Yazar: #tarih

  • Troçki’nin İstanbul’da ilk fotoğrafı

    Sovyet Devrimi’nin önderlerinden Troçki, Stalin’le giriştiği iktidar mücadelesini kaybettikten sonra 1927’de Kazakistan’a sürgüne gönderilmişti. Sabık Harbiye Halk Komiseri, 18 Ocak 1929’da “karşı devrimcilik” suçlamasıyla Komünist Parti üyeliğinden de atılacak, ardından sı­nırdışı edilecekti. Troçki, yeni sürgün diyarı İstanbul’da kısa süreler dışında 1929-1933 arasında Büyükada’da yaşadı, içlerinde Sürekli Devrim, Rus Devrimi Tarihi ve Hayatım’ın da bulunduğu önemli kitaplar kaleme aldı. Cumhuriyet’in 2 Nisan 1929 tarihli nüshasında yer alan “Dün Troç­ki’nin resmini almaya muvaffak olduk” başlıklı habere eşlik eden fotoğraf, devrim liderinin Rus elçiliğindeki kısa ikametinden sonra geçtiği Tokatlıyan Oteli’nden ayrılırken gizlice çekilmiş. Troçki’nin iktidardan düştükten sonraki ilk fotoğrafı…

    NAMIK GÖRGÜÇ CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

  • Bambaşka bir nağme kâinatının kurucusu

    Kalan Müzik, gramofon plaklarının müziğe kazandırdığı ilk ve en büyük şöhret olan Tanburi Cemil Bey’in külliyatını yayımlıyor. Bu yıl yüzüncü ölüm yıldönümü olan ve “Benzeri görülmemiş bir sazende” olarak tanımlanan Cemil Bey, kendinden önceki müzik anlayışlarını ters yüz ederek değiştirmişti.

    Mart ayında çıka­cak olan, 10 CD, bir LP ve bir de kitap­tan oluşan Tanburi Cemil Bey Külliyatı’nda 1905-1915 yılları arasında Tanburi Cemil Bey tarafından üç ayrı plak firması için yapılmış toplam 130 kayıt bulunuyor. Birçok yazarın kat­kıda bulunduğu derleme kitap ise Tanburi Cemil Bey’in kişi­liğini ve müziğini anlatırken, dönemin İstanbul’u ve kül­tür-sanat dünyasına dair çok sayıda ipucu da içeriyor. 140 sayfalık kitapta Cemil Bey’in yaşam hikâyesi, kendi eserle­rini el yazısıyla değerlendir­mesi, anılar, hakkında söyle­nenler ve yazılanlar, külliyat­ta yer alan ve ulaşılamayan tüm plaklarının listesi, kayıt tarihleri, katalog numaraları, bilinmeyen, az bilinen fotoğ­raf ve belgelerden oluşan bir içerik sunuluyor.

    Tanburi Cemil Bey

    1871’de doğan ve 1916 yı­lında henüz 45 yaşında hayata veda eden Tanburi Cemil Bey, adını aldığı tanbur ve icat et­tiği yaylı tanburla birlikte anı­lan ama bu iki sazın yanı sıra kemençe, lavta, viyolonsel ve rebabda da virtüöz sayılan, tar, bağlama, cura, divan sa­zı, bozuk, tanbura, zurna gibi halk sazlarını da çok iyi sevi­yede çalmış, 12 yaşından iti­baren “harika çocuk” özellik­leri gösteren büyük bir usta. Hakkı Süha Gezgin’in kendi­sini, “Edebiyatımızda Hamid neyse, musikimizde de Cemil odur. Hamid nasıl Fuzuli’den Nedim’den, Şeyh Galib’den topladıklarını dehâsının ter­kip teknesinde yoğurup yepye­ni bir sanat yaratmışsa, Cemil de, Dede’lerin, Itrî’lerin muaz­zam mirasından bambaşka bir nağme kâinatı kurmuştur” de­mesi de bundandır.

    Klasik tarzda çalmanın yanı sıra, kendinden eski ba­zı tanbur ustalarının “hokka­bazlık” olarak nitelediği ge­leneksel metodun dışında bir çalma metodu da geliştiren ve Türk Musikisi Ansiklopedi­si’nde, “Tanbur, kemençe ve lavtada ondan iyi sazende ye­tişmediği muhakkaktır” diye söz edilen Cemil Bey’in Türk müziğinde devrim yaptığı ve son yüzyıl musikisine yön verdiği kabul ediliyor.

    İlhamı aşktı

    Tanburi Cemil Bey’e ait notaya alınmış Uşşak Taksim (en üstte). Oğlu Mesud Cemil babasını, “O, filhakika bir âşıktı. Lakin bu aşkı hangi şey hakkında duyduğunu o da bilmezdi. İsimsiz, vücutsuz bir şeye âşıktı” diye anlatır.

    Tanburi Cemil Bey’in geç­mişteki birçok müzik adamı­nın aksine gramofon ve kayıt dönemine yetişmiş olması he­pimiz için çok büyük bir şans. Zira özel toplantılar ve plaklar dışında çalmamış, Darülbe­dayi’de hayır cemiyetleri ya­rarına verilen bir iki konser dışında sahneye çıkmamış bir sanatçı Cemil Bey.

    Cemil Bey’in aile mensup­ları her biri birkaç dil konu­şan, bir müzik aleti çalabilme­nin yanı sıra güzel sanatların diğer kollarıyla da ilgilenen, resmi devlet görevlerinde ça­lışan insanlardı. Genelde yurt dışı görevi yaptıkları için Batı­lı yaşam tarzını benimsemiş­ler, Cemil Bey de böyle bir or­tamda yetişmişti.

    Cevad Memduh Altar, 1908 Meşrutiyet’inde Chopin ve Tanburi Cemil Bey adlı yazı­sında Cemil Bey’in Batı mü­ziğiyle ilişkisine dair şunla­rı aktarıyor: “Tanburi Cemil, romantik şahsiyetinin üç da­yanağından birini teşkil eden Avrupa musikisiyle nazari ola­rak meşgul oluyor ve zamanı­nın aristokrasi muhitlerinde büyük bir hürmet ve muhab­bet gördüğüiçin, bu muhit­te sevilen Garp musikisine ait eserleri dikkatle dinliyor ve saraylarda Avrupalı musiki­şinaslarla tanışıyordu. Cemil, bu temasları arasında, eski Osmanlı vezirlerinden Şe­rif Ali Haydar Paşa’nın nez­dinde, devrin büyük piyanisti Godowsky ile tanıştı. Paşa’nın konağında misafir kalan bü­yük piyanistle, hassas ve ro­mantik Türk musikişinası arasında, müzik yolu ile his teatileri günlerce sürdü. O zamana kadar Cemil, Cho­pin’in yalnız resmini görmüş, Lavignac ve Marmontel gibi Fransız müelliflerinin eserle­rinden biyografisini merakla okumuş olduğu halde, Cho­pin’in hakiki hüviyeti hakkın­da Godowsky vasıtasıyla de­rin bir intiba edinmişti”.

    Tanburi Cemil Bey’in plaklarından bazıları.

    Ailesinden Batı terbiye­si alan, Jules Verne’in Ay’a Seyahat romanını tercüme edecek kadar Fransızca bilen, Batı müziği ve edebiyatının yanı sıra plastik sanatlarını da yakından takip eden Tan­buri Cemil Bey halkın müzik zevklerini de yakından takip eder. Müzik zevkini besleyip zenginleştirecek her şeye açık olduğu için kendini fildişi ku­lelere kapamamıştır. Bazen güzel bir ezgi okuyan dilenci­nin peşine takılır, bazen Ro­man mahallelerine gidip oralı müzisyenleri dinler.

    Cemil Bey’in eli

    Arkadaşı Mahmud Demir­han, Cemil Bey’in oğlu Mesud Cemil’e yazdığı bir mektupta şöyle demektedir: “Ekseriyet­le beraber gezmelerimiz ara­sında maceralarımız da olur­du. Bir defasında Sulukule’ye kadar gittik, kızlara şarkı ve mâni söylettik; oyunlar oyna­dılar, sonunda bizi eğlendir­mek için bir de kavga taklidi yaptılardı. Yine bir gidişimiz­de içlerinden biri Cemil Bey’i tanıdı, “A be ne duruyorsunuz, hani şu meşhur Cemil Bey gelmiş…” diye haykırarak, bü­tün mahalleyi ayağa kaldırdı, genç, ihtiyar, kadınlı, erkekli hepsi etrafımızı sardılar, rakı­lar, mezeler hazırladılar. Ne­reden bilip buldular bilmem, biraz sonra kötübir kemençe getirip Cemil’in eline verdi­ler, yalvardılar, yakardılar, çal­masını rica ettiler. Kemençeyi görünce Cemil Bey çocuk gibi sevindi, biraz kirişleri değiş­tirdi, düzeltti; onun için hiç sazın kötüsüolur mu? Öteki­lerin kemanı, lavtası ve darbu­kası, zilli maşaları ile beraber bir uşşak peşrevi ve pek kıv­rak okudukları bir iki şarkıdan sonra oyun havalarına başladı­lar. Bir neşe, bir zevk harareti ikimizin de bütün asabımıza ya­yıldı; sanki kırk yıldır onların içinde yaşamış ve bütün bu tarz ha­vaları onlarla beraber meşk edip öğrenmiş gi­bi Cemil Bey’in öyle bir çalışı, öyle bir kıvraklı­ğı vardı ki ben şaşırdım, onlar gelip gelip ellerini öptüler.” (Mesud Cemil, Tan­buri Cemil’in Hayatı, Sakarya Basımevi, Ankara, 1947).

    Tanburi Cemil Bey’in kendi plaklarının değerlendirmelerini yazdığı not defteri.

    Bu büyük sanatçı etrafına topladığı bütün hayranlık ve sevgiye rağmen daima keder­li, mahzun ve gayrımemnun olarak yaşar ve henüz 45 ya­şındayken hayata veda eder. Ölüm sebebi veremdir ama oğ­lu, “Tanburi Cemil’i öldüren verem mikrobu değil, sadece romantizmi ve refulmanları­dır” demektedir.

    Buraya kadar hep kitapta yazılanlardan söz ettik. Ama kitap külliyatın sadece kü­çük bir parçası. 10 CD ve bir LP’de Cemil Bey’in tanbur, kemençe, yaylı tanbur, viyo­lonsel ve lavtayla icra ettiği taksimler, peşrevler, saz se­maileri, zeybek, sirto, operet; Hafız Âşir, Hafız Osman, Ha­fız Yaşar, Hafız Sabri ve Ha­fız Yakub’un okuduğu gazel ve şarkılara eşlikleri yer almak­tadır. Kayıtların çoğu ilk kez CD’den dinlenebiliyor. Yakın zamana dek bu büyük ustanın külliyatını bir araya getirmek yalnızca bir hayalden ibaret­ti. Cemal Ünlü ve Aziz Şenol Filiz başta olmak üzere Tan­buri Cemil Bey hayranı bir avuç insanın çabalarıyla, Ni­yazi Sayın, Işık Yazan, Melih Özaltıner başta olmak üzere on koleksiyonerin arşivlerin­de bulunan kayıtlarının yanı sıra yurt dışındaki koleksi­yoner ve araştırmacıların ar­şivlerinden de yararlanılarak hazırlanan külliyata emeği geçen herkese teşekkür borç­luyuz.

    KAYITLAR NASIL YAPILIRDI

    Gramofon plaklarının ilk büyük şöhreti

    Yirminci yüzyıl yeniliklerle gelmişti. Sinematograf, fonograf, gramofon gibi buluşlar insanlığın en eski hayallerini gerçekleştiriyor, görüntü ve sesin kaydedilmesini sağlıyordu. Geçmişte yaşayan pek çok değer, kayıt altına alınmadığından unutulup gitmişti. Cemil Bey yüzyılın ilk on yılında, gramofon plaklarının musiki sanatına kazan­dırdığı ilk büyük şöhret oldu.

    Ancak Cemil Bey’in plaklarını doldurduğu yıllarda, gramofon da emekleme çağındaydı. Mikrofon­lu kayıt düzenine henüz geçilmiş­ti. Cemil Bey, kayıt sırasında sazını bir borunun önünde çalıyordu. Plak kaliteleri de sonraki yıllara göre oldukça düşüktür. İğnelerin metalleri, sıradan alaşımlardı. He­nüz, plakları koruyucu özellikleri geliştirilmemişti.

    Eski plaklardaki bir başka olumsuzluk, fabrika imalat hatalarıdır. Hemen hemen bütün plaklar kusurlu üretilmişlerdir.

    Tanburi Cemil Bey’in plak doldurmaya ısınması da kolay olmamıştır. Oğlu Mesud Cemil ba­basının plak doldurmaya gidişini şöyle anlatır: “Fonografın, iptidai şeklinden ve sesin çoğaltılması mümkün olmayan bir teknikle, kovanlara çizildiği zamanlardan şimdiki, teksiri kabil (çoğaltılması mümkün) plaklara intikaline ka­dar bu yeni icat onu hem çekmiş hem tiksindirmişti.

    “Bu plak çalışmalarında en canlı hatıralarımın birincisi, plak doldurmaya gideceği günlerde babamın buhran derecesinde düş­tüğü sinirlilik halidir. İstemeyerek yaptığı bundan daha üstün hiçbir iş yoktur sanırım.

    “Her seferinde Şevket Bey’in bin dereden su getiren yumu­şak, kandırıcı talakatiyle (tatlı diliyle) sakinleştirilmesi icap eder, nihayet sararmış yüzünün gergin çizgileri ile küçük evden çıkar, anahtarı hiddetle büyük evin taş­lığına fırlatır; her an geri dönmeye hazır olduğu halde çıkar giderdi”.

    Elektrikli mikrofon öncesi boruyla orkestra kaydı.
  • Adı sözlüklere yazılacak…

    Konuşulamayanı araştıran, tabulardan korkmayan, yasaklardan yılmayan, Kadın Argo Sözlüğü’nün yazarı, gözüpek dil savaşçısı ‘muzır’ gazeteci Filiz Bingölçe 51 yaşında hayata veda etti.

    Sözlük yazmak büyük bir emek ve sabır işi. Eğer söz konusu daha önce eşi benzeri yazılmamış bir sözlükse, çöldeki kumu sü­pürmeye çalışan bu meczuba sonsuz bir ‘dil aşkı’nı da ek­leyelim. Kadın Argo Sözlüğü meraklı, çalışkan, şen şakrak, hayata aşık, dile aşık, edep­siz ve iffetsiz bir kadının yaz­dığı, daha önce hiç yoklama çekilmemiş kadın dilini, ka­dın yaratıcılığını, fantezile­rini, alaylarını ortaya koyan bir sözlük. Fakat hiçbir söz­lüğün asla sadece bir söz­lük olmadığı gibi, Kadın Argo Sözlüğü de sadece bir sözlük değil; şehirli, köylü, kasaba­lı, bekar, evli, genç, yaşlı, yü­zü yaralı, ciciği bereli, lanet­li, defolu kadınların ruhuna ayna tutan, süslü Pakizele­rin, buydum Ayşelerin, mor menekşelerin, alçak köfte­lerin, deliksiz incilerin, akıl güllerinin diline tercüman olan sosyokültürel bir araş­tırma, kadınlararası bir dil oyunu, erkeklere kapalı bir ada, kadınlara has bir makara kukara. Alanında bir ilk olan bu sözlüğün sunuş yazısın­da, “Kişinin tek başına sözlük yazması, sözlük üretmesi de­sem daha doğru, tatlı bir tür çılgınlıktır,” diyor Hulki Ak­tunç. Bahsettiği ‘tatlı çılgın’ Filiz Bingölçe. 2001’de henüz 36 yaşındayken ceza sahası­na giriyor ve kadın dünyası­nın bu kendine has alaycı di­lini kitaplaştırıyor. Sen misin dilinin argosuyla erkek-ege­men topluma bulaşan? Erkek argosuna “genel dil unsu­ru” muamelesi yapan devlet, Filiz Bingölçe’yi, “toplumu yayın yoluyla tahrik etmek, cinsel arzularını uyarmak” suçundan yargılıyor; beş yıl sonra, sağolsun, suçsuz bulu­yor. Erkek kısmı kadın dilin­den tahrik oladursun, 2005’te sözlüğün ikincisi yayımlanı­yor. Bu ülkede araştıran ve üreten bir birey olarak yetiş­mek zaten zor zanaat. Bir de seni hor gören bir devlet, sa­na karşı işleyen bir adalet ve seni hırpalamaktan zevk alan bir karşı cins varken heyeca­nını hiç kaybetmeden üret­mek apayrı bir meziyet. Filiz Bingölçe böyle bir kadın. Ra­hat durmuyor, Futbol Argosu Sözlüğü (2005), Asker Argosu Sözlüğü (2005), Tanıklarıy­la Osmanlı Argosu Sözlüğü (2011) gibi benzersiz eserleri ve araştırmaları yazıyor, kur­duğu Alt-Üst Yayınları’yla, Enderunlu Fazıl’ın 18. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’n­daki kadınlar coğrafyasına dair Zenânnâme’sini, Galip Paşa’nın 19. yüzyıl Anadolu­su’ndaki cinsel gelenekleri anlatan Mutayebat-ı Türkiy­ye’sini Türk yazın hayatına kazandırıyor.

    30 Ocak 2016’da Türkiye çok genç, çok değerli bir araş­tırmacısını, şahakulade bir yazarını kaybetti. Adını hiç unutmayalım, kırpıp kırpıp yıldız yapalım.

    KADIN ARGO SÖZLÜĞÜ’NDEN

    Adisababa: Saç sakal birbirine karışmış bakımsız adam

    Bingo: Orgazm

    Cicik: Meme

    Elektrikli battaniye: Çekici ve işini iyi yapan jigolo

    Galaksinin angutu: Çok aptal ve bön kimse

    Kafadan bacaklı: Tuhaf fikirleri olan kimse

    Zangır: Erkeklik organı

    Nadasa bırakmak: Bir kimseyi bilerek bekletmek

    Pamuk: Dişilik organı

    Sünbül bebek: Nazlı ve kibar erkek.

    Şahakulade: Mükemmel

    Tikli Tüleyman: Cinsel organı küçük erkek

    Vıdı vıdı vonca: Boş ve lüzumsuz gevezelik

  • Darbenin “şanslı” mağdurları

    12 Eylül, ardında korkunç istatistikler bıraktı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 650 bin kişi gö­zaltına alındı, 44 bin 267 kişi hapse, 420 kişi ölüme mahkum edildi. 171 kişi işkencede, 50 kişi idam sehpasında can verdi. Fotoğraftaki insanlar ise istatistiklerde “bölge dışına sürülenler” maddesinin karşısında yazan 7 bin 233 rakamını oluşturmakla meşguller. O günlerde sokaklardan toplanan, sorgu sonucunda somut suç isnat edilemeyen fakat komutanın, mesela cinsel kimliğin­den ya da sadece tipinden hoşlanmadığı için “şüpheli” bulduğu kişiler sıkıyönetim bölgesi dışına çıkartılıp serbest bırakılırdı. Sürülmek için vagonlara bindirilen bu insanlar o gün farkında değiller­di belki ama, 12 Eylül istatistiklerinin “şanslı” mağdurlarıydı.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

  • 14 Şubat Sevgililer Günü

    Eskiden SMS, Whatsapp, Facebook yoktu ama aşk hep vardı. Aşk virüsünü gönül yoluyla kapanlar “beğendikleri” kızlara, çocuklara duydukları ilgiyi, uzak düştükleri sevdiklerine hissettikleri hasreti sevda temalı kartpostallarla iletirdi. Sevgililer Günü’nün kökeni hakkında rivayet muhtelif. Fakat özel kartpostallar tasarlayıp bastıran, böylece bu günün dev bir sektöre dönüşmesini sağlayan zatın kimliğinde herkes hemfikir. 1800’lerin ortalarında kurduğu “New England Valentine Şirketi”nin piyasaya sürdüğü özel kartpostallar müthiş rağbet görünce, Amerikalı grafik sanatçısı Esther Howland da “Sevgililer Günü’nün annesi” ünvanını kazanıyor. Fakat aşıkları senede bir gün keser mi? Bayramı, seyranı bahane edip sevda kartpostallarıyla ilan-ı aşk etme adeti, hem Batı’da hem de Türkiye’de uzak bir geçmişe dayanıyor.

    Esther Howland’ın kendi elleriyle tasarladığı “Bağlılık” isimli kabartmalı Sevgililer Günü kartpostalı 1870’li yıllara tarihleniyor. Fakat kartın ne ön ne de arka yüzünde herhangi bir Sevgililer Günü ibaresi yer almıyor.

    Matbaa teknolojisindeki gelişmeler sayesinde kabartma, derinlik ve gerçeklik duygusu vermek için kullanılan tek yöntem olmaktan çıktı, doğrudan üç boyutlu kartlar üretilebilir hale geldi. 1920’li yıllara ait bu sevda kartında ayrıca aşkı ifade etmek için kalp sembolünün ve “Sevdiğime” (To my Valentine) ibaresinin yer almaya başladığı dikkat çekiyor.

    İngiltere’den gelen el yapımı bir Sevgililer Günü kartından etkilenen Esther Howland, bir düzine kadar kart tasarladı, onları babasından aldığı küçük sermayeyle bastırdı. Satıştan 200 dolarlık mütevazi bir gelir bekliyordu ama kartları ona 5000 dolar kazandırdı. Kurduğu şirketin cirosu kısa zamanda o günler için astronomik sayılabilecek bir rakama, 100 000 dolara ulaştı.

    Aşk tanrısı Eros ve sevgilisi Psyche’nin mitolojik ve meleksi aşkları Sevgililer Günü kartlarının en önemli ilham kaynağı olmaya devam ediyor, 1900’ler.
    13 Şubat 1913 tarihinde Kirkland ABD’den postalanmış bir Sevgililer Günü kartı. Mesajı zamane gençlerinin anlamakta zorlanacağı kadar naif: Küçük oğlan şöyle dedi küçük kıza “Seni beğeniyorum çünkü bukle bukle saçların” Bunun üzerine küçük kız yazdı tahtaya “Ben de beğeniyorum seni, çünkü dümdüz senin saçların”

    Modernite öncesi romantik çağlarda tutkulu mesajlar göndermekten çekinen utangaç aşıklar, sevgilerinin temizliğini ve ciddiyetini vurgulamak için “haberci” olarak Eros ve Psyche’nin asri versiyonları olan kız ve erkek çocukları seçerlerdi, 1920’ler.

    Romantik aşk ile Aziz Valentine arasında bağlantı kuran en eski kaynaklar 14.yüzyıl tarihli. Bunlarda Fransa ve İngiltere’de 14 Şubat’ın kuşların çiftleşme günü olarak kutlandığını belirtiyor. Günün bu “sevgi böceği” özelliğinden dolayı sevgililerin birbirlerine güzel sözler yazılı notlar vermesi ve bu notlarda muhataplarına “My Valentine” diye hitap etmesi gelenekselleşiyor.

    Lupercalia bayramının arifesi olan 14 Şubat’ta küçük kağıtlara isimler yazılır, çekilen kurada eşleşen genç erkek ve kızlar çift olmaya hak kazanırdı. Bu tensel şölene gönderme yapan kartpostallar, 1910’lar.

    Batı’dan transfer edilen bir gün için Türkiye’de basılan bu kartın Batı mitolojisinden etkinlenmesi (!) hiç şaşırtıcı değil. Esas şaşırtıcı olan, kartın üzerindeki “Geçmiş Sevgililer Günün Kutlu Olsun” ibaresi.

    Şubat, antik çağlardan beri aşk kokan bir aydır. Eski Yunan’da Ocak ile Şubat ayının ortalarını birleştiren zaman dilimi olan Gamelyon ayında, Zeus ile Hera’nın evlilikleri kutlanırdı. Antik Roma’da ise 15 Şubat, bereket tanrısı Lupercus’a adanmıştı. O gün keçiler kurban edilir, Lupercus kültü rahipleri sokaklarda dolaşarak herkese dokunurdu. Bu ilahi dokunuşun doğurganlığı artırdığına inanılırdı.

    Sevda kartlarının bir önemli özelliği de, karşı tarafın boş olup olmadığını anlamaktır. Seviyor, sevmiyor… Seviyor, sevmiyor… Seviyor sevmiyor… 1920.

    Sevgililer Günü belki de dünyada en çok evlilik teklifinin yapıldığı gündür. Mesaj açık: Sana rüya gibi bir izdivaç, cennet gibi bir hayat vaat ediyorum. 1940’lar.

    Sevdiği erkeği bekleyen bir kadın tarafından gönderilmek üzere hazırlanan bu kartın Amerikan Posta İdaresi’nce Sevgililer Günü’ne özel bastırılmış pulu da aşk temalı. 1960’lar.

    Valentine’in kavuşamayan aşıkları birleştirdiği için İmparator Claudius tarafından öldürüldüğü efsanesini hiçbir zaman kabul etmeyen Katolik Kilisesi, 496 yılında 14 Şubat’ı Aziz Valentine günü ilan etmiştir. Fakat kilisenin Valentine’i bir çöpçatan değil, Hristiyan olduğu için öldürülen bir azizdir. 1969 yılında Vatikan bu günü takviminden çıkartacaktır.

    Cephedeki eşlerine mevsimler geçse de aşklarının bitmediğini anlatmak isteyen kadınları hedefleyen kartpostal “Aşkın Mevsimleri” başlığını taşıyor. İlkbahar, doğan aşk. Yaz, yakıcı aşk. Sonbahar, tutkulu aşk. Kış, samimi aşk.

    “Aşk termometresi” başlıklı bu kartta aşağıdan yukarıya doğru aşkın ateşi yükseliyor: Sakin Aşk, Şefkatli Aşk, Tutkulu Aşk, Çılgın Aşk, Yakıcı Aşk, 1916.

    “Aşk Saati” başlıklı kartın üzerindeki “Seni Bekliyorum” ibaresinin karşısında haftanın bütün günleri sıralanıyor. Saatin kadranında ise akrep ve yelkovan bulunmuyor, 1940.

    Sevda kartına, gönderenin aşkının çapını belirten esprili mesajlar ya da incelikli dizeler eklenmesi de Sevgililer Günü’nün olmazsa olmazlarındandır. Üreticiler Birinci Dünya Savaşı’nda cephedeki eşlerinin moralini yükseltmek isteyen kadınlar için “konuşan kartlar” imal ettiler.

    Clark Gable, Vivien Leigh. Rüzgar Gibi Geçti, 1939.
    Humphrey Bogart, Ingrid Bergman. Casablanca, 1942.
    Ömer Şerif, Julie Christie. Doktor Jivago, 1965.
    Ryan O’Neal, Ali MacGraw. Love Story (Aşk Hikayesi), 1970.

    Üzerlerinde büyük aşk filmlerinin efsane çiftlerinin fotoğraflarının basılı olduğu kartpostallar da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hem dünyada hem de Türkiye’de sevda kartı olarak kullanıldılar.

    Altındaki “Bonne Année” yazısından orijinalinin ecnebi bir yılbaşı tebriği olduğunu anladığımız kartpostal, alaturka bir sevda kartına dönüştürülmüş. Gönderen hanım, kartı kalp şeklinde kestiği kendi resmi ve çiçeklerle süslemiş. Yukarıdaki notta “Bayram-ı şerifiniz said (kutlu) olsun efendim” yazıyor, 1920’ler.

    Türkiye’de Sevgililer Günü’nün kutlanmadığı, sevda kartpostallarının bulunmadığı günlerde de insanlar sevdiklerine, hoşlandıklarına duygularını iletmenin bir yolunu buldular. Meşreplerine göre, bazen zarifane, bazen dahiyane (!) yöntemler kullandılar.

    Türkiye’de basılan Sevgililer Günü kartpostallarının ilk örneklerinden biri, 1980’ler.

    Türkiye’de Sevgililer Günü kutlamaları 80’li yıllardan itibaren yaygınlaştı. Fakat daha önceleri de insanlar çoğunlukla bayram günlerini, yaşgünlerini fırsat bilerek aşıklarına, eşlerine sevda kartpostalları gönderirlerdi.

  • Sınırların ötesinde bir hayat 79 yaşında sona erdi

    Çin’de doğan, dünyanın birçok ülkesinde yaşayan, milliyetçilik kavramına yeni boyutlar getiren başeseriyle global bir üne kavuşan politik bilimci Anderson, 13 Aralık 2015’te Endonezya’da hayata gözlerini yumdu.

    Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de en ünlü kitabı Hayali Cemaat­ler’le tanınan Benedict Ander­son (Türkçe’deki diğer kitabı, Üç Bayrak Altında Sömürge­cilik Karşıtı Tahayyül’dür.) 79 yaşında aşık olduğu ülke Endo­nezya’nın Cava adasında öldü.

    Son günlerinde Japonca ya­yımlanan kendi anılarını ter­cüme etmekteydi: Sınırların Ötesinde bir Hayat. İrlandalı bir baba ile İngiliz bir anadan Çin’de doğmuş, İngiltere’de Cambridge’te eğitim görmüş, İrlanda, Endonezya ve Kalifor­niya’da yaşamış, bir dizi Avru­pa dilinin yanısıra Endonez­ya, Cava, Tayland ve Filipinler (Tagalog) dillerini öğrenmiş, bu ülkelerin tarihi, sosyal ve kültürel dünyası hakkında yaz­mış ve New York’taki Cornell Üniversitesi’nde hocalık yap­mış bu ilginç entelektüeli baş­ka hangi kitap ismi daha iyi ta­nımlayabilirdi ki?

    Anderson Endonezya’daki darbenin gerçek mahiyetini if­şa edince; diline, tarihine ve in­sanına yakın olduğu Endonez­ya’ya 26 yıl boyunca gidemedi. Ancak Suharto rejimi devril­dikten sonra, 1998’de eserleri­nin büyük bir kısmını hasretti­ği Endonezya’ya dönebildi.

    Anderson’u dünyaya tanı­tan Hayali Cemaatler (1983), milliyetçilik alanındaki çalış­malara yeni bir boyut getirmiş­tir. Genellikle Fransız Devri­mi’nin ürünü olarak sunulan milliyetçilik kavramına, ayrı­ca bu konuda genellikle Batılı örnekler üzerinden yürütülen tartışmalara Güney Doğu As­ya’yı da katarak konuya tarihi, coğrafi ve sosyolojik bir derin­lik kazandırmıştır.

    Amerika’nın Vietnam sava­şında yenilgiye uğrayıp çekil­mesinden birkaç yıl önce mil­liyetçiliğin kökenleri üzerine yazdığı kitap, Amerikan yenilgi­sinden bir kaç yıl sonra “komü­nist” denilen ülkeler arasında (Vietnam-Kamboçya, Çin-Viet­nam) milliyetçi savaşların baş­lamasıyla daha da büyük bir önem kazanmıştır. Hayali Ce­maat daha sonraki yıllarda Fa­cebook, Ukraynalılar, Meksika­lı kadınlar, futbol dünyası gibi pek çok değişik konuda yapılan araştırrmalarda; tarih, coğraf­ya, toplumbilim gibi çok farklı disiplinler tarafından referans kitabı olarak kullanılmıştır. Ya­pıt kimilerince her şeye rağmen Avrupa merkezci olarak nite­lenmiş olsa da milliyetçilik ala­nında vazgeçilmez olmuş, son elli yılın en önemli eserleri ara­sında sayılmıştır.

    Endonezya’nın yanı sı­ra Tayland ve Filipinler’in de toplumsal, kültürel ve siyasal dokusuna ilişkin çalışmaları olan Anderson, ünlü İngiliz ta­rihçisi Perry Anderson’un da kardeşiydi.

  • Karagöz-Hacivat temalı kıyafet balosu

    Bugün belki de yüzlerce benzeri arasında kaybolup gidecek bir ‘cemiyet haberi’, Cumhuriyet gazetesinin 24 Şubat 1931 tarihli nüshasında ken­disine iki sütuna yer buluyor. Haberde, Darülbedayi artistlerinden Hazım (Körmükçü) Bey’in tertip ettiği Karagöz balosunun Tepebaşı tiyatrosunda gerçekleştiği belirtiliyor. Pazartesi gününe ve bayram sonrasına denk gelmesi katılımı biraz düşürmüş gerçi ama “Karagöz ve Hacivat kılığına girmiş gençlerin dansetmeleri hayli eğlenceli oluyordu” diye devam eden haber ve fotoğraftan eğlencenin tavan yaptığı anlaşılıyor. Haberi kaleme alan muharrir ise bu tür maskeli baloların gelecekte çok tutulacağına muhakkak gözüyle bakıyor.

  • Sigara kağıdındaki grafik zenginlik

    CINS-I ÂLÂ CIGARA KAĞIDI Uğur A. Yeğin
    İstanbul Müzayede Yayınları

    Tütün, 19. Yüzyıl başla­rından itibaren ince sigara kağıtlarına sarı­larak içilmeye başlandı. İpe­ği andıran o dönemin sigara kağıtları, renkli, gösterişli, şık tasarımlı katlanabilen kağıt ambalajlar içinde satılırdı. Pek çok firma tarafından üreti­len bu tarz sigara kağıtları 20. yüzyılın başlarına kadar hem Avrupa hem de Osmanlı Dev­leti topraklarında yaygın ola­rak kullanıldı. Osmanlı Dev­leti, topraklarının çok geniş bir alana yayılmış olması ve tütün kullanımının yaygınlığı nedeniyle sigara kağıdının en büyük pazarıydı. Osmanlıca, Fransızca, Ermenice, Rumca, İbranice, Ermeni harfli Türk­çe, Yunan harfli Türkçe sigara kağıtları Osmanlı Devleti’nin kültürel zenginliğini de ortaya koyuyor.

    Uğur Yeğin, alt başlığı, “Sigara Kağıdı Ambalajları Üzerinden Osmanlı’da Grafik Sanatına Bakış” olan kitabın­da, Osmanlı coğrafyasında üretilen kağıtların grafik tasa­rımlarının başarısına dikkat çektikten sonra bu tasarımcı­ların Avrupalı meslektaşlarıy­la yarışacak seviyede olduğu­nun altını çiziyor. Çizimlerin güzelliğine diyecek yok ger­çekten. Zaten yazarın kendi­si de tasarımların güzelliğinin etkisi altında kalıp 15 yıl önce sigara kağıdı koleksiyonu yap­maya başlamış, bu koleksiyon konuyu araştırmasına, araştır­maları da bu kitaba dönüşmüş.

    İstanbul’da üretilmiş saatli kağıt (altta). Trieste’de üretilmiş kadın çizimli kağıt (altta sağda). İkisi de Osmanlıca-Fransızca.

    ARAŞTIRMA

    ESKI YAKINDOĞU’DA
    KENT, BELLEK, ANIT

    Kentler ve toplumsal kimlik

    Chicago’daki Illinois Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde öğretim üyesi olan Ömür Harmanşah, bu kitapta, kent mekânlarının toplumsal bellek ve kimliği şekillendirdiğini, bu mekân kurma pratiğinin siyasi edim ve devlet gösterisi alanları olduğunu iddia ediyor. Geç demir çağında (MÖ 1200-850) Asur ve Suriye-Hitit hükümdarlarını; kentlerin inşası, sulama kanalları yapımı, anıt dikme ve halk festivalleri düzenleme pratikleri etrafında gelişen resmi söylemini inceliyor.

    ALMANAK

    CAN ALMANAK 2015

    Sansürsüz Almanak

    Yekta Kopan, Zeynep Miraç, Sibel Oral ve Emre Taylan’ın hazırladığı, birçok yazarın ve sanatçının da katkıda bulunduğu almanakta 2015 yılının kültür ve sanat olayları, “sansürsüz” olarak yer alıyor. Almanak incelendiğinde kültür-sanat dünyasından birçok önemli haberin artık ana akım medya tarafından sansürlendiğini, eğer şanslıysak haberi başka kanallardan öğrendiğimizi fark etmemek imkansız. Yani boşuna “Sansürsüz Kültür Sanat Yıllığı” dememişler.

    DENEME

    1930’LARDA ANKARA

    Avusturyalının gözüyle Türkiye

    İnsan bu isimde bir kitaba başlayınca haliyle 1930’lu yılların Ankara’sını okumayı bekliyor ama kitapta 1930’lu yılların Ankara’sına dair bir şey yok. 1930-1932 yılları arasında Ankara’da Avusturya Büyükelçiliği müsteşarı, 1933’te Avusturya Büyükelçisi olarak bulunan yazar Türklerin tarihi, Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemi ve Türkiye’nin geleceğiyle ilgili düşüncelerini paylaşıyor kitabında. Özellikle göçebe kültürün Anadolu’daki etkileriyle ilgili enteresan gözlemleri dikkat çekici.

  • Mübadelenin ödüllü çizgiromanı

    SUAT FERİTOĞLU

    AYVALI-AYVALIK: DÖRT
    YAZAR, ÜÇ KUŞAK, İKI YAKA

    Soloúp
    Çeviren: Hasan Özgür Tuna
    istos yayın

    Yunanistan’da 2015 yı­lı en iyi çizgiroman ve en iyi senaryo ödülleri­ne layık görülmüş Ayvali-Ay­valık: Dört Yazar, Üç Kuşak, İki Yaka isimli grafik roman, İstos yayın etiketiyle yayım­landı. Kitap, Ege’nin tarihine damgasını vurmuş Nüfus Mü­badelesi’ni merkezine alarak 100 yıllık bitmeyen göçü/göç­menliği, acıda birleşen halkla­rın tarihini ve hikâyelerini ya­lın ve ajitasyona başvurmayan bir dil ve görsellikle anlatıyor.

    Ayvalık kökenli üç ayrı ku­şaktan dört yazarın hikâyele­rini günümüzde gerçekleşen Midilli ile Ayvalık arasındaki bir yolculuğun içine harman­layan Ayvali-Ayvalık’ı yayıne­vi bir zaman yolculuğu olarak tanıtmış.

    Osmanlı dönemi Ayvalık’ı­nı ve Ege’de gündelik hayatı/ kişileri tasvir eden yazar ve ikonograf Fotis Kondoğlu’nun anlatısıyla başlayan yolculuk, Amele Taburları sürgünün­den sağ kurtulmayı başarmış az sayıda Rumdan biri olan Ayvalıklı öykücü İlias Vene­zis’in 1922 yılı anlatısıyla de­vam ediyor. Daha sonra İlias Venezis’in ablası Agapi Vene­zi-Molivyati aynı olayları bu kez kadın bakış açısıyla ve bir Türk subayıyla yaşadığı çarpı­cı günlerin gücüyle anlatıyor. 2014 senesinde kaybettiğimiz çağdaş Ayvalıklı yazar ve çe­virmen Ahmet Yorulmaz’ın ka­leme aldığı Giritli Hasan’ın hikâ­yesinde Balkan Savaşları’ndan Nüfus Mübadelesi’ne uzanan yıllar boyunca Girit Türklerinin maruz kaldığı baskı ve cinayet­ler aktarılıyor. Çizer ve anlatıcı Soloúp’un ise giriş bölümü olan ‘Zeybekiko’ ve kapanış bölümü olan ‘Köroğlu’nda geçmişin hikâ­yelerinden çıkarttığı soruları ve çözümsüzlükleri bugünün ka­rakterlerine tartıştırıyor.

    Kitabın sonundaki zengin kaynakça, biyografiler, sözlük ve aile fotoğraf albümü de bu ha­cimli grafik romanın okuyucuya sürprizi olmuş.

    Ayvali-Ayvalık “Hatırlamaya” dair bir grafik roman olan Ayvali-Ayvalık, bugün hâlâ Midilli ile Ayvalık arasındaki dar boğazda yiten insan hayatlarına bir bakış sunuyor.
  • Beyaz Rusların İstanbul’daki kara günleri

    1917’deki Sovyet Devrimi’nden sonra başlayan içsavaştan kaçan siviller ve yenilen askerlerin onbinlercesi İstanbul ve Çanakkale başta olmak üzere Türkiye’ye sığınmıştı. 1920’lerin İstanbul’unda bir yanda sefalet, bir yanda da düşkün aristokratların ateşlediği yeni bir gece hayatı yaşanıyordu.

    SAADET ÖZEN

    İstanbul için 1920’ler, yak­laşık altmış sene evveli­nin sokaklarda dirildiği yıllar sayılabilir. O dönemin İstanbul’unda, tıpkı 1853-56 arasındaki Kırım Harbi za­manındaki gibi İngiliz, Fran­sız askerleri dolaşıyordu. An­cak iki devir arasında temelli farklar vardı: Kırım Harbi’nde İngiltere, Fransa ve Osmanlı Devleti müttefik olarak Rus­ya’yla savaşmış, İstanbul or­duların geçiş ve ikmal yeri ol­muştu. 1920’lerde ise durum daha karmaşıktı. Eski mütte­fikler şimdi işgalci olarak İs­tanbul’daydı; 1. Dünya Savaşı şartları İtalyan ve Amerikalı askerleri de şehre taşımıştı.

    Bir başka önemli nokta İs­tanbul’un bu kez eski hasım Rusya’dan gelenleri de barın­dırmasıydı. Rusya’da devrim olmuş, Bolşeviklere karşı sa­vaşan Beyaz Ordu kuvvetleri peyderpey, bölge bölge yenile­rek gücünü kaybetmişti. Bu­nun üzerine 1917-1920 yılları arasında yeni rejimde yeri ol­mayan iki ila üç milyon Rus ülke dışına çıkmış, bir kısmı İstanbul’a gelmişti.

    Mülteciliğin bitmeyen trajedisi Beyaz Rusların büyük çoğunluğu 1920’li yıllarda Çanakkale ve İstanbul’daki kamplarda çok zor koşullarda yaşadı. Çamaşırlarını kurutan mülteciler…

    Bütün bu farklara rağmen İstanbul açısından Kırım Har­bi’yle Mütareke devri arasında güçlü bir ortak nokta mevcut­tur: Sebep, gerekçe ne olur­sa olsun binlerce insan kendi yaşama usulü, bilgisi, görgüsü, ihtiyacıyla İstanbul’a gelmiş­tir. Herkes ya kendi bildiği gibi yaşamak, az çok kendi orta­mını kurmak peşindeydi, ya­hut hayat bilgisini, tecrübesini ayakta kalmak, aç kalmamak için kullanmak zorundaydı. Bu nedenle –hem Kırım Har­bi sırasında hem 1. Dünya Sa­vaşı’nı takip eden ‘Mütareke Yılları’nda savaş, İstanbul’da kalıcı, kültürel dönüşümleri de tetiklemiştir.

    Kırım Harbi sözgelimi Beyoğlu’nda Avrupai kafele­rin, kafeşantanların yaygın­laşmasından başlayıp, biskü­vi, çikolata, konserve gıda gibi endüstriyel gıdaların dolaşı­mının hızlanmasına kadar, günlük hayatın küçük alışkan­lıklarında birinci dereceden etkili olmuştu. Mütareke devri yine –özellikle Beyoğlu’nda-yoğun bir kültürel dönüşüme yol açtı; en azından devrin ya­zarlarından yansıyan budur. Kırım Harbi’nden bu yana Be­yoğlu Avrupai toplantı ve eğ­lence mekânları anlamında epey yol kat etmiş olsa da Mü­tareke zamanında bir sıçrama yaşandığı hissedilir. O devir­le ilgili anılarda da edebiyat­ta da işin bu tarafı öne çıkar ve bu sıçramanın bir numaralı aktörü –hem dışarlıklı hem İs­tanbullu yazarlar için- aynıdır: Beyaz Ruslar, daha ziyade de kadınlar.

    Elitlerin mekanı Rejans Lokantası, kibrit patatesli Boeuf Stroganoff’u ve sarı votkasıyla “Cumhuriyet eliti”nin tercih ettiği önde gelen gece mekanlarından biriydi.

    Yerli Mütareke yazınında Beyaz Ruslara değinen örnek çoktur, pek çok hatırat, başta Yakup Kadri’nin Sodom ve Go­morre’si ve Ahmet Hamdi’nin Sahnenin Dışındakiler’i ol­mak üzere bugün hâlâ basılan, Mustafa Remzi’nin Pastacı Kız’ı gibi meraklısının bildiği romanlar. Bunun karşısında bir de o devre tanıklık etmiş yabancıların, yine çoğu unu­tulmuş romanlarına rastla­rız. Bunların arasında hikâyesi doğrudan Mütakere devrinde Beyaz Ruslar üzerine kurul­muş –ve en az ele alınmış- ör­neklerinden biri bu yıllarda İstanbul’da bulunmuş Fran­sız gazeteci Paul Haurigot’nun (1902-1955) Acide Russique adlı yapıtıdır. Servet-i Fü­nun’un yayıncısı Ahmet İhsan Tokgöz (1868-1942) bu kitabı Türkçeleştirmiş ve Rus Ateşi ve Bir Haraşo adlarıyla iki kez basmış olduğu için burada da belli bir kitleye ulaşmış oldu­ğu varsayılabilir.

    Ahmet Hamdi’nin Sahne­nin Dışındakiler’deki kahra­manlarına söylettiğine göre, Ruslar para kazanmak için “kendi sanatlarını bize satma” yolunu tutmuşlardı. Paul Ha­urigot’nun Rus Ateşi romanı­nın başkahramanı, serüven peşinde İstanbul’a gelmiş, Ga­latasaray mektebinde hocalık yapan bohem ruhlu Pierre de kendi kendine sorar: Ruslar “İstanbul’a akın edip bir takım barlar açmadan önce gece eğ­lencesine muhtaç olanlar ne yapıyormuş?”

    Bu tür mekânların sadece sattıkları ürünler değil, sun­dukları atmosferde de farklı olan şeyler vardı. Kadınlar ça­lışma hayatının içindeydiler, barların çoğunda kadın gar­sonlar servis yapardı. Müftü­zade Ziya Bey anılarında, “Bu kızların çoğu Rus aristokrat ailelerindendi, bu nedenle ‘besleyenin elini öpmek’ Be­yoğlu’nda bir âdet haline gel­mişti.(…)” diye anlatır. “Ga­rip Rusça şarkılar, şov yapan dansçı bir kız ve bir de çok başarılı, çingene orkestrası. Böyle bir yeri Londra, Paris veya New York’ta da bulursu­nuz, ancak buranın çalışanla­rı bir zamanlar Rus asilzade­leri ve prensleri olduğu için, bu, geceye apayrı bir ‘bohem’ havası katıyordu.”

    Kamplarda zor yaşam Türkiye’ye kaçan Beyaz Ordu askerlerinin çoğu, 20’li yılların başında Gelibolu civarındaki kamplara yerleştirildi. Bunlar, o dönemde çalışmaları süren İngiliz-Avustralya mezarlıklarının yapımında da çalıştılar.

    O dönem İstanbul’da bu­lunan Rus Vertinski ise va­tandaşlarının bu tür işlerde­ki acemiliğinden dem vurur: “Garsonluk açısından biraz acemi olan bu zarif ve şık genç bayanlar cilveyle kırıtı­yorlardı. Gözlerinde ve hare­ketlerinde bir soru okunuyor­du sanki: ‘Beyefendi bu işleri ben nereden bileceğim? Kader utansın işte.’ – (…) hep güler yüzlüydüler, etrafa devamlı tebessüm dağıtıyorlardı. Ser­vis ve hizmet eksikleri, böy­lece telafi edilmiş oluyordu. Bayan garsonlara alışmamış müşteriler afallayarak yemek ücretinden daha fazla miktar­da bahşiş bırakıyorlardı.”

    Rusların eğlence hayatına getirdikleri canlılıktan –başta yukarıdaki satırları yazanlar olmak üzere- istifade edenler çoktur, fakat Ruslara bakış çe­lişkilidir. Gerek Paul Hauri­got benzeri yabancı yazarlarda gerek yerli yazarlarda Ruslar, faydalı bir eğlence işlevini ye­rine getirseler de yalancı, ah­lâken çökmüş figürlerdir. Paul Haurigot’nun başkahrama­nı Pierre’in âşık olduğu Luba sadece onu üzmekle kalmaz, rahat etmek için hem fahişe­lik, hem İngilizler hesabına casusluk yaptığı da sonradan ortaya çıkar. Casus Rus kadın teması Kemalettin Şükrü’nün Mütareke Acıları’nda da var­dır. Mustafa Remzi’nin Pasta­cı Kız romanında da başkahra­man bir pastanede garsonluk yapan bir Rus kadındır. Bu kez casusluk yoktur, ama sonuç yi­ne felâket olur: İki yakın arka­daş aynı Rus kadına aşık olur, nihayet roman bir cinayet ve iki intiharla kapanır.

    Devrin tanığı Samiha Ay­verdi ise, Halit Efendi adın­daki komşularının ölümün­den sonra konağının Beyaz Ruslara verilmesini anlatırken bu bakımdan daha açık ve net yargılarla konuşur: “Her oda­sını bir ailenin işgal ettiği bi­nanın bu yeni sakinleri ile be­raber, memlekete, Türk örf ve adetlerinin tanımadığı bir la­ubalilik, mahremiyeti hiçe sa­yan bir başıboşluk cereyanı da gelmişti. (…) Kağıttan çiçek yaparak bunları Taksim Mey­danı’nda satan eski Rus aris­tokrasisi mensuplarının ya da ordudan kaçmış generallerin getirdikleri ekmek parası, bu genç ve şuh kadınları asla tat­min etmiyordu. Etmediği için de kısa zamanda Halit Efen­di’nin evinden çıkıp, kendileri için tutulmuş garsoniyerler­de, aradıkları sefahata ve lüks hayata kavuşmuş bulunuyor­lardı. (…).”

    Şapkacılar, çamaşırcılar… Rus mülteciler İstanbul’un gece hayatını hareketlendirirken, gündüzleri şapka yapımı ve çamaşırcılıkla geçimini sağlamaya çalışanlar da vardı.

    Görüldüğü gibi yerli ve ya­bancı yazarların zihnindeki Rus kadını pek farklı değil­dir: Asil ama düşkün, kolay, rahat, para kazanmak fuhuş da dahil her şeye eğilimli. Ka­tegorize edilememiş, nereye oturtulacağı bilinememiş bir topluluk söz konusudur: Türk­ler için âdetleri başka, dille­ri başka insanlar, yabancılar içinse tipik şarklının özellik­lerini taşımayan, fakat batılı da denemeyecek, buna rağmen kültür, sanat birikimiyle ür­küten ve saygı uyandıran bir millet, hem küçümseme hem şefkat-merak karışımı hislerle seyredilen bir topluluk. Devrin edebiyatında bir bakıma bü­tün tuhaflıklarıyla kabul edil­miş, seyredilen, gözetlenen eg­zotik nesneler gibidir Ruslar.

    Yazarların bu bakışında yer almayan nokta ise, İstan­bul’a o devirde binlerce Rus’un (bazı kaynaklara göre birkaç sene içinde yüz elli bin) hiçbir sermayeleri, bağlantıları ol­madan geldiğidir. Çoğu İstan­bul’da, Gelibolu’daki kamplar­da zor koşullarda barındı, Av­rupa’ya gidenlerden sinemada, müzik alanında isim yapan­lar varsa da çoğu zor bir hayat sürdü. Bunu hem çeşitli ku­rumların raporları hem fotoğ­raflar ortaya koyar.

    REJANS BEYOĞLU

    Rejans lokantası: Bir kültür sofrası

    1932’de Beyoğlu’nda açılan Rejans erken Cumhuriyet devrinden başlayarak siyaset ve kültür adamlarının favori mekanlarından biri oldu. Dört sene önce kapanan restoran, yakın tarihte tekrar açılıyor.

    Rejans, Beyaz Ruslara çelişkili bakışın hayranlık kısmını kendinde cisimleştirmiş bir abide gibidir. Cumhuriyet devrinde elit bir toplantı ve eğlence mekânı olarak bir işlevi yerine getirmiş, dolayısıyla daha ziyade hayranlık ve takdir hisleriyle anılmış bir lokanta­dır. Ne şekilde, kimler tarafın­dan kurulduğuna dair rivayet muhtelif, oldukça da karışıktır. 2002’de müessesenin kendi bastığı bir kitap dahi kronolo­jiyi netleştirmez. Yaygın kanı Rejans’ın, İstiklâl Caddesi’nde, Olivo Geçidi 15 numaradaki yerinde 1932’de faaliyete başladığıdır. Kaynağı bilinmese de Beyoğlu’ndaki 1920’lerde faaliyette olan La Régence isim­li başka bir lokantanın sahibi Fransız Berthet’nin isim hakkını Mihail Mihailoviç’e devrettiği, onun da bildiğimiz Rejans’ın ku­rucularından olduğu iddia edilir. Mihailoviç’in ortakları olarak Tevfik Manars, Vera Çirik, Vera Protoppova’nın adı geçer.

    Bu karmaşık tarihçenin içinde, Rejans lokantasının bili­nen yerinde daha önce 1924’te Turquoise adında bir lokanta açıldığı bilgisi de yer alır. Esasen pek çok ünlü kurum gibi Re­jans’ın tarihçesi de tam olarak araştırılmış, birincil kaynak­lardan tespit edilmiş değildir. Rejans’ın müdavimleriyle ilgili olarak da –anılar hariç tutulur­sa- genellikle kulaktan kulağa gelen, kaynağı belirsiz bilgilere sahibiz. Neticede tartışmasız sa­yılan, Rejans’ın erken Cumhuri­yet devrinden başlayarak başta Atatürk olmak üzere siyaset ve kültür adamlarının en sevdiği yerler arasında olduğudur. 2011’de kapandığında ortakları arasında Rus yoktu.

    Esasen müessesenin şanı, ayrıntıları önemsiz kılacak kadar büyümüş olduğu için Re­jans’ın tarihi hakkında derinlikli bir araştırmaya ihtiyaç duyul­mamış olabilir. Rejans Cumhu­riyetin eğlence adabına cevap verir ve Cumhuriyet ekabiri kuşak farklarına rağmen aynı kültür çevresine ait olduğunu Rejans’ın kibrit patatesli “Boeuf Stroganoff” ve sarı votkası eşliğinde idrak eder.

    Rejans yeni bir işletmenin elinde yakında yeniden açıla­cak. Bu müjdeyi bir haber sitesi “açıldığı yıllarda Ferhan Şensoy, Bedri Baykam, Enis Batur, Cahide Sonku, İbrahim Çallı, Haldun Dormen, Atilla Dorsay gibi kültür ve sanat camiasının büyük isimlerinin müdavimi olduğu Rejans…” diye veriyor. Haber sitesinin hemen hepsi halen hayatta olan bu isimleri 1930’larda lokantanın müdavi­mi sayması, esasen Rejans’ın ve canlandırdığı kültür silsilesinin değişmezliğine olan bilinçsiz bir inançtan olsa gerek.