Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir liderliğindeki bir grup radikal subay, “27 Mayıs İhtilali amacına ulaşmamıştır” diyerek 1962’de yeni bir darbe yapmaya kalkıştı. Talat Aydemir, kan dökülmeden biten bu girişimin ardından emekli edilse de dur(durula)madı ve 1963’te kendi sonunu da getirecek yeni bir darbeye kalkıştı.
Ordu içinde 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında pek çok konuda görüş ayrılığı vardı. En önemli anlaşmazlık yönetimi sivillere devredip devretmeme konusunda yaşanıyordu. Ülke yönetimini ele alan Milli Birlik Komitesi (MBK) ile ordu içinde ordu gibi çalışan Silahlı Kuvvetler Birliği arasında büyük gerilim vardı.
“Radikaller” olarak bilinen 14 subayın MBK’dan tasfiyesi,taraflar arasındaki gerginliği arttırmıştı. Silahlı Kuvvetler Birliği’nin 1961 seçimlerinden sonra yapmayı planladığı darbe engellense de, “27 Mayıs’ın amacına ulaşmadığı” gerekçesiyle yeniden darbe yapmayı düşünen çok sayıda subay vardı.
Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir liderliğindeki bir grup subay 9 Şubat 1962’de, o ay bitmeden darbe yapma kararı aldı. Darbe girişiminden haberdar olan hükümet, başta Aydemir olmak üzere darbeci subayları acilen başka görevlere atadı.
Atama kararına uymayan Aydemir, kendine bağlı birliklerle 22 Şubat 1962’de harekete geçti. Hükümete ve rejime sadık kalan birlikler de, Hava Kuvvetleri uçaklarının Harp Okulu üzerinde alçaktan uçması gibi karşı hamleler yaptılar.
Acilen toplanan hükümet ve devreye giren İsmet İnönü’nün, “darbe girişiminin kansız bir şekilde bitirilmesi halinde darbecilere ceza verilmemesi” kararı üzerine hareket durdu. Ordunun önemli bölümünün desteğini alamayan Aydemir, ceza almayacakları açıklanınca darbe girişimine son verdi. Aydemir ve bazı subaylar emekli edilirken, girişime destek veren bazı subayların görev yeri değiştirildi.
Ancak emekli edilmesi bile Albay Talat Aydemir’i durdurmamıştı. Aydemir, 20 Mayıs 1963’te Harp Okulu ve Zırhlı Eğitim Tank Taburu’nu yeni bir darbe için harekete geçirdi. Fethi Gürcan’ın kontrol ettiği Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da darbe girişimine katıldı.
Ancak hükümet bu defa önceden istihbarat ve sıkı önlemler almıştı. Ayrıca darbecilerin ordu içindeki desteği 14 ay önceki girişime göre daha da azdı. Gece boyu süren ve altı kişinin öldüğü çatışmaların ardından, tüm darbeciler etkisiz hale getirildi. Bu defa İsmet İnönü de “Devleti Talat’ın üç buçuk adamına teslim etmem” diyerek tutum almıştı.
Darbe girişimine katılan 151 subay ve emekli subay ile 1500 Harp Okulu öğrencisi tutuklandı. Üç ay süren yargılamanın sonunda 5 Eylül’de karar açıklandı. Talat Aydemir ve altı arkadaşı Fethi Gürcan, Osman Deniz, İlhan Baş, Erol Dinçer, Ahmet Güçal ile Cevat Kırca’ya ölüm cezası verildi. 29 sanığın müebbet hapis cezasına çarptırıldığı davada Harp Okulu öğrencilerinin büyük bölümü beraat etti, ama hepsi okuldan atıldı.
TBMM yedi idam cezasından ikisini, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın idam cezalarını onayladı. Gürcan 27 Haziran, Aydemir ise 5 Temmuz 1964’te asılarak idam edildi.
Önce afsonra idam 9 Şubat 1962’de darbe girişiminde bulunan Albay Talat Aydemir (solda) affedilmiş, bunun üzerine bir yıl sonra giriştiği yeni darbe hareketinden sonra yargılanarak idam edilmişti.
12 Eylül darbesinden on üç gün önceki 30 Ağustos resepsiyonu… Adalet Partisi azınlık hükümetinin “başı” Süleyman Demirel, uzun siyasi inatlaşmalardan sonra 6 Mart 1978’de Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirerek emeklilikten kurtardığı dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının Zafer Bayramı’nı kutluyor. TBMM Başkanı Cahit Karakaş en önde, anamuhalefet partisi CHP’nin başkanı Bülent Ecevit ise içeriye girmeye hazırlanıyor. Generallerin sadece 13 gün sonra ülke yönetimine el koyacakları ve kendilerini Zincirbozan’da “zorunlu misafirliğe” tâbi tutacakları iki kurt politikacının aklından bile geçmiyor. Geleceğin cunta üyeleri ise hiç renk vermiyor (#tarih, Ağustos 2015).
Hz. Muhammed’in vefatından 20. yüzyıl başına kadar yaklaşık 1400 yılda, İslâm dünyasından 4 Medine, 14 Emevî (Şam), 37 Abbasî (Bağdat), 17 Endülüs (Kurtuba), 14 Fâtimî (Kahire), 17 Mısır Abbasî (Kahire), 29 Osmanlı (İstanbul) halifesi olmak üzere 132 halife gelip geçmiş. Tarihçi Necdet Sakaoğlu ile tarihî gelişimi içinde, dönüm noktalarıyla halifelik kurumunu, halifeleri konuştuk.
Halifelik kurumu neye dayanıyor? İlk olarak ne zaman, nasıl ortaya çıktı ve hangi kurallar çerçevesinde düzenlendi?
Necdet Sakaoğlu – Önce bir anlam hatırlatması yapalım: Dilimizdeki kalfa sözü, halifeden Türkçeleşmiştir. Terzi kalfası, berber kalfası deriz. Daha eskiye gidersek eski mekteplerde hocanın kalfası vardı. Sarayda “usta” cariyelerin yardımcılarına kalfa, resmî dairelerde memur ve kâtip yardımcılarına Arapçasıyla halife denirdi. Ünlü tarihçimiz Kâtip Çelebi, Batı dünyasında Hacı Kalfa (Halife) olarak tanınmıştır. Halife, “yerine geçen, yerine bakan” demektir.
İslâmiyet’teki halifelik, Hz. Muhammed’in ateşli bir hastalık sonucu 8 Haziran 632 tarihinde beklenmedik vefatının dayattığı bir emrivaki idi. Peygamber ümmi idi ama kurmaya çalıştığı nizam salt din amaçlı değildi. Tefekkürden ahlaktan toplum yapısının gelişmesine, ticarete her alanı önemseyen, Arap yaşamının yabancısı olduğu, gaza ve fetihle henüz adları bile bilinmeyen ülkelere doğru genişlemeyi hedefleyen bir idealdi. Danışman kâtibinin İranlı Selmân-ı Farisî olması anlamlıdır. Vefatını izleyen an ve ortamda Hz. Ebubekir halife seçilip biat edilmese, ideal İslâmiyet tasarısı kritik bir evreye girer, Arabistan yarımadasının güneybatısında Medine-Mekke merkezli oluşma aşamasındaki Kureyş-Haşimî din-kabile devleti kaçınılmaz sonla karşı karşıya kalabilirdi.
Gerçi, dinin temel kaynağı, yönetimin de anayasası sayılan ve Arap diliyle yazılmış ilk kitap Kur’an-ı Kerim tamamlanmıştı. Ayrıca Peygamberin de sınırlı sayıda kendi öğretileri (hadisler) vardı. Ancak bölgenin, devlet buyrukçuluğu yaşamamış Arap, Yahudi ve Bedevî toplulukları, İslâm dininde ve disiplininde tutmak zordu. Bu nedenle Peygamberin koyduğu din ve yönetim otoritesini yürütecek şurâca (danışmanlar kurulu), bilge bir vekil yani halife (yerine geçen) seçilmesi koşuldu. Bu nedenle Peygamberin görevlerini sürdürecek, onun ilkelerini bilen, arkadaşı, danışmanı, yardımcısı Hz. Ebubekir’e, -sahabelerden bir şurâ tarafından- halifelik görevi tevdi edilmişti.
Necdet Sakaoğlu, halifelerin hayatını içeren kaynakları tararken
İlk halife seçilen Ebubekir, Hz. Muhammed’in vekili sıfatıyla İslâmiyet’e ve İslâm dinine önder oldu. Halifelik görevleri, dini yaymak, fitne denen din karşıtı eylemleri önlemek, adaleti, güvenliği sağlamak, yoksulu yetimi korumak, Kur’an buyruklarını uygulamak, başka dinden olanların haklarını korumak ve vergi adaletiydi.
İki yıl sonra Hz. Ebubekir de ölünce bu kez şurâ, hem Peygamberin hem Ebubekir’in yerine Hz. Ömer’i halife belirlemiş; Ömer’den sonraki iki halife Hz.Osman’a, Hz. Ali’ye de aynı yöntemle biat edilmişti. Bunlara Dört Halife, Hülâfâ-i Râşidîn diyoruz.
Hz. Muhammed ve Ebubekir, din koyuculuğunun yanında, örnek rehber, yönetici, cihat ve gaza önderi de olmuşlar; Ebubekir, “yerine geçen” anlamındaki halifelik görevini gereği gibi yapmıştı. Ama hükümdar değildi. Hz. Ömer’in halifeliğinde ise İslâm coğrafyası fetihlerle Arap dünyasını aşarak Mısır’dan İran’a kadar ülkeleri kapsadı. Bu yeni bir durumdu. Olağanüstü ve ivedi gelişmeler sonucu, din ve Kur’an’a dayalı yönetime koşut, halifeye ve Mekkeli buyrukçulara, bir imparatorluk düzeni ve istilâ orduları örgütlemeyi ve bir İslâm devleti dayatıyordu.
Doğal ki başlangıçtaki Mekke-Medine merkezli peygamber dönemi yapılanması sona erdi. Halife Hz. Ömer’e “Emirülmüminin” denildi. O ve ardılları Osman ve Ali, yeni süreçte halifelik yanında devlet başkanlığı ve başkomutanlık demek olan Emirülmüminin görevini de yüklendiler. Müminlerin emirliği, halifeliklerinin üstünde resmî-dini özel bir unvan ve görev, yani egemenlik, uyruk durumundaki ulusların, başka dinlerden olanların yaşadığı ülkelerin buyrukçuluğu demekti. Böyle tanımlandığı için de halifeler, meliklik, sultanlık, şahlık, sanları dışında bir unvan arayışıyla kendilerine emirilmüminliği eklediler.
Hz. Muhammed ve 4 halife Peygamberleri, hükümdarları, halifeleri tanıtan minyatürlü, yazma Subhat’ül-Ahbar’da, yüzü nikablı (perdeli) Hz. Muhammed, üstünde büyükbabası Abdülmuttalip, alt çevresinde 4 halife (soldan sağa Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali)…
Halifelik gibi emirülmümininlik de Hz. Muhammed’in öngörmesi, vasiyeti değildi. Talep de edilmemiş, şurâca öngörülmüş ve seçilmişti. Peygamber’in vefatında halifelik, sonraki koşullarda da Emirülmümininlik kabul edilmişti. Arap-İslâm ileri gelenlerinden bir şurânın seçtiği Ebubekir’e Halife-i Resulullah dendiği gibi, aynı yöntemle biri diğerinin halefi (ardılı) olan Ömer, Osman ve Ali de aynı zamanda Halife-i Resulullah sayıldılar.
Dört Halife Devrini (632- 661) temsil eden ilk dört halifenin ortak özelliklerine gelince… Bunları üstün kılan meziyetler elbette vardı. Dördü de saygın Arap kabilelerinden, Peygamber’e ilk biat edip Müslüman olanlardan, hayatta iken “cennetle müjdelenenler”di. İslâmiyet’e büyük hizmetleri olmuş, dördü de Hz. Peygamber’e en yakın, sahabenin de ulularındandı. Peygamberle gazalara katılmışlar, halifeliğe de şura kararı ile seçilmişlerdi. Ebubekir ve Ömer Peygamber’in kayınpederleri, Osman ve Ali damatları, Ali aynı zamanda amcasının oğlu, kuzeniydi. Halifelikleri Arap-İslâm gelenekleri açısından da tartışmasız ve meşru idi. Herbiri bir öncekinin ardılı konumunda selef- halef (öncül-ardıl) oldular. İslâm tarihinin Hülâfa-yı Râşidin denen ilk halifeleri bunlardır. Bütün Müslümanlar da ya doğrudan veya vekâletle bunlara biat etmişlerdi.
Ortaçağ İslâm ülkelerinde halifeler aynı zamanda devlet başkanı mıydı? Dinî ve siyasi otorite tek elde mi toplanmıştı? Yetki ve sorumlulukları nelerdi?
N.S. – İslâm tarihinin içinden çıkılmaz bir konusudur halifelik… Ne yapmaları gerekiyordu, ama neler yaptılar? Kimler halife oldu?.. Araplar dışında biz Türklerden de halife olanlar var. Osmanlı padişahları halifeliği niçin benimsediler? Tâberî Târihü’l-Rüsûl ve’l-Mülûk’de şu anekdotu naklediyor: “Hz. Ömer Halife seçilince Selmân-ı Farisî’ye sormuş: Ben hükümdar mıyım, halife miyim? Şu yanıtı almış: Eğer vergiyi bir dirhem fazla alır veya vergiyi kanunsuz kullanırsan halife değil hükümdarsın!”
Belki birkaçı müstesna bütün halifeler hükümdarlık ettiler! Kimileri zulüm ve sapkınlık yapmaktan da çekinmediler.
Mısır Abbasîlerinden Osmanlılarahalifelik Abbasîlerin Mısır kolundan bir halifenin günlük kabullerinden bir sahne, 14. yüzyıl. Halifeliğin bu koldan Osmanlılara geçtiği ileri sürülüyor.
Yukarıda ilk dört halifenin peygambere yakınlıklarına, konumlarına ve nasıl seçildiklerine değindik. Sonraki halifelerin, yani Emevî, Abbasî, Fâtimî, Endülüs… en son Osmanlı hükümdarlarının ya da bunlardan pek çoğunun halifelikleri acaba meşru muydu? Yukarıda sıralanan ölçütler dikkate alındığında, 14 Emevî, 38 Abbasî halifesi arasında, ilk dört halife düzeyinde veya onları örnek alan-anımsatanların sayısı üçü beşi geçmez.
Emevî saltanatını kuran ve ilk Beni Ümeyye halifesi Muaviye’dir. Bunun babası Ebu Süfyan, Mekke’nin zaptına kadar Peygamber’le savaşmış müşriklerin önde gelenlerindendi. Hz. Osman zamanında Suriye (Şam) valiliğine atanan Muaviye, Hz. Ali ile girdiği mücadeleyi kazanarak 661’de Şam’da halifeliğini duyurmuştu. Muaviye ile başlayan Şam merkezli Emevî saltanatı/halifeliği Arap dünyasına özel ilk ve katıksız bir imparatorluktu. Halife unvanı, bu erkin dinsel donatısıydı. Emevî halifeleri daha ileri giderek, kendilerini Halife-i Resulullah yerine “Halifetullah” (Allahın yerine geçen!) ilan etmişlerdi (sonraki dönemlerde bu unvan yumuşatılarak “Zıllullah” yani Allah’ın gölgesi denilmiştir).
Muaviye’nin oğlu Yezid ve torun II. Muaviye’den sonra yönetim, yine Beni Ümeyye’den Mervan soyuna geçmiştir. Yezid, üç yıl süren hükümdar halifeliğinde İslâm dünyasına Kerbelâ Vak’ası’nı yaşatarak yeni dinin affedilmez günahkârı ve nefret odağı olmuştur. Halifelik kavramının kutsallığını ve masumiyetini kirleten Yezid’den sonrakilerin halifelikleri ve meşruiyetleri her zaman tartışılmıştır.
Emevî halifeleri, Süfyanî ve Mervanî olmak üzere iki ayrı koldan 14 kişidir. Bunlar Mekkeli Ümeyye kabilesine mensuptular. Bu kabile Hz. Muhammed’e karşı çıkmış, savaşmış Araplardandı. İlk halife Muaviye, hile ve savaşla halifeliği 661’de gasbetmişti. O ve ardılları egemenlik merkezlerini Mekke ve Medine’den kuzeydeki Şam’a taşıyarak saltanata dönüştürmüşlerdir. İslâm tarihleri, bu hanedanın Ömer bin Abdülaziz (712-15) dışındaki bireylerini halife değil padişah gösterir. Kadıasker Yahya Efendi (öl. 1639) Tarih-i Saf’ta Emevîler için “doğruluktan uzaklaşmış bu topluluk 14 “padişah”tı diyor. Hanedan atası Muaviye için Hz. Ali’nin, bunun oğlu Hz. Hasan’ın halifeliğini tanımayarak zorbalıkla padişahlık ettiğini, ölmeden Müslümanları oğlu Yezid’e biat ettirdiğini yazıyor.
Siyah sarıklı Mustasım Billâh Subhat’ül-Ahbar’dan bir detayda, Irak Abbasîlerinin son halifesi Mustasım Billâh. 13. yüzyıl başları. Abbasî halifeleri Kerbelâ Vak’ası’nın yasını simgeleyen siyah sarık sararlardı.
Ayrıca Yezid’in lutîliğini (oğlancılığını), ayyaşlığını, Abdullah bin Zübeyr’in ayaklanmasında Kâbe’yi mancınık atışlarıyla yıktırdığını, ardıllarından Abdülmelik’in zulümlerini, Kibirli Velid’in 40 karılı olduktan başka 60 kadınla evlenip boşandığını, Süleyman’ın bir oturuşta 1 Rum kantarı yemek veya 370 yumurta yediğini, II. Yezid’in aşk derdiyle öldüğünü, Hişam’ın giysilerini 600 devenin taşıdığını, II. Velid’in sürekli zina ettiğini, babasıyla yatmış cariyelerle bunlardan doğan kızlarla cinsi temasta bulunduğunu, bir gün, sarhoş ve cünupken koynundaki cariyeye, imamlığı halifeler yaparlar, ben sana yaptıracağım diyerek halifelik cübbesi giydirip mihraba geçirdiğini anlatır. Yahya Efendi, Ümeyye oğullarından halifelik şanına yaraşır tek şahsiyet olarak Ömer bin Abdülaziz’i övmüştür.
Kerbelâ Vak’ası’ndan başka, Emevîler’in yayılma-hükmetme siyasetine hizmet eden Haccac, Mühelleb, Kuteybe ve diğer komutanların korkunç kıyımları, İslâm tarihinin unutulmaz facialarıdır.
Emevî saltanatının yıkılışından on yıl kadar sonra, Mervanîlerden Abdurrahman 756’da Endülüs’e giderek yeni bir Emevî Devleti kurar. Bu soyun sekizincisi olan Nasır-billah III. Abdurrahman, 10. yüzyıl başında Abbasî halifesi Muktedir-billah’ın düştüğü zaafı gerekçe göstererek halifeliğini ilan etmiş, sonraki Endülüs melikleri 1031’e kadar yaklaşık yüzyıl boyunca halifelik unvanı da almışlardır.
Yine o yıllarda Mısır’da ve Mağrip ülkesi denen Kuzey Afrika’da da Fatimîler denen Şiî-Alevî bir halifelik daha kurulmuştu. Fatimî halifelerinin uçuk-kaçık tipleri arasında Peygamber’e söven, Tanrılığını ilan eden, cinsel sapık ve ayyaşlar vardır. Sünnî ulema, bunları dinsizlikle suçlamıştır. Hasan Sabbah, Fatimî öğretisinden esinle Ortaçağ’ın en korkunç terör örgütünü kurmuştur.
Abbasî halifelerinin dinî anlayış ve uygulamaları hangi dönemlerde nasıl farklılıklar gösterdi?
N.S. – 750’den 1258’e kadar beş yüzyıldan fazla hükümranlıkları olan Abbasoğulları’nın atası, Haşimî kabilesine mensup ve sahabeden, Peygamber’in amcası Abbas’tı. Halifeliği kuransa bunun dördüncü kuşaktan torunu Abdullah’tır. Bu kimlik, dönemin güçlü komutanlarından Emevî karşıtı Horasanlı Ebu Müslim’in ordu gücüne dayanarak Halife-i Resulullah makamını elde etmiştir. Bu ilk Abbasî halifesine, zulmünün aşırılığından “Seffah” (kan dökücü) denilmiştir.
Abbasîler de daha başlangıçta Emevîler gibi hanedan düzeni kurdular. Ardılı Mansur cimriliğiyle ünlüymüş. Kendisini halifelikten alaşağı etmek isteyen İmam-ı Azam’ı hapsetmiş, hatta zehirletmiş. Bağdat’ın kurucusu bu Mansur’dur. Sonraki Mehdî, Hâdî, Harun Reşid, baba-oğul-torun üçlüsü, Emin, Me’mun, Mutasım da Harun Reşid’in oğulları halifelerdir. Bunlar, Abbasîlerin parlak döneminin temsilcileri sayılır. Başta Hanefîlik, Sünnî- Şiî mezheplerin doğuşu, Horasanlı Bermekoğulllarının başarılı vezirlikleri, sonra bütün bireylerinin katledilmesi bunların zamanındadır. Arap ve İslâm edebiyatının klasiklerinden Binbir Gece Hikâyeleri’nin büyük ölçüde Harun Reşid döneminde tedvin edildiği sanılır.
Halife Mu’tasım, İslâm dini açısından tehlikeli ve zor bir çıkış yaparak “Kur’an yaratıktır” (Tanrı sözü değildir) savında direnmiştir. Bu sav, kaderi inkâr eden Mutezile mezhebinin (kul yaptıklarının yaratıcısıdır) doğmasına neden olmuştur.
İslâm imparatorluğu için Muaviye’nin, Abdülmelik’in ve Hişam’ın başarabildiği devlet örgütlenmesi ve yönetimi, Abbasîlerin ilk yetmiş yılında (750-820) Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar yayıldı. Hint’te, Sind’de, Rum’da (Anadolu) yeni sınırlar çizildi. Harun Reşid, artık Doğu Roma’dan daha güçlü bir imparatorluğu temsil ediyordu. Ordusunda Türk komutanlar, bürokraside Fars (İran) ve Horasan aydınları öndeydi. Grek ve Lâtin bilim eserlerinin ve kültür mirasının Arap kentlerine taşınması da bu dönemde başlamıştır.
Sonraki 30 halifenin çoğunun hem kimlik hem kişilik sorunları yüzünden, 10. yüzyılda, özellikle de Şiî Büveyhilerin sonra Selçuklu sultanlarının Bağdat’a egemen olmaları sonucu, halifelik parıltısı giderek sönmeye yüz tuttu. Zaten yetersiz halifeler, hanedan içi kavgalaşmalarla dinî ve siyasi otoritelerini yitirir oldular. Toplumsal sorunlar arttı ve anarşi başladı. Bu süreçte tarih, içki meclislerinde zaman geçiren, ordunun ayaklanmasına neden olan, alaşağı edilen halifelerin hüsran öykülerini yazmıştır.
Haremine her biriyle ilişkide bulunduğu üç bin cariye dolduran halife de, gözlerine mil çekilip sokağa bırakıldığından dilenen, türlü hileler kuran halifeler de vardır. Bu dönemde, Abbas oğullarından halife olanlar, Ahmed, Cafer, Muhammed, Ali, Abdullah… öz adlarını bırakarak, Mütevekkil-alallah, Mustansir-billah, Müsta’in-billah… gibi halifelik unvanları almayı gelenekleştirmişlerdir ama, bu Arapça adların iddialı anlamlarına uydukları söylenemez.
Endülüs halifeleri ve Cordoba Camii Endülüs Emevîlerinin hükümdarı, Halife III. Abdurrahman’ı (10. yüzyıl ortaları), meşhur Cordoba Camii’nde tasvir eden bir tablo. İçerisinde 850 sütun bulunan yapının sadece minberine 10 bin altın harcanmıştı.
1258’de Irak’ı işgal eden Hülagû, Abbasoğullarının bütün bireylerini, son halife Musta’sım’ın veziri Alkami’nin organize ettiği bir şölen kandırmacasıyla kılıçtan geçirttikten sonra, bu son halifeyi de Nasirüddin Tusî’nin önermesi üzerine bir sığır derisine sardırıp süvari tümenlerinin önüne attırarak toz duman ettirmişti.
Ortada bir yazgı örtüşmesi var. Abbasî halifeliğinin kuruluşunda ilk halife Seffah nasıl ki Emevî hanedanı bireylerini bir şölene çağırıp kılıçtan geçirttikten sonra üstlerine sofra kurdurmuşsa, kapanışta da bu kez aşağı yukarı benzer bir mizanseni Moğol sultanı Hülagû Abbasoğullarına uyguladı. O katliamdan her nasılsa kurtulan Halife Müsterşid’in torunlarından Ebül Abbas Ahmed, Mısır’a kaçırılmış, sığındığı Memlûk sultanı Baybars tarafından 1261’de Mustansir unvanı verilerek halife ilan edildiğinden, bu koldan inenler 1517’ye kadar Kahire’de sözde halifelik etmişlerdir. Müstemsik oğlu III. Mütevekkil, Mısır Abbasi halifelerinin sonuncusudur. Yavuz’un Mısır’ı zaptettikten sonra İstanbul’a gönderdiği ve halifeliği devraldığı ileri sürülen halife de budur.
Halifelik Osmanlılara nasıl geçti? Anlatılan, aktarılan tarihin ne kadarı doğru, ne kadarı sonradan oluşturuldu?
N.S. – Halifeliğin Osmanoğullarına nasıl geçtiğine dair kesin bir bilgim yok diyeyim, varsın cahilliğime verilsin! Bilgim var diyebilmem için, bu geçişi anlatan ve o tarihte yazılmış güvenilir kaynaklar olmalıdır. Şu önümdeki yazma kitap Hüseyin Hezarfen’in Tenkihü’t-tevarih’idir. Yavuz Selim’e 4 yaprak (8 sayfa) ayırmış. Ne Mütevekkil’in İstanbul’a gelişine, ne halifeliğin devrine dair tek sözcük yok! Padişahların yaşam öykülerine çalışırken bu konuya değinen bir kaynak bulamadım; Yavuz’un ve diğer padişahların fermanlarında sıralanan elkap arasında gerçi “halife”li terkipler de vardır: Halife-i âfâk, vâris-i hilâfet, Halifetullah, halife-i rûy-i zemin, halife-i arz, hatta Halife-i Resulullah… bunlar padişahların gerçek halifeliklerini değil, “Zıllullah-i fi’l-âlem” (Allahın yeryüzündeki gölgesi) gibi manevi nitelemelerdir. Yavuz daha Mısır seferine çıkmadan önce Kırım Hanı, mektuplarında İstanbul için Dârü’l-hilâfe, Yavuz’a da Cenâb-ı Hilâfet-kibâb tanımında bulunmuş. Şimdi bunlara bakıp “Kırım Hanı, İstanbul’u, Yavuz’un Mısır seferinden önce hilafet merkezi, Yavuz’u da halife yapmıştı” mı diyelim?
Abbasi halifelerinin sarayından bir tasvir: Sürahi ve kadeh tutan sâkiler.
Halifelik, İslâm devletlerinin hükümdarları için zorunlu veya gerekli bir unvan veya statü değildi. Dahası, İslâm devletlerinin hükümdarları, örneğin Selçuklu Sultanları, hükümdarlıklarının meşruiyeti için Abbasî halifelerinden menşur getirtirler, halifenin ortağı, dinin ve dünyanın kılıcı… gibi Arapça unvanlar alırlardı. Yani halifelerin, bütün İslâm padişahlarının üstünde onursal bir konumları vardı. Halifeliğin Osmanlı hanedanına geçişi koşullar açısından mümkün de değildi
Bir soru şudur: Acaba halifelik, Abbasîler’in Mısır kolundan Osmanlılara geçti mi?.. Bunu kendi tarihlerimizdeki yakıştırma mizansenlere dayandırmak yerine, örneğin Arap ve Mısır tarihlerine bakarak soruşturmalı. Veya Osmanlı hanedanına bu kadar kolay geçebildi ise neden önceki Müslüman toplumlu hanedanlar, örneğin Memlûk sultanlarından biri, 13. yüzyıldan 16. yüzyıla gelesiye neden Kahire’deki sözde halifelerden bu görevi devralmamıştı? Veya İran’da Hz. Ali soylu imamlar, neden halife olalım dememişlerdi?
Her aydının okuyup yararlanacağı en güvenilir Osmanlı kaynağı, merhum Uzunçarşılı’nın eseri Osmanlı Tarihi’dir. Bu kitaptaki cümle şudur: “Mısır’ı alan Yavuz, Kahire’de oturan Halife Mütevekkil-alallah’ın yerine babası Müstemsik-billâh’ı vekâleten halife ilan ettirmiş, Mütevekkil’i de İstanbul’a göndermişti”. Bu ne demek oluyor? Asıl halife Mütevekkil, önceki halife yaşlı babası Müstemsik’i vekil atayıp ola ki “Kutsal Emanetler”in muhafızı olarak İstanbul’a gönderilmiş veya babası Mısır’da vekil, kendisi İstanbul’da halife olsun istenmiş. Buna dair bir açıklık yok. Ayasofya’da düzenlenen bir törenle halifeliği Yavuz’a devrettiği sonradan uydurulmuştur. İstanbul’a gelen Mütevekkil, emanetler nelerse bazılarını gasbetmiş, o devrin İstanbul yosmalarıyla sefihane yaşamaya başlamış. Birlikte gelen amcazâdeleri bu durumu Divan’a şikayet etmişler. Mütevekkil Yedikule’de hapsedildikten sonra Mısır’a gönderilmiş. Uzunçarşılı bu bilgileri yanlış hatırlamıyorsam İbn İyas’tan verir.
Kısacası hilâfetin devri sonraki bir uydurmadır ve mümkün de değildir. Çünkü Yavuz, Arap ve Haşimî değildi.
Bu Mülkün Sultanları kitabımda şöyle yazmıştım: “Çok sonraki yıllarda Ayasofya’daki dinî bir törenle Yavuz’un Abbasi halifesi Mütevekkil’den halifelik sanını devraldığı, Mütevekkil’in minbere çıkıp Selim’i İslâm halifesi ilan ettiği, sırtındaki halifelik hil’atını da çıkarıp Selime giydirdiği ya da Eyüp Sultan Camiinde padişaha halifelik kılıcını kuşattığı, Mütevekkil’in İstanbul’da bir takım uygunsuz davranışlarda bulunduğundan Yedikule’de tutuklandığı, Kahire’ye gitmesine izin verildiği yahut ölümüne değin halifelik sanını koruduğu vb. rivayetler ortaya atılmıştır.
Abbasi halifelerinin çöldeki Uhaydr Sarayı.
Ancak Selim’i “Cenâb-ı saltanat- meâb-ıhılâfet-âyât, “Hüdâvendigâr-ı hallede-hılâfetehu”, “Halife-i âfak”, “müceddid-sıfat-ı hulefâ’yı selef”,”Vâris-i hilâfet”, “Halifetullah” ve “Halife-i Resulullah”, “halife-i Rûy-i zemin”, “Halife-i Arz” gibi sanlarla tanıtan belgeler vardır. Bunlar, onun Mütevekkil’den halifeliği devralalmasıyla ilgili değildir”.
Halifeliğin tarihini, tarihsel misyonunu merak edenlerin başvuracağı önemli kaynaklar vardır. Bize göre bunların en önemlisi, halifeliğin kaldırılması görüşmelerinde TBMM’de uzun bir konuşma yapan Adliye Vekili İslâm bilgini olan Seyyid Bey’in açıklamalarıdır.
Osmanoğullarının hac ve halifelik açmazları ilginçtir. Padişahların hacca gitmemesine şeyhülislamın fetva verdiği övgüyle yinelenir de, eğer gerçek halifelerse neden hac kafilelerinin başında Abbasî halifeleri gibi hacca gitmedikleri konuşulmaz. Arap toplumları halife tanımadığı Osmanlı padişahlarına kerhen bağlılık göstermiş, fırsat buldukça da isyan etmişlerdir.
Osmanlı dönemindeki halifelik Arap dünyasındakilerden hangi alanlarda farklılık gösterdi? Osmanlı halifeleri bu makamı nasıl gördüler ve yaşadılar?
N.S. – Halifelik, dediğim gibi padişahlık için gerekli bir unvan-sıfat değildi. Bunun bir denemesi Memlûkler döneminde Mısır’da yaşanmıştı. Abbasî soylu sembolik halifeler Memlûk sultanlarının himayesinde 1250’lerden 1517’ye kadar münzevi yaşadılar. Bir kez de son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi, İstanbul’da bir buçuk yıl sembolik halifelik yaptı. Her Cuma o camiden ötekine namaza gitti. Tuhaf görüntülerle, sözde ecdadı gibi selamlık alaylarına çıktı; bazen otomobille bazen at binerek hatta sarıklı sorguçlu kıyafetler giydi. Bir seferinde otomobille köprüden geçerken İngiliz polisi otomobilini durdurdu, bekletti ve Halife-i Müslimin’e ceza kesti!
Sultan I. Abdülhamid: İlk resmî halife Sultan I. Abdülhamid, halifeliği resmen ve diplomatik olarak tanınan ilk Osmanlı padişahıydı. 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesi’nde ilk defa bir sultan halife olarak anılmış ve Rus delegeler buna imza koymuşlardı.
Osmanlı padişahlarının halifeliği her açıdan Arap dünyasındaki halifelikten farklı olmuştur. Padişahlar Arap değildi, Arapça da bilmiyorlardı. Esasen bu iki noksan yeter. Fıkıh ve akaid bilgileri de halife sıfatı taşımalarına yetecek düzeyde değildi. Başka bir tezat, padişahlar, Hz. Peygamber’in yasakladığı cülus merasimiyle tahta otururlardı ve bu merasimde padişaha biat edilirdi. Halife ilan etmek için bir Arap şurasının kararı gerekiyordu herhalde. Cülus fermanlarında “Taht-ı Osmaniye cülus ettim” cümlesi vardır. Halifelikle ilgili olduğu varsayılan tören, Eyüp Sultan Türbesi’ndeki kılıç kuşanma merasimiydi.
Osmanlı padişahının İslâm halifesi de olduğunun resmen tescili, 1774 Rusya yenilgisi üzerine imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan (1774) beş yıl sonra 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesinde’dir. İlk kez bu metinde I. Abdülhamid’in “halife” sanıyla anılmasına Rus delegeler imza koymuşlardır.
Halifeliğin diplomatik resmiyet kazandığı 18. yüzyıl sonlarına gelesiye, diyelim ki padişahlar İslam âleminin halifesi sanını ve şanını da taşıyorlardı… Şimşirlik ve kafes tutukluluğundan tahta çıkan padişahlarına, Ramazan ayı içinde “Huzur Dersi” adı altında ilmihal ve akaid dersleri veriliyordu. Müderrisler saraya gelir, birkaçı mukarrir (ders verenler) diğerleri de muhatap konumunda soru-cevap tekniğiyle ders yaparlar, padişah, şehzadeler, kafes arkasında da harem kadınları bu izleme derslerde ibadet kurallarının inceliklerini dinlerlerdi. Herhalde hiçbiri “ben halifeyim” diyecek donanımda değildi. Ancak padişahlar için de diğer Müslüman hükümdarlar gibi İslâmî unvan ve lakaplar taşıyorlardı. “Allahın yeryüzündeki gölgesi”, “Allahın yeryüzündeki halifesi” gibi.
Gerek Emevî- Abbasî gerekse Osmanlı dönemlerinde padişah-sultan kimliğinin yanısıra “halife” kimliğiyle öne çıkanlar kimlerdi?
N.S. – İlk akla gelen şahsiyetlerle bir sıralama yaparsak: Emevîlerden Muaviye, Abdülmelik, Velid, başarılı bir devlet örgütleyicisi olan Hişam; annesi tarafında Hz. Ömer’in torunu olan Ömer bin Abdülaziz. Harunreşid dönemi (783- 805) özellikle sanatta, bilimde, edebiyatta, gönençte Abbasîlerin doruğu kabul edilir. Her iki yapıda da fetih ve istila görevlerini Ortaasyalı sipehsalarlar sürdürürken, devlet örgütünde, bürokraside eğitim-öğretimde, hekimlikte, mimarlıkta da yine Arap olmayanlar, çoklukla da İranlı, Azerbeycanlı, Anadolulu aydınlar, devlet adamları görev alıyorlardı. 11. yüzyılda siyasi gücünü yitiren Abbasî halifeleri, Büveyhilerin, Selçuklu sultanlarının, en son İlhanlı Devleti’nin himayesi veya baskısı altında silikleşmişlerdi.
Osmanlı hanedanında halifeliği ile öne çıktığı söylenebilecek birkaç padişah adı verilebilir: Yavuz Sultan Selim, güvenilir kaynaklarca doğrulanmasa da, halifeliği Mısır Abbasî halifeliğinden devralan padişah sayılır. Bunun babası II. Bayezid ve büyükbabası Fatih Sultan Mehmed, oğlu Sultan Süleyman da İslâmi kanun ve kuralları bilen inceleyen, kanunnâmeler yazan padişahlar olarak halifelik kimliğine yakın görünürler. II. Abdülhamid ise Asya, Avrupa, Afrika kıtalarındaki Osmanlı ülkesi dışında da, Rusya’da, Asya’da, Hindistan’da on milyonlarla ifade edilen bir Müslüman tebaanın halifesi kimliğiyle evrensel bir siyaset gütmüştür. Bunun tipik ve somut bir projesi Hicaz Demiryolu girişimidir. Buna karşılık son padişah VI. Vahideddin’in 1922’de Türkiye’den ayrıldıktan sonra Hicaz Meliki Haşimî soylu Şerif Hüseyin’in çağrısı üzerine Mekke’ye giderek halife-i Müslimin sanıyla “Âlem-i İslâm’a” hitaben yayınladığı beyannamenin de hiçbir etkisi olmamıştır.
Nihayet bir de saltanattan yoksun son halifemiz var: Ankara’da BMM tarafından seçilen Abdülmecid Efendi. Türkiye’den çıkarıldıktan sonraki başvurularından hiçbir sonuç alamamış. Yaşamını Fransa’da tamamlayan Abdülmecid Efendi, daha çok ressamlığıyla tanınmıştır. Batılı entelektüel anlayışta bir zattı.
Osmanlı halifesine trafik cezası kesildi! Son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi’nin İstanbul’daki sembolik halifeliği işgal yıllarına denk gelmiş, bir seferinde otomobille köprüden geçerken İtilaf polisi Halife-i Müslimin’i durdurup ceza kesmişti. Ceza makbuzu Dolmabahçe Sarayı Arşivi’nde bulunuyor.
Halifeliğin bugün siyasetteki algısını ve yerini nasıl görüyorsunuz? Bu algılar tarihî gerçeklerle ne ölçüde bağlantılı?
N.S. – Son padişah Vahideddin’in (öl. 1926), son halife Abdülmecid’in (öl. 1944) çabalarının Türkiye’de ve İslâm âleminde karşılık bulamaması gösteriyor ki, 632’de Hz. Ebubekir’le başlayan ve 1924’e kadar 1292 yıl süren halifelik, zamansal ve işlevsel olarak doğal kapanışını yapmıştır.
Bugün marjinal çıkışlar dışında, halifelik özleminin gündemde olduğu bir Müslüman topluluktan söz edilemez. Asya ve Afrika’da nüfus çoğunlukları Müslüman olan ve şeriat kurallarını önemseyen devletlerde bile halifelik özlemi veya girişimi yok.
Bizdeki halifelik serüveninin başında ve sonunda iki “sürgün” vak’ası yaşanması da tuhaf bir rastlantıdır. Halifeliğin Mısır’da sona erişi ile bizdeki kapanışına bakarsak, 1517’deki uydurma “devir” ile dört asır sonra 1922-1924 arasındaki gülünç oldubittiler, Mütevekkil’in ve Abdülmecid’in sürgünlerine bağlanır. Osmanlı ve Cumhuriyet tarihlerine sonradan yüklenmiş gariplikleri ciddiye alan araştırmacılar da az değildir.
Abdümecid Efendi: Entellektüel halife Son Halife Abdülmecid, bu defa atlı araba ile Cuma namazına gidiyor. Yaşamını Fransa’da tamamlayan Abdülmecid Efendi, ressamlığıyla tanınan Batılı bir entelektüeldi.
1930’ların başlarında, İzmir Kordon’da çalışan atlı tramvaylar artık ihtiyacı karşılayamaz hale gelmişti. Bunların kaldırılarak, toplu taşım için elektrikli tramvay veya troleybüs konmasına karar verildi. Dönemin Yeni Gün gazetesinde çıkan haber, başka bir sıkıntıya da işaret ediyordu: “… atlı tramvaylar da bu suretle halkın ve bilhassa ecnebilerin alayından kurtulmuş olacaktır”. Atlı tramvaylar kalktı ama, Kordon’un simgelerinden faytonlar hep yaşadı, yaşıyor.
İhtimaldir ki herşey Attila ile başladı. Mâlum, Hun İmparatoru 5. yüzyılda Avrupa’nın altını üstüne getirmiş, birçok Batı diline “Tanrı’nın kırbacı” lakabıyla girmişti. “Türk’ün geçtiği yerde ot bitmez” deyişinin ilham kaynağının Attila ve meşhur atlıları olduğu iddiası pek de temelsiz değildir. İstanbul’un fethiyse bardağı taşıran damladır. Hıristiyan dünyasının başkenti, artık resmen “Kâfir Türk”ün elindedir. 1481 Otranto Seferi’yle duyulmaya başlanan “Anneciğim Türkler Geliyor” sesleri, Kanunî devrinde, Viyana kuşatmalarında, Mohaç’ta, Osmanlı korsanlarının Akdeniz’i haraca kestiği Akdeniz kıyılarında yankılanır. Türk imajı, Osmanlı İmparatorluğu’nun ‘hastalanıp’ zayıf düşmesiyle karikatürize edilmeye başlasa da, Batı’nın şuuraltına biraz haset, hafif merak, “Turquerie” akımı, oryantalizm ve epey korkuyla birlikte kazınmıştır.
“Fatih Sultan Mehmed, Ayasofya Kilisesi’ne giriyor” Liebig et suyu küplerinin kutusundan çıkan reklam kartı, yirminci yüzyıl başları.
Haftalık Fransız resimli hiciv dergisi L’assiette au Beurre’ün kapağı. Abdülhamid elinde kanlı kılıcıyla klasik “Korkunç Türk” görünümünde, 19 Ağustos 1908.
İngiltere’den bir fotoğraf. Fotoğrafın arkasındaki yazıdan anlaşıldığı üzere, köpeğin adı “Terrible Turk” (Korkunç Türk). 20. yüzyılın başları.
Yine L’assiette au Beurre dergisinden, “Türk Tanrısı” başlıklı karikatür. Kötücül ilah, palasıyla aldığı kellelerden oluşan yığının üzerinde resmediliyor, 7 Mart 1904.
Jules Vernes’in 1883 yılında yayımlanan macera romanı İnatçı Keraban’ın birinci cildinin kapağı.
New York merkezli bir dikiş makinası üreticisinin reklam kartı, yirminci yüzyıl başları.
Bir elinde sigarası, bir eli kadının sırtında, kılıcı belinde tasvir edilmiş bir Türk beyi. Murad sigarası reklamı, yirminci yüzyıl başları.
İngiltere ve Rusya Türkiye’ye “Müttefiğim ol, yoksa hayatında yediğin en kötü dayağı atarım” diyor. Türkiye bir hindi, ama belinde kılıcı eksik değil, Puck dergisi, New York, Nisan 1885.
Tütün kutusu, yirminci yüzyılın ikinci yarısı.
Yirmici yüzyılın başlarından; sarık, fes, pala, ay-yıldız gibi klasik oryantalist figürlerle süslü nota kitapları.
Kitap aynı kitap, kapakta resmedilen kahraman aynı kahraman. İngilizce’de “Muhteşem”, Türkçe’de “Kanuni” sıfatı yakıştırılan Sultan Süleyman’ı Amerikalı grafiker hem elinde, hem belinde kılıçla haşin biri olarak resmederken, Türk grafiker onu silahsız, munis bir ihtiyar olarak tasvir etmiş. Yirminci yüzyıl.
Wheaties kahvaltılık buğday gevreğinin kutusundan çıkan, çocuklar için “eğlenceli maske”, 1974.
Harem esintili, erotik çağrışımlı İngiliz reklam afişi: Erasmic sabun ve parfümleri.
“Rose of Stamboul” (İstanbul’un Gülü) operet, 1922.
Amerikan reklam kartı. “A Turkish Home” Bir Türk Evi.
Harem Eyes (Haremin Gözleri) başlıklı nota kitapçığı kapağı, 1921.
Sapolio sabunları reklam kitapçığı. “A Turkish Tale” (Bir Türk Öyküsü).
“Kadınların favorisi”. Kartpostal, yirminci yüzyıl başı.
Elinde bayrakla dans eden bir rakkaseyi gösteren reklam kartı, Turkish Trophies sigaraları, yirminci yüzyıl başları.
Avrupa’ya turneye çıkarak para karşılığı müsabakalar yapan Türk pehlivanlar da “Korkunç Türk” sıfatıyla anılırdı. Sahib Seiberg, 1932 (solda) ve Hacı Halil (Adalı).
İkinci Yusuf, o da bir “Terrible Turk”.
Kartpostal, Amerika, yirminci yüzyıl başları.
“Batı dünyasında Türk imajı” konusuna ilgi duyan okurlarımız, Roni Marguiles’in Mayıs 2016’da Everest Yayınları’ndan çıkan The Terrible Turk-Batı’nın Gördüğü “Türk” isimli eserine başvurarak daha ayrıntılı bilgi edinebilir
Nüfus mübadelesinde toprağını, ocağını terk etmek zorunda kalan Anadolulu Rumların yüreklerinden yükselen hüzünlü bir seda… Her şiirin yansıttığı toplumsal bağlamı okura titizlikle sunan eserin duygu yoğunluğu, Semih Poroy’un çizimleriyle zirve yapıyor.
SAFFET İSPİR
İstos Yayın tarafından yayımlanan Muhacirnâme – Karamanlı Muhacirler için Şiirin Sedası, Lozan Antlaşması çerçevesinde Yunanistan ve Türkiye arasında uygulanan zorunlu nüfus mübadelesiyle Anadolu’yu terke mecbur kalan Rumların mübadillik deneyimlerini gözlerimizin önüne getiriyor. Muhacirnâme, mübadillerin göç acısını, vatan hasretini ve asıl olarak da Yunanistan’da yerleştirildikleri mahallerdeki koşulları, sıkıntıları, Yunan devletinin verimsizliğini, mübadillerin acılarına karşı kayıtsızlığını ve yozlaşmışlığını dile getirdikleri Türkçe şiirleri ihtiva eden bir seçkiden oluşuyor. Evangelia Balta ve Aytek Soner Alpan tarafından hazırlanan kitapta her şiirin yansıttığı toplumsal bağlam okura titizlikle sunulmuş. Aynı zamanda Semih Poroy da şiirler için etkileyici çizimler hazırlamış. Yeri gelmişken bu çizimlerin muhacirlerin durum ve çilelerine ilişkin şiirlerdeki tasvirleri duygusal olarak oldukça güçlendirdiğini vurgulamak gerekiyor.
MUHACİRNÂME: Karamanlı Muhacirler için Şiirin Sedası
Kitabın önemli bir boyutu yayımlanan şiirlerin doğrudan Türkçe yazılmış olmaları. Mübadelenin ardından Atina’da yayımlanmaya başlayan Muhacir Sedası gazetesinde yer alan bu şiirler gazetenin büyük kısmı gibi Yunan harfleriyle Türkçe, yani ‘Karamanlıca’ olarak yayımlanmaktaydı. Nüfus mübadelesinin hemen ardından, Atina’da böyle bir gazete yayımlanıyor olması elbette bir tesadüf değildir. Zira kitapta yer alan şiirlere yaşam koşulları, acı ve özlemleriyle konu olmuş insanların (ve dolayısıyla potansiyel okurlarının) önemli bir bölümü Türkçeden başka bir dil konuşamıyordu. Osmanlı Anadolusu’ndaki Rum Ortodoks nüfusun önemli bir bölümünün Türkdil oluşu, yani anadillerinin Türkçe olması, günümüz okuyucusunu muhtemelen şaşırtacaktır. Mübadele öncesi Anadolu’nun ağırlıkla iç kesimlerinde bulunan ama kuzeyde Karadeniz’deki kimi cemaatlerden güneyde Kilikya ve Antalya’ya, batıda ise Bursa ve Aydın’a, doğudaysa Kayseri ve Sivas vilayetlerine kadar uzanan geniş bir alandaki Ortodoks topluluklar arasında Türkçe hâkim konumdaydı.
…Derdimi kimlere şikaya eyleyim Meskensiz yavruları ya ben neyneyim Acaba kimlerden ümit gözleyim Peruşaniyetten ölürsek acap kime ne…
İşte Muhacirnâme’de yer alan şiirler, ilgili literatürde çoğu zaman “Karamanlı” olarak anılan Anadolu’nun Türkçe konuşan bu Ortodoks Hıristiyan ahalisinin mübadele nedeniyle yaşadığı acıları, çektiği sıkıntıları, düştüğü perişanlıkları aktarmaktadır. Mübadele sırasında ölenler, verem, sıtma ve tifo gibi hastalıkların pençesine düşenler, kaybolanlar, ailelerin parçalanması, insanların mallarını mülklerini, doğup büyüdükleri topraklarını terke zorlanmaları, yerli halkın mübadilleri çoğunlukla aşağılaması ve dışlaması şiirlerin ana temasını oluşturuyor. Mübadiller bir yandan sürgün edilmelerine, yaban ellere atılmalarına ve geride bıraktıklarına feryat ederken, diğer yandan yeni vatanlarına bin bir güçlükle uyum sağlamaya çalışıp başka acılar da çekiyor. Türkdil Anadolulu Ortodoks mübadillerin kendilerinin dile geldiği bu şiirlerde Anadolu halk edebiyatının öğeleri de sıklıkla kullanılmakta.
Muhacirnâme’de yer verilen bu unutulmuş şiirler sadece vatanlarını terke mecbur kalmış Anadolu Ortodokslarının hatırasına hürmeten değil, günümüzde bir kez daha insanlığın karşılaştığı en önemli krizlerden birini oluşturduğu görülen göç ve mültecilik deneyimlerinin evrenselliğini de bizlere hatırlattığı için oldukça önemli. Kitapta yer alan şiirlerin her satırında okur, doksan yılı aşkın bir süre önce yaşanan Anadolu Rumlarının acı gurbet deneyimlerini değil, günümüzde her saat sayısız Suriyeli, Iraklı, Afgan ve başka bölgelerden insanın çilelerini de görecek. Hiç kuşkusuz kitabın en önemli hasleti de bu; tarihin geride kaldığı düşünülen acılarının bugün olanca ağırlığıyla hâlâ yanı başımızda olduğu gerçeğini bize en çıplak biçimde göstermesi.
1923’ten beri 500’den fazla maçta ter döken A Milli Futbol Takımı, Fransa’da bu ay başlayacak Avrupa Şampiyonası finallerinde de mücadele edecek. Tarihinin en önemli sınavlarından birine çıkacak milli takımdan beklenti büyük. Ama işler her zaman böyle değildi. Milli takım 1950’li yıllardaki başarıları saymazsak, 1996’daki Avrupa Şampiyonası’na katılana kadar genellikle kötü sonuçlarla ve “şerefli yenilgilerle” anıldı, dünya sıralamasının sonlarında yer aldı. İşte ay-yıldızlıların tarihinden ilginç kareler…
1928 Amsterdam Olimpiyatları’ndaki Türkiye- Mısır maçı öncesi para atışı. Solda milli takım kaptanı Zeki Rıza (Sporel), sağda Mısır kaptanı Ali el-Hasani. Para atışını yapan orta hakem ise Fransız Marcel Slawick.Milli takım futbolcuları ilk maça çıkıyor. Tarih 26 Ekim 1923, rakip Romanya. Önde, soyadı kanunu çıkınca Kaleci soyadını alacak kaleci Nedim, arkasında takım kaptanı Hasan Kamil (Sporel), İsmet (Uluğ) ve diğerleri.İlk milli maçın oynandığı Taksim Stadı tıklım tıklım. Maçta Romanya karşısında 1-0 mağlup duruma düşen milli takım Zeki Rıza’nın 32 ve 50’inci dakikalarda attığı iki golle öne geçecek ama Romanya’nın beraberlik golüne engel olamayınca maç 2-2 bitecektir.Romanya Milli takımları maçında Türk takımının sahaya çıkışı. Maçın 32.dakikasında Zeki Rıza’nın serbest vuruştan attığı bu gol, milli takım tarihinin ilk golüydü.1926’da Romanya’yla oynanan maç için bastırılan Türk- Romen Milli Takımları Arasındaki Büyük Müsabaka başlıklı davetiyede Alaaddin Bey İbrahim Bey Nihat Bey Emin Bey Zeki Bey Bedri Bey Bekir Bey İsmet Bey Hüsnü Bey Tevfik Bey Cafer Bey’den oluşan takım kadrosu için “Futbolda Türklüğün varlığını teşkil eden en kıymetli oyuncularımız…” deniliyor. Ortadaki büyük resimde, Bekir Bey’in yanında “Bugün Almanya’da tahsil etmekte bulunan…” notu düşülmüş.1924 Paris Olimpiyatları milli takımın ilk yurtdışı turnuvasıydı. Çekoslovakya’yla oynanan ve 5-2 kaybedilen maç da ilk yurtdışı maçı oldu.1924 Paris Yaz Olimpiyatları’na katılan milli takımın başında, Türk futbolculara çağdaş futbolu öğreten ilk teknik direktör İskoç Billy Hunter var (ayakta en solda). Fotoğraftaki futbolcular (ayaktakiler soldan) Bedri, Zeki Rıza, Aslan Nihat, Bekir, Sabih, kaleci Nedim. Oturanlar: Leblebi Mehmet, İsmet, Alâeddin, Kadri ve Cafer.1928 Amsterdam Olimpiyatları’na katılan milli takım ilk maçta Mısır’a 7-1 yenilerek elenmişti. O maçın kadrosu (ayaktakiler soldan sağa) Burhan, Kadri, İsmet, Alâeddin, Zeki Rıza, Aslan Nihat, Leblebi Mehmet, teknik direktör Ton Belle. Oturanlar kaleci Ulvi, Cevat, Bekir, Muslihittin.Futbolun Türkiye’de yaygınlaşmaya başladığı 1930’lu yıllarda milli takım.4 Kasım 1932’de milli takım özel maçta Bulgaristan maçına çıkmadan önce Bulgaristan kafile başkanının konuşmasını dinliyorlar. Bulgar futbolcular kadraja girmemiş. Taksim Stadı’ndaki maçı Bulgaristan 3-2 kazanacaktır.Türkiye’nin güreşteki başarılar sayesinde en çok madalya kazandığı olimpiyat olarak tarihe geçen 1948 Londra Olimpiyatları’nda milli takımın Yugoslavya’ya 3-1 yenildiği maçın ilk 11’i kaleci Cihat Arman, Murat Alyüz, Vedii Tosuncuk, Naci Özkaya, Bülent Eken, Hüseyin Saygun, Fikret Kırcan, Erol Keskin, Gündüz Kılıç, Lefter Küçükandonyadis ve Şükrü Gülesin’den oluşuyordu.1948 Londra Olimpiyatları’nda çeyrek finale yükselen milli takım 5 Ağustos 1948’deki maçta Yugoslavya’ya 3-1 yenilerek elendi.Milli takım 17 Haziran 1951’de Berlin Olimpiyat Stadı’nda Federal Almanya’yla yapacağı özel maçtan önce seremonide.Federal Almanya’yı deplasmanda 2-1 yenen milli takımın galibiyet golünü 85. dakikada Galatasaraylı Muzaffer Tokaç atmıştı.1950 yılında Dünya Kupası finallerine katılmaya hak kazanan Türkiye, Brezilya’daki bu organizasyona ekonomik nedenlerle katılamamıştı. Neyse ki bekleyiş uzun sürmedi ve milliler 1954’te İsviçre’de yapılan Dünya Kupası’na da katılmayı başardı. 2. Grup’taki ilk maçlarında 17 Haziran 1954’te karşı karşıya gelen Türkiye ve Federal Almanya sahaya çıkıyor. Kaleci ve kaptan Turgay Şeren en önde, Alman takımında en ön sırada kaptan Fritz Walter, hemen arkasında kaleci Toni Turek var.Tarihindeki ilk Dünya Kupası maçına çıkan milli takım ne yazık ki Federal Almanya’ya 4-1 mağlup olmaktan kurtulamadı. Grubu Macaristan’ın ardından ikinci bitiren Almanlar, kupa finalinde de Macaristan’la rakip oldu ve kupayı kazanan taraf oldu. Türkiye ise gruptan çıkmak için play off maçı yaptığı Almanlara bu kez de 7-2 yenilecek ve grup üçüncülüğüyle yetinecektir.Milli takım tarihinde, 17 Şubat 1956’da oynanan Macaristan maçı kadar konuşulan bir başka özel maç yoktur. O dönemin futbol devi Macaristan’la İnönü Stadı’nda karşılaşan milliler maçı 3-1 kazanmış, bu galibiyet on yıllar boyunca anlatılan bir efsane maç haline gelmişti. Fotoğrafta, maçın 6. dakikasında Galatasaraylı İsfendiyar’ın ortasına nefis bir vole vuran Fenerbahçeli Lefter’in ve Türkiye’nin ilk golü görülüyor.26 Ekim 1975’te çekilen fotoğrafta ayaktakiler soldan: Engin, Ali Şen (dönemin Milliyet yazarı), Yasin, ?, Alpaslan, ?, teknik direktör Coşkun Özarı, Çetin Güler (antrenör), Rasim, “Fuji” Mehmet, Fatih, Zekeriya, Gökmen, Zafer , Kadir, Sebahattin. Oturanlar: Necati, Ali Kemal, Hüseyin, İsmail. Kafile, üç gün sonraki İrlanda maçı için Dublin’e Frankfurt aktarmalı gitmek niyetinde. Ancak aktarma kaçınca bir gece Frankfurt’ta kalıyorlar. Maçı İrlanda Givens’ın attığı dört golle 4-0 kazanıyor.14 Kasım 1984, milli takımın en kara günlerinden biri olarak tarihe geçti. İnönü Stadı’nda oynanan ve İngiltere’nin Türkiye’yi 8-0 yendiği maçın sekizinci golünü Viv Anderson böyle atmıştı.8-0’lık hezimetten üç yıl sonra, 29 Nisan 1987’de milli takım Avrupa Şampiyonası elemelerinin ilk turu için bir kez daha İngiltere karşısına çıktı. Maç İzmir Atatürk Stadı’nda oynadı. Milli takımın ilk 11’i ayaktakiler: Fatih Uraz, Hasan Vezir, Ali Çoban, Savaş Demiral, İsmail Demiriz, Erhan Önal. Oturanlar: Uğur Tütüneker, Erdal Keser, İskender Günen, Rıza Çalımbay ve Semih Yuvakuran. Maç 0-0 bitiyor ama ne yazık ki 6 ay sonra Londra’da Wembley Stadı’nda oynanacak rövanş maçını İngiltere yine 8-0 kazanacak ve Türkiye elenecektir.Türkiye, ilki 1960’ta düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine ilk kez 1996’da katıldı. Elemelerde çok başarılı maçlar çıkaran milli takım ne yazık ki İngiltere’de yapılan finallerde aynı başarıyı gösteremedi, gol atamadan ve puan alamadan turnuvadan elendi. İlk iki maçta Hırvatistan ve Portekiz’e 1-0, üçüncü maçta Danimarka’ya 3-0 yenilen milli takım gol atamadan ve puan alamadan elendi. Fotoğrafta, Hırvatistan’la yapılan ilk maçta Sergen Yalçın ve Robert Prosinecki mücadele halinde. 11 Haziran’da oynanan maçı Hırvatlar 1-0 kazandı.1996 Avrupa Şampiyonası’nda istediğini elde edemeyen milli takım, 2000 yılında Hollanda ve Belçika’nın ortaklaşa düzenlediği Avrupa Şampiyonası finallerine de katılmaya hak kazandı. Üçüncü maçını 19 Haziran’da Belçika ile oynadı. Maçı 2-0 kazanan milliler, bu sonuçla o güne kadar elde edilen en büyük uluslararası başarıyı kazandı ve çeyrek finale yükseldi. Maçın iki golünü de atan Hakan Şükür gol sevincini Suat Kaya ile paylaşıyor.Milli takım tarihinin zirvesine Japonya ve Güney Kore’nin ortaklaşa düzenlediği 2002 Dünya Kupası ile çıktı. Şenol Güneş yönetimindeki milliler ilk maçta Brezilya’ya 2-1 yenilse de sonradan toparlanıp yarı finale kadar yükseldi. Yarı finalde de Brezilya’ya yenilen milliler Güney Kore’yle 29 Haziran’da oynanan üçüncülük maçını 3-2 kazandı. Milli futbolcularımız, maçtan sonra rakip takımın oyuncularıyla birlikte seyircileri selamlıyor.2008 Avrupa Şampiyonası finallerinde yarı finale yükselen Türkiye, bu turnuvadaki en büyük başarısına imza attı. 20 Haziran’da Hırvatistan’la oynanan çeyrek final maçı yalnızca iki takımın değil tüm turnuvanın en heyecanlı maçlarından biri oldu. Maçın normal süresi 0-0 bitti, uzatma dakikaları son iki dakikada atılan gollerle 1-1 bitti. Yarı finale yükselecek takımı belirlemek için penaltı atışları yapıldı. Penaltılar sonucu maçı kazanan milli futbolcuların ve tribündeki seyircilerin sevinci görülmeye değerdi.Milli takım 25 Haziran 2008’deki yarı finalde Almanya’ya 3-2 yenilerek finale kalmayı kıl payı kaçırdı. Ama bu kadarı bile milli takımın daha fazlasını hedefleyebileceğini gösteriyordu.
Vezir sözcüğü Farsça “yükü çeken, sırtlayan” anlamına gelir. Osmanlı Devleti’nde de 36 sultanın yanında tüm sorumluluğu, riskleri vezirler üstlenmişti. 600 yıllık saltanatta toplam 218 veziriazamdan kimi büyük başarılara imza atmış, kimi padişahları gölgede bırakmış, kimileri kesesini doldurmuş, kimileri yıllarca kimisi de sayılı gün ve saatlerde kalmıştı. “Geçmiş zaman başbakanları”nın parlak ve trajik öyküsünü, tarihçi Necdet Sakaoğlu anlattı…
#tarih – Vezirlik müessesesi Osmanlı sisteminde nasıl kurgulandı, sonrasında nasıl işledi hocam? Bu mevkideki insanlar nasıl, hangi kurallara göre seçilirdi?
Necdet Sakaoğlu – Osman Bey’in Orhan Bey’in, vezir sanı taşımayan, danışman, arkadaş denebilecek yardımcıları vardı. Sonraki süreçte babadan oğla birkaç kuşak veziriazamlığa getirilenler, terfiyle veya seçilerek, hatta kur’a ile atananlar olmuştur. Başlangıçta ulu vezir denirmiş. En yaygın unvanıyla sadrazamlar, öyle ya da şöyle, padişahtan sonra devletin en yetkilisi idi.
Bir dönem bu göreve Divan-ı hümayun üyesi olan vezirlerin en kıdemlisi, yani ikinci vezir atanırken 17. ve 18. yüzyıllarda bu kural bırakılmış. Adından uğur umulup atananlar dahi vardır. Sayıca rekor, Hz. Peygamber’le adaş Mehmed /Muhammed Paşalardadır. Bunlardan, müneccim yorumuyla ardarda veya aralıklarla sadrazam seçilenlerden III. Selim’in tercihleri, Hasan ve Mehmed Paşalarda olmuş. Cezayirli Gazi Hasan Paşa ölünce, “bir Hasan Paşa daha bulun” dediği tarih kayıtlarındadır. Listeler, peşpeşe üç Mehmed Paşa, üç Hasan Paşa örneği gösteriyor. Kur’a çektiren, istihraca, istihareye, tefeüle (fal açmak) de başvurduran padişahlar da olmuş.
Necdet Sakaoğlu, vezirlerle ilgili bir kaynağı tararken
# – Sadrazamın kelime anlamı nedir hocam?
Necdet Sakaoğlu, vezirlerle ilgili bir kaynağı tararken
NS – “Azam” büyük demek, “sadr” baş, baş taraf, üst mevki. Şu halde “sadrazam” başta oturan, büyük makamda oturan demekti. 17. yüzyıl ortalarına kadar asıl unvan “vezir-i azam”dı (baş vezir, büyük vezir). Bunun bir nitelemesi de sadrazamken, giderek sadrazam asıl unvan olurken veziriazam da arada kullanılmıştır. Padişahların, bu göreve atama fermanlarında “vezirim”/ vezir-i meâlî-semîrim (uğurlu, üstün nitelikli) hitabı usuldendi. Hatta Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında Türkçe “uluğ vezir” de denirmiş.
# – Osmanlılardan önceye giden bir geçmişi var galiba…
NS – Sadrazamlık Osmanlı Devleti’ne özel bir makam- mevkiydi ama, temeli Sasanilere dayanıyor. Vezir Farsça kökenli bir sözcük. Arapçaya da geçmiş. Anlamı, yükü çeken, yük götüren demektir. Yükü çeken, arabaya koşulan öküzse, devlet yükünü çekene de daha Abbasiler döneminde vezir denmiş. Halifeler ve hükümdarlar devletin doğru yanlış, haklı haksız her işini vezire yüklemeyi tercih etmişler. Kısa bir dönem, Abbasi halifelerinin vezirleri iki üç kuşak Bermekoğulları idi. Ani bir kararla yok edilmişlerdir. Son Abbasi veziri Alkamî ise ihanetiyle ünlenmiş ve öldürülmüştür.
Ortaçağ İslâm devletlerinde –unvanları farklı olsa da– vezirlik bir bakıma Abbasi mirası. Övülmek istenen başarılı vezirlere ise peygamber-hükümdar Hz. Süleyman’ın veziri Asâf’a benzetilerek “Asâf-ı zaman” denmiştir. Büyük Selçukluların ünlü vezirleri, Amidülmülk (devletin direği), Necmülmülk (devletin yıldızı), Nizamülmülk (devlet düzenini kuran kollayan) unvanlarıyla anılmışlar. Ortadoğu, Türk- İslâm devletlerinde vezirlerin “sahib-i devlet”, “ sahip” , “atabey” “pervane”… gibi unvanları var. Kimi sultanlar vezirlerine “lala” demişlerdir.
Osmanlıların ilk döneminde “bu yetkiyi kullanan vezir tek miydi veya birkaç vezir mi vardı?” tartışma konusudur. Osman Bey’in bu konumda bir yardımcısı bilinmiyor. Orhan Bey’in Alâeddin adlı hem kardeşi hem danışmanı bilge bir vezirden söz edilir. Orhan Bey’in yaşlılık döneminde de büyük oğlu Süleyman Paşa vezirlik etmiş. Orhan’ın son, Murat Hüdavendigar’ın ilk zamanlarında vezirlik yapan bazı isimler geçer.
Kanuni’nin vezirazamı Pargalı İbrahim Paşa şöyle diyordu: “Bu büyük devleti idare eden benim… Büyük padişah bir şey ihsan etmek istediği yahut ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam, gayr-i vaki gibi kalır; çünkü her şey; harb, sulh, servet, kuvvet benim elimdedir”.
# – Bu makam Osmanlı Devleti’nde nasıl kurumsallaştı?
NS –Osmanlı Devleti’nde vezirlik kurumunu başlatanlar, ataları Ankara’nın Cendere köyünden olan Candar/ Çandaroğulları’dır (Bu ailenin Kastamonu ve Sinop’taki Candaroğulları Beyliği’yle ilgisi yoktur). İlki Kara Halil HayreddinPaşa, Murat Hüdavendigar’a uzun yıllar vezirlik etmiş ama, veziriazam dendiğine dair bir kayıt yoktur. Bunun çağdaşı Hacı Paşa (Beşe), bir de Sinaneddin Yusuf Paşa biliniyor.
Vezirlik ve veziriazamlığın vazgeçilemez, temelli ve geleneksel bir makam oluşu, Murad Hüdavendigar’ın son, Yıldırım Bayezid’in ilk zamanlarındadır. Sistemi, bu aileden vezirler kurmuştur. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Candaroğulları kitabında bu ailenin, Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda, devlet yapısının işleyişini örgütlediğini anlatır. Bunlar sırasıyla Kara Hayreddin Halil Paşa, oğlu Ali Paşa, torunu İbrahim Paşa ile bunun oğlu (II.) Halil Paşa’dır. Adı geçenler, Osmanlı Beyliği’nin ilk 150 yılında dört kuşaklık bir vezir hanedanıdır. Devletin örgütlenmesinde, Yeniçeri ocağının kuruluşunda, savaşlarda Çandaroğulları’nın başarıları tartışılamaz. Sonuncu Çandarlı Halil Paşa, 20 yıl II. Murad’a, ilk saltanat yılında da Fatih Sultan Mehmed’e vezirlik etmiştir. II. Mehmed, Halil Paşa’yı İstanbul kuşatmasındaki muhalif siyaseti nedeniyle azledip Yedikule’de tutuklatmış, fetihten sonra da boğdurtmuştur. Osmanlı tarihinde idam edilen veya olaylarda öldürülen 40 dolayında veziriazamın ilki bu Halil Paşa’dır.
‘Yüksek profilli’ Kara Mustafa Paşa Yedi yıldan fazla sadrazamlık (1676-1683) yapan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa (1634-1683), II. Viyana Kuşatması’nıdaki başarısızlığı nedeniyle olması üzerine idam edilmişti. Osmanlı tarihinin en etkin, başarılı ve “yüksek profilli” üsarığında padişah sorgucu takılı vezirazam ve serdarı ekremdi.
# – Çandaroğulları hanedanı bu idamla mı bitiyor?
NS – Evet. Ondan sonra, Fatih Sultan Mehmed kurmak istediği devlet örgütü için öngördüğü yapı içinde Divan-ı hümayunöne çıkıyor. Divanın başında da devşirme kökenli ilk veziriazam Hırvat veya Arnavut Mahmud Paşa yer almıştı. Sonraki dönemlerde Türk kökenli veziriazamlardan çok, devşirme veya türlü milletlerden vezirler görevdedir.
# – Çandaroğullarından sonra gelen veziriazamlar genellikle “düşük profilli” miydiler hocam?
NS – 16. yüzyıl sonlarına, daha doğrusu 1573’teki Sokollu suikastına kadar güçlü ve yetkin vezirlerdi. Kimilerinin soydaşlık akrabalık bağlarından da belki söz edilebilir. Fatih’in İstanbul’u alışından sonra ilk veziriazam olan Mahmud Paşa, payitahtın imarında paşaların almaları gereken görevleri belirlemiş, her semte bir paşanın bir camiyle Türk mahallesi kurmasına öncülük etmişti. O kampanyada görev alan İshak Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Rum Mehmed Paşa, Davut Paşa, Mustafa Paşa… bugün de cami ve semt adlarıyla anılmaktalar. İstanbul’da ilk medresenin kuruluşu ve programının hazırlanmasına da Mahmud Paşa öncülük etmiştir. Devşirme bir veziriazam olarak, İstanbul’un ilk camilerinden birini, ilk ticaret hanını, ilk büyük çarşı hamamını inşa ettirmiş, çarşıları örgütlemiş, İstanbul’daki, ilk şer’i mahkemeyi de kurmuştur.
17. yüzyılda ve sonrasında vezirlerin yönetim ve sefer başarıları, donanımlarındaki eksiklikler nedeniyle düşmüştür. Mesela Nevşehirli İbrahim Paşa’dan önce III. Ahmed’in atadığı sadrazamlardan bir Hoca İbrahim Paşa vardır, balıkçılıktan gemicilikten gelme. Her nasılsa sadrazam yapılınca Edirne Sarayı’nda bir iç odasında, gemici sarığı çözülerek başına sadrazam kavuğu konulurken odayı kötü kokular sarmış, kibar saraylılar bayılacak gibi olmuşlar! Bu adam, Edirne sokaklarında kadınlara laf atmaya başlayınca Sadaretinin, 21. gününde idam edilmiş. Değerli ama isyancı kapıkulları tarafından öldürülen sadrazamlar da yok değil.
Vezirlerin özgeçmişleri Osmanlı sadrazamlarının özgeçmişlerini içeren yazma Hadikatü’l-vüzera, Osmanzade Taib’in eseridir. Bunun zeyilleri de vardır (üstte). Padişah, atadığı veziriazama “Benim Vezirim…” hitaplı bir hatt_ı hümayun göndererek önerilerde bulunurdu (altta).
# – Bu dönemden itibaren azletmeler ve idamlar arttı. Sizce bunun sebebi neydi?
NS – 36 padişahın toplam 622 yıllık saltanatında 218 sadrazam var. Her padişaha ortalama 7-8 sadrazam düşüyor. Buna karşılık II. Selim’in sekiz yıllık saltanatı, babasından devraldığı kendi damadı Sokollu’nun sadaretinde geçmiş. II. Selim, Sokollu’yu oğlu III. Murad’a devretmiş. Onun saltanatının ilk beş yılında da Sokollu makamında. Mütercim Rüşdî Paşa’nın 1876’daki aylarla sınırlı dördüncü sadaretinde Abdülaziz tahttan indirilmiş, V. Murad üç ay padişahlık ettikten sonra tahttan indirilmiş, II. Abdülhamid tahta çıkmış. Yani Rüşdî Paşa hepi topu yedi sekiz ay zarfında 2 hall, 2 cülus olmuş. Sadareti 15 yıl sürenlere karşılık günlerle sınırlı kalanlar da var. Ahmet Vefik Paşa’nın ikinci sadrazamlığı sadece iki gündür.
Mustafa Reşid Paşa, oğlu Galip Paşa’nın Sultan Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan’la evlenmesinden önce Baltalimanı’ndaki yalısını 250 bin altın liraya devlete satmıştı. Evlilik töreninde padişah aynı yalıyı kızıyla damadına hediye etmişti! Yani bir sirkat-i müevvil” (örtülü hırsızlık), kılıfına uydurularak hazineden para yürütme örneği.
# – Ancak öyle isimler var ki hocam, dediğiniz gibi Sokollu veya daha öncesinde Pargalı İbrahim Paşa gibi… Bunlar neredeyse padişah kadar, bazen padişahın da önüne geçen inisiyatifler kullanmışlar…
NS – Yetkilerini kapsamlı tutan Köprülü Mehmet Paşa da unutulmamalı. Çocuk padişah IV. Mehmed’in annesi Hatice Turhan Sultan’a koşullar dayatarak yönetim sorumluluğu almış. Padişah ve valide sultanı, yönetime karışmamaları için Edirne Sarayı’na göndermiş. Beş yıllık sadrazamlığında Çanakkale Boğazı’ndaki Venedik ablukasını kaldırmış, Anadolu’daki Celalî eylemlerini sindirmiş. Ölüm döşeğinde IV. Mehmed’e sadarete oğlunun getirilmesini öğütlemiş. Oğlu Fazıl Ahmet Paşa, 27 yaşında genç bir müderrisken, Edirne’ye çağırılıp sadaret mührü verilmiş. Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın sadrazamlığı 1661’den 1676’ya kadar onbeş yıldır ve devletin son güçlü dönemidir. Yani baba oğul toplam 20 yıl sadrazamlık yapmışlar.
Köprülülerin üçüncüsü Mehmet Paşa’nın manevi oğlu ve damadı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, dördüncüsü küçük oğlu Fazıl Mustafa Paşa’dır. Köprülülerin iktidarı 1651’den 1710’a kadar altmış yıl demektir. Aynı dönemde Fransa’da Kardinal Mazarin’in, İngiltere’de Cromwell’in de iktidar yılları vardır.
Sadrazamlığın rastgele ona buna verilmesinin örnekleri ise, Şimşirlik’te ve Kafes Kasrı’nda yıllarca kapalı kalan şehzadelerin tahta oturtuldukları 1620’lerden 1808’e kadarki iki yüzyılda sıkça görülmüştür. .
# – Yani padişahların niteliği düştükçe, sadrazamlarınki de düşüyor…
NS – Evet. Seferlere gitmiş, ülkeler tanımış, okuyan yazan, yasalar düzenleyen Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazam seçmedeki öngörüsü ile çocuk yaşta tahta çıkan veya taşrayı hatta İstanbul’u tanımayan, donanımsız, örneğin 4 yaşından 55 yaşına kadar haremde tutuklu yaşamış, sonra tahta oturtulmuş III. Osman’ın sadrazam atama-azletme ölçütü kıyaslanabilir mi?
III. Osman, babası II. Mustafa’nın Edirne Sarayı’ndaki hareminde 1698’de doğmuştu. Babası tahttan indirilince, Osman ve ağabeyi Mahmud, Edirne’den İstanbul’a getirilip Saray Şimşirliği’ne hapsedildiler. Önce amca III. Ahmed’in, sonra ağabey I. Mahmud’un toplam 51 yıllık saltanatlarında Osman hapis yaşadı. 55 yaşında tahta oturtuldu. Üç yıl kadar padişahlığı var, ama dört kez sadrazam atamış, azletmiş. Deneyimli paşaların karşısında hanedan mensubu olmak dışında bir özelliği yok! Ezik bir adam, dünyayı bilmiyor, siyaset bilmiyor. Ama padişah! İstiyor ki yetkisini sonuna kadar kullansın.
Meşhur öyküdür: Deneyimli veziriazamlardan Hekimoğlu Ali Paşa’ya bir gün çıkışmış: “Şimdi seni azleder, Hamallarbaşı Ali Ustayı vezir edinirim!” deyince aldığı yanıt şu olmuş: “Elbette hünkârım. Ama o vakit kendisine Hamalbaşı Ali Paşa denir”.
Kanuni’ye rağmen ‘tek adam’ olmuştu Önce “makbul” sonra “maktul” İbrahim Paşa (1493-1536), devlet idaresinde Kanuni’ye rağmen tek adam olmuştu. 16. yüzyılın ünlü Alman gravür sanatçısı Sebald Beham, İbrahim Paşa’nın minyatürler dışında bilinen tek resmini yapmıştı.
# – Hocam bu 218 sadrazamın kaçı azledildi, kaçı katledildi?
NS – 38 sadrazam idam edilmiş. Ayrıca asker tarafından linç edilerek öldürülenler var, suikaste kurban gidenler var, hatta öldü gösterilen ama zehirlenerek öldürülenler dahi var. Gerçek şu: İyi kötü, bu 218 kişilik kadro, 36 padişahın buyruğunda imparatorluğun en büyük yükünü çekmişlerdir. Timur’un neden olduğu Fetret Devri de dahil, bütün zamanlarda devleti temsil etmiş ve yönetmişlerdir. Yanlışları, aymazlıkları olanlar yanında fevkalade başarılı olanları, zafer kazananları, savaşta ölenleri vardır.
Daha genel bakıldığında, Sasaniler döneminden Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar geçen kabaca 2.500 yıllık zamanda, vezirler Ortadoğu’nun asıl yöneticilerdir. Halifeler, sultanlar, padişahlar, sorumlulukları vezirlerin boynuna sararak saltanat sürmüşlerdir. Bu bakımdan Ortadoğu vezirleri üzerine esaslı çalışmalar yapılmalıdır. Bunlar arasında yüklendiği görevin bedelini canıyla ödeyenler çoktur.
İdamlarında bile anlamlar vardır. Başının baltayla, kılıçla uçurulması hakaret, boynuna kement geçirilerek boğulması ise suçuna karşın kendisine saygı da duyulduğunu gösteriyordu. Boğulmak, kişiye suçlu olmasına karşın hizmetlerinin de bilindiğinin işaretiydi. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa böyle idam edilmişti. Buna karşılık, II. Osman’ın Yedikule’de öldürülüşüne sebep olan sadrazam Kara Davud Paşa, bir padişahın katline sebep olduğundan sarayın avlusunda teşhir edilerek boynu kılıçla vurulacakken adamları tarafından kaçırılmış, sonra yakalanıp Yedikule’de idam edilmiştir.
# – Veziriazamların azledilmesi nasıl gerçekleşiyordu?
NS – Azil işleminde, padişah mühr-i hümayun denen mutlak vekillik mührünü ya doğrudan istiyor veya bir saray görevlisine aldırıyordu. Bunun için kendisine “seni azlettim!” içerikli bir yazı gönderilmesi gerekmezdi. Ama göreve atanan yeni sadrazama ya bizzat padişah mührünü verir veya gönderir, ayrıca bir de saraydan hatt-ı hümayun (atama fermanı) yazılırdı. Yeni veziriazamın sarayda padişahın huzurundan çıktıktan sonra vezaret alayı denen bir kortejle Paşakapısına/Bâbıâli’ye gelmesi, buradaki merasimde atama hatt-ı hümayununun okunması âdetti. Son Mâbeyn-i hümayun Başkâtiplerinden Ali Fuad Bey (Türkgeldi), derlediği veziriazam atama fermanlarını bir yazmada toplamıştır.
Azledilen eski vezirazamı ise konağında oturmak, sürgüne gönderilmek veya idam edilmek gibi bir yazgı beklerdi. İdam ve sürgün infazı Bostancıbaşının göreviydi. Azledilenin durumuna göre özel önlemler de alınırdı.
Sadrazamların yaşamları başlı başına birer uzun öyküdür. Örneğin Pargalı İbrahim Paşa, yirmili yaşlarda atandığı bu görevde 15 yıl kalmış ve uykuda boğdurulmuştu. Sofu Mehmet Paşa ise 80 yaşında atanmış dokuz ay görevde kalmış ve o da boğdurulmuştur. Sultan İbrahim’i tahttan indiren sonra boğdurtan ekiptendi.
Vezirlerin imzaları Bir münşaat mecmuasında Divan-ı Hümayun kararı ve veziriazamın, vezirlerin kadıaskerlerin imzaları.
İster idam edilsin, ister eceliyle ölsün, ister azledilsin, vezirlerin bütün malvarlığı devletin sayılıyor, müsadere ediliyordu. Bundan dolayı çoğu devletli, edindiği serveti, cami, medrese, köprü, han-hamam yaptırıp bunlar için vakıf kurarak kurtarmaya çalışmıştır. Buna “hileli vakıf” deniyordu ama, bir bakıma memlekete faydalı olmuştur.
# – Hocam, beğenelim beğenmeyelim ama, bir yerde devletin ağır yükünü bu insanlar üstlenmiş…
NS – Osmanlı sadrazamlarından bize ne kaldığı önemli. Aralarında rüşvet düşkünleri, entrikacılar var. Kanuni Süleyman’ın damadı Veziriazam Rüstem Paşa bunların başında anılır ve imparatorluğun en zengin veziri bilinir. Sonuçta Rüstem Paşa’dan bize kalan, serveti değil yaptırdıklarıdır. İstanbul’da Sinan yapısı bir külliye ve cami, Edirne’deki büyük kervansaray, Bilecik’teki kervansaray, imparatorluğun çeşitli yerlerinde daha bir dizi eser… Mesela Sokollu Mehmed Paşa’nın da İstanbul’da ve Balkanlar’da Drina Köprüsü’ne kadar yaptırdığı anıt eserlerin çoğu bugün de ayakta. Bunların yapılışındaki sermaye, iyi niyet, kötü niyet sorgulamaları her zaman olacaktır ama bunlar kültürel mirasımızın önemli parçalarıdır.
Unutmamalı ki ister idam edilsin, ister eceliyle ölsün, ister azledilsin, vezirlerin bütün malvarlığı, konağı, serveti, çiftlikleri devletin sayılıyor ve müsadere ediliyor çocuklarına da devlet yetimi denerek aylık bağlanıyordu. Bu uygulama Tanzimat’a kadar devam etmiştir ve salt sadrazam için değil, vezirler, devlet ricali için de geçerliydi. Bundan dolayı çoğu devletli, edindiği serveti, cami, medrese, köprü, han-hamam yaptırıp bunlar için vakıf kurarak kurtarmaya çalışmış, bu sayede Osmanlı kentleri bir bakıma imar görmüştür.
Tanzimat’ın mimarı, paraların babası Tanzimat’ın mimarı Mustafa Reşid Paşa (1800-1858), şahsi servetinedeniyle adeta bir banker gibi çalışmıştı 58 yaşında ani bir krizle ölüverince, haberi ilk duyanlardan meşhur banker Zarifi’nin “eyvah, ne olacak alacaklarım” diye dövündüğü durmuştu.
# – Peki bu bir servet kaçırma değil mi?
NS – Evet, buna “hileli vakıf” deniyordu ama, memleket için faydalı olmuştur. Müsadere edilip hazineye aktarmak yerine, hazineden beş kuruş harcanmayan ülkede imar çalışmaları bu yoldan mümkün olmuştur. Arşivlerde bu konuda belge çoktur. Taşradaki vezirler için de aynı durum söz konusuydu. Taşrada ölen bir paşanın malvarlığına el koymak için Turnacıbaşı (mübaşir) çıkartılıp sayım yaptırılır, ölenin neyi var neyi yok paraya dönüştürülerek hazineye götürülürdü. Ölenin yetişkin çocuklarından biri, gelen mübaşirle pazarlığa girişerek İstanbul’daki devletlilere rüşvetler önerir, kabul edilirse babasının vezirliğini ve görevini üstlenirdi. Örnekleri çoktur. Bu yoldan rütbe ve görev alanlar, verdikleri rüşvet parasını kazanmak için zulüm ve soyguna girişirlerdi. Bunun bir örneğini, yıllar önce Anadolu Derebeyi Ocaklarından Köse Paşa Hanedanı, adlı, arşiv belgelerine ve sözlü tarih derlemelerine dayalı kitapta anlatmıştım. Bu kitapta, babası Vezir Köse Mustafa Paşa’nın 1802’de ölümü üzerine oğlu Veli Bey’in babasının vezirliğini ve malvarlığını elde etmek için, mübaşir aracılığıyla Sadrazam Yusuf Ziya Paşa ile yaptığı pazarlığın safahatı yazılıdır.
Sonuçta “kazanan memleket” olmuş diyebilmek için olayların doğru incelenmesi gerekir. Bugün “ecdadımız yapmış” diye övündüğümüz kimi eserlerin bu tür pazarlıkların sonucu olduğunu unutmamalıyız. Ecdadımızın çok iyiliksever, vatansever/hayırsever olduklarını söylüyoruz ama, geçmişte işlerin nasıl becerildiğini, servet kaçırma, rütbe elde etme pratiklerini bilmeden!..
Avlonyalı Ferid Paşa Son dönem sadrazamları, donanımlı ve deneyimli olmalarına karşın, 33 yıl boyunca II. Abdülhamid’in buyruklarına tâbi Babıali katibi kıyafetinde; II. Meşrutiyet’in art arda değişenleri ise Kanun-i Esasi’ye tâbi idiler. II. Abdülhamid’in son sadrazamlarından Avlonyalı Ferid Paşa
# – Demin Rüstem Paşa demiştiniz hocam. Bu tür akçeli işleri olan başka vezirler var mı?
NS – Rüstem Paşa’nın 16. yüzyıl ortasında çevirdikleriyle, çok övdüğümüz Mustafa Reşid Paşa’nın 19. yüzyıl ortasında servet edinimi için başvurduğu yöntem arasındaki benzerlik veya koşutluğun ayırdında olmayabiliyoruz. İkisi de kendi zamanlarına göre birer yol bulmuş. Rüstem Paşa’nın çevirdiklerini yazan tarihçiler var. Mustafa Reşid Paşa’ya gelince… Baltalimanı’ndaki sahilhanesi bugün ayakta. 1850’lerde kişisel servetiyle yaptırmış. Sonra ne yapmış? Oğlu Galip Paşa’nın Sultan Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan’a namzet (damat adayı) olmasını sağlamış. Padişah kızı almak kolay değil, şahane düğün yapmak için çok para gerekiyor. Padişaha sızlanarak sahilhanesini Hazine-i Hassa’ya 250 bin altın liraya satmış! Devamı daha ilginç: Fatma Sultan’la Galip Paşa evlenirken padişah aynı sahilhaneyi kızıyla damadına hediye etmiş. Yani sahilhâne eski sahibine iade edilmiş. Olay, Sultan Abdülmecid’in deyimiyle sirkat-i müevvil” (örtülü hırsızlık) örneği, yani kılıfına uydurularak hazineden para yürütmek. Bu da bir Tanzimat icraatıdır! Büyük Mustafa Reşid Paşamızın ölümünde düzenlenen tereke defteri de ilginçtir. O kadar borcu ve alacağı olan bir paşa o kritik dönemde devlet işlerine ne kadar eğilebilmiştir? Şaşmamak olanaksız. Böyle bir adam ancak bankerlik edebilirdi.
Geçmişi değerlendirirken sadece bir yönden bakıyoruz. Mustafa Reşid Paşa, Tanzimat’ı ilan etti, şöyle yaptı diyoruz da onun ailesi, iç dünyası, alacağı-borcu, akrabaları, ilişkileri neydi merak etmiyoruz. Bu paşa 58 yaşında ani bir krizle ölüverince, Banker Zarifi ilk duyanlardan biriymiş, “eyvah ne olacak alacaklarım!” diye dövünüp durmuş.
Mustafa Kemal 11 Haziran 1930’da trenle Ankara’dan İstanbul’a yolculuk etmektedir. Bozüyük’teki mola sırasında, bir vatandaş elindeki kağıtları göstererek Gazi’ye yaklaşmak ister. Güvenlik görevlileri adamın yolunu keser, ama Atatürk geçmesine izin verir. 12 Haziran 1930 tarihli Cumhuriyet’teki habere göre, adam ihtiyat süvari zabiti Nafiz Bey’dir ve cumhurreisinden Yunanlılar tarafından yakılan evinin 11.000 liralık bedelinin tazmin edilmesini istirham etmektedir. Haberin fotoğrafında, Mustafa Kemal, Nafiz Bey’in takdim ettiği belgeleri incelerken görülüyor.
Türkiye’de The Beatles’la ilgili birçok yaşamöyküsü yayımlandı ama her nasılsa en iyi biyografi kitabı Türkçe’ye çevrilmemişti. Hunter Davies’in kitabı, yayın hayatına hızlı başlayan Kara Plak Yayınları etiketiyle nihayet geçen ay raflardaki yerini aldı.
ERTAN KESKİNSOY
THE BEATLES
The Beatles’ın önemini nasıl anlatsak? Popüler listelere başvurabiliriz: Dünyada albümleri en çok satan grup olması (600 milyon albüm), Billboard listesinde bir numarada kalan en çok sayıda parçayı bestelemiş olmaları, Beatles’ın önemini anlatmak için en sık verilen örnekler olsa da, içerik önemini anlatmak için akademik jargona başvuralım: The Beatles, pop müzik dünyasında en çok atıfta bulunulan grup ve uzun bir süre daha öyle kalacak.
Beatles’ı önemli kılan bir diğer mefhum ise, bu atıfların da yalnızca sayılardan ibaret olmaması. 1950’lerin sonunda rock ’n’ roll var, 1960-1970 arasını Beatles kaplıyor; derken 1970’lerden sonra çeşitlenen müzik alt türlerinin hemen hepsindeki Beatles atıfları, o günden bu güne devam edegeldi: Progressive-psyhedelic rock, hard-rock, brit-pop, kulağınızı hangi alt türe dikseniz, bir Beatles tınısı, ya da pekala Beatles tınısı olabilecek bir tınıyı duymak mümkün. Üstelik tüm bu başarıyı yalnızca 10 yıla sığdırmış bir grup söz konusu.
Etki bu kadar kapsamlı olunca, John Lennon, Paul McCartney, George Harrison ve Ringo Starr’dan mürekkep Liverpoollu dörtlünün muhtelif içerikli yaşamöyküleri de yazıldı çizildi. Ancak her nasılsa topluluğun en iyi biyografisi Türkçe’ye bir türlü çevrilmemişti. Hunter Davies’in yıllar içinde önemi artan kitabından söz ediyoruz.
Davies’in kitabını diğer biyografilerden ayıran, kitap için sıkça söylenen “gruptan onaylı biyografi” olması değil. Bilakis, kitap, ‘gruptan onaylı’ sözünün akla getirdiği tüm potansiyel editoryal kısıtlardan azade. Örneğin Davies, topluluğun henüz Ringo Starr gruba katılmamışkenki Hamburg günlerinden, önceki davulcu Pete Best’i kovma süreçlerinden söz ederken, üyeleri neredeyse birer birer sorguya / sigaya çekiyor. Davies’in kitap boyunca devam eden inatçı araştırmacılığına bir örnek de, Best’in peşine düşüşü: 1967 yılı boyunca peşinden koşturduğu Best, görüşme taleplerine yanıt vermeyince çareyi annesi ile görüşmekte buluyor. Neyse ki Davies oradayken Pete eve dönüyor da görüşüyorlar.
Yalnız Kalpler Orkestrası The Beatles’ın 1967’de çıkardığı ve gelmiş geçmiş en iyi albümlerden sayılan Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band (Çavuş Pepper’ın Yalnız Kalpler Kulübü Orkestrası) için çektirdiği fotoğraf…
Beatles biyografisi, 40’a yakın kitabı olan, 80 yaşını taze devirmiş İngiliz yazarın en yaşayan kitabı. Kitap, yıllar içinde yenilenen bilgiler, arada geçen zamanda bulunan belgeler ve, Türkçe çeviride bulunan önsöz örneğinde olduğu gibi, eklenen öyküler ve anekdotlarla, birkaç baskıda farklı biçimlere bürünüp kendine ait bir yaşam çizgi oluşturmuş.
Davies’in yazarlığı müzik yazarlığından ibaret değil. Ünlü futbol dergisi Four-Four-Two, on bir yıl önce yaptığı “Futbol Hakkında En İyi 50 Kitap” listesinde, Davies’in, Tottenham takımına ve takım üzerinden İngiliz futboluna göz attığı, çok güzel öykücükler ve anekdotlar barındıran kitabı The Glory Game (1972) adlı yapıtını 11. sıraya koydu. Davies’in bir diğer özelliği de “gölge yazarlığı”. Kendisinin, Paul Gascoigne, Dwight Yorke ve Wayne Rooney’nin “oto”biyografilerini yazmışlığı var.
Kitabı ayrıksı kılan, artık kapanmak üzere olan bir dönemin kaydını tutuyor olması. Yo, müzikten söz etmiyoruz: insanların – tabii sosyal medya aracılığıyla– kendini ifşasının geçer akçe olduğu bir mahremiyet anlayışı; popüler olmanın koşullarından birinin ise bu ifşanın süreklileştirilmesi olduğu bir dünyada, bir biyografi yazarı için, dalınacak bir derinlik kalır mı? Velev ki kaldı, o derinlik, yeterince derin olur mu? Bugünden kırk yıl sonrasına Beatles gibi iz bırakabilecek bir topluluğun izini görebiliyor musunuz?
Bu yüzden bu biyografiye basit bir ünlü biyografisi gibi davranmamak gerekiyor: Değişen bireysel ve toplumsal ilişkiler yüzünden yöntemleri değişen bir yazım türü bu. Davies de 2009’da kitaba eklediği önsözde– Beatles’ı az çok bilenlerin kitapta en keyif alacağı bölümlerden biri bu olacaktır– “o güzel günler” nostaljisine kapılmasa da, bunun farkında olduğunu gösteriyor.
Beatles’ı hiç bilmeyenlerin, ya da misal, grubun Hindistan, ABD vb. serüvenlerini bilmeyenler ve / veya bu kitaba standart bir biyografi kitabı niyetine el atanlar, daha fazlasıyla karşılaşacak. İyisi mi siz kitabı alın, 50. yılı şerefine The Revolver albümünü bir yerlerden bulun ve dinleyin, dinlerken kitapta “Eleanor Rigby”den ve tabii “Yellow Submarine”den söz edilen yerleri denk düşürün. “Yellow Submarine”i dinlerken, Rolling Stones’un asıl kurucusu, parçaya konuk geri vokalist olarak eşlik eden Brian Jones’un üç yıl sonra ölecek olduğunu hüzünle anımsayın. Bir diğer eşlikçi Marianne Faithfull’un ise sapasağlam hayatta ve müzik yapıyor olduğunu keyifle not edin. Dinlediğiniz her Beatles parçasının içinde pop müzik tarihi parçacıkları gizli, Davies’in kitabı ise bu parçacıkların arasında gezinmek için iyi bir pusula.