Yazar: #tarih

  • Sivil idareye karşı bir yıl arayla iki darbe girişimi

    Sivil idareye karşı bir yıl arayla iki darbe girişimi

    Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir liderliğindeki bir grup radikal subay, “27 Mayıs İhtilali amacına ulaşmamıştır” diyerek 1962’de yeni bir darbe yapmaya kalkıştı. Talat Aydemir, kan dökülmeden biten bu girişimin ardından emekli edilse de dur(durula)madı ve 1963’te kendi sonunu da getirecek yeni bir darbeye kalkıştı.

    Ordu içinde 27 Mayıs 1960 darbesi sonra­sında pek çok konuda görüş ayrılığı vardı. En önemli anlaşmazlık yönetimi sivillere devredip devretmeme konu­sunda yaşanıyordu. Ülke yöne­timini ele alan Milli Birlik Ko­mitesi (MBK) ile ordu içinde ordu gibi çalışan Silahlı Kuv­vetler Birliği arasında büyük gerilim vardı.

    “Radikaller” olarak bi­linen 14 subayın MBK’dan tasfiyesi,taraflar arasındaki gerginliği arttırmıştı. Silah­lı Kuvvetler Birliği’nin 1961 seçimlerinden sonra yapma­yı planladığı darbe engellen­se de, “27 Mayıs’ın amacına ulaşmadığı” gerekçesiyle ye­niden darbe yapmayı düşü­nen çok sayıda subay vardı.

    Sivil idare

    Harp Okulu Komutanı Al­bay Talat Aydemir liderliğin­deki bir grup subay 9 Şubat 1962’de, o ay bitmeden darbe yapma kararı aldı. Darbe giri­şiminden haberdar olan hü­kümet, başta Aydemir olmak üzere darbeci subayları aci­len başka görevlere atadı.

    Atama kararına uymayan Aydemir, kendine bağlı bir­liklerle 22 Şubat 1962’de ha­rekete geçti. Hükümete ve re­jime sadık kalan birlikler de, Hava Kuvvetleri uçaklarının Harp Okulu üzerinde alçak­tan uçması gibi karşı hamle­ler yaptılar.

    Acilen toplanan hükümet ve devreye giren İsmet İnö­nü’nün, “darbe girişiminin kansız bir şekilde bitirilmesi halinde darbecilere ceza ve­rilmemesi” kararı üzerine ha­reket durdu. Ordunun önemli bölümünün desteğini alama­yan Aydemir, ceza almaya­cakları açıklanınca darbe gi­rişimine son verdi. Aydemir ve bazı subaylar emekli edi­lirken, girişime destek veren bazı subayların görev yeri de­ğiştirildi.

    Ancak emekli edilme­si bile Albay Talat Aydemir’i durdurmamıştı. Aydemir, 20 Mayıs 1963’te Harp Okulu ve Zırhlı Eğitim Tank Taburu’nu yeni bir darbe için harekete geçirdi. Fethi Gürcan’ın kontrol ettiği Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da darbe giri­şimine katıldı.

    Ancak hükümet bu defa önceden istihbarat ve sıkı ön­lemler almıştı. Ayrıca darbe­cilerin ordu içindeki deste­ği 14 ay önceki girişime göre daha da azdı. Gece boyu süren ve altı kişinin öldüğü çatış­maların ardından, tüm darbe­ciler etkisiz hale getirildi. Bu defa İsmet İnönü de “Devle­ti Talat’ın üç buçuk adamına teslim etmem” diyerek tutum almıştı.

    Sivil idare

    Darbe girişimine katılan 151 subay ve emekli subay ile 1500 Harp Okulu öğren­cisi tutuklandı. Üç ay süren yargılamanın sonunda 5 Ey­lül’de karar açıklandı. Talat Aydemir ve altı arkadaşı Fet­hi Gürcan, Osman Deniz, İl­han Baş, Erol Dinçer, Ahmet Güçal ile Cevat Kırca’ya ölüm cezası verildi. 29 sanığın mü­ebbet hapis cezasına çarp­tırıldığı davada Harp Okulu öğrencilerinin büyük bölümü beraat etti, ama hepsi okul­dan atıldı.

    TBMM yedi idam cezasın­dan ikisini, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın idam cezala­rını onayladı. Gürcan 27 Ha­ziran, Aydemir ise 5 Temmuz 1964’te asılarak idam edildi.

    Sivil idare
    Önce af sonra idam 9 Şubat 1962’de darbe girişiminde bulunan Albay Talat Aydemir (solda) affedilmiş, bunun üzerine bir yıl sonra giriştiği yeni darbe hareketinden sonra yargılanarak idam edilmişti.
  • Darbeden önceki bayram!

    12 Eylül darbesinden on üç gün önceki 30 Ağustos resepsiyonu… Adalet Partisi azınlık hükümetinin “başı” Süleyman Demirel, uzun siyasi inatlaşmalardan sonra 6 Mart 1978’de Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirerek emeklilikten kurtardığı dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının Zafer Bayramı’nı kutluyor. TBMM Başkanı Cahit Karakaş en önde, anamuhalefet partisi CHP’nin başkanı Bülent Ecevit ise içeriye girmeye hazırlanıyor. Generallerin sadece 13 gün sonra ülke yönetimine el koyacakları ve kendilerini Zincirbozan’da “zorunlu misafirliğe” tâbi tutacakları iki kurt politikacının aklından bile geçmiyor. Geleceğin cunta üyeleri ise hiç renk vermiyor (#tarih, Ağustos 2015).

    (Depo Photos)

  • Son kullanma tarihi geçmiş bir dinî kurum

    Son kullanma tarihi geçmiş bir dinî kurum

    Hz. Muhammed’in vefatından 20. yüzyıl başına kadar yaklaşık 1400 yılda, İslâm dünyasından 4 Medine, 14 Emevî (Şam), 37 Abbasî (Bağdat), 17 Endülüs (Kurtuba), 14 Fâtimî (Kahire), 17 Mısır Abbasî (Kahire), 29 Osmanlı (İstanbul) halifesi olmak üzere 132 halife gelip geçmiş. Tarihçi Necdet Sakaoğlu ile tarihî gelişimi içinde, dönüm noktalarıyla halifelik kurumunu, halifeleri konuştuk.

    Halifelik kurumu ne­ye dayanıyor? İlk olarak ne za­man, nasıl ortaya çıktı ve hangi kurallar çerçevesinde düzen­lendi?

    Necdet Sakaoğlu – Önce bir anlam hatırlatması yapalım: Dilimizdeki kalfa sözü, hali­feden Türkçeleşmiştir. Ter­zi kalfası, berber kalfası de­riz. Daha eskiye gidersek eski mekteplerde hocanın kalfası vardı. Sarayda “usta” cariyele­rin yardımcılarına kalfa, resmî dairelerde memur ve kâtip yar­dımcılarına Arapçasıyla halife denirdi. Ünlü tarihçimiz Kâtip Çelebi, Batı dünyasında Hacı Kalfa (Halife) olarak tanınmış­tır. Halife, “yerine geçen, yeri­ne bakan” demektir.

    İslâmiyet’teki halifelik, Hz. Muhammed’in ateşli bir has­talık sonucu 8 Haziran 632 ta­rihinde beklenmedik vefatının dayattığı bir emrivaki idi. Pey­gamber ümmi idi ama kurmaya çalıştığı nizam salt din amaçlı değildi. Tefekkürden ahlaktan toplum yapısının gelişmesi­ne, ticarete her alanı önemse­yen, Arap yaşamının yabancı­sı olduğu, gaza ve fetihle henüz adları bile bilinmeyen ülkelere doğru genişlemeyi hedefleyen bir idealdi. Danışman kâtibinin İranlı Selmân-ı Farisî olması anlamlıdır. Vefatını izleyen an ve ortamda Hz. Ebubekir halife seçilip biat edilmese, ideal İslâ­miyet tasarısı kritik bir evreye girer, Arabistan yarımadasının güneybatısında Medine-Mek­ke merkezli oluşma aşamasın­daki Kureyş-Haşimî din-kabile devleti kaçınılmaz sonla karşı karşıya kalabilirdi.

    Gerçi, dinin temel kaynağı, yönetimin de anayasası sayılan ve Arap diliyle yazılmış ilk ki­tap Kur’an-ı Kerim tamamlan­mıştı. Ayrıca Peygamberin de sınırlı sayıda kendi öğretileri (hadisler) vardı. Ancak bölge­nin, devlet buyrukçuluğu yaşa­mamış Arap, Yahudi ve Bedevî toplulukları, İslâm dininde ve disiplininde tutmak zordu. Bu nedenle Peygamberin koydu­ğu din ve yönetim otoritesini yürütecek şurâca (danışman­lar kurulu), bilge bir vekil yani halife (yerine geçen) seçilmesi koşuldu. Bu nedenle Peygam­berin görevlerini sürdürecek, onun ilkelerini bilen, arkada­şı, danışmanı, yardımcısı Hz. Ebubekir’e, -sahabelerden bir şurâ tarafından- halifelik göre­vi tevdi edilmişti.

    image-286
    Necdet Sakaoğlu, halifelerin hayatını içeren kaynakları tararken

    İlk halife seçilen Ebube­kir, Hz. Muhammed’in veki­li sıfatıyla İslâmiyet’e ve İslâm dinine önder oldu. Halifelik görevleri, dini yaymak, fitne denen din karşıtı eylemleri ön­lemek, adaleti, güvenliği sağla­mak, yoksulu yetimi korumak, Kur’an buyruklarını uygula­mak, başka dinden olanların haklarını korumak ve vergi adaletiydi.

    İki yıl sonra Hz. Ebube­kir de ölünce bu kez şurâ, hem Peygamberin hem Ebubekir’in yerine Hz. Ömer’i halife belir­lemiş; Ömer’den sonraki iki ha­life Hz.Osman’a, Hz. Ali’ye de aynı yöntemle biat edilmişti. Bunlara Dört Halife, Hülâfâ-i Râşidîn diyoruz.

    Hz. Muhammed ve Ebu­bekir, din koyuculuğunun ya­nında, örnek rehber, yönetici, cihat ve gaza önderi de olmuş­lar; Ebubekir, “yerine geçen” anlamındaki halifelik görevini gereği gibi yapmıştı. Ama hü­kümdar değildi. Hz. Ömer’in halifeliğinde ise İslâm coğraf­yası fetihlerle Arap dünyasını aşarak Mısır’dan İran’a kadar ülkeleri kapsadı. Bu yeni bir durumdu. Olağanüstü ve ive­di gelişmeler sonucu, din ve Kur’an’a dayalı yönetime koşut, halifeye ve Mekkeli buyrukçu­lara, bir imparatorluk düzeni ve istilâ orduları örgütlemeyi ve bir İslâm devleti dayatıyordu.

    Doğal ki başlangıçtaki Mek­ke-Medine merkezli peygam­ber dönemi yapılanması sona erdi. Halife Hz. Ömer’e “Emi­rülmüminin” denildi. O ve ar­dılları Osman ve Ali, yeni sü­reçte halifelik yanında devlet başkanlığı ve başkomutanlık demek olan Emirülmüminin görevini de yüklendiler. Mü­minlerin emirliği, halifelikleri­nin üstünde resmî-dini özel bir unvan ve görev, yani egemen­lik, uyruk durumundaki ulusla­rın, başka dinlerden olanların yaşadığı ülkelerin buyrukçulu­ğu demekti. Böyle tanımlandığı için de halifeler, meliklik, sul­tanlık, şahlık, sanları dışında bir unvan arayışıyla kendile­rine emirilmüminliği eklediler.

    image-287
    Hz. Muhammed ve 4 halife Peygamberleri, hükümdarları, halifeleri tanıtan minyatürlü, yazma Subhat’ül-Ahbar’da, yüzü nikablı (perdeli) Hz. Muhammed, üstünde büyükbabası Abdülmuttalip, alt çevresinde 4 halife (soldan sağa Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali)…

    Halifelik gibi emirülmümi­ninlik de Hz. Muhammed’in öngörmesi, vasiyeti değildi. Talep de edilmemiş, şurâca öngörülmüş ve seçilmişti. Pey­gamber’in vefatında halifelik, sonraki koşullarda da Emirül­mümininlik kabul edilmişti. Arap-İslâm ileri gelenlerinden bir şurânın seçtiği Ebubekir’e Halife-i Resulullah dendiği gi­bi, aynı yöntemle biri diğeri­nin halefi (ardılı) olan Ömer, Osman ve Ali de aynı zamanda Halife-i Resulullah sayıldılar.

    Dört Halife Devrini (632- 661) temsil eden ilk dört halife­nin ortak özelliklerine gelince… Bunları üstün kılan meziyetler elbette vardı. Dördü de saygın Arap kabilelerinden, Peygam­ber’e ilk biat edip Müslüman olanlardan, hayatta iken “cen­netle müjdelenenler”di. İslâmi­yet’e büyük hizmetleri olmuş, dördü de Hz. Peygamber’e en yakın, sahabenin de uluların­dandı. Peygamberle gazalara katılmışlar, halifeliğe de şura kararı ile seçilmişlerdi. Ebu­bekir ve Ömer Peygamber’in kayınpederleri, Osman ve Ali damatları, Ali aynı zaman­da amcasının oğlu, kuzeniydi. Halifelikleri Arap-İslâm ge­lenekleri açısından da tartış­masız ve meşru idi. Herbiri bir öncekinin ardılı konumunda selef- halef (öncül-ardıl) oldu­lar. İslâm tarihinin Hülâfa-yı Râşidin denen ilk halifeleri bunlardır. Bütün Müslümanlar da ya doğrudan veya vekâletle bunlara biat etmişlerdi.

    Ortaçağ İslâm ülkelerinde halifeler aynı zamanda devlet başkanı mıydı? Dinî ve siyasi otorite tek elde mi toplanmıştı? Yetki ve sorumlulukları nelerdi?

    N.S. – İslâm tarihinin içinden çıkılmaz bir konusudur halife­lik… Ne yapmaları gerekiyor­du, ama neler yaptılar? Kimler halife oldu?.. Araplar dışın­da biz Türklerden de halife olanlar var. Osmanlı padişah­ları halifeliği niçin benimse­diler? Tâberî Târihü’l-Rüsûl ve’l-Mülûk’de şu anekdotu naklediyor: “Hz. Ömer Hali­fe seçilince Selmân-ı Farisî’ye sormuş: Ben hükümdar mıyım, halife miyim? Şu yanıtı almış: Eğer vergiyi bir dirhem fazla alır veya vergiyi kanunsuz kul­lanırsan halife değil hüküm­darsın!”

    Belki birkaçı müstesna bü­tün halifeler hükümdarlık etti­ler! Kimileri zulüm ve sapkın­lık yapmaktan da çekinmediler.

    image-288
    Mısır Abbasîlerinden Osmanlılara halifelik Abbasîlerin Mısır kolundan bir halifenin günlük kabullerinden bir sahne, 14. yüzyıl. Halifeliğin bu koldan Osmanlılara geçtiği ileri sürülüyor.

    Yukarıda ilk dört halifenin peygambere yakınlıklarına, ko­numlarına ve nasıl seçildikle­rine değindik. Sonraki halifele­rin, yani Emevî, Abbasî, Fâtimî, Endülüs… en son Osmanlı hü­kümdarlarının ya da bunlar­dan pek çoğunun halifelikleri acaba meşru muydu? Yukarıda sıralanan ölçütler dikkate alın­dığında, 14 Emevî, 38 Abbasî halifesi arasında, ilk dört hali­fe düzeyinde veya onları örnek alan-anımsatanların sayısı üçü beşi geçmez.

    Emevî saltanatını kuran ve ilk Beni Ümeyye halifesi Mu­aviye’dir. Bunun babası Ebu Süfyan, Mekke’nin zaptına kadar Peygamber’le savaşmış müşriklerin önde gelenlerin­dendi. Hz. Osman zamanında Suriye (Şam) valiliğine ata­nan Muaviye, Hz. Ali ile girdiği mücadeleyi kazanarak 661’de Şam’da halifeliğini duyurmuş­tu. Muaviye ile başlayan Şam merkezli Emevî saltanatı/ha­lifeliği Arap dünyasına özel ilk ve katıksız bir imparatorluktu. Halife unvanı, bu erkin dinsel donatısıydı. Emevî halifele­ri daha ileri giderek, kendile­rini Halife-i Resulullah yerine “Halifetullah” (Allahın yerine geçen!) ilan etmişlerdi (sonraki dönemlerde bu unvan yumuşa­tılarak “Zıllullah” yani Allah’ın gölgesi denilmiştir).

    Muaviye’nin oğlu Yezid ve torun II. Muaviye’den son­ra yönetim, yine Beni Ümey­ye’den Mervan soyuna geç­miştir. Yezid, üç yıl süren hü­kümdar halifeliğinde İslâm dünyasına Kerbelâ Vak’ası’nı yaşatarak yeni dinin affedil­mez günahkârı ve nefret odağı olmuştur. Halifelik kavramının kutsallığını ve masumiyetini kirleten Yezid’den sonrakilerin halifelikleri ve meşruiyetleri her zaman tartışılmıştır.

    Emevî halifeleri, Süfyanî ve Mervanî olmak üzere iki ayrı koldan 14 kişidir. Bun­lar Mekkeli Ümeyye kabilesi­ne mensuptular. Bu kabile Hz. Muhammed’e karşı çıkmış, savaşmış Araplardandı. İlk ha­life Muaviye, hile ve savaşla halifeliği 661’de gasbetmişti. O ve ardılları egemenlik merkez­lerini Mekke ve Medine’den kuzeydeki Şam’a taşıyarak sal­tanata dönüştürmüşlerdir. İs­lâm tarihleri, bu hanedanın Ömer bin Abdülaziz (712-15) dışındaki bireylerini halife de­ğil padişah gösterir. Kadıasker Yahya Efendi (öl. 1639) Tarih-i Saf’ta Emevîler için “doğru­luktan uzaklaşmış bu topluluk 14 “padişah”tı diyor. Hanedan atası Muaviye için Hz. Ali’nin, bunun oğlu Hz. Hasan’ın hali­feliğini tanımayarak zorbalık­la padişahlık ettiğini, ölmeden Müslümanları oğlu Yezid’e biat ettirdiğini yazıyor.

    image-289
    Siyah sarıklı Mustasım Billâh Subhat’ül-Ahbar’dan bir detayda, Irak Abbasîlerinin son halifesi Mustasım Billâh. 13. yüzyıl başları. Abbasî halifeleri Kerbelâ Vak’ası’nın yasını simgeleyen siyah sarık sararlardı.

    Ayrıca Ye­zid’in lutîliğini (oğ­lancılığını), ayyaşlığını, Abdullah bin Zübeyr’in ayak­lanmasında Kâbe’yi mancı­nık atışlarıyla yıktırdığını, ardıllarından Abdülmelik’in zulümlerini, Kibirli Velid’in 40 karılı olduktan başka 60 kadınla evlenip boşandığı­nı, Süleyman’ın bir oturuşta 1 Rum kantarı yemek veya 370 yumurta yediğini, II. Yezid’in aşk derdiyle öldüğünü, Hi­şam’ın giysilerini 600 devenin taşıdığını, II. Velid’in sürekli zina ettiğini, babasıyla yatmış cariyelerle bunlardan doğan kızlarla cinsi temasta bulun­duğunu, bir gün, sarhoş ve cü­nupken koynundaki cariyeye, imamlığı halifeler yaparlar, ben sana yaptıracağım diyerek halifelik cübbesi giydirip mih­raba geçirdiğini anlatır. Yahya Efendi, Ümeyye oğullarından halifelik şanına yaraşır tek şahsiyet olarak Ömer bin Ab­dülaziz’i övmüştür.

    Kerbelâ Vak’ası’ndan baş­ka, Emevîler’in yayılma-hük­metme siyasetine hizmet eden Haccac, Mühelleb, Kuteybe ve diğer komutanların korkunç kıyımları, İslâm tarihinin unu­tulmaz facialarıdır.

    Emevî saltanatının yıkı­lışından on yıl kadar sonra, Mervanîlerden Abdurrahman 756’da Endülüs’e giderek yeni bir Emevî Devleti kurar. Bu so­yun sekizincisi olan Nasır-bil­lah III. Abdurrahman, 10. yüz­yıl başında Abbasî halifesi Muktedir-billah’ın düştüğü za­afı gerekçe göstererek halifeli­ğini ilan etmiş, sonraki Endü­lüs melikleri 1031’e kadar yak­laşık yüzyıl boyunca halifelik unvanı da almışlardır.

    Yine o yıllarda Mısır’da ve Mağrip ülkesi denen Kuzey Afrika’da da Fatimîler denen Şiî-Alevî bir halifelik daha ku­rulmuştu. Fatimî halifeleri­nin uçuk-kaçık tipleri arasında Peygamber’e söven, Tanrılığını ilan eden, cinsel sapık ve ay­yaşlar vardır. Sünnî ulema, bunları dinsizlikle suçlamıştır. Hasan Sabbah, Fatimî öğre­tisinden esinle Ortaçağ’ın en korkunç terör örgütünü kur­muştur.

    Abbasî halifelerinin dinî anlayış ve uygulamaları hangi dönemlerde nasıl farklılıklar gösterdi?

    N.S. – 750’den 1258’e kadar beş yüzyıldan fazla hükümranlıkla­rı olan Abbasoğulları’nın atası, Haşimî kabilesine mensup ve sahabeden, Peygamber’in am­cası Abbas’tı. Halifeliği kuran­sa bunun dördüncü kuşaktan torunu Abdullah’tır. Bu kimlik, dönemin güçlü komutanların­dan Emevî karşıtı Horasan­lı Ebu Müslim’in ordu gücüne dayanarak Halife-i Resulullah makamını elde etmiştir. Bu ilk Abbasî halifesine, zulmünün aşırılığından “Seffah” (kan dö­kücü) denilmiştir.

    Abbasîler de daha başlan­gıçta Emevîler gibi hanedan düzeni kurdular. Ardılı Mansur cimriliğiyle ünlüymüş. Ken­disini halifelikten alaşağı et­mek isteyen İmam-ı Azam’ı hapsetmiş, hatta zehirletmiş. Bağdat’ın kurucusu bu Man­sur’dur. Sonraki Mehdî, Hâdî, Harun Reşid, baba-oğul-torun üçlüsü, Emin, Me’mun, Muta­sım da Harun Reşid’in oğulları halifelerdir. Bunlar, Abbasîle­rin parlak döneminin temsil­cileri sayılır. Başta Hanefîlik, Sünnî- Şiî mezheplerin doğuşu, Horasanlı Bermekoğulllarının başarılı vezirlikleri, sonra bü­tün bireylerinin katledilmesi bunların zamanındadır. Arap ve İslâm edebiyatının klasiklerin­den Binbir Gece Hikâyeleri’nin büyük ölçüde Harun Reşid dö­neminde tedvin edildiği sanılır.

    Halife Mu’tasım, İslâm di­ni açısından tehlikeli ve zor bir çıkış yaparak “Kur’an ya­ratıktır” (Tanrı sözü değildir) savında direnmiştir. Bu sav, kaderi inkâr eden Mutezile mezhebinin (kul yaptıklarının yaratıcısıdır) doğmasına ne­den olmuştur.

    İslâm imparatorluğu için Muaviye’nin, Abdülmelik’in ve Hişam’ın başarabildiği dev­let örgütlenmesi ve yönetimi, Abbasîlerin ilk yetmiş yılın­da (750-820) Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar yayıl­dı. Hint’te, Sind’de, Rum’da (Anadolu) yeni sınırlar çizildi. Harun Reşid, artık Doğu Ro­ma’dan daha güçlü bir impa­ratorluğu temsil ediyordu. Ordusunda Türk komutanlar, bürokraside Fars (İran) ve Ho­rasan aydınları öndeydi. Grek ve Lâtin bilim eserlerinin ve kültür mirasının Arap kentle­rine taşınması da bu dönemde başlamıştır.

    Sonraki 30 halifenin çoğu­nun hem kimlik hem kişilik so­runları yüzünden, 10. yüzyıl­da, özellikle de Şiî Büveyhilerin sonra Selçuklu sultanlarının Bağdat’a egemen olmaları so­nucu, halifelik parıltısı giderek sönmeye yüz tuttu. Zaten yeter­siz halifeler, hanedan içi kav­galaşmalarla dinî ve siyasi oto­ritelerini yitirir oldular. Top­lumsal sorunlar arttı ve anarşi başladı. Bu süreçte tarih, içki meclislerinde zaman geçiren, ordunun ayaklanmasına neden olan, alaşağı edilen halifelerin hüsran öykülerini yazmıştır.

    Haremine her biriyle iliş­kide bulunduğu üç bin cari­ye dolduran halife de, gözleri­ne mil çekilip sokağa bırakıl­dığından dilenen, türlü hileler kuran halifeler de vardır. Bu dönemde, Abbas oğullarından halife olanlar, Ahmed, Cafer, Muhammed, Ali, Abdullah… öz adlarını bırakarak, Mütevek­kil-alallah, Mustansir-billah, Müsta’in-billah… gibi halifelik unvanları almayı gelenekleştir­mişlerdir ama, bu Arapça adla­rın iddialı anlamlarına uyduk­ları söylenemez.

    image-291

    Endülüs halifeleri ve Cordoba Camii
    Endülüs Emevîlerinin hükümdarı, Halife III. Abdurrahman’ı (10. yüzyıl ortaları), meşhur Cordoba Camii’nde tasvir eden bir tablo. İçerisinde 850 sütun bulunan yapının sadece minberine 10 bin altın harcanmıştı.

    1258’de Irak’ı işgal eden Hülagû, Abbasoğullarının bü­tün bireylerini, son halife Mus­ta’sım’ın veziri Alkami’nin or­ganize ettiği bir şölen kandır­macasıyla kılıçtan geçirttikten sonra, bu son halifeyi de Nasi­rüddin Tusî’nin önermesi üze­rine bir sığır derisine sardırıp süvari tümenlerinin önüne at­tırarak toz duman ettirmişti.

    Ortada bir yazgı örtüşmesi var. Abbasî halifeliğinin kuru­luşunda ilk halife Seffah nasıl ki Emevî hanedanı bireylerini bir şölene çağırıp kılıçtan ge­çirttikten sonra üstlerine sof­ra kurdurmuşsa, kapanışta da bu kez aşağı yukarı benzer bir mizanseni Moğol sultanı Hü­lagû Abbasoğullarına uygula­dı. O katliamdan her nasılsa kurtulan Halife Müsterşid’in torunlarından Ebül Abbas Ah­med, Mısır’a kaçırılmış, sığın­dığı Memlûk sultanı Baybars tarafından 1261’de Mustan­sir unvanı verilerek halife ilan edildiğinden, bu koldan inenler 1517’ye kadar Kahire’de sözde halifelik etmişlerdir. Müstem­sik oğlu III. Mütevekkil, Mısır Abbasi halifelerinin sonuncu­sudur. Yavuz’un Mısır’ı zaptet­tikten sonra İstanbul’a gönder­diği ve halifeliği devraldığı ileri sürülen halife de budur.

    Halifelik Osmanlılara nasıl geçti? Anlatılan, aktarılan tarihin ne kadarı doğru, ne kadarı sonradan oluşturuldu?

    N.S. – Halifeliğin Osmanoğul­larına nasıl geçtiğine dair kesin bir bilgim yok diyeyim, varsın cahilliğime verilsin! Bilgim var diyebilmem için, bu geçişi an­latan ve o tarihte yazılmış gü­venilir kaynaklar olmalıdır. Şu önümdeki yazma kitap Hüse­yin Hezarfen’in Tenkihü’t-teva­rih’idir. Yavuz Selim’e 4 yaprak (8 sayfa) ayırmış. Ne Mütevek­kil’in İstanbul’a gelişine, ne ha­lifeliğin devrine dair tek sözcük yok! Padişahların yaşam öykü­lerine çalışırken bu konuya de­ğinen bir kaynak bulamadım; Yavuz’un ve diğer padişahla­rın fermanlarında sıralanan elkap arasında gerçi “halife”­li terkipler de vardır: Halife-i âfâk, vâris-i hilâfet, Halifetul­lah, halife-i rûy-i zemin, halife-i arz, hatta Halife-i Resulullah… bunlar padişahların gerçek ha­lifeliklerini değil, “Zıllullah-i fi’l-âlem” (Allahın yeryüzün­deki gölgesi) gibi manevi nite­lemelerdir. Yavuz daha Mısır seferine çıkmadan önce Kırım Hanı, mektuplarında İstanbul için Dârü’l-hilâfe, Yavuz’a da Cenâb-ı Hilâfet-kibâb tanımın­da bulunmuş. Şimdi bunlara bakıp “Kırım Hanı, İstanbul’u, Yavuz’un Mısır seferinden ön­ce hilafet merkezi, Yavuz’u da halife yapmıştı” mı diyelim?

    image-292
    Abbasi halifelerinin sarayından bir tasvir: Sürahi ve kadeh tutan sâkiler.

    Halifelik, İslâm devletleri­nin hükümdarları için zorun­lu veya gerekli bir unvan veya statü değildi. Dahası, İslâm devletlerinin hükümdarları, örneğin Selçuklu Sultanları, hükümdarlıklarının meşrui­yeti için Abbasî halifelerinden menşur getirtirler, halifenin ortağı, dinin ve dünyanın kılı­cı… gibi Arapça unvanlar alır­lardı. Yani halifelerin, bütün İslâm padişahlarının üstünde onursal bir konumları vardı. Halifeliğin Osmanlı haneda­nına geçişi koşullar açısından mümkün de değildi

    Bir soru şudur: Acaba ha­lifelik, Abbasîler’in Mısır ko­lundan Osmanlılara geçti mi?.. Bunu kendi tarihlerimizde­ki yakıştırma mizansenlere dayandırmak yerine, örneğin Arap ve Mısır tarihlerine baka­rak soruşturmalı. Veya Osmanlı hanedanına bu kadar kolay ge­çebildi ise neden önceki Müs­lüman toplumlu hanedanlar, örneğin Memlûk sultanların­dan biri, 13. yüzyıldan 16. yüz­yıla gelesiye neden Kahire’de­ki sözde halifelerden bu görevi devralmamıştı? Veya İran’da Hz. Ali soylu imamlar, neden halife olalım dememişlerdi?

    Her aydının okuyup yarar­lanacağı en güvenilir Osmanlı kaynağı, merhum Uzunçarşı­lı’nın eseri Osmanlı Tarihi’dir. Bu kitaptaki cümle şudur: “Mı­sır’ı alan Yavuz, Kahire’de otu­ran Halife Mütevekkil-alal­lah’ın yerine babası Müstem­sik-billâh’ı vekâleten halife ilan ettirmiş, Mütevekkil’i de İstan­bul’a göndermişti”. Bu ne de­mek oluyor? Asıl halife Müte­vekkil, önceki halife yaşlı baba­sı Müstemsik’i vekil atayıp ola ki “Kutsal Emanetler”in mu­hafızı olarak İstanbul’a gön­derilmiş veya babası Mısır’da vekil, kendisi İstanbul’da ha­life olsun istenmiş. Buna da­ir bir açıklık yok. Ayasofya’da düzenlenen bir törenle halife­liği Yavuz’a devrettiği sonra­dan uydurulmuştur. İstanbul’a gelen Mütevekkil, emanetler nelerse bazılarını gasbetmiş, o devrin İstanbul yosmalarıyla sefihane yaşamaya başlamış. Birlikte gelen amcazâdeleri bu durumu Divan’a şikayet etmiş­ler. Mütevekkil Yedikule’de hapsedildikten sonra Mısır’a gönderilmiş. Uzunçarşılı bu bilgileri yanlış hatırlamıyor­sam İbn İyas’tan verir.

    Kısacası hilâfetin dev­ri sonraki bir uydurmadır ve mümkün de değildir. Çünkü Yavuz, Arap ve Haşimî değildi.

    Bu Mülkün Sultanları kita­bımda şöyle yazmıştım: “Çok sonraki yıllarda Ayasofya’daki dinî bir törenle Yavuz’un Ab­basi halifesi Mütevekkil’den halifelik sanını devraldığı, Mü­tevekkil’in minbere çıkıp Se­lim’i İslâm halifesi ilan ettiği, sırtındaki halifelik hil’atını da çıkarıp Selime giydirdiği ya da Eyüp Sultan Camiinde padişa­ha halifelik kılıcını kuşattığı, Mütevekkil’in İstanbul’da bir takım uygunsuz davranışlarda bulunduğundan Yedikule’de tu­tuklandığı, Kahire’ye gitmesi­ne izin verildiği yahut ölümüne değin halifelik sanını koruduğu vb. rivayetler ortaya atılmıştır.

    image-293
    Abbasi halifelerinin çöldeki Uhaydr Sarayı.

    Ancak Selim’i “Cenâb-ı saltanat- meâb-ıhılâfet-âyât, “Hüdâvendigâr-ı hallede-hılâ­fetehu”, “Halife-i âfak”, “mü­ceddid-sıfat-ı hulefâ’yı se­lef”,”Vâris-i hilâfet”, “Halifetul­lah” ve “Halife-i Resulullah”, “halife-i Rûy-i zemin”, “Hali­fe-i Arz” gibi sanlarla tanıtan belgeler vardır. Bunlar, onun Mütevekkil’den halifeliği dev­ralalmasıyla ilgili değildir”.

    Halifeliğin tarihini, tarih­sel misyonunu merak edenle­rin başvuracağı önemli kaynak­lar vardır. Bize göre bunların en önemlisi, halifeliğin kaldırılma­sı görüşmelerinde TBMM’de uzun bir konuşma yapan Adliye Vekili İslâm bilgini olan Seyyid Bey’in açıklamalarıdır.

    Osmanoğullarının hac ve halifelik açmazları ilginçtir. Padişahların hacca gitmeme­sine şeyhülislamın fetva ver­diği övgüyle yinelenir de, eğer gerçek halifelerse neden hac kafilelerinin başında Abbasî halifeleri gibi hacca gitmedik­leri konuşulmaz. Arap toplum­ları halife tanımadığı Osmanlı padişahlarına kerhen bağlılık göstermiş, fırsat buldukça da isyan etmişlerdir.

    Osmanlı dönemindeki halifelik Arap dünyasındakilerden hangi alanlarda farklılık gösterdi? Osmanlı halifeleri bu makamı nasıl gördüler ve yaşadılar?

    N.S. – Halifelik, dediğim gibi padişahlık için gerekli bir un­van-sıfat değildi. Bunun bir de­nemesi Memlûkler dönemin­de Mısır’da yaşanmıştı. Abbasî soylu sembolik halifeler Mem­lûk sultanlarının himayesin­de 1250’lerden 1517’ye kadar münzevi yaşadılar. Bir kez de son Osmanlı Halifesi Abdül­mecid Efendi, İstanbul’da bir buçuk yıl sembolik halifelik yaptı. Her Cuma o camiden ötekine namaza gitti. Tuhaf gö­rüntülerle, sözde ecdadı gibi selamlık alaylarına çıktı; bazen otomobille bazen at binerek hatta sarıklı sorguçlu kıyafet­ler giydi. Bir seferinde otomo­bille köprüden geçerken İngiliz polisi otomobilini durdurdu, bekletti ve Halife-i Müslimin’e ceza kesti!

    image-294
    Sultan I. Abdülhamid: İlk resmî halife Sultan I. Abdülhamid, halifeliği resmen ve diplomatik olarak tanınan ilk Osmanlı padişahıydı. 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesi’nde ilk defa bir sultan halife olarak anılmış ve Rus delegeler buna imza koymuşlardı.

    Osmanlı padişahlarının ha­lifeliği her açıdan Arap dün­yasındaki halifelikten farklı olmuştur. Padişahlar Arap de­ğildi, Arapça da bilmiyorlardı. Esasen bu iki noksan yeter. Fı­kıh ve akaid bilgileri de halife sıfatı taşımalarına yetecek dü­zeyde değildi. Başka bir tezat, padişahlar, Hz. Peygamber’in yasakladığı cülus merasimiy­le tahta otururlardı ve bu me­rasimde padişaha biat edilirdi. Halife ilan etmek için bir Arap şurasının kararı gerekiyordu herhalde. Cülus fermanlarında “Taht-ı Osmaniye cülus ettim” cümlesi vardır. Halifelikle ilgili olduğu varsayılan tören, Eyüp Sultan Türbesi’ndeki kılıç ku­şanma merasimiydi.

    Osmanlı padişahının İslâm halifesi de olduğunun resmen tescili, 1774 Rusya yenilgisi üzerine imzalanan Küçük Kay­narca Antlaşması’ndan (1774) beş yıl sonra 1779 Aynalıkavak Tenkihnamesinde’dir. İlk kez bu metinde I. Abdülhamid’in “halife” sanıyla anılmasına Rus delegeler imza koymuşlardır.

    Halifeliğin diplomatik res­miyet kazandığı 18. yüzyıl son­larına gelesiye, diyelim ki padi­şahlar İslam âleminin halifesi sanını ve şanını da taşıyorlar­dı… Şimşirlik ve kafes tutuk­luluğundan tahta çıkan padi­şahlarına, Ramazan ayı içinde “Huzur Dersi” adı altında ilmi­hal ve akaid dersleri veriliyor­du. Müderrisler saraya gelir, birkaçı mukarrir (ders veren­ler) diğerleri de muhatap ko­numunda soru-cevap tekni­ğiyle ders yaparlar, padişah, şehzadeler, kafes arkasında da harem kadınları bu izleme derslerde ibadet kurallarının inceliklerini dinlerlerdi. Her­halde hiçbiri “ben halifeyim” diyecek donanımda değildi. Ancak padişahlar için de diğer Müslüman hükümdarlar gibi İslâmî unvan ve lakaplar taşı­yorlardı. “Allahın yeryüzündeki gölgesi”, “Allahın yeryüzündeki halifesi” gibi.

    Gerek Emevî- Abbasî gerekse Osmanlı dönemlerinde padişah-sultan kimliğinin yanısıra “halife” kimliğiyle öne çıkanlar kimlerdi?

    N.S. – İlk akla gelen şahsiyet­lerle bir sıralama yaparsak: Emevîlerden Muaviye, Abdül­melik, Velid, başarılı bir dev­let örgütleyicisi olan Hişam; annesi tarafında Hz. Ömer’in torunu olan Ömer bin Abdüla­ziz. Harunreşid dönemi (783- 805) özellikle sanatta, bilimde, edebiyatta, gönençte Abbasîle­rin doruğu kabul edilir. Her iki yapıda da fetih ve istila görev­lerini Ortaasyalı sipehsalarlar sürdürürken, devlet örgütünde, bürokraside eğitim-öğretimde, hekimlikte, mimarlıkta da yine Arap olmayanlar, çoklukla da İranlı, Azerbeycanlı, Anadolulu aydınlar, devlet adamları görev alıyorlardı. 11. yüzyılda siyasi gücünü yitiren Abbasî halifele­ri, Büveyhilerin, Selçuklu sul­tanlarının, en son İlhanlı Dev­leti’nin himayesi veya baskısı altında silikleşmişlerdi.

    Osmanlı hanedanında ha­lifeliği ile öne çıktığı söylene­bilecek birkaç padişah adı ve­rilebilir: Yavuz Sultan Selim, güvenilir kaynaklarca doğru­lanmasa da, halifeliği Mısır Abbasî halifeliğinden devralan padişah sayılır. Bunun babası II. Bayezid ve büyükbabası Fa­tih Sultan Mehmed, oğlu Sul­tan Süleyman da İslâmi kanun ve kuralları bilen inceleyen, ka­nunnâmeler yazan padişahlar olarak halifelik kimliğine yakın görünürler. II. Abdülhamid ise Asya, Avrupa, Afrika kıtaların­daki Osmanlı ülkesi dışında da, Rusya’da, Asya’da, Hin­distan’da on milyonlarla ifade edilen bir Müslüman tebaanın halifesi kimliğiyle evrensel bir siyaset gütmüştür. Bunun ti­pik ve somut bir projesi Hicaz Demiryolu girişimidir. Buna karşılık son padişah VI. Vahi­deddin’in 1922’de Türkiye’den ayrıldıktan sonra Hicaz Meliki Haşimî soylu Şerif Hüseyin’in çağrısı üzerine Mekke’ye gide­rek halife-i Müslimin sanıyla “Âlem-i İslâm’a” hitaben yayın­ladığı beyannamenin de hiçbir etkisi olmamıştır.

    Nihayet bir de saltanattan yoksun son halifemiz var: An­kara’da BMM tarafından seçi­len Abdülmecid Efendi. Tür­kiye’den çıkarıldıktan sonraki başvurularından hiçbir sonuç alamamış. Yaşamını Fransa’da tamamlayan Abdülmecid Efen­di, daha çok ressamlığıyla ta­nınmıştır. Batılı entelektüel anlayışta bir zattı.

    image-295
    Osmanlı halifesine trafik cezası kesildi! Son Osmanlı Halifesi Abdülmecid Efendi’nin İstanbul’daki sembolik halifeliği işgal yıllarına denk gelmiş, bir seferinde otomobille köprüden geçerken İtilaf polisi Halife-i Müslimin’i durdurup ceza kesmişti. Ceza makbuzu Dolmabahçe Sarayı Arşivi’nde bulunuyor.

    Halifeliğin bugün siyasetteki algısını ve yerini nasıl görüyorsunuz? Bu algılar tarihî gerçeklerle ne ölçüde bağlantılı?

    N.S. – Son padişah Vahided­din’in (öl. 1926), son halife Ab­dülmecid’in (öl. 1944) çaba­larının Türkiye’de ve İslâm âleminde karşılık bulamaması gösteriyor ki, 632’de Hz. Ebu­bekir’le başlayan ve 1924’e ka­dar 1292 yıl süren halifelik, za­mansal ve işlevsel olarak doğal kapanışını yapmıştır.

    Bugün marjinal çıkışlar dı­şında, halifelik özleminin gün­demde olduğu bir Müslüman topluluktan söz edilemez. Asya ve Afrika’da nüfus çoğunluk­ları Müslüman olan ve şeriat kurallarını önemseyen devlet­lerde bile halifelik özlemi veya girişimi yok.

    Bizdeki halifelik serüve­ninin başında ve sonunda iki “sürgün” vak’ası yaşanması da tuhaf bir rastlantıdır. Ha­lifeliğin Mısır’da sona erişi ile bizdeki kapanışına bakar­sak, 1517’deki uydurma “devir” ile dört asır sonra 1922-1924 arasındaki gülünç oldubitti­ler, Mütevekkil’in ve Abdülme­cid’in sürgünlerine bağlanır. Osmanlı ve Cumhuriyet tarih­lerine sonradan yüklenmiş ga­riplikleri ciddiye alan araştır­macılar da az değildir.

    image-296
    Abdümecid Efendi: Entellektüel halife Son Halife Abdülmecid, bu defa atlı araba ile Cuma namazına gidiyor. Yaşamını Fransa’da tamamlayan Abdülmecid Efendi, ressamlığıyla tanınan Batılı bir entelektüeldi.
  • İzmir’de atlı tramvayın son günleri…

    1930’ların başlarında, İzmir Kordon’da çalışan atlı tramvaylar artık ihtiyacı karşılaya­maz hale gelmişti. Bunların kaldırılarak, toplu taşım için elektrikli tramvay veya troleybüs konmasına karar verildi. Dönemin Yeni Gün gazetesinde çıkan haber, başka bir sıkıntıya da işaret ediyordu: “… atlı tramvaylar da bu suretle halkın ve bilhassa ecnebile­rin alayından kurtulmuş olacaktır”. Atlı tramvaylar kalktı ama, Kordon’un simgelerinden faytonlar hep yaşadı, yaşıyor.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

  • KORKUNÇ TÜRK!

    İhtimaldir ki herşey Attila ile başladı. Mâlum, Hun İmparatoru 5. yüzyılda Avrupa’nın altını üstüne getirmiş, birçok Batı diline “Tanrı’nın kırbacı” lakabıyla girmişti. “Türk’ün geçtiği yerde ot bitmez” deyişinin ilham kaynağının Attila ve meşhur atlıları olduğu iddiası pek de temelsiz değildir. İstanbul’un fethiyse bardağı taşıran damladır. Hıristiyan dünyasının başkenti, artık resmen “Kâfir Türk”ün elindedir. 1481 Otranto Seferi’yle duyulmaya başlanan “Anneciğim Türkler Geliyor” sesleri, Kanunî devrinde, Viyana kuşatmalarında, Mohaç’ta, Osmanlı korsanlarının Akdeniz’i haraca kestiği Akdeniz kıyılarında yankılanır. Türk imajı, Osmanlı İmparatorluğu’nun ‘hastalanıp’ zayıf düşmesiyle karikatürize edilmeye başlasa da, Batı’nın şuuraltına biraz haset, hafif merak, “Turquerie” akımı, oryantalizm ve epey korkuyla birlikte kazınmıştır.

    “Fatih Sultan Mehmed, Ayasofya Kilisesi’ne giriyor” Liebig et
    suyu küplerinin kutusundan çıkan reklam kartı, yirminci yüzyıl başları.
    Haftalık Fransız resimli hiciv dergisi
    L’assiette au Beurre’ün kapağı.
    Abdülhamid elinde kanlı kılıcıyla klasik “Korkunç Türk” görünümünde, 19 Ağustos 1908.
    İngiltere’den bir fotoğraf. Fotoğrafın
    arkasındaki yazıdan anlaşıldığı üzere,
    köpeğin adı “Terrible Turk” (Korkunç
    Türk). 20. yüzyılın başları.
    Yine L’assiette au Beurre dergisinden, “Türk Tanrısı” başlıklı karikatür. Kötücül ilah, palasıyla aldığı kellelerden oluşan yığının üzerinde resmediliyor, 7 Mart 1904.
    Jules Vernes’in 1883 yılında yayımlanan macera romanı İnatçı Keraban’ın birinci cildinin kapağı.
    New York merkezli bir dikiş makinası üreticisinin
    reklam kartı, yirminci yüzyıl başları.
    Bir elinde sigarası, bir eli kadının
    sırtında, kılıcı belinde tasvir edilmiş bir Türk beyi. Murad sigarası reklamı, yirminci yüzyıl başları.
    İngiltere ve Rusya Türkiye’ye “Müttefiğim ol,
    yoksa hayatında yediğin en kötü dayağı atarım” diyor. Türkiye bir hindi, ama belinde kılıcı eksik değil, Puck dergisi, New York, Nisan 1885.
    Tütün kutusu, yirminci yüzyılın ikinci yarısı.
    Yirmici yüzyılın başlarından; sarık, fes, pala, ay-yıldız gibi klasik oryantalist figürlerle süslü nota kitapları.
    Kitap aynı kitap, kapakta resmedilen kahraman aynı kahraman. İngilizce’de “Muhteşem”, Türkçe’de “Kanuni” sıfatı yakıştırılan Sultan Süleyman’ı Amerikalı grafiker hem elinde, hem belinde kılıçla haşin biri olarak resmederken, Türk grafiker onu silahsız, munis bir ihtiyar olarak tasvir etmiş. Yirminci yüzyıl.
    Wheaties kahvaltılık buğday gevreğinin kutusundan çıkan, çocuklar için “eğlenceli maske”, 1974.
    Harem esintili, erotik çağrışımlı İngiliz reklam afişi: Erasmic sabun ve parfümleri.
    “Rose of Stamboul” (İstanbul’un Gülü) operet, 1922.
    Amerikan reklam kartı. “A Turkish Home” Bir Türk Evi.
    Harem Eyes (Haremin Gözleri) başlıklı nota kitapçığı kapağı, 1921.
    Sapolio sabunları reklam kitapçığı. “A Turkish Tale” (Bir Türk Öyküsü).
    “Kadınların favorisi”. Kartpostal, yirminci yüzyıl başı.
    Elinde bayrakla dans eden bir rakkaseyi
    gösteren reklam kartı, Turkish Trophies
    sigaraları, yirminci yüzyıl başları.
    Avrupa’ya turneye çıkarak para karşılığı müsabakalar yapan Türk pehlivanlar da “Korkunç Türk” sıfatıyla anılırdı. Sahib Seiberg, 1932 (solda) ve Hacı Halil (Adalı).
    İkinci Yusuf, o da bir “Terrible Turk”.
    Kartpostal, Amerika, yirminci yüzyıl başları.
    “Batı dünyasında Türk imajı” konusuna ilgi duyan okurlarımız, Roni Marguiles’in Mayıs 2016’da Everest Yayınları’ndan çıkan The Terrible Turk-Batı’nın Gördüğü “Türk” isimli eserine başvurarak daha ayrıntılı bilgi edinebilir
  • Rum mübadillerden Türkçe özlem dizeleri

    Nüfus mübadelesinde toprağını, ocağını terk etmek zorunda kalan Anadolulu Rumların yüreklerinden yükselen hüzünlü bir seda… Her şiirin yansıttığı toplumsal bağlamı okura titizlikle sunan eserin duygu yoğunluğu, Semih Poroy’un çizimleriyle zirve yapıyor.

    SAFFET İSPİR

    İstos Yayın tarafından ya­yımlanan Muhacirnâme – Karamanlı Muhacirler için Şiirin Sedası, Lozan Antlaş­ması çerçevesinde Yunanistan ve Türkiye arasında uygula­nan zorunlu nüfus mübadele­siyle Anadolu’yu terke mec­bur kalan Rumların mübadil­lik deneyimlerini gözlerimizin önüne getiriyor. Muhacirnâ­me, mübadillerin göç acısını, vatan hasretini ve asıl olarak da Yunanistan’da yerleştiril­dikleri mahallerdeki koşulla­rı, sıkıntıları, Yunan devleti­nin verimsizliğini, mübadillerin acılarına karşı kayıtsızlığını ve yozlaşmışlığı­nı dile getirdikleri Türkçe şi­irleri ihtiva eden bir seçkiden oluşuyor. Evangelia Balta ve Aytek Soner Alpan tarafından hazırlanan kitapta her şiirin yansıttığı toplumsal bağlam okura titizlikle sunulmuş. Aynı zamanda Semih Poroy da şiir­ler için etkileyici çizimler ha­zırlamış. Yeri gelmişken bu çi­zimlerin muhacirlerin durum ve çilelerine ilişkin şiirlerdeki tasvirleri duygusal olarak ol­dukça güçlendirdiğini vurgula­mak gerekiyor.

    MUHACİRNÂME: Karamanlı Muhacirler için Şiirin Sedası

    Kitabın önemli bir boyutu yayımlanan şiirlerin doğru­dan Türkçe yazılmış olmaları. Mübadelenin ardından Ati­na’da yayımlanmaya başlayan Muhacir Sedası gazetesinde yer alan bu şiirler gazete­nin büyük kısmı gibi Yu­nan harfleriyle Türkçe, yani ‘Karamanlıca’ olarak yayımlanmaktaydı. Nüfus mübadelesinin hemen ar­dından, Atina’da böyle bir gazete yayımlanıyor olması elbette bir tesadüf değildir. Zira kitapta yer alan şiirlere yaşam koşulları, acı ve öz­lemleriyle konu olmuş insan­ların (ve dolayısıyla potansiyel okurlarının) önemli bir bölü­mü Türkçeden başka bir dil konuşamıyordu. Osmanlı Ana­dolusu’ndaki Rum Ortodoks nüfusun önemli bir bölümü­nün Türkdil oluşu, yani ana­dillerinin Türkçe olması, gü­nümüz okuyucusunu muhte­melen şaşırtacaktır. Mübadele öncesi Anadolu’nun ağırlıkla iç kesimlerinde bulunan ama kuzeyde Karadeniz’deki kimi cemaatlerden güneyde Kilikya ve Antalya’ya, batıda ise Bursa ve Aydın’a, doğudaysa Kayse­ri ve Sivas vilayetlerine kadar uzanan geniş bir alandaki Or­todoks topluluklar arasında Türkçe hâkim konumdaydı.

    …Derdimi kimlere şikaya eyleyim
    Meskensiz yavruları ya ben neyneyim
    Acaba kimlerden ümit gözleyim
    Peruşaniyetten ölürsek acap kime ne…

    İşte Muhacirnâme’de yer alan şiirler, ilgili literatür­de çoğu zaman “Karaman­lı” olarak anılan Anadolu’nun Türkçe konuşan bu Ortodoks Hıristiyan ahalisinin müba­dele nedeniyle yaşadığı acıla­rı, çektiği sıkıntıları, düştüğü perişanlıkları aktarmaktadır. Mübadele sırasında ölenler, verem, sıtma ve tifo gibi has­talıkların pençesine düşenler, kaybolanlar, ailelerin parça­lanması, insanların mallarını mülklerini, doğup büyüdük­leri topraklarını terke zorlan­maları, yerli halkın mübadil­leri çoğunlukla aşağılaması ve dışlaması şiirlerin ana tema­sını oluşturuyor. Mübadiller bir yandan sürgün edilmeleri­ne, yaban ellere atılmalarına ve geride bıraktıklarına feryat ederken, diğer yandan yeni vatanlarına bin bir güçlükle uyum sağlamaya çalışıp başka acılar da çekiyor. Türkdil Ana­dolulu Ortodoks mübadillerin kendilerinin dile geldiği bu şi­irlerde Anadolu halk edebiya­tının öğeleri de sıklıkla kulla­nılmakta.

    Muhacirnâme’de yer verilen bu unutul­muş şiirler sadece va­tanlarını terke mec­bur kalmış Anado­lu Ortodokslarının hatırasına hürme­ten değil, günü­müzde bir kez daha insanlığın karşılaştığı en önem­li krizler­den birini oluştur­duğu gö­rülen göç ve mülte­cilik deneyimlerinin evrenselliğini de bizlere hatırlattığı için ol­dukça önemli. Kitapta yer alan şiirlerin her satırında okur, doksan yılı aşkın bir süre önce yaşanan Anadolu Rumlarının acı gurbet deneyimlerini değil, günümüzde her saat sayısız Suriyeli, Iraklı, Afgan ve başka bölgelerden insanın çilelerini de görecek. Hiç kuşkusuz ki­tabın en önemli hasleti de bu; tarihin geride kaldığı düşünü­len acılarının bugün olanca ağırlığıyla hâlâ yanı başı­mızda olduğu gerçeği­ni bize en çıplak biçimde gös­termesi.

  • KIRMIZI BEYAZ EN BÜYÜK TÜRKİYE

    1923’ten beri 500’den fazla maçta ter döken A Milli Futbol Takımı, Fransa’da bu ay başlayacak Avrupa Şampiyonası finallerinde de mücadele edecek. Tarihinin en önemli sınavlarından birine çıkacak milli takımdan beklenti büyük. Ama işler her zaman böyle değildi. Milli takım 1950’li yıllardaki başarıları saymazsak, 1996’daki Avrupa Şampiyonası’na katılana kadar genellikle kötü sonuçlarla ve “şerefli yenilgilerle” anıldı, dünya sıralamasının sonlarında yer aldı. İşte ay-yıldızlıların tarihinden ilginç kareler…

    1928 Amsterdam Olimpiyatları’ndaki Türkiye- Mısır maçı öncesi para atışı. Solda milli takım kaptanı Zeki Rıza (Sporel), sağda Mısır kaptanı Ali el-Hasani. Para atışını yapan orta hakem ise Fransız Marcel Slawick.
    Milli takım futbolcuları ilk maça çıkıyor. Tarih 26 Ekim 1923, rakip Romanya. Önde, soyadı kanunu çıkınca Kaleci soyadını alacak kaleci Nedim, arkasında takım kaptanı Hasan Kamil (Sporel), İsmet (Uluğ) ve diğerleri.
    İlk milli maçın oynandığı Taksim Stadı tıklım tıklım. Maçta Romanya karşısında 1-0 mağlup duruma düşen milli takım Zeki Rıza’nın 32 ve 50’inci dakikalarda attığı iki golle öne geçecek ama Romanya’nın beraberlik golüne engel olamayınca maç 2-2 bitecektir.
    Romanya Milli takımları maçında Türk takımının sahaya çıkışı. Maçın 32.dakikasında Zeki Rıza’nın serbest vuruştan attığı bu gol, milli takım tarihinin ilk golüydü.
    1926’da Romanya’yla oynanan maç için bastırılan Türk- Romen Milli Takımları Arasındaki Büyük Müsabaka başlıklı davetiyede Alaaddin Bey İbrahim Bey Nihat Bey Emin Bey Zeki Bey Bedri Bey Bekir Bey İsmet Bey Hüsnü Bey Tevfik Bey Cafer Bey’den oluşan takım kadrosu için “Futbolda Türklüğün varlığını teşkil eden en kıymetli oyuncularımız…” deniliyor. Ortadaki büyük resimde, Bekir Bey’in yanında “Bugün Almanya’da tahsil etmekte bulunan…” notu düşülmüş.
    1924 Paris Olimpiyatları milli takımın ilk yurtdışı turnuvasıydı. Çekoslovakya’yla oynanan ve 5-2 kaybedilen maç da ilk yurtdışı maçı oldu.
    1924 Paris Yaz Olimpiyatları’na katılan milli takımın başında, Türk futbolculara çağdaş futbolu öğreten ilk teknik direktör İskoç Billy Hunter var (ayakta en solda). Fotoğraftaki futbolcular (ayaktakiler soldan) Bedri, Zeki Rıza, Aslan Nihat, Bekir, Sabih, kaleci Nedim. Oturanlar: Leblebi Mehmet, İsmet, Alâeddin, Kadri ve Cafer.
    1928 Amsterdam Olimpiyatları’na katılan milli takım ilk maçta Mısır’a 7-1 yenilerek elenmişti. O maçın kadrosu (ayaktakiler soldan sağa) Burhan, Kadri, İsmet, Alâeddin, Zeki Rıza, Aslan Nihat, Leblebi Mehmet, teknik direktör Ton Belle. Oturanlar kaleci Ulvi, Cevat, Bekir, Muslihittin.
    Futbolun Türkiye’de yaygınlaşmaya başladığı 1930’lu yıllarda milli takım.
    4 Kasım 1932’de milli takım özel maçta Bulgaristan maçına çıkmadan önce Bulgaristan kafile başkanının konuşmasını dinliyorlar. Bulgar futbolcular kadraja girmemiş. Taksim Stadı’ndaki maçı Bulgaristan 3-2 kazanacaktır.
    Türkiye’nin güreşteki başarılar sayesinde en çok madalya kazandığı olimpiyat olarak tarihe geçen 1948 Londra Olimpiyatları’nda milli takımın Yugoslavya’ya 3-1 yenildiği maçın ilk 11’i kaleci Cihat Arman, Murat Alyüz, Vedii Tosuncuk, Naci Özkaya, Bülent Eken, Hüseyin Saygun, Fikret Kırcan, Erol Keskin, Gündüz Kılıç, Lefter Küçükandonyadis ve Şükrü Gülesin’den oluşuyordu.
    1948 Londra Olimpiyatları’nda çeyrek finale yükselen milli takım 5 Ağustos 1948’deki maçta Yugoslavya’ya 3-1 yenilerek elendi.
    Milli takım 17 Haziran 1951’de Berlin Olimpiyat Stadı’nda Federal Almanya’yla yapacağı özel maçtan önce seremonide.
    Federal Almanya’yı deplasmanda 2-1 yenen milli takımın galibiyet golünü 85. dakikada Galatasaraylı Muzaffer Tokaç atmıştı.
    1950 yılında Dünya Kupası finallerine katılmaya hak kazanan Türkiye, Brezilya’daki bu organizasyona ekonomik nedenlerle katılamamıştı. Neyse ki bekleyiş uzun sürmedi ve milliler 1954’te İsviçre’de yapılan Dünya Kupası’na da katılmayı başardı. 2.
    Grup’taki ilk maçlarında 17 Haziran 1954’te karşı karşıya gelen Türkiye ve Federal Almanya sahaya çıkıyor. Kaleci ve kaptan Turgay Şeren en önde, Alman takımında en ön sırada kaptan Fritz Walter, hemen arkasında kaleci Toni Turek var.
    Tarihindeki ilk Dünya Kupası maçına çıkan milli takım ne yazık ki Federal Almanya’ya 4-1 mağlup olmaktan kurtulamadı. Grubu
    Macaristan’ın ardından ikinci bitiren Almanlar, kupa finalinde de Macaristan’la rakip oldu ve kupayı kazanan taraf oldu. Türkiye ise gruptan çıkmak için play off maçı yaptığı Almanlara bu kez de 7-2 yenilecek ve grup üçüncülüğüyle yetinecektir.
    Milli takım tarihinde, 17 Şubat 1956’da oynanan Macaristan maçı kadar konuşulan bir başka özel maç yoktur. O dönemin futbol devi Macaristan’la İnönü Stadı’nda karşılaşan milliler maçı 3-1 kazanmış, bu galibiyet on yıllar boyunca anlatılan bir efsane maç haline gelmişti. Fotoğrafta, maçın 6. dakikasında Galatasaraylı İsfendiyar’ın ortasına nefis bir vole vuran Fenerbahçeli Lefter’in ve Türkiye’nin ilk golü görülüyor.
    26 Ekim 1975’te çekilen fotoğrafta ayaktakiler soldan: Engin, Ali Şen (dönemin Milliyet yazarı), Yasin, ?, Alpaslan, ?, teknik direktör Coşkun Özarı, Çetin Güler (antrenör), Rasim, “Fuji” Mehmet, Fatih, Zekeriya, Gökmen, Zafer , Kadir, Sebahattin.
    Oturanlar: Necati, Ali Kemal, Hüseyin, İsmail. Kafile, üç gün sonraki İrlanda maçı için Dublin’e Frankfurt aktarmalı gitmek niyetinde. Ancak aktarma kaçınca bir gece Frankfurt’ta kalıyorlar. Maçı İrlanda Givens’ın attığı dört golle 4-0 kazanıyor.
    14 Kasım 1984, milli takımın en kara günlerinden biri olarak tarihe geçti. İnönü Stadı’nda oynanan ve İngiltere’nin Türkiye’yi 8-0 yendiği maçın sekizinci golünü Viv Anderson böyle atmıştı.
    8-0’lık hezimetten üç yıl sonra, 29 Nisan 1987’de milli takım Avrupa Şampiyonası elemelerinin ilk turu için bir kez daha İngiltere karşısına çıktı. Maç İzmir Atatürk Stadı’nda oynadı. Milli takımın ilk 11’i ayaktakiler: Fatih Uraz, Hasan Vezir, Ali Çoban, Savaş Demiral, İsmail Demiriz, Erhan Önal. Oturanlar: Uğur Tütüneker, Erdal Keser, İskender Günen, Rıza Çalımbay ve Semih Yuvakuran. Maç 0-0 bitiyor ama ne yazık ki 6 ay sonra Londra’da Wembley Stadı’nda oynanacak rövanş maçını İngiltere yine 8-0 kazanacak ve Türkiye elenecektir.
    Türkiye, ilki 1960’ta düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası finallerine ilk kez 1996’da katıldı. Elemelerde çok başarılı maçlar
    çıkaran milli takım ne yazık ki İngiltere’de yapılan finallerde aynı başarıyı gösteremedi, gol atamadan ve puan alamadan turnuvadan elendi. İlk iki maçta Hırvatistan ve Portekiz’e 1-0, üçüncü maçta Danimarka’ya 3-0 yenilen milli takım gol atamadan ve puan alamadan elendi. Fotoğrafta, Hırvatistan’la yapılan ilk maçta Sergen Yalçın ve Robert Prosinecki mücadele halinde. 11 Haziran’da oynanan maçı Hırvatlar 1-0 kazandı.
    1996 Avrupa Şampiyonası’nda istediğini elde edemeyen milli takım, 2000 yılında Hollanda ve Belçika’nın ortaklaşa düzenlediği Avrupa Şampiyonası finallerine de katılmaya hak kazandı. Üçüncü maçını 19 Haziran’da Belçika ile oynadı. Maçı 2-0 kazanan milliler, bu sonuçla o güne kadar elde edilen en büyük uluslararası başarıyı kazandı ve çeyrek finale yükseldi. Maçın iki golünü de atan Hakan Şükür gol sevincini Suat Kaya ile paylaşıyor.
    Milli takım tarihinin zirvesine Japonya ve Güney Kore’nin ortaklaşa düzenlediği 2002 Dünya Kupası ile çıktı. Şenol Güneş yönetimindeki milliler ilk maçta Brezilya’ya 2-1 yenilse de sonradan toparlanıp yarı finale kadar yükseldi. Yarı finalde de Brezilya’ya yenilen milliler Güney Kore’yle 29 Haziran’da oynanan üçüncülük maçını 3-2 kazandı. Milli futbolcularımız, maçtan sonra rakip takımın oyuncularıyla birlikte seyircileri selamlıyor.
    2008 Avrupa Şampiyonası finallerinde yarı finale yükselen Türkiye, bu turnuvadaki en büyük başarısına imza attı. 20 Haziran’da Hırvatistan’la oynanan çeyrek final maçı yalnızca iki takımın değil tüm turnuvanın en heyecanlı maçlarından biri oldu. Maçın normal süresi 0-0 bitti, uzatma dakikaları son iki dakikada atılan gollerle 1-1 bitti. Yarı finale yükselecek takımı belirlemek için penaltı atışları yapıldı. Penaltılar sonucu maçı kazanan milli futbolcuların ve tribündeki seyircilerin sevinci görülmeye değerdi.
    Milli takım 25 Haziran 2008’deki yarı finalde Almanya’ya 3-2 yenilerek finale kalmayı kıl payı kaçırdı. Ama bu kadarı bile milli takımın daha fazlasını hedefleyebileceğini gösteriyordu.
  • ‘Paralel iktidar’ kuranlar, ‘paraları vakıflayan’lar, ‘düşük profilli’ olanlar…

    Vezir sözcüğü Farsça “yükü çeken, sırtlayan” anlamına gelir. Osmanlı Devleti’nde de 36 sultanın yanında tüm sorumluluğu, riskleri vezirler üstlenmişti. 600 yıllık saltanatta toplam 218 veziriazamdan kimi büyük başarılara imza atmış, kimi padişahları gölgede bırakmış, kimileri kesesini doldurmuş, kimileri yıllarca kimisi de sayılı gün ve saatlerde kalmıştı. “Geçmiş zaman başbakanları”nın parlak ve trajik öyküsünü, tarihçi Necdet Sakaoğlu anlattı…

    #tarih – Vezirlik müessesesi Osmanlı sisteminde nasıl kurgulandı, sonrasında nasıl işledi hocam? Bu mevkideki insanlar nasıl, hangi kurallara göre seçilirdi?

    Necdet Sakaoğlu – Osman Bey’in Orhan Bey’in, vezir sanı taşımayan, danışman, arkadaş denebilecek yardımcıları vardı. Sonraki süreçte babadan oğla birkaç kuşak veziriazamlığa getirilenler, terfiyle veya seçilerek, hatta kur’a ile atananlar olmuştur. Başlangıçta ulu vezir denirmiş. En yaygın unvanıyla sadrazamlar, öyle ya da şöyle, padişahtan sonra devletin en yetkilisi idi.

    Bir dönem bu göreve Di­van-ı hümayun üyesi olan vezirlerin en kıdemlisi, yani ikinci vezir atanırken 17. ve 18. yüzyıllarda bu kural bıra­kılmış. Adından uğur umulup atananlar dahi vardır. Sayıca rekor, Hz. Peygamber’le adaş Mehmed /Muhammed Paşa­lardadır. Bunlardan, münec­cim yorumuyla ardarda veya aralıklarla sadrazam seçilen­lerden III. Selim’in tercihleri, Hasan ve Mehmed Paşalarda olmuş. Cezayirli Gazi Hasan Paşa ölünce, “bir Hasan Paşa daha bulun” dediği tarih kayıt­larındadır. Listeler, peşpeşe üç Mehmed Paşa, üç Hasan Paşa örneği gösteriyor. Kur’a çek­tiren, istihraca, istihareye, te­feüle (fal açmak) de başvurdu­ran padişahlar da olmuş.

    Necdet Sakaoğlu, vezirlerle ilgili bir kaynağı tararken

    # – Sadrazamın kelime anlamı nedir hocam?

    Necdet Sakaoğlu, vezirlerle ilgili bir kaynağı tararken

    NS – “Azam” büyük demek, “sadr” baş, baş taraf, üst mevki. Şu halde “sadrazam” başta oturan, büyük makamda oturan demekti. 17. yüzyıl ortalarına kadar asıl unvan “vezir-i azam”dı (baş vezir, büyük vezir). Bunun bir nitelemesi de sadrazamken, giderek sadrazam asıl unvan olurken veziriazam da arada kullanılmıştır. Padişahların, bu göreve atama fermanlarında “vezirim”/ vezir-i meâlî-semîrim (uğurlu, üstün nitelikli) hitabı usuldendi. Hatta Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında Türkçe “uluğ vezir” de denirmiş.

    # – Osmanlılardan önceye giden bir geçmişi var galiba…

    NS – Sadrazamlık Osman­lı Devleti’ne özel bir makam- mevkiydi ama, temeli Sasani­lere dayanıyor. Vezir Farsça kökenli bir sözcük. Arapçaya da geçmiş. Anlamı, yükü çe­ken, yük götüren demektir. Yükü çeken, arabaya koşulan öküzse, devlet yükünü çekene de daha Abbasiler döneminde vezir denmiş. Halifeler ve hü­kümdarlar devletin doğru yan­lış, haklı haksız her işini vezire yüklemeyi tercih etmişler. Kı­sa bir dönem, Abbasi halife­lerinin vezirleri iki üç kuşak Bermekoğulları idi. Ani bir kararla yok edilmişlerdir. Son Abbasi veziri Alkamî ise iha­netiyle ünlenmiş ve öldürül­müştür.

    Ortaçağ İslâm devletlerin­de –unvanları farklı olsa da– vezirlik bir bakıma Abbasi mi­rası. Övülmek istenen başarılı vezirlere ise peygamber-hü­kümdar Hz. Süleyman’ın vezi­ri Asâf’a benzetilerek “Asâf-ı zaman” denmiştir. Büyük Selçukluların ünlü vezirleri, Amidülmülk (devletin direği), Necmülmülk (devletin yıldızı), Nizamülmülk (devlet düzeni­ni kuran kollayan) unvanlarıy­la anılmışlar. Ortadoğu, Türk- İslâm devletlerinde vezirlerin “sahib-i devlet”, “ sahip” , “ata­bey” “pervane”… gibi unvanları var. Kimi sultanlar vezirlerine “lala” demişlerdir.

    Osmanlıların ilk dönemin­de “bu yetkiyi kullanan vezir tek miydi veya birkaç vezir mi vardı?” tartışma konusudur. Osman Bey’in bu konumda bir yardımcısı bilinmiyor. Or­han Bey’in Alâeddin adlı hem kardeşi hem danışmanı bilge bir vezirden söz edilir. Orhan Bey’in yaşlılık döneminde de büyük oğlu Süleyman Paşa vezirlik etmiş. Orhan’ın son, Murat Hüdavendigar’ın ilk za­manlarında vezirlik yapan bazı isimler geçer.

    Kanuni’nin vezirazamı Pargalı
    İbrahim Paşa şöyle diyordu: “Bu
    büyük devleti idare eden benim…
    Büyük padişah bir şey ihsan etmek
    istediği yahut ihsan ettiği zaman
    bile eğer ben onun kararını tasdik
    etmeyecek olursam, gayr-i vaki gibi
    kalır; çünkü her şey; harb, sulh, servet,
    kuvvet benim elimdedir”.

    # – Bu makam Osmanlı Devleti’nde nasıl kurumsallaştı?

    NS –Osmanlı Devleti’nde ve­zirlik kurumunu başlatan­lar, ataları Ankara’nın Cen­dere köyünden olan Candar/ Çandaroğulları’dır (Bu aile­nin Kastamonu ve Sinop’ta­ki Candaroğulları Beyliği’yle ilgisi yoktur). İlki Kara Halil HayreddinPaşa, Murat Hüda­vendigar’a uzun yıllar vezirlik etmiş ama, veziriazam dendi­ğine dair bir kayıt yoktur. Bu­nun çağdaşı Hacı Paşa (Beşe), bir de Sinaneddin Yusuf Paşa biliniyor.

    Vezirlik ve veziriazamlı­ğın vazgeçilemez, temelli ve geleneksel bir makam oluşu, Murad Hüdavendigar’ın son, Yıldırım Bayezid’in ilk zaman­larındadır. Sistemi, bu aile­den vezirler kurmuştur. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Candaro­ğulları kitabında bu ailenin, Osmanlı Beyliği’nin kurulu­şunda, devlet yapısının işleyi­şini örgütlediğini anlatır. Bun­lar sırasıyla Kara Hayreddin Halil Paşa, oğlu Ali Paşa, toru­nu İbrahim Paşa ile bunun oğ­lu (II.) Halil Paşa’dır. Adı ge­çenler, Osmanlı Beyliği’nin ilk 150 yılında dört kuşaklık bir vezir hanedanıdır. Devletin ör­gütlenmesinde, Yeniçeri oca­ğının kuruluşunda, savaşlarda Çandaroğulları’nın başarıları tartışılamaz. Sonuncu Çandar­lı Halil Paşa, 20 yıl II. Murad’a, ilk saltanat yılında da Fatih Sultan Mehmed’e vezirlik et­miştir. II. Mehmed, Halil Pa­şa’yı İstanbul kuşatmasındaki muhalif siyaseti nedeniyle az­ledip Yedikule’de tutuklatmış, fetihten sonra da boğdurtmuş­tur. Osmanlı tarihinde idam edilen veya olaylarda öldürü­len 40 dolayında veziriazamın ilki bu Halil Paşa’dır.

    ‘Yüksek profilli’ Kara Mustafa Paşa Yedi yıldan fazla sadrazamlık (1676-1683) yapan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa (1634-1683), II. Viyana Kuşatması’nıdaki başarısızlığı nedeniyle olması üzerine idam edilmişti. Osmanlı tarihinin en etkin, başarılı ve “yüksek profilli” üsarığında padişah sorgucu takılı vezirazam ve serdarı ekremdi.

    # – Çandaroğulları hanedanı bu idamla mı bitiyor?

    NS – Evet. Ondan sonra, Fatih Sultan Mehmed kurmak iste­diği devlet örgütü için öngör­düğü yapı içinde Divan-ı hü­mayunöne çıkıyor. Divanın ba­şında da devşirme kökenli ilk veziriazam Hırvat veya Arna­vut Mahmud Paşa yer almış­tı. Sonraki dönemlerde Türk kökenli veziriazamlardan çok, devşirme veya türlü milletler­den vezirler görevdedir.

    # – Çandaroğullarından sonra gelen veziriazamlar genellikle “düşük profilli” miydiler hocam?

    NS – 16. yüzyıl sonlarına, daha doğrusu 1573’teki Sokollu su­ikastına kadar güçlü ve yetkin vezirlerdi. Kimilerinin soy­daşlık akrabalık bağlarından da belki söz edilebilir. Fatih’in İstanbul’u alışından sonra ilk veziriazam olan Mahmud Pa­şa, payitahtın imarında pa­şaların almaları gereken gö­revleri belirlemiş, her semte bir paşanın bir camiyle Türk mahallesi kurmasına öncü­lük etmişti. O kampanyada görev alan İshak Paşa, Gedik Ahmed Paşa, Rum Mehmed Paşa, Davut Paşa, Mustafa Pa­şa… bugün de cami ve semt adlarıyla anılmaktalar. İstan­bul’da ilk medresenin kurulu­şu ve programının hazırlan­masına da Mahmud Paşa ön­cülük etmiştir. Devşirme bir veziriazam olarak, İstanbul’un ilk camilerinden birini, ilk ti­caret hanını, ilk büyük çarşı hamamını inşa ettirmiş, çar­şıları örgütlemiş, İstanbul’da­ki, ilk şer’i mahkemeyi de kur­muştur.

    17. yüzyılda ve sonrasında vezirlerin yönetim ve sefer ba­şarıları, donanımlarındaki ek­siklikler nedeniyle düşmüştür. Mesela Nevşehirli İbrahim Pa­şa’dan önce III. Ahmed’in ata­dığı sadrazamlardan bir Hoca İbrahim Paşa vardır, balıkçı­lıktan gemicilikten gelme. Her nasılsa sadrazam yapılınca Edirne Sarayı’nda bir iç oda­sında, gemici sarığı çözülerek başına sadrazam kavuğu konu­lurken odayı kötü kokular sar­mış, kibar saraylılar bayılacak gibi olmuşlar! Bu adam, Edirne sokaklarında kadınlara laf at­maya başlayınca Sadaretinin, 21. gününde idam edilmiş. De­ğerli ama isyancı kapıkulları tarafından öldürülen sadra­zamlar da yok değil.

    Vezirlerin özgeçmişleri Osmanlı sadrazamlarının özgeçmişlerini içeren yazma Hadikatü’l-vüzera, Osmanzade Taib’in eseridir. Bunun zeyilleri de vardır (üstte). Padişah, atadığı veziriazama “Benim Vezirim…” hitaplı bir hatt_ı hümayun göndererek önerilerde bulunurdu (altta).

    # – Bu dönemden itibaren azletmeler ve idamlar arttı. Sizce bunun sebebi neydi?

    NS – 36 padişahın toplam 622 yıllık saltanatında 218 sadra­zam var. Her padişaha orta­lama 7-8 sadrazam düşüyor. Buna karşılık II. Selim’in se­kiz yıllık saltanatı, babasın­dan devraldığı kendi damadı Sokollu’nun sadaretinde geç­miş. II. Selim, Sokollu’yu oğlu III. Murad’a devretmiş. Onun saltanatının ilk beş yılında da Sokollu makamında. Müter­cim Rüşdî Paşa’nın 1876’daki aylarla sınırlı dördüncü sada­retinde Abdülaziz tahttan indi­rilmiş, V. Murad üç ay padişah­lık ettikten sonra tahttan indi­rilmiş, II. Abdülhamid tahta çıkmış. Yani Rüşdî Paşa hepi topu yedi sekiz ay zarfında 2 hall, 2 cülus olmuş. Sadareti 15 yıl sürenlere karşılık günlerle sınırlı kalanlar da var. Ahmet Vefik Paşa’nın ikinci sadra­zamlığı sadece iki gündür.

    Mustafa Reşid Paşa, oğlu Galip
    Paşa’nın Sultan Abdülmecid’in kızı
    Fatma Sultan’la evlenmesinden önce
    Baltalimanı’ndaki yalısını 250 bin
    altın liraya devlete satmıştı. Evlilik
    töreninde padişah aynı yalıyı kızıyla
    damadına hediye etmişti! Yani bir
    sirkat-i müevvil” (örtülü hırsızlık),
    kılıfına uydurularak hazineden para
    yürütme örneği.

    # – Ancak öyle isimler var ki hocam, dediğiniz gibi Sokollu veya daha öncesinde Pargalı İbrahim Paşa gibi… Bunlar neredeyse padişah kadar, bazen padişahın da önüne geçen inisiyatifler kullanmışlar…

    NS – Yetkilerini kapsamlı tu­tan Köprülü Mehmet Paşa da unutulmamalı. Çocuk padişah IV. Mehmed’in annesi Hatice Turhan Sultan’a koşullar daya­tarak yönetim sorumluluğu al­mış. Padişah ve valide sultanı, yönetime karışmamaları için Edirne Sarayı’na göndermiş. Beş yıllık sadrazamlığında Ça­nakkale Boğazı’ndaki Venedik ablukasını kaldırmış, Anado­lu’daki Celalî eylemlerini sin­dirmiş. Ölüm döşeğinde IV. Mehmed’e sadarete oğlunun getirilmesini öğütlemiş. Oğlu Fazıl Ahmet Paşa, 27 yaşında genç bir müderrisken, Edir­ne’ye çağırılıp sadaret mührü verilmiş. Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın sadrazamlığı 1661’den 1676’ya kadar onbeş yıldır ve devletin son güçlü dönemidir. Yani baba oğul toplam 20 yıl sadrazamlık yapmışlar.

    Köprülülerin üçüncüsü Mehmet Paşa’nın manevi oğ­lu ve damadı Merzifonlu Ka­ra Mustafa Paşa, dördüncü­sü küçük oğlu Fazıl Mustafa Paşa’dır. Köprülülerin iktida­rı 1651’den 1710’a kadar alt­mış yıl demektir. Aynı dönem­de Fransa’da Kardinal Maza­rin’in, İngiltere’de Cromwell’in de iktidar yılları vardır.

    Sadrazamlığın rastgele ona buna verilmesinin örnekle­ri ise, Şimşirlik’te ve Kafes Kasrı’nda yıllarca kapalı kalan şehzadelerin tahta oturtulduk­ları 1620’lerden 1808’e kadarki iki yüzyılda sıkça görülmüş­tür. .

    # – Yani padişahların niteliği düştükçe, sadrazamlarınki de düşüyor…

    NS – Evet. Seferlere gitmiş, ül­keler tanımış, okuyan yazan, yasalar düzenleyen Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazam seçmedeki öngörüsü ile çocuk yaşta tahta çıkan veya taşra­yı hatta İstanbul’u tanımayan, donanımsız, örneğin 4 yaşın­dan 55 yaşına kadar haremde tutuklu yaşamış, sonra tahta oturtulmuş III. Osman’ın sad­razam atama-azletme ölçütü kıyaslanabilir mi?

    III. Osman, babası II. Mus­tafa’nın Edirne Sarayı’ndaki hareminde 1698’de doğmuş­tu. Babası tahttan indirilince, Osman ve ağabeyi Mahmud, Edirne’den İstanbul’a getirilip Saray Şimşirliği’ne hapsedildi­ler. Önce amca III. Ahmed’in, sonra ağabey I. Mahmud’un toplam 51 yıllık saltanatların­da Osman hapis yaşadı. 55 ya­şında tahta oturtuldu. Üç yıl kadar padişahlığı var, ama dört kez sadrazam atamış, azletmiş. Deneyimli paşaların karşısın­da hanedan mensubu olmak dışında bir özelliği yok! Ezik bir adam, dünyayı bilmiyor, si­yaset bilmiyor. Ama padişah! İstiyor ki yetkisini sonuna ka­dar kullansın.

    Meşhur öyküdür: Deneyim­li veziriazamlardan Hekimoğ­lu Ali Paşa’ya bir gün çıkışmış: “Şimdi seni azleder, Hamallar­başı Ali Ustayı vezir edinirim!” deyince aldığı yanıt şu olmuş: “Elbette hünkârım. Ama o va­kit kendisine Hamalbaşı Ali Paşa denir”.

    Kanuni’ye rağmen ‘tek adam’ olmuştu Önce “makbul” sonra “maktul” İbrahim Paşa (1493-1536), devlet idaresinde Kanuni’ye rağmen tek adam olmuştu. 16. yüzyılın ünlü Alman gravür sanatçısı Sebald Beham, İbrahim Paşa’nın minyatürler dışında bilinen tek resmini yapmıştı.

    # – Hocam bu 218 sadrazamın kaçı azledildi, kaçı katledildi?

    NS – 38 sadrazam idam edil­miş. Ayrıca asker tarafından linç edilerek öldürülenler var, suikaste kurban gidenler var, hatta öldü gösterilen ama ze­hirlenerek öldürülenler da­hi var. Gerçek şu: İyi kötü, bu 218 kişilik kadro, 36 padişahın buyruğunda imparatorluğun en büyük yükünü çekmişlerdir. Timur’un neden olduğu Fetret Devri de dahil, bütün zaman­larda devleti temsil etmiş ve yönetmişlerdir. Yanlışları, ay­mazlıkları olanlar yanında fev­kalade başarılı olanları, zafer kazananları, savaşta ölenleri vardır.

    Daha genel bakıldığında, Sasaniler döneminden Osman­lı Devleti’nin yıkılışına kadar geçen kabaca 2.500 yıllık za­manda, vezirler Ortadoğu’nun asıl yöneticilerdir. Halifeler, sultanlar, padişahlar, sorum­lulukları vezirlerin boynuna sararak saltanat sürmüşlerdir. Bu bakımdan Ortadoğu vezir­leri üzerine esaslı çalışmalar yapılmalıdır. Bunlar arasında yüklendiği görevin bedelini ca­nıyla ödeyenler çoktur.

    İdamlarında bile anlamlar vardır. Başının baltayla, kılıçla uçurulması hakaret, boynuna kement geçirilerek boğulma­sı ise suçuna karşın kendisine saygı da duyulduğunu gösteri­yordu. Boğulmak, kişiye suçlu olmasına karşın hizmetleri­nin de bilindiğinin işaretiydi. Merzifonlu Kara Mustafa Pa­şa böyle idam edilmişti. Buna karşılık, II. Osman’ın Yediku­le’de öldürülüşüne sebep olan sadrazam Kara Davud Paşa, bir padişahın katline sebep ol­duğundan sarayın avlusunda teşhir edilerek boynu kılıçla vurulacakken adamları tara­fından kaçırılmış, sonra yaka­lanıp Yedikule’de idam edil­miştir.

    # – Veziriazamların azledilmesi nasıl gerçekleşiyordu?

    NS – Azil işleminde, padişah mühr-i hümayun denen mut­lak vekillik mührünü ya doğ­rudan istiyor veya bir saray görevlisine aldırıyordu. Bu­nun için kendisine “seni az­lettim!” içerikli bir yazı gön­derilmesi gerekmezdi. Ama göreve atanan yeni sadraza­ma ya bizzat padişah mührü­nü verir veya gönderir, ayrıca bir de saraydan hatt-ı hüma­yun (atama fermanı) yazılırdı. Yeni veziriazamın sarayda pa­dişahın huzurundan çıktıktan sonra vezaret alayı denen bir kortejle Paşakapısına/Bâbıâ­li’ye gelmesi, buradaki mera­simde atama hatt-ı hümayu­nunun okunması âdetti. Son Mâbeyn-i hümayun Başkâtip­lerinden Ali Fuad Bey (Türk­geldi), derlediği veziriazam atama fermanlarını bir yazma­da toplamıştır.

    Azledilen eski vezirazamı ise konağında oturmak, sür­güne gönderilmek veya idam edilmek gibi bir yazgı beklerdi. İdam ve sürgün infazı Bostan­cıbaşının göreviydi. Azledile­nin durumuna göre özel ön­lemler de alınırdı.

    Sadrazamların yaşamları başlı başına birer uzun öykü­dür. Örneğin Pargalı İbrahim Paşa, yirmili yaşlarda atandı­ğı bu görevde 15 yıl kalmış ve uykuda boğdurulmuştu. Sofu Mehmet Paşa ise 80 yaşında atanmış dokuz ay görevde kal­mış ve o da boğdurulmuştur. Sultan İbrahim’i tahttan indi­ren sonra boğdurtan ekiptendi.

    Vezirlerin imzaları Bir münşaat mecmuasında
    Divan-ı Hümayun kararı ve veziriazamın, vezirlerin kadıaskerlerin imzaları.

    İster idam edilsin, ister eceliyle
    ölsün, ister azledilsin, vezirlerin
    bütün malvarlığı devletin sayılıyor,
    müsadere ediliyordu. Bundan dolayı
    çoğu devletli, edindiği serveti,
    cami, medrese, köprü, han-hamam
    yaptırıp bunlar için vakıf kurarak
    kurtarmaya çalışmıştır. Buna “hileli
    vakıf” deniyordu ama, bir bakıma
    memlekete faydalı olmuştur.

    # – Hocam, beğenelim beğenmeyelim ama, bir yerde devletin ağır yükünü bu insanlar üstlenmiş…

    NS – Osmanlı sadrazamla­rından bize ne kaldığı önem­li. Aralarında rüşvet düşkün­leri, entrikacılar var. Kanuni Süleyman’ın damadı Veziri­azam Rüstem Paşa bunların başında anılır ve imparator­luğun en zengin veziri bilinir. Sonuçta Rüstem Paşa’dan bize kalan, serveti değil yaptırdıkla­rıdır. İstanbul’da Sinan yapısı bir külliye ve cami, Edirne’deki büyük kervansaray, Bilecik’te­ki kervansaray, imparatorlu­ğun çeşitli yerlerinde daha bir dizi eser… Mesela Sokollu Mehmed Paşa’nın da İstan­bul’da ve Balkanlar’da Drina Köprüsü’ne kadar yaptırdığı anıt eserlerin çoğu bugün de ayakta. Bunların yapılışındaki sermaye, iyi niyet, kötü niyet sorgulamaları her zaman olacaktır ama bunlar kültürel mi­rasımızın önemli parçalarıdır.

    Unutmamalı ki ister idam edilsin, ister eceliyle ölsün, ister azledilsin, vezirlerin bü­tün malvarlığı, konağı, serve­ti, çiftlikleri devletin sayılıyor ve müsadere ediliyor çocukla­rına da devlet yetimi denerek aylık bağlanıyordu. Bu uygu­lama Tanzimat’a kadar devam etmiştir ve salt sadrazam için değil, vezirler, devlet ricali için de geçerliydi. Bundan dolayı çoğu devletli, edindiği ser­veti, cami, medrese, köp­rü, han-hamam yaptırıp bunlar için vakıf kurarak kurtarmaya çalışmış, bu sayede Osmanlı kentle­ri bir bakıma imar görmüştür.

    Tanzimat’ın mimarı, paraların babası Tanzimat’ın mimarı Mustafa Reşid Paşa (1800-1858), şahsi servetinedeniyle adeta bir banker gibi çalışmıştı 58 yaşında ani bir krizle ölüverince, haberi ilk duyanlardan meşhur banker Zarifi’nin “eyvah, ne olacak alacaklarım” diye dövündüğü durmuştu.

    # – Peki bu bir ser­vet kaçırma değil mi?

    NS – Evet, buna “hi­leli vakıf” deniyor­du ama, memleket için faydalı olmuştur. Müsadere edilip ha­zineye aktarmak yerine, hazine­den beş kuruş harcanmayan ülkede imar çalışmaları bu yoldan mümkün olmuştur. Arşivlerde bu konu­da belge çoktur. Taşradaki ve­zirler için de aynı durum söz konusuydu. Taşrada ölen bir paşanın malvarlığına el koy­mak için Turnacıbaşı (müba­şir) çıkartılıp sayım yaptırılır, ölenin neyi var neyi yok paraya dönüştürülerek hazineye gö­türülürdü. Ölenin yetişkin ço­cuklarından biri, gelen müba­şirle pazarlığa girişerek İstan­bul’daki devletlilere rüşvetler önerir, kabul edilirse babasının vezirliğini ve görevini üstlenir­di. Örnekleri çoktur. Bu yoldan rütbe ve görev alanlar, verdik­leri rüşvet parasını kazanmak için zulüm ve soyguna girişir­lerdi. Bunun bir örneğini, yıllar önce Anadolu Derebeyi Ocak­larından Köse Paşa Hanedanı, adlı, arşiv belgelerine ve sözlü tarih derlemelerine dayalı ki­tapta anlatmıştım. Bu kitap­ta, babası Vezir Köse Mustafa Paşa’nın 1802’de ölümü üzeri­ne oğlu Veli Bey’in babasının vezirliğini ve malvarlığını elde etmek için, mübaşir aracılığıy­la Sadrazam Yusuf Ziya Paşa ile yaptığı pazarlığın safahatı yazılıdır.

    Sonuçta “kazanan mem­leket” olmuş diyebilmek için olayların doğru incelenme­si gerekir. Bugün “ecdadımız yapmış” diye övündüğümüz kimi eserlerin bu tür pazarlık­ların sonucu olduğunu unut­mamalıyız. Ecdadımızın çok iyiliksever, vatansever/hayır­sever olduklarını söylüyoruz ama, geçmişte işlerin nasıl becerildiğini, servet kaçırma, rütbe elde etme pratiklerini bilmeden!..

    Avlonyalı Ferid Paşa Son dönem sadrazamları, donanımlı ve deneyimli olmalarına karşın, 33 yıl boyunca II. Abdülhamid’in buyruklarına tâbi Babıali katibi kıyafetinde; II. Meşrutiyet’in art arda değişenleri ise Kanun-i Esasi’ye tâbi idiler. II. Abdülhamid’in son sadrazamlarından Avlonyalı Ferid Paşa

    # – Demin Rüstem Paşa demiştiniz hocam. Bu tür akçeli işleri olan başka vezirler var mı?

    NS – Rüstem Paşa’nın 16. yüz­yıl ortasında çevirdikleriyle, çok övdüğümüz Mustafa Reşid Paşa’nın 19. yüzyıl ortasında servet edinimi için başvurdu­ğu yöntem arasındaki benzer­lik veya koşutluğun ayırdında olmayabiliyoruz. İkisi de kendi zamanlarına göre birer yol bul­muş. Rüstem Paşa’nın çevir­diklerini yazan tarihçiler var. Mustafa Reşid Paşa’ya gelin­ce… Baltalimanı’ndaki sahil­hanesi bugün ayakta. 1850’ler­de kişisel servetiyle yaptırmış. Sonra ne yapmış? Oğlu Galip Paşa’nın Sultan Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan’a namzet (damat adayı) olmasını sağla­mış. Padişah kızı almak kolay değil, şahane düğün yapmak için çok para gerekiyor. Padi­şaha sızlanarak sahilhanesini Hazine-i Hassa’ya 250 bin al­tın liraya satmış! Devamı daha ilginç: Fatma Sultan’la Galip Paşa evlenirken padişah aynı sahilhaneyi kızıyla damadı­na hediye etmiş. Yani sahilhâ­ne eski sahibine iade edilmiş. Olay, Sultan Abdülmecid’in deyimiyle sirkat-i müevvil” (örtülü hırsızlık) örneği, yani kılıfına uydurularak hazine­den para yürütmek. Bu da bir Tanzimat icraatıdır! Büyük Mustafa Reşid Paşamızın ölü­münde düzenlenen tereke def­teri de ilginçtir. O kadar borcu ve alacağı olan bir paşa o kritik dönemde devlet işlerine ne ka­dar eğilebilmiştir? Şaşmamak olanaksız. Böyle bir adam an­cak bankerlik edebilirdi.

    Geçmişi değerlendirirken sadece bir yönden bakıyoruz. Mustafa Reşid Paşa, Tanzi­mat’ı ilan etti, şöyle yaptı diyo­ruz da onun ailesi, iç dünya­sı, alacağı-borcu, akrabaları, ilişkileri neydi merak etmiyo­ruz. Bu paşa 58 yaşında ani bir krizle ölüverince, Banker Za­rifi ilk duyanlardan biriymiş, “eyvah ne olacak alacaklarım!” diye dövünüp durmuş.

  • Halkın sesini işitirdi

    Mustafa Kemal 11 Haziran 1930’da trenle Ankara’dan İstanbul’a yolculuk etmekte­dir. Bozüyük’teki mola sırasında, bir vatandaş elindeki kağıtları göstererek Gazi’ye yaklaşmak ister. Güvenlik görevlileri adamın yolunu keser, ama Atatürk geçmesine izin verir. 12 Haziran 1930 tarihli Cumhuriyet’teki habere göre, adam ihtiyat süvari zabiti Nafiz Bey’dir ve cumhurreisinden Yunanlılar tarafından yakılan evinin 11.000 liralık bedelinin tazmin edilmesini istirham etmektedir. Haberin fotoğrafında, Mustafa Kemal, Nafiz Bey’in takdim ettiği belgeleri incelerken görülüyor.

    CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU

  • Liverpool Dörtlüsü’nü dinleme-anlama rehberi

    Türkiye’de The Beatles’la ilgili birçok yaşamöyküsü yayımlandı ama her nasılsa en iyi biyografi kitabı Türkçe’ye çevrilmemişti. Hunter Davies’in kitabı, yayın hayatına hızlı başlayan Kara Plak Yayınları etiketiyle nihayet geçen ay raflardaki yerini aldı.

    ERTAN KESKİNSOY

    THE BEATLES

    The Beatles’ın önemini nasıl anlatsak? Popü­ler listelere başvura­biliriz: Dünyada albümleri en çok satan grup olması (600 milyon albüm), Billboard lis­tesinde bir numarada kalan en çok sayıda parçayı bestelemiş olmaları, Beatles’ın önemini anlatmak için en sık verilen örnekler olsa da, içerik önemi­ni anlatmak için akademik jar­gona başvuralım: The Beatles, pop müzik dünyasında en çok atıfta bulunulan grup ve uzun bir süre daha öyle kalacak.

    Beatles’ı önemli kılan bir diğer mefhum ise, bu atıfların da yalnızca sayılardan ibaret olmaması. 1950’lerin sonun­da rock ’n’ roll var, 1960-1970 arasını Beatles kaplıyor; der­ken 1970’lerden sonra çeşit­lenen müzik alt türlerinin he­men hepsindeki Beatles atıf­ları, o günden bu güne devam edegeldi: Progressive-psyhe­delic rock, hard-rock, brit-pop, kulağınızı hangi alt türe dik­seniz, bir Beatles tınısı, ya da pekala Beatles tınısı olabile­cek bir tınıyı duymak müm­kün. Üstelik tüm bu başarıyı yalnızca 10 yıla sığdırmış bir grup söz konusu.

    Etki bu kadar kapsam­lı olunca, John Lennon, Paul McCartney, George Harrison ve Ringo Starr’dan mürekkep Liverpoollu dörtlünün muh­telif içerikli yaşamöyküleri de yazıldı çizildi. Ancak her na­sılsa topluluğun en iyi biyog­rafisi Türkçe’ye bir türlü çev­rilmemişti. Hunter Davies’in yıllar içinde önemi artan kita­bından söz ediyoruz.

    Davies’in kitabını diğer biyografilerden ayıran, kitap için sıkça söylenen “gruptan onaylı biyografi” olması değil. Bilakis, kitap, ‘gruptan onaylı’ sözünün akla getirdiği tüm po­tansiyel editoryal kısıtlardan azade. Örneğin Davies, toplu­luğun henüz Ringo Starr gru­ba katılmamışkenki Hamburg günlerinden, önceki davulcu Pete Best’i kovma süreçlerin­den söz ederken, üyeleri ne­redeyse birer birer sorguya / sigaya çekiyor. Davies’in kitap boyunca devam eden inatçı araştırmacılığına bir örnek de, Best’in peşine düşüşü: 1967 yılı boyunca peşinden koştur­duğu Best, görüşme taleple­rine yanıt vermeyince çareyi annesi ile görüşmekte bulu­yor. Neyse ki Davies oraday­ken Pete eve dönüyor da görü­şüyorlar.

    Yalnız Kalpler Orkestrası The Beatles’ın 1967’de çıkardığı ve gelmiş geçmiş en iyi albümlerden sayılan Sgt. Pepper’s Lonely Hearts
    Club Band (Çavuş Pepper’ın Yalnız Kalpler Kulübü Orkestrası) için çektirdiği fotoğraf…

    Beatles biyografisi, 40’a yakın kitabı olan, 80 yaşını taze devirmiş İngiliz yazarın en yaşayan kitabı. Kitap, yıl­lar içinde yenilenen bilgiler, arada geçen zamanda bulunan belgeler ve, Türkçe çeviride bulunan önsöz örneğinde ol­duğu gibi, eklenen öyküler ve anekdotlarla, birkaç baskıda farklı biçimlere bürünüp ken­dine ait bir ya­şam çizgi oluş­turmuş.

    Davies’in ya­zarlığı müzik ya­zarlığından ibaret değil. Ünlü futbol der­gisi Four-Four-Two, on bir yıl önce yaptığı “Fut­bol Hakkında En İyi 50 Kitap” listesinde, Davies’in, Tottenham takımına ve takım üzerinden İngiliz futboluna göz attığı, çok güzel öy­kücükler ve anekdotlar barındıran kitabı The Glory Game (1972) adlı yapı­tını 11. sıraya koydu. Davies’in bir diğer özelliği de “gölge ya­zarlığı”. Kendisinin, Paul Gas­coigne, Dwight Yorke ve Way­ne Rooney’nin “oto”biyografi­lerini yazmışlığı var.

    Kitabı ayrıksı kılan, ar­tık kapanmak üzere olan bir dönemin kaydını tutuyor olması. Yo, müzikten söz etmiyoruz: insanların – tabii sosyal medya ara­cılığıyla– kendini ifşa­sının geçer akçe olduğu bir mahremiyet anla­yışı; popüler olmanın ko­şullarından birinin ise bu ifşanın süreklileş­tirilmesi olduğu bir dünyada, bir biyog­rafi yazarı için, dalı­nacak bir derin­lik kalır mı? Velev ki kaldı, o derinlik, yeterince derin olur mu? Bugünden kırk yıl sonrasına Beatles gibi iz bırakabilecek bir topluluğun izini görebiliyor musunuz?

    Bu yüzden bu biyografiye basit bir ünlü biyografisi gi­bi davranmamak gereki­yor: Değişen bireysel ve toplumsal iliş­kiler yüzünden yöntemleri deği­şen bir yazım türü bu. Davies de 2009’da kitaba eklediği önsöz­de– Beatles’ı az çok bi­lenlerin kitapta en ke­yif alacağı bölümlerden biri bu olacaktır– “o güzel günler” nostaljisine kapıl­masa da, bunun farkında ol­duğunu gösteriyor.

    Beatles’ı hiç bil­meyenlerin, ya da misal, grubun Hindistan, ABD vb. serüvenleri­ni bilmeyenler ve / veya bu kitaba standart bir biyog­rafi kitabı niyetine el atanlar, daha faz­lasıyla karşılaşa­cak. İyisi mi siz kitabı alın, 50. yılı şe­refine The Revol­ver albü­münü bir yerlerden bulun ve dinleyin, dinlerken kitapta “Ele­anor Rigby”den ve tabii “Yellow Submarine”­den söz edilen yerleri denk düşürün. “Yellow Submarine”i dinler­ken, Rolling Stones’un asıl kurucusu, parçaya ko­nuk geri vokalist olarak eş­lik eden Brian Jones’un üç yıl sonra ölecek olduğunu hü­zünle anımsayın. Bir diğer eşlikçi Marianne Faith­full’un ise sapasağlam ha­yatta ve müzik yapıyor olduğunu keyifle not edin. Dinlediği­niz her Beatles parçasının için­de pop müzik tarihi parça­cıkları gizli, Davies’in kitabı ise bu par­çacık­ların arasında gezinmek için iyi bir pusula.