Sovyet Devrimi’nin önderlerinden Troçki, Stalin’le giriştiği iktidar mücadelesini kaybettikten sonra 1927’de Kazakistan’a sürgüne gönderilmişti. Sabık Harbiye Halk Komiseri, 18 Ocak 1929’da “karşı devrimcilik” suçlamasıyla Komünist Parti üyeliğinden de atılacak, ardından sınırdışı edilecekti. Troçki, yeni sürgün diyarı İstanbul’da kısa süreler dışında 1929-1933 arasında Büyükada’da yaşadı, içlerinde Sürekli Devrim, Rus Devrimi Tarihi ve Hayatım’ın da bulunduğu önemli kitaplar kaleme aldı. Cumhuriyet’in 2 Nisan 1929 tarihli nüshasında yer alan “Dün Troçki’nin resmini almaya muvaffak olduk” başlıklı habere eşlik eden fotoğraf, devrim liderinin Rus elçiliğindeki kısa ikametinden sonra geçtiği Tokatlıyan Oteli’nden ayrılırken gizlice çekilmiş. Troçki’nin iktidardan düştükten sonraki ilk fotoğrafı…
Kalan Müzik, gramofon plaklarının müziğe kazandırdığı ilk ve en büyük şöhret olan Tanburi Cemil Bey’in külliyatını yayımlıyor. Bu yıl yüzüncü ölüm yıldönümü olan ve “Benzeri görülmemiş bir sazende” olarak tanımlanan Cemil Bey, kendinden önceki müzik anlayışlarını ters yüz ederek değiştirmişti.
Mart ayında çıkacak olan, 10 CD, bir LP ve bir de kitaptan oluşan Tanburi Cemil Bey Külliyatı’nda 1905-1915 yılları arasında Tanburi Cemil Bey tarafından üç ayrı plak firması için yapılmış toplam 130 kayıt bulunuyor. Birçok yazarın katkıda bulunduğu derleme kitap ise Tanburi Cemil Bey’in kişiliğini ve müziğini anlatırken, dönemin İstanbul’u ve kültür-sanat dünyasına dair çok sayıda ipucu da içeriyor. 140 sayfalık kitapta Cemil Bey’in yaşam hikâyesi, kendi eserlerini el yazısıyla değerlendirmesi, anılar, hakkında söylenenler ve yazılanlar, külliyatta yer alan ve ulaşılamayan tüm plaklarının listesi, kayıt tarihleri, katalog numaraları, bilinmeyen, az bilinen fotoğraf ve belgelerden oluşan bir içerik sunuluyor.
Tanburi Cemil Bey
1871’de doğan ve 1916 yılında henüz 45 yaşında hayata veda eden Tanburi Cemil Bey, adını aldığı tanbur ve icat ettiği yaylı tanburla birlikte anılan ama bu iki sazın yanı sıra kemençe, lavta, viyolonsel ve rebabda da virtüöz sayılan, tar, bağlama, cura, divan sazı, bozuk, tanbura, zurna gibi halk sazlarını da çok iyi seviyede çalmış, 12 yaşından itibaren “harika çocuk” özellikleri gösteren büyük bir usta. Hakkı Süha Gezgin’in kendisini, “Edebiyatımızda Hamid neyse, musikimizde de Cemil odur. Hamid nasıl Fuzuli’den Nedim’den, Şeyh Galib’den topladıklarını dehâsının terkip teknesinde yoğurup yepyeni bir sanat yaratmışsa, Cemil de, Dede’lerin, Itrî’lerin muazzam mirasından bambaşka bir nağme kâinatı kurmuştur” demesi de bundandır.
Klasik tarzda çalmanın yanı sıra, kendinden eski bazı tanbur ustalarının “hokkabazlık” olarak nitelediği geleneksel metodun dışında bir çalma metodu da geliştiren ve Türk Musikisi Ansiklopedisi’nde, “Tanbur, kemençe ve lavtada ondan iyi sazende yetişmediği muhakkaktır” diye söz edilen Cemil Bey’in Türk müziğinde devrim yaptığı ve son yüzyıl musikisine yön verdiği kabul ediliyor.
İlhamı aşktı
Tanburi Cemil Bey’e ait notaya alınmış Uşşak Taksim (en üstte). Oğlu Mesud Cemil babasını, “O, filhakika bir âşıktı. Lakin bu aşkı hangi şey hakkında duyduğunu o da bilmezdi. İsimsiz, vücutsuz bir şeye âşıktı” diye anlatır.
Tanburi Cemil Bey’in geçmişteki birçok müzik adamının aksine gramofon ve kayıt dönemine yetişmiş olması hepimiz için çok büyük bir şans. Zira özel toplantılar ve plaklar dışında çalmamış, Darülbedayi’de hayır cemiyetleri yararına verilen bir iki konser dışında sahneye çıkmamış bir sanatçı Cemil Bey.
Cemil Bey’in aile mensupları her biri birkaç dil konuşan, bir müzik aleti çalabilmenin yanı sıra güzel sanatların diğer kollarıyla da ilgilenen, resmi devlet görevlerinde çalışan insanlardı. Genelde yurt dışı görevi yaptıkları için Batılı yaşam tarzını benimsemişler, Cemil Bey de böyle bir ortamda yetişmişti.
Cevad Memduh Altar, 1908 Meşrutiyet’inde Chopin ve Tanburi Cemil Bey adlı yazısında Cemil Bey’in Batı müziğiyle ilişkisine dair şunları aktarıyor: “Tanburi Cemil, romantik şahsiyetinin üç dayanağından birini teşkil eden Avrupa musikisiyle nazari olarak meşgul oluyor ve zamanının aristokrasi muhitlerinde büyük bir hürmet ve muhabbet gördüğüiçin, bu muhitte sevilen Garp musikisine ait eserleri dikkatle dinliyor ve saraylarda Avrupalı musikişinaslarla tanışıyordu. Cemil, bu temasları arasında, eski Osmanlı vezirlerinden Şerif Ali Haydar Paşa’nın nezdinde, devrin büyük piyanisti Godowsky ile tanıştı. Paşa’nın konağında misafir kalan büyük piyanistle, hassas ve romantik Türk musikişinası arasında, müzik yolu ile his teatileri günlerce sürdü. O zamana kadar Cemil, Chopin’in yalnız resmini görmüş, Lavignac ve Marmontel gibi Fransız müelliflerinin eserlerinden biyografisini merakla okumuş olduğu halde, Chopin’in hakiki hüviyeti hakkında Godowsky vasıtasıyla derin bir intiba edinmişti”.
Tanburi Cemil Bey’in plaklarından bazıları.
Ailesinden Batı terbiyesi alan, Jules Verne’in Ay’a Seyahat romanını tercüme edecek kadar Fransızca bilen, Batı müziği ve edebiyatının yanı sıra plastik sanatlarını da yakından takip eden Tanburi Cemil Bey halkın müzik zevklerini de yakından takip eder. Müzik zevkini besleyip zenginleştirecek her şeye açık olduğu için kendini fildişi kulelere kapamamıştır. Bazen güzel bir ezgi okuyan dilencinin peşine takılır, bazen Roman mahallelerine gidip oralı müzisyenleri dinler.
Cemil Bey’in eli
Arkadaşı Mahmud Demirhan, Cemil Bey’in oğlu Mesud Cemil’e yazdığı bir mektupta şöyle demektedir: “Ekseriyetle beraber gezmelerimiz arasında maceralarımız da olurdu. Bir defasında Sulukule’ye kadar gittik, kızlara şarkı ve mâni söylettik; oyunlar oynadılar, sonunda bizi eğlendirmek için bir de kavga taklidi yaptılardı. Yine bir gidişimizde içlerinden biri Cemil Bey’i tanıdı, “A be ne duruyorsunuz, hani şu meşhur Cemil Bey gelmiş…” diye haykırarak, bütün mahalleyi ayağa kaldırdı, genç, ihtiyar, kadınlı, erkekli hepsi etrafımızı sardılar, rakılar, mezeler hazırladılar. Nereden bilip buldular bilmem, biraz sonra kötübir kemençe getirip Cemil’in eline verdiler, yalvardılar, yakardılar, çalmasını rica ettiler. Kemençeyi görünce Cemil Bey çocuk gibi sevindi, biraz kirişleri değiştirdi, düzeltti; onun için hiç sazın kötüsüolur mu? Ötekilerin kemanı, lavtası ve darbukası, zilli maşaları ile beraber bir uşşak peşrevi ve pek kıvrak okudukları bir iki şarkıdan sonra oyun havalarına başladılar. Bir neşe, bir zevk harareti ikimizin de bütün asabımıza yayıldı; sanki kırk yıldır onların içinde yaşamış ve bütün bu tarz havaları onlarla beraber meşk edip öğrenmiş gibi Cemil Bey’in öyle bir çalışı, öyle bir kıvraklığı vardı ki ben şaşırdım, onlar gelip gelip ellerini öptüler.” (Mesud Cemil, Tanburi Cemil’in Hayatı, Sakarya Basımevi, Ankara, 1947).
Tanburi Cemil Bey’in kendi plaklarının değerlendirmelerini yazdığı not defteri.
Bu büyük sanatçı etrafına topladığı bütün hayranlık ve sevgiye rağmen daima kederli, mahzun ve gayrımemnun olarak yaşar ve henüz 45 yaşındayken hayata veda eder. Ölüm sebebi veremdir ama oğlu, “Tanburi Cemil’i öldüren verem mikrobu değil, sadece romantizmi ve refulmanlarıdır” demektedir.
Buraya kadar hep kitapta yazılanlardan söz ettik. Ama kitap külliyatın sadece küçük bir parçası. 10 CD ve bir LP’de Cemil Bey’in tanbur, kemençe, yaylı tanbur, viyolonsel ve lavtayla icra ettiği taksimler, peşrevler, saz semaileri, zeybek, sirto, operet; Hafız Âşir, Hafız Osman, Hafız Yaşar, Hafız Sabri ve Hafız Yakub’un okuduğu gazel ve şarkılara eşlikleri yer almaktadır. Kayıtların çoğu ilk kez CD’den dinlenebiliyor. Yakın zamana dek bu büyük ustanın külliyatını bir araya getirmek yalnızca bir hayalden ibaretti. Cemal Ünlü ve Aziz Şenol Filiz başta olmak üzere Tanburi Cemil Bey hayranı bir avuç insanın çabalarıyla, Niyazi Sayın, Işık Yazan, Melih Özaltıner başta olmak üzere on koleksiyonerin arşivlerinde bulunan kayıtlarının yanı sıra yurt dışındaki koleksiyoner ve araştırmacıların arşivlerinden de yararlanılarak hazırlanan külliyata emeği geçen herkese teşekkür borçluyuz.
KAYITLAR NASIL YAPILIRDI
Gramofon plaklarının ilkbüyük şöhreti
Yirminci yüzyıl yeniliklerle gelmişti. Sinematograf, fonograf, gramofon gibi buluşlar insanlığın en eski hayallerini gerçekleştiriyor, görüntü ve sesin kaydedilmesini sağlıyordu. Geçmişte yaşayan pek çok değer, kayıt altına alınmadığından unutulup gitmişti. Cemil Bey yüzyılın ilk on yılında, gramofon plaklarının musiki sanatına kazandırdığı ilk büyük şöhret oldu.
Ancak Cemil Bey’in plaklarını doldurduğu yıllarda, gramofon da emekleme çağındaydı. Mikrofonlu kayıt düzenine henüz geçilmişti. Cemil Bey, kayıt sırasında sazını bir borunun önünde çalıyordu. Plak kaliteleri de sonraki yıllara göre oldukça düşüktür. İğnelerin metalleri, sıradan alaşımlardı. Henüz, plakları koruyucu özellikleri geliştirilmemişti.
Eski plaklardaki bir başka olumsuzluk, fabrika imalat hatalarıdır. Hemen hemen bütün plaklar kusurlu üretilmişlerdir.
Tanburi Cemil Bey’in plak doldurmaya ısınması da kolay olmamıştır. Oğlu Mesud Cemil babasının plak doldurmaya gidişini şöyle anlatır: “Fonografın, iptidai şeklinden ve sesin çoğaltılması mümkün olmayan bir teknikle, kovanlara çizildiği zamanlardan şimdiki, teksiri kabil (çoğaltılması mümkün) plaklara intikaline kadar bu yeni icat onu hem çekmiş hem tiksindirmişti.
“Bu plak çalışmalarında en canlı hatıralarımın birincisi, plak doldurmaya gideceği günlerde babamın buhran derecesinde düştüğü sinirlilik halidir. İstemeyerek yaptığı bundan daha üstün hiçbir iş yoktur sanırım.
“Her seferinde Şevket Bey’in bin dereden su getiren yumuşak, kandırıcı talakatiyle (tatlı diliyle) sakinleştirilmesi icap eder, nihayet sararmış yüzünün gergin çizgileri ile küçük evden çıkar, anahtarı hiddetle büyük evin taşlığına fırlatır; her an geri dönmeye hazır olduğu halde çıkar giderdi”.
Elektrikli mikrofon öncesi boruyla orkestra kaydı.
Konuşulamayanı araştıran, tabulardan korkmayan, yasaklardan yılmayan, Kadın Argo Sözlüğü’nün yazarı, gözüpek dil savaşçısı ‘muzır’ gazeteci Filiz Bingölçe 51 yaşında hayata veda etti.
Sözlük yazmak büyük bir emek ve sabır işi. Eğer söz konusu daha önce eşi benzeri yazılmamış bir sözlükse, çöldeki kumu süpürmeye çalışan bu meczuba sonsuz bir ‘dil aşkı’nı da ekleyelim. Kadın Argo Sözlüğü meraklı, çalışkan, şen şakrak, hayata aşık, dile aşık, edepsiz ve iffetsiz bir kadının yazdığı, daha önce hiç yoklama çekilmemiş kadın dilini, kadın yaratıcılığını, fantezilerini, alaylarını ortaya koyan bir sözlük. Fakat hiçbir sözlüğün asla sadece bir sözlük olmadığı gibi, Kadın Argo Sözlüğü de sadece bir sözlük değil; şehirli, köylü, kasabalı, bekar, evli, genç, yaşlı, yüzü yaralı, ciciği bereli, lanetli, defolu kadınların ruhuna ayna tutan, süslü Pakizelerin, buydum Ayşelerin, mor menekşelerin, alçak köftelerin, deliksiz incilerin, akıl güllerinin diline tercüman olan sosyokültürel bir araştırma, kadınlararası bir dil oyunu, erkeklere kapalı bir ada, kadınlara has bir makara kukara. Alanında bir ilk olan bu sözlüğün sunuş yazısında, “Kişinin tek başına sözlük yazması, sözlük üretmesi desem daha doğru, tatlı bir tür çılgınlıktır,” diyor Hulki Aktunç. Bahsettiği ‘tatlı çılgın’ Filiz Bingölçe. 2001’de henüz 36 yaşındayken ceza sahasına giriyor ve kadın dünyasının bu kendine has alaycı dilini kitaplaştırıyor. Sen misin dilinin argosuyla erkek-egemen topluma bulaşan? Erkek argosuna “genel dil unsuru” muamelesi yapan devlet, Filiz Bingölçe’yi, “toplumu yayın yoluyla tahrik etmek, cinsel arzularını uyarmak” suçundan yargılıyor; beş yıl sonra, sağolsun, suçsuz buluyor. Erkek kısmı kadın dilinden tahrik oladursun, 2005’te sözlüğün ikincisi yayımlanıyor. Bu ülkede araştıran ve üreten bir birey olarak yetişmek zaten zor zanaat. Bir de seni hor gören bir devlet, sana karşı işleyen bir adalet ve seni hırpalamaktan zevk alan bir karşı cins varken heyecanını hiç kaybetmeden üretmek apayrı bir meziyet. Filiz Bingölçe böyle bir kadın. Rahat durmuyor, Futbol Argosu Sözlüğü (2005), Asker Argosu Sözlüğü (2005), Tanıklarıyla Osmanlı Argosu Sözlüğü (2011) gibi benzersiz eserleri ve araştırmaları yazıyor, kurduğu Alt-Üst Yayınları’yla, Enderunlu Fazıl’ın 18. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kadınlar coğrafyasına dair Zenânnâme’sini, Galip Paşa’nın 19. yüzyıl Anadolusu’ndaki cinsel gelenekleri anlatan Mutayebat-ı Türkiyye’sini Türk yazın hayatına kazandırıyor.
30 Ocak 2016’da Türkiye çok genç, çok değerli bir araştırmacısını, şahakulade bir yazarını kaybetti. Adını hiç unutmayalım, kırpıp kırpıp yıldız yapalım.
KADIN ARGO SÖZLÜĞÜ’NDEN
Adisababa: Saç sakal birbirine karışmış bakımsız adam
Bingo: Orgazm
Cicik: Meme
Elektrikli battaniye: Çekici ve işini iyi yapan jigolo
12 Eylül, ardında korkunç istatistikler bıraktı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 650 bin kişi gözaltına alındı, 44 bin 267 kişi hapse, 420 kişi ölüme mahkum edildi. 171 kişi işkencede, 50 kişi idam sehpasında can verdi. Fotoğraftaki insanlar ise istatistiklerde “bölge dışına sürülenler” maddesinin karşısında yazan 7 bin 233 rakamını oluşturmakla meşguller. O günlerde sokaklardan toplanan, sorgu sonucunda somut suç isnat edilemeyen fakat komutanın, mesela cinsel kimliğinden ya da sadece tipinden hoşlanmadığı için “şüpheli” bulduğu kişiler sıkıyönetim bölgesi dışına çıkartılıp serbest bırakılırdı. Sürülmek için vagonlara bindirilen bu insanlar o gün farkında değillerdi belki ama, 12 Eylül istatistiklerinin “şanslı” mağdurlarıydı.
Eskiden SMS, Whatsapp, Facebook yoktu ama aşk hep vardı. Aşk virüsünü gönül yoluyla kapanlar “beğendikleri” kızlara, çocuklara duydukları ilgiyi, uzak düştükleri sevdiklerine hissettikleri hasreti sevda temalı kartpostallarla iletirdi. Sevgililer Günü’nün kökeni hakkında rivayet muhtelif. Fakat özel kartpostallar tasarlayıp bastıran, böylece bu günün dev bir sektöre dönüşmesini sağlayan zatın kimliğinde herkes hemfikir. 1800’lerin ortalarında kurduğu “New England Valentine Şirketi”nin piyasaya sürdüğü özel kartpostallar müthiş rağbet görünce, Amerikalı grafik sanatçısı Esther Howland da “Sevgililer Günü’nün annesi” ünvanını kazanıyor. Fakat aşıkları senede bir gün keser mi? Bayramı, seyranı bahane edip sevda kartpostallarıyla ilan-ı aşk etme adeti, hem Batı’da hem de Türkiye’de uzak bir geçmişe dayanıyor.
Esther Howland’ın kendi elleriyle tasarladığı “Bağlılık” isimli kabartmalı Sevgililer Günü kartpostalı 1870’li yıllara tarihleniyor. Fakat kartın ne ön ne de arka yüzünde herhangi bir Sevgililer Günü ibaresi yer almıyor.
Matbaa teknolojisindeki gelişmeler sayesinde kabartma, derinlik ve gerçeklik duygusu vermek için kullanılan tek yöntem olmaktan çıktı, doğrudan üç boyutlu kartlar üretilebilir hale geldi. 1920’li yıllara ait bu sevda kartında ayrıca aşkı ifade etmek için kalp sembolünün ve “Sevdiğime” (To my Valentine) ibaresinin yer almaya başladığı dikkat çekiyor.
İngiltere’den gelen el yapımı bir Sevgililer Günü kartından etkilenen Esther Howland, bir düzine kadar kart tasarladı, onları babasından aldığı küçük sermayeyle bastırdı. Satıştan 200 dolarlık mütevazi bir gelir bekliyordu ama kartları ona 5000 dolar kazandırdı. Kurduğu şirketin cirosu kısa zamanda o günler için astronomik sayılabilecek bir rakama, 100 000 dolara ulaştı.
Aşk tanrısı Eros ve sevgilisi Psyche’nin mitolojik ve meleksi aşkları Sevgililer Günü kartlarının en önemli ilham kaynağı olmaya devam ediyor, 1900’ler.
13 Şubat 1913 tarihinde Kirkland ABD’den postalanmış bir Sevgililer Günü kartı. Mesajı zamane gençlerinin anlamakta zorlanacağı kadar naif: Küçük oğlan şöyle dedi küçük kıza “Seni beğeniyorum çünkü bukle bukle saçların” Bunun üzerine küçük kız yazdı tahtaya “Ben de beğeniyorum seni, çünkü dümdüz senin saçların”
Modernite öncesi romantik çağlarda tutkulu mesajlar göndermekten çekinen utangaç aşıklar, sevgilerinin temizliğini ve ciddiyetini vurgulamak için “haberci” olarak Eros ve Psyche’nin asri versiyonları olan kız ve erkek çocukları seçerlerdi, 1920’ler.
Romantik aşk ile Aziz Valentine arasında bağlantı kuran en eski kaynaklar 14.yüzyıl tarihli. Bunlarda Fransa ve İngiltere’de 14 Şubat’ın kuşların çiftleşme günü olarak kutlandığını belirtiyor. Günün bu “sevgi böceği” özelliğinden dolayı sevgililerin birbirlerine güzel sözler yazılı notlar vermesi ve bu notlarda muhataplarına “My Valentine” diye hitap etmesi gelenekselleşiyor.
Lupercalia bayramının arifesi olan 14 Şubat’ta küçük kağıtlara isimler yazılır, çekilen kurada eşleşen genç erkek ve kızlar çift olmaya hak kazanırdı. Bu tensel şölene gönderme yapan kartpostallar, 1910’lar.
Batı’dan transfer edilen bir gün için Türkiye’de basılan bu kartın Batı mitolojisinden etkinlenmesi (!) hiç şaşırtıcı değil. Esas şaşırtıcı olan, kartın üzerindeki “Geçmiş Sevgililer Günün Kutlu Olsun” ibaresi.
Şubat, antik çağlardan beri aşk kokan bir aydır. Eski Yunan’da Ocak ile Şubat ayının ortalarını birleştiren zaman dilimi olan Gamelyon ayında, Zeus ile Hera’nın evlilikleri kutlanırdı. Antik Roma’da ise 15 Şubat, bereket tanrısı Lupercus’a adanmıştı. O gün keçiler kurban edilir, Lupercus kültü rahipleri sokaklarda dolaşarak herkese dokunurdu. Bu ilahi dokunuşun doğurganlığı artırdığına inanılırdı.
Sevda kartlarının bir önemli özelliği de, karşı tarafın boş olup olmadığını anlamaktır. Seviyor, sevmiyor… Seviyor, sevmiyor… Seviyor sevmiyor… 1920.
Sevgililer Günü belki de dünyada en çok evlilik teklifinin yapıldığı gündür. Mesaj açık: Sana rüya gibi bir izdivaç, cennet gibi bir hayat vaat ediyorum. 1940’lar.
Sevdiği erkeği bekleyen bir kadın tarafından gönderilmek üzere hazırlanan bu kartın Amerikan Posta İdaresi’nce Sevgililer Günü’ne özel bastırılmış pulu da aşk temalı. 1960’lar.
Valentine’in kavuşamayan aşıkları birleştirdiği için İmparator Claudius tarafından öldürüldüğü efsanesini hiçbir zaman kabul etmeyen Katolik Kilisesi, 496 yılında 14 Şubat’ı Aziz Valentine günü ilan etmiştir. Fakat kilisenin Valentine’i bir çöpçatan değil, Hristiyan olduğu için öldürülen bir azizdir. 1969 yılında Vatikan bu günü takviminden çıkartacaktır.
Cephedeki eşlerine mevsimler geçse de aşklarının bitmediğini anlatmak isteyen kadınları hedefleyen kartpostal “Aşkın Mevsimleri” başlığını taşıyor. İlkbahar, doğan aşk. Yaz, yakıcı aşk. Sonbahar, tutkulu aşk. Kış, samimi aşk.
“Aşk termometresi” başlıklı bu kartta aşağıdan yukarıya doğru aşkın ateşi yükseliyor: Sakin Aşk, Şefkatli Aşk, Tutkulu Aşk, Çılgın Aşk, Yakıcı Aşk, 1916.
“Aşk Saati” başlıklı kartın üzerindeki “Seni Bekliyorum” ibaresinin karşısında haftanın bütün günleri sıralanıyor. Saatin kadranında ise akrep ve yelkovan bulunmuyor, 1940.
Sevda kartına, gönderenin aşkının çapını belirten esprili mesajlar ya da incelikli dizeler eklenmesi de Sevgililer Günü’nün olmazsa olmazlarındandır. Üreticiler Birinci Dünya Savaşı’nda cephedeki eşlerinin moralini yükseltmek isteyen kadınlar için “konuşan kartlar” imal ettiler.
Clark Gable, Vivien Leigh. Rüzgar Gibi Geçti, 1939.
Humphrey Bogart, Ingrid Bergman. Casablanca, 1942.
Ömer Şerif, Julie Christie. Doktor Jivago, 1965.
Ryan O’Neal, Ali MacGraw. Love Story (Aşk Hikayesi), 1970.
Üzerlerinde büyük aşk filmlerinin efsane çiftlerinin fotoğraflarının basılı olduğu kartpostallar da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hem dünyada hem de Türkiye’de sevda kartı olarak kullanıldılar.
Altındaki “Bonne Année” yazısından orijinalinin ecnebi bir yılbaşı tebriği olduğunu anladığımız kartpostal, alaturka bir sevda kartına dönüştürülmüş. Gönderen hanım, kartı kalp şeklinde kestiği kendi resmi ve çiçeklerle süslemiş. Yukarıdaki notta “Bayram-ı şerifiniz said (kutlu) olsun efendim” yazıyor, 1920’ler.
Türkiye’de Sevgililer Günü’nün kutlanmadığı, sevda kartpostallarının bulunmadığı günlerde de insanlar sevdiklerine, hoşlandıklarına duygularını iletmenin bir yolunu buldular. Meşreplerine göre, bazen zarifane, bazen dahiyane (!) yöntemler kullandılar.
Türkiye’de basılan Sevgililer Günü kartpostallarının ilk örneklerinden biri, 1980’ler.
Türkiye’de Sevgililer Günü kutlamaları 80’li yıllardan itibaren yaygınlaştı. Fakat daha önceleri de insanlar çoğunlukla bayram günlerini, yaşgünlerini fırsat bilerek aşıklarına, eşlerine sevda kartpostalları gönderirlerdi.
Çin’de doğan, dünyanın birçok ülkesinde yaşayan, milliyetçilik kavramına yeni boyutlar getiren başeseriyle global bir üne kavuşan politik bilimci Anderson, 13 Aralık 2015’te Endonezya’da hayata gözlerini yumdu.
Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de en ünlü kitabı Hayali Cemaatler’le tanınan Benedict Anderson (Türkçe’deki diğer kitabı, Üç Bayrak Altında Sömürgecilik Karşıtı Tahayyül’dür.) 79 yaşında aşık olduğu ülke Endonezya’nın Cava adasında öldü.
Son günlerinde Japonca yayımlanan kendi anılarını tercüme etmekteydi: Sınırların Ötesinde bir Hayat. İrlandalı bir baba ile İngiliz bir anadan Çin’de doğmuş, İngiltere’de Cambridge’te eğitim görmüş, İrlanda, Endonezya ve Kaliforniya’da yaşamış, bir dizi Avrupa dilinin yanısıra Endonezya, Cava, Tayland ve Filipinler (Tagalog) dillerini öğrenmiş, bu ülkelerin tarihi, sosyal ve kültürel dünyası hakkında yazmış ve New York’taki Cornell Üniversitesi’nde hocalık yapmış bu ilginç entelektüeli başka hangi kitap ismi daha iyi tanımlayabilirdi ki?
Anderson Endonezya’daki darbenin gerçek mahiyetini ifşa edince; diline, tarihine ve insanına yakın olduğu Endonezya’ya 26 yıl boyunca gidemedi. Ancak Suharto rejimi devrildikten sonra, 1998’de eserlerinin büyük bir kısmını hasrettiği Endonezya’ya dönebildi.
Anderson’u dünyaya tanıtan Hayali Cemaatler (1983), milliyetçilik alanındaki çalışmalara yeni bir boyut getirmiştir. Genellikle Fransız Devrimi’nin ürünü olarak sunulan milliyetçilik kavramına, ayrıca bu konuda genellikle Batılı örnekler üzerinden yürütülen tartışmalara Güney Doğu Asya’yı da katarak konuya tarihi, coğrafi ve sosyolojik bir derinlik kazandırmıştır.
Amerika’nın Vietnam savaşında yenilgiye uğrayıp çekilmesinden birkaç yıl önce milliyetçiliğin kökenleri üzerine yazdığı kitap, Amerikan yenilgisinden bir kaç yıl sonra “komünist” denilen ülkeler arasında (Vietnam-Kamboçya, Çin-Vietnam) milliyetçi savaşların başlamasıyla daha da büyük bir önem kazanmıştır. Hayali Cemaat daha sonraki yıllarda Facebook, Ukraynalılar, Meksikalı kadınlar, futbol dünyası gibi pek çok değişik konuda yapılan araştırrmalarda; tarih, coğrafya, toplumbilim gibi çok farklı disiplinler tarafından referans kitabı olarak kullanılmıştır. Yapıt kimilerince her şeye rağmen Avrupa merkezci olarak nitelenmiş olsa da milliyetçilik alanında vazgeçilmez olmuş, son elli yılın en önemli eserleri arasında sayılmıştır.
Endonezya’nın yanı sıra Tayland ve Filipinler’in de toplumsal, kültürel ve siyasal dokusuna ilişkin çalışmaları olan Anderson, ünlü İngiliz tarihçisi Perry Anderson’un da kardeşiydi.
Bugün belki de yüzlerce benzeri arasında kaybolup gidecek bir ‘cemiyet haberi’, Cumhuriyet gazetesinin 24 Şubat 1931 tarihli nüshasında kendisine iki sütuna yer buluyor. Haberde, Darülbedayi artistlerinden Hazım (Körmükçü) Bey’in tertip ettiği Karagöz balosunun Tepebaşı tiyatrosunda gerçekleştiği belirtiliyor. Pazartesi gününe ve bayram sonrasına denk gelmesi katılımı biraz düşürmüş gerçi ama “Karagöz ve Hacivat kılığına girmiş gençlerin dansetmeleri hayli eğlenceli oluyordu” diye devam eden haber ve fotoğraftan eğlencenin tavan yaptığı anlaşılıyor. Haberi kaleme alan muharrir ise bu tür maskeli baloların gelecekte çok tutulacağına muhakkak gözüyle bakıyor.
CINS-I ÂLÂ CIGARA KAĞIDI Uğur A. Yeğin İstanbul Müzayede Yayınları
Tütün, 19. Yüzyıl başlarından itibaren ince sigara kağıtlarına sarılarak içilmeye başlandı. İpeği andıran o dönemin sigara kağıtları, renkli, gösterişli, şık tasarımlı katlanabilen kağıt ambalajlar içinde satılırdı. Pek çok firma tarafından üretilen bu tarz sigara kağıtları 20. yüzyılın başlarına kadar hem Avrupa hem de Osmanlı Devleti topraklarında yaygın olarak kullanıldı. Osmanlı Devleti, topraklarının çok geniş bir alana yayılmış olması ve tütün kullanımının yaygınlığı nedeniyle sigara kağıdının en büyük pazarıydı. Osmanlıca, Fransızca, Ermenice, Rumca, İbranice, Ermeni harfli Türkçe, Yunan harfli Türkçe sigara kağıtları Osmanlı Devleti’nin kültürel zenginliğini de ortaya koyuyor.
Uğur Yeğin, alt başlığı, “Sigara Kağıdı Ambalajları Üzerinden Osmanlı’da Grafik Sanatına Bakış” olan kitabında, Osmanlı coğrafyasında üretilen kağıtların grafik tasarımlarının başarısına dikkat çektikten sonra bu tasarımcıların Avrupalı meslektaşlarıyla yarışacak seviyede olduğunun altını çiziyor. Çizimlerin güzelliğine diyecek yok gerçekten. Zaten yazarın kendisi de tasarımların güzelliğinin etkisi altında kalıp 15 yıl önce sigara kağıdı koleksiyonu yapmaya başlamış, bu koleksiyon konuyu araştırmasına, araştırmaları da bu kitaba dönüşmüş.
İstanbul’da üretilmiş saatli kağıt (altta). Trieste’de üretilmiş kadın çizimli kağıt (altta sağda). İkisi de Osmanlıca-Fransızca.
ARAŞTIRMA
ESKI YAKINDOĞU’DA KENT, BELLEK, ANIT
Kentler ve toplumsal kimlik
Chicago’daki Illinois Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde öğretim üyesi olan Ömür Harmanşah, bu kitapta, kent mekânlarının toplumsal bellek ve kimliği şekillendirdiğini, bu mekân kurma pratiğinin siyasi edim ve devlet gösterisi alanları olduğunu iddia ediyor. Geç demir çağında (MÖ 1200-850) Asur ve Suriye-Hitit hükümdarlarını; kentlerin inşası, sulama kanalları yapımı, anıt dikme ve halk festivalleri düzenleme pratikleri etrafında gelişen resmi söylemini inceliyor.
ALMANAK
CAN ALMANAK 2015
Sansürsüz Almanak
Yekta Kopan, Zeynep Miraç, Sibel Oral ve Emre Taylan’ın hazırladığı, birçok yazarın ve sanatçının da katkıda bulunduğu almanakta 2015 yılının kültür ve sanat olayları, “sansürsüz” olarak yer alıyor. Almanak incelendiğinde kültür-sanat dünyasından birçok önemli haberin artık ana akım medya tarafından sansürlendiğini, eğer şanslıysak haberi başka kanallardan öğrendiğimizi fark etmemek imkansız. Yani boşuna “Sansürsüz Kültür Sanat Yıllığı” dememişler.
DENEME
1930’LARDA ANKARA
Avusturyalının gözüyle Türkiye
İnsan bu isimde bir kitaba başlayınca haliyle 1930’lu yılların Ankara’sını okumayı bekliyor ama kitapta 1930’lu yılların Ankara’sına dair bir şey yok. 1930-1932 yılları arasında Ankara’da Avusturya Büyükelçiliği müsteşarı, 1933’te Avusturya Büyükelçisi olarak bulunan yazar Türklerin tarihi, Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemi ve Türkiye’nin geleceğiyle ilgili düşüncelerini paylaşıyor kitabında. Özellikle göçebe kültürün Anadolu’daki etkileriyle ilgili enteresan gözlemleri dikkat çekici.
AYVALI-AYVALIK: DÖRT YAZAR, ÜÇ KUŞAK, İKI YAKA Soloúp Çeviren: Hasan Özgür Tuna istos yayın
Yunanistan’da 2015 yılı en iyi çizgiroman ve en iyi senaryo ödüllerine layık görülmüş Ayvali-Ayvalık: Dört Yazar, Üç Kuşak, İki Yaka isimli grafik roman, İstos yayın etiketiyle yayımlandı. Kitap, Ege’nin tarihine damgasını vurmuş Nüfus Mübadelesi’ni merkezine alarak 100 yıllık bitmeyen göçü/göçmenliği, acıda birleşen halkların tarihini ve hikâyelerini yalın ve ajitasyona başvurmayan bir dil ve görsellikle anlatıyor.
Ayvalık kökenli üç ayrı kuşaktan dört yazarın hikâyelerini günümüzde gerçekleşen Midilli ile Ayvalık arasındaki bir yolculuğun içine harmanlayan Ayvali-Ayvalık’ı yayınevi bir zaman yolculuğu olarak tanıtmış.
Osmanlı dönemi Ayvalık’ını ve Ege’de gündelik hayatı/ kişileri tasvir eden yazar ve ikonograf Fotis Kondoğlu’nun anlatısıyla başlayan yolculuk, Amele Taburları sürgününden sağ kurtulmayı başarmış az sayıda Rumdan biri olan Ayvalıklı öykücü İlias Venezis’in 1922 yılı anlatısıyla devam ediyor. Daha sonra İlias Venezis’in ablası Agapi Venezi-Molivyati aynı olayları bu kez kadın bakış açısıyla ve bir Türk subayıyla yaşadığı çarpıcı günlerin gücüyle anlatıyor. 2014 senesinde kaybettiğimiz çağdaş Ayvalıklı yazar ve çevirmen Ahmet Yorulmaz’ın kaleme aldığı Giritli Hasan’ın hikâyesinde Balkan Savaşları’ndan Nüfus Mübadelesi’ne uzanan yıllar boyunca Girit Türklerinin maruz kaldığı baskı ve cinayetler aktarılıyor. Çizer ve anlatıcı Soloúp’un ise giriş bölümü olan ‘Zeybekiko’ ve kapanış bölümü olan ‘Köroğlu’nda geçmişin hikâyelerinden çıkarttığı soruları ve çözümsüzlükleri bugünün karakterlerine tartıştırıyor.
Kitabın sonundaki zengin kaynakça, biyografiler, sözlük ve aile fotoğraf albümü de bu hacimli grafik romanın okuyucuya sürprizi olmuş.
Ayvali-Ayvalık “Hatırlamaya” dair bir grafik roman olan Ayvali-Ayvalık, bugün hâlâ Midilli ile Ayvalık arasındaki dar boğazda yiten insan hayatlarına bir bakış sunuyor.
1917’deki Sovyet Devrimi’nden sonra başlayan içsavaştan kaçan siviller ve yenilen askerlerin onbinlercesi İstanbul ve Çanakkale başta olmak üzere Türkiye’ye sığınmıştı. 1920’lerin İstanbul’unda bir yanda sefalet, bir yanda da düşkün aristokratların ateşlediği yeni bir gece hayatı yaşanıyordu.
SAADET ÖZEN
İstanbul için 1920’ler, yaklaşık altmış sene evvelinin sokaklarda dirildiği yıllar sayılabilir. O dönemin İstanbul’unda, tıpkı 1853-56 arasındaki Kırım Harbi zamanındaki gibi İngiliz, Fransız askerleri dolaşıyordu. Ancak iki devir arasında temelli farklar vardı: Kırım Harbi’nde İngiltere, Fransa ve Osmanlı Devleti müttefik olarak Rusya’yla savaşmış, İstanbul orduların geçiş ve ikmal yeri olmuştu. 1920’lerde ise durum daha karmaşıktı. Eski müttefikler şimdi işgalci olarak İstanbul’daydı; 1. Dünya Savaşı şartları İtalyan ve Amerikalı askerleri de şehre taşımıştı.
Bir başka önemli nokta İstanbul’un bu kez eski hasım Rusya’dan gelenleri de barındırmasıydı. Rusya’da devrim olmuş, Bolşeviklere karşı savaşan Beyaz Ordu kuvvetleri peyderpey, bölge bölge yenilerek gücünü kaybetmişti. Bunun üzerine 1917-1920 yılları arasında yeni rejimde yeri olmayan iki ila üç milyon Rus ülke dışına çıkmış, bir kısmı İstanbul’a gelmişti.
Mülteciliğin bitmeyen trajedisi Beyaz Rusların büyük çoğunluğu 1920’li yıllarda Çanakkale ve İstanbul’daki kamplarda çok zor koşullarda yaşadı. Çamaşırlarını kurutan mülteciler…
Bütün bu farklara rağmen İstanbul açısından Kırım Harbi’yle Mütareke devri arasında güçlü bir ortak nokta mevcuttur: Sebep, gerekçe ne olursa olsun binlerce insan kendi yaşama usulü, bilgisi, görgüsü, ihtiyacıyla İstanbul’a gelmiştir. Herkes ya kendi bildiği gibi yaşamak, az çok kendi ortamını kurmak peşindeydi, yahut hayat bilgisini, tecrübesini ayakta kalmak, aç kalmamak için kullanmak zorundaydı. Bu nedenle –hem Kırım Harbi sırasında hem 1. Dünya Savaşı’nı takip eden ‘Mütareke Yılları’nda savaş, İstanbul’da kalıcı, kültürel dönüşümleri de tetiklemiştir.
Kırım Harbi sözgelimi Beyoğlu’nda Avrupai kafelerin, kafeşantanların yaygınlaşmasından başlayıp, bisküvi, çikolata, konserve gıda gibi endüstriyel gıdaların dolaşımının hızlanmasına kadar, günlük hayatın küçük alışkanlıklarında birinci dereceden etkili olmuştu. Mütareke devri yine –özellikle Beyoğlu’nda-yoğun bir kültürel dönüşüme yol açtı; en azından devrin yazarlarından yansıyan budur. Kırım Harbi’nden bu yana Beyoğlu Avrupai toplantı ve eğlence mekânları anlamında epey yol kat etmiş olsa da Mütareke zamanında bir sıçrama yaşandığı hissedilir. O devirle ilgili anılarda da edebiyatta da işin bu tarafı öne çıkar ve bu sıçramanın bir numaralı aktörü –hem dışarlıklı hem İstanbullu yazarlar için- aynıdır: Beyaz Ruslar, daha ziyade de kadınlar.
Elitlerin mekanı Rejans Lokantası, kibrit patatesli Boeuf Stroganoff’u ve sarı votkasıyla “Cumhuriyet eliti”nin tercih ettiği önde gelen gece mekanlarından biriydi.
Yerli Mütareke yazınında Beyaz Ruslara değinen örnek çoktur, pek çok hatırat, başta Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomorre’si ve Ahmet Hamdi’nin Sahnenin Dışındakiler’i olmak üzere bugün hâlâ basılan, Mustafa Remzi’nin Pastacı Kız’ı gibi meraklısının bildiği romanlar. Bunun karşısında bir de o devre tanıklık etmiş yabancıların, yine çoğu unutulmuş romanlarına rastlarız. Bunların arasında hikâyesi doğrudan Mütakere devrinde Beyaz Ruslar üzerine kurulmuş –ve en az ele alınmış- örneklerinden biri bu yıllarda İstanbul’da bulunmuş Fransız gazeteci Paul Haurigot’nun (1902-1955) Acide Russique adlı yapıtıdır. Servet-i Fünun’un yayıncısı Ahmet İhsan Tokgöz (1868-1942) bu kitabı Türkçeleştirmiş ve Rus Ateşi ve Bir Haraşo adlarıyla iki kez basmış olduğu için burada da belli bir kitleye ulaşmış olduğu varsayılabilir.
Ahmet Hamdi’nin Sahnenin Dışındakiler’deki kahramanlarına söylettiğine göre, Ruslar para kazanmak için “kendi sanatlarını bize satma” yolunu tutmuşlardı. Paul Haurigot’nun Rus Ateşi romanının başkahramanı, serüven peşinde İstanbul’a gelmiş, Galatasaray mektebinde hocalık yapan bohem ruhlu Pierre de kendi kendine sorar: Ruslar “İstanbul’a akın edip bir takım barlar açmadan önce gece eğlencesine muhtaç olanlar ne yapıyormuş?”
Bu tür mekânların sadece sattıkları ürünler değil, sundukları atmosferde de farklı olan şeyler vardı. Kadınlar çalışma hayatının içindeydiler, barların çoğunda kadın garsonlar servis yapardı. Müftüzade Ziya Bey anılarında, “Bu kızların çoğu Rus aristokrat ailelerindendi, bu nedenle ‘besleyenin elini öpmek’ Beyoğlu’nda bir âdet haline gelmişti.(…)” diye anlatır. “Garip Rusça şarkılar, şov yapan dansçı bir kız ve bir de çok başarılı, çingene orkestrası. Böyle bir yeri Londra, Paris veya New York’ta da bulursunuz, ancak buranın çalışanları bir zamanlar Rus asilzadeleri ve prensleri olduğu için, bu, geceye apayrı bir ‘bohem’ havası katıyordu.”
Kamplarda zor yaşam Türkiye’ye kaçan Beyaz Ordu askerlerinin çoğu, 20’li yılların başında Gelibolu civarındaki kamplara yerleştirildi. Bunlar, o dönemde çalışmaları süren İngiliz-Avustralya mezarlıklarının yapımında da çalıştılar.
O dönem İstanbul’da bulunan Rus Vertinski ise vatandaşlarının bu tür işlerdeki acemiliğinden dem vurur: “Garsonluk açısından biraz acemi olan bu zarif ve şık genç bayanlar cilveyle kırıtıyorlardı. Gözlerinde ve hareketlerinde bir soru okunuyordu sanki: ‘Beyefendi bu işleri ben nereden bileceğim? Kader utansın işte.’ – (…) hep güler yüzlüydüler, etrafa devamlı tebessüm dağıtıyorlardı. Servis ve hizmet eksikleri, böylece telafi edilmiş oluyordu. Bayan garsonlara alışmamış müşteriler afallayarak yemek ücretinden daha fazla miktarda bahşiş bırakıyorlardı.”
Rusların eğlence hayatına getirdikleri canlılıktan –başta yukarıdaki satırları yazanlar olmak üzere- istifade edenler çoktur, fakat Ruslara bakış çelişkilidir. Gerek Paul Haurigot benzeri yabancı yazarlarda gerek yerli yazarlarda Ruslar, faydalı bir eğlence işlevini yerine getirseler de yalancı, ahlâken çökmüş figürlerdir. Paul Haurigot’nun başkahramanı Pierre’in âşık olduğu Luba sadece onu üzmekle kalmaz, rahat etmek için hem fahişelik, hem İngilizler hesabına casusluk yaptığı da sonradan ortaya çıkar. Casus Rus kadın teması Kemalettin Şükrü’nün Mütareke Acıları’nda da vardır. Mustafa Remzi’nin Pastacı Kız romanında da başkahraman bir pastanede garsonluk yapan bir Rus kadındır. Bu kez casusluk yoktur, ama sonuç yine felâket olur: İki yakın arkadaş aynı Rus kadına aşık olur, nihayet roman bir cinayet ve iki intiharla kapanır.
Devrin tanığı Samiha Ayverdi ise, Halit Efendi adındaki komşularının ölümünden sonra konağının Beyaz Ruslara verilmesini anlatırken bu bakımdan daha açık ve net yargılarla konuşur: “Her odasını bir ailenin işgal ettiği binanın bu yeni sakinleri ile beraber, memlekete, Türk örf ve adetlerinin tanımadığı bir laubalilik, mahremiyeti hiçe sayan bir başıboşluk cereyanı da gelmişti. (…) Kağıttan çiçek yaparak bunları Taksim Meydanı’nda satan eski Rus aristokrasisi mensuplarının ya da ordudan kaçmış generallerin getirdikleri ekmek parası, bu genç ve şuh kadınları asla tatmin etmiyordu. Etmediği için de kısa zamanda Halit Efendi’nin evinden çıkıp, kendileri için tutulmuş garsoniyerlerde, aradıkları sefahata ve lüks hayata kavuşmuş bulunuyorlardı. (…).”
Şapkacılar, çamaşırcılar… Rus mülteciler İstanbul’un gece hayatını hareketlendirirken, gündüzleri şapka yapımı ve çamaşırcılıkla geçimini sağlamaya çalışanlar da vardı.
Görüldüğü gibi yerli ve yabancı yazarların zihnindeki Rus kadını pek farklı değildir: Asil ama düşkün, kolay, rahat, para kazanmak fuhuş da dahil her şeye eğilimli. Kategorize edilememiş, nereye oturtulacağı bilinememiş bir topluluk söz konusudur: Türkler için âdetleri başka, dilleri başka insanlar, yabancılar içinse tipik şarklının özelliklerini taşımayan, fakat batılı da denemeyecek, buna rağmen kültür, sanat birikimiyle ürküten ve saygı uyandıran bir millet, hem küçümseme hem şefkat-merak karışımı hislerle seyredilen bir topluluk. Devrin edebiyatında bir bakıma bütün tuhaflıklarıyla kabul edilmiş, seyredilen, gözetlenen egzotik nesneler gibidir Ruslar.
Yazarların bu bakışında yer almayan nokta ise, İstanbul’a o devirde binlerce Rus’un (bazı kaynaklara göre birkaç sene içinde yüz elli bin) hiçbir sermayeleri, bağlantıları olmadan geldiğidir. Çoğu İstanbul’da, Gelibolu’daki kamplarda zor koşullarda barındı, Avrupa’ya gidenlerden sinemada, müzik alanında isim yapanlar varsa da çoğu zor bir hayat sürdü. Bunu hem çeşitli kurumların raporları hem fotoğraflar ortaya koyar.
REJANS BEYOĞLU
Rejans lokantası: Bir kültür sofrası
1932’de Beyoğlu’nda açılan Rejans erken Cumhuriyet devrinden başlayarak siyaset ve kültür adamlarının favori mekanlarından biri oldu. Dört sene önce kapanan restoran, yakın tarihte tekrar açılıyor.
Rejans, Beyaz Ruslara çelişkili bakışın hayranlık kısmını kendinde cisimleştirmiş bir abide gibidir. Cumhuriyet devrinde elit bir toplantı ve eğlence mekânı olarak bir işlevi yerine getirmiş, dolayısıyla daha ziyade hayranlık ve takdir hisleriyle anılmış bir lokantadır. Ne şekilde, kimler tarafından kurulduğuna dair rivayet muhtelif, oldukça da karışıktır. 2002’de müessesenin kendi bastığı bir kitap dahi kronolojiyi netleştirmez. Yaygın kanı Rejans’ın, İstiklâl Caddesi’nde, Olivo Geçidi 15 numaradaki yerinde 1932’de faaliyete başladığıdır. Kaynağı bilinmese de Beyoğlu’ndaki 1920’lerde faaliyette olan La Régence isimli başka bir lokantanın sahibi Fransız Berthet’nin isim hakkını Mihail Mihailoviç’e devrettiği, onun da bildiğimiz Rejans’ın kurucularından olduğu iddia edilir. Mihailoviç’in ortakları olarak Tevfik Manars, Vera Çirik, Vera Protoppova’nın adı geçer.
Bu karmaşık tarihçenin içinde, Rejans lokantasının bilinen yerinde daha önce 1924’te Turquoise adında bir lokanta açıldığı bilgisi de yer alır. Esasen pek çok ünlü kurum gibi Rejans’ın tarihçesi de tam olarak araştırılmış, birincil kaynaklardan tespit edilmiş değildir. Rejans’ın müdavimleriyle ilgili olarak da –anılar hariç tutulursa- genellikle kulaktan kulağa gelen, kaynağı belirsiz bilgilere sahibiz. Neticede tartışmasız sayılan, Rejans’ın erken Cumhuriyet devrinden başlayarak başta Atatürk olmak üzere siyaset ve kültür adamlarının en sevdiği yerler arasında olduğudur. 2011’de kapandığında ortakları arasında Rus yoktu.
Esasen müessesenin şanı, ayrıntıları önemsiz kılacak kadar büyümüş olduğu için Rejans’ın tarihi hakkında derinlikli bir araştırmaya ihtiyaç duyulmamış olabilir. Rejans Cumhuriyetin eğlence adabına cevap verir ve Cumhuriyet ekabiri kuşak farklarına rağmen aynı kültür çevresine ait olduğunu Rejans’ın kibrit patatesli “Boeuf Stroganoff” ve sarı votkası eşliğinde idrak eder.
Rejans yeni bir işletmenin elinde yakında yeniden açılacak. Bu müjdeyi bir haber sitesi “açıldığı yıllarda Ferhan Şensoy, Bedri Baykam, Enis Batur, Cahide Sonku, İbrahim Çallı, Haldun Dormen, Atilla Dorsay gibi kültür ve sanat camiasının büyük isimlerinin müdavimi olduğu Rejans…” diye veriyor. Haber sitesinin hemen hepsi halen hayatta olan bu isimleri 1930’larda lokantanın müdavimi sayması, esasen Rejans’ın ve canlandırdığı kültür silsilesinin değişmezliğine olan bilinçsiz bir inançtan olsa gerek.