Yazar: #tarih

  • Dalkavuklar, çanak yalayıcılar, yardakçılar

    Dalkavuklar, çanak yalayıcılar, yardakçılar

    Dalkavuklar tarih boyunca iktidar sahiplerinin yanından hiç eksik olmadı. Kimi zaman gönüllü kimi zaman ücretli olarak kralın, padişahın, efendinin kararlarını, laflarını, davranışlarını “fazlasıyla” onayladılar. Günümüzde rezilliği çıkmış eski bir mesleğin Doğu’da ve Batı’daki yansımaları.

    Günümüzde övgüye değil yergiye müstahak davranışlar sergileyerek sevimsiz ruh hâlleriyle kendi çıkarı için devlet kapılarında yüksek mevki sahiplerine yılışıklık edenlere dalkavuk deniyor. Geçmiş dönemlerin çok yönlü zenaatkârları dalkavuklar, ne yazık ki hünerlerini değil dalkavuk sıfatlarını, yeni zamanın haysiyet yoksullarına bırakarak dünyamızdan çekilmiş bulunuyorlar. Yeni zaman tipleri, dünküler gibi tarifesi onaylı ücretler karşılığında hüner göstermek yerine para kaynağının önünde eğilip el ve etek öpüyorlar. Ayağı öpülen kudretini kaybedince, başka efendiler bulup huzurunda zilletle eğiliyorlar.

    Tarih, bugünün “yalaka”larından bahsetmeyecek. Dünün dalkavukları ise, hem geliştirdikleri yöntemler hem konuşma ve davranış incelikleriyle hatırlanmayı hakediyorlar.

    İşte Batı’da kraldan çok kralcı, bizde sultandan çok sultancı dalkavukların unutulmaz hikayeleri…

    Kırda konaklamış Bey ve dalkavuk.

    DALKAVUK NEREDEN GELİYOR, NE DEMEK?

    ‘Dal’ gibi eğilip bükülenler dolamasız ‘kavuk’ giyenler

    Dilcilere göre dal sıfatı ile kavuk isminden kurulu “dal –kavuk”, çevresine tülbent sarılmamış kavuk demekmiş. Mecaz anlamda ise meddahla, musahiple meslektaş zenaatkârlara ad olmuş. Bize göre bu hüner sahiplerine, dolamasız kavuk giydikleri için değil, efendilerinin karşısında ağzı sola açık Arap ünsüzü “dal” gibi iki büklüm olmalarındandı. Türkçede “dal”, iki büklüm olmuş kambur anlamındaydı. “Kamet-i dal” eski bir deyimdir. Çıplak anlamıyla “dal”, dal fes, dal kılıç, dal gibi deyimlerinde doğrudur. Dal’ın iki büklüm, kambur anlamına geldiğini bilmemiz için sıbyan mektebinde Elifba okumamız; “elif uzunca be karnı açık te ona benzer… dal beli bükük zel ona benzer tekerlemelerini ezberlememiz gerekirdi!

    “Dalkavuk” kelimesi için öncelikle şu iki sözlüğe bakmalı: . Türkçe asıllı. Komşu dillerdeki kâselis, maskara, meddah, tufeyli. Dalkavukluk: Tekâbu, müdara, temelûk (Tarama Sözlüğü).

    . Türkçe isim, sıfat: Şahsi istifadesi için müdahinlik eden adam, kâselis, tufeyli (Bouffoni flatteure, parasite, Dalkavukluk: Müdahinlik, soytarılık, kâselislik (Ali Seydi, Resimli Yeni Türkçe Lügat, 1929).

    Dal gibi eğilenler Arap alfabesinin sekizinci harfi “dal”ın sülüs üslubuyla ifadesi ve aynı “dal” gibi iki büklüm olan dalkavukların klasik el-pençe divan pozisyonu
  • Gılgamış Destanı 20 satır daha uzadı!

    Gılgamış Destanı 20 satır daha uzadı!

    Tarihi eserlerin Irak dışına kaçırılmasını önlemek için satın alma politikası izleyen Süleymaniye müzesi büyük bir sürprizle karşılaştı. Gılgamış destanına ait bir kil tablet, 800 dolara müze koleksiyonuna katıldı.

    Irak Kürdistan Özerk Bölgesi’ndeki Süleymaniye Müzesi’nde kadim destanların anası Gılgamış’a ait yeni bir kil tablet ortaya çıktı. Sürpriz buluntu hem Gılgamış Destanı’nın bölümlerinin sırasını değiştiriyor, hem karanlıkta kalan bazı noktalara ışık tutuyor, hem de yazıta fazladan 20 satır ekliyor.

    Eserin müze koleksiyonuna katılma hikayesi oldukça ilginç. Irak’ın işgalinden sonra başlayan tarihi eser yağması çılgınlığı sırasında Süleymaniye Müzesi tarih varlıklarının yurt dışına kaçırılmasına engel olmak için getirilen her eser karşılığında kaçakçılara sorgusuz sualsiz ödeme yapma politikası izliyordu. Gılgamış Destanı’na ait yeni kil tablet, 2011 yılında müzeye karanlık bir sima tarafından satılan 80-90 parçalık bir koleksiyonun içinden çıktı. Profesör Faruk Al-Rawi eserleri incelerken, satıcı da müze yöneticisi Abdullah Haşim ile pazarlık halindeydi. Bilim adamı tabletin önemini fark eder etmez Haşim’e adama ne kadar para istiyorsa vermesini söyledi. 800 dolara el sıkışıldı.

    Birbirine muhtemelen satıcı tarafından acemice yapıştırılmış toz-toprak içindeki tablet temizlendikten sonra yapılan incelemede onun Gılgamış Destanı’nın Yeni Babilce yazılmış üzerinde altı sütun bulunan V. tabletinin sol yarısı olduğu anlaşıldı. Yeni buluntuda deşifre edilen mısralarda Uruk kralı Gılgamış ile arkadaşı Enkidu’nun tanrıların evi Cedar ormanının bekçisi dev yarıtanrı Humbaba’yı nasıl öldürdükleri anlatılıyor.

    Gılgamış ile Enkidu’yu, Humbaba’yı öldürürken tasvir eden duvar kabartması.

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    Doğu’nun İlyada’sı

    ŞEVKET DÖNMEZ

    Gılgamış Destanı, dünya edebiyatı ve felsefesinin başlangıç noktasıdır. Destanda Sümer sitesi Uruk’un Tufan öncesi krallarından Gılgamış’ın sadık arkadaşı Enkidu’nun ölümü sonrasında çıktığı yolculukta ölümsüzlüğü arayışı anlatılmaktadır. Gılgamış bu uzun yolculukta, ölümsüz yaşamı elde etmiş tek insan olan Tufan’dan kurtulmuş Utanapiştim’le görüşür, ölümsüzlük bitkisinin yerini öğrenir ve onu bulur. Uruk’a dönüş yolunda ırmakta yıkanıken bir yılan sudan çıkıp bitkiyi götürür. İnsanoğlunun nasibi de böylece sonsuz yaşam yerine ölüm olur. Yaklaşık 300 dize olduğu tahmin edilen Gılgamış Destanı’nın kayıp parçalarında neler anlatıldığı konusunda bugüne değin yalnızca tahmin yürütülebiliyordu. Bu çok önemli keşif, roman tadındaki destanın sır olan bölümlerini bilmemizi sağlayacaktır.

  • Fasulye tarlasıydı, mermer tarlası oldu

    Fasulye tarlasıydı, mermer tarlası oldu

    I. Dünya Savaşı’nda Myanmar’daki Thayet Myo kampındaki esir mehmetçiklerin yattığı şehitlik nihayet restore edildi. Ancak, yeni mezarlığın ruhsuz mimarisi şehitliğin 2002’deki fasulye tarlası halini aratıyor.

    FARUK BUDAK

    Birinci Dünya Savaşı’nda silah altındaki üç milyona yakın askerimizin çoğu evlerine dönemediler. Kimileri cephede savaşırken şehit oldu, kimileri de esir olarak götürüldükleri, vatandan binlerce kilometre uzaklardaki hiç bilmedikleri topraklarda, esaret altında… Askerlerimiz, Korsika’dan Doğu Sibirya’ya kadar çok geniş bir coğrafyadaki esir kamplarına götürüldüler. Bir zamanlar Osmanlı toprağı olan diyarlarda artık esirdiler. İngilizler, Arabistan Yarımadası ve Irak, Filistin cephelerinde esir aldıkları yirmi binden fazla askerimizi Hindistan üzerinden Myanmar’a (eski isimleri Burma ve Birmanya) götürdü. Orada açtıkları esir kamplarından Thayet Myo’daki şehitliğimizi ilk kez 2002’nin Haziran ayında ziyaret etmiştim. Dönemin “yasaklar ülkesi” Myanmar’da şehitliği bulabilmem oldukça zor olmuştu. O tarihten sonra, devlet büyüklerine ve üst düzey askerlere dokuz ayrı dilekçe ile müracaat etmiş, şehitliklerin çok bakımsız kaldıklarını, köylülerin şehitlerimizin mezarları üzerinde fasulye yetiştirdiklerini, mezar taşlarının yavaş yavaş parçalanarak yok olduğunu iletmiştim. Ama restorasyon konusunda bir türlü sonuç elde edilememişti.

    NTV Tarih’in 26. sayısında Thayet Myo şehitliğinin o günkü “doğal” hali gündeme taşınmıştı.

    2010’lara gelindiğinde Myanmar Askeri Hükümetinin Batıdan gelen baskılar sayesinde demokratikleşme konusun- da adımlar atmaya başlaması ve dışişleri bakanlığımızın Myanmar ile resmi ilişkiler kurması neticesinde şehitliği restorasyonu 2015 yılında tamamlandı. Asya’yı bisikletiyle kat eden Türk gezgin İbrahim Yılmaz’ın ilettiği iki kare fotoğraf, 2002’den beri sürdürdüğümüz mücadelenin mutlu sonla bittiğini gösteriyordu. Ancak yeni mezarlığın özgünlükten uzak mimarisi, orijinal kitabelerin, mezar taşlarının karelerde görünmemesi mutluluğuma gölge düşürürken, “acaba burada yatanlar fasulye tarlaları altında daha mı huzurluydular” sorusunu sormama neden oldu.

  • Tanrıça Kubaba yüzüne kavuştu

    Tanrıça Kubaba yüzüne kavuştu

    1990’larda Afşin’de bulunan Geç Hitit stel parçasının 1881’den beri British Museum’da sergilenen Kubaba stelinin kayıp üst parçası olduğu anlaşıldı. Heyecan verici arkeolojik buluntu, Kubaba figürüyle birlikte tarihin eksik kalmış satırlarını da tamamlıyor.

    HASAN PEKER

    NİCCOLO MARCHETTİ

    1990’lı yıllarda tarihi bir esere ait olduğu su götürmeyen bir parça sessiz sedasız Afşin Elektrik Üretim Anonim Şirketi lojmanlarının bahçesine getirilir ve kısa bir süre önce yetkililer tarafından farkedilinceye kadar uzun yıllar boyunca orada kalır. Site sakinlerinden Yusuf Köş’ün hatırladığına göre, eser Afşin-Beyceğiz Tepesi’nin yamacında Gözpınarı olarak adlandırılan doğal su kaynağında yapılan düzenleme çalışmaları sırasında bulunmuştur.

    Afşin’de bulunan stel parçasının Anadolu hiyeroglifi yazılı arka yüzünden detay.

    Buluntu, 2015 yılının Haziran ayında Gaziantep Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu ve Kahramanmaraş Müzesi yetkililerinin yoğun ilgi ve çabaları, Karkamış Kazısı Başkanlığının da yardımlarıyla Kahramanmaraş Müzesi’ne taşınır. Eylül 2015’te eser üzerinde yapılan incelemede buluntunun, üzerinde Tanrıça Kubaba’nın yüksek kabartmasının yer aldığı Anadolu hiyeroglif yazılı Geç Hitit dönemine ait bir stel parçası olduğu ve Karkamış kökenli olduğu belirlenir. Araştırmalar derinleştirildikçe Afşin stel parçasının bugün British Museum’da sergilenen Kubaba stelinin üst kısmı olduğu anlaşılır. 1754 yılında Halep’teki İngiliz konsolosu Alexander Drummond’un ilk kez rapor ettiği Kubaba steli, İngiliz Halep Konsolosu Philip Henderson tarafından 1878 yılında Karkamış’tan alınmış, 1880 yılında İskenderun’a yollanmış ve 1881’de British Museum’a ulaşmıştır. Afşin stel parçasının Karkamış’tan Kahramanmaraş’a nasıl ulaştığı sorusu ise bugün hâlâ gizemini korumaktadır.

    Kubaba Steli’nin Afşin’de bulunan parçası (üstte) ve British Museum’daki alt kısmı.

    Afşin stel parçası üzerinde Karkamış Kazı Başkanlığının yaptığı ön incelemenin sonuçları son derece çarpıcıdır: Buluntunun üzerindeki yazılar, Kamani’nin Karkamış’ta yaptırdığı Kubaba tapınağını, askeri ve sivil başarılarını anlattığı British Museum’daki Kubaba stelinin arka yüzündeki yazıtın eksik başlangıç satırlarını tamamlamıştır. Bu satırlar stelin yazarının Ülke Beyi I. Astiru’nun oğlu; Karkamış ve Malatya kentlerinin Ülke Beyi Kamani olduğu bilgisini vermiştir. Kamani, yazıtta babası I. Astiru’dan, babasının büyükbabası İsarwili-muwa’dan ve babasının büyükbabasının babası Sangara’dan yani M.Ö. 9. yüzyılın ikinci yarısından bahsetmektedir. Afşin stelinin eksik satırlarının tamamlanması, tarihte bugüne kadar alacakaranlıkta kalmış bir alanı aydınlatması bakımından ayrıca büyük önem taşımaktadır. Karkamış’ın ikinci ve son hanedanının yeni üyeleri bu sayede tespit edilebilmiş, ayrıca sadece Assur kaynaklarında geçen Sangara’nın da bu hanedanla bağı kurulabilmiştir. Sangara’nın adı ilk kez kendi ülkesinin yazıtlarında, kendi dilinde karşımıza çıkmış, Geç Hitit tarihinde önemli bir boşluk kapanmış, aradan geçen 2500 küsur yıldan sonra Karkamış’ın kraliçesi tanrıça Kubaba nihayet kayıp yüzüne kavuşmuştur.

  • Fötr şapkalı, kravatlı balıkçılar

    Fötr şapkalı, kravatlı balıkçılar

    Fotoğrafın arkasında “Limanda Balık Bereketi- Sonteşrin 1939” yazıyor. Kartal vapurunun yanaştığı Galata Köprüsü’nün hemen yanında olta atmış memurlar… Aralarında ünlü gazeteci, sunucu Eşref Şefik Bey de (kayığın en arkasında) var. Ünlü koleksiyoner rahmetli Şefik Atabey, babası Eşref Şefik’in balık tutkusundan bahsederdi. Kendisi Türkiye İş Bankası’ndaki kambiyo müdürlüğü görevi sırasında pek çok kez sabah gün ağarmadan takım elbiseli memur kıyafeti üstüne tulum giyerek liman civarında balık avına katılır, mesai saati başlamadan da kıyıya çıkıp memuriyet yerine gelirmiş.

  • 6-7 Eylül: 60. yılda 60 utanç fotoğrafı

    6-7 Eylül: 60. yılda 60 utanç fotoğrafı

    Dimitrios Kalumenos (1912-2006), 1958’de sürgün edilene kadar İstanbul’da yaşayan, 18 yıl Rum Patrikhanesi’nin fotoğrafçısı olmanın yanı sıra Yunanistan merkezli birçok yayın organının ve Photo-Magazin adlı Alman dergisinin İstanbul temsilciliğini yapan bir gazeteci. Kalumenos’un Türkiye yakın tarihinin en yüz kızartıcı olaylarından birinin yaşandığı 6-7 Eylül 1955’te çektiği 1500 civarında fotoğraftan 60’ının bulunduğu albüm, olayların 60’ıncı yıldönümünde İstos Yayınları’ndan çıktı.

    Türkiye’de ilk kez yayımlanan bu fotoğraflar Kalumenos’un 1966’da Yunanistan’da İngilizce ve Yunanca hazırladığı The Crucifixion Of Christianity (Hıristiyanlığın Çarmıha Gerilişi) kitabında da var. Ancak 1967’de Bakanlar Kurulu kararıyla kitabın Türkiye’ye sokulması ve dağıtılması yasaklandığı için fotoğraflar Türkiyeli okuyucuyla ilk kez buluşuyor.

    Türkiye’den kovulduktan sonra “İstanbullu” lakabıyla anıldığı Yunanistan’ın en önemli foto muhabirlerinden biri olan Dimitrios Kalumenos’un hayatı da bu fotoğraflar yüzünden altüst olmuş. 28 Ocak 1958’de Yunan casusu olduğu gerekçesiyle sınırdışı edilen Kalumenos’un asıl “suçunun”, 6-7 Eylül’de çektiği bazı fotoğrafları yabancı basın organlarına vermesi ve olayların dünyada duyulmasını sağlaması olduğu biliniyor.

  • CUMHURİYET’İN 10. YILI: Herkesin bayramı!

    CUMHURİYET’İN 10. YILI: Herkesin bayramı!

    1925’ten itibaren kutlanmaya başlanan Cumhuriyet Bayramı için ilk yıllarda mütevazı şenlikler yapılıyor, bayram vesilesiyle yeni rejimin değerlerini halka benimsetme amacı güdülüyordu. 1933’teki 10’uncu yıl kutlamalarına ise apayrı bir önem verildi. Bayramın büyük şehirlerden ücra ilçelere kadar her yerde kutlanması ve halkın her kesiminden insanın bayram kutlamalarına katılması hedeflendi. Bu amaçla “Cumhuriyet’in Ilanının Onuncu Yıldönümü Kutlama Kanunu” çıkarıldı ve hazırlıklar haftalar öncesinden başladı. Gerçekten de 10’uncu yıldönümü kutlamaları amaçlandığı gibi görkemli ve geniş katılımla gerçekleşti. Biz de bu ayki Albüm sayfalarımızı Türkiye’nin dört bir yanından 10’uncu yıl manzaralarına ayırdık.

    İstanbul, Beyoğlu İstiklal Caddesi

    İlk 10 yıl genç Cumhuriyet’in yaşama tutunması için son derece kritik bir dönemdi. Bu zorlu eşiğin aşılması, ülkede büyük bir sevinç ve içten bir coşkuyla kutlandı.

    İstanbul
    İzmir

    Atatürk önderliğindeki yenileşme hareketinin ve Türkiye toplumuna yeni bir kimlik kazandırma çabalarının ilk meyveleri, 10. yıl kutlamalarında gözle görülür hale gelmişti.

    Kahramanmaraş Kurtuluş İlkmektebi öğrencileri
    İstanbul, kutlama hazırlıkları

    Devlet binalarından camilere, okullardan tarihî eserlere, meydanlardan caddelere bütün Türkiye 10. yıla ulaşmanın gururunu yansıtan uygulamalarla süslenmişti.

    Bursa, Atatürk Caddesi
    İstanbul, Beyazıt Camii’nde mahya
    İstanbul, Kız Kulesi
    İstanbul, Şehzadebaşı
    Burdur
    Balıkesir

    Devlet çıkarttığı bir dizi kanun ve kararnameyle Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamalarına verdiği önemi göstermişti. Bu adeta genç Cumhuriyet’in bir özgüven tazelemesiydi ve halkın buna cevabı kutlamalara yüksek bir katılım oldu.

    Antalya
    İstanbul, Bahçekapı
    Manisa Akhisar’da esnaf etkinliği.

    1933 yılının 29 Ekim’i sadece resmî devlet törenleriyle sınırlı kalmadı; toplumun her kesiminden sivil girişimler, 10. yıl kutlamalarına düzenledikleri etkinliklerle renk kattı.

    Lise öğrencileri okul koridorunda, yer belirsiz.

    Fotoğraflar: Cengiz Kahraman arşivi

  • Çanakkale’nin altında bir zaman tüneli var

    Çanakkale’nin altında bir zaman tüneli var

    Conkbayırı’na çıkan yolun üzerindeki Merkeztepe ve civarı, muharebeler sırasında lağım savaşlarının en yoğun yaşandığı, tarafların karşılıklı tüneller kazdığı bir bölge. 100 yıl sonra ilk kez girilen bu tünellerden birinde, hâlâ savaşın izlerini görmek, “kazma ve silah seslerini işitmek” mümkün.

    GÖKHAN TARKAN KARAMAN

    Yüzyıl önceki Çanakkale muharebeleri, sadece karada, denizde ve havada değil aynı zamanda yer altında da cerayan etti. Bugün özellikle Arıburnu veya ANZAC sektörü olarak adlandırılan bölgede, taraflar yeraltında kazdıkları tünellerde hem yaşadılar, hem savaştılar.

    “Lağım savaşları” denen mücadele, aslında bir savaş tekniği olarak ortaya çıkmıştı. Çanakkale muharebelerindeki arazi yapısı, tarafların ön hat siperlerini birbirine çok yaklaştırmış, hatta aradaki mesafe kimi zaman 8-10 metreye düşmüştü. Bu koşullarda bile bir saldırı halinde “no man’s land” denilen insansız bölgeyi katetmek, karşılıklı kurulmuş makineli tüfek pozisyonları yüzünden neredeyse imkansızdı. Askerler karşı tarafın ön hat siperinin altına kadar tünel kazıyor, yerleştirilen patlayıcıların infilak ettirilmesiyle dağılan sipere karşı eşzamanlı bir saldırıyla bu siperi ele geçirmeye çalışıyorlardı.

    Tabii herşey bu kadar basit değildi. Günler geceler boyunca yeraltından gelen sesler, tünellerin nereye kadar uzandığı, aslında tünel kazılmayıp aldatmaca mı yapıldığı gibi bir dizi mesele vardı. Kimi zaman taraflar bu tüneller içinde karşı karşıya gelip çatışıyorlardı. Yeraltındaki hayat sadece bu lağım tünellerinden ibaret değildi. İki taraf da hem karşılıklı top ateşi ve şarapnel etkisinden korunmak hem de güvenli şekilde uyumak için yeraltında tüneller açtılar.

    Bugün Conkbayırı’na çıkan yol üzerindeki Bombatepe (Quinn’s Post) ve Merkeztepe mevkii (German Officer’s Trench ve MacLaurin’s Hill), tünel şebekelerinin en fazla sayıda bulunduğu bölgedir. Burada sıkışan yoğun siper harbi, iki cepheyi de yeraltına itmişti. Bombasırtı’nda özellikle tüneller geçiçi olarak ve lağım savaşlarında patlatmak için kullanıldı ama biraz daha güneydeki Merkeztepe ve civarındakiler daha ziyade sığınma amaçlıydı. İki taraf da daha derin ve uzun tüneller kazmaya başlayınca, hem ANZAC’lar hem Türk ordusu profesyonel madencileri cepheye sürdü. Askerler gündüzleri yoğun çatışmaların yaşandığı saatlerde tünelleri kazıyor akşamları ise daha sakin geçen dönemde kazılan toprağı tahliye ediyorlardı. Tünellerde barınma, cephane ve yiyecek depolama alanları, haberleşme ağları mevcuttu.

    Tepeden ve derinden Merkeztepe ve civarının hava fotoğrafı üzerinde konumu. Tünelin duvarlarında kurşunları, elbise askılarını hâlâ görmek mümkün.

    Bu bölgedeki tünellerden birine, geçen ay ilk kez girdik (oldukça riskli ve çökme tehlikesi bulunan bu tünellere kesinlikle amatörler girmemeli!). Tüneller yaklaşık 6 metre yerin altında, yer yer 1.90 cm yüksekliğe erişiyor ve iki askerin yan yana geçebilmesini sağlayacak genişlikte.

    Tünele girdiğimizde ilk derin koridor bizi 15 metre güneydoğuya doğru götürdükten sonra iki kola ayrılıyor, güneybatıya giden kol 12 metre ilerledikten sonra çökmüş, çünkü tam üstünden bugünkü anayol geçiyor. Güney-kuzey istikametindeki kol ise 10 metre ilerledikten sonra başka bir tünele bağlanıyor fakat o da geçen 100 yılın ardından kapanmış durumda. Tünelin yan duvarları ve tavanı oldukça sağlam ve çok iyi bir teknikle yapılmış. Duvarlarda hâlâ o döneme ait materyeller, elbise askıları ve kurşunlar görülüyor. Çanakkale’nin altında bir zaman tüneli var.

  • Türk askerlerine karşılama

    Türk askerlerine karşılama

    İstanbul şoför esnafı, Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu askerlerini karşılamaya hazırlanıyor. Tünel-Tatavla tramvayı, sağ üstte Taksim Topçu Kışlası görünüyor. Pankartta “Hoşgeldiniz, gazanız mübarek olsun kahramanlar” yazıyor. Fotoğrafı çeken kişi, Beyoğlu’nda Foto Francis adıyla stüdyosu da bulunan Jean Weinberg. Bâb–ı Ali ve Çırağan Yangınları, Meclis-i Mebusan’ın açılışı, İstanbul’un kurtuluşu sırasında çektiği fotoğraflar birer tarihî belge niteliğinde.

  • Alman gözüyle eski İstanbul

    Alman gözüyle eski İstanbul

    Alman gazeteci Friedrich Schrader’in 1891-1918 yılları arasında İstanbul’da bulunduğu sırada Osmanisches Lloyd gazetesine yazdığı semt röportajları ve İstanbul denemelerini biraraya getirdiği kitabı Remzi Kitabevi’nden çıktı.

    Doğu dilleri uzmanı olan, Osmanlıca ve Arapçayı çok iyi bilen Friedrich Schrader, gezdiği semtlerdeki izlenimlerine ek olarak mekân ve yapıların tarihiyle ilgili ilginç bilgilere de yazılarında yer veriyor.

    100 küsur yıl öncesinin ticaret hayatından entelektüel hayatına, batıl inançlarından eğlence dünyasına kadar İstanbul’u İstanbul yapan pek çok konuya değinen yazar, “İstanbul’un Halk Tipleri” başlıklı bölümü ise kısa insan portrelerine ayırmış. Çevirmen Kerem Çalışkan’ın, kitabın sonuna eklediği “Meraklısına Notlar” bölümünde Schrader’in sözünü ettiği mekan ve yapıların bugünkü durumuna dair bilgiler vermesi de okuyucu için hoş bir sürpriz olmuş.