödemedir. Karşılığında oy istemiyorum. Para ve ün istemediğimi, bunlara yeterince ulaştığımı herkes görüyor. Aslında karşılığında hep bişey isteyenler bunu anlamıyor.

    1972
    1974
    1990
    1987
    1984

    Nesin Vakfı

    Türkiye’de bir yazarın kazanabileceği en çok parayı kazandım. Ama rahat beni rahatsız ettiği için olacak, oldukça sınırlı geçimimizden artan kazancımla kimsesiz çocukları yetiştirmek için bir vakıf kurdum.

    On yıl, yirmi yıl önceleri nasıl yaşıyorsam, bugün yine öyle yaşıyorum. Kuyruklarda dolmuş bekliyorum, otobüslerde sıkışıyorum, rahat gitmek istediğim yere yürüyerek gidiyorum, pazardan alışveriş ediyorum, para sıkıntısı çekiyorum, kalabalıklarda itilip kakılıyorum.

    1993

    Kurtulacağımıza inanıyordum

    Sekiz buçuk saat, Madımak Oteli’nde kapana sıkıştırılmış gibi, biz devleti bekliyorduk. Ben bu devletin nasıl devlet olduğunu bilmeme karşın, içimde hâlâ şöyle ya da böyle bir devletin bulunduğu umudu ve inancı vardı. Bu yüzden nasıl olsa kurtulacağımıza inanıyordum.

    1994
  • Bob Marley öldü komutanım!

    Bob Marley öldü komutanım!

    Sınırda Rum askerlere 30 metre mesafede nöbet tutan Türk askeri, sivil hayatında DJ’lik yapan bir gençti. En sevdiği sanatçının ölüm haberini aldığında duyduğu saygının gereğini yerine getirmesi başını derde sokacaktı.

    Birinci piyade alayı ikinci piyade taburu altıncı bölük er Ogün Erciyas. Nöbetimde vukuat yoktur, emir ve görüşlerinize hazırım komutanım! Yeşil Hat boyunda, sınırda nöbet tutan 18 yaşındaki asker teftişe gelen komutanına tekmilini böyle verdi. Komutan tam giderken, gözü direkteki bayrağa takıldı. Yarıya indirilmişti. “Bu ne? Kim öldü?” diye sordu merakla. 30 – 40 metre ötelerinde nöbet tutan Rum askerinin kıkırdamasını duyunca bir tuhaflık olduğundan iyice şüphelenmişti.

    Ogün Erciyas, 1978 yılında 15 yaşındayken DJ olarak Mağusa’daki Salamis Bay Oteli’nin diskosunda çalışmaya başlamıştı. Hayatının ilk on yılı getto hayatında geçmişti. Çocuk aklıyla Türkiye’den gelen yüzbaşı, üsteğmen rütbesindeki subayların koskoca adamları azarladığına, kahvede herkesin oğlu olacak yaşta subayların karşısında hazırola geçtiğine tanık olmuştu. Ve bir de yazlık sinemada bir yüzbaşının en iyi yerdeki üç sırayı kendine ayırıp tek başına film izlemesini hiç unutamamıştı. Küçük yaşlardan itibaren plak toplamaya başlamıştı. Cem Karaca, Barış Manço, Erkin Koray ve Moğollar, en sevdikleriydi. Sonra hayatına bir de Bob Marley girdi. Savaş sonrası sıkıcı, renksiz ortamda sarılacak tek can simidi. DJ’lik yaparken kızlarla arası çok iyiydi. Hem parasını da eğlenerek kazanıyordu. Keyfi yerindeydi yani. Askerlik gelene dek!

    Ogün Erciyas 2015

    Görev yeri sınır nöbeti olarak çıktığında çok korktu. Rum askerlerle neredeyse burun buruna nöbet tutuyorlardı ve sınırda karşılıklı ateş açmalarla ilgili hikayeler kulaktan kulağa yayılıyordu. Bir gece vakti, ortalıkta çıt yokken karşısında duran Rum asker aralarındaki 30 metreye rağmen dürbünü alıp bakmasını istedi. Dürbünü kaldırdığında “düşman” da bir Playboy dergisini kaldırarak sayfaları çevirmeye başlamıştı. Artık eskisi kadar korkmuyorlardı birbirlerinden.

    İzne çıktığında kendisine transistörlü küçük bir radyo almıştı. Nöbette İngiliz üslerinden yayın yapan radyoyu dinliyordu. O gece yayını dinlerken müzik yarıda kesildi ve spiker, Bob Marley’in öldüğü haberini verdi. Yıkılmıştı. Yakın kulübedeki nöbetçi arkadaşı Raif ’e bağırarak kara haberi verdi. Ne yapacaklardı? Gecenin karanlığında askerlik, nöbet iyice çekilmez olmuştu. Bu arada karşılarındaki Rum asker de ne olduğunu sordu. Bob Marley öldü, dediler. Onun da morali bozuldu. Sonunda ne yapacaklarını buldular: Bayrakları yarıya indireceklerdi. İndirdiler de!

    Ogün Erciyas 1981

    Komutan tekrar sordu sonra: Kim öldü oğlum! Bob Marley öldü komutanım! Kimdir be o? Reggae müziğin kralı komutanım. Komutan kahkahalarla gülen Rum askeri görünce iyice köpürdü. Çavuş çağrıldı ve Raif’le birlikte üç günlük hücre hapsini çekmek üzere götürüldüler. Rum asker hala gülüyordu.

    Ogün Erciyas şu an askerden sonra girdiği Bayrak Radyosu’nda müzik programları yapıyor. Halen plak topluyor ve “müzik dinleyen insandan kimseye zarar gelmez” diyor.

  • Popçu ateşi altında harekât

    Popçu ateşi altında harekât

    Kıbrıs Harekatı, müzik piyasasını da epey hareketlendirmişti. Arka arkaya Kıbrıs ve kahramanlık temalı plaklar piyasaya çıkıyor, kadınlı erkekli ünlü popçular gönüllü olup savaşa gitmek istediklerini açıklıyordu.

    Ateşkes olduğunu şu an duydum ve üzgünüm. Çünkü ben oldu bitti, ‘peace’ sözüne inanmadım, diyor Cem Karaca. 70’li yılların en popüler müzik dergisi Hey Kıbrıs Harekatı sırasında bazı müzisyen ve oyunculara hislerini sormuş zira. Karaca, o kadar etkilenmiş ki yaşananlardan, askere gitmeyi bile düşündüğünü söylüyor: “Bağımsızlığını kan dökerek koruyan bir ulusun çocuğuyum. Bağımsızlığımıza en ufak bir tehdit olduğunda bütün Türk ulusu gibi kanımı dökmeye hazırım. Hasan Kalesi ve Dadaloğlu gibi kahramanlık türküleri radyodan yayınlanırken gözlerim yaşardı. Askerliğimi jandarma olarak yapmıştım. Gönüllü olarak askerlik yapmak için şubeye başvuracağım. Sıkıyönetim Komutanlığı ile de işbirliği yapıp Kadıköy yakasında bir açıkhava konseri vereceğim.” Dergiye askere yazılmak istediğini tek söyleyen Karaca değil. Erol Büyükburç da askerliğini topçu olarak yaptığını ve çok iyi top kullanıp at binebildiğini söylüyor. İki ay kadar sonra İzmir Fuarı’nda program yapacak olan Büyük- burç, bu kez göğsünde Kıbrıs haritası olan kıyafetleriyle poz verecektir.

    Sadece erkek şarkıcılar değil dergiye askere gitmek istediğini söyleyen, Emel Sayın da “tüm tecrübesizliğine rağmen askerlik görevine hazır olduğunu” ifade ediyor. Esin Afşar daha gerçekçi, “Elim silah tutmuyor ama hastabakıcı olabilirim” diyor. En sert ifadeyse Nazan Şoray’dan: “Erkek gibi savaşırım.” Hayat Bayram Olsa şarkısıyla CHP mitinglerinin vazgeçilmezi olan Şenay’sa kurduğu hayali anlatıyor: “Sınırlar kalkıp dünya tek cumhuriyet kurulsa ve başkanlığına Ecevit getirilse”! İzzet Günay ise söylem farklılığıyla dikkat çekiyor: “Savaş aleyhtarı bir insanım. Kan dökülmeden yapılacak bir ateşkes anlaşmasını heyecanla bekliyorum.”

    1974 harekatı dönemin film piyasasının yanı sıra müzik ve sahne çalışmalarında da inanılmaz bir ivme yaratmıştı. Şarkıcı olarak en hızlı davranan Yasemin Kumral oluyor. Kumral’ın Girne’den Yol Bağladık parçası neredeyse harekat bitmeden çıkıp büyük ilgi görünce haftalarca sürecek Kıbrıs plakları furyası başlamış oluyordu. Öyle haftalar vardı ki, Hey’in plak tanıtım sayfasında yer alan altı 45’liğin tamamı Kıbrıs temalıydı.

    TRT Radyosu’nun heyecan yaratmak amacıyla seçtiği isimler ve plakların bir anda patlaması da işin diğer ilginç tarafıydı. Mesela Hasan Mutlucan, “yeniden doğuşunu” ilan ediyordu. Mutlucan, Kahramanlık Türküleri albümünü harekattan çok önce yapmıştı. “İçim çok rahat” diyordu Mutlucan. “Şimdi yapmış olsaydım milli hisleri rencide etmiş olurdum”.

    En tuhaf durum ise Ayten Alpman’ın Memleketim plağıyla yaşanmıştı. Üç yıl önce ilk yayınlandığında hiç ilgi görmeyen Memleketim 45’liği, 1973’te tekrar piyasaya verilerek ikinci bir şans denenmiş ve yine tutmamıştı. Ancak TRT sürekli “Memleketim” şarkısını çalmaya başlayınca, bu kez satışlar patlamıştı. Alpman, savaş hakkında, “Bir teknem motorum olsa, durmam çıkarım Kıbrıs’a, hemşirelik yaparım. Zaten Türk Silahlı Kuvvetleri’ne 50 bin lira bağışladım” diyecekti. Memleketim şarkısı Kıbrıs’la o kadar özdeşleşmişti ki, TRT daha sonraki yıllarda Eurovision Şarkı Yarışması yayını esnasında sıra “Kıbrıs Rum Kesimi”ne geldiğinde yayını kesip Memleketim’i dinletmeyi tercih edecekti.

    1974 Temmuz ayını izleyen günlerde Cem Karaca, Erkin Koray, Ömür Göksel, Muazzez Abacı, Füsun Önal aynı konserde buluşmuş ve gecenin 68 bin 950 liralık hasılatı Hava Kuvvetleri’ne bağışlanmıştı. Barış Manço’ya gelince… Manço Kıbrıs furyasına doğrudan kapılmamıştı ama yakın tarihli 45’liği “Hey Koca Topçu” ilgiden nasibini almıştı. İyi bir zamanlamayla hemen ardından yaptığı “Estergon Kalesi” düzenlemesiyle kendisi de hızlıca kahramanlık türküleri kervanına adını yazdırmıştı.

    CUMHURBAŞKANI MUSTAFA AKINCI

    Rock gitaristliğinden cumhurbaşkanlığına

    Limasol limanına yanaşan bir gemide İzmir’den çıkıp dünyaya açılmış bir isim çalışıyordu: Dario Moreno. Şarkıcının gemide olduğunu bilen Kıbrıslı Türk ileri gelenler kıyıya çıkması için kendisine ricada bulunmuşlardı. Kırmadı onları, indi, Limassol Park Gazinosunda dinleyicileriyle buluştu. Her şey çok sıcak ve çok güzeldi ama Moreno en çok o gece çalan grubu beğenmişti. İlk konserlerini 1966 yılının 1 Ocak gecesi veren Kareler ya da İngiliz dinleyicilere yönelik adlarıyla The Squares, Limassol’da o sıralar en hızlı ‘beat’ grubuydu. Kendi parçalarının yanı sıra Cem Karaca’dan Beatles’a coverlar yapıyorlardı. Grup kısa sürede o kadar sükse yapmıştı ki, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Muavini koltuğunda oturan Dr. Fazıl Küçük’ün kızı Penbe Küçük, düğününde onların çalması için ısrarcı olmuştu. O gün Cumhur- başkanı muavini konutunda çalan grubun hızlı gitaristiyse bugün KKTC Cumhurbaşkanlığı Köşkünde ikamet eden Mustafa Akıncı’ydı.

    Dönemin en hızlı “beat” grubu Mustafa Akıncı’nın gitaristi olduğu Kareler
    adlı grup o dönem Kıbrıslı müzikseverler arasında büyük sükse yapmıştı. En üstteki fotoğrafın en sağındaki gitarist, beş kişilik grubun tamamının olduğu fotoğrafta ise üst sırada sağdaki kişi Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı.
  • Kadınlar yazı selamlıyor

    Kadınlar yazı selamlıyor

    Aralarında H. Hürmüz Saran hanımefendinin (soldan beşinci, bugün 92 yaşında) de bulunduğu genç hanımlar Kalamış deniz hamamından sahile çıkmışlar, coşkuyla yazı selamlıyorlar. Osmanlı toplumunun denizden yararlanmak için bulduğu “ahlaken münasip” deniz hamamları çözümü, 1800’lerin ortalarında Haliç Çardak hamamıyla hayata geçmiş, sonraki yıllarda İstanbul’un diğer kıyı semtlerinde de uygulanmıştı. Cumhuriyetle birlikte halk yavaş yavaş deniz hamamlarının mahrem alanından çıkacak, plajlar açılacaktı.