1929 ve 1954 yıllarının Ocak-Mart ayları arasında yaşanan müthiş soğuklar, biraz da buzlarla kaplanmış Boğaz fotoğrafları sayesinde hatıralarda “büyük İstanbul kışları” olarak yer ettiler. Oysa ikisi de bütün Türkiye’yi hatta Avrupa’yı donduran yaman kışlardı. Karakışın sıkıntılarını, trajedilerini bütün ülke yaşadı. Güneş yüzünü gösterdiğinde bütün memleket derdini karda eğlenerek dağıtmaya çalıştı. Ama basının kalbi İstanbul’da atıyordu, tarihe kalan malzeme de doğal olarak İstanbul merkezli oldu. Gazetecilerin meşhur “İstanbul’a kış gelmeden Türkiye’ye kış gelmez” lafı belki de hiç o yıllardaki kadar gerçeği yansıtmamıştı…
Yoğun kar fırtınasında göz gözü görmüyor, Galata Köprüsü’nde tipiye yakalananlar zorlukla yürüyor, 19 Ocak 1929. (Yapı Kredi Tarihi Arşiv Müzesi, Selahattin Giz koleksiyonu).Şiddetli kar yağışı nedeniyle tenhalaşan sokaklar, tipi altında buzlu zeminde ilerlemeye çalışan Yedikule- Sirkeci tramvayı, 1 Şubat 1929.Zorlu hava koşullarında iskeleye yanaşmayı başaran bir Şirketi Hayriye vapurundan inen yolcular, 4 Mart 1929.Cağaloğlu’ndaki İran Sefareti önünde yollara kömür tozu döken belediye işçileri, 6 Şubat 1929.Sultanhamam’da bir yazmacı dükkanı. Dükkan sahibi karları temizlerken gelip geçenler onu seyrediyor, 7 Şubat 1929Galata rıhtımında bağlı bir Şirketi Hayriye vapurunun üzerinde biriken karları temizleyen görevliler, 3 Şubat 1929.Bindikleri tren kara saplandığı için raylarda yürüyerek evlerine ulaşmaya çalışan yolcular (solda). Göztepe ve Erenköy istasyonları civarında demiryolunu açık tutmak için karları küreyen işçiler, Şubat 1929.Sultanahmet Cezaevi’nin önüde kartopu oynayarak kar tatilinin keyfini çıkartan çocuklar, 11 Şubat 1929.11 Şubat’ı 12 Şubat’a bağlayan gece Troçki’nin İstanbul’a gelişini görüntülemek için dondurucu soğukta bekleyen foto muhabirleri. Soldan: Faik (Şenol), Âli (Ersan), Namık (Görgüç), Hilmi (Şahenk). Troçki basını şaşırtarak İstanbul’a Büyükdere’den ayak basınca basın fotoğrafçıları amaçlarına ulaşamamıştı.Vefa Orta Mektebi önünde kar tatilini bayram sevinciyle karşılayan öğrencilerin görüntüsü Brueghel’in tablolarından alınmış bir detayı andırıyor, 11 Şubat 1929.Fotoğrafın üzerine elyazısıyla “1 Mart 1929 Cuma günü İstanbul boğazının Tuna’dan gelen buzlarla istila edilmesi” notu düşülmüş.Bebek koyunda buzların üzerinde poz veren maceraperest İstanbullular, 2 Mart 1929 (Bahattin Öztuncay koleksiyonu).Buzlar arasında yolunu bulmaya çalışan bir kayığın içinde Beylerbeyi sahiline ulaşmaya çabalayan iki kişi, 3 Mart 1929.Bir geminin güvertesinden buzlar tarafından kuşatılmış Dolmabahçe Sarayı sahili, 28 Mart 1954.Boğaz’a inen buzlar o kadar yoğundu ki, Hürriyet gazetesi 26 Şubat 1954 tarihli nüshasında “Dün Boğaz’ı yaya geçmek kabil oldu!” manşetini atmıştı.
Beyazıt’ta, İstanbul Üniversitesi bahçesinde bir grup kız öğrenci, ellerinde kartoplarıyla ‘kış hatırası’ pozu veriyor, 26 Ocak 1954.
Anadoluhisarı-Küçüksu arasındaki yalılardan birinin önündeki buzadayı fetheden iki arkadaş, 26 Şubat 1954.
İSTANBUL’UN ESASLI KIŞLARI
Haliç’te don
Bizans kayıtlarında yer alan sert kışların en eskilerinden biri İmparator Valens’in saltanatının son yılında yaşandı. Haliç’in bazı bölgeleri buz tuttu.
401
Gazap soğukları
İmparator Arkadios döneminde 20 gün süren sert kış Haliç ve Boğaz’ı kısmen dondurdu. Bizanslılar soğukların Tanrı’nın verdiği bir ceza olduğuna inandı.
739
İsa indi, kış vurdu
Boğaziçi buzlarla kaplandı. Halk bu sefer, saray kapısının üzerindeki İsa tasvirini indirten İmparator III. Leon’u şiddetli kışın baş sorumlusu ilan etti.
753
Boğaz’a dönen buzlar
Marmara’da Karadeniz’den gelen buz kütleleri görüldü. Haliç ve Salıpazarı önündeki buzlar daha sonra akıntının etkisiyle Boğaziçi kıyılarına sürüklendi.
755
Surlar hasar gördü
Boğaziçi, Haliç ve Karadeniz’in bir bölümü dondu. Buzullar, Sarayburnu ve Cankurtaran tarafındaki deniz surlarına hasar verdi.
763
Buzul kaleleri
Tarihçi Theofanes ve Zonoras’a göre İstanbul’da yaşanan en sert kışlardandı. Rivayete göre donan denizdeki devasa buzlar şehir surları yüksekliğine erişti.
928
En uzun kış
Dört ay süren kış şehir ahalisini eve hapsetti. Şehir ıssızlığa gömüldü, kiliseler günlerce açılmadı. Felaketin bir an önce bitmesi için ayinler düzenlendi.
1573
Ekmek ateş pahası
Kış çok sert geçti. Un tedariğinde zorluk yaşadıklarını öne süren fırıncılar narh istedi, ekmek fiyatları yükseldi, ekmek sıkıntısı başgösterdi.
1595
Kar altında 19 tabut
Halk kış afetini III. Mehmet’in 19 kardeşini boğdurmasına yordu. Rivayete göre 27 Ocak 1595 günü lapa lapa kar yağarken saraydan 19 tabut çıkıyordu.
1621
Şehzadenin ahı tuttu
Haliç ve Boğaz buzla kaplandı, Sarayburnu-Üsküdar arası dondu. Bu kez karakışın nedeni II. Osman’ın 15 yaşındaki Şehzade Mehmet’i boğdurmasıydı.
1689
Haziran’da soğuk duş
Haziran ayındaki şiddetli fırtına İstanbul kıyılarını vurdu. Boğaz sahillerinde ve kayıkhanelerde büyük hasara ve 500’den fazla can kaybına neden oldu.
1658
Vakanüvisin kış notu
Boğaz buz kesince Seyyid Hakim Efendi tarihe not düştü: “Buz üstünden geçen bir kimse geldi dedi tarihin/Deniz altmış sekizde dondu buzdan bendeniz geçtim.
1739-1740
Eksik oruç, feci kış
Kış 1739 sonundan 1740 Şubatına dek sürdü. Halk afeti, bayramın ilk günüyle arifenin karıştırılmasına, I. Mahmud dahil herkesin eksik oruç tutmasına bağladı.
1751
Kar çatıları çökertti
Selli, kasırgalı, vebalı sonbaharı, karlı kıyametlı bir kış izledi. Ağaçlar köklerinden koparak sürükeklendi, damlarda biriken kar nedeniyle evlerin çatıları çöktü.
1755
Padişahla gelen soğuk
Yılın başında, III. Osman’ın tahta çıkışından sonra başlayan 20 günlük soğuklar İstanbullular tarafından saltanat değişikliğinin uğursuzluğuna bağlandı.
1779
Eyüp, Hasköy dondu
İstanbul limanının bir bölümüyle Eyüp ile Hasköy arasındaki bölge dondu. Halk bu bölgelerden yürüyerek karşı kıyıya geçti.
1785
Gemi batıran fırtına
Şubat ayında çok şiddetli bir fırtına oldu. Birkaç dakika içinde Boğaz’da 30’dan fazla sandal, Boğaz’ın Karadeniz’e açıldığı noktada 17 gemi battı.
1805
Beyaza kesen Nisan
Nisan ayında İstanbul günlerce süren kar yağışının etkisiyle ıssızlığa gömüldü. Şiddetli soğuk yüzünden şehirde gıda kıtlığı yaşandı.
1811
Felaket yağmurları
Aşırı yağışların sebep olduğu sel baskınlarında Eyüp, Aksaray ve Beşiktaş büyük zarar gördü. Dükkanlar kullanılamaz, evler oturulamaz hale geldi.
1823 ve 1857
Yakacak sıkıntısı
Her iki yılın kışında da Haliç dondu. 1857’de Mühendis Mektebi hocası Bostancızade Mustafa Efendi arabasıyla karşıya geçerek tarihe not düştü.
1862 ve 1878
Sular dondu, susuz kalındı
Haliç ve Boğaziçi irili ufaklı buzlarla kaplandı. 1878’de şehrin su kaynakları donunca şehirde büyük bir su sıkıntısı yaşandı.
1918
Savaş ve karakış
1. Dünya Savaşı’nın sonlarında tüm dünyada çok soğuk bir kış yaşandı. 15 Ocak’ta başlayan kar yağışı İstanbul’daki savaş yokluğunu artırdı, vapular mahsur kaldı.
1927
Esas kışın öncüsü
İstanbul’un sayılı kışlarından biri yaşandı. Şehrin maruz kaldığı yoğun kar yağışı, adeta iki sene sonra gelecek olan dehşetli soğukların habercisi oldu.
1928
Tuna’dan inen buzlar
Tuna nehri buz tuttu, çözülen buz parçaları Karadeniz’den Boğaz’a ve Haliç’in ağzına kadar indi. Bu nedenle 1928 ve 1929 kışları hep birbirine karıştırıldı.
Çanakkale kara muharebelerinde hüsrana uğrayan İtilaf Devletleri, Arıburnu cephesini 20 Aralık 1915’te, Seddülbahir cephesini ise 9 Ocak 1916’da terketmek zorunda kaldı. Sekiz buçuk ay süren savaştaki yegane başarıları da bu oldu. 134.728 asker, tek kayıp vermeden Yarımada’yı terketti.
ŞAHİN ALDOĞAN
İngilizler Gelibolu Yarımadası’nın boşaltılması ihtimalini, Savaş Konseyi’nin 1915 Mayıs’ındaki toplantılarında dile getirmeye başlamışlardı. Çanakkale Komitesi’nin Eylül 1915’te toplantısında, İngiliz Başbakanı konuyla ilgili ilk planların hazırlanmasını istedi. 20 Eylül’de Lord Kitchener, Sir Ian Hamilton’a gönderdiği telgrafta, Çanakkale’deki iki İngiliz ve muhtemelen bir Fransız tümeninin Selanik mıntıkasındaki görev için geri alınacağını bildirmişti. Bu talimatta Çanakkale için vadedilen birlikler ve yine yolda bulunan takviye kuvvetlerin de bu yeni cepheye gönderileceği, Hamilton’un Suvla Limanı’nı tahliye edebileceği yazılıydı.
16-17 Ekim’de General Hamilton görevden alındı, yerine General Monro atandı. Monro 28 Ekim’de göreve başladığında, çekilme artık ihtimal olmaktan çıkmış ve uygulanması planlanan bir konu olmuştu. İngiliz Hükümeti son kararını vermek için Savaş Bakanı Lord Kitchener’i Çanakkale’ye gönderdi. Kitchener cephede incelemelerde bulunduktan sonra, çekilme lehinde tavsiyede bulunmakla beraber tereddütler de göstermişti. Sonuç olarak kanaatini: “Tahliye hakikaten güç ve tehlikeli olmakla beraber, şimdiye kadar olduğundan çok daha az zayiatla yapılabilecektir” şeklinde bildirmiştir. 22 Kasım 1915’de Lord Kitchener’in raporu, İngiliz Kabinesi’ne geldi. Bu rapordaki önemli hususlardan biri de, Almanya’nın artık Türklere fiilen yardım etmeye başladığının dile getirilmesi (Sırbistan’ın yenilgisiyle ve Bulgaristan’ın İttifak’ın yanında savaşa girmesiyle, tren yolu açılmıştı) ve İngilizlerin mevzilerinde tutunmasının imkansızlığından bahsetmesiydi.
Çanakkale’yi tahliye hazırlığı İtilaf kuvvetleri Çanakkale’de kademeli ve başarılı bir geri çekilme planı uyguladı. Gündüz gemilerden karaya asker ve mühimmat çıkarılıyor, hava karardıktan sonra çok daha fazlası gemilere geri taşınıyordu.
İlk aşamada Anafartalar ve Arıburnu cepheleri boşaltılacak, Seddülbahir bölgesi, deniz harekâtlarına dayanak noktası olmak üzere elde bulundurulacaktı. 7 Aralık 1915’de nihai kesin karar İngiliz Kabinesi’nin 22 üyesi ile yaptığı toplantıda alındı.
Aralık 1915 başında İtilaf cephelerindeki genel uygulamalar şunlardı:
• Birinci hat siperleri son ana kadar tutulacaktı.
• Gemiler fazla görüntü vermeyeceklerdi.
• Topçu ateşleri, geri ve sahil hizmetleri değişiklik yapılmadan sürdürülecekti.
20 Aralık 1915 tarihinde sabah 04.10’da Arıburnu cephesinden en son Albay Paton ve Deniz Albay Staveley küçük bir kayıkla sahilden ayrıldılar. Anafartalar cephesindeyse en son 05.00’da General Fanshawe ve Tümen karargâhı sahilden ayrılırken peşlerinden malzeme ve erzak depolarını ateşe veren Dz. Alb. Unwin ve Alb. Beynon bir kayıkla sahili terk ediyordu. O ana kadar 8 Aralık’tan itibaren cephelerden (Arıburnu ve Anafartalar) 83.048 subay ve er, 186 top, yaklaşık 2000 araba ve 4695 hayvan boşaltılmıştı.
Günümüzde Anafartalar sahilinde kalmış bir tahlisiye sandalı.
Seddülbahir cephesine gelince…
Fransızlar, cephedeki bütün kuvvetlerini çekmek istiyorlardı. 12-22 Kasım tarihlerinde bütün Senegalli birlikler geri çekilmişti. Aralık başında cephede bir Fransız tugayı kalmıştı, Fransız piyadesinin yerini 29. İngiliz Tümeni almıştı (Fransız topçusu cephedeydi). 23 Aralık 1915’de Genelkurmay Başkanlığı’na atanan General William Robertson, 24 Aralık’ta General Monro’ya, yakın tarihli bir boşaltma için ilk talimatı göndermişti.
28 Aralık’ta İngiliz Hükümeti kesin kararını verdi. Boşaltmanın son iki günlük evresine 22.000 kişi bırakılacaktı. 30 Aralık’ta bütün birliklere son talimat gönderildi. 7 Ocak 1916’da Seddülbahir Cephesi’nde 19.000 asker ve 63 top kalmıştı. Tam bu sırada 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders, son bir taarruza karar verdi. 7 Ocak 1916’da Zığındere bölgesinde yoğun bir topçu ateşinden sonra 12. Tümen’in 34. Piyade Alay’ı hücuma kaldırıldı. Yarımada’da o güne kadar görülmemiş yoğunluktaki Türk topçu ateşine rağmen, 34. Alay birlikleri, Şehitler Sırtı’nı kanlarıyla suladı; İngiliz siperlerinden ve donanma gemilerinden açılan etkili ateşlerle, taarruz safları kırıldı.
7 Ocak’ı 8 Ocak’a bağlayan gecede, 2.300 insan, 9 top ve 1.000 hayvan gemilere taşındı. Son geceye 17.000 kişi kalmıştı. 9 Ocak 1915 saat 02.00’de Zığındere Ağzı’ndan 13. Tümen’in son kafileleri bindirildi. General Maude ve son 160 kişi, Tekke Koyu’ndan 03.45’de sahilden ayrıldılar.
Aldatmacalar işe yaramıştı İngilizler Yarımada’yı tahliye planlarına, çeşitli aldatmacaları dahil ettiler. Asker görünümü verilmiş mankenler ve su mekanizmasıyla kendi kendine ateş eden tüfekler, Türk savunmasını oyalamıştı.
Anafartalar Grubu Kurmay Başkanı Binbaşı İzzettin’in (Çalışlar) 27 Aralık 1915 tarihli, düşmanın cepheden çekilmesiyle ilgili yazdığı rapordaki bazı tespitler önemlidir. Raporda “5. Ordu’da ve Anafartalar Grubu’nda düşmanın Çanakkale cephelerini tahliye edeceği kanaati mevcut değildi” denmektedir. Son gün dahi böyle kanaatlerin geçerli olduğu bir cephede fazla yorum yapmaya lüzum var mı? Ancak 27 Kasım’da cephede kuvvetli keşif taarruzları yapmayı öneren Anafartalar Grubu Komutanı Albay Mustafa Kemal’in üst makamlarca adeta terslenerek engellendiğini hatırlatalım. Mustafa Kemal 10 Aralık 1915’de sağlık nedenleriyle görevini 5. Kolordu Komutanı Fevzi (Çakmak) Paşa’ya devrederek, cepheden izinli olarak ayrılmış ve İstanbul’a gitmişti.
Çanakkale kara muharebeleri, 25 Nisan 1915 günü İtilaf kuvvetlerince büyük ümitlerle ve heyecanla, stratejik bir operasyon olarak başlatıldı. Türk savunması karşısında hüsrana ve başarısızlığa uğradılar, ama başarılı bir taktik çekilmeyle Çanakkale’yi terkettiler.
Tahliyeden hemen sonra “Abdurrahman Bayırı’nda 7. Fırka Karargâhı subayları, düşmanın kaçmasını müteakip sahili ve düşman siperlerini seyrederken…”
Ne yazık ki arkeoloji, Irak ve Suriye’de tahrip edilen, yokedilen ve yağmalanan antik kentler ve eserlerle gündeme geldi 2015’te. Önasya’nın kadim topraklarında, yani güney sınırımızdaki bu olumsuzluğa karşın Türkiye arkeolojiye gösterdiği ilgiyi, verdiği desteği hiç azaltmadı. Göbeklitepe ve Çatal Höyük gibi merkezleri ile derin bir tarihsel geçmişe sahip coğrafyamızdaki kazılar, arkeolojik çalışmalar hız kesmeden devam etti. Antik kentler, höyükler, mezarlıklar, tümülüsler, kurganlar ve mağaralar kazıldı; çok önemli yapılar ve buluntular açığa çıkarıldı.
İSTANBUL-BEYOĞLU 5-6. YÜZYILLAR Beyoğlu’nun en eskisi
İstiklal Caddesi’nde bulunan ve TÜRSAB tarafından sanat tarihçisi Dr. Sedat Bornovalı başkanlığında bir ekip tarafından İstiklal Caddesi’nde bulunan ve TÜRSAB tarafından sanat tarihçisi Dr. Sedat Bornovalı başkanlığında bir ekip tarafından restorasyonu yapılmakta olan 1885 tarihli İtalyan İşçi Cemiyeti – Garibaldi binasının bodrumunda, Geç Roma-Erken Bizans dönemine ait bir nekropol ve mezarlar açığa çıkarıldı. İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından gerçekleştirilen kazılarda ortaya çıkan ve Beyoğlu’nun en erken arkeolojik bulgusu durumundaki mezarlığın komşu parsellerde de devam ettiği düşünülüyor.
İSTANBUL-SİLİVRİ 11-12. YÜZYILLAR Bizans mirası
Silivri’nin Fener, Kurfallı ve Akören köyleri yakınına kurulacak olan Rüzgar Enerjisi Sistemi uygulama çalışmalarında Geç Bizans Dönemi’ne (11-12. yüzyıllar) tarihlenen mimari kalıntılar ile mezarlar ortaya çıktı. Karadeniz’den Marmara’ya uzanan 52 km uzunluğundaki Anastasius Surları yakınındaki kazılar İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından devam ettirilecek.
Troas bölgesinin antik kentlerinden Parion’da Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden Prof. Dr. Vedat Keleş başkanlığında sürdürülen 2015 dönemi çalışmalarında tiyatronun sahne binası duvarlarında gladyatör graffitileri keşfedildi. , Anadolu resim sanatı tarihi bakımından eşsiz örnekler.
İZMİR-TEOS 1-2. YÜZYILLAR Dionysos sunağı
12 İyon kentinden biri olan ve Seferihisar’da yer alan Teos’taki kazılar Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr. Musa Kadıoğlu başkanlığında devam ediyor.Bu yılki çalışmaları sırasında, Dionysos sanatçıları için adanmış bir maskın yer aldığı sunak bulundu.
KÜTAHYA-ÇİLEDIR HÖYÜK MÖ 3000 – 2500 5000 yıllık konak
Seyitömer Kömür Havzası’ndaki Çiledir Höyük’te Kütahya Müze Müdürlüğü başkanlığında sürdürülen kazılarda, Erken Tunç Çağı II’ye tarihlenen bir “Bey Konağı” açığa çıkarıldı.
ÇORUM – KAZIKLIKAYA 2-3. YÜZYILLAR Medusa başlı lahit
Merkez İlçe Kazıklıkaya köyünde bir temel hafriyatı sırasında açığa çıkan ve Çorum Müze Müdürlüğü tarafından kazısı tamamlanarak müzeye taşınan lahdin ön yüzünde iki Gorgo (Medusa) başı yer alıyor. Yerel ustalarca mermer benzeri yerel bir taştan üretilmiş olan Roma lahdi, nadir bir eser.
KAHRAMANMARAŞ-AFŞİN MÖ 9- 8. YÜZYILLAR Kral Kubaba canlandı
Afşin’de bir lojmanın bahçesinde ortaya çıkarılan kadın yüzü kabartmalı stel parçasının, ünlü Geç Hitit kenti Karkamış’ta 1881 yılında bulunan ve British Museum’a taşınan Kubaba Steli’nin kayıp üst kısmı olduğu saptandı. İstanbul Üniversitesi Hititoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Hasan Peker’in Afşin buluntusunda yer alan hiyeroglifler üzerinde gerçekleştirdiği detaylı çalışmalar, Karkamış kral listesinin MÖ 9-8. yüzyıllardaki eksikliklerini tamamlamış oldu.
ERZİNCAN-KEMAH KALESİ 11. YÜZYIL İlk Türk yerleşimi
Atatürk Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hüseyin Yurttaş tarafından gerçekleştirilen kazılar sırasında ilk Türk yerleşimine ait olduğu düşünülen konut kalıntıları ortaya çıkarıldı. Malazgirt Savaşı öncesi ya da sonrasında Anadolu’ya yerleşmeye başlayan Türklerle ilişkilendirilen mimari kalıntılar yaklaşık 1000 yıllık.
GAZİANTEP-KARKAMIŞ MÖ 8. YÜZYIL Çiviyazılı silindirler
Bologna ve İstanbul Üniversitesi tarafından yürütülmekte olan Karkamış arkeolojik kazılarının 2015 dönemi çalışmaları sırasında ünlü Assur kralı II. Sargon’un MÖ 717 yılında Karkamış’ı fethetmesinden sonra kullanmaya devam ettiği sarayın ana odasındaki kuyuda çiviyazılı iki silindir keşfedildi.
SAMSUN-DİKLİMTEPE MÖ 3500 – 2000 Kilden boğa heykelciği
Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Atila Türker tarafında gerçekleştirilen Arkeolojik Yüzey Araştırması 2015 çalışmaları sırasında, Diklimtepe’de kilden üretilmiş boğa heykelciği keşfedildi. Heykelcik, Erken Tunç Çağı’nda Karadeniz Bölgesi’nin kıyı ve kara kesimleri arasındaki güçlü kültürel bağlantıyı gösteriyor.
AMASYA-HARŞENA KALESİ VE KIZLAR SARAYI 15-16. YÜZYILLAR Memlûk sikkeleri
Amasya kent merkezinde yer alan Harşena Kalesi’nde İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. E. Emine Naza Dönmez tarafından yürütülen kazı çalışmalarının 2015 sezonunda dört adet altın Memlûk sikkesi bulundu. Memluk sultanları Tomanbay ve Kayıtbay’a ait olduğu anlaşılan sikkelerin Amasya’daki varlığı, Divriği’den daha kuzeyde bugüne değin bilinmeyen Memluk bulgularının kuzey sınırını değiştirecek gibi görünüyor.
1934’te İstanbul Şehir Tiyatroları adını alacak Darülbedayi’nin ilk opereti Yalova Türküsü 25 Ocak 1932’de seyirciyle buluştu. Yalova otellerinde geçen üç perdelik operetin yazarı İsmail Galip (Arcan) Bey, bestecisi ve orkestra şefi Hasan Ferit (Alnar) Bey idi. Sanatçıları ilk gecede Mustafa Kemal de yalnız bırakmamıştı.19. yüzyılın ikinci yarısında yabancı gruplar aracılığıyla İstanbul’un eğlence yaşamına giren operetler, Cumhuriyet’in ilanını izleyen yıllarda halktan büyük ilgi görmeye başlamıştı.
Sofralardan mekanlara, vücutlardan kaftanlara günlük hayatın her kıvrımından hoş kokular yükselir; misk, amber, ud, karanfil, kâfur ve envai çeşit çiçek rayihası burunları şenlendirirdi. Batı’da 19. yüzyıla kadar kötü kokuları perdeleme görevi üstlenen parfümler, Osmanlı İmparatorluğu’nda temizliğin ve bakımlılığın nişanesiydiler.
NEJAT YENTÜRK
Osmanlı kent yaşayışında güzel kokular Batılı burunlar için hiç olmadık yerlerden çıkıp kendilerini belli ederlerdi. Pretextat Lecomte’un güzel kokuların “Batı için bir lüks, ancak Doğu’da vazgeçilmez” olduğunu belirtmesi boşuna değildir. Ya da Miss Pardoe’nun “ister kadın ister erkek, Doğu’nun yerlisi olup da bunları kullanmaya fazlasıyla düşkün olmayan biriyle karşılaşmadım” demesi… Osmanlı gündelik yaşamında güzel kokular, günümüzle kıyasla daha yaygın kullanılırdı. Üstelik pahalı çeşitleri hali vakti yerinde olanların ulaşabileceği kokular olsa da, Batıdaki gibi dar bir zümrenin tüketimi ile sınırlı kalan lüks tüketim ürünleri de değillerdi.
En rağbet görenlerin başında gelen misk, amber, gül suyu ve çiçek suları yemeklere, tatlılara ve şerbetlere katılırdı. Ağız miski denilen miskli, gülsulu şekerler yapılırdı. İster misafir, ister yabancı elçi olsun bir ağırlama sırasında muhakkak gül suyu ve buhur ikram edilirdi. El ve yüzler gülsuyu ile ferahlatılırken, buhurdandan yükselen duman konuğun sakalına ve sarığına tutulurdu. Elbise, kaftan ya da sarık üzerinde sürülebilen terkipler kullanılırken, yelpaze ve mendiller de kokulandırılırdı. Bunlara beden temizliğinde kullanılan misk sabunlarını da eklemek gerekir. Bunların dışındaki koku kullanımları biraz fantezi dünyasına aittiler: Mekanların amberli, miskli ve kâfurlu mumlar ile aydınlatılması; kokulu nargile ve çubuklar, amberli kahveler içilmesi; el yazması kitaplarda misk eklenmiş mürekkepler kullanılması gibi…
Osmanlı koku kültürünün değerli objeleri
18. yüzyıl tombak buhurdan (ortada), 19. yüzyıl altın üzerine yakut ve elmas kakmalı küre formlu murassa koku mahfazası kolye (solda), 19. yüzyıl altın üzerine elmas ve mine süslemeli yumurta biçimli koku mahfazası (sağda). Harem-Padişahın Evi, (2012).
Batının gündelik yaşayışında parfümler, 18. hatta 19. yüzyıla dek gerek sokaklardan yükselen kötü kokulara tahammül edebilme, gerekse bedenin yaydığı kötü kokuları perdeleme görevi görürlerdi. Beden temizliğini mutlaka abdestle tazeleme şartıyla gündelik yaşamına devam edebilen Müslüman Osmanlı insanı için ise parfümler, bu türden bir sosyal zorunluluk haline gelmemişlerdir. Osmanlı gündelik yaşamında parfümler, koku kullanmanın sünnet sayılması bir yana, su ile temizlenen bir bedende bugünün modern anlayışına daha yakın gerekçelerle kullanılırdı: hamamdan sonra muhakkak kullanıldığı için temizliğin dışavurumu olarak, güzel kokular yayarak fark edilmek ve en önemlisi güzel bir müziği usul usul işitir gibi zevk duymak için… Bugün parfüm dediğimizde zihnimizde, cilt üzerine uygulanan bir sıvı canlanır. Fakat insanlık tarihinde güzel kokuların ilk kullanılma şekli tütsü, yani buhur halidir ve güzel kokulu ağaç kabukları ya da reçinelerin buhurdanlar içinde yakılmaları ile sağlanırdı. Osmanlı gündelik yaşamında da mekanların buhurdanlar içinde yakılan tütsülerle kokulandırılması, hatta bu iş için özel terkipler meydana getirilmesi en yaygın işlerden birisidir.
Gül kokulu şişeler Gülabdanlar, gül suyu serpmek için kullanılan uzun boyunlu, ağzı emzikli, armut biçimli şişelerdir. Elinde gülabdan tutan kadın, Abdullah Buhari, Osmanlı Tasvir Sanatları 1: Minyatür (2014). Qing hanedanı dönemi Çin yapımı 18. yüzyıl Osmanlı gülabdanı, Harem- Padişahın Evi (2012).
Kültürümüzde cilt üzerinde kullanılan güzel kokulara ilişkin en erken kayıtlar, 15. yüzyılın bahnameleri ile tıp kitaplarında formülleriyle birlikte yer alır. Sonraki yüzyıllardaki narh defterleri ile birlikte bunlar, teknik metinlerdir. Bu teknik metinlere 17. ve 18. yüzyıl boyunca Topkapı Sarayı’nda tutulmuş Helvahane Defteri’ni de ekleyebiliriz. Toplumsal yaşama ilişkin ayrıntıları en erken olarak Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde ve surnamelerde bulabiliyoruz.
Bahnameler, okuyucuları cinsellik alanında eğitme amacıyla yazılan metinlerdir. 1430 yılında Ali bin İshak tarafından kaleme alınmış olanı, ilk bahname olarak kabul edilir ve vücut kokusunu güzelleştirici terkipler ve uygulanış şekilleri konusunda aydınlatıcı bilgiler içerir. Bunlar kadınların kullanımına yöneliktir. Çünkü bahnamedeki öğüte göre “kadınların giysileriyle vücutlarının kokusu, erkekleri cezbeder, uysallaştırır.” Kitapta, vücuda sürülen üç formül, iki de koltukaltı ve kasıklardaki kötü kokuları giderici formül kaydedilmiştir.
Ortaçağdan başlayarak yüzlerce yıl boyunca parfüm denilince Arap yarımadası akla gelirdi. Bu coğrafya, zengin parfüm örnekleriyle Batı’yı kendine hayran bırakmıştı. Bunun öncelikli sebebi, hammadde ticaretini ellerinde tutan Arap tüccarlardı elbette. Yemeklerde kullanılan baharatın yanı sıra eczacılıkta ve ıtriyatta kullanılan hammaddeleri Asya’nın içlerinden, hatta daha uzaklardan temin ediyorlar, ticaretini denetliyorlardı. Kaşalot balığının dışkısı olan amber, kıyıya vurduğu Yemen sahillerinden toplanıyordu. Ud, karanfil, kâfur Hindistan’dan geliyordu. Zaferan, gül ve daha birçok çiçek İran’dan; misk keçisinden elde edilen misk Tibet ve Çin’den; misk kedisinden elde edilen zebâd ile sandal Hindistan’ın Çin sınırındaki topraklarından; laden Sicilya’dan; ban yağı Arap yarımadasından sağlanıyordu. Arabistan, devrin eczacılık ve ıtriyatçılığında kullanılan hammaddelerin ticaretini elinde bulundurması sayesinde parfümcülüğün temellerini atma fırsatını da yakalamıştı.
Batı’nın, alkolü keşfedip parfümcülükte kullanmaya başlamasına dek tüm dünya parfümcülüğünde çığır açan başka bir yenilik yaşanmadan yüzyıllar geçmiştir. Osmanlı yaşayışı ise, başta Arap ıtriyatçılığı olmak üzere tarih boyunca köklü koku kültürleri meydana getirmiş halkların gelenek ve uygulamalarını miras almıştır. Ortaçağ Arap ve İslam ıtriyatçılık geleneği Osmanlı’da yüzyıllar boyu sürdürülmüştür. Yüzyıllar sonra, hatta yirminci yüzyılın başlarında bile Osmanlı gündelik hayatında Ortaçağ Arap ıtriyatının örneklerine rastlanır. Bu geleneğin devam ettirilmesinde İslam dininin güzel koku kullanımını sünnet kabul etmesinin büyük payı bulunmaktadır.
İslam Peygamberinin misk ve amber başta olmak üzere güzel kokular kullanan biri olması, koku kullananlara karşı olumlu yaklaşması, Cuma namazından önce hoş kokular sürünenleri övmesi, Müslüman yaşayışında güzel kokuların kendine yer açmasının sebeplerindendir. Cennet tasvir edilirken birçok kez güzel kokulu miske atıfta bulunulur. Peygamberin evinde de misk, kâfur, amber, ud ağacı kabukları yakılır ve bu suretle çıkan güzel kokulu dumanla evi tütsülenirdi.
Osmanlı koku kültürü ile ilgili bir başka önemli kaynak ise 15. yüzyılın ilk yarısının büyük hekimi Şirvanî’nin Tuhfe-i Murâdî isimli eseridir. Bu eser, Anadolu’da yazılan ilk Türkçe tıp kitapları arasında sayılır. Bursa’da yazılıp 2. Murat’a sunulan eser, kültürümüzdeki parfüm çeşitlerinin en erken örneklerini barındırır. Kitaptaki tariflerin çoğunluğunu mekânları kokulandırmak için kullanılan buhurlar oluşturur. Bunların yanında insanların kendi bedenleri için kullandıkları güzel kokular, sadece isimleriyle değil, içeriklerindeki maddeler ve hazırlanma yolları ile yer alırlar. Lehlehe-i ebyaz, hamamdan sonra erkeklerin bedenlerine sürdükleri merhem şeklinde bir parfümdür; kâfur ve menekşe yağı karışımıdır. Mutarra-yı müdrec, kaftanları kokulandırmak için kullanılır, misk amber ve ud, yani öd ağacı içerir. ‘Anberine’ler, kadınların boyunlarında ziynet gibi taşıdıkları katı parfümlerdir: amber, misk, öd ağacı, ban yağından yapılırlar; hazırlanırken istenilen şekil verilip, ortasından delinerek üstte taşınırlar. ‘Zerire’ler misk, öd ve amberle yapılan merhem şeklindeki parfümlerdir. Ve son olarak ‘galiye’ler yer alır bu kitapta. Ortaçağ Arap ıtriyatçılığının en ünlü ve pahalı parfümleri… Zaten altın, gümüş ya da sırça kaplarda saklanması, ederi konusunda fikir de vermektedir.
‘Galiye’ler (ya da ‘kalye’ler), galiyedan denilen küçük kaplar içinde saklanan ve parmak ucuyla alınarak saç ve kaşlar üzerine sürülerek kullanılan siyah macun görünümündeki parfümlerdi. Bütün koku macunları gibi galiyeler de Arap kökenli idi. Hakkındaki ilk bilgiler 7. yüzyıla, Emevilere dek uzanan galiyelerin ana bileşenleri bileşenleri misk ve amber olduğundan oldukça pahalıydı. Zaten ‘galiye’nin sözcüklerdeki karşılığı ‘pahalı’dır. Bu meşhur kokular, misk ve amber karışımına sümbül, söğüt külü ve saf beyaz mum eklenerek hazırlanırdı. Koku vermekle kalmaz, sürülen yeri siyaha boyar ve parlatırdı. 20. yüzyılın başına kadar seyyar esans satıcılarının çantalarında bulunabilen ve bu yıllarda erkeklerin bıyıklarına sürerek kullandıkları kalemis ya da kalemis yağı, gerçekte galiye-i misk’in halk arasındaki söylenişinden başka bir şey değildi. Bu kokulu boyalara yirminci yüzyılın başı İstanbul’unda ‘kozmatik’ adı verilmişti.
Bugün olduğu gibi geçmişte de bir parfümün kokusunun kalıcılığını ve fiyatını artıran en önemli unsurlar, terkibinde kullanılan hammaddelerin türü ve terkip içindeki oranıdır. 1640 tarihli Es’ar Defteri’nde galiyelerin, dönemin diğer ünlü parfümü olan buhur suyuna kıyasla tam 800 kat pahalı oldukları anlaşılmaktadır.
Osmanlı sarayının parfümlerinin yapıldığı yer, sarayın ilaçlarının, tatlılarının, kokulu sabunlarının da yapıldığı Helvahane’dir. Saray için imal edilen kokular arasında buhur suyu önemli bir yer işgal etmektedir. İmalatı kayıt altına alındığı için tarifi bütün ayrıntıları ile bugüne ulaşmış Osmanlı’ya özgü bir kokulu sudur.
Gül suyu ve gül yağı ise kültürümüzün başta gelen kokularındandır. Gül, bu coğrafyanın en önemli kokulu çiçeklerinden biridir: Kafkasya’dan başlayarak, Lübnan dağlarına kadar uzanan bir hat içerisinde, Anadolu’nun doğusunu da kapsayan bölgenin kokulu gül ırkının doğduğu, yetiştiği ve dünyaya yayıldığı bölge olduğu kabul edilir. Koku güllerinin ziraatının yeryüzünde ancak belirli bölgelerde yapılabilmesi, gül suyu ve gül yağının değerli bir meta olmasına yol açmıştır. Konuk ağırlamalarında, mevlit gibi dini toplantılarda konukların ellerine gül suyu serpme âdeti vardı. Gül kokusunun İslam dinindeki ayrıcalığı, yeni yapılan ya da onarılan camilerin ibadete açılmadan önce gül suyu ile yıkanmasına kadar varmaktadır. Gül suyu, Osmanlı mutfağına güllaç, su muhallebisi gibi tatlılarda ve şerbetlerde de kullanılırdı. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Edirne çevresinde geniş gül bahçeleri bulunduğunu, burada üretilen gülsuyunun İstanbul’da satıldığını yazar.
Evliya Çelebi, İstanbul’da gülsuyu satıcı esnafına ait dükkânlarda bulunan buhur suyu ve gül suyu’na ek olarak başka kokulu sular da sayar: Ma-i kadı, Ma-i amber, Ma-i aselbent, Ma-i maverd, Ma-i yasemen. Evliya Çelebi’nin verdiği bu listeye ‘çiçek suyu’nu da eklemek gerekir. Tomurcuk halindeki turunç çiçeklerinden elde edilen çiçek suyu, gül suyu gibi haricen sürüldüğü gibi, mutfaklarda da kullanılırdı.
Osmanlı ıtriyatında saptadığımız diğer parfümler yasemin, sümbül, gül, reyhan ve kullemisk (galiye-i misk), ıtır, tefarik, sandal, öd ağacı, ful, kakule, tarçın, karanfil, sandal gibi kokulu yağlardan ibarettir.
Son olarak, cilt üzerine uygulanmasa da kişisel bir parfüm formu olarak değerlendirilmesi gereken ‘şemmame’leri anmak gerekir. Bilindiği üzere şemmame, yenmeyen ancak kokusu için yetiştirilen çok küçük boyutlu bir kavun cinsidir. Amber, misk ve laden şemmameleri, giysi üzerinde taşınarak koku yayan ya da elde tutularak koklanan, hatta yazı takımında koku yayması için bulundurulan küçük toplardı.
Sonuç olarak, geleneksel Osmanlı parfümleri teknik olarak kokulu sular, kokulu yağlar, macunlar ve şemmame gibi kokulu toplardan ibarettir. Alkol, 19. yüzyılın son çeyreğine dek Osmanlı parfümcülüğünde hiç yer almamıştır: uçucu yağlara, yani esanslara alkol ve su ekleyerek Avrupa tarzı kolonyalar, losyon ya da parfümler imal etmek, ancak Avrupa’dan ithal edilen örneklerle karşılaşıldıktan sonra mümkün olabilmiştir. Ancak, geleneksel koku alışkanlıklarından hemen vazgeçilmediği, hatta nadir de olsa rastlamakta olduğumuz seyyar esans satıcıları ile günümüze kadar uzandığı açıktır.
OSMANLI DÖNEMİNDE KOKU TİCARETİ
Her parfüm çeşidinin bir esnafı vardı
Selçuklu ve Osmanlı ticaret yaşamında attar dükkânları, günümüzün eczane ve parfümeri dükkânlarının işlerini görürlerdi. Hatta attarlar hazır ürünleri bulundurmanın yanı sıra, ilaçlar terkip edip, kokulu sular, uçucu yağlar, kına, el ve yüz yağları ve dönemine göre daha birçok çeşit ıtriyatı da üretir ve satarlardı. Günümüz Türkçesindeki aktar sözcüğü, ‘güzel kokular satan kişi’ anlamına gelen Arapça attar sözcüğünden bozmadır.
Osmanlı ticari hayatında attarlardan başka, yalnızca güzel koku işiyle uğraşan başka esnaf grupları da bulunuyordu. 1640 Tarihli Narh Defteri’ndeki kayıta göre misk-furûşan (misk satıcıları) Osmanlı’nın parfümcüleriydiler… Beden üzerinde kullanılacak ıtriyat kadar, Osmanlı toplumunun koku kullanım alışkanlıklarına uygun her türlü malzemenin satışını yaparlardı. Bu meslek grubu anber-i şemmâme, anber-i tabaka, misk-i Buhâra, galiyeler, buhur suyu, asilbend, buhurdanlarda yakmak üzere öd-i Mâverdî, anberî buhur ve asilbendî buhur ve bunların yanı sıra el ve yüz yağı satmaktaydılar.
Evliya Çelebi ise bu mesleği imal ettikleri ürünlere göre gruplandırır. Osmanlı kokuları içerisinde en rağbet gören gül suyunu satan esnaf-ı gülabcıyan ise dükkânlarında gül suyunun yanı sıra buhur suyu, ma-i kadı, ma-i amber, ma-i aselbent, ma-i maverd, ma-i yasemen gibi dönemin kokulu sularını bulundururlardı. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, İstanbul’da eski Bedesten önünde büyük bakır kazanlar içinde gül suyu satan Edirneli hatunlar da vardı.
Osmanlı dönemi koku satıcıları içerisinde önemli bir grubu buhur satıcıları oluşturmaktaydı. Bunlardan esnaf-ı ud-ı amberciyan buhurdanlarda yakmak üzere ud-ı amber satarken esnaf-ı buhurcıyan ise dükkânlarında yine buhurdanlarda yakmak üzere aselbent, günlük, sünbül hatayı ve buhur nebi gibi çeşitli buhurları bulunduruyordu. Esnâf-ı zebâtcıyân, dükkânlarında zebât ve kullemisk ve nice yüz çeşit güzel kokulu yağlar satıyorlardı.
Son olarak esnaf-ı ehl-i hıref dehhan-ı edviye ise şifa yağları satan meslek grubunu oluşturuyordu. Bu esnaf, badem, servi kozalağı, ceviz, fındık, fıstıktan ve daha başka birçok şeyden yağlar da elde edebiliyordu. Evliya Çelebi’nin bu satıcıların, esnaf alayından halka yasemen yağı, sümbül ve gül yağı, reyhan ve kallemisk yağları dağıtarak geçtikleri yönünde verdiği bilgiler, söz konusumeslek grubunun kokulu yağları da imal ettiklerini düşündürür niteliktedir.
Kokulu geçit töreniSurname-i Vehbi’de yer alan, 1720 Şenliği’nde Mısır çarşısı esnaf alayının geçit törenini resmeden Levni minyatüründen detay, kokucu esnafın geçişi. Osmanlı Tasvir Sanatları 1: Minyatür, (2014)
BUHUR SUYU
Hem sultanın hem tebanın parfümü
Buhur suyu adını taşıyan kokulu su, geçmişi yaklaşık 550 yıl öncesine dek uzanan, terkibi ve yapılışı hakkındaki bilgilerin tamamı günümüze ulaşabilmiş önemli bir Osmanlı parfümüdür.
Topkapı Sarayı’nda, fetihten beri devam edegelen bir anane olarak her yıl ramazan ayının on beşinci günü geçtikten sonra padişaha buhur suyu takdim olunurdu. Helvahane ocağında imal edilen buhur suyunun imalatı ve dağıtımı büyük bir ciddiyetle yürütülür, kayıt altına alınırdı. Buhur suyu, Enderun’un Seferli Koğuşu mensupları tarafından padişaha sunulurdu. Saray mensuplarına, vükelâya, hareme, ulemaya ve sair bendegâna ise ramazanın on beşinden itibaren zarif billur şişeler içinde dağıtılırdı. Bu buhur suyu, alanlara, Hırka-i Şerif Alayı’na davetiye yerine geçerdi.
Buhur suyu sarayın kullanımı için Helvahane’de imal edilen, ama halkın da misk satıcılarından ve gül suyu esnafından satın alabildiği, Osmanlı yaşayışına has bir parfümdü. İstanbul misk satıcılarındaki fiyatı ise ulaşılamayacak bir rakam değildi. 1640 Es’ar Defteri’ne göre gül suyuna kıyasla sadece dörtte bir oranında pahalıydı.
Buhur suyunun terkibine ve hazırlanışına ilişkin kayıt, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde (No: 7011) bulunan, 1708 tarihinde Çamaşırbaşı olan Yusuf Ağa’nın defterinde yer almaktadır. Çamaşırbaşı Yusuf Ağa, defterinde buhur suyunun tarifini verdikten sonra bu yöntemin mucidinin Ankaralı Mustafa Ağa olduğunu da açıklar.
Bu kayda göre Padişah, Çamaşırbaşı tarafından sunulan buhur suyunu kabul ettiğinde, 15 altın çamaşırbaşına, biner akçe de diğer yoldaşlarına ihsanda bulunurdu. Buhur suyunu, devlet ricaline götüren ağalara rical tarafından mevkilerine uygun birer hediye ve bahşiş verilmesi de eski âdetlerdendi. Yıllar geçtikçe, buhur suyu getiren ağalara verilmesi zorunlu olan bu hediye ve bahşişlerin ricale ağır geldiğini ifade edilmeye başlanmıştı. Bu durumu işiten Sultan 3. Mustafa tarafından bundan böyle Sadrazam ve Şeyhülislam dışında ricale buhur suyu gönderilmemesi için emir verilmiştir.
İstanbul halkının ulaşabildiği buhur suyu, üstünlük bakımından sarayda yapılandan geri kalmazdı. Hatta 1720 yılında 3. Ahmet’in şehzadelerinin sünnet düğünleri için yapılan şenlikte Mısır Çarşısı esnafı tarafından sunulan düğün hediyeleri arasında yer almıştı.
Buhur suyunun terkibinde yer alan sandal ağacı, aselbent, buhuru Meryem, öd ağacı, kalenbek ağacının her biri aslında buhurdanlar içinde yakılarak kullanılan buhur/ tütsü çeşitleridir: bu buhur çeşitlerinin gül suyu içinde kaynatılması ile elde edilen kokulu suya bu nedenle buhur suyu adı verilmiştir.
AHMET FARUKî
Avrupa tarzı üretim yapan ilk yerli ‘parfümör’
19. yüzyılın ilk yarısında Batı ülkeleri ile imzalanan ticaret antlaşmaları sonucunda Osmanlı topraklarında çeşitlenerek artan ithal malların varlığı, Tanzimat döneminde yoğun toplumsal değişikler yaşayan Osmanlı toplumunda yeni bir beğeni dalgası yaratmış ve yeni bir tüketici kimliğinin, yeni alışkanlıkların biçimlenmesine yol açmıştı. Gündelik yaşamın birçok parçası alaturka ve alafranga diye ikiye bölünmüştü. Osmanlı tüketicisi, ayeni parfümlerle bu yıllardan başlayarak tanışmıştı.
Batı’ya rakip oldu Kaliteli ürünlerini şık ambalajlar içinde, zarif etiketler ve cazip isimlerle sunan Ahmet Farukî, Avrupalı firmaların karşısına rakip olarak çıkmayı başarabilmiştir.
Aynı dönemde Avrupa’da kimya alanındaki yenilikler parfümeri sektörüne büyük atılımlar a yol açmış, hızla büyüyen parfümeri sanayisinin, Osmanlı pazarında yer edinmesi güç olmamıştır. Kokulu yağlardan terkip edilmiş geleneksel kokular kullananların alkollü ıtriyatla, pudralarla, allıklarla, kremlerle, diş iksirleriyle tanışmaları bu dönemde gerçekleşmişti. Abdülaziz döneminin sonlarına doğru Avrupa’dan gelen birkaç parfüm dar bir çevrede kullanılmaya başlanmışsa da alkol içeren parfüm ve kolonyaların toplumun tüm kesimlerinde yaygınlaşması II. Abdülhamit döneminde yaşanmıştı.
19. yüzyılın sonlarına doğru, İstanbul’da Galata’da, Pera’da, İzmir’de Frenk Sokağı’nda açılmaya başlayan bonmarşeler Avrupa’nın lüks tüketim ürünleri ile dolup taşmaya başlamıştı. İthal malların varlığı ile hareketlenen bu ticari ortamda Osmanlı esnafı parfümeri sektörünün karlılığını fark etmekte gecikmeyecekti. Tıpkı Avrupa kökenli bonmarşeler gibi yerli tuhafiyeciler ve yağlıkçılar da bu yeni ve göz alıcı ürünleri dükkânlarında satışa sunma konusunda oldukça heveslenmişlerdi.
Bu gelişmeleri değerlendiren ilk girişimci, Mısır asıllı Müslüman bir İstanbullu Ahmet Farukî oldu. Farukî henüz 26 yaşında iken tamamı ithal edilen kozmetik ürünleri ülke içerisinde imal etmenin kârlı bir girişim olduğunu fark ederek 1894 yılında Sultanhamam’da açtığı büyük mağazası ve Feriköy’deki imalathanesi ile yerli parfüm ve kozmetik sanayinin kurucusu oldu.
Ahmet Farukî, kendi alanında bir ilktir. Yaptıkları, sanayi alanında sayılmayacağından önemli görülmeyebilir; ama bir ithal malları cennetine dönüşmüş olan Osmanlı mülkünde büyük bir anlam taşımaktadır. Farukî ardından gelecek birçok yerli üreticiye önderlik etmiş, müessesesinin daha ilk yıllarından başlayarak çeşitli dergi ve gazetelere yerli üreticiyi teşvik edici, cesaretlendirici yazılar yazmış; tüketici kesime ise, alışverişlerinde yerli müstahzarları tercih etmelerinin ülke iktisadiyatı için önemini vurgulamıştır.
Sadece parfüm ve kolonya değil, kremden düzgüne, briyantinden şampuana, allıktan sürmeye, rujdan ojeye, tıraş sabunundan diş macununa çok değişik ıtriyat malzemesi üreterek, sözcüğün tam anlamıyla bir parfümeri fabrikası var eden Farukî, işine duyduğu saygı ve yaratıcılığı ile kısa sürede büyük bir başarı elde edecektir. Ürünleri Avrupa orijinli olanların ayarında olmak bir yana, onlarla yarışacak üstünlükte ve çeşitliliktedir. Nitekim katıldığı uluslararası sergilerden ( 1903 Atina, 1904 B ordeaux, 1905 Liege, 1906 Paris, 1906 Londra ) kazandığı birçok altın madalyanın yanı sıra, Nişan-ı Osmanî ve Sanayi Madalyası, İran Hükümeti tarafından da Altın Şîr-i Hûrşîd Madalyası ile onurlandırılır.
Kaliteli ürünlerini, şık ambalajlar içerisinde, zarif etiketlerle sunan Farukî, Avrupa’daki parfümeri firmalarının karşısına bir rakip olarak çıkabilmiştir. Hatta ismini, bir marka olarak lanse edebilmiştir. Farukî’nin kozmetik türlerin isimlerini yerli halkın anlayacağı biçimde değiştirmesi ise ticari anlamda dâhiyane bir tutumdur. Müslüman halk, dilinin dönmediği eau de cologne’a odikolon derken, o önce Farukî Kolonya Suyu ismiyle halkın karşısına çıkmış, daha sonra bu ismi Farukî Kolonyası’na dönüştürmüştür. Daha başka birçok müstahzara da Türkçe adlar takarak, bunların isim babası olmuştur: Zambak suyu (eau de lys), dudaklık (ruj), allık (compakt’lar), kirpik boyası ya da fırçalı sürme (rimel)… Parfümlere ise lavanta adını takmıştır. Ecnebi isimlere sahip ithal parfümlere karşı Unutma Beni, Cici, Meltem, Şebnem isimli kokular tertip etmiştir.
İlk parfümeri dükkanı İthal kozmetik ürünleri ülke içinde üretmenin kârlı bir iş olduğunu gören Ahmet Farukî’nin 1894 yılında Sultanhamam’da açtığı büyük mağaza. Aybala-Nejat Yentürk koleksiyonu.
Firmasının en popüler olduğu yıllarda Sultanhamamı’ndaki dükkânından alışveriş etmek bir ayrıcalık haline gelmiş, nişan, düğün ve benzeri özel günler için hediyenin Farukî’nin dükkânından alınması önemsenir olmuştu. Müessese çok geçmeden İran, Hindistan, Batavya ve Japonya’dan gelen siparişleri karşılamaya başlar. İç pazarda kendine bir yer edinebilmenin ötesinde ihracat yapabilen bir kuruluş haline gelir.
Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi’nde, Farukî’nin Abdülhamid’in son yılları ile İkinci Meşrutiyet devrinin namlı iş adamlarından olduğunu yazar ve işlerinin Meşrutiyet’ten sonra bir ara aksadığını, bu yüzden işlerini küçültmeye mecbur kalarak, yine Sultanhamam’da ‘Cici’ adında küçük bir dükkâna çekildiğini ekler. “Cici” markalı pudralar, rujlar, losyon ve kolonyaların bu dükkânın ürünleri olduğunu belirtir.
Oğlu Nihal Faruki, Ahmet Farukî’nin 1942 yılındaki vefatından sonra müessesenin faaliyetlerini devam ettirmişse de, 1950’li yılların sonunda kapanan firma ne yazık ki günümüze ulaşamamıştır.
Kendisi ile ilgili tüm kaynaklarda Ahmet Farukî’nin “gayet yakışıklı, sayılı güzellerden” olduğunun altı özellikle çizilir. “Hele kaşlarıyla gözleri, hanımların dillerine destan” dır. İlk kadın heykeltıraşımız Nermin Farukî, babasının Maltepe’deki mezarını mozaiklerle süslediğinde duygularını şöyle dile getirir: “Mezarlığa biraz renk götürmek istedim. Babam “parfümör” olduğu için mezarını çiçeklerle süslemek istedim. Birbirine kaynaşmış iki amfora yaptım. Evliliği simgeliyor. İçlerinden dört çiçek çıkıyor, yani iki oğlan iki kız, biz.”
1871’de inşa edilen Sultanahmet cezaevi, Osmanlı Devleti’nin ilk modern hapishanesiydi. 1911’de başlayan ve mahkumları ıslah etmeyi amaçlayan reform hareketlerinin adresi de burası oldu. “İşkencehane”, “mezaristan”, “ahırdan daha fenadır” diye nitelenen hapishanelerde iyileştirme çalışmaları…
UFUK ADAK
Osmanlı İmparatorluğu’nda hapishaneler deyince aklımıza önce kaleler, hanlar, tersaneler geliyor, ancak bu durum 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren değişmeye başlamıştı. Hem Osmanlı ceza hukukundaki gelişmelerin (1840, 1851, 1858 Ceza Kanunları) hem de Stratford Canning, Henry Bulwer gibi Avrupalı elçilerin ve Celestine Bonnin gibi uzmanların imparatorluk hapishanelerinin korkunç durumu hakkında yazdıkları raporların neticesinde, modern anlamda ilk hapishane, 1871’in Ocak ayında İstanbul’da Sultanahmet’te inşa edilmişti. Sadrazam ve hazırunun açılışını yaptığı hapishane, ilginçtir, kısa bir süre için halkın ziyaretine de açık tutulmuştu. Anlaşılan o ki, Osmanlı yöneticileri zamanın ruhuna uygun olarak inşa edilen ‘Dersaadet Hapishane-i Umumisi’ ile gurur duymaktaydılar.
Payitahta durum böyle iken imparatorluk geneline baktığımızda Osmanlı hapishane reformunun oldukça ağır adımlarla ilerleyen bir süreç olduğunu görüyoruz. Her ne kadar 1880’de hapishanelerin ıslah edilmesini ve mahkumların hapishane içindeki yaşam standartlarının düzenlenmesini hedefleyen 97 maddelik ‘Tevkifhane ve Hapishanelerin İdarelerine Dair Nizamname’ yayınlansa da yasalar ve uygulamaların senkronizasyonu konusunda ciddi bir sıkıntı vardı. İmparatorluğun pek çok noktasında, hanlar ve derme çatma yapıların hapishane olarak kullanılmasına 19. yüzyılın sonlarına kadar devam edilmiş, kolaylıkla kırılan kapılar, delinen duvarlar sonucu hapishaneden firarların önü alınamamıştır.
Osmanlı hapishane reformunun önündeki iki büyük engelden biri, devlet bütçesinden hapishaneler için ayrılan payın oldukça yetersiz olması, diğeri ise sayıları hızla artan mahkum nüfusuydu. Mahkumlara günde kaç gram ekmek verileceği, hasta olanların ne şekilde tedavi ettirileceği, hapishaneler arasında mahkum transferlerinin nasıl yapılacağı, taşra ve merkez arasındaki yazışmaların ana başlıklarıydı. Kalabalık mahkum nüfusu, cezasının üçte birini tamamlayanların af edilmesi (afv-ı umumi) ve padişahın doğum günleri, tahta çıkış yıl dönümleri ve dinî bayramlarda ilan edilen ‘afv-ı âli’ler yolu ile bir nebze olsun azaltılmaya çalışılmış, ancak bu uygulamalar da hapishanelerdeki doluluk oranlarına kalıcı bir çözüm getirememişti.
Kunduracılık atölyesi Kalabalık bir mahkum grubu, kunduracılık atölyesinde çalışırken…
Dönemin Osmanlı basınında, bu kadar insan gücünün atıl bir şekilde hapishanelerde ziyan olduğuna vurgu yapılıyor, mahkumların fiziken ve psikolojik açıdan ıslahları için çalıştırılması gerektiği belirtiliyordu. Mahkumların hapishane içerisinde kurulacak atölyelerde çalıştırılması, hapishane bütçesine katkı sağlamaları anlamına da geliyordu, fakat Osmanlı hapishanelerinin birçoğu atölyelerin kurulmasına fiziken imkan verecek kapasitede değildi. Vilayetlerden İstanbul’a gönderilen raporlarda hapishanelerin “zıyyık (dar), müteaffin (kokuşmuş) ve gayr-i müsaid (uygunsuz)” olduğu sıklıkla dile getiriliyordu.
Terzilik öğrenen mahkumlar Terzilik atölyesinde dikiş makinelerinin başında görülen mahkumlara, hapishane müdürü İbrahim Bey’in ofisinde çektirdiği mağrur fotoğrafı eşlik ediyor.
İkinci Meşrutiyet’in ilanını takiben 1908’de ilan edilen genel af ile Osmanlı hapishanelerindeki mahkum nüfusu azaltılmış, hapishanelerin ıslah çalışmalarına, İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde de devam edilmişti. 1911’de Hapishaneler İdare-i Umumiye Müdüriyeti’nin kurulmasıyla birlikte imparatorluktaki tüm hapishanelerin durumu hakkında detaylı istatistikler ve raporlar hazırlanmış, yeni hapishanelerin inşasına çalışılmıştır. Öte yandan Meclis-i Mebusan, imparatorluktaki hapishanelerin ne şekilde ıslah edilmesi gerektiği üzerine hararetli tartışmalara sahne oluyor, mebuslardan bazıları hapishaneleri “işkencehane”, “mezaristan”, “ahırdan daha fenadır” diye tanımlıyor, mahkumların akıl, beden ve ruh sağlıklarının korunması için çalıştırılması ve hapishaneler içerisinde sanayihaneler ve atölyeler kurulmasının zorunluluğu üzerinde duruluyordu.
19. yüzyılın ortalarından itibaren tasarlanan hapishanede mahkumların çalıştırılması fikri, Polis Mecmuası’nın çeşitli sayılarında gördüğümüz üzere 1910’larda, İstanbul’daki Dersaadet Hapishane-i Umumisi’nde nihayet gerçekleştirilmiştir. 1. Dünya Savaşı yıllarında, Hapishane-i Umumi içinde marangozhane, terzilik, bakırcılık ve kalaycılık, kuyumculuk, çorap örme, saat ve kundura yapım atölyeleri kurulmuştur.
“Okul edep evidir” “Büyük mahkumlara mahsus mektep”te ellerinde kitap ve defterleri, tahta sıralara sıkışan yetişkin mahkumlar. Çocuk mahkumların yer aldığı sınıfta ise (sağda) kara tahtada ‘Mekteb bir dar’üledebdir’ yazması manidar.
Polis Mecmuası’ndaki fotoğraflarda, terzilik ve kunduracılık başta olmak üzere, çeşitli atölyelerde çalışan mahkumlar görülüyor. Hapishanede mahkumlara sadece teknik eğitim verilmediği, aynı zamanda okuma yazma da öğretildiği de yayımlanan fotoğraflardan takip edilebiliyor. Yetişkin ve çocuk mahkumlara ayrı ayrı sınıflarda okuma yazma öğretildiği de dergide verilen bilgiler arasında. Kısacası, hapishane, hem bir disiplin kurumu hem de bir anlamda bir okula dönüşmüştür; hatta İstanbul hapishanesinde kitaplarla dolu rafların ve duvarında sultanın resmi olan bir kütüphane de kurulmuştur.
‘Modern’ ve ‘medeni’ koşullarda kapatılmayı, gözetlemeyi ve disiplini öngören hapishanelerin ıslah edilmesi fikri, global ölçekli bir hareketti. Osmanlı hapishane reformu bu hareketin bir parçası olmuş, 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyılın başlarına dek hapishaneleri ıslah etmeyi amaçlamıştı. Hapishane-i Umumi’nin içinden çekilmiş, nadir ve bir o kadar da idealize edilmiş halini gösteren bu fotoğraflar, Osmanlı hapishanelerinin mahkumların rehabilite edildiği merkezlere dönüştürülme girişiminin resmidir, ancak imparatorluk genelinde hapishanelerin fiziki koşullarının İstanbul hapishanesi kadar köklü ve yapısal değişime uğramış olduğunu söylemek oldukça güçtür.
Yakın tarihi değiştiren 1. Dünya Savaşı ve onun içinde yer alan Çanakkale muharebeleri, toplumsal hafızamızda acı ve gururla karışık müstesna bir yer tutar. Aradan 100 yıl geçmiş olmasına rağmen, Çanakkale savunmasının yarattığı etki ve sonuçlar hâlâ güncelliğini koruyor. Yıllardır Çanakkale muharebe alanlarında çalışan Onur Akmanlar ve Murat Söylemez’in piyasaya henüz çıkan kitabı Gelibolu 1915- 100 Yıl Sonra Yeniden, bizi yüz yıllık bir zaman yolculuğuna davet ediyor. Savaş sırasında çekilmiş fotoğrafları bugün aynı açıdan tekrar çeken araştırmacılar, bunları tarihî metinler eşliğinde sunuyor. Çanakkale yaşıyor!
ANZAC KOYU ARTIK SAKİN Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusuna bağlı askerlerin 25 Nisan 1915 sabahı çıkarma yaptıkları ana noktalardan biri de sonradan Anzak Koyu adını alacak bu küçük koydu. 100 yıl önce oldukça geniş sahil şeridine sahip koy, yolun yapılması, genişletilmesi ve toprak kaymaları sonucu iyice daralmıştır.SEDDÜLBAHİR’DE DENİZ BANYOSU İlyas Burnu’nun ucunda, Türk topçu ateşinden korunaklı sahil şeridinde denize giren İngiliz askerleri. Kısa bir süre için savaşı unutan askerlerin neşeli sesleri bugün de kulağımıza geliyor.KABATEPE SAHİLİNDE BİR TÜRK SUBAYI 19 Mayıs 1915 tarihindeki başarısız Türk saldırısı sonucu 3 bine yakın asker şehit olmuştu. 24 Mayıs’ta yapılacak ateşkes öncesi General Birdwood’la şartları görüşecek Kurmay Bnb. Ohrili Kemal, sedyeyle Kabatepe sahilindeki karargaha getiriliyor.KİLİTBAHİR’DE ZAMAN Kilidülbahir köyü, savaş sırasında Osmanlı ordusu için önemli ikmal noktalarından biriydi. İngiliz donanmasının aşırtma top atışlarının tehdidi altındaki küçük limanıyla, bugün hâlâ 100 yıl önceki hatıralarını korunuyor.KEMİKLİ BURNU’NDA İNGİLİZLER Küçük Kemikli sahilinde, Lala Baba Tepesi önünde İngiliz askerleri… Arka planda Büyük Kemikli Burnu ve İngiliz donanmasına ait gemiler görülüyor. Anafartalar sektörü de 6 Ağustos 1915 tarihinden itibaren kanlı muharebelere sahne olmuştu.ATLARI DA VURURLAR 20 Aralık 1915 tarihinde Arıburnu ve Anafartalar bölgelerinden çekilen İtilaf kuvvetleri, geride işe yarayacak herhangi bir şey bırakmama talimatı almıştı. Arıburnu sahilinde vurulan atlar…TERKEDİLEN TEKE KOYU 9-10 Ocak 1916’da boşaltılan Seddülbahir bölgesi, Çanakkale’nin ana muharebe alanıydı. Teke Koyu ise hem en önemli çıkarma noktalarından hem de İngilizlerin ana ikmal limanlarından biri olmuştu.CESARETTEPE’DEN ANAFARTALAR’A Savaş sırasında çekilen meşhur propaganda fotoğraflarından birinde, “yaralı” arkadaşını taşıyan Avustralyalı asker. Cesarettepe sırtlarından Anafartalar sahili ve ovası görülüyor.CONKBAYIRI MEZARLIĞI Dünya Savaşı’nın bitiminde Çanakkale’yi işgal eden İtilaf Devletleri, muharebe alanına gömülen ölüleri için, bugün de ziyaret edilen mezarlıkları yaptılar. 1919’da, Conkbayırı’nın hemen doğusundaki Yeni Zelanda mezarlığının o günkü ve bugünkü hali.ZIĞINDERE AĞZI Çanakkale muharebeleri sırasında her iki tarafın da ağır kayıplar verdiği bir mevkii de Zığındere’ydi. Derenin denize kavuştuğu nokta ve civarı Türk ateşinden korunaklı olduğu için, İngilizlerin ana komuta ve ikmal noktaları, barakaları buradaydı.ERTUĞRUL TABYA: İLK HEDEF Çanakkale’de deniz bombardımanları 1914’ün Kasım ayında başladı. 1915 Şubat’ında başlayan İtilaf saldırısının ilk hedeflerinden biri de, Seddülbahir’deki Ertuğrul Tabya oldu. Müstahkem Mevkii Komutanlığı’na bağlı topçu alayının askerleri savaş öncesi buradaydı. Boğaz’ın Ege’ye kavuştuğu nokta…
Bilim dünyasının seçkin isimleri, şüphesiz insanlığa yaptıkları katkılarla anılıyor. Ancak bu uzmanların yakın tarihimizdeki birçok “bilimsel” tahmini, kısa süre içinde hayat tarafından yalanlandı. Tarihin naklettiği hazin saptamalar…
İNAN ARAN
İstikbalin avuçlarında bizim için ne sakladığını bilmek isteriz. Geleceği bugünden tahmin edebilsek, kendimizi daha huzurlu hissederiz. Fal, büyü, kehanet güven vermiyor. Daha akla dayalı bir yol olmalı. İşte bu kuşku, zayıf varlığımızın her cinsten bilgiye aç endişesi, beraberinde kaygan bir soru getiriyor: Pozitif bilim, gelecek tahmini için bize veri sağlayabilir mi? Bir başka deyişle, yanlışlanabilir bilimsel varsayımlardan ürettiğimiz kristal küreyle gerekçeli gelecek tahminleri işine girsek, tutunabilir miyiz? Bilimcilerin merak motorlarına kısa devre yaptıran geleceği tahmin faaliyetlerine tarihten birkaç örnek, bizi cevaba daha temkinli yaklaştırabilir.
Parlak bilimcilerin patlak tespitlerine ilk örnek, 1932’de “Atomdan enerji elde edilebileceğine inanmıyorum” deyip 1944’te ABD Başkanına “Atom bombası şart, biz yapmazsak Almanlar patlatacak” notunu yollayan Albert Einstein.
Bununla kalsa iyi, dağınık bilimcimiz Max Planck ve şürekasının bir bir keşfettiği kuantum mekaniği ilkelerine de külliyen karşıydı. Ona göre ”Tanrı barbut oynamazdı”, ve haliyle yüzde bilmem kaç olasılıkları öne çıkaran kuantum mekaniği boş bir iş, olsa olsa zaman kaybıydı. Einstein’in pek sevip tekrarladığı bu cümlesine günün birinde, Niels Bohr’dan gelen mükemmel düzeltmeyi not edelim: “Tanrının işine karışmamalısın Albert”.
Öngörülerin hepsi zaman-la, bilgiyle ilişkili yanılmaz, bazen de insanca algıya sürtünüp alevler içinde kalır. Bugün bile, bilim karşıtı görüşlerin kendilerini kolayca odaklayabildikleri Türlerin Kökeni’ni 1859’da kaleme alan Charles Darwin uzun tuttuğu takdimesinde haddinden fazla iyimserdi: “Elinizdeki bu kitabın, insanların dinsel hassasiyetlerini zedeleyecek yönde en ufak tesiri olacağına ihtimal vermek için hiçbir sebep yok. ”İnsan gerçekten hayret ediyor, böylesine dev tefekkürün misliyle gelecek neticesini hiç mi sezemedi Darwin?
“Uçan makineler vakit kaybıdır” Wright kardeşlerin bisikletten bozma uçaklarıyla ilk insanlı uçuşu gerçekleştirmelerine 1 hafta kala, New York Times “Uçan makineler vakit kaybıdır” yazmış; “Roket bilimci Goddard’ın çalışmaları da nafile… herkes bilir ki uzayda hava olmadığı için roket uçurmak mümkün değildir” demişti. Gazete sonradan düzeltme yayınlamıştı.
Peki ya, evrim kuramını bir telaş indirgeyip noksan gözlemlerinden gündelik yaşam kestirmeleri üreten güncel bilimcilere ne demeli? Walter Kiulehn, Demir Melekler’de bakın nasıl aktarıyor masumiyetlerini: “İngiltere’de düdüklü tencere icat edildiğinde, kamuoyu bu yeni alet sayesin-de etleri eskisi kadar kopartıp çiğnemelerine gerek kalmayacağını düşünerek, özellikle kadınların köpek dişlerinin zamanla normal dişlere dönüşeceğini ümit ettiler.”
Öngörü kaçınılmazsa, en azından dudak payı ihmal edilmemeli. İngiliz Kraliyet Bilimleri Akademisi adına1899’da yaptığı açıklamada başkan Lord Kelvin sırayla, “Radyo teknolojisinin en ufak bir geleceği olmadığını; hava-dan ağır ve uçabilen makinelerin asla yapılamayacağını; X ışınlarının baştan sona şarlatanlıktan ibaret olduğunu” iddia ediyordu. 1957’de, Ruslar Sputnik uydusunu yörüngeye oturtmadan tam iki hafta önceyse, İngiliz Kraliyet Astronomları derneğinden Sir Harold Spencer Jones kendin-den emin, “Uzay yolculuğu tam bir fasaryadır” paylaşıyordu.
Oysa zamanın neler getireceğini -veya götüreceğini- kimse bilemez; zamanın bilimi, düz bir çizginin ucuna çizilen yön işaretinden başka modeli yok ve insan türünün olanı, olduğu gibi kabul etmesi güç. Zamanı tahmin etmek, geleceği bilmek, belki de her şeyi bilip sonsuzluğa adım atabileceğimiz, bütünün bilgisine sahip olup hayatı kontrol edebileceğimiz için önemli. Zamana ilişkin öngörülerimizdeki büyük yanılgılar da, insanın her şeyi zamandan -ve zeminden- münezzeh bilebileceği algısından nasibini alıyor. Oysa, bilimli veya bilimsiz, her öngörü başlangıç kısıtlarıyla sınırlı; ama biz, bilmek aşkından mı acaba, bunları daima unutma eğilimindeyiz? Özet: ”Çok bilen çok yanılır”.
Dünyanın yaşı bir muamma, çağın fizik allamesi Lord Kelvin ve Charles Darwin arasında büyük bir tartışma konusuydu. Kelvin, kendi varsayımlarıyla kurduğu bir modele göre dünyanın yaşını 1846’da 100 milyon yıl olarak hesaplıyordu. Oysa Darwin’e kalırsa bu süre, gözlenen canlı çeşitliliğine oranla çok kısaydı; en azından birkaç misli arttırılması gerekiyordu. Kayaların oluşumunu inceleyen yerbilimciler de benzer görüşteydi. Bilimciler aralarında anlaşsalar bile, İncil ayetlerinden dünyanın yaşını 10bin yıl hesaplayan ve fazlasını zinhar reddeden yaratılışçıları kim, nasıl ikna edecekti? Düğümü çözen, 20. yüzyılın ilk günlerinde radyoaktivitenin ve kütle spektroskobisinin keşfedilmesi oldu. Dünyanın gerçek yaşı, C.C. Patterson’un azimli çalışmalarıyla ortaya çıktı: 70 milyon yıl yanılma payıyla 4,55 milyar yıl.
Yeni icatların belirmesinden az öncesine tekabül eden koşullar, bilimin mesuliyeti ile felaket tellalığı arasındaki çizgiyi bulanıklaştırabilir. Türümüze özgü “Yeni, üstelik öncesiz; demek ki tehlikeli” akıl geçişimizin bunda bir payı olmalı. Trenle yüksek hızda seyahat edebilmek, 19. yüzyıl ilk çeyreğindeki bilim otoritelerince olanaksız görülüyordu. Popüler bilim yazarlarının hemen tümüne ve tabii doğa bilimci Dr. Dionysos Lardner’a göre tehlikeyi tarife ne hacet; hızlanan tren, içindeki havayı kaybedecek, ve yolcular boğulacaklardı. İpini koparmış mantıksız aklın, benzer nitelikte “sesten hızlı uçulamayacağı” yönündeki iddiayı bir yüzyıl sonra tekrar dillendirdiğini, ve sesten hızlı gerçekleşen uçuşu haber veren ilk gazete haberiyle sırra kadem bastığını da kaydediyor bilim tarihi.
Gazete demişken, Wright kardeşlerin bisikletten bozma uçaklarıyla ilk insanlı uçuşu gerçekleştirmelerine 1 hafta kala, New York Times sütunlarına “Uçan makineler vakit ziyanlığıdır” yazıldığı da doğru. Üstelik haberin devamında, editoryal kehanet bir de içten yanmalı kıvam kazanıyor: “Roket bilimci Goddard’ın çalışmaları nafile, bir o kadar da beyhude; zira herkes bilir ki uzayda hava olmadığı için, roket uçurmak mümkün kabil değildir.”
Yığınların aptallığını uzmanların cehaletine tercih etmek daha güvenli bir seçenek mi? Elbette şaka yapıyorum, ama şu gelen açıklamaların nasıl fiyakalı olduğuna bir dikkat eder misiniz? 1888’de meşhur matematikçi Simon Newcombe “Astronomi üzerine bilinmesi mümkün her şeyi bilmeye çok yaklaştık sanıyorum” diyor; 1899’da ABD Patent Bürosu başkanı Charles H. Duell “İnsan aklının icat edebileceği herşeyin çoktan icat edildiğini” söylüyor. IBM İcra Heyeti Başkanı Thomas Watson’a göre “Dünyada en çok dört, hadi diyelim beş bilgisayarlık bir pazar” mevcutken, Michigan Tasarruf Bankası Genel Müdürü, Henry Ford’un avukatı Horace Rackham’a “Otomobil gelir geçer bir moda, oysa atlar hep olacak” tavsiyesinde bulunuyor. 20th Century Fox yapımcısı Daryyl Zanuck’a göreyse, “Televizyon geçici bir heves. İnsanlar önünde sonunda, her akşam ahşap bir kutuya gözlerini dikmekten yorulacaklar.” Zanuck aslında yanılmadı, en son ne zaman gerçekten ahşap bir televizyon gördüğümü anımsamıyorum, artık hepsi plastikten yapıyorlar.
Xerox’un fotokopi makinelerinin muhtemel pazarını araştıran IBM’in 1959 tarihli raporuysa aşırı gerçekçi: “Tetkiklerimize göre, pazarda en çok 5000 fotokopi makinesine yer var; bu sayı, toplu üretime geçmek için yeterli görünmüyor”. Telefonun ne kadar gereksiz bir icat olduğunu yüz yıldır öne sürmekten bıkıp usanmayan akıl küpleri de ihmal edilmemeli. Bu ileri görüşlü arkadaşlar, en son Apple’ın ürettiği iphone’lara mana vermekte güçlük çekiyorlardı. Ethernet’in mucidi Robert Metcalfe’ın 1995’te “İnternetin hızla şişeceğini ve bir yıl geçmeden kendi üzerine çökeceğini” yazdığı dergi sayfalarını, kehanetinin çıkmaması üzerine 1996’da blender’dan geçirip içtiğini bilmiyor olmalıydılar.
Tıp biliminin toplama karakterde olduğunu, birkaç nesil öncesine kadar cerrahinin berberlik ve terzilik klasmanında bir meslek kabul edildiğini, dişçilerin hâlâ itibarları için savaştığını bir an için unutalım. Mide ülserlerinin strese bağlı tanılanması adeti, hakiki etken H. Pylori şaşmaz bir kesinlikle ortaya çıkarılana dek terkedilmedi. Keşfinin getirdiği stresle baş edemeyen Dr. Marshall, karşı çıkanları ikna etmek için kendisini bu mikroorganizmayla ölümüne enfekte etmekten çekinmedi de, anlı şanlı kitaplar ve doktorlar fahiş hatalarını kabul edilebildiler.
Tıp deyince pürdikkat bir durmalı, çünkü her an her şey baştan aşağı değişebilir. 1954’te Ulusal Kanser Enstitüsü adına W. C. Heuper ne diyordu? “Sigara tiryakiliği ile akciğer kanseri arasındaki ilişki, son derece küçük ve ihmal edilebilir düzeyde.”
Madem doktorlardan müsaade var, bir sigara yakıyorum. Oturduğum yerden görebildiğim kadarıyla uzmanlık, bir başına mana ifade etmiyor. Uzmana duyulan saygı, bilgiyi doğrultmaya yetmiyor. Bazen bir kişi, bazen bir kurum, bazen de dünya tümüyle akıldan fikirden firar edebilir. Bu koşullarda, kişisel kuşkuyu terk etmemekte büyük yarar var. Tarihin naklettiği bu hazin sapmaların benzerlerinin şimdi de yaşanmadığını kim iddia edebilir? Galiba bazı uzmanlar. Son 10 yılın küresel iklim felaket raporlarının hazin akibetine internette bakmanızı öneririm; milyar dolar masraf ve hepsi sıfır, hiç biri tutmadı yapılan tahminlerin: “Bilimle tahmin etmek, adeta ganyan demek: insanın da, atın da bahtı olması lazım kazanmak için. Çünkü ne bileceğimizi asla bilemiyoruz”.
ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower, Aralık 1959’da Ankara’ya geldi. Bu, bir Amerikan başkanının Türkiye’yi ilk ziyaretiydi. Ankara’da Eisenhower’ı Cumhurbaşkanı Celal Bayar, TBMM Başkanı Refik Koraltan, Başbakan Adnan Menderes karşıladı. Ziyaret, Eisenhower’ın Ortadoğu politikasının çerçevesini çizdiği meşhur doktrinini açıklamasından iki yıl sonra, Türkiye’de iktidardaki Demokrat Parti’nin devrilmesinden 6 ay önce yapılıyordu. ABD’nin Türkiye’de en çok sevildiği günlerdi. Atatürk Bulvarı’nda taklar kurulmuş, büyük binalar Amerikan bayraklarıyla süslenmişti. Pencerelerden insanlar sarkıyordu. Kaldırımlar tezahürat yapan onbinlerce Ankaralıyla doluydu. Eisenhower boşuna “Kalbimi fethettiniz” dememişti.
20. yüzyıl tarihini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk bundan 77 yıl önce öldüğünde, tüm ülkede büyük bir şok ve üzüntü yaşandı. Gazi’nin naaşı onbinlerce insan tarafından gözyaşlarıyla İstanbul’dan Ankara’ya uğurlandı. Usta fotoğrafçı Selahattin Giz, o kederli günlere tanıklık etmişti…
Dolmabahçe’de 7’den 70’e
Atatürk’ün ölümünden altı gün sonra, naaşı Dolmabahçe Sarayı’nın muayede salonunda hazırlanan katafalka konuldu. 7’den 70’e binlerce kişi, üç gün üç gece boyunca onu son bir kez selamlamak için saraya akın etti. 19 Kasım sabahı Prof. Şerafeddin Yaltkaya tarafından kıldırılan cenaze namazından sonra top arabasına konulan Gazi, Ankara’ya doğru yola çıktı.
Kasım’ın 19’unda, İstanbul sokakları tarihinin en kalabalık günlerinden birini yaşadı. Saraydan çıkarılan Türk bayrağına sarılı tabut Karaköy- Galata Köprüsü üzerinden Sarayburnu’na getirildi. Sadece yollar, binalar, camiler değil, denizin üzeri de insanlarla dolup taştı. Zafer torpidosuna konan tabut, Moda açıklarında duran Yavuz zırhlısına nakledildi.
Gazi’nin naaşı İzmit’ten trenle Ankara’ya getiriliyor, yol boyunca dizilen insanlar Atatürk’ü selamlıyor.
Yollar boyunca son bir selam için
GGazi’nin cenazesini taşıyan Yavuz zırhlısı, aynı gün 18.30’da İzmit’e ulaştı. Gece özel bir trenle Ankara’ya doğru yola çıkıldı. İzmit’ten Ankara’ya uzanan demiryolunun iki yanı da Atatürk’ü taşıyan treni görmek isteyenlerle dolmuştu. 20 Kasım sabahı saat 10’da Ankara Garı’na giren treni, yeni Cumhurbaşkanı İsmet İnönü karşıladı.
Kabataş-Tophane üzerinden Galata Köprüsü yoluyla Sarayburnu’na doğru giden cenaze konvoyu ve yol boyunca toplanan mahşeri kalabalık…
Atasına ağlayan Ankara
Atatürk’ün cenazesi 20 Kasım günü TBMM önünde hazırlanan katafalka kondu. Ertesi gün düzenlenen devlet töreni sırasında, dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen askerî birlikler de saygı yürüyüşüne katıldı. Etnografya Müzesi’nde geçici kabrine konulan Gazi, 15 yıl sonra yine 10 Kasım’da ebedi istirahatgâhı Anıtkabir’e taşınacaktı.