Yasaklı olduğu yıllarda birçok takma isim kullandı ama, hiçbiri ona “Romantik devrimci” lakâbı kadar yakışmadı. Kadınlarına, memleketine ve devrime duyduğu tutkulu aşkı eserlerinde olağanüstü bir ustalıkla anlattı. Yapıtları 50’den fazla dile çevrildi, adı dünyanın en büyük şairleri arasında anıldı. Yaşamının 12 yıl 7 ayını hapiste geçirdi. 1950’de öldürüleceği söylentileri üzerine gizlice yurtdışına çıktı. 1963’teki vefatına kadar Moskova’da yaşadı. Sürgündeyken birçok memleketi ziyaret etti. Bu ülkelerde konferanslar verdi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Kısaca bu dünyadan bir Nâzım geçti, arkasında unutulmaz kareler bıraktı…
Bursa Cezaevi’nde…Geceler sürecek kapımın sürgüsünü, pencerelerde yıllar örecek örgüsünü. Ve ben bir kavga şarkısı gibi haykıracağım mapusane türküsünü…
Nazım Hikmet, Hariciye Nezareti’nde çalışan babası Hikmet Bey’in memuriyeti nedeniyle Selanik’te dünyaya geldi. Tartışmalı doğum tarihi halasının eşi Memduh Ezine’nin hatıratında 17 Ocak 1902 olarak not edilmiştir. Selanik, 13 Ağustos 1902.
Dört buçuk yaşındaki Nazım, üç tekerlekli bisikletiyle. Halep, 1907.
Nâzım’la Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû), Milli Mücadele’ye katılmak için Ankara’ya giderken Kastamonu’da, 1921. Gençleri Anadolu’ya direnişe çağıran şiirler yazacakları, Mustafa Kemal’e takdim edilecekleri, sosyalizmle tanışacakları bu yolculuk Moskova’ya kadar uzanacak, Nazım burada Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (KUTV) kaydolacaktır.
Celile Hanım, çocukları Samiye ve Nâzım ile, 1924.
Lena ile, Moskova, 1923.
Piraye, Mahmut Yesari ve Muammer Karaca ile birlikte, Mithat Paşa köşkünün bahçesinde, 1930’lar.
Yönetmenliğini Nazım Hikmet’in yaptığı “Güneşe Doğru” filminin setinde. Solda ayakta Arif Dino, Nazım’ın başını omzuna dayadığı kişi filmin dekorlarını yapan ressam Faruk Morel, Nazım’ın arkasındakiler İhsan ve Osman İpekçi, 1937.
İhsan Koza takma adını kullanan İhsan İpekçi ile.
Nâzım Hikmet, sağlık şikayetleri nedeniyle Çankırı cezaevinden nakledildiği Bursa cezaevinde yaklaşık 10 yıl yattı. “Dokumacılar Gurubu”yla, 1947.
Orhan Kemal 1940’da Bursa Cezaevi’ne nakledilince, kitaplarını okumakla suçlandığı Nazım Hikmet ile hapishane arkadaşı olur. Orhan Kemal (beyaz gömlekli), İsmail Hakkı Balamir (ceketli).
Aziz Nesin’in deyişiyle “dünyanın en iyi tanıdığı üç Türk’ten biri” olan Nazım, Bükreş uçağından inişinde Vnukovo Havaalanı’nda. Moskova, 29 Haziran 1951.
Veda’dan; Hoşça kalın dostlarım benim hoşça kalın! Sizi canımda, canımın içinde, kavgamı kafamda götürüyorum…
Azeri tiyatrocu ve şair Cafer Cabbarlı’nın evindeki bir davette. Bakü, 1950’li yıllar.
Gogol’ün 100. ölüm yıldönümü toplantısında. Bolşoy Tiyatrosu, Moskova, 4 Mart 1952.
Besteci Dmitri Şostakoviç’e (Nâzım’ın sağında) Uluslararası Barış Ödülü verilirken. Sütunlu Salon, Moskova, 1954.
Taşkent, 1958.
Floransa, 1962.
Sürgün yıllarında katıldığı uluslararası toplantı, kongre ve etkinliklerde
Stockholm, 1958.
Uluslararası İşbirliği ve Silahsızlanma Kongresi için gittiği Stockholm’de arkadaşlarıyla, Temmuz 1958.
Son aşamaya gelen Mısır Çarşısı restorasyonunun en önemli özelliği, çarşının geleneksel gündelik hayatı tüm canlılığıyla devam ederken yapılabilmesi.
MURAT SAV
Yaklaşık 400 yıldır Yeni Cami ve Turhan Valide Sultan’ın külliye yapılarıyla aynı ortamı soluyan komşusu Mısır Çarşısı, daha çok yüzyıllar yaşamak için kendini bakıma aldı. Restorasyon çalışmaları Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün denetiminde iki yıldır devam etmekte.
Yaya akışının oldukça yoğun olduğu bir bölgede, bu akışa müdahale etmeden restorasyon yapmak kolay değil. Hele hele restorasyonu yapılan İstanbul’un en önemli ticaret yapılarından ve hergün binlerce kişinin uğrak yeri olan Mısır Çarşısı ise.
Çarşıda hem alışveriş hem de restorasyon tüm hızıyla eşzamanlı sürüyor.
Çarşının çiçek ve sebze tohumları satılan bölümünde, cephe boyunca uzanan şantiyeye giriş, meydan kapısının solundan bir asansör vasıtasıyla sağlanıyor. İki katlı ofisin alt kısmı, çiçekçiler ve tohum satanlara engel olunmamak üzere açık bırakılmış. İkinci katta teknik işler ve diğer ihtiyaçlar karşılanırken, tavan kısmındaki platform ise restorasyonda kullanılan malzeme, araç ve gereç için değerlendirilmiş ve adeta bir atölyeye dönüştürülmüş. Meydana malzeme getirmek, bunları taşımak zor olduğu için tüm nakliye işleri gece yapılmakta. Çatıdaki imalatlara başlanmadan önce, üst örtüye koruyucu çatı kurulmuş.
Kurulan iskelenin ardından öncelikle çatıda bulunan ve yapıya yük getiren çimentolar alınmış, çatı kısmı, bacalar ve tonozların tümü onarılmış, kurşunla örtülmüş. Duvarların derz tamirleri yapılmış. Hatıl boşluklarına gerekli takviyeler yapılmış, duvarların güçlendirilmesine dönük olarak da enjeksiyon işlemi yapılmakta. Çarşının iç mekânında, bütün tonozların çalışmaları tamamlanmış. Şimdi sıra, tarihî veriler doğrultusunda hazırlanan kalemişi projesinin uygulanmasında. Çarşı içindeki dükkanların restorasyonu da bölüm bölüm yapılacak.
Çarşıda birbirinden tamamen ayrılmış üç alan var. En üstte bir koruyucu çatı altına alınan kubbe ve tonozları restore ediliyor. Restorasyonu tamamlanan bölümler kurşunla kaplanıyor. Bu tonozların altında da çarşı içine oluşturulan kesintisiz bir platform vasıtasıyla, kubbe ve tonozlar içeriden de onarılıyor. Tüm bunların altında da Mısır çarşısı tüm canlılığıyla yaşamaya devam ediyor.
ADI MISIRDAN GELİYOR
Yeni Cami külliyesinin arastası olarak 1663-1664’de Turhan Valide Sultan tarafından inşa ettirildi. Külliye mimar Mustafa Ağa tarafından tamamlandı. Başlangıçta “Valide Çarşısı”, “Yeni Çarşı” adları ile anılmış. 18. yüzyılın ortalarından itibaren içinde satılan mallar Mısır’dan geldiği için bu ülkenin ismi ile anılır olmuş. Eskiden aktar ve pamukçuların bulunduğu çarşıda dükkânlar üzerinde isimler yazmaz, yangın kulesi, makas, püskül gibi semboller bulunurdu. Zamanla sayıları çok azalan aktarlar baharatçıya dönüşmüş. Yapıda 1670’de ve 1940’da iki büyük yangın meydana gelmiş. Sonrasında onarılan çarşıdaki bezemelerin çoğu bu yangınlarda yok olmuş. “L” şeklindeki çarşıda bugün 88 dükkan var. Ayrıca dış bölümde de 18 tonoz örtülü dükkan bulunuyor.
Boğaz turlarında yalılardan ve sahiplerinden bahsedilmesi yasaklandı. II. Mahmut döneminde ise, padişahın Bebek’te beğendiği bir yalıyla ilgilenmemesi için “Yılanlıdır sultanım” yalanı uydurulmuş, bugüne kadar gelen Yılanlı Yalı ismi böyle doğmuştu.
İstanbul’un en sevilen tarihî, turistik alanlarından biridir Boğaziçi. Hergün onlarca tekne ile yerli ve yabancı ziyaretçiler iki kıtanın arasındaki bu muhteşem deniz yolunda ilerler. Kıyılarda, yamaç ve tepelerdeki kaleler, camiler, saraylar, yalılar izlenir, rehberler yapılar hakkında kısa bilgiler verir. Boğaz’ın geçmişi, gelenekleri, iz bırakmış çarpıcı kişilikleri anlatılır.
En çok ilgi çeken konulardan biri de yalılar ve onların eski-yeni sahipleridir. Onların çarpıcı hayatı, aşkları, tuhaflıkları, aşırılıkları, yolsuzlukları, devlet adamlarının, edebiyatçıların her türden anıları konuşulur. Bol bol dedikodu yapılır. Öyle saklanılan, kimsenin görmeyeceği bir yapı değildir yalılar. Önünden dünyanın en işlek deniz yollarından biri geçer. Yalı sahibi olmak böyle bir şeydir. Sahiplerine nefis bir manzaraya karşı yaşama yanında, zenginliği ve gücü herkese sergileme imkânı da verir. Hele tarihî bir yapı ise, geçmişten günümüze yaşanan fırtınalı hayatın izleri de yeni sahibinin ismi ile birlikte sergilenir.
Bakanlığın ilgili kurumlara ve firmalara gönderdiği 4 Ağustos 2015 tarihli yazı.
Yalı deyip geçmeyin. Osmanlı tarihinin Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya kadar her bölgesi ile ilgili birçok ilginç olayı bu yapılarda geçmiş ya da kahramanları bu yapılarda vakit geçirmiştir. Bu nedenle yalılar siyasetin hep içindedir.
Örneğin Osmanlı Devleti’nin darphanesinden sorumlu olan Düzyanların bazı fertleri yolsuzluktan suçlu bulunmuş, yalılarının pencerelerine asılarak cezalandırılmıştı. Yalının sonraki sahipleri Mısır’ın yöneticileri olan hidivlerin soyundan gelen Sait Halim Paşa idi. Orada yönetime gelme şansını kaybeden paşa, Osmanlı sadrazamı olmayı başarmış hatta Osmanlı Devleti’ni 1. Dünya Savaşı’na sokan Alman gemilerinin kabulüne de bir görüşe göre bu yalıda izin verilmişti. Birçok el değiştiren yalı, Turgut Özal zamanında çok kullanılmış, Tansu Çiller’in başbakanlığı sırasında ise garip bir yangın ile kısmen harap olmuştu.
Neredeyse her yalı benzer şekilde büyük küçük hadiselerin, skandalların kahramanıdır. Bu muhteşem deniz yolunda gezenlere de bu hikâyeler anlatılır. Yalıların bugünkü sahipleri de önemlidir. Olağanüstü rakamlarla alınıp satılan yalıların her durumu haberdir ve meraklıları bunları takip eder. Yalıların fiyatları çoğu zaman eski sahipleri ya da alıcıları tarafından gazetelere bildirilir. Yalıyı bir servet ödeyerek satın almak da, kimi zaman “duyurulması gereken” bir konudur ve sahibine ciddi “saygınlık” sağlar.
Yukarıda Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin Sarıyerdeki Yalısı (önünde iskele olan), aşağıda, Reza Zarrab’ın yeni restore edilen yalısı (ortadaki beyaz yalı)
Sık sık gazetelerde televizyonlarda buralardaki “mütevazı hayatlar”ını sergileyen bazı yalı sakinleri, zaman zaman da bu ilgiden duydukları rahatsızlığı dile getirir. Bu rahatsızlık da kimi zaman gündeme gelmenin bir yolu olur. Ancak son günlerde İstanbul Liman Başkanlığı’na yapıldığı iddia edilen şikâyetler sonucunda, devlet daireleri ve şahıslara ait yalılar hakkında konuşulması, Bakanlık kararıyla resmen yasaklandı!
Evet, şaka değil. Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın, Boğaz’da turistik gezi hizmeti veren firmalara, seyahat acentalarına ve turist rehberlerine gönderdiği 04 Ağustos 2015 tarihli yazıda aynen şöyle deniyor: “Gemilerle yapılan Boğaz turları ve gezilerde, sosyal/ toplumsal amaçlı olmayan ve özel mülkiyete ait taşınmazlarla ilgili bilgilerin kesinlikle anons edilmemesi, özel mülkiyete ait taşınmazın sahipleri hakkında kurumsal veya kişisel isimlerin/ ünvanların belirtilmemesi gerekmektedir”.
Yani bundan böyle, üzerine kaçak kat çıktığı yalısının önünden geçerken, “bu yalı da Reza Zarrab”ın denemeyecek. Çok merak eden olursa, rehber ilgili kişinin yanına giderek kulağına fısıldayacak. Veya örneğin Sarıyer civarından geçerken, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin fakirhanesinden bahsedilemeyecek. Hele hele bunun 12 milyon TL’ye alındığı, tadilatın devam ettiği, tarihî eserde aslına uygun restorasyon yaptırıp yaptırmadığı gibi konular hiç açılmayacak.
Güler misin, ağlar mısın, yoksa konuyla ilgili Osmanlı dönemine ait bir hikaye mi anlatırsın? Sonuncuda karar kılalım: Osmanlı sultanlarının Boğaz’da saltanat kayıkları ile yaptıkları gezi ve yolculuklarda onlara Bostancıbaşılar refakat ederdi. Sultan zaman zaman yalıları ve sahiplerini sorar, onlar hakkında bilgi alırdı. Bostancıbaşılar bu bilgileri verebilmek için yalı sahiplerinin isimlerini içeren defterler tutarlardı. Bostancıbaşı defterleri denen bu listelerde yalılar ve sahipleri tek tek anlatılmıştır.
Boğaz’ın en meşhur yalılarından Bebek’teki Yılanlı Yalı’nın hikâyesi de çok anlatılmıştır. Sultan II. Mahmud bir Boğaz gezisinde yalıyı işaret edip “sahibi kimdir” diye sormuş. Yanındaki Musahip Said Efendi, padişahın bu merakından çekinip, yakını olan yalı sahibini kurtarmak ve konuyu kapatmak için “aman sultanım geçelim, o yalı yılanlıdır” demiş. Sultan durumu anlamış ama bu yersiz telaşa gülüp geçmiş. Hikâye kentte yayılınca, yapının adı da Yılanlı Yalı kalmış. Bugünün rehberleri de turistleri gezdirirken bundan böyle benzer hikayeler uydurmak zorunda kalacak.
Sultanahmet Cezaevi’nin kapısında çekilen fotoğrafta, borçları nedeniyle hapis yatarken yeni İcra ve İflas Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle tahliye edilen altı mahkûm görülüyor. Yeni yasa, özel kişi ya da şirketlere olan borçları nedeniyle icralık olanların tahliyesini sağlarken, devlete borçlu olanların mahkûmiyeti devam etmiş. 1986 yılına kadar cezaevi olarak kullanılan ve çok sayıda ünlü mahkûma da evsahipliği yapan Sultanahmet Cezaevi, günümüzde Four Seasons Oteli olarak hizmet veriyor.
28 Temmuz 1814’te gezip eğlenmek için Kağıthane Sarayı’na giden Sultan II.Mahmud, sunulan gösterilerle yetinmeyip Musahib Abdi Bey’den havuzda biriyle güreşmesini istediğinde, bir felaket yaşanacağını kimse tahmin etmemişti.
Sultan II. Mahmud döneminde Topkapı Sarayı’nda Enderun görevlilerinden birisi olarak bulunmuş olan Hızır İlyas Ağa’nın yazmış olduğu günlük Letaif-i Enderün, sarayın gündelik hayatına dair önemli ve enteresan bilgiler içermektedir.
Hızır İlyas Ağa padişahın bendelerinden biri olarak zaman zaman onunla beraber saray dışında yapılan gezilere, ziyaretlere de katılarak günlüğüne bu gezilere dair izlenimlerini de aktarmıştır.
Hızır İlyas Ağa’nın günlüğünde, padişahın bu gezileri (biniş-i hümayun/biniş-i saltanat) esnasında yaşanan üzücü bir hikâyeye de yer verilmiştir. Yaz mevsimini geçirmek üzere “nakl-i hümayun” ederek Beşiktaş sahil sarayına taşınmış olan Sultan II. Mahmud’un, 28 Temmuz 1814 günü gezinti ve eğlenmek için Kağıthane’ye gidişi bahsi Hızır İlyas Ağa’nın günlüğünden sadeleştirilerek aktarılmıştır:
Olay mahalli Eğlenceli başlayan ama felaketle sonuçlanan güreşin yapıldığı Kağıthane Sarayı’ndaki, içinde ejderha heykeli bulunan havuzu gösteren gravür.
28 Temmuz 1814 Pazartesi günü Kağıthane’ye saltanat binişi düzenlenerek padişahın maiyetinde tertip edilen alayla birlikte karayolundan bir-iki saat içinde Kağıthane’ye ulaşıldı. Öğle namazı kılındıktan sonra bu mahalde öteden beri yapılması adet haline gelmiş eğlencelerden olan pehlivan güreşlerinin seyriyle yetinilmeyip daha eğlenceli seyirler için Padişah tarafından, bendelerden Musahib Abdi Bey’in, şakadan hoşlanır bir kimse ile derede bulunan havuz içinde güreşmesi istenmişti.
Musahib Abdi Bey telaşla, “Ömrüm boyunca suya girmedim” diye üstünü başını paralamakta iken göz ucuyla etrafa bakarak, “Yeşil çimen üzerinde güreşmemize ferman buyurulsa!” demesi kabul edilmeyip, havuzda değil çağlayanların üst tarafındaki suların içinde güreşilmesine karar verildi.
Bu sırada Hazine Koğuşu’nda görevli, gayet akıllı ve kabiliyetli bir dilsiz olan Hüseyin Dilsiz, bir-iki gün önce Avrupa’dan gelip padişahın huzurunda gösteri yapan Frenk cambazının yaptığı marifetlerden bir ikisini belleyip padişahın huzurunda yapmayı mabeyncilere işaretle anlatıp, meramını bilenler durumu padişaha bildirip müsaade buyurulmasını arz etmişlerdi.
Bu sırada Dilsiz, süratle Musahib Abdi Bey’in yanına varıp belindeki kuşağı kavrayarak sürüye sürüye ejderha resmi (heykeli) olan havuzun kenarına getirmişti. Padişahın huzurunda bulunanlar eğlenceli bir seyir görmek için toplandı. Dilsiz ve Abdi Bey havuzun içine düşünce havuzun derin olduğunu anlayan Abdi Bey feryat ve figan ederek, “Dilsiz beni su gibi boğacak!” diye yüksek sesle bağırırken, Dilsiz’in bir ayağı ejderha resminin (heykelinin) altında olan demir ızgaranın arasına girmiş ve ne kadar uğraşmış ise de ayağını kurtaramayarak suyun dibinde kalmıştı.
Dilsiz Hüseyin’in boğulmasıyla sonuçlanan hadise, grafik sanatçısı Taha Alkan tarafından minyatür tekniğiyle canlandırıldı.
Dilsiz’in son şakası
Şakacı bir kişi olan Dilsiz Hüseyin’in son şakası, Musahib Abdi Bey’i havuzda güreşe zorlamak oldu. II.Mahmud, ayağı ızgaraya sıkışıp boğulan Hüseyin’in ölümüne çok üzülmüş ve “Dilsiz beni eğlendirmek için telef oldu” demişti.
Beri tarafta Abdi Bey havuzun içinde batıp çıktıkça, onun yaygarasıyla telaşa düşüp Dilsiz’in halinden kimse haberdar olmadığından, ağalar sadece Abdi Bey’i kurtarmaya çalışmışlardı. Havuzun kenarından uzanıp alamadıkları için kiler görevlisi Köle Salih Efendi belinden şalını çıkarıp ip gibi Abdi Bey’e atmayı akıl etti ise de Abdi Bey’de akıl kalmadığından tutamayıp neredeyse boğulacağı sırada Padişah-ı alem-penahın; “Eyvah! Bunlar boğulacak!” dediğini Çavuş Şakir Ağa işitince, korkusuzca kendini tehlikeye atarak Allah’ın yardımıyla Abdi Bey’i tuttuğu gibi havuzun kenarına getirerek canını kurtarmıştı.
Öte tarafta Dilsiz’in sesi, sadası çıkmadığından biçare suyun içine gark olmuş. Bunun üzerine “Aman, Dilsiz ne şekil oldu?” diye ne kadar âdem varsa Tersane hizmetçileriyle havuz kenarına gelip içine girmeye cesaret edemeyerek “Tatlı sudur, yüzülmez!” diye dalmaya yanaşmadılar.
Padişahla birlikte bulunan üç-beş yüz ağa ve hâsodalılar, silahdarağa, kızlarağası ve sair yüzlerce bendegân havuzun etrafına toplanıp beş-on adım ilerde ejderha resminin (heykelinin) dibine varmaya kimsenin gücü yetmeyip, Kağıthane Kasrı’nın içinde bulunan Padişah efendimiz bizzat havuzun kenarına gelip “Şu biniş yerinde olan seyircilerden bir âdem yok mu suya dalacak?” deyip, ihsanda bulunmayı bile vaat etmişlerken kimse dalamayıp, en sonunda ölümü göze alan bir Tersane hizmetçisi kendini havuza atıp Dilsiz’in ayağını dolaştığı ızgaradan kurtarıp çıkarmaya çare bulduysa da canı çıkalı çok olmuş! Dilsiz’in cesedi havuzdan çıkarılıp “Belki sağdır” diye bir ağaca baş aşağı asılmışsa da artık iş işten geçmiş!
Bunun üzerine Allah ömrünü ziyade etsin Padişahımız efendimiz “Dilsiz, beni eğlendirmek için telef oldu [Dilsiz beni eğlensin diyü telef oldu]” diyerek aşırı üzüntü gösterince bütün ağalar müteessir olup mümkün olaydı Dilsiz yerine canını verirlerdi. “Kaderde olan değişmez” hükmü gereğince Padişah efendimiz münasip bir yerde defnedilmesini irade buyurup, Dilsiz’in validesine maaş tahsis olunmasını emretmişti. Bu beklenmedik kaza yüzünden müteessir olan ve huzuru kaçan Padişah daha fazla durmayıp biniş paydos oldu.
Kaynak: Hafız Hızır İlyas Ağa, Letaif-i Vekayi-i Enderuniyye; Osmanlı Sarayında Gündelik Hayat, Haz. Ali Şükrü Çoruk, Kitabevi Yay. İstanbul 2011
1961’de İngiltere’de yayımlanan Photography Annual’ın dünyanın yaşayan en iyi yedi fotoğrafçısından biri ilan ettiği Ara Güler, o günden bugüne aralıksız deklanşöre bastı, zamanı durdurdu. Işık onun objektifinden geçip kağıdın üzerinde dondu, tarihe dönüştü. Sayısız başarıya imza attığı uzun kariyeri boyunca benzersiz kareler yakalamak için elinde makine koştururken, kendisi de başka objektiflere yakalandı. Fotoğrafevi’nden bu ay çıkacak bir göz bir makine ve gerçek adlı kitap, Ara Güler’in yaşam öyküsünü, dünyayı kendi objektifinden bize yansıtırken neler yaşadığını başkalarının objektifinden ve ustanın kendi dilinden anlatıyor.
Yeni evlenmişlerdi, hanımın adı Verjin, erkeğin adı Dacat’tı. Soyadları değişmiş, Derderyan adı bırakılarak GÜLER olmuştu. 26 Ağustos 1928 Perşembe akşam üzeri saat 18.16’da bir erkek çocuk doğdu. İşte o çocuk bendim, adım ARA idi, ARA GÜLER…
Bir müddet sonra bana bakması için bir dadı bulunmuş. Daha sonraları ise, evin hizmetçisi Ağavni onun yerini almış ve benimle ilgilenmeye başlamış.
Askerliğimi Trakya Sınır Tugayı Motorlu Piyade ekibinde 5. Bölük Komutanı olarak yaptım. 1953 yılında teğmen olarak terhis oldum.
Babamın eczanesinin üst katında kendi karanlık odamı kurdum. İlk agrandizörüm, Federal marka ufak bir büyüteçti. Fotoğraflarımın çoğunu bu makine ile basardım.
İzlediğim uluslararası bir askeri tatbikat sırasında Amerikan 6. Filo’ya ait bir helikopterden uçak gemisine indikten sonra.
Meşhur saz şairi Aşık Veysel’i ziyaret ettiğim Sivrialan köyündeyiz. Şarkışla’nın Sivrialan köyü, bölgenin bilindik bir yeriydi.
Hayat dergisinde çalıştığım yıllarda, Nemrut Dağı’nda.
Ecevit ile yeni taşındığı yıllarda Oran’daki evinde. Eski bir gazeteci olan Bülent Ecevit hep dostum olmuştur. Ölünceye kadar kendisinin fotoğraflarını çektim.
Yaşar Kemal, Küçükçekmece’nin Menekşe köyünde otururdu. Oralarda bir röportaj için çekim yaparken birlikte de bir fotoğraf çektirdik. O günlerden kalan güzel bir hatıra.
Bir sergiye girecek fotoğrafları seçmek için Samih Rıfat ile ön eleme yaparken.
Frankfut’un 70 kilometre kuzeyindeki Wetzlar’da Leica Müzesi vardır. Bu müzenin içinde, yarattığı Leica tasarımı ile fotoğraf makinesini taşınabilir formata sokan Oskar Barnack’ın evi de bulunur.
Kenya’daki Masailer belki de dünyanın en hür insanlarıdır. İstedikleri gibi yaşarlar ve sıkıntıya gelemezler, bir Masai hapse girdiğinde ölür gider çünkü hürriyet onun için en mukaddes şeydir.
Kenya’daki Amboseli Milli Parkı’nda Masailerle. Arkada Afrika’nın en yüksek dağı olan Kilimanjaro görülüyor.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Başbakan Mesut Yılmaz, misafirleri ABD Başkanı George Bush ve eşi Barbara Bush ile Savarona yatıyla Boğaziçi’ni gezerken.
Eşim Suna ve ben, Joseph Koudelka tarafından Galatasaray’daki ofiste son katın kapısının önünde çekilmiş bir hatıra fotoğrafında böyle poz vermişiz.
Atina’daki Benaki Müzesi’nin salonunda Yunan basın mensuplarıyla.
Empire State Building’in altındaki kahvede eşim Suna ile bir randevuyu bekliyoruz.
Başkalarının gözünden kendi dilinden
bir göz bir makine ve gerçek adlı kitap bu ay Fotoğrafevi Yayınları’ndan piyasaya çıkıyor. 20 yıldır Ara Güler’in hem dostu hem sırdaşı hem yardımcısı olan emektar Fatih Aslan’ın derlediği kitabın editörü Gülnur Cengiz. Türkçe ve İngilizce olan kitap 368 sayfa.
İlk bakışta her şey olağan görünüyor. Adalet Partisi azınlık hükümetinin “başı” Süleyman Demirel, uzun siyasi inatlaşmalardan sonra 6 Mart 1978’de Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirerek emeklilikten kurtardığı dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının Zafer Bayramını kutluyor. TBMM Başkanı Cahit Karakaş en önde şurasını sunmuş, anamuhalefet partisi CHP’nin başkanı Bülent Ecevit ise içeriye girmeye hazırlanıyor. Generallerin sadece 13 gün sonra ülke yönetimine el koyacakları ve kendilerini Zincirbozan’da “zorunlu misafirliğe” tabi tutacakları iki kurt politikacının aklından bile geçmiyor. Geleceğin cunta üyeleri ise hiç renk vermiyor.
İstanbul. 19. yüzyılın son yılı. Polisiye romanlara rahmet okutacak peşpeşe cinayetler işleniyor. Kurbanlar ve failler, Saray’ın en üst düzey yöneticileri. Sultan Abdülhamid kararsız, şaşkın, kızgın. Bir gün sadrazamın oğlu Cavid Bey vapura binecekken… Dan, dan, dan…
SARO DADYAN
Türk edebiyatındaki ilk polisiye roman, 1885’te yayınlanan Ahmed Midhat Efendi’nin Esrar-ı Cinayat isimli eseridir.
Kısaca hatırlatmak gerekirse, günün birinde İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e açılan bir noktasında, on yedi yaşlarında Avrupai giyimli bir kızın cesedi bulunur, bu olayın araştırılması için bir hafiye görevlendirilir, derken Beyoğlu’nda intihar gibi gösterilmeye çalışılan bir cinayet daha meydana gelir. Hafiye, iki olayın esasında birbirleriyle bağlantılı olduğunu keşfedip Beyoğlu’ndaki intihar vakasının hakikatte bir cinayet olduğunu anlayınca amirleri tarafından görevden alınır, hatta hapsedilir. Fakat daha sonra tüm gerçekler gün yüzüne çıkar ve aralarında Beyoğlu Mutasarrıfı Mecdeddin Paşa gibi üst düzey isimlerin de olduğu bir çetenin yaptığı tüm kanunsuz işler ortaya dökülür.
Abdülhamid’in yaveri Gani Bey, sadrazamın oğlu Cavid Bey’in de ilişkisi olduğu Kamelya Hanım’ın Taksim’deki evini basar ve içerideki herkesi öldürür.
İşte edebiyat tarihimizdeki bu ilk polisiye romanın yayınlamasından on dört sene sonra, 1899 yılında İstanbul’da öyle cinayetler meydana geldi ki polisiye romanlara rahmet okutacak şekildeydi. Üstelik bu cinayetlerin başkahramanları arasında da Esrar-ı Cinayat’taki gibi üst düzey isimler, Sadrazam Halil Rıfat Paşa, sadrazamın oğlu Cavid Bey, Hünkâr Yaveri Gani Bey ve Esat Toptani Paşa gibi kimseler vardı.
Halil Rıfat Paşa, imparatorluğun dört bir köşesinde mutasarrıflıklarda ve valiliklerde bulunmuş, bu görevleri sırasında imar hareketlerine verdiği önemle ve gittiği hemen her yerde inşa ettirdiği yollar ve kamu binaları ile şöhret salmış bir isimdi. Sultan Abdülhamid, Tanzimat’ın esaslarına son verip iktidarı tekrar Babıali’den saraya taşıyınca, yani tüm gücü ve karar alma salahiyetini kendi elinde toplayınca birçok sadrazamıyla ters düştü. 1895’te Sadrazam Kamil Paşa da, Sultan Abdülhamid’e, “Bütün devlet işlerinin sarayda toplanmasının yurtiçinde ve yurtdışında kötü sonuçlar doğurduğundan iktidarın tekrar Babıali’ye verilmesinin gerekliliği” konusunda bir gerekçe yazısı verince azledilmiş, yerine 68 yaşındaki Halil Rıfat Paşa ilk defa olarak sadrazam tayin edilmişti.
Sadrazamın yakını Bursalı Hafız Paşa, Rumeli Pasajı’nda buluştuğu Gani Bey’le tartışır. Hafız Paşa daha atik davranarak silahını ateşler ve Gani Bey’i vurur.
Halil Rıfat Paşa, sadrazamlığı boyunca Kamil Paşa’nın neden azledildiğini ve kendisinin niye tayin edildiğini hiçbir zaman unutmayıp Sultan Abdülhamid’in bütün isteklerine boyun eğmek ve fazlaca bir işe karışmamak gibi bir yol seçti. Bu yüzden başta Jöntürkler olmak üzere birçok çevrenin nefreti üzerinde toplandı, lakabı “Bunak Halil Rıfat Paşa’ya” çıktı. Hatta 1899’da Avrupa’ya kaçan Damad Mahmud Paşa, daha sonra Sultan Abdülhamid’e gönderdiği mektubunda “Bunak bir sadrazama ayda beş bin altın maaş vermek gibi delice israflardan da geri durmuyorsunuz” diye yazıyordu. Ama her şeye rağmen Paşa, tam Sultan Abdülhamid’in istediği gibi bir sadrazamdı, Padişahın güven ve iltifatını kazanmış ve birçok ihsanına mazhar olmuş bir isimdi.
Paşa’nın hayattaki en büyük zaafı ise büyük oğlu Cavid Bey’di. Cavid Bey, daha valiliklerinden itibaren babasının yanında bulunmuş ve onun nüfuzunu kullanarak çeşitli yolsuzluklar ve karanlık işlere karışmış, bu nedenle de birçok kimsenin nefretini üzerinde toplamıştı. Sultan Abdülhamid, Halil Rıfat Paşa’yı sadrazam olarak düşündüğü zaman konuyu Başmabeyinci “Arap” İzzet Paşa’ya açmış ve Halil Rıfat Paşa’nın sadrazamlığı idare edip edemeyeceğini sormuştu. “Arap” İzzet Paşa ise, “Eğer oğlu Cavid Bey ve adamları işlere karıştırılmazsa Halil Rıfat Paşa’nın sadrazamlığı idare edebileceğini ve göreve tayinden önce bu şartın öne sürülmesini” söylemişti. Fakat yine “Arap” İzzet Paşa’nın kaydettiği üzere Cavid Bey, daha ilk anda, Padişah ile babası görüşürken kapıyı dinleyerek nasıl bir yoldan gideceğini göstermişti.
Cavid Bey, babasının sadrazamlığı döneminde daha birçok ihsana nail oldu. Şurayı Devlet yani Danıştay azalığına kadar yükseldi, birinci derece Mecidiye ve Osmani Nişanları ile Gümüş İmtiyaz Madalyasıyla taltif edildi. Saraydan kendisine birçok ihsanla beraber bazı maden imtiyazları da verildi. Dâhiliye Nazırı Memduh Paşa da, “Cavid Bey, Padişahın gözünde iğrenç bir adamdı ama babası makbul bir kimse olduğundan ihsanlar alırdı” der. Bu durum Cavid Bey’i daha da şımarttı, kendisi ve maiyetindeki birçok isim çeşitli devlet meselelerine karışarak birçok yolsuzluklar yaptılar.
Cavid Bey köprüdeki Ada iskelesinde arabadan iner. Tam o sırada silah sesleri işitilir. Arnavut Hacı Mustafa, birbiri ardına ateş ederek Cavid Bey’i öldürür.
Artık bu durum Sultan Abdülhamid’i dahi rahatsız etmiş ve Haziran 1897’de Padişah resmî bir uyarı kaleme aldırarak Cavid Bey’in ve adamlarının devlet işlerinden uzak tutulmalarını ihtar etmişti. Sadrazam Halil Rıfat Paşa ise yine oğlunu koruyor ve art niyetli kimselerin oğluna iftira ettiklerini söylüyordu. Padişahın, babasının hatırına Cavid Bey’i koruması da halk arasında daha büyük dedikodulara neden oluyor ve Cavid Bey’e olan öfke bir kat daha artıyordu. Nitekim o sıralarda Kemalpaşazade Said Bey şöyle bir manzume kaleme almıştı:
“Hazret-i mahdum-ı sadaret-penah Yani o Cavid-i bela-destgah Sövdürerek halka ettiriyor ah Ey peder-i pür-keder ü ıstırap Böyle mi memur edelim intihap?”
(Sadrazam hazretlerinin oğlu bela tezgâhçısı o Cavid, halka sövdürüyor ve ah ettiriyor. Ey kederli ve ıstıraplı Baba! Memurları böyle mi seçelim?)
1899’da Cavid Bey’in adı başka bir sansasyona karıştı ve bu olay kendisi için sonun başlangıcı oldu. Cavid Bey, Beyoğlu’nda Kamelya isimli bir hayat kadınına tutulmuştu ve onunla sürekli görüşüyordu. Fakat Kamelya Hanım, Hünkâr Yaverlerinden Tiranlı Gani Bey’in de görüştüğü bir isimdi ve bu durum Cavid Bey ile Gani Bey arasında büyük bir rekabet başlattı. Uzun süren bir sürtüşmenin ardından Gani Bey, bu durumu daha fazla onuruna yedirememiş ve bir akşam Kamelya Hanım’ın Taksim Sokağı’ndaki 14 numaralı evine giderek onu, annesi Despina’yı, aşçıları Kirkor’u tabancayla öldürmüş, Kamelya’nın fino köpeğini de hançerleyerek evden çıkmıştı. Ertesi gün bu korkunç cinayet herkes tarafından duyuldu ve hemen bir tahkikat başlatıldı. Kamelya’nın oturduğu evin sahibi Agop isimli kişi de gözaltına alınarak sorgulandı. Olayın aslı anlaşılıp, kimlere dokunduğu görülünce de başka bir şekilde kapatılmasına karar verildi. Polisin hazırladığı rapora göre evin aşçısı Kirkor bir cinnet geçirip önce Kamelya’yı ve annesi Despina’yı silahla vurmuş, daha sonra o sırada havlayan fino köpeğini hançerlemiş, cinnet anı geçip kendisine gelince de ne yapacağını bilemeyerek intihar etmişti. Böylelikle olay kapatılıyor ve olayın faili de kendi cezasını kendisi vermiş oluyordu.
O sırada sıkı bir sansür uygulandığından iç basın bu konu hakkında fazlaca bir şey yazamadı ama Avrupa basını bu olayın üzerine düşmüş, birçok makaleler kaleme alınmıştı. Hatta bazı Avrupa gazeteleri birbirinden oryantalist hikâyeler üretiyorlar, “esasında öldürülen Kamelya’ya padişah damatlarından birinin âşık olduğunu, devletin yüksek çıkarları ve soylu Osmanoğlu ailesinin mutluluğu için Rum kadının ortadan kaldırıldığını” öne sürüyorlardı.
Her şeye rağmen bu işten en ufak bir yara almadan sıyrılan Gani Bey daha da şımarmış ve Cavid Bey’in üzerine daha fazla gitmeye başlayarak kendisini tehdit etmeye başlamıştı. Bir türlü Gani’ye diş geçiremeyen Cavid Bey ise artık bir çıkar yol bulamayarak Sultan Abdülhamid’e bir dilekçe yazmış ve canının tehlikede olduğunu söyleyerek Gani’nin önüne geçilmesini ve bir müddet için kendisinin de Viyana’ya gitmesine müsaade edilmesini Padişahtan rica etmişti.
Menfur bir cinayete kurban giden Şura-yı Devlet azası Cavid Bey (Malumat, 8 Ekim 1899 tarihli nüsha)
Fakat birdenbire her şey değişti. Gani Bey, bir akşam Beyoğlu’nda Rumeli Pasajı’nın altındaki bir muhallebicide Bursalı Hafız Paşa ile buluştu. Biraz sonra Hafız Paşa’yla tartışmaya başladılar. Tartışmanın harareti o derece arttı ki Gani Bey tam silahına sarılacakken Hafız Paşa daha atik davrandı ve Gani’ye ateş ederek öldürdü. Daha sonra Bursalı Hafız Paşa da ele geçirilemeyerek Atina’ya kaçtı ve olayın gerçek mahiyeti bir türlü aydınlatılamadı. Fakat Bursalı Hafız Paşa’nın kısa süre önce “Mirü’l-ümera” payesiyle Şehremaneti’ne aza tayin edilmesi Padişahın dikkatini çekmiş ve Sultan Abdülhamid neden böyle bir rütbenin verildiğini, Hafız Paşa’nın bu göreve neden tayin edildiğini Halil Rıfat Paşa’ya sormuştu. Paşa ise, Bursalı Hafız’ı tanımadığını ve kendisini Ragıp Paşa’nın ricası üzerine bu göreve tayin ettiğini söyledi. Bunun üzerine Sultan Abdülhamid, “Padişah maiyetinde bulunan isimlerin suikasta uğramaları nasıl olabiliyor” dediğinde de Paşa, “Yırtıcı kuşun ömrü az olur” cevabını vererek Padişahın şüphesini bir kat daha arttırdı.
Sultan Abdülhamid, bu cinayet meselesinden ve Halil Rıfat Paşa’nın tutumundan son derece rahatsız olmuştu. Hatta Tevfik Paşa’yı çağırtarak, “Bir müddetten beri vükelamız birbirinin aleyhine düştüler. Artık sarayımda bulunanlara kadar tecavüz olunuyor” demiş ve bir müddet protokol gereği olarak dahi Halil Rıfat Paşa ile görüşmeyerek Tevfik Paşa’ya iltifat etmeye başlamıştı. Artık birçok kesimde sadrazamın değişeceği konuşulmaya başlanmıştı. Cavid Bey ise bunların hiçbiriyle ilgilenmiyor ve her yerde sevincini dillendirerek Gani’nin ölümünden duyduğu mutluluğu anlatıyor, hatta bazı meclislerde Gani’yi kendisinin vurdurttuğunu övünerek söylüyordu.
Cavid Bey’in bu tutumu, durumu kan davasına dönüştürdü. Öldürülen Gani Bey’in kardeşi Esat Toptani Paşa bu olayı hazmedemedi, Arnavutluk’tan gönderilen Koruyalı Matçı Hacı Mustafa ismindeki elli beş yaşlarındaki bir kiralık katil, Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın oğlu Cavid Bey’i takip etmeye başladı. Birkaç gün İstanbul’un sağını solunu tetkik edip, Cavid Bey’in hangi saatte nerelerde olduğunu, hangi saatlerde hangi vapurlara ve arabalara bindiğini tespit eden Hacı Mustafa, nihayetinde Cavid Bey’i nasıl öldüreceğini kararlaştırdı. Cavid Bey ise o sıralarda murassa yani elmaslı Nişan-ı Osmani ile taltif edilmişti. Bu sevinçli haberin ardından devlet ricalinin önde gelen birçok ismini ve arkadaşlarını Büyükada’daki konağında vereceği ziyafete davet etti.
7 Ekim 1899 tarihinde Şura-yı Devlet Dairesi’nden çıkan Cavid Bey, Büyükada’da vereceği ziyafete gitmek için arabasına bindi, köprüdeki Ada iskelesinde arabadan indi, iskelenin ilk merdivenine adımını attı ve tam ikinci adımını atacağı sırada bir silah sesi işitildi. Birkaç adım ötesindeki Hacı Mustafa birbiri ardına iki el ateş ederek Cavid Bey’i sol göğsünün üstünden vurdu. Cavid Bey can havliyle kaçmaya çalışırken bu sefer üçüncü bir kurşun sırtına isabet etti, dördüncü kurşun ise havaya gitti.
Cavid Bey, Çemberlitaş’taki II. Mahmut Türbesi’nde yatar. Mezar kitabesinde “şehit oldu” yazar.
Hadisenin göz tanıklarından biri ve o sıralarda öğrenci olan Refik Halid (Karay), daha sonra kaleme aldığı Bir Ömür Boyunca isimli anı kitabında şöyle diyecektir: “Arnavut kıyafetli, yani poturlu, cepkenli, başı beyaz, yayvan keçe külahlı bir adam merdivene saldırmış, Karaköy tarafına koşuyor. Durdum, zira vurulanı, vurulup düştüğü yerden kaldırmışlar, kollarından ve bacaklarından tutmuşlar, demin bahsettiğim mescide taşıyorlardı. Çok iyi giyinmiş, orta yaşlı biri… Ayakkabılarının altları hala gözümün önünde- yepyeni, tertemiz, hemen hemen hiç yere basmamış. Derisi parıltısına göre rugan dediğimiz parlak cinsten…”
Cavid Bey yanındakiler tarafından hemen iskelenin mescidine taşındı ve beş dakika kadar sonra burada vefat etti. Şair Eşref de o sırada bu cinayet üzerine şöyle bir kıta söyledi:
“Nice acizleri gafil bulup kendi tokatlarken, Yazık kurşunla merhumun vefatı pek garip oldu. Müyesser olmamışken camie girmek hayatında, Vefat etdikde Cavid’e bakın mescid nasib oldu.”
Sadrazam Halil Rıfat Paşa, oğlunun cansız vücudunu Sultanahmet’teki konakta gördü. Cavid Bey’in naaşı daha sonra Nişantaşı’ndaki konağa, ailesinin yanına taşındı ve ertesi günü mahşeri bir kalabalık eşliğinde Sultanahmet Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Çemberlitaş’taki Sultan Mahmud Türbesi’ne defnedildi. Bir kadın yüzünden çıkan sürtüşmelerle başlayan ve birbirini takip eden bu esrarengiz olaylar silsilesi Cavid Bey’in vefatıyla son buldu ve Çemberlitaş’taki mezar kitabesine “şehit oldu” diye yazıldı.
Cavid Bey’in katili Hacı Mustafa ise kısas uygulanıp idam olunmadı; onun yerine müebbet hapse mahkûm olundu. Sultan Abdülhamid ise evlat acısı çeken sadrazamını defalarca huzura kabul ederek teselliler verdi, hatta bir defasında altmış bin altın ihsanda bulundu.
Ama Paşa bu duruma daha fazla dayanamayarak hastalıklarla geçen kısa bir süre sonra, 9 Kasım 1901 tarihinde vefat etti. Dokuz sene kadar bir süre hapis yatan Cavid Bey’in katili Hacı Mustafa ise 1908’de Meşrutiyet’in yeniden ilanıyla birlikte serbest bırakıldı. Romanları aratmayacak bu karışık ilişkiler ve cinayetler silsilesi, İkinci Meşrutiyet ile birlikte hakikaten romanlara konu olarak o devirde yaratılan Aman Vermez Avni gibi polisiye romanlarında işlendi.
İnsan vücudunda hem böylesine önemli hem de böylesine tehdite açık başka bir organ yoktur. Tarih boyunca bu hayati ve kırılgan çıkıntının tedavisiyle meşgul olan hekimler, hayırlı bir yan etki olarak plastik cerrahiyi de keşfettiler.
MEHMET ÖMÜR
Kol derisinden burun Tagliacozzi’nin 1597 tarihli De Curtorum Chirurgia Per Institionem isimli eserinde yer alan gravürde hastanın burnu üst kolundan kaldırılmış bir deri parçasına sabitlenmiş durumda.
Koku almanın fizyolojisiyle ilgili araştırmalar son 30-40 yılda yoğunlaştı. 2004 Nobel Tıp ve Fizyoloji Ödülünü, kokunun algılanması ve hatırlanmasını da içeren koku sistemimizin organizasyon yapısı ile ilgili çalışmalarıyla Richard Axel ve Linda Buck kazandı. İkili, koku algılayıcılarımızı doğrudan etkileyen daha önce tanımlanmamış bir gen ailesi keşfettiler. Ama bütün gelişmelere rağmen, özellikle kokunun beyinde işlenişiyle ilgili kimi mekanizmalar modern bilim için hâlâ gizemini korumaya devam ediyor.
Tarih boyunca burun ve koku alma duyusunun esrarını çözmek için uğraşanlar arasında ilk akla gelen isim, burundaki koku alma bölgesini bulan ve gladyatörleri tedavi ettiği için ilk spor hekimi olarak kabul edilen Bergamalı Galenos’tur. Ancak bu bölgenin ayrıntılı tanımı için 1200 yılı aşkın bir süre geçmesini, Andreas Vesalius’un (1514- 1564) bu işe ‘burnunu sokmasını’ beklemek gerekti. Gerçi ondan önce Alessandro Achillini (1463-1512) koku alma sinirini ilk kez tanımlayan biliminsanı ünvanını kazanacak ama koku alma bölgesinin ayrıntılarını De Humani Corporis Fabrica adlı 1543 tarihli kitabında Vesalius açıklayacaktır. Henüz mikroskop yoktur ortalarda, dokuları yakından görmeyi mümkün kılan bu cihazın icadıyla, Alman Max Schultze 1860’ta ilk koku alma hücresini saptar.
The Nick adlı televizyon dizisinde İtalyan Metodu ismi verilen bu yönteminin 20. yüzyılın başında hâlå kullanıldığı görülüyor.
Koku alma duyumuzun kıymetini onu kaybettiğimizde anlıyoruz. Burnumuz tıkalı olduğunda oksijeni ağızdan alarak idare edebiliyoruz, ama koku ve tat alma duyularımıza veda ediyoruz. Bu nedenle tarih boyunca Babil hekimleri, Mısır rahipleri, Maya büyücüleri burun tıkanıklığına çözüm bulmaya çalıştılar. Ama 19. yüzyıla kadar burun anatomisinden ve burnun havayı süzme, vücuda uygun ısı ve neme getirme gibi işlevlerinden bihaber olduklarından, bugünkülerden çok da farklı olmayan burun rahatsızlıklarını tedavi etmekte genellikle çaresiz kaldılar.
Eski zamanlarda da en çok sık rastlanılan burun rahatsızlığı, bugün olduğu gibi nezleydi. Hipokrat bundan 2500 yıl önce Eski Tıp diye adlandırdığı kitabında Antik Yunan’da coryza denilen nezleye dair, “Bu sıradan ve zararsız hastalıkta burun akmaya başlar. Yanma hissi oluşur. Ardından salgı yoğunlaşır” diye yazar. Nezlenin yaşla, mevsimle ilgisini, komplikasyonlarını ve tedavilerini anlatır. Coryza’ya tarih boyunca “ beyin nezlesi” de denilir. Nezle sırasında beyindeki kötü sıvıların burundan dışarı çıktığı düşünülür. Bu görüşe ilk kez 1655’de İngiliz anatomist Victor Schneider (1614-1680) karşı çıkar ve De Fosse Cribriformis adlı kitabında beyin ile burun arasında böyle bir akıntıya yol açabilecek bir açıklık olmadığını gösterir. Nezlenin nedeninin mikroplar olduğunu ortaya koyansa ünlü Louis Pasteur’dür (1822-1895).
Kilise lanetledi, ama heykeli dikildi 16. yüzyıl İtalyan cerrahi profesörü Gasparo Tagliacozzi, kopan, eriyen, çöken ve kesilen burunları kendi yöntemleri ve ağırlıklı olarak protezlerle tamir ediyordu. Zamanında kilise tarafından şiddetle kınandı ancak 1733’te elinde burun tutan heykeli dikildi.
Eski hekimlerin burun tıkanıklığı yapan başka hastalıklarla da mücadele ettiğini biliyoruz. Burun ülseri bunların en yaygınlarındandır. Muhtemelen kirli parmaklarla burun kaşımadan oluşan burun ülserleri, o zamanlarda lepra, skleroderma, scorbut ve tüberküloz gibi hastalıklarla da bağlantılı olmalıydı. 1500’lü yıllarda Kristof Kolomb’un denizcilerinin Amerika’dan taşıdığı sifilis (frengi) de daha sonraları aynı guruba dahil hastalıklar arasına katılacak, sifilis sonucunda çöken buruna ünlü filozofunkine benzediğinden “Sokrat burnu” denilecektir. Burun frengisinin 16. yüzyıldan itibaren çok sayıda burnu harabetmesinin tıp tarihinde olumlu bir etkisi de olur, burunları tamir etmek isteyen hekimler plastik cerrahinin temellerini atarlar. Bunların başında Fransız Ambroise Paré gelir ve modern cerrahinin babası olarak bilinir.
KOKULAR KİTABI Kokuyla ilgili hemen her şey hakkında ilginç hikayeler ve şaşırtıcı ayrıntılar için: Kokular Kitabı, Vedat Ozan, Everest Yayınları, 2015
Tarih boyunca burnun başına gelenler arasında ilk sıralarda travmalar gelir. Korumasız bir çıkıntı teşkil eden burun, her türlü kazada zarar görür. Eski Yunan’da boks sporu çok yaygındır. Elinde günümüz tıbbının sembolü olan alameti farikası yılanlı asa taşıyan Apollon’un oğlu yarıtanrı Asklepios adına Atina, İzmir ve Bergama’da kurulan antik sağlık merkezlerinde burun travmaları üzerine tedaviler geliştirilmiştir. Asklepios kültünün hekimleri ve Hipokrat kırık burnun nasıl düzeltileceğini yazmışlar, yüzün ve kafatasının diğer yerlerinde başka kırıklar olup olmadığının mutlaka muayene edilmesini önermişler, burnu elle ya da alet yardımıyla yerine oturtmanın yollarını göstermişlerdir.
Burun kanamaları da tarih boyunca hekimleri en çok uğraştıran konulardandır. Asur kraliyet hekimi Aradnana dıştan yapılan pansumanın işe yaramadığını içeriye tampon konulması gerektiğini vurgular. Burunla ilgili her konuda söyleyecek sözü olan Hipokrat bu konunda da kelam etmiş, M.Ö. 5. yüzyılda yazdığı Corpus adlı eserinde burun kanamalarını ve tedavilerini ayrıntılı bir biçimde ele almıştır.
Tarih sadece burnu yerine yerleştirmek için geliştirilen yöntemleri kaydetmemiştir elbette. Eski çağlarda ‘burun kesme’ ibreti alem için uygulanan cezalar arasında önemli bir yer tutar. Kulak, dil, meme ve penis gibi tüm çıkıntılı organlar, kesme cezasından nasiplerini almışlardır ama herhalde en çok hedefe konan organ burun olmuştur. Vidal de Cassis şöyle yazar: “Vücutta kin, kıskançlık, gurur, namus ve adalet yüzünden bu kadar zarar gören başka bir organ yoktur”. Ramses III döneminde iki yargıçın haremdeki kadınlara gösterdikleri ilgi yüzünden burun ve kulakları kesilerek cezalandırıldıkları kayıtlara geçmiştir. Milattan 1700 yıl önce Hamurabi kanunlarında hastalarını iyileştirmeyen hekimlere de benzer cezalar öngörülür.
Peki, nasıl oldu da üç otuz paraya bile parfüm satılabilen bir dünyada buluyor insanlık kendisini? Tabii bu hemen olmuyor. 1700’lerde kokulu moleküllerin içinde taşıtıldığı ortamın yağdan alkole evrilmesi, Kölnische Wasser veya bugün bildiğimiz adıyla “Limon Kolonyası”nın yaygışlaşması tek başına yeterli olmuyor parfümü ‘sokağa indirmek’ için. Ardından biliminsanları doğal kokuların aslında sayısız farklı molekülden oluşmuş bileşimler olduklarını, bu doğal bileşimler içindeki bazı moleküllerin de malzemenin karakteristik kokusunu vermeye kafî geldiğini keşfediyorlar. 1833’te Dumas ve Péligot’nun tarçın kabuğu yağından “cinnamic aldehyde”i ayrıştırmasıyla başlayan süreç, 1876’da Reimer ve de Laire’in çam ağacı yağından ilk yapay ‘vanilin’i sentezlemesiyle zirve yapıyor. Artık parfümörlerin çok pahalı vanilya çubukları için Madagaskar’a veya tarçın için Seylan’a gitmeleri gerekmiyor, kimyacılar doğal olandan çok daha ucuz bir fiyata bu kokulu molekülleri onların kapılarının önüne getiriyor.
Kokunun kimyasal tarihinde bu başdöndürücü gelişmelerin yaşandığı yıllarda, onun kültür tarihinde iz bırakmasına vesile olacak bir gelişme daha yaşanıyor: Marcel Proust dünyaya geliyor. İlerde bir kokuyla geçmişe dönerek yazacağı büyük roman Kayıp Zamanın İzinde kokuyla çağırılan anıların duygusal yoğunluğunun “Proust Fenomeni” olarak anılmasına neden olacak.
Yediklerimizin kokusu bizi çocukluğumuza geri götürebiliyor ama ne yediğimiz de (veya ne yemediğimiz) vücut kokumuz üzerinde varlığını belli ediyor. Örneğin dünya nüfusunun hatırı sayılır bir kısmı laktoz intoleransı nedeniyle süt ve süt ürünleri tüketmiyor. Süt ürünleri tüketmeyen insanlar, sütün kokusunu, süt ürünleri tüketenlerden çok daha çabuk ve çok daha kesin algılıyorlar. Bu bize yabancı her koku için geçerli bir durum. Vietnam Savaşı’ndan bir örnek: Bir yanda süt tüketmeyen Vietnamlılar, diğer yandaysa ülkelerinden gönderilen süt tozlarını çekinmeden tüketen ABD birlikleri var. Viet Cong (Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi) askerleri, yoğun bitki örtüsü içinde kamufle olan Amerikan birliklerinin yerini havadaki yoğun süt kokusundan saptıyorlar.
Her ne kadar tükettiğimiz gıdalardan etkilense de, tek yumurta ikizleri hariç herkesin kendine has bir vücut kokusu var. Bu koku aslında bağışıklık sistemimizi düzenleyen genlerin (MHC/HLA) dışavurumu. Yani vücut kokumuz bir nevi bio-kimlik belgesi. Büyük büyük atalarımız için hayati bir yol gösterici olan bu bio-kimlik belgesi, yakın tarihlerde çok daha ‘kurnaz’ türdeşlerimize hizmet ediyor. Almanya henüz iki devlet halindeyken Doğu Alman Devlet Güvenlik Bakanlığı’nın (Stassi) ilginç bir uygulaması var. Olası rejim muhalifleri toplanıp sorgu odalarına alınıyor, avuç içleri sandalyeye gelecek şekilde ellerinin üzerine oturmaları isteniyor, sorularla sıkıştırılıp terlemeleri, vücut kokusu üretmeleri sağlanıyor. Sorguyu takiben terli avuçların değdiği sandalye döşemesi dikkatle kesilerek vakumlu kavanozlara konuluyor ve üzerine de sorgulananın kimlik bilgileri yazılarak arşive kaldırılıyor. Şüpheler doğru çıkar ve rejim muhalifliği fiiliyata dökülürse, hele ki zanlı da ortadan kaybolursa, kavanozdaki koku örneği eğitimli köpeklere koklatılarak peşine düşülüyor.
Modacı-parfümör işbirliği
Giysi tasarımcılarının markalaşmasını Paris’e yerleşmiş bir İngiliz, Charles Frederick Worth (1826-1895) başlattı. Markalaşmış modacılar içinde parfüm işine ilk giren ise 1911 yılında “King of Fashion” lakaplı ünlü modacı Paul Poiret oldu. Ne var ki Poiret, butiğinde sattığı parfümleri kızının ismiyle, Les Parfums de Rosine markasıyla satıyordu. Rakibi Gabriel (Coco) Chanel onun bu markalama hatasını tekrar etmedi ve 1921’de parfümör Ernest Beaux’ya hazırlatarak çıkardığı Chanel No.5 ile parfümünü kendi adıyla satan ilk giysi tasarımcısı oldu. 20. yüzyılda modacılar parfüm işini çok sevdiler ve neredeyse hepsi isim haklarını parfüm pazarlama şirketlerine sattılar. Zaman içinde parfümler modacıların marka gelirlerinin %20-%25’ini oluşturmaya başladı.
PROUST FENOMENİ
Kayıp kokunun izinde
‘Proust Fenomeni’ teriminin doğmasına neden olan Kayıp Zamanın İzinde’nin Stephane Huet tarafından yapılan çizgiroman uyarlaması.
1871 doğumlu Fransız yazar 9 yaşında astım krizlerinin sıklaşması üzerine ailesi tarafından halası Elisabeth Amiot’un yanına Illiers’e gönderiliyor. Çocukluğunun bir bölümünü orada geçiren Proust daha sonra Paris’e dönüyor. Yağmurlu bir akşam üşümüş olarak eve döndüğünde, annesi ona bir fincan çay ve yanında küçük bir madeleine keki (mekik) veriyor. Fincandan yükselen koku Madeleine’i çayına batıran Proust’u aniden Elisabeth Halasının ikram ettiği ıhlamur çayı ve madeleine kekiyle buluşturan bir bellek yolculuğuna çıkarıyor. Un, şeker, tereyağ, yumurta, limon kabuğu rendesi ve demlenmiş çay, kendi kokularını bir yana bırakarak ‘çocukluğun kokusu’ oluyorlar Proust’un. Yazarın Kayıp Zamanın İzinde isimli 3000 sayfalık eserinin çıkış noktası olan bu koku aynı zamanda koku-uzak hafıza arasındaki doğrudan ilişkiyi tanımlamak için kullanılan “Proust Fenomeni” teriminin doğuşunun da nedeni.
Anne etkisi Marcel Proust, ağabeyi Robert ve eserlerinde çok güçlü bir etkisi hissedilen annesi Jeanne ile birlikte, 1895.