Yazar: #tarih

  • İnsanın hastalıklarla ölüm kalım savaşı

    On binlerce yıl önce yaşamış avcı-toplayıcı topluluklarından modern toplumlara insanın hastalıklarla sonu gelmeyen mücadelesi… Şamanlar ve büyücü hekimlerden modern doktorlara, berber cerrahlardan uzman operatörlere, ilkel ampütasyonlardan organ nakillerine tıp tarihinden ilginç notlar…

    Bu yazı, Britanyalı tarihçi Roy Porter’ın Türkçesi Metis Yayınları’nın Bilim serisinden çıkan Kan Revan İçinde (çeviren: Gürol Koca) adlı kitabından derlenmiştir.

    Salgın hastalıklar yer­leşik toplumla birlikte ortaya çıktı. Avcı-top­layıcı atalarımızın hayatları kısaydı ama hastalıklardan da muaftılar. Küçük ve dağı­nık gruplar halinde ve izole bir halde yaşayan avcı-topla­yıcılar bir yerde su kaynak­larını kirletecek veya hasta­lık yayan böcekleri cezbeden pislikleri biriktirecek kadar uzun süre kalmıyorlardı.

    Ancak son buzul çağın­da av kaynaklarının ve av hayvanlarınca zengin geniş bakir toprak parçalarının azalmasıyla birlikte nüfus baskısı insanlığı toprağı iş­lemek zorunda bıraktı. Bu, yerleşik yaşama geçişin ve salgın hastalıkların başla­masına yol açmıştı. Önce­leri yalnızca hayvanlarda görülen patojenler insanla­ra geçti. Örneğin, Neolitik dönemde sığırlar insanlara tüberküloz ve çiçek, domuz­lar ve ördekler grip, atlar soğuk algınlığı bulaştırdı. Kızamık, sığır vebasının ve köpeklerde gençlik hastalı­ğının insana geçmesi sonu­cu ortaya çıktı.

    17.yüzyıldan bir anatomi dersi Rembrandt’ın 1632 tarihli Dr. Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi tablosunda 17. yüzyılda Hollanda’nın ünlü cerrahlarından Tulp’un anatomi dersi ve dersi izleyen cerrahlar tasvir edilmiş.

    Uygarlığın yayılması ve ticaretin gelişmesiyle bir­likte tüccarlar ve denizciler, hastalıklarla tanışmamış topraklara hastalıkları taşı­yarak yıkıcı salgınlar çağını başlattı. MS 540’ta Mısır’da baş gösteren veba iki yılda İstanbul’a yayılmış ve Doğu Akdeniz nüfusunun dörtte birini yok etmişti. 1300 yı­lına doğru Asya’da başlayan veba salgını Ortadoğu’dan batıya doğru ilerleyip Kuzey Afrika ve Avrupa’yı tarumar etti. 1346-1350 arası Avrupa nüfusunun dörtte biri olan 20 milyon insan bu salgın­da öldü.

    İnsan sağlığıyla ilgi­li en dehşet verici olay Ko­lomb’un bugünkü Domi­nik Cumhuriyeti ve Hai­ti’ye ayak basışıyla başladı. 1493’deki salgın muhteme­len domuz gribiydi. 1518’de Karayipler’e ulaşan çiçek hastalığı kıtayı ölüme boğ­du. Bunları kızamık, grip, tifüs, sarı humma ve fren­gi salgınları izledi. Bu sal­gınlar sonucu milyonlarca Amerikalı yerli öldü, bazı yerleşim yerlerinde insan kalmadı.

    Tarım devrimi gibi sana­yi devrimi de yepyeni has­talıklarla birlikte gelmişti. Madencilerde ve çömlekçi­lerde görülen akciğer hasta­lıkları, kente özgü raşitizm sanayi devriminin eşitsiz koşullarının sonucuydu. Bu dönemde zenginler de yeni hastalıklarla tanıştı. Zen­gin, yaşlanan uluslarda gö­rülen kanser, obezite, koro­ner kalp hastalığı, yüksek tansiyon, diyabet ve amfi­zem bunlardan bazılarıydı.

    Çok yeme yanarsın İngiliz çizer George Cruikshank’in 1818 tarihli eserinde, gut hastalığına yakalanmış yemeğe düşkün bir adamın hissettiği ağrılar ayağını yakan bir iblis figürüyle tasvir ediliyor.

    Hastanın yatağı başındaki bilgili ve güvenilir dost

    Erken dönemlerdeki büyücü hekimlerden günümüz doktorlarına kadar, hastalara şifa dağıtanlar her toplumda saygı gören kişiler oldular. Ancak doktorların sıkı bir bilimsel eğitimden geçen, güvenilir, uzman kişilere dönüşmesi uzun zaman aldı.

    Erken dönemlerde şifacı­lık, kahinlerin ve büyü­cü hekimlerin mesleği haline gelmişti, gökten yağan hastalıklarla savaşarak ve bun­lara çareler sunarak bu mesle­ği icra etmişlerdi. Bazıları 17 bin yaşında olan eski mağara resimlerinde hayvan başları­nı kafalarına geçirmiş ritüel danslar yapan insanlar tasvir edilir, bunlar hekimlerimizin en eski imgeleri olabilir. Daha karmaşık düzenli toplumların evrimiyle birlikte, bunları ota­cılar, ebeler, çıkıkçılar ve şifacı rahipler takip etti.

    Bu kutsal pratikten ayrı­lan, esasen seküler ilk tıbbi uygulamalar, MÖ 5. yüzyılda Yunanca konuşulan coğrafya­da Hipokratçı hekimlerle bir­likte başladı. Geleneksel dinci şifacıları kınayan bu hekim­ler elitist bir meslek kimliği ideali geliştirdiler. Kendileri­ni kök toplayıcılardan, kahin ve benzeri kişilerden üstün gören, kara cahil ve şarlatan oldukları gerekçesiyle onla­rı reddeden, tanrılara aracılık ediyormuş gibi davranmayan Hipokratçı hekimler hastanın yatağının başındaki bilgili ve güvenilir dostu olacaktı.

    Kan akıtarak iyileştirme Kan akıtmak, uzun yıllar boyunca doktorların tedavi için kullandığı bir yöntem oldu. Doktor ve kanını akıttığı hastanın resmedildiği gravürün tarihi 1804.

    Roma İmparatorluğu’nda da tıp alanında Galen’in (MS 129-216) öncülük ettiği bir çok atılım yapılmıştı. Hıristi­yanlaştıktan sonra ise din ve tıp çakıştı, kaynaştı, zaman zaman da çatıştı. Karanlık çağ olarak adlandırılan bu çağda şifa, keşiş ve rahiplerin özel alanı haline geldi. Bu arada klasik tıbbın ateşi Hıristiyan Batı’dan çok daha geniş olan İslâm coğrafyasında, özellik­le günümüz Suriye, Irak, İran, Mısır ve İspanyasında canlı tutuluyordu. 12. yüzyıldan iti­baren üniversitelerin kurul­ması ve eğitime dayalı tıbbın İslam kaynaklarından yeniden çevrilmesiyle birlikte tıp İtal­ya’dan başlayarak Avrupa’da yeniden hayat bulmaya başla­dı. Ortaçağdan Rönesans’a ve sonrasına kadar ideal hekim uzun bir üniversite eğitimin­den geçip temel bilimlerde uz­manlaşan adamdı.

    Tıbbi tedavinin temeli ilaç

    Doktorlar hastaları tedavi için tıbbın erken dönemlerinden bugüne kadar ilaçlardan, ilaçlar için de öğütülen, demlenen, birbirine karıştırılan yapraklar, kökler ve kabuklardan destek aldı.

    Eski Yunan’da Theoph­rastus (MÖ 4. yüzyıl) ve Dioscorides (MS 1. Yüzyıl) şifalı bitkiler ile saf­ran, yağlar, merhemler, çalı ve ağaçlar gibi aromatikleri kapsayan materyaller üzerine araştırmalar yapmıştı. Arap tıbbı bunlara yeni terkipler ekledi. El Kindî’nin (y. 800-870) tıbbi formülü Yunanlı­ların pek bilmediği, kâfur, çin tarçını, sinameki, hintcevi­zi ve muskat, demirhindi ve manna gibi İran, Hindistan ve Doğu’dan gelen ilaçlardan oluşmaktaydı.

    Yeni Dünya’nın keşfi baş­ka yeni ilaçların ortaya çıkı­şını sağladı. Bunlar içinde en önemlilerinden biri sıtmaya karşı kullanılan, kininin temel maddesi kınakınaydı: Zaman zaman tesadüfen yeni ilaçlar da keşfediliyordu. Rahip Ed­mund Stone’un on sekizinci yüzyılda ateş düşürücü oldu­ğunu ilan ettiği söğüt kabuğu bunlardan biriydi ve aspirine giden yolda atılmış ilk adımdı.

    19. yüzyılda ise tıbbi mad­delerle ilgili çalışmalar yavaş ve düzensiz şekilde labora­tuvar temelli farmakolojiye doğru bir dönüşüm geçirdi ve ilaçlar seri üretim ürünleri haline geldi.

    Ancak asıl atılım 20. yüz­yılda oldu. 1960’lara gelindi­ğinde birçok etkili ilaç ortaya çıkmıştı: antibiyotikler, felç önleyici antihipertansifler, antikoagülanlar, antiaritmik­ler, antihistaminler, anti­depresanlar, antikonvülsan­lar, artritlere karşı kullanı­lan kortizon gibi stereoidler, bronkodilatatörler, ülser kür­leri, endokrin regülatörleri, kanserlere karşı kullanılan si­totoksik ilaçlar ve diğerleri…

    Cıvayla frengi tedavisi 1709’da, cıvayla tedavi edilen frengi hastalarını gösteren çizim (solda). Halk arasında, yara temizlemek için küflü ekmek kullanımı gibi uygulamalar küfün antibakteriyel olduğunu düşündürüyordu ama antibakteriyel faaliyetlerle ilgili ilk kapsamlı gözlem 1877’de Pasteur tarafından gerçekleştirildi (üstte).

    Son otuz-kırk yıla bakın­ca ise önceki nesillerin muci­ze ilaçlarına denk düşecek bir ilaç üretilemediğini görüyo­ruz. Yeni preparatların çoğu rakip ilaç firmalarının piyasa­dan pay almak için geliştirdiği, varolan ilaçların küçük deği­şiklikler yapılmış varyantları.

    Thomas Eakins’in 1889 tarihli Agnew Clinic adlı tablosunda solda ameliyatı izleyen kişi, dönemin ünlü ABD’li cerrahlarından Dr.
    Hayes Agnew. O dönemin bazı ameliyathanelerinde dışarıdan doktorlarla tıp öğrencilerinin ameliyatı seyretmesi mümkündü.

    Ha berber, ha cerrah ikisi de ellerini kullanıyor!

    Bugün kimilerinin ‘tıbbın süper starları’ olarak gördüğü cerrahlar, bir buçuk asır öncesine kadar doktordan sayılmıyor, kafalarını değil ellerini çalıştıran ve berberlerle benzer bir iş yapan zanaatkârlar olarak görülüyordu.

    Cerrahi, uygarlık kadar eskidir. Kafatası kalın­tıları, trepanlamanın (yani kafatasında delik açma­nın) en azından MÖ 5000’den beri uygulandığını gösteriyor. Operatörler muhtemelen has­taları “iblisler”in çektirdiği azaptan kurtarmak amacıyla taş kesen aletlerle kafatasın­dan parçalar çıkarıyordu. Çı­kıkçılık da uygulamalar ara­sındaydı, MÖ ikinci bin yıla ait tıpla ilgili Mısır papirüs­lerinde ise apseler, küçük tü­mörler, kulak, göz dişlerle ilgili son derece sofistike cerrahi iş­lemler tarif edilir.

    Hipokrat yemini hekimleri bıçakla yapılan işlemleri cer­rahlara bırakmaya yönlendiri­yordu. Bu durum cerrahların yeteneklerinin takdir edilme­sini sağlamakla birlikte tıpta cerrahinin daha alt seviyede, kafayla değil elle yapılan bir iş olarak görüldüğü kalıcı bir iş­bölümüne yol açmıştı.

    Birçok cerrah sanatını or­duda öğreniyordu. Savaş alanı cerrahlığın okuluydu, Ortaça­ğın sonuna doğru barutun sa­vaşlarda kullanılması yaraları daha da kötüleştirmişti. Top gülleleri ve silah atışları kor­kunç yaralara sebep oluyordu, savaş alanında gerçekleştiri­len ampütasyon ve trepanas­yon çoğunlukla tek çareydi.

    Kuzey Avrupa’da sivil cer­rahi, berberlik de yapan ope­ratörler tarafından gerçek­leştiriliyordu (iki iş için de aynı aletleri kullanıyorlardı). Esnaf loncalarına üye olan cerrahlar normalde akademik eğitim görmüyor, çıraklıkla başladıkları pratik bir eğitim­den geçiyordu. Toplum nez­ninde saygınlıkları pek yoktu. Gelgelelim cerrahi on seki­zinci yüzyıldan itibaren uzun ve kalıcı bir yükselme döne­mine girdi.

    Cerrahi öncelikle Fran­sa’da meslek statüsü kazan­dı. Kendilerini berberlerden ayıran Fransız cerrahları, 1745’te İngiliz cerrahlar izle­di. Cerrahlık eğitiminin has­tanede verilmeye başlanması cerrahi ile anatomi arasında­ki bağı güçlendirdi. Cerrah­lar hekimlerle aynı statüde olduklarını kabul ettirmeye çalışıyordu.

    19. yüzyılın ilk yarısında birçok yeni ameliyatın ya­pılmaya başlanması cerrah­lığın gelişimini hızlandırdı. Örneğin, 1840’larda anestezi ortaya çıkmadan önce, uzun süren ve büyük titizlik gerek­tiren ameliyatlar söz konusu değildi. Etkili anestezi kul­lanımı, anesteziden önce ta­hammül edilmez travmalara sebep olan vücut içi ameliyat­ları yapılabilir kıldı.

    Ameliyat rehberleri 1670’lerde Avusturya’daki bir Fransisken manastırı için hazırlanan ameliyat rehberinde, gözyaşı kanalının nasıl ameliyat edileceği anlatılıyor (altta). Yine 17. yüzyılda berber cerrahlar için yaralı askerlerin nasıl tedavi edileceğini gösteren ilkyardım çizimi (üstte).

    1881’de Koch, aletleri ısıta­rak sterilizasyon sağlama yön­temini keşfetti. John Hopkins Hastanesi’nden William S. Halsted da lastik eldiven kul­lanımını uygulamaya soktu. 1900’e gelindiğinde yerleri ta­laşla kaplı pis odalarda bıçak sallayan, üzeri kurumuş kanla kaplı önlüklü nahoş cerrah­lar güruhu görüntüsü ameli­yatlarda görünmez olmuştu. Maskeler, lastik eldivenler ve ameliyat önlükleri enfeksiyon riskini azalttı ve steril ortam zorunlu hale geldi.

    19. yüzyılın sonlarından itibaren gelişmeye başlayan, vücudun içinin görüntülen­mesini ve taranmasını sağla­yan temel teknikler 20. yüzyıl­la birlikte cerrahinin gücü­ne güç kattı. Cerrahideki hızlı ilerleme özellikle savaşlar ve trafik kazalarıyla daha da hız kazandı. İnfilak gücü yüksek mermilerin kullanımı savaş yaralarını daha da korkunç hale getirmişti. Bu tür yara ve yanıkların sonuçlarından biri plastik ve rekonstrüktif cerra­hinin, özellikle yüz cerrahisi­nin ortaya çıkışı oldu.

    20. yüzyılın ikinci yarısın­dan itibaren kesip alma cer­rahisi yerini onarma ve hatta değişim cerrahisine bırakmış­tı. İmplantlar bunun en güzel göstergesidir. Yapay bir apa­ratla yapılan ilk implantasyon 1959’da İsveç’te geliştirilen kalp piliyle gerçekleştirildi.

    Ve tabii 1960’lardan iti­baren organ nakilleri büyük gelişim gösterdi. İlk böbrek nakli 1963’te gerçekleştirildi, ama bir naklin haber olması 1967’yi buldu. O yıl Christian Barnard, Güney Afrika’da kalp naklini uygulamıştı.

    Uzun süre tıp alanında en ileri Avrupa ülkesi olan İtalya’nın Siena kentindeki Santa Maria della Scala Hastanesi’nde doktor ve hastaların tasvir edildiği 1441-1442 tarihli freskoyu yapan kişi Domenico di Bartolo.

    Dinlenme tesislerinden iyileştirme merkezlerine

    Bugünkünden çok farklı işlevler gören eski hastaneler, modern döneme kadar birer tedavi merkezinden ziyade kısmi tedavi, yiyecek, barınma ve nekahet döneminde dinlenme imkânı sağlayan düşkünlerevi gibiydi.

    Klasik Yunanistan’da hastane yoktu. Hasta sağlık tapınağına gi­derdi ama seküler tıp bu tür tedavilere değer vermiyordu. İmparatorluk Roması’nda ba­zı hastane tesisleri vardı ama bunlar köleler ve askerler için kurulmuştu. Sivil hastaların tedavilerine yönelik hastane­ler Hıristiyanlık dönemiyle birlikte kurulmaya başlandı. 4. yüzyıl başlarında İmpara­tor Konstantin’in Hıristiyan olmasından sonra hastaneler dindar kurumlar olarak yay­gınlaştı. Ancak hasta ve düş­künleri barındırsalar da bu hastaneler daha çok düşkünle­revi gibiydi, insanlara barın­ma ve bakım imkanı sunuyor­du. Hastaneler zamanla hasta tedavi etme işleviyle ön plâna çıkacaktı.

    İslâm coğrafyasında da dini hayırseverlik ile hastaneler ara­sında bağlantı vardı. 10. yüzyıl­da Kahire, Bağdat, Şam ve diğer Müslüman kentlerinde hayır amacıyla kurulmuş bu hastane­lerden bazıları daha sonra tıp eğitiminde kullanılacaktı.

    13. yüzyıldan itibaren İtal­ya’da tıbbi ekipleri olan hasta­neler açılmaya başlamıştı. 15. yüzyılda yalnızca Floransa’da 33 hastane vardı ve 1.000 kişi­ye bir hastane düşüyordu.

    Bu alanda gelişme göste­ren bir başka ülke olan İngil­tere’de 14. yüzyıl sonlarına doğru hastane sayısı yakla­şık 500’dü. Ancak Henry ve Edward’ın Reformasyonla­rı bu tür kurumların hepsinin kapanmasına yol açtı. Bunla­rın çok azı yeniden açılabildi. Öyle ki, 1700 yılına kadar bir­kaç hastanenin kaldığı Londra dışındaki hiçbir kentte hasta­ne olmayacaktı.

    Fransa’da hastanelerin du­rumu İngiltere’dekinden iyiy­di. Paris’teki Hôtel Dieu, Fran­sız Devrimi’ne kadar dini tari­katların yönetiminde çalışmış devasa bir tedavi kurumuydu. Fransa genelinde de hastala­rın yanı sıra, yoksullar, dilen­ciler, öksüzler, serseriler ve fa­hişelerin barındırılıp kapatıl­dıkları kurumlar vardı.

    Avrupa’da bunlar dışın­da salgın hastalıkları önle­mek için, karantina amacıyla kurulmuş ve farklı dönemler­de açılıp kapanmış hastaneler vardı. Bunların bazıları daha sonra akıl hastanesi olarak kullanılmıştır.

    Görüldüğü gibi eski has­taneler bugünkünden çok farklıydı. İnsanlara tedavi, yiyecek, barınma ve nekahet döneminde dinlenme imkânı sağlasalar da hastaneler, çok ender istisnalar dışında ge­lişmiş tıp merkezleri değildi. Çoğunun verdiği tıbbi hizmet kazalar ve acil durumlar ile dinlenme ve tedaviye cevap verebilen rutin rahatsızlıklarla (bronşit ve bacak yaraları gibi) sınırlıydı. Enfeksiyon vakaları hastane dışı tutuluyordu. Çün­kü bu kişileri almanın bir fay­dası yoktu, tedavi edilemiyor­lardı ve hastalığın başkalarına bulaşacağına şüphe yoktu.

    İki savaş iki hastane Modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale, Kırım Savaşı sırasında Üsküdar Selimiye Kışlası’nda kurulan hastanede (altta). I. Dünya Savaşı’nda Kudüs’teki Moskofiye Hastanesi’nde Türk doktorların sabah vizitesi (üstte).

    19. yüzyılda fizik muaye­ne, patolojik anatomi ve ista­tistiklere dayanan yeni tıb­bi yaklaşımlarla kaydedilen gelişmelerle birlikte hastane hayırseverlik işlerinin, hasta bakımının yapıldığı, insanla­rın nekahet dönemini geçirdiği yerler olmaktan çıktı. 1880’ler­den itibaren gelişmiş antisep­tik ameliyatların gerçekleşti­rildiği donanımlı ve steril ame­liyathanelerin kurulmasıyla birlikte bir iyileştirme merke­zine, ciddi hastalığı olanların kurtarıcısına dönüştü.

    20. yüzyıla gelindiğinde hastaneler tartışmasız bir şe­kilde tıbbın güç merkezine dö­nüşmüştü. Hastane temelli tıp eğitimi de artık kanıksanmıştı.

    Yüzyılın ikinci yarısın­dan itibaren özellikle ABD’de bir hastane patlaması yaşan­dı. Artık hastaneler tıp elitinin kuvvet üssü olmakla birlikte kâr amaçlı kurumlardı. Bir­çok ABD hastanesi dev şir­ketlerle birleşti. Bir fast food zincirinin başkanı, Hospital Corporation of America’nın başkanlığına seçildikten son­ra “Hastanelerdeki büyüme potansiyeli sınırsız. Kentucky Fried Chicken’dan bile daha iyi” demişti!

  • İnsanlığın bahar ayini

    Hızır ve İlyas’ın adlarının kaynaşmasından doğan Hıdrellez, insanlığın belki de en eski bahar ve doğa bayramı. Kıtalar boyu yaygın olan Hıdrellez’in âdetleri saymakla bitmez. Noel Baba’nın kırmızı pelerini, püsküllü külahı, beyaz sakalıyla bacalardan inip çocuklara hediyeler dağıtması neyse, Hızır’ın 6 Mayıs’ta bereket, bolluk, kısmet, uğur dağıtması da odur.

    Temeli Mezopotamya, Hitit, Uzakdoğu, Orta Asya inançlarına inen, semavi dinlerde de yer bulmuş bir gelenektir Hıdrellez. Hı­zır-İlyas ikilisi, kimi inanışlar­da peygamber, melek, kimi­lerinde ermiş, Mezopotamya efsanesiyle başlayan ölümsüz­lük arayışının şanslı iki kahra­manıdır. Anlatıya göre onların içtiği Âbıhayat’ı, arkadaşı En­kidu’nun ölümüne üzülen Gıl­gamış da aramış…

    Kur’an-ı Kerim’de Hz. İdris (Hızır), “O pek doğru bir insan, bir peygamberdi. Onu üstün bir makama yücelttik” (Mer­yem Suresi) ve Hz. İlyas, “Şüp­he yok ki peygamberlerdendi” (Safât Suresi) âyetlerinde birer nebi olarak anılmışlardır. Oysa tasavvufta Hızır bir ermiştir ve her çağın Hızır’ı da başkadır.

    Bir başka efsane, İsken­der-i Zülkarneyn’in ölümsüz­lük suyu serüvenidir… Zülkar­neyn ve İdris (Hızır/Andreas) birlikte Âbıhayat’ı bulmak için Zulumât’a (Karanlıklar Ülke­si) giderlerken yemek molası vermişler. İdris, azık torba­sındaki kurutulmuş balığı ır­makta yıkarken balık canlanıp kaybolmuş,sudan içen İdris de ölümsüzlüğe ulaşmış!

    Yaygın bir inanışa göre Hı­zır ve İlyas, her yıl 6 Mayıs günü deniz kıyısında buluşur, ayaküstü bayramlaşırlarken bi­rine “Ya Hızır yetiş!”, ötekine de denizlerden “Ya İlyas kurtar bizi!” çağrıları ulaşınca veda­laşır, Hızır karalarda, İlyas de­nizlerde yine yardıma koşar­larmış. İlyas’la ilgili gelenek­ler, Hızır’la kıyaslanmayacak derecede zayıf olsa da Hıristi­yanlığın Aya Yorgi (Yeşil Yorgi) kutsamasıyla Hızır inanışına karışarak devam etmiştir. Hızır’ın asıl görevinin Tan­rı dinini kıyamete kadar ko­rumak olduğu, Hz. Muham­med’le konuştuğu, Kadisiye Savaşı’na katılıp İslâm mü­cahitlerine yardım ettiği, Ku­düs’te oturduğu, her cuma Mekke’de, Medine’de, Kuba’da, Cebel-i Zeytun’da namaz kıl­dığı, Hızır ile İlyas’ın 6 Ma­yıs’ta da Kâbe’de buluştukları, Süleyman havuzundan zem­zem içtikleri, Ahmed Yesevî’ye zikri Hızır’ın öğrettiği, darda kalanların imdadına insan kı­lığında yetiştiği Anadolu’da yaygın inanışlardandır. Alevi gülbelerinde “Hızır yoldaşın ola” dileği de vardır. Cübbesi bahar çiçeklerinden örülü, al külahına çimenden sarık dola­mış Hızır Baba, bereket tanrısı gibidir. Al yemenisiyle bastığı yerlerde çiçekler biter, geçtiği kırlarda bahar uyanır, kuşlar ötüşür. Anadolu’nun her yöre­sindeki Hıdırlıklar, Hıdrellez şenliklerine mahsus çayırlık­lar insanlığın en eski bayram yerleridir.

    Musahipzâde Celâl, Eski İstanbul Yaşayışı’nda Hızır’ı, Noel Baba’ya benzetir. Onun, kışın kırmızı pelerini, püskül­lü külahı, beyaz sakalıyla baca­lardan inip çocuklara hediyeler dağıtması, çam dallarına oyun­caklar asması neyse, Hızır’ın 6 Mayıs’ta bereket, bolluk, kıs­met, uğur dağıtması da odur.

    Hızır ve İlyas, Büyük İskender’in yardımına koşuyor.

    Hızır ve İlyas her yıl
    6 Mayıs günü deniz
    kıyısında buluşur,
    birine “Ya Hızır yetiş!”,
    ötekine “Ya İlyas kurtar
    bizi!” çağrıları ulaşınca
    Hızır karalarda, İlyas
    denizlerde insanların
    yardımına koşar.

    Kıtalar boyu yaygınlığı söz konusu olan Hıdrellez’in ge­lenekleri saymakla bitmez. 5-6 Mayıs gecesi gül dalları­na bağlanan kırmızı keseler­deki paraların kısmet-bere­ket akçesi olarak cüzdanlarda saklanması, ev sahibi olmak isteyenlerin hamurdan ev ma­keti yapıp gül dibine koymala­rı, eski hasırların kırda yakılıp üzerinden atlanması, o sabah Hızır Aleyhisselam uğrasın di­ye kapıların açık bırakılması bunlardandır.

    Yine, akşamdan gül dalına asılan gömleğin sabahleyin gi­yilmesi, bileğe bağlanan sarı ipliğin gül dibinde çözülmesi; kızlar gelin olsun diye bebek­lere gelinlik giydirilmesi, koca bekleyen kızların içine yüzük­lerini, küpelerini, düğmelerini koydukları çömlekleri geceden gül dibine bırakmaları, sabah­leyin yüzü bürümcükle örtülü bir kız kısmet çekerken diğer­lerinin sırayla mani okumala­rı; kısmeti çıkmayanın başın­da kilit açılması, mani çömleği boşalınca içindeki suyla yüz yı­kanması gibi pek çok âdet Hıd­rellez’in renkleri arasındadır.

    (Necdet Sakaoğlu’nun NTV Tarih’in Mayıs 2009 sayısında yer alan yazısından derlenmiştir.)

    Cübbesi bahar
    çiçeklerinden örülü,
    al külahına çimenden
    sarık dolamış Hızır
    Baba, bereket tanrısı
    gibidir. Al yemenisiyle
    bastığı yerlerde
    çiçekler biter, geçtiği
    kırlarda bahar uyanır,
    kuşlar ötüşür.

    Hızır’ın asıl görevinin
    Tanrı dinini
    kıyamete kadar
    korumak olduğuna,
    Hz. Muhammed’le
    konuştuğuna,
    Kadisiye Savaşı’na
    katıldığına ve Kudüs’te
    oturduğuna inanılır.

    Anadolu’nun
    her yöresindeki
    Hıdırlıklar, Hıdrellez
    şenliklerine mahsus
    çayırlıklar insanlığın
    en eski bayram
    yerleridir. İstanbul’da
    ise Kağıthane deresi
    ve çayırı Hıdrellez
    kutlamalarının ana
    mekanı olmuştur.

    Akşamdan gül dalına
    asılan gömleğin
    sabahleyin giyilmesi,
    bileğe bağlanan sarı
    ipliğin gül dibinde
    çözülmesi, kızlar gelin
    olsun diye bebeklere
    gelinlik giydirilmesi
    Hıdrellez’in
    âdetlerindendir.

    Şarkılar söylenir,
    salıncaklar kurulur,
    ipler atlanır, içkiler
    içilir, danslar edilir…
    Baharın coşkusu 7’den
    70’e herkesi kucaklar.
    Hıdrellez’le birlikte
    sadece doğa değil
    umutlar da yeşerir.

  • Bitkileri evcilleştirdik ve giderek onlara bağımlı hale geldik

    İnsanoğlu 350.000 kuşak boyunca avcı-toplayıcı olarak yaşadı. Sadece 600 kuşaktır tarımla uğraşıyor. Tohumunun, fidesinin insan eliyle yeniden ekilmesi, dikilmesi, korunması, gereken bitkiler, insanı da toprağa, ekine bağımlı hale getirdi. 1950’lerde “devrim” olarak nitelenen tarıma ve yerleşik düzene geçişin farklı tarihi.

    FÜSUN ERTUĞ

    İnsanlar milyonlarca yıl av­cı-toplayıcı olarak göçebe bir yaşam sürdürmüştür. Bu döneme ait iskeletler üze­rinde ve günümüz avcı kabile­lerinde yapılan karşılaştırmalı araştırmalar, eski toplulukların avcılıkla elde edilen hayvansal gıdalar kadar toplanan bitki­lerle de beslendiklerine işaret eder.

    Çok uzun bir geçmişi ve yaşamsal önemi olan bitki toplayıcılığı, tüm insanlık için derin kökleri olan bir mi­rastır. Sadece gıda olarak değil, başta şifalı otlar olmak üzere, giysi, yem, yakacak, barınak, araç-gereç, el sanatları ve ben­zeri her türlü gereksi­nim için de bitkilerden yararlanılır. Ancak gıda, ilaç, yem gibi amaçlarla kullanılan çiçek, yaprak, yum­ru, meyve gibi bit­kisel unsurlar kısa sürede yokolur ve genellikle sade­ce ahşap, tohum ve sert çekirdek­ler kömürleşerek ya da mineralize olarak günümü­ze ulaşabilir. Bu nedenle şimdilik bitkilerin tarihön­cesi dönemlerde­ki yaşamsal rol­lerine ilişkin bil­gilerimiz görece sınırlıdır.

    Doğadaki yabani mısır ve evcilleştirme sonucu bugünkü hali.

    Avcı-toplayı­cılıktan yerleşik düzene geçiş sürecinin nasıl olduğu, önce yerleşik düzene geçilip sonra mı tarımın, hayvancılığın baş­ladığı ya da tarımın keşfiyle birlikte mi insanların topra­ğa yerleştiği, arkeolojide en önemli, en uzun süre tartışıl­mış ve tartışılmakta olan so­rulardan biridir. Son yıllarda çeşitlenen ve sayıca artan araş­tırmalar, bu sürecin her bölge için farklı geliştiğini gösterir. İçinde bulunduğumuz coğraf­yada pek çok kazı yeri ile araş­tırılmakta olan süreç, sistema­tik, uzun vadeli kazıların yanı sıra genetik, arkeobotanik, et­nobotanik, arkeozooloji gibi farklı disiplinlerin araştırma­ları ve yeni analiz, tarihleme yöntemleriyle önceki bilgileri­mizi değiştiren sonuçlar ortaya koymaktadır.

    Etnobotanik çalışmalar, önceden düşünülenin aksi­ne yerleşik düzene geçildikten 10.000 yıl sonra bile avcılık ve toplayıcılık etkinliklerinin risk faktörünü azaltmak, sağlıklı ve dengeli beslenmek ve kültürel kimliğin bir parçası olarak sür­dürüldüğünü göstermiştir. Ha­len Anadolu’da, Akdeniz çevre­sinde, birçok kırsal yerleşimde, mevsimsel avcılığın ve balık­çılığın yanı sıra, doğadan bitki ve diğer doğal malzemelerin (mantarlar, böcekler, sürün­genler, taşlar, kabuklar, mine­raller) toplanması sürmektedir.

    Doğadan toplanan bitkile­rin sadece küçük bir bölümü evcilleştirilmiş, yani tarıma alınmıştır. Günümüzde arke­olojik, arkeobotanik araştır­malar sonucu dünya üzerinde birbirinden bağımsız olarak tarımın başladığı dört ana böl­ge saptanmıştır. Diğer yan­dan bitki genetiği çalışmaları gen merkezlerini, tarıma alı­nan bitkilerin yabani ataları ile uzaklık ya da yakınlıklarını, tarıma alınan bitkilerin yayılış haritalarını ortaya çıkarmak­tadır.

    Tarım öncesine ait arke­olojik yerleşimlerde açığa çı­karılan veriler, yabani tahıl ve baklagil tanelerinin doğal or­tamlarından toplandıktan ve genellikle öğütme taşlarında ezilip öğütüldükten sonra gıda olarak kullanıldığını gösterir. Taneler tazeyken çiğ olarak, frik şeklinde ateşte kavrularak, ya da sepet-kaplarda pişirile­rek de tüketilmiş olabilir.

    Neolitik döneme ait tohum ve bunları ezmek için kullanılan sürtme taşı.

    Evcilleştirme nedir?

    Tahıllar ve baklagiller, besle­yici değerleri yüksek, kurutu­larak taşınabilen ve uzun süre saklanabilen taneli bitkiler ola­rak binlerce yıl doğadan topla­narak kullanılmıştır.

    Buğday, mercimek, nohut gibi bitkilerin ataları her yer­de ve bol miktarda bulunmadı­ğından, olasılıkla insanlar bu tohumları yerleşmelerine daha yakın yerlere taşımışlardır. Za­manla topladıkları ya da dik­tikleri bitkilerin, tercih ettikle­ri özellikte olanlarını seçerek çoğaltmışlardır. Örneğin yaba­ni buğday başakları olgunlaş­tığında taneler kolayca dağılır, bu da hasatı zorlaştırır ve pek çok tanenin kaybına yol açar. Taneleri olgunlaştığı halde toplarken dağılmayan başak­lar ertesi yıla tohumluk olarak ayrılır ve ekilirse, birkaç kuşak sonra buğday tarlasının başat özelliği dağılmayan başaklar olabilir. Daha iri, daha daya­nıklı taneler, koşullara, ikli­me uygun olan erken ya da geç çimlenme gibi özellikler, uzun gözlemler sonucu insanlar ta­rafından -olasılık­la kadınlar­ca- seçi­lerek çoğaltılır.

    Bir aşamada, bu seçimler genetik bir dönüşüme, sıçra­maya neden olur ki bu farklı­laşmaya ‘evcilleştirme’ ya da ‘domestikasyon’ diyoruz. Bir bitkinin yabani olanı ile do­mestike edilmiş, evcilleşti­rilmiş olanı arasında belirgin biçimsel farklılıklar olmakla birlikte, bunlar hemen ortaya çıkmaz. Dolayısıyla bir yabani tohumun insan eliyle ekilmiş olup olmadığını bilmek müm­kün değildir, ancak bu doğal süreç birkaç kuşak sonra bir değişime neden olursa, ancak o zaman tarıma alınmış oldu­ğu söylenebilir. İlk kez Charles Darwin, evrim teorisi çerçeve­sinde yabani türlerle evciller arasında az sayıda ancak belir­gin farklılaşmaların varlığını gözlemiş, doğal seçilimin yanı sıra insanların belirli özellik­leri seçerek üretmeleri (seçici islah) arasındaki farka işaret etmiştir.

    Bugün
    dünyamızda
    50.000’i aşkın
    yenebilen doğal
    bitki arasında
    tarımı yapılan
    bitki sayısı
    son derece
    sınırlıdır.
    Bunların arasından
    sadece 15 bitki
    gıdamızın
    yaklaşık %90’ını
    oluşturmaktadır.

    Tarıma geçiş ‘devrim’ mi?

    Tarımın öncülü ve sonucu olan ‘evcilleştirme’ bir karşılıklı ba­ğımlılık ilişkisidir. Evcilleşti­rilmiş bitki kendi kendine ye­tişmez, tohumunun, fidesinin insan eliyle yeniden ekilmesi, dikilmesi, korunması, bakılma­sı gerekir. Tarım zorlu bir uğ­raştır ve insanı toprağa, ektiği ürüne bağımlı hale getirir, kı­saca ‘evcilleştirir’. Ehlileştiril­miş hayvan da kendini doğada­ki gibi korumayı, beslenmeyi, soyunu sürdürmeyi başaramaz, insanın desteğini gereksinir. Belki üretime geçiş sürecinin bunca uzun olması bu neden­ledir. Tarımda ya da hayvancı­lıkta başarılı olmayanlar belki başka yerlerde yeni deneyim­lere giriştiler ya da yeniden göçebe bir yaşama döndüler. Hayvancılık yapanların halen daha iyi otlaklar peşinde hay­vanlarıyla birlikte yaz-kış dön­güsünde ovalarla yaylalar arası yarı-göçebe bir yaşam sürdür­dükleri de bilinir.

    1950’li yıllarda tarıma ge­çiş, insanlık için bir ‘devrim’ olarak nitelenmiş ve taş alet­lerdeki teknolojik değişime bağlı olarak bu dönem arkeo­loglarca Yeni Taş Çağı (Neo­litik) olarak adlandırılmıştır. Bugün bu geçişin bir devrim şeklinde tek bir yerde, hızla gerçekleşmediği, her topluluk­ta benzer taş aletlerin, benzer tarım ürünlerinin görülmediği arkeolojik kazılar sonucu an­laşılmıştır. Bu büyük değişime devrim ya da evrim demek bel­ki uygun tanımlar değildir. İn­sanlık tarihinde zorunlu olma­yan ancak yaygın olarak gözle­nen bir süreçtir denilebilir.

    Bitki ve hayvanların ‘evcil­leştirme öncesi’ kontrollü, se­çilerek yönetildiği uzun bir sü­reçten geçildiği ortaya çıkmış­tır. Bazı araştırmacıların ‘ön evcilleştirme’ (proto domesti­kasyon) dediği aşama, geri dö­nüşler, çeşitli mutasyonlar ve olasılıkla henüz bilmediğimiz birçok öykü içermektedir.

    Tarım ve hayvancılığın baş­lamasına dek insanların sadece doğadan topladıklarını ve avla­dıklarını ‘tükettikleri’, bir an­lamda ‘asalak’ oldukları, tarım ve hayvancılığın başlamasıyla ‘üretici’ duruma geçtikleri de söylenegelmiştir. Ancak insan­lar binlerce yıl, yenen bitki­leri toplayıp öğüterek, zehir­li olanları işleyip arındırarak, avladıkları hayvansal gıdaları bölerek, ateşte pişirerek fizik­sel ve kimyasal olarak değiştir­miş, sonuçta gıdalarını yeniden ‘üretmişler’dir.

    Beslenmenin yanı sıra top­raktan kerpici yaratıp evler, tapınaklar inşa etmişler, ah­şap ve taştan kaplar ve çeşit­li aletler üretmişler, kemik ve yarı değerli taş boncuklar­dan takılar yapmışlar, bitkiler­den hasırlar, sepetler örmüş­ler, liflerden ve deriden giysiler yapmışlardır. Bunlar ‘üretim’ olarak değerlendirilmese bile avcı-toplayıcıların mağarala­ra yaptıkları resimler, yaygın olarak hemen her yerleşimde bulunan kilden, taştan kadın ve hayvan figürinleri, Göbeklite­pe’de ve diğer birçok yerleşim­de rastlanan kabartma ve hey­kellerle kendilerini ifade etme­leri sanatsal bir üretim olarak değerlendirilmelidir. Tarıma ve hayvancılığa geçildikten sonra bu yaratıcı üretimler çeşitle­nip, katlanarak sürmüştür.

    Son yıllarda
    gerçekleşen
    kazılar
    (Diyarbakır-Körtik
    Tepe/ Batman-
    Hasankeyf Höyük/
    Urfa-Göbeklitepe)
    tarım öncesi
    yerleşik yaşamın
    ve yüksek
    kültürlerin
    varlığını ortaya
    koydu ve ezberleri
    bozdu.

    Çatalhöyük Dünyaca meşhur Çatalhöyük’te (Konya), bir tohum ve zahire deposu. aynı yörede avcı-toplayıcı dönemin izleri de mevcut.

    Hangi bitki, nerede evcilleştirildi?

    Güney Doğu Anadolu, İran, Doğu Akdeniz kıyıları ve Me­zopotamya gibi bölgeleri kap­sayan Güney Batı Asya, dün­yada en erken evcilleştirme­nin gözlendiği bölge olarak bilinmektedir. Günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce, bu bölgede yaşayan bazı avcı ve toplayıcılar seçtikleri birkaç bitkiyi tarıma aldılar. Buğday, arpa, nohut, mercimek, bezel­ye ve keten öncelikli olmak üzere çavdar, havuç, haşhaş, incir, şeker pancarı, zeytin, kabak, kahve, susam gibi bitki­ler ilk kez bu bölgede evcilleş­tirilmiştir. Tarımın Avrupa’ya bu bölgeden çiftçilerin göçüy­le ulaştığı ya da etkileşim yo­luyla yaygınlaştığı da anlaşıl­mıştır.

    Tarıma geçiş, dünyada farklı bölgelerde ve farklı za­manlarda, belirli bitkilerin evcilleştirilmesiyle gerçekleş­miştir. Örneğin Orta ve Güney Amerika’da mısır, patates, fa­sulye, domates, biber, ayçiçe­ği ve avokado gibi bugün tüm dünyada yaygın olarak yetiş­tirilen bitkiler ilk kez tarıma alınmıştır. Çin ve Uzak Do­ğu’da MÖ 7 binden itibaren pi­rinç, kuş darısı, yulaf, lahana, soya, şalgam, limon, porta­kal, çay, muz, kiraz, şeftali gibi bitkilerin tarımı başlamış ve buradan dünyaya yayılmıştır. Evcilleştirilerek tarıma alınan bitkilerin büyük bölümünü gı­da ve içecekler oluşturur, di­ğer evcilleştirilenler arasında lif, yağ, şeker, boya ve tıbbi bit­kiler görülmektedir. Dünyada 50.000’i aşkın yenebilen doğal bitki arasında tarımı yapılan bitki sayısı oldukça sınırlı­dır. Sadece 15 bitki gıdamızın yaklaşık % 90’ını oluşturmak­tadır.

    2006’da ki Çatalhöyük sergisinde bir duvar resmi.

    Yakın zamanlara dek, ta­rım ve hayvancılık olmaksı­zın insanların yerleşik düzene geçmelerinin mümkün olma­dığına inanılmak­taydı. Tarı­mın bir önkoşul olmadığı, kimi yer­leşik toplulukların uzun süre bitkileri evcilleştirmeden ve hayvanları ehlileştirmeden, sadece onlar üzerinde belirli bir kontrol sağlayarak yaşam­larını sürdürebildikleri yeni kazılarda ortaya çıktı. Güney­doğu Anadolu’da son yıllar­da yapılan kazılarda, örneğin Diyarbakır-Körtik Tepe’nin erken tabakalarında, hemen sonrasında Batman-Hasan­keyf Höyük’te ve çarpıcı ta­pınaklarıyla tarih öncesi bir inanç merkezi olduğu ortaya çıkan Urfa-Göbeklitepe’de ta­rım öncesi yerleşik yaşamın varlığı saptandı.

    Orta Anadolu’nun en eski yerleşimlerden biri, ilk taba­kası günümüzden 10.500 yıl önceye tarihlenen Aşıklı Hö­yük’tür. Kazısı 25 yıldır süren Aşıklı, bin yıl kesintisiz devam eden bir tarıma geçiş yerleşi­midir ve bu sürecin en kap­samlı araştırılmış örneklerin­den biridir. Burada, tarım ve hayvancılık (özellikle koyun keçi ehlileştirilmesi) deneme aşamasındadır. Sakinleri he­nüz çanak çömlek üretmezler. Birbirine yaslanmış kerpiç­ten evleriyle oldukça büyük bir yerleşim olan Aşıklı, avcı-top­layıcılıktan tarıma ve hayvan­cılığa geçişin bin yıl boyunca gözlenebildiği bir laboratuvar gibidir.

    Aşıklı Höyük’ün terk edil­mesinden hemen sonra yerle­şildiği saptanan dünyaca ünlü Konya-Çatalhöyük Neolitik yerleşmesinde ise tarım olduk­ça gelişkindir. Koyun-keçi ehli­leşmiş olmakla beraber yabani sığırın özel, belki kutsal bir yeri olduğu gözlenmektedir. Kala­balık bir toplumu barındıran, kent görünümündeki bu yer­leşmede yapı duvarlarında av sahnelerine rastlanması, leo­par korumalı ‘ana-tanrıça’ figü­rinleri avcı-toplayıcı yaşamdan kalan izler olarak da değerlen­dirilebilir.

    Aşıklı Höyük Günümüzden 10.500 yıl önceye tarihlenen Aşıklı Höyük (Aksaray), avcıtoplayıcılıktan tarıma ve hayvancılığa geçişin bin yıl boyunca gözlenebildiği bir laboratuvar.

    Kuşaklar boyu tarım…

    Tarımsal yaşam, insanlığın uzun tarihinde görece kısa bir süredir. Jules Pretty adlı bir araştırmacı, kolay anlaşılır bir kıyaslama yapar ve insanların 350.000 kuşak boyu avcı-topla­yıcı olarak yaşamasına karşın sadece 600 kuşaktır tarımla uğraştığını ve endüstrileşmiş tarımın sadece iki kuşaklık bir geçmişi olduğunu söyler.

    Yazılı kaynakları olan ilk topluluklar görülmeye başla­dığında, yani MÖ 3000’lerde bu uygarlık merkezlerinin tü­müyle tarım ağırlıklı bir eko­nomileri olduğu görülür. Gerek Mısır, gerek Mezopotamya, gerekse daha sonraki Hitit ya­zışmalarında çok miktarda bit­kiden, onların özelliklerinden, hangi törenlerde nasıl kullanıl­dığından, nasıl ekilip dikilme­si gerektiğinden, karşılaştır­malı piyasa fiyatlarına dek pek çok kaynakta söz edilir. Hitit tabletlerinde anılan bitkiler arasında buğday, arpa, susam, keten, haşhaş, üzüm gibi tarımı yapılanlar olduğu gibi, üzer­lik, sinir otu, adam otu olduğu tahmin edilen tıbbi bitkiler de bilinir.Bunlar halen Anadolu bozkırlarının halk ilaçları ara­sında yer almaktadır.

    Tarımsal üretimin önemli tahıllarının, meyve ve sebzele­rinin atalarını barındıran, bi­yoçeşitlilik ve kültürel miras açısından büyük bir zenginli­ği olan Anadolu bu özellikle­ri nedeniyle insanlık tarihinin önemli bir aşamasına ev sa­hipliği etmiştir. Farklı disip­linlerden uzmanların çalışma­ları tarıma geçişe ilişkin ay­rıntıları ortaya çıkardıkça bu döneme ait bugün kısmen gö­rebildiğimiz resim de netleşe­cektir.

  • Semboller sembollere

    Bir yüzü karizmatik, bir yüzü naif; işkolik ama pervasız… Kendi tınısını yaratan, ötesini umursamayan nadir müzisyenlerden olan Prince, milyonlarca hayranının hayalinde sonsuza kadar aykırı bir sembol olarak yaşayacak.

    ORHAN YOLSAL

    Klişedir ama doğruluk payı yüksektir: Dönem­lerine damga vuran müzisyenler, sanatçılar zaman içinde birer sembol haline gelir ve bu şekilde hatırlanır. Prince şöhretinin zirvesindeyken is­mini ve cismini kenara itmiş, kendini bir sembolle ifade et­me cüretini göstermişti. Ani ve radikal bir kararla, albümlerin­de adı yerine anlamı pek çok yoruma açık bir logo kullanma­ya başlayan Prince, plak kapak­larını süsleyen sembolü ‘ken­disi ve kendi müziği’ olarak ta­nımlamıştı. Bu tuhaf tavrın tek nedeni farklılaşma tutkusu de­ğildi gerçi. Plak şirketi Warner Bros. ile aralarındaki anlaş­mazlık Prince’in bu kararında önemli rol oynamıştı.

    Yakın çevresi tarafından tam bir ‘işkolik’ olarak tanım­lanan Prince, durmaksızın mü­zik üretiyor ve bunların hepsi­ni yayımlatmak istiyordu. Bu Warner Bros.’un bile ayak uy­durabileceği bir tempo değildi. Gerilen ipler sonunda kopma noktasına geldi, Prince’i ismin­den vazgeçip kendini “sembol­leştirmeye” itti. 2000’de tekrar Prince ismine dönmesi de bir tesadüf değildi tabii, o yıl isim haklarını geri almayı başar­mıştı. Başkası için bir felaket olabilecek bu süreci, zekası, ya­ratıcılığı ve cesareti sayesinde marka değerini yaralamadan atlatmayı bilmişti.

    70’lerin sonunda başlayan solo müzik kariyeri 80’lerde zirveye ulaşırken, sık sık aynı dönemde dünyayı sar­san Michael Jackson ve Madonna ile kı­yaslandı. Jackson’ın naif, Madonna’nın ayrıksı tavrını aynı bünyede barındırması, sadece şarkı söylemekle kalmayıp, yazan, çalan ve kayde­den bir müzisyen/pro­düktör olması onu farklı bir seviyeye taşıdı. O yıllarda müzikal kökenindeki funk ve rock tavrını, dönemin synthpop ve new wave akımıyla başarıy­la birleştiren Prince, dönemsel akımlar ve geleneksel tarzları büyük bir rahatlıkla harmanla­yarak bir ‘Prince tınısı’ yarattı.

    Müziğine katabileceği renkleri, popülerliğini kaybet­me endişesi taşımadan çeşit­lendirerek, bir gün ‘Kiss’ kadar basit ama vurucu bir düzen­lemeyle çıktı karşımıza, baş­ka bir gün kendini ‘3 Chains o’ Gold’ kadar süslü, ‘Zanna­lee’ kadar blues ya da ‘Gett Off’ kadar gözükara bir şekilde dı­şavurdu. Zappavari düzenle­meleri, dadaizmden nasiplen­miş davranışları, androjen tavır ve sahne kıyafetleri her yeni işinde ona hem eleştiri hem de hayranlık olarak geri döndü.

    Zamanının çoğu­nu tek başına, ken­di stüdyosu Paisley Park’da kayıt yaparak geçiren, iyi ve dişi yanını ‘Camille’, kö­tü ve erkek yanını ise ‘Spo­oky Electric’ olarak adlandıran Prince, yaklaşık 40 yıl süren uzun kariyerinde bu ikilinin bitmeyen çekismesinden do­ğan 39 solo albüm, henüz ya­yınlanmamış pek çok şarkı, aralarında Chaka Khan, Sinead O’Connor, Alicia Keys’in de yer aldığı onlarca isim için yazdığı hit şarkılar, filmler, ödüller ve gözü yaşlı hayranlar bırakarak aramızdan ayrıldı. Özlenmeye ve hatırlanmaya değer bir sem­bol olarak…

  • Şehzade Konya’da, Yunanlılar İzmir’de…

    İstanbul Hükümeti, 1919 Nisanında hem Türklerle Rumlar arasındaki çatışmaları önlemek, hem de Dünya Savaşı’nın neden olduğu çeşitli sorunların hükümetçe çözüleceğini duyurmak için iki Heyet-i Nâsiha kurdu. Biri Trakya’ya diğeri Anadolu’ya gönderilen bu heyetler, halkın Damat Ferit Paşa Hükümeti’ne güvenini sağlamakla görevliydiler. Anadolu’ya giden ve başında II. Abdülhamid’in şehzadelerinden Şeh­zade Abdürrahim Efendi’nin (Önde ortada) bulunduğu Heyet-i Nâsiha, Bursa üzerin­den İzmir’e, oradan da İçbatı Anadolu yoluyla Konya’ya gitti. 13 Mayıs’ta Konya’ya varan heyeti gösteren fotoğrafın üzerinde, “Konya Mayıs 1335 (1919)” notu kolayca seçiliyor. Yunan ordusunun İzmir’e çıktığını Konya’da öğrenen heyet, hükümetten ne yapması gerektiğini sorduktan sonra, apar topar İstanbul’a doğru hareket etti.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLLEKSİYONU

  • Kapatılan okulun mazisinden kalan

    19. yüzyılın sonlarında kurulan, 1921’de kapatılan Anadolu’nun köklü eğitim kurumlarından Merzifon Anadolu Koleji’nin doğa bilimleri koleksiyonu konunun meraklılarıyla bir sergide buluşuyor.

    Eğitime 1873’te başlayan, altı binalık asıl kampüsü ise 1886’da açılan Merzi­fon Anadolu Koleji, Amerikan misyonerlik faaliyetlerinin bir sonucu olarak kurulmuş, ancak kısa zamanda yüksek düzeyli ve çok yönlü bir eğitim kurumu haline gelmişti. Ermeni, Rum, Rus ve Türk kız-erkek öğren­ciler geometriden botaniğe, zoolojiden devletler hukukuna çeşitli derslere giriyor, 10 bin kitaplık kütüphane, tabiat mü­zesi, sinema, rasathane, maran­goz atölyesi, modern matbaa, modern fizik, kimya, biyoloji la­boratuvarlarından yararlanıyor, müzik, kültür ve futbol kulüple­rine katılabiliyorlardı.

    Osmanlı İmparatorlu­ğu’nun iç bölgelerindeki en zengin müze olan Merzifon Anadolu Koleji Müzesi’nde 7000’den fazla bitki ve hayvan türü bulunuyordu. Bilim in­sanı, botanikçi ve bitki kolek­siyoncusu Profesör Johannes Manissadjian’ın tasnif çaba­larıyla ve uluslararası kurum­larla numune takası yoluyla oluşturduğu zengin koleksiyon, dönemin Anadolu coğrafyasın­daki yegâne örneğiydi. 1921’de okulun personelini ve öğrenci­lerini kaybetmesinden, okulun mal varlığına el konmasından bir süre sonra müze koleksiyo­nu da akibeti belirsiz bir şekil­de dağılmıştı. Profesör Manis­sadjian’ın el yazısıyla hazırla­dığı detaylı müze katoloğu ise, bu eşsiz koleksiyonunun günü­müze ulaşan en somut kanıtı.

    İstanbul’da SALT Galata’da düzenlenen sergide, bu tarihi katalogla birlikte, fotoğraf, ha­rita, çeşitli yazışmalar ve video söyleşileri de yer alıyor. Sergi­nin küratörlüğünü, arşivin hi­mayesinden sorumlu Ameri­kan İlmî Araştırmalar Ensti­tüsü’yle (American Research Institute in Turkey) işbirliği içinde, araştır­macı Marianna Hovhannisyan yapıyor.

    Prof. Manissadjian’ın Akdağ’da (Amasya) topladığı ve sonradan adının verildiği Silene Manissadjiana Freyn bitki numunesi, 10 Eylül 1892 (altta). Prof. Manissadjian öğrencileriyle, Merzifon’da. Tarihi bilinmiyor (üstte).
  • Denize sırtını çevirenlere inat

    YENİ DENİZ MECMUASI

    Yakın tarihimizde “Üç yanı denizlerle çevri­li….” diye başlayan nu­tuklar atan birçok politikacı, yönetici vardır. Ama denize, denizciliğe gereken önemi ve­ren yönetici sayısı herhalde iki elin parmaklarını geçme­yecektir. Toplumun genelin­de de durum farklı değildir. Mümtaz Soysal’ın deyimiyle “Bir yarımada ülkesinin de­nize böyle sırt çevirmiş ol­ması çok anormaldir.” Hâl böyle olunca denizcilikle ilgili yayınların da hak ettiği ilgiyi görmesi ve ayakta kalabilmesi çok zordur. Kırmızı Kedi Ya­yınları, bütün bu iç karartıcı manzaraya rağmen elini taşın altına koyup Yeni Deniz Mec­muası adlı bir dergi yayım­lamaya başladı. İlknur Özde­mir’in genel yayın yönetmeni, Tunca Arslan’ın editörü oldu­ğu üç aylık derginin yayın ku­rulu Enis Batur, Cem Gürde­niz, Emin Nedret İşli, Murat Koraltürk ve Ahmet Kuyaş’tan oluşuyor.

    Amatör denizcilik, deniz taşımacılığı, deniz jeopoliti­ği üzerine güncel yazıların da yer aldığı derginin içeriğini ağırlıklı olarak denizcilik tari­hi oluşturuyor. Kapak konusu olarak Cumhuriyet’in ilk gez­gin amatör denizcisi Mustafa İhsan Denizaşan seçilmiş. An­nesini üzmemek için “Mersin’e gidiyorum” yalanını söyleyip 1932’de dört metrelik yelken­li sandalla çıktığı yolculuk dört yıl sürmüş. Akdeniz’de, Nil Nehri’nde ve Atlantik’te Huel­va/Cadiz’e kadar 16 bin mil yol yapan Denizaşan’ın öyküsünü Cem Gürdeniz kaleme almış.

    Bunun dışında, 16. yüzyıl­da Habsburglar ve Osman­lı Devleti arasında büyük de­nizci Uluç Ali Reis üzerin­den süren istihbarat savaşları, İstanbul’un deniz ulaşımın­da kullanılan pasoların tarihi, Darwin’in HMS Beagle adlı gemiyle 1831’de çıktığı Güney Amerika yolculuğu, 19. yüzyıl­da kolera korkusuyla başlayan İstanbul Boğazı’ndaki karanti­na uygulaması ve kürek mah­kumlarının inanılmaz öyküsü tarih severlerin ilgisini çeke­cek diğer konulardan bazıları.  

    Denizaşan, 20 Ekim 1933’te Nil Nehri seyahati sırasında İsmailiye Limanı’nda demirlediği teknesinde uyurken.
  • Kapitalizmin doğum sancıları

    MERİN SEVER

    İNGİLTERE’DE DEVRİM ÇAĞI 1603-1714

    Bir yüzyıla yayılan bir­çok devrim, ayaklanma ve iç savaştan mürek­kep “İngiliz Devrimi”, Moo­re’dan Skocpol’a devrimler üzerine çalışan birçok araştır­macının odağında oldu. İngiliz Devrim(ler)i’nin önce tüm bir Avrupa’yı yüzyıllarca sarsa­cak devrimler dalgasını baş­latan, sonrasında kapitalizmi doğuracak değişim dalgasını yaratan özellikleri düşünüldü­ğünde, onun tarihçiler ve dev­rim sosyologları için niçin bu kadar cazip olduğunu anlamak zor değil. 17. yüzyıl İngiltere­si üzerine çalışan isimlerin en ünlülerinden biri olan Mark­sist tarihçi Christopher Hill’in başyapıtlarından biri kabul edi­len ve İletişim Yayınları’n­dan çıkan tarih araştırması İngiltere’de Devrim Çağı, işte bizi bu devrimler di­zisinin ayrıntılarını görmeye çağırıyor. Tudor Hanedanı’na mensup 1. Elizabeth’in ölüp Stuart Hanedanı’ndan gelen 1. James’in başa geçtiği 1603 yılından başlayarak, bizi “si­yaset[in]; yarar, deneyim ve aklı selim terimleriyle tartı­şılan ve artık Tanrısal Haklar, metinler ve antika araştırma­larla bağlı olmayan ussal bir inceleme alanı” haline gel­diği 1714 yılına kadar süre­cek bir yolculuğa çıkaran Hill, vakanüvislerin -“buzdağının görünen kısmı” dediği- tari­hin yalnızca belli bir bölümü­nü gösterdiklerini, bir tarih­çi olarak kendi görevinin ise “olayların anlatısını yapmak değil, ne olup bittiğini açık­lamak” olduğunu söylüyor. Kitabın amacının krallar ve kraliçelerin tarihini anlatmak olduğu kadar, “sıradan İngiliz erkek ve kadınlarına ‘ne oldu­ğunu’ kavramak için bilinen olayların derinine nüfuz et­mek” olduğunu belirtiyor.

    İngiliz devrimlerinin Av­rupa’daki devrimler dalgası­nı başlattığını düşünürsek, Türkiye’de “devrim” denince neden akla ilk gelenin Fransız İhtilali olduğu sorusu aklımı­zı kurcalayabilir. Aslında bu yalnızca Türkiye’ye has bir du­rum değildir ve İngiliz Whig tarihçilerin yalnızca 1688 Şanlı Devrimi’ne odaklanıp yüz yıla yayılan diğer “kanlı” olayları bilinçli biçimde geri­de tutmalarıyla da yakından ilişkilidir. Nitekim Fransız İh­tilali resmî tarihin işlevselci seçimiyle eğitim müfredatla­rında kendine bir yer edinmiş bulunsa da, onu da “Büyük Korku/Terör dönemi” diye ad­landırılan süreçleriyle birlikte değil, ağırlıklı olarak başlangı­cı ve “şanlı sonuçları” ekse­ninde okuruz. Oysa ne Fran­sız Devrimi bir gül bahçesidir, ne de İngiliz Devrimi yalnızca “şanlı” kısımlardan ibarettir… Hill’i bu konu üzerine çalışan diğer tarihçilerden ayıran da, onun 1688’e giden yolu döşe­yen taşları ayrıntısıyla betim­lemesi. Bu bağlamda kitabı 1603-1640, 1640-1660, 1660- 1688 ve 1688-1714 yıllarına göre dört bölüme ayıran yazar, spesifik olaylarla başlayan ve noktalanan bu dört dönemi ele almadan İngiliz devrimler ça­ğını layığıyla anlayamayacağı­mızı işaret ediyor adeta.

    The Glorious Revolution’ın (Şanlı Devrim) ardından 1689’da karısı II.Mary ile birlikte tahta çıkan III. William

    Hill’in böyle bir dönemle­me seçmesinde, tarihî gerçek­likleri sosyal yönüyle de işaret etmeyi önemseyen yaklaşımı­nın etkisi büyük. Toprak sahi­bi üst sınıf ve toprağı işleyen daha alt sınıfın (gentry ve yeo­man) artan ekonomik gücünü fiiliyata dönüştürecek yer ara­dığı için krala karşı Parlamen­to’yu desteklediği gerçeğini yahut onların tarım alanlarına el koyup köylüleri yerlerinden etmelerinin yarattığı sonuçla­rı anlamadan Endüstri Devri­mi’yle hız kazanacak kapita­lizmin doğuşu anlaşılabilir mi? Hill’e göre, bunun cevabı açık bir “hayır”. “Mülk sahi­bi insanlar özgürlüğü –keyfî vergilendirmeden ve keyfî tu­tuklamadan, dinsel zulümden kurtulma özgürlüğünü; ülkele­rin kaderini seçilmiş temsil­cileri kanalıyla kontrol etme özgürlüğünü; alma ve satma özgürlüğünü kazandılar. Ay­rıca copyholder’ları ve kulü­be sakinlerini topraklarından zorla çıkarma, köyler üstüne terör estirme, açık pazardan himayesiz işgücünü kiralama özgürlüğünü elde ettiler.” (s. 378) Doğrusu, İngiliz devrim­lerinin Fransız İhtilali’nden ayrıldığı yer tam da burasıydı. İngiliz asilzadelerinin kendi­leri birer tüccara dönüşerek kralın dağıttığı tekel beratları­na (Tabii kendisine verilmedi­ği sürece!), ona danışılmadan konan vergilere karşı savaşıp yükselen burjuvaziyle birlik­te sesini Parlamento’da du­yurmayı amaçlarken Fransız soyluları ticaretle uğraşmayı hâlâ alçaltıcı bir iş sayıyordu. Fransız saray gelirleri ise ağır­lıklı olarak soyluluk ve makam satışlarından sağlanıyor, üre­time aktarılan sermaye biri­kimine pek rastlanmıyor­du. Fransa, üç zümrenin ayrıştığı ve 3. Zümre’nin ruhban, kral ve asille­re karşı savaştığı bir ihtilal örne­ği sunarken, İn­giltere’de, “ülke ve saray arasın­da” bir bölünme vardı. Vergiler, tekel beratları, büyüyen ticaret loncaları, tüc­carlaşan asilza­deler, varsılla­şan rençperler, ilk kez liyakatin önem kazan­dığı Yeni Model Ordu ve düşünsel an­lamda başka bir dünya özlemini dile getiren Le­veller, Digger, Quaker gi­bi eşitlikçi cemaatlerin ilham verdiği İngiliz devrimleri, as­lında 1688’e gelene kadar bir­çok kanlı olaya, 1. Charles’ın idamına, iç savaş ve karışık­lık yıllarına denk düşer. İşte, Hill’in okuruna göstermeyi seçtiği manzara da tam ola­rak bu. Kim bilir, kimi tarihçi­lerin vurgulamayı çok sevdi­ği İngiltere’nin “demokratik” geçmişinin ve “barışçıl” dev­rimlerinin sırrını, belki de işi bir kralın kafasının kesilmesi­ne vardıran olaylarda aramak gerek…

    Devrik kral Baskıcı yönetimiyle tanınan Birleşik Krallık’ın son Katolik hükümdarı II. James, Aralık 1688’deki Şanlı Devrim ile tahttan indirildi (üstte). En üstteki çizimde ise yine aynı dönemde II. James’in zalim başyargıcı George Jeffreys’in isyancı çeteler tarafından yakalanıp dövülmesi görülüyor.
  • NAZIM’IN EVİNDE VERA’NIN SOFRASINDA

    1951 yılında Türkiye’yi terk etmeye zorlanan Nâzım Hikmet, 1952’den öldüğü 1963 yılına kadar Moskova’da kendisine tahsis edilen evde yaşadı. Karısı Vera Tulyakova Hikmet “Burası Türkiye’nindir” dediği evi şairin ölümünden sonra bir kültürel miras bilinciyle korudu ve Türkiye ve dünyanın başka yerlerinden gelen Nâzım hayranlarını ağırladı. Arif Keskiner ve Melih Güneş’in hazırladığı Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında adlı kitap, Nazım’ı, Vera’yı ve 2. Pesçanaya Sokağı 2 numaradaki evi ziyaret edenlerin öykülerini anlatıyor.

    İlk kez 1955’te karşılaşan Nâzım Hikmet ve Vera Tulyakova 1959’da evlendi.
    Nâzım, “Seni bir gün Paris’e götüreceğim. Seine Nehri kıyısındaki Büyük Paris
    Oteli’nde kalacağız” sözü verdiği Vera ile Paris’te.
    Vera, Paris seyahatlerini “Nazım’ı arkadaşlarıyla buluştuğu zamanki kadar mutlu görmemiştim” diye anlatır.
    Paris’te çektirdikleri fotoğraflarda çiftin mutluluğu gözlerinden okunuyor.
    Nâzım Hikmet, uzun yıllarını cezaevinde geçirdiği için boş duvarlardan hoşlanmaz. Bu nedenle evinin duvarlarında neredeyse hiç boş yer yoktur.
    “Nasılsın Tulyakova, ne alemlerdesin? Saman sarısı saçlar nasılsınız?”
    Nazım Hikmet, eşinin her şeyi hayatta olduğu zamanki gibi koruduğu evinde çalışırken.
    Nazım’ın çalışma odası.
    Vera’dan, büyük aşkına son bakış. Haziran 1963.
    2001 yılında 68 yaşında hayatını kaybeden Vera Tulyakova, kızı Anna Stepanova’nın tabiriyle “gözleri kör edecek kadar güzeldi”.
    Nazım Hikmet’in yaşadığı evin duvarındaki kitabenin açılış töreninde Cengiz Aytmatov, Vera Tulyakova, Aziz Nesin, Konstantin Simonov ve diğerleri.
    Nazım Hikmet’in daktilosu.
    Ziyaretçilere evden bir hediye vermeyi adet edinen Vera Tulyakova’nın, oyuncu Fatma Girik’e hediye ettiği bebeğin adı elbette Fatoş.
    Nazım’ın evinin bugünkü hali. Duvardaki kitabede “Dünya Barış Ödülü sahibi büyük yazar Nâzım Hikmet 1952-1963 arasında bu evde yaşadı” yazıyor.
    1965’te Vera Tulyakova, Aziz Nesin ve karısı Meral Çelen’i evden uğurlarken. Dördüncü kişi, Nâzım’ın yakın
    dostu, dilbilimci Ekber Babayev (üstte). Vera’nın, evi ziyaret edenlere imzalattığı Nâzım Hikmet takvimleri (altta).
    Temmuz 1990’da çekilmiş karede Nâzım’ın evinde Vera Feonova, Ayşe Yaltırım, Vera Tulyakova, Samiye Yaltırım, Svetlana Uturgauri ve Natalia Rumyantseva (üstte). Sağdaki fotoğrafta ise Ergül Yaltırım, Hikmet Yaltırım, Ümit Zileli, Refik Durbaş, Atilla Coşkun, Necati
    Doğru, Coşkun Aral, Nebil Özgentürk, Moris Gabbay, Nuzhet Özkök, Can Dündar ve Zeynep Oral. (altta)

    NÂZIM’LA AYNI HAVAYI SOLUYANLAR

    Arif Keskiner ve Melih Güneş’in hazırladığı Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında adlı kitap Mitos-Boyut Yayınları’ndan çıktı. 250 sayfalık kitapta Nâzım Hikmet’in, eşi Vera’nın ve yaşadıkları evin fotoğraflarının yanı sıra, evi ziyaret eden çok sayıda kişinin izlenimleri yer alıyor. Bu isimler arasında A. Kadir, Ataol Behramoğlu, Aziz Nesin, Can Dündar, Coşkun Aral, Fatma Girik, Genco Erkal, Nebil Özgentürk, Türkân Şoray ve Zeynep Oral da var.

  • Müslüman Anadolu’nun figürlü, sembollü sikkeleri

    Arap yarımadasında, İran’daki İslâm devletlerinde yerleşmiş olan figür yasağı, Ortaçağ’da Anadolu Selçukluları’nda ve beyliklerde görülmedi. Kullanılan sikkeler, Rum ve Ermeni sanatından izler de taşıdı.

    ŞENNUR ŞENTÜRK

    Sikkelere, tarihî verile­re doğrudan ulaşmamızı sağlayan sağlam bir kay­nak, arşiv malzemesidir. Üzer­lerinde yazanlar ve görünenler, zamanının sivil ve resmî tari­hini okumamıza olanak sağla­maktadır. Anadolu toprakla­rında; Yunan, Roma, İran’daki Persler, Sasaniler, Emevi, Ab­basi, Selçuklu Moğol-İlhanlı ve Osmanlı Devletlerinde tahta çıkan hükümdarların iktidarla­rını dünyaya duyurmak ve bel­gelemek için ilk yaptıkları iş, kendi adlarına sikke bastırmak­tı. Bu nedenle altın, gümüş ve bakır sikkelerin üzerinde genel­likle hükümdar adı, tarihi, darp yeri doğrudan, somut bir şekil­de yazmaktadır.

    Türkmen sikkesinde Rum-Ermeni işaretleri Sivas-Malatya civarındaki Danişmendoğulları’nın (11.-13. yüzyıllar) darpettiği sikkelerde, aynı coğrafyada daha önce varolan ve birlikte yaşadıkları Rum ve Ermeni toplumunun kullandığı sayı ve harfler kullanılmış.

    Antik dönemlerde sikke­lerin üstünde impara­tor, imparatoriçe, devlet yöne­timinde güçlü bir yöneticinin portresi, önemli bir tapınak ya­pısı, kutsanan sembol bir hay­vanın ya da bitkinin tasviri yer alıyordu. Bizans sikkelerinde ise Hz. İsa’nın sureti ve dinin sembolü haç da olabiliyordu.

    Hz. Muhammed’in İslâmi­yet’i ilk duyurduğu, zamanlar ve halifeler dönemindeki altın ve gümüş paralar, dinar ve dir­hemler, bugünün Dolar ya da Euro’ları gibi değerli, dünya ti­caretinde muteber paralar idi.

    Kurumsallaşmış bir İslâm devleti olan Emevilerin beşinci hükümdarı Abdülmelik zama­nında, 698 yılında köklü bir pa­ra reformuna gidilerek tama­men Kur’an-ı Kerim ayetleri ve harfleriyle resimsiz hüküm­dar ve yer adlarıy­la tarih yazan bir sikke basıldı ve bundan böy­le İslâm devletleri sikkeleri­ni küçük farklarla hep ay­nı tarzda tasarla­maya de­vam ettiler. Emevilerin batıya doğru yayılan ardılları; Endülüs Emevileri, Fatımîler, Muvahhidiler, Mu­rabıtlar, İhşidiler, daha sonra Abbasiler ve İran’daki Büyük Selçuklular aynı tasarım anla­yışıyla paraları basmaya devam ettiler, resim ve suret kullan­madılar.

    Arap Yarımadası ve Ortado­ğu’da bunlar yaşanırken Ana­dolu’da farklı bir durum söz ko­nusu oldu. Orta Asya’dan doğ­rudan Anadolu’ya doğru gelen Türkmenler burada yerleşip çoğaldıkça, kurucularının adı­nı aldığı çeşitli küçük devlet­ler, “beylikler” kurdular. Bunlar Orta Asya, Göktanrı ve Şaman kültürlerini henüz kaybetme­mişlerdi; fakat Anadolu’da da çok köklü yerleşik başka kül­türler vardı. Örneğin Hititler, Assurlular, Lidyalılar, Hele­nistik (Yunan), Bizans, Erme­ni topluluklarının çok zengin mimari, resim, heykel ve ma­den sanatı vardı. Bu yerleşik zengin birikimden etkilenme­mek mümkün değildi ve Arap yarımadasında, İran’daki İslâm devletlerinde yerleşmiş olan fi­gür yasağı, Ortaçağ’da Anado­lu Selçuklular’da ve beyliklerde görülmedi. Artuklular, Men­gücekliler, Danişmendoğulla­rı, Eyyûbilerin sikkelerinde de, diğer eserlerinde görülen hay­li yüksek kabartmalı figürler vardır. Ayrıca hem savaştıkları hem birlikte yaşamaya zorun­lu oldukları komşularıyla farklı dilleri de olsa zaman zaman ay­nı parayı kullanabilmek için an­laşmaya varmak zorundaydılar ve o zamandan kalan sikkeler incelendiğinde de bu beraberlik ve barışın sağlanmış olduğunu görmekteyiz. Anadolu Selçuklu hükümdarı Rükneddin Mesud (1116-1157) tarafından basılan bir sikkenin bir yüzünde Bizans imparatoru tarzında bir figür, diğer tarafında “Sultan-ül Mu­azzam “ sıfatıyla Mesud’un adı yer almaktadır. Mengücekoğul­larından Fahreddin Behram­şah’ın da buna benzer bir sikke­si görülmektedir. Sivas Malatya, Kayseri Elbistan şehirlerin­de hüküm süren Danişmendo­ğullarının kendi adına bastığı sikkelerde de, aynı coğrafyada daha önce varolan ve birlik­te yaşadıkları Rum ve Ermeni toplumunun kullandığı sayı ve harfler kullanılmıştır.

    Bizans imparatoru ve Sultan Mesud Bir yüzünde Bizans imparatoru tarzında bir figür, diğer tarafında “Sultan-ül Muazzam” sıfatıyla Mesud’un adı yer aldığı, Mengücekoğullarından Fahreddin Behramşah (öl. 1225) döneminde darpedilen sikke.

    12. yüzyıl ile 13. yüzyıl ara­sında Anadolu’da hüküm süren devletlerin bıraktıkları sikke­lerden, si­yaset ve ikti­dar mücadelelerinde, toprak paylaşımlarında önemli roller üstlenmiş olduklarını da oku­yoruz. Eyyûbilerin, Artukoğul­larının, Mengüceklilerin Sal­tuklular ve Danişmendoğulla­rının sikkeleri bu perspektiften de incelenmelidir. Zira bu bey­likler kendi bağımsız toprakla­rında sikke bastıkları zaman, İslâm halifesinin adını ve saygı cümlesini yazdıkları gibi, Sel­çuklu, İlhanlı Moğol imparato­runun adını da yazabiliyordu. Bunun çok sayıda farklı örnek­lerinden biri de Güneydoğu Anadolu’da sınır komşu olan Artukoğullarıyla Eyyubilerin birlikte bastığı sikkedir.

    Anadolu Selçuk­lularının zayıflayıp da­ğılmaya başladığı 14. yüzyılda Anadolu’da kurulan veya va­rolup bağımsızlığını ilan eden Karamanoğulları, Eşrefoğulları, Hamidoğulları, Menteşeoğulla­rı gibi çok sayıda beylik, kendi devletleri ve hükümdarları adı­na gümüş sikkeler kestirmişler­dir (Bu beylikler tıpkı Anadolu Selçuklu öncesi beylikler gibi hiç altın sikke bastıramamış­lar, yani o kadar zenginleşip büyüyememişlerdir). Beylik­ler döneminden sonra büyüme­ye başlayan Osmanlı Devleti de gümüşlerinde ve altın parala­rında kendilerine özgü resim­siz, suretsiz sikkeler bastırıp kullanmıştır.

    Artukoğulları ve Bizans etkisi Artukoğullları hanedanından Necmeddin Alpi bin Timurtaş döneminde darpedilen ve Bizans sembollerinin kullanıldığı sikke, 12. yüzyılın ikinci yarısı.