Yazar: #tarih

  • II. Mahmud temelini attı, sonra Haydarpaşa’ya gitti

    İsmi, cismi ve tarihiyle askerî bir kuruluş olan GATA (Gülhane Askeri Tıp Akademisi), 15 Temmuz’dan sonra Sağlık Bakanlığı’na devredildi, adı da Haydarpaşa Sultan Abdülhamid Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak değiştirildi. Bu da yetmedi, hastaneyi II. Abdülhamid’in kurduğu iddia edildi! Hastane, II. Mahmud zamanında, 1832’de faaliyete geçmişti.

    Osmanlılarda çağdaş tıp eğitimine dair ilk giri­şimler 19. yüzyıl başın­da (1804) Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin gayretleriy­le başladı. Ancak asıl önemli başlangıç 1831’dedir. II. Mah­mud, Topkapı Sarayı Gülhane Bahçesindeki Otlukçu Kışla­sında üç koğuşu yeni ordunun (Asakir-i Mansure) gereksini­mi olan hastanenin kuruluşuna tahsis etti. Gülhane Cerrahha­ne-i Mamuresi adıyla 1832’de açılan bu ilk askerî has­tane, günümüzde GA­TA denen ve İstanbul ve Ankara’dan baş­ka ordu merkezlerinde de tıp akademileri bulunan, sürekli gelişme gösteren, Türk tıp tari­hinin en büyük ve modern do­nanımlı kurumunun başlangı­cıdır ve yaklaşık iki asırlık (185 yıllık) bir mazisi vardır.

    Haydarpaşa Kampüsü Bugün Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsü olarak hizmet veren yapının inşaına, Sultan II Abdülhamit döneminde 1894’te başlandı ve Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane olarak II. Abdülhamid’in doğum günü olan 15 Şaban 1321 / 6 Kasım 1903 Cuma günü eğitime başlandı.

    Selçuklulardan Osmanlı­ların son zamanlarına kadar çeşitli adlarla birçok sağlık kurumları varoldu; Darüşşi­fa, Dar-üt Tıb ve Bimarha­ne gibi… İstanbul’da darüşşifa adını alan beş müessese Fatih, Süleymaniye, At Meyda­nı, Haseki ve Üsküdar’da bulunuyordu. Bu kurumlar aynı zamanda pratik ve tecrübeye dayanan okullar­dı ve Osmanlıların yükselme devrine kadar ayrıca bir tıp okulu bulunmuyordu.

    Bu devirlerde medrese usulü eğitim ve öğrenim gö­ren herkes hem din, hem hu­kuk yani fıkıh, hem de ede­biyat, felsefe ve tıp bilginiydi ve medrese tahsilini bitirdik­ten sonra sağlık kurumlarında tecrübe ve tatbikat görmekle tabip olunuyordu. Tıp ilmini ayrı bir meslek medresesin­de okutmak amacıyla kurulan Fatih ve Süleymaniye tıp med­reseleri ise zamanın acımasız­lığı içinde ana karakterlerini tümüyle kaybetmişlerdi.

    19. yüzyıla gelindiğinde, Batı dünyasında tıp mesleği artık bilimsel temeller üze­rinde yükseliyordu ve arada­ki mesafeyi kapatmak giderek zorlaşıyordu. Diğer bir haki­kat, memleketin sağlık prob­lemlerini yeni baştan ele al­mak gerektiğiydi. Bu anlamda ilk hareket 1804’te Hekimba­şı Mustafa Behçet Efendi’nin gayretleriyle başladı.

    Batı’dan modern tıbbı öğ­renmek yabancı dil bilmeye bağlıydı ve yabancı dil bilen­ler aynı zamanda dış siyaseti de yürüten Rumlardı. Rumlar 1804’te Kuruçeşme’de dil, ede­biyat, matematik öğreten bir üniversite açmış; yanında bir hastane ve darülaceze de yap­mış ve daha sonra da okula ay­rı bir tıp bölümü açılması için devletten izin almışlardı. III. Selim (1789-1807) dönemin­de Avrupa tıbbının İstanbul’a getirilmesi çalışmaları başla­dığında ilk deneme- uygulama 1805’te Kuruçeşme’de açılan (özel) Rum Tıb Mektebi oldu. Bu okula “Rum Talimga­hı” da denmişti. Öğren­cileri ve eğitim dili Rumca olan ve 1812’de Rus isyanında ka­patılan bu okulun mezun verip vermediği dahi bilinmiyor.

    Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane kapısında hekimbaşı ve hocalar, Galatasaray, 1839.

    Mustafa Behçet Efendi’nin amacı, ilk fırsatta Müslüman Türkler için ayrı bir tıbhane açmaktı. Ocak 1807’de III. Se­lim in saltanatının son günle­rinde çıkarılan bir nizamname ile Kasımpaşa tersanesi içinde bir tıp mektebi kuruldu. Mayıs 1807 de Kabakçı İsyanı ile son bulan bu mektep, yine Hekim­başı Behçet Efendi’nin çabala­rıyla yeni bir binada ikinci kez 14 Mart 1827 de açılacak­tı.İlkel vasıfları ile mev­cut tıp medreseleri ve hastaneler yurdun hekim ihtiyacını bir derece karşılı­yordu. Ancak Sultan II. Mah­mud (1808-1839) devrinde ve özellikle yeniçeriliğin kaldırıl­masından sonra kurulan ye­ni ordunun (Asakiri Mansu­re-i Muhammediyye) sağlığını hekimlerin bilgisiz ellerin­den koruma amacıyla, Musta­fa Behçet Efendi’nin üçüncü hekimbaşılığı zamanında yeni bir tıbbiyenin kurulması tavsi­ye edildi:

    “Ordu askerlerinin hasta ve yaralıları barışta ve savaşta hekimlik kurallarına göre ba­kılıp tımar ve tedavi edilmeleri gerekli bulunduğu açık ve seçik ise de İstanbul’da bulunan İslâm hekimlerin birçoğu eski usulde hekimlik yapmakta, ye­ni tıp metodlarından habersiz bulunmaktadır. Doktor dene­bilmeleri için eski ve yeni usul­leri bilerek baktığı hastalara bu bilgilerini uygulaması zorunlu­ğu vardır. İstanbul’da bu ilke­lere uymak üzere bağımsız bir tıbbiye okulu açmak ve bilgili hocalar tarafından yetiştirile­cek elemanlarla ordu erlerinin bakımına memur Hıristiyan hekimlerin yerine birkaç yıl içinde Müslüman gençler ge­tirmek mümkün olacaktır”.

    Sonuçta, yeniçerilerin yok edilerek yerine Asakiri Mansu­re-i Muhammediyye adıyla yeni bir ordu kurulması üzerine on­lardan kalan Şehzadebaşı’nda acemi oğlanlar kışlası yanında­ki Tulumbacıbaşı konağı deni­len binada, alelacele iki mektep açılmasına karar verildi: Askeri Katipler Mektebi ve Tıbhane.

    Tıbhane II. Mahmud’un hekimbaşısı Mustafa Behçet Efendi’nin gösterdiği lüzum ve verdiği takrirler üzerine 1827’da açılmıştır. Yalnız İs­lâm gençlerinden tabip ve cer­rah yetiştirilmek üzere tıbha­ne ile cerrahhanenin birlikte açıldığını öğreniyoruz. Böyle­likle Asakiri Mansure-i Mu­hammediyye ordusuna Müslü­man hekim ve cerrah yetiştiri­lecektir. 14 Mart 1827 tarihine rastlayan Çarşamba günü açılan Tıbhane’ye Hekimba­şı Mustafa Behçet Efendi hem nazır hem muallim olur. Tıp­hane-i Amire ve Cerrahha­ne-i Mamure denen bu okulun süresi 4 yıl olarak belirlenir. Mekteb-i Tıbbiye’de öğretim Fransızca, cerrahhanede ise Türkçe yapılıyordu.

    Ancak asıl önemli başlangıç 1831’de gerçekleşir. II. Mah­mud, atalarının sarayı Top­kapı’da Alay Meydanındaki (Enderun) hastane yerine, bu avludan, çizme kapısından ini­len Gülhane Bahçesinde bulu­nan Otlukçu Kışlasındaki üç koğuşu yeni ordunun gereksi­nimi olan hastanenin kuru­luşuna tahsis eder (Topkapı Gülhanesi, bugünkü Gülhane Parkı değildir. Saray bahçeleri­nin Marmara Denizi’ne bakan doğu tarafında, Sarayburnu ci­hetindedir. 1839’daki Tanzi­mat Fermanı da bu bahçenin yamacındaki Gülhane Kasrı önünde okunmuştu). Gülhane Cerrahhane-i Mamuresi adıy­la ilk askerî hastane burada açılır (9 Ocak 1832). Çok ya­kın bir zaman öncesine kadar GATA adıyla anılan, İstanbul ve Ankara’dan başka ordu mer­kezlerinde de tıp akademileri bulunan, Türk tıp tarihinin en büyük ve modern donanımlı kurumunun başlangıcı bu ta­rihî saray hastanesine dayanır.

    1836’da, önceki tıp mekte­bi ile bu ikincisi, yine Gülhane Otlukçu Kışlasında Gülhane Mekteb-i Tıbbiyesi ve Cerrah­hane-i Mamuresi adıyla bir­leştirilir. 1838’de Viyana Tıp Okulundan getirtilen ilk Avru­palı operatör doktor Bernard, Gülhane’nin baş hocası (mual­lim-i evvel) yapılır. Fransızca tıp dersleri verilmeye başlanır. İşte, Mekteb-i Tıbbiye’nin asıl Batılılaşması böylece başlar.

    80 bin metrekarelik alan İnşaatı 11 Şubat 1895 tarihinde başlayan binanın mimari tasarımı dönemin önde gelen mimarlarında Alexandre Vallaury ve Raimondo D’Aronco’ya aittir. Bina daha önceden yapılmış olan Haydarpaşa Askerî Hastanesi ile Selimiye Kışlası arasındaki yaklaşık 80.000 metrekarelik bir arsa üzerine inşa edilmiştir. Ön cephesinin baktığı cadde Tıbbiye Caddesi’dir.

    Tıbhanenin açılmasında­ki gaye, orduya lüzumu olan Müslüman tabipleri yetiş­tirmek olduğu için, başlan­gıçta Müslüman olmayanlar mektebe alınmaz iken, 1839 Tanzimat Fermanı’nın ilanıy­la tebaa arasında eşitlik esası kabul edilince, gayri Müslüm­lerden de tabip yetişmesine müsaade edilmiş ve Hıristiyan gençleri de Mekteb-i Tıbbi­ye’ye girmeye başlamışlardı.

    1839’da Galatasaray’a ta­şınan mektepi “Mekteb-i Tıb­biye-i Adliye-i Şahane” adını almıştı. Sultan II. Mahmud öğ­rencilere hitaben yaptığı açılış konuşmasında, tıp öğreniminin Avrupa’da geliştiğini, bu ne­denle zorunlu Fransızca eğitim yapılacağını, fakat zaman için­de tedricen Türkçeye geçilece­ğini ifade etmişti. Esas amaç, tıbbın Türkçe olarak memleke­tin her tarafına yayılmasıydı. 1827’de açılan Mekteb-i Tıbbi­ye ilk mahsulünü ancak 14 se­ne sonra 1840’ta verecekti. Gülhane, bahri (deniz) ve berri (kara) mühendishanele­rinden sonra Türkiye’de (İs­tanbul’da) açılan 3. modern okul oldu. 1854’te Gülhane Tıp Mektebine hazırlık sınıfları ve yardımcı eleman kaynağı ol­mak üzere Tıbbiye İdadisi de yine Gülhane’de açıldı. Sonra­ki gelişmeler ve özellikle ope­ratörlük ihtisası için öngörü­len “ameliyathane” bölümünün 1896’da açılması da burada­dır. 1896’da tıbbiye tedrisatı­nı yenilemek için Almanya’dan uzmanlar getirilmiş ve bu ta­rihten sonra Gülhane Tatbi­kat Mektebi de denilmiş; tıp eğitimi alan gençlerin Tatbikat Mektebinde de iki yıl operatör­lük / cerrahlık eğitimi alarak askerî doktorluklara atanmala­rı sağlanmıştı (1896).

    Tıbbiye, lise, üniversite 1903 – 1933 arasında Tıbbiye olarak hizmet veren ve üniversite reformuyla Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilerek, Atatürk’ ün emriyle 26 Eylül 1934’te lise olarak faaliyete geçen, 1983’te Marmara Üniversitesi’ne devredilen Haydarpaşa Erkek Lisesi.

    II. ABDÜLHAMİD DEVRİNDEKİ HADİSE

    Tıp Fakültesi neden ve nasıl Haydarpaşa’ya naklolundu?

    Müderris Dr. Ziya Nuri Birgi’nin (1872-1936) tıp tarihine geçen aktarımına göre, Gülhane’deki tıp fakültesinin II. Abdülhamid döneminde Haydarpaşa’ya taşınması şu şekilde gelişmiştir:

    Sultan Hamid’e birgün biri bir jurnal verir ve burada “Bütün fesad tıbbiyelilerden çıkıyor. Bunların İstanbul tarafında bulunmaları mahzurdan sâlim değildir. Bunları uzak bir yerlere gönderelim” denmektedir. Bir zamanlar mektebin Sivas gibi bir yere nakli bahis konusu olur. Fakat buna sarayda nüfuzlu doktorlar engel olur. Nihayet, İstanbul’un Anadolu yakasına bir bina yapıp nakledelim derler.

    Binaya başlanır ve biter. Bu sefer biri başka bir jurnal verir. O da “her ne kadar Mektebi Tıbbiyer Haydarpaşaya nakolunacaksa da İngiliz Mezarlığı’na (Bugün de aynı yerde bulunan CWGC’ye bağlı Haidar Pasha Cemetery) yakın olması dolayısıyla mahzurdan salim değildir. Zira orası İngiliz toprağı sayılır. Talebe bir fenalık yapıp da oraya kaçacak olurlarsa tutamayız. Oradan serbestçe vapura binerek Avrupa’ya kaçarlar” denince vehimli Sultan Hamid korkar.

    Bir müddet Askerî Tıbbiye’nin yine eskisi gibi Sarayburnu’nda Demirkapı’da kalmasına karar verirler. Zira o zaman tıbbiyelilerin bir kısmı Avrupaya kaçarak orada neşriyatta bulunmakta idiler. Haydarpaşa’da tıp fakültesinin projelerinin ihzarında ve inşaında nezarette bulunan Gülhane Tatbikat Hastanesi kurucusu ve Profesörü Dr. Rieder Paşa, kendi sınıf arkadaşı olan Alman sefiri Baron Marschalle ile Sultan Hamid nezdinde teşebbüse geçer ve mektebin Haydarpaşa’ya nakline karar verilir. Sultan Hamid de kendi zamanının eseri olan bu binanın kendi zamanında açılması arzusuna mukavemet edemez. Bu suretle mektep, Haydarpaşa’ya taşınır.

  • Devletlerarası satrancın en kullanışlı piyonları

    Devletler öteden beri başka ülkelerde rejime karşı çıkanları korumakla kalmayıp onlardan yararlanmaya da çalıştı. Yeri geldi, “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesi, devletin yüksek menfaatleri icabı “dostumun düşmanı da dostumdur” şeklinde esnetildi. İşte, tarih boyunca devletler arasında diplomatik gerilim yaratan siyasi sığınmacılardan bazıları…

    Eski Roma, günümüzde­ki büyük devletlere ben­zeyen bir süper güçtü. Bu gücü göstermek için dün­yanın her yerinde yurttaşları­nı korumak ve düşmanlarını kovalamak gibi bir politika be­nimsemişti. Örneğin en büyük düşmanı Kartacalı komutan ve devlet adamı Hannibal’i teslim almak için hiç usanmadan yıl­larca uğraştı. Romalıların bu konudaki ısrarı, günümüzde ABD’nin gizli istihbarat bilgile­rini medyaya ifşa eden Edward Snowden’ı dünyanın her yerin­de kovalamasına benziyordu.

    Hannibal, İspanya’dan İtal­ya’ya girmiş, Alpleri geçmiş ve Roma ordusunu yenmişti. Yıl­larca onun fillerle donatılmış ordusunun korkusuyla yaşayan Romalılar, sonunda Kartacalıla­rı kendi ülkelerinde yani Kuzey Afrika’daki Zama’da yenme­yi başardı (MÖ 202). Ama Ro­ma’nın Hannibal korkusu sona ermemişti. Kartaca’nın yenilgi­sinden sonra da onunla uğraş­maktan vazgeçmedi. Kartaca’ya baskı yaparak Hannibal’in ülke yönetiminden uzaklaştırılma­sını talep etti. Sonunda ünlü komutan ülkesini terkederek Antakya’ya kaçmak zorunda kaldı. Gidebileceği tek yer, doğal olarak Romalıların o sıradaki en büyük düşmanı olan ve Suriye ile Anadolu’nun bir bölümüne hükmeden Selevkos haneda­nından Antiokos’un sarayıydı. Orada bir mülteci olarak yaşa­dı ve Antiokos’a Roma ile nasıl mücadele edeceği konusunda öğütler verdi. Antiokos’un onu fazla dinlediği söylenemezdi.

     İade yerine ölümü seçti Bitinia kralı Prusias tarafından Roma’ya iade edileceğini öğrenen Hannibal’in zehir içerek intihar edişini tasvir eden gravür, New York Halk Kütüphanesi. 7 Kasım 1982’de.

    MÖ 190’da Romalılarla Se­levkoslar arasında büyük Mag­nesia (Manisa civarında) savaşı oldu. Hannibal’in bu savaşa ka­tılıp katılmadığını bilmiyoruz. Ama hikayeye göre, Antiokos 60-70 bin kişilik muhteşem bir ordu toplamış, Hannibal’e “Sen­ce bu Romalılara yeter mi?” diye sormuştu. Hannibal altın ve gümüş pırıltılarıyla göz alan orduya bakarak acı acı gülmüş ve “Evet, dünyanın en açgözlü halkı olmalarına rağmen, onlara bile yeter!” diye cevap vermiş­ti; bu sözlerle ordunun gücünü değil, Romalıların toplayacağı ganimeti kastediyordu. Magnesia savaşı gerçekten de Antiokos için büyük bir ye­nilgi oldu. Antiokos ancak iki yıl sonra (MÖ 188) Roma ile barış yapabildi. Ancak barışın en önemli şartı, kendi sarayın­da ağırladığı Roma’nın düşman­larını geri vermekti. Kral bunu kabul etti ama misafirine kaça­cak kadar zaman tanıdı. Hanni­bal yeniden yollara düştü. Haya­tının son yıllarını Bitinya Kralı Prusias’ın yanında geçirdi. Bu kral, Romalıların müttefiki olan Bergama Kralı Eumenes’le sa­vaşıyordu. Hannibal bu savaşa katılarak bir deniz zaferi kazan­dı. Ancak Romalılar, onu alabil­mek için Bitinya Kralına baskı uyguladılar. MÖ 182’de Kral Prusias bu baskıya boyun eğdi. Hannibal için bu son şaşırtıcı değildi. Aslında yıllardır bunu bekliyordu. Romalı tarihçi Li­vius’a göre, zehir içerek intihar etmeden önce, son sözleri şöyle oldu: “Madem yaşlı bir adamın ölümünü bekleyemeyecek ka­dar sabırsızlanıyorlar, Romalı­ları bu endişeden kurtaralım!”

    Ortaçağ’da sık sık görü­len bir uygulama da, herhan­gi bir tahtta hak iddia eden bey ve prenslerin bir başka ülkenin yardımına başvurmasıydı. Bu politika, ülkeler arasında sık sık diplomatik krizlere yol açıyor­du. Osmanlı tarihinin ilk yılları bu tür olaylarla doluydu; örne­ğin Ankara Savaşı’ndan (1402) sonra yenilip Timur’a esir dü­şen Yıldırım Bayezid’in oğulları, Osmanlı devletinin yeniden to­parlanmasını önlemek isteyen çeşitli devletler için hem birer rehine hem de birer silaha dö­nüşmüştü. Bizans’ın önce İsa sonra Musa Çelebileri istedi­ği anda donatarak Edirne veya Bursa’da tahta çıkmış kardeş­lerinin üzerine salması bu uy­gulamanın iyi bir örneğiydi. Fetret Devri bittikten sonra da bu politika devam etti. 1421’de Çelebi Mehmed ölüp oğlu II. Murad tahta çıktığında, Bizans elindeki son Osmanlı şehzade­si Mustafa’yı kullanmaya karar verdi. Mustafa, Yıldırım Baye­zid’in oğullarından biriydi ve yıllardır Bizans topraklarında (bazı Bizans kroniklerine göre Midilli’de) yaşamaktaydı. Os­manlıların “Düzmece Mustafa” dedikleri bu şehzadenin 1422 kışında Bizans’ın yardımıyla Gelibolu’ya çıkması, Bursa’ya doğru ilerlemesi genç Osmanlı padişahı Murad için büyük bir kriz yaratmıştı. Elbette yaban­cı bir ülkeye iltica etmiş şehza­delerin en ünlüsü, Fatih Sultan Mehmed’in küçük oğlu Şeh­zade Cem’di. Onun ağabeyi II. Bayezid ile taht mücadelesini kaybettikten sonra Mısır Mem­luklarına sığınması, ardından Avrupa’ya kaçması, Osmanlı dış politikasına yıllarca yön ver­mişti. Taht iddiası nedeniyle pat­lak veren diplomatik krizlerin en büyüklerinden biri, 17. yüzyıl sonu-18. yüzyıl başında İngiltere ile Fransa arasında yaşandı. İn­giltere Kralı II. James, ülkesinde patlak veren ayaklanma sonucu 1688’de İngiltere’yi terk ederek Fransa’ya sığınmak zorunda kaldı. Kuzeni olan Fransa Kralı XIV. Louis, onu kendi sarayında misafir etti. Bu arada İngilte­re’de parlamento, kaçan kralın büyük kızı Mary ile damadı Wil­liam’ı tahta çıkardı. O andan iti­baren iki ülke arasında başlayan diplomatik kriz, yıllarca devam etti. Zaman içinde sözü edilen kişilerin çoğunun ölmesine rağ­men sorun çözülmedi: Fransa için İngiltere Kralı, kendi ülkesi­ne sığınmış olan II. James, onun ölümünden sonra da oğlu (III.) James’di. İngiltere ise bunla­rı hükümdar olarak tanımıyor­du. Kriz ancak İspanya Veraset Savaşının sonunda imzalanan Utrecht Barışı (1713) ile çözüm­lendi. Savaşın çıkış nedeni İn­giltere’nin taht kavgası değildi. Ancak yıllar süren bu savaş bit­tiğinde İngiliz hükümeti avan­tajlı konumundan yararlanarak, birinci koşul olarak Fransa’nın eski kralın oğlunu desteklemek­ten vazgeçmesini istedi. Böylece Fransa, III. James’i Fransa sı­nırları dışına çıkarmayı ve İngil­tere’de tahtı elinde tutan Kraliçe Anne’i tanımayı kabul etti. III. James, yeniden yollara düşerek hayatını Papa tarafından mülte­ci olarak kabul edildiği Roma’da tamamladı. Fransa’nın onu des­teklemekten vazgeçmesi, İngil­tere’deki rejimin meşruiyetini artırdı ve Avrupa ile ilişkilerin­de İngiliz hükümetinin elini ra­hatlattı.

    Batı’ya sığınan Osmanlı şehzadesi II. Bayezid, kensiyle taht kavgasına tutuştuktan sonra Rodos şövalyelerine sığınan kardeşi Cem Sultan’ın geri gönderilmemesi karşılığında her yıl 45.000 düka altın ödemeyi kabul etmişti. Cem Sultan, şövalyelerin lideri Pierre D’Aubusson tarafından Rodos’ta ağırlanıyor.

    On dokuzuncu yüzyılda ül­keler arasındaki diplomatik ilişkiler herkesçe kabul edilen belli bir sisteme kavuştu, kalı­cı elçilikler sıradan hale geldi. Öte yandan çeşitli ülkelerde örgütlenen muhalif gruplar, re­jimleri tehdit etmeye başladı. Muhalif önderler sık sık başka ülkelere kaçmak, özellikle de kendi ülkeleriyle ilişkileri iyi olmayan devletlere sığınmak zorunda kalıyordu. Örneğin İs­tanbul, yüzyıl boyunca ülkele­rini elinde tutan Avusturya ve Rusya imparatorluklarına karşı ayaklanan Polonyalı ve Macar muhalif önderlerin sığındığı ilk durak haline gelmişti. Bunlar­dan biri olan Macar Lajos Kos­suth’un serüveni, bir mülteci­nin ne gibi diplomatik sorun­lara yol açabileceğini gösteren iyi bir örnekti. Lajos Kossuth (1802-1894), bir Macar avukat ve gazeteciydi. 1848’de Ma­carlar, ülkelerini elinde tutan Avusturya İmparatorluğu’na karşı ayaklandığında bu isya­nın önderlerinden biri olarak sivrildi. Ancak Avusturya’yı neredeyse parçalanma nok­tasına kadar getiren devrim, Rus ordusunun yardıma koşa­rak ülkeyi işgal etmesi ve ye­niden Avusturyalılara verme­siyle sona erdi. Bunun üzeri­ne Kossuth, Osmanlı sınırını geçerek Vidin’e sığındı, oradan Şumnu’ya (bugün Bulgaristan), sonra da Kütahya’ya yerleşti. Osmanlı hükümeti, Avusturya ve Rusya İmparatorlukları’nın diplomatik baskısına rağmen Kossuth’u onlara teslim etmeyi reddetti. Kossuth 1851’de ya­nında yaklaşık elli taraftarıyla İzmir’den Amerikan bandıra­lı Mississippi gemisine bine­rek Avrupa’ya doğru yola çıktı. Ancak Macarları taşıyan gemi, Akdeniz’de bir diplomatik kri­ze yol açtı. Marsilya’ya yanaş­mak istediğinde Fransa tara­fından geri çevrildi. ABD taraf­sız bir devletti ama Avusturya veya Rusya ile ilişkilerini boz­mak istemiyordu; dolayısıyla gemi kaptanı Kossuth ve yan­daşlarını Malta’da gemiden in­dirdi. Sonunda Kossuth İngil­tere’de karaya çıkabildi. Ancak bu ülkede de bir krize yol açtı çünkü politikacıların bir bö­lümü onu büyük bir devrimci olarak karşılarken, muhalefet­teki muhafazakarlar ve Kraliçe Victoria onu kendi hükümda­rına karşı ayaklanmış bir ha­in, tehlikeli bir isyancı olarak görüyordu. İktidardaki libe­ral parti ise ikiye bölünmüştü; Rusya ve Avusturya’dan nefret eden Dışişleri Bakanı Palmers­ton bir Kossuth hayranıyken, Başbakan Russell İngiltere’nin Avrupa’daki iki büyük impara­torlukla karşı karşıya gelme­sini istemiyordu. Gazeteler de bu kavgaya karışınca ve Avus­turyalı General Julius Jacob von Haynau İngiltere yolculu­ğu sırasında saldırıya uğrayın­ca, kriz iyice büyüdü. Aralık 1852’de Russell hükümetinin düşmesinde Kossuth’un ülke­deki varlığı önemli bir rol oy­nadı.

    Britanya’da kriz yaratan Macar 1848 Macar başkaldırısının liderlerinden Lajos Kossuth, devrim bastırıldıktan sonra ülkesini terk etti. Avusturyalılardan kaçarak İngiltere’ye sığınan Kossuth, Britanya ile Avusturya arasında diplomatik gerilime yol açtı.

    Devletlerin muhaliflerini birbirlerine karşı kullanma­sı da çok eski bir uygulamaydı. Yakın tarihin en bilinen olayı, Bolşevik Partisinin önderi Vla­dimir İlyiç Lenin’in 1. Dünya Savaşı sırasında Rusya’nın sa­vaşmakta olduğu Almanya’dan mühürlü bir trenle geçerek 16 Nisan 1917’de ülkesinin baş­kenti Petrograd’a dönmesiydi. O sırada Lenin on yıldır İsviç­re’de sürgünde yaşıyordu. Bi­rinci Dünya Savaşı başladığın­da (1914) buna karşı çıkmıştı. Savaşta İngiltere ve Fransa ile müttefik olan Rusya, batı sı­nırlarında Alman ve Avusturya ordularıyla yıkıcı muharebele­re girişti. Aradan üç yıl geçme­den ülkede bir devrim patlak verdi. Ancak çarlık rejiminin yıkılmasına rağmen, yerine ku­rulan geçici hükümet, savaşa devam etme kararı aldı. İşte Lenin, ülkesine dönmeye tam bu sırada karar verdi. Alman­ya ise bir an önce iki cephede birden sürdürdüğü savaşta eri­yen gücünü toparlamak, Rus­ya’yı barışa zorlamak istiyordu; böylece bütün kuvvetini tam o sırada ABD’nin de katıldı­ğı batı cephesinde yoğunlaştı­rabilecekti. İşte Almanlar bu ortamda, ne olursa olsun barış isteyen bir partinin lideri ola­rak Lenin’in İsviçre’nin Zürih kentinden mühürlü bir trenle Almanya’yı geçerek Petrograd’a ulaşmasına izin verdiler. Rus­ya’daki muhalifleri bu nedenle Lenin’i “Alman ajanı” olmakla suçladı. Oysa ne Lenin Alman ajanıydı ne de Alman hüküme­ti bolşevikti. Her iki taraf kendi işine geldiği gibi hareket etme­yi tercih etmişti. Kaldı ki Al­manların bu taktiği kısa vadede işlerine yaradıysa bile (Ekim 1917 devrimiyle iktidara gelen Bolşevikler Almanya ile barış yaptı), bir yıl sonra yenilgiyi kabul etmek zorunda kaldıkları gibi, Almanya’daki imparator­luk rejimi yıkıldı ve Rusya’daki Bolşevik devriminin dalgaları kendi ülkelerine ulaştı (1918-1919).

    Fransa’ya kaçan İngiltere kralı Fransa’ya kaçan İngiltere kralı II. James’in 1689’da 14. Louis tarafından kabulünü gösteren 17. yüzyıl gravürü, Nicolas Langlois. “

    Ülkeler bu taktiğe sık sık başvursa da, olumlu bir sonuç alma ihtimalleri genellikle en­derdi. Bunun çok yakın geç­mişteki iyi bir örneği, ABD’nin başını çektiği koalisyonun Irak’a müdahale ettiği sırada (2003) adı çok duyulan Ahmed Çalabi’ydi. Saddam Hüseyin’e muhalefet eden Irak Ulusal Kongresi diye bir örgütün li­deri olarak kendini lanse eden Çalabi, ABD’de büyük destek kazanmıştı. Bazı Amerikalı ga­zeteciler ona “Irak’ın Geor­ge Washington’ı” gibi gülünç isimler bile taktı. Ancak savaş bitip ABD ve koalisyon ortak­ları Irak’ı ele geçirdiğinde, Ah­med Çalabi’nin ülkesinde hiç­bir gerçek güce sahip olmadığı ortaya çıktı. Bir süre bakanlık yaptıysa da sonradan adı yol­suzluk skandallarına karıştı. Partisi hiçbir seçimde meclise girmeyi başaramadı. 2015’te öl­düğünde artık kimse onu hatır­lamıyor, Amerikalılar ise özel­likle unutmak istiyordu.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-226-1024x713.png
    Sürgünden döndü, devrimi başlattı 10 yıllık İsviçre sürgününden dönen Lenin, Petersburg’un Finlandiya tren istasyonunda halk tarafından coşkuyla karşılanıyor, 16 Nisan 1917.
  • Suriçi İstanbul’unda bir zaman yolculuğu

    İstanbul’un fotoğrafla tanıştığı 19. yüzyılda, şehrin sınırları bugünküyle karşılaştırılamayacak kadar belirgindi. O günlerin İstanbul’unu günümüze taşıyan öncü fotoğrafçılar, mekanlarını, konularını doğal olarak yerleşik hayatın binlerce yıldır devam ettiği “Tarihî Yarımada”dan, başka bir deyişle “Suriçi İstanbul”undan seçtiler. İzleyen yıllarda bu panoramik karelerden birçoğu, aynı açılardan tekrar tekrar çekildiler, kartpostallara konu oldular, dünyaca tanındılar. Bizim seçkimiz ise objektifin günlük hayatın ruhuna nüfuz ettiği, bir daha çekilmeleri mümkün olmayan fotoğrafları içeriyor…

    (CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU)

    Seyyar Dondurmacı

    1960’lı, 70’li yıllarda İstanbul’un seyyar dondurmacıları tekerlekli arabalarla sokak sokak gezerdi. Aynı mesleğin daha eski icracıları “karcı”lar ise, kar ile meyve suyunu karıştırarak elde ettikleri sorbeye benzer serinletici tatlıyı dolaşarak satarlardı. Suriçi İstanbul’unda omuz askısının bir kefesinde dondurması, diğerinde tabakları bir karcı ve çocuklar, 1900’ler.

    Aksaray’da Çeşme Başında

    1869-1871 yılları arasında Aksaray’da Sultan II. Mahmut’un eşi, Sultan Abdülaziz’in annesi tarafından yaptırılan Pertevniyal Valide Sultan Camii. Mimarı İtalyan Montani olan eserin Aksaray Meydanı’na bakan göz kamaştırıcı kapısının iki yanında bulunan çeşmelerde serinleyen, abdest alan semt sakinleri. Sebah &Joaillier, 1900’ler.

    Beyazıt Meydanı’nda Sıkı Pazarlık

    Eskiden İstanbul’da kent yöneticilerince belirlenmiş kurban satış noktaları bulunmazdı. Çoğu taşradan gelme satıcılar Kurban Bayramı arifelerinde alıcılarla şehrin merkezî yerlerinde buluşur, kurbanlıklar uzun pazarlıklar sonucunda el değiştirirdi. Beyazıt Meydanı’da kurban alışverişi..

    Aya İrini Hatırası

    İstanbul’da bulunan camiye dönüştürülmemiş en büyük Bizans kilisesi olan Aya İrini Topkapı Sarayı’nın inşasıyla Sur-ı Sultanî içinde kalmıştı. Bir süre iç cephanelik, ardından Harbiye Nezareti silah ambarı olarak hizmet veren yapı, 1973’ten beri sanat etkinliklerine ev sahipliği yapıyor. Aya İrini önünde hatıra fotoğrafı çektiren ziyaretçiler.

    Beyazıt Semalarında Akrobasi

    İstanbul’un fethinden sonra yaptırılan ilk Osmanlı selatin camii Fatih Camii günümüzde özgünlüğünü yitirdiğinden, II. Bayezid tarafından yaptırılan Bayezid Camii, İstanbul’un orijinalliğini koruyan en eski selatin camii kabul edilir. Mimarı kesin olarak bilinmeyen eserin iki minaresinden birinin külahı, iptidai şartlarda tamir ediliyor, 1930’lu yıllar.

    AYASOFYA’NIN ETEKLERİNDE YAŞAM

    Fetihten sonra camiye, Cumhuriyetle birlikte müzeye dönüştürülen, Osmanlı selatin camilerinin başlıca esin kaynağı olan mimari şaheser Ayasofya. Muhteşem yapı, yaklaşık 1500 yıldır günlük hayatın arkaplanında varlığını bütün haşmetiyle hissettirmeye devam ediyor. Febus, 1900’ler.

    Edirnekapı’da Semt Sakinleri

    Nüfus kontrolü için zaman zaman Hayırsız Ada’ya sürülerek açlıktan ölüme terk edilen İstanbul’un sokak köpeklerinden şanslı bir grup ve onlara şefkat gösteren bir Edirnekapılı. Arka planda yıkıntı halindeki kara surları ve Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihr-î Måh Sultan tarafından Mimar Sinan’a 1562-65 yılları arasında yaptırılan Mihrimah Sultan camii.

    Eminönü Meydanı

    Artık İstanbul kalabalık bir şehir, 1935 sayımına göre nüfusu tam 758. 488! Emönünü gibi merkezi yerlerde, iş gidiş-dönüş saatlerinde kalabalık kendini hissettiriyor. 1930’larda Namık Görgüç tarafından çekilen fotoğrafta Eminönü- Bahçekapı durağında yolcu alan 19 numaralı Kurtuluş- Beyazıt tramvayı görülüyor. Fonda faytonlar, otomobiller ve Galata Köprüsü…

    İşgal Günlerinde Suriçi

    İşgal İstanbul’undan bir günlük hayat manzarası: Şehir surlarıyla ahşap yapıların iç içe geçtiği Edirnekapı semtinde çarşaflı kadınlar. Fonda bir Fransız askeri ve müşteri bekleyen bir ayakkabı boyacısı.

    MISIR ÇARŞISI AVM

    Önde 1660’da Turhan Sultan tarafından mimar Kazım Ağa’ya yaptırılan İstanbul’un en eski kapalıçarşılarından Mısır Çarşısı, arkada tarihî yarımada siluetinin en etkileyici yapılarından görkemli Süleymaniye Camii. Kuruluşundan bu yana şehrin önemli alışveriş merkezlerinden olan çarşının önü her zamanki gibi hareketli. Ulaşım ve nakliyede atlı araçların yaygın kullanımı dikkat çekiyor (solda). Mısır Çarşısı önünde kurulan pazar yerinde karpuz sergileri ve esnafın açığını kollayan bir zabıta. Fotoğraflar: Sebah &Joaillier, 1900’ler.

    Kadırga’da Bayram Eğlencesi

    Yer Kadırga, tarih 21 Temmuz 1917. Ramazan Bayramı’nın birinci günü. Bayram yerinde bir tiyatro gösterisi sergileniyor. Derme çatma sahne üzerinde icra-i sanat eyleyen oyuncular ve onları neşeyle izleyen semt ahalisi, anonim.

    Sarayın Komşuları

    Bizans devrinin Blakhernai sarayından günümüze kalan tek yapı, Tekfur Sarayı. 10-11. yüzyıllarda Edirnekapı’da kara surlarına bitişik nizamda inşa edilen bina 17 yüzyılda hayvanat bahçesi, 18. yüzyılda seramik işliği, 19. yüzyılda cam atölyesi olarak kullanılmış. Çöplüğünde bugün Topkapı Sarayı’nda sergilenen Kaşıkçı elmasının bulunduğu da rivayet edilen yapının çevresinde bugün hâlâ arkeolojik çalışmalar devam ediyor. Saray’ın ve surların eteklerinde tarihle iç içe yaşayan mahalleli. Stiglitz Berlin, 1905. “Tekfur Beach”te deniz ve güneş keyfi yapan bir genç (altta).

    Kapalıçarşı’da Esnaf İçtiması(!)

    30.700 metrekare kapalı alanı, 66 sokağı, 4000 kadar dükkanıyla dev bir labirenti andıran Kapalıçarşı, dünyanın en büyük ve en eski çarşılarından biridir. Fatih Sultan Mehmed’in Sandal Bedesten’i yaptırttığı 1460’ta kurulduğu kabul edilir. Tarihi boyunca hem şehir sakinleri, hem de yabancı ziyaretçiler için bir çekim merkezi olan Kapalıçarşı’nın 1900’lerdeki esnafı, objektifin varlığına bugünküler kadar aşina değildi.

    Çemberlitaş

    Çemberlitaş’ta, Kapalıçarşı girişinde bulunan Nuruosmaniye Camii’nin yapımına sultan I. Mahmud döneminde başlanmış, eser onun vefatıyla tahta geçen III. Osman’ın saltanatında bitirilmişti. İstanbul’un ilk barok camii sayılan yapının “Osman’ın Nuru” ismini hem padişahın adından hem de caminin içindeki ışıktan aldığı söylenir. Cami sebilinin önünde müşteri bekleyen seyyar satıcılar ve ayakkabısını boyatan bir zabit. Anonim, 1900’ler.

    Yerebatan Sarnıcı’nın Kayıkçısı

    İhtişamlı mimarisi ve 9 metre yüksekliğindeki 336 sütunu nedeniyle halk dilinde “Yerebatan Sarayı” olarak anılan Bazilika Sarnıcı, Bizans’ın en büyük kapalı su sarnıcıydı. 1987 yılındaki restorasyondan önce ziyaretçiler, zemin suyla kaplı olduğundan bugünkü gibi sütunların arasında yürüyerek dolaşamazdı. Sarnıcın gizemli labirentinde bir kayık, 1900’ler.

    Divan Yolu’nda Seyyar Satıcılar

    Çemberlitaş Divan Yolu’nda, 1594’te kendi adını taşıyan külliye ile birlikte Koca Sinan Paşa tarafından mimar Davut Ağa’ya yaptırılan sebilin önünde seyyar satıcılar ve yağmurdan korunmak için şemsiyelerini açmış hanımlar. Meyve, simit, kahve satıcılarının yerinde günümüzde çakmakçılar, gözlükçüler, selfie çubukçuları boy gösteriyor.

    Bozdoğan Kemeri

    1941’de Unkapanı-Aksaray aksında yapımına başlanan Atatürk Bulvarı, birçok tarihî yapıyı yerlebir etmişti. Kıyımdan kurtulan eserlerden biri de, IV. yüzyılda Bizans İmparatoru Valens tarafından yaptırılan ve günümüzde Bozdoğan ismiyle anılan su kemeriydi. Hem Bizans, hem Osmanlı dönemlerinde su şebekesinin en önemli arteri olduğu için defalarca restore edilen kemerin bugün 921 metresi ayakta. Bulvarın yapımından önce kemerin altından geçen bir atlı çöpçü (üstte). 1960’larda hâlâ varlıklarını sürdüren kemere komşu ahşap evler.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-454-1024x820.png



  • Şapkasız çıkmam abi!

    1925 yılında yapılan şapka devrimi halkın günlük hayatına ilginç değişiklikler getirmişti. Şapka ile namaz kılmak mümkün olmadığından, cami girişlerinde bu yeni aksesuara özel vestiyer benzeri mekanlar oluşturulmuştu. Şapkaların, bastonların ve ayakkabıların bırakıldığı bu mekanlar, zaman içerisinde şapka takma alışkanlığı azalınca ayakkabılıklara dönüştü. Fritz Krause tarafından çekilen fotoğrafta, ibadetten sonra camiden çıkan vatandaşlar, numaralandırılmış sıralardan şapkalarını alıyor.

    (CENGİZ KAHRAMAN KOLEKSİYONU)

  • 9 Subay Olayı: 27 Mayıs’a doğru ilk darbe planı

    DP iktidarından hoşnutsuz subayların kurdukları cunta ekiplerinden biri, 1957 yılının sonunda ekipteki bir binbaşının ihbarıyla ortaya çıktı. Tarihe “Dokuz Subay Olayı” olarak geçen bu hadisede alelacele yargılanan ve beraat eden subayların çoğu, üç yıl sonraki 27 Mayıs darbesinin çekirdek kadrosunda yer alacaktı.

    Demokrat Parti ikti­darına karşı 1950’li yıllarda ordu içinde kurulan cunta yapılanmala­rından biri, TSK’nın geleceği parlak subaylarından Bin­başı Samet Kuşçu’yla 1957 başlarında irtibata geçmişti. Çeşitli zamanlarda biraraya gelen ekip, Türkiye’nin gidi­şatı hakkında görüş alışve­rişinde bulunuyordu. Ancak cunta üyeleri bir süre sonra güvenilmez buldukları Kuş­çu’yu ekip dışında bırakma­ya karar verdiler. Kuşçu, di­ğer subayların kendi yanında konuşmamaya başlamasın­dan şüphelenir. Bu subayla­rın gerçekte Menderes yanlı­sı oldukları, kendisine tuzak kurdukları ve ihbar edecekle­ri sanısına kapılınca da, önce davranıp ekibi kendisi ihbar etmeye karar verir.

    İhbar, 23 Aralık 1957’de Başbakan Adnan Mende­res’e ulaştıktan üç gün son­ra Binbaşı Samet Kuşçu, Al­bay İlhami Barut, Albay Naci Aşkun, Yarbay Faruk Gü­ventürk, Binbaşı Ata Tan, Binbaşı Ahmet Dalkılıç, Yüz­başı Hasan Sabuncu, Yüzbaşı Kazım Özfırat ve emekli Al­bay Cemal Yıldırım tutukla­nırlar.

    5 Nisan 1958’de Güven­türk, Dalkılıç, Tan ve Sabun­cu serbest bırakılır. Duruş­malar 26 Mayıs’ta başlar. Askerî mahkemede görülen davada tanık ve kanıt yoktur, Kuşçu’nun ifadelerine daya­nan 62 sayfalık bir iddiana­me vardır sadece. Yıldırım ve Kuşçu “isyan kışkırtıcılığı yapmak”la, diğer yedi subay ise “fesat çıkarmak”la suç­lanmaktadır.

    26 Haziran’daki duruş­mada Kuşçu dışındaki tüm sanıklar serbest bırakılır. 25 Kasım’daki son duruşmada ise mahkeme başkanı Tüm­general Cemal Tural, sekiz sanığın beraat ettirildiğini, Samet Kuşçu’nun ise “ihbar ettiği suçları bizzat işlediğine kanaat getirildiğinden” iki yıl hapis cezasına çarptırılması­na ve ordudan atılmasına ka­rar verildiğini açıklar.

    Gerçekte Kuşçu dışında­ki diğer sanıklar üç yıl sonra 27 Mayıs darbesini yapacak cunta yapılanmasının üye­sidir. Zaten hem bu subay­lar hem de kendilerini beraat ettiren mahkemenin başka­nı General Cemal Tural, 27 Mayıs’ın çekirdek kadrosun­da yer alacaktır. Dokuz Subay Olayı’nda yalnızca sekiz kişi deşifre olmuş, diğer önemli cunta üyeleri tamamen yeral­tına çekilip faaliyetlerini 27 Mayıs’a kadar sürdürmüştür.

    Göstermelik mahkeme 1957’deki darbe planı üzerine tutuklanan dokuz subay dönemin askerî mahkemesinde yargılanmış ve suçsuz bulunarak beraat etmişti. Mahkeme Başkanı Tümgeneral Cemal Tural üç yıl sonraki 27 Mayıs darbesinin yönetici kadrosunda yer alacaktı.

    Ordudan atılan ve hakkın­da akli dengesinin yerinde olmadığı gibi haberler yaptı­rılarak bir itibarsızlaştırma kampanyası başlatılan ihbarcı Binbaşı Samet Kuşçu ise se­neler sonra anılarını derleyen İdris Gürsoy’a “Menderes’i uyuttular. Hem kendi başını hem beni yaktı” diyecekti.

  • Tanka sopa, kurşuna kafa

    Türkiye, çok darbe gördü, çok darbe girişimi atlattı. Ama 15 Temmuz gecesi bir milattı. Böylesine sağlam bir “darbe kültürü”ne sahip bu topraklarda o gece yaşananlar darbecileri de, darbe karşıtlarını da, dünyayı da afallattı. Darbe dediğin şöyle olurdu: Liderler evlerinden alınır, medya kuruluşlarına girilir, askerin yönetime el koyduğu bildirilir, sokağa çıkma yasağı ilan edilirdi. Ve tabii boynu kıldan ince millet evinde oturur, ikinci bir emri beklerdi. Biz öyle bilirdik. Yanlış biliyormuşuz! O gecenin doğrusunu fotoğraflar anlatıyor…

    Göreve gönderilen Mehmetçiklerin büyük çoğunluğu darbe yapıldığından haberdar değildi. Terör operasyonu ya da tatbikat bahanesiyle kışladan çıkartılmışlar, sokaklarda halkın direnişiyle karşılaşınca şaşkına dönmüşlerdi. Çaresizliği yüzünden okunan bir asker, Taksim.

    Tatilciler hayretler içinde! Dün belki yurdun sakin bir köşesinde güneşleniyor, denize giriyorlardı. İstanbul’da uçaktan indiklerinde Sabiha Gökçen Havalimanı ve çevresinde bir kıyamet manzarasıyla karşılaşacaklarını hangisi tahmin edebilirdi?

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın meydanları boş bırakmama çağrısına katılım genişleyerek arttı. İlk günlerde AKP taraftarlarınca uyulduğu gözlenen davete ilerleyen günlerde toplumun tüm kesimlerinden insanlar da katıldı. Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde cumhuriyetlerine sahip çıkan vatandaşlar.

    Halk, meydanı darbecilere bırakmamakta kararlıydı. O gece sokaklarda bu uğurda canını feda etmeye hazır binlerce isimsiz kahraman vardı. Atatürk Havalimanı’nın girişinde gözüpek bir vatandaş tankın önüne yatıyor.

    Türkiye’de çok darbe yapılmış ama hiçbir kalkışmacı Millet Meclisi binasına dokunmamıştı. 15 Temmuz’un birçok uğursuz “ilk”inden biri de, TBMM binasının F-16’larca defalarca bombalanması oldu. Saldırıların şiddeti, ertesi gün daha iyi anlaşıldı.

    “En uzun gece”nin sabahı… Herkes bir tuhaflık olduğunu ekranlarda Boğaziçi Köprüsü’nü kapatan jandarmaları görünce anlamıştı. İkna çalışmaları halkın üzerine açılan ateşle son bulmuş, çatışmalar gün ağarıncaya kadar sürmüştü. Vatandaşlar ve polis sabahın erken saatlerinde köprüyü teslim aldı.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-40-1024x559.png

    Darbe gecesi F-16 uçakları ve Süper Kobra helikopterleriyle havadan, tanklar tarafından yerden defalarca saldırıya uğrayan ve halkın büyük desteğiyle direnmeye devam ettiği için birçok personelini şehit veren Ankara Emniyet Müdürlüğü, 16 Temmuz günü Türk bayrağına bürünmüş, adeta yaralarını sarmaya çalışıyor.

    Darbe girişiminde halkın direnişine gölge düşüren vahim hadiseler de yaşandı. Boğaziçi Köprüsü’ndeki linç girişimi bunlar arasındaydı. Teslim olan askerler fanatiklerce kemerlerle dövüldü, içlerinden biri darp edilerek olay yerinde öldürüldü.

    Halktan “demokrasi nöbeti”ne devam etmesini isteyen Cumhurbaşkanı ve hükümet yetkilileri
    birleştirici mesajlar vermeye özen gösterdi. 15 Temmuz’un ardından, belki ilk birkaç gece hariç meydanlara hakim olan tek simge Türk bayrağıydı.

    Boğaziçi Köprüsü’nde yaşanan kanlı gecenin sabahında, teslim olan darbecilerin terk ettiği bir tank, üzerinde kutlama yapan insanlardan görünmez durumda. Önünde bir vatandaş “zafer selfie”si çekiyor.

    Muhtemelen Sabancı Polis Merkezi civarındaki çatışmalarda kullanılan terk edilmiş “darbeci bir tank”. Direnişe katılan taksici esnafının tankı tecrit eden araçları ve gecenin şokunu atlatmaya çalışan insanlar. 16 Temmuz, Üsküdar.

    15 Temmuz gecesi birçok sıcak noktada siviller, askerle karşı karşıya geldi. Taksim Meydanı’ndaki hadiselerde bir vatandaş Mehmetçiği ikna etmeye çalışıyor. “Bırak silahını, dön kışlana!”

    Cuntacılar tarafından saat 23:45 sularında kontrol altına alınan Taksim Meydanı, tekbir getirerek alana doğru harekete geçen kalabalık bir grubun desteğiyle, polis tarafından sabahın erken saatlerinde darbecilerden geri alındı.

    Birçok yerde darbeye karışanlar yakalandıklarında TSK’nın itibarını koruma gerekçesiyle üzerlerindeki üniformalar ve askeri teçhizat çıkartılarak gözaltına alındılar. 16 Temmuz sabahı, Boğaziçi Köprüsü’nde darbe girişiminden geride kalan hazin manzara.

    Milletin sokaklara dökülerek yönetime el koyma girişimlerini tehlikeye düşürdüğünü gören cuntacılar, kabusu aratmayan gecenin geç saatlerinde tankları halkın üzerine sürmekten çekinmediler. Beştepe, Ankara.

    Gecenin erken saatlerinde, olasıdır ki ne olup bittiğinin henüz farkında olmayan eğlenceden dönen bir çift, fonda Taksim Meydanı’nı ablukaya alan askerlerle “hatıra selfiesi” çekiyor.

    Henüz halkın üzerine ateş açılmamış ama herkes korku içinde kaçışıyor. Boğaziçi Köprüsü’nün üzerinden alçak uçarken ses hızını aşan jetlerin sonik patlamalarını duyan çevre yolunda toplanmış insanlar bombalandıklarını zannederek, kendilerini korumaya çalışıyor.

    Yaşanan dehşet verici tecrübe toplumun birbirini ötekileştiren kesimlerini yakınlaştırdı. Ortak paydanın dil, din, etnik kökende değil, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinde aranması gerektiği fikrine sıcak bakanların sayısı çoğaldı.

    Darbe girişiminden birkaç gün sonra, özellikle muhafazakar ve milliyetçi cenahtan “idam isteriz” sloganları yükselmeye başladı. Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde darağacı maketi kurarak ölüm cezası lehine gösteri yapan bir grup.

    Temmuz sonu itibariyle 16. gününü dolduran “demokrasi nöbetleri”nde Taksim Meydanı’nda göze çarpan renkli görüntüler, Gezi sürecindeki bazı yaratıcı eylemlerden esinlendikleri izlenimini yarattı.

  • YAŞARKEN YAZILAN TARİH 2

    15 Temmuz 2016 darbe girişimi, gündelik siyasi çekişmelerin çok öte­sinde, Türkiye’deki de­mokrasinin geleceği ve demokratik kurumla­rın işleyişi üzerine te­mel, tarihî meseleleri gündeme taşıdı. Yakın tarihimizde büyük tahribat ve as­kerî vesayet anlamında adeta bir gelenek ya­ratmış olan darbe, bu defa ordu ve devlet içe­risinde titizlikle, gizli­likle örgütlenmiş, ulus­lararası destekli ve dinî bir yapılanma tarafın­dan gerçekleştirilmek istendi.

    20. yüzyıldaki darbe veya muhtıra hadisele­rinde, ağır siyasi krize bağlı olarak, gerek yö­netimde gerekse sokak­ta meşruiyeti sarsılmış sivil idareler bulundu­ğu; darbecilerin de buna bağlı olarak halkın bü­yük çoğunluğunun hoş­nutsuzluğunu eylemle­rine bahane ettiği gö­rülmüştü. 15 Temmuz darbe girişimi ise her­hangi bir meşruiyet so­runu olmayan bir hükü­mete karşı, ordu, güven­lik, yargı kurumlarının hiyerarşik ve resmî ya­pısı içerisine yerleşmiş bir kesim tarafından yürütüldüğü gibi; toplu­mun farklı eğilimlerin­den ezici bir çoğunluk tarafından da baştan itibaren reddedildi.

    Meşruiyeti zaten ol­madığı gibi temsil ka­biliyeti de bulunmayan bu girişimin failleri, si­lahsız insanların üzeri­ne ateş açarak, meclisi ve devlet kurumlarını bombalayarak, kısaca­sı bir terör havası ve korku yaratarak ülke idaresini ele geçirmeyi planladılar.

    Cumhurbaşkanı Tay­yip Erdoğan’ın “diji­tal karşı müdahalesi”, sokağa çıkan vatan­daşların cesur direni­şi, ordunun ve güven­lik kuvvetlerinin önemli bir kısmının darbe gi­rişimine tutum alma­sı, siyasi partilerin et­kin ve anında muhale­feti, medyanın kararlı bir şekilde darbecilere karşı durması, 15 Tem­muz girişimini akamete uğrattı.

    Gezi protestoların­dan sonra Türkiye’de son üç yıl içinde tarih bir kere daha yaşarken yazılıyordu. Bir tarih dergisi olarak 15 Tem­muz’u görmezden gele­mez, onu dostlar alış­verişte görsün yaklaşı­mıyla birkaç sayfayla geçiştiremezdik. Aynı Gezi’de olduğu gibi, yine bir “fevkalade nüsha”y­la, baştan aşağı sadece askerî darbelerin dünü ve bugününü konu alan bir özel sayıyla karşını­za çıkıyoruz.

    “Yaşarken Yazılan Tarih II” sayısı, gelece­ğe not düşmek üzere ha­zırlandı. Darbeleri tari­he gömmüş, barış içinde yaşayan, farklılıkların zenginliğiyle yükselen, laik ve demokratik bir toplum özlemiyle…

    DAKİKA DAKİKA ‘EN UZUN GECE’ VE SONRASI…

    Türkiye 15 Temmuz’da tarihinin en uzun, en zor gecesini yaşadı. Bütün dünya nefesini tutarak askeri darbe girişiminin felaket filmini andıran dehşet verici görüntülerini izledi. Dakika dakika o tarihi gece ve sonrasında yaşananlar…

    15 Temmuz’un sarsıcı bilançosu

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 30 Temmuz saat 21:40’ta yaptığı açıklamaya göre 15 Temmuz darbe girişiminde toplam 237 kişi hayatını kaybetti, 2.191 kişi yaralandı. Soruşturmalar kapsamında gözaltına alınanların sayısı 18.699, tutuklananların sayısı 10.137. 19 Temmuz’da yapılan resmi açıklamada 104 darbecinin öldürüldüğü duyurulmuştu. 31 Temmuz itibariyle kamu kurum ve kuruluşlarında işten çıkartılanların sayısı ise 70.000’e ulaşmış durumda.

    15 TEMMUZ 2016

    22:00

    Bir grup asker Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerini Anadolu’dan Avrupa’ya geçiş yönünde trafiğe kapattı. Savaş uçaklarının Ankara’da Cum­hurbaşkanlığı Sarayı, TBMM ve MİT’in üzerinde alçak uçuş yaptığı haberleri yayılıyor.

    22:10

    Ankara’da bir askeri helikopter MİT binası ve Genelkurmay’a ateş açtı. Kamu binaları önünde polis ve asker karşı karşıya geliyor.

    22:15

    Oran’daki TRT Genel Müdürlüğü binası askerlerce basıldı.

    22:25

    Genelkurmay karargâhından silah sesleri yükseldi, bina emniyet güç­leri tarafından ablukaya alınırken bölgeye ambülanslar sevk edildi. Bir helikopter binayı kuşatan polislerle civarda toplanan halkın üzerine ateş açtı.

    22:00

    22:30

    Genelkurmay Başkanlığı hesabın­dan akredite gazetecilere gönde­rilen e-mail’de TSK’nın yönetime el koyduğu bildirildi.

    22:35

    İstanbul’da 1. Ordu’ya bağlı kuvvetler İstanbul Atatürk Hava­limanı’nın girişini zırhlı araçlarla kapattı. Askerler kontrol kulesine girdi. Ankara’da halk Kızılay mey­danında toplanmaya başlıyor.

    22:40

    Yenimahalle’deki MİT binasına yoğun saldırı. Süper Kobra heli­kopterlerin açtığı ateşe yerden karşılık veriliyor. Gölbaşı’ndaki Polis Özel Harekât binası iki F-16 tarafından bombalandı.

    22:45

    Başbakan Binali Yıldırım bağlan­dığı televizyon kanalında açıkladı: “Doğrusu bir kalkışma ihtimali üzerinde duruyoruz, bu girişime izin vermeyeceğiz…”.

    22:50

    Kadıköy’deki Moda Deniz Kulubü­nün bahçesine helikopterler indi, silah sesleri duyuluyor. Burada bir düğüne katılan Hava Kuvvet­leri Komutanı Abidin Ünal ve üst düzey bazı komutanlar helikopte­lere bindirilip götürüldü.

    23:00

    Sosyal medyada yoğun mesaj trafiği. Askeri hareketlenmenin teröre karşı önlem mi yoksa darbe girişimi mi olduğu tartışılıyor.

    23:15

    Başbakan Binali Yıldırım attığı tweet’te hadiseleri “kalkışma” diye nitelendirdi ve vatandaşları meydanlarda toplanmaya davet etti. Meclisteki tüm siyasi partiler darbe girişimini kınıyor.

    23:20

    İstanbul Bayrampaşa’daki Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğünün girişi zırhlı askeri araçlarla kapatıldı.

    23:30

    Televizyonlar Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın darbeci as­kerler tarafından rehin alındığını duyuruyor.

    23:45

    TSK’nın resmi internet sitesinden yönetime el koyulduğu açıklandı. Taksim’e çıkan askerler meydanı kontrol altına alıyor.

    23:47

    İstanbul Kısıklı’da Recep Tayyip Erdoğan’ın evinin bulunduğu cadde trafiğe kapatıldı, özel ha­rekat polisleri Cumhurbaşkanının evinin önünde yoğun güvenlik önlemleri aldı.

    00:00

    Televizyonlarda “Askeri kal­kışma FETÖ mensubu bir grup subay tarafından yapılmaya çalışılmaktadır” haberleri. Bir grup asker Çankaya’da Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’na girmeye çalışıyor. Başka bir grup asker İstanbul AKP İl Başkanlığı binasına girdi.

    16 TEMMUZ 2016

    00:02

    Askerlerin ele geçirdiği TRT’den TSK’nın yönetime el koyduğuna dair Yurtta Sulh Konseyi imzalı bir bildiri okundu. Cumhurbaşkanlığı kaynaklarınca, bildirinin korsan olduğu, itibar edilmemesi gerekti­ği açıklaması yapıldı.

    00:15

    İstanbul Emniyet Müdürlüğü önünde toplanmaya başlanan halkın üzerine bir askeri helikop­terden ateş açıldı.Vatan Caddesi TIR’larla kapatıldı. Emniyet’in üzerinde uçan helikopterler binanın önüne indi. Türksat, TRT yayınlarını kesti.

    00:30

    Ankara Emniyet Müdürlüğü dar­beciler tarafından bombalandı.

    00:37

    CNN Türk’e cep telefonuyla bağ­lanan Cumhurbaşkanı Erdoğan halkı milli iradeye sahip çıkmak için meydanlara inmeye çağırdı. Cuntacı askerler Aksaray Orduevi­nin önüne dokuz tank getirdi.

    00:40

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıç­daroğlu “Bu ülke darbelerden çok çekmiştir, aynı şeylerin yaşanma­sını istemiyoruz” dedi. Bakırköy ve Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılıkları kalkışmayı ger­çekleştirenlere karşı askeri darbe suçlamasıyla ilk soruşturmaları başlattı.

    00:45

    Marmaris’te bulunan Cumhur­başkanı Recep Tayyip Erdoğan bulunduğu otelden ışıkları söndü­rülmüş bir helikopterle ayrılarak Dalaman Havalimanı’na doğru yola çıktı. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Türkiye genelindeki 85.000 caminin imamına gönde­rilen SMS’ler üzerine camilerden ezan ve sala sesleri yükseliyor. Birçok kentte cami ve belediye hoparlörlerinden sokağa çıkma çağrısı yapılıyor.

    00:48

    ABD’den ilk açıklama. Beyaz Sa­ray Ulusal Güvenlik Sözcüsü Ned Price, Başkan Obama’nın darbe girişimi hakkında bilgilendirildiği­ni söyledi.

    00:50

    TRT yayınlarını kesen Türksat’ın Ankara’daki uydu istasyonuna helikopterlerle saldırı düzenlendi.

    00:55

    00:55

    Vatandaşların Erdoğan’ın ve hükümet üyelerinin sokağa çıkma çağrısına uyduğu görül­dü, kalabalıklar AKP binaları önünde, hadiselerin gerçekleş­tiği noktalarda ve meydanlarda toplanmaya başladı. Halkın giriş kapısı önünde toplanması üzerine Atatürk Havalimanı önündeki askerler geri çekiliyor. Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Süper Kobra helikopterler ve F-16’lar tarafın­dan vuruldu.

    01:01

    Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, telefonla bağlandığı televizyon kanalında “Bu, TSK içindeki bir cun­tanın kalkışma girişimidir” dedi.

    01:02

    Cumhurbaşkanlığı külliyesinin üzerinde alçalan bir helikopter yapıyı uzun süre ağır makinalı silahlarla taradı. Yerden karşılık veriliyor.

    01:09

    Tekbir getiren bir grup Taksim’e doğru yürüyüşe geçti. Harbiye çevresinde silah sesleri yükse­liyor. Akreplerle Harbiye’den Taksim’e çıkan polisler meydanı kontrol eden askerlerlerle çatış­maya girdi.

    01:10

    1. Ordu Komutanı Ümit Güler, CNN Türk’e telefonla bağlana­rak darbecilerin küçük bir grubu temsil ettiğini, gerekli önlemleri aldıklarını açıkladı.

    01:20

    TSK İnternet sitesinden yapılan ikinci açıklamada sokağa çıkma yasağı ilan edildiği bildirildi.

    01:36

    TBMM genel kurul salonu açıldı. Parlamentoda grubu bulunan bütün partilerin milletvekilleri meclise geliyor. Meclis Başkanı İsmail Kahraman televizyonlara meclisin görev başında olduğunu açıkladı.

    01:09

    01:40

    Boğaziçi Köprüsü’nü kapatan as­kerler, kendilerini protesto eden halkın üzerine ateş açtı. Ölenler ve yaralananlar oldu.

    01:43

    Harbiye’deki TRT İstanbul Rad­yosu darbeci askerlerce basıldı. Askerler ile polis arasında çatışma var.

    01:44

    Cumhurbaşkanı ve beraberinde­kiler THY’nin uçuş kodlarından birini kullanan ATA uçağıyla Dala­man’dan Atatürk Havalimanı’na doğru hareket etti.

    01:45

    Bağcılar’daki Topkule askeri kışla­sındaki asker ile polis çatıştı.

    02:00

    Cuntacılara karşı ilk gözaltılar başladı. Darbecilere ait bir heli­kopter girişimi bastırmaya çalışan F-16’lar tarafından düşürüldü.

    02:01

    TRT İstanbul Radyosu önüne iki helikopter indi. Duraklayan çatış­malar yeniden şiddetlendi.

    02:08

    Ak Parti Genel Merkezi önünde toplanan halkın üzerine helikop­terlerden ateş açıldı.

    02:20

    Gölbaşı’ndaki Özel Harekat Daire Başkanlığı’na hava saldırısı. 17 polis hayatını kaybetti (Daha sonra bu rakam 47’ye çıkacak). Ankara Emniyet Müdürlüğü’nü de vuran bir helipter Gölbaşı’nda düşürüldü.

    02:22

    Cumhurbaşkanlığı külliyesine gir­meye çalışan üçü rütbeli 13 asker gözaltına alındı.

    02:35

    TBMM, savaş uçakları tarafından bombalandı. Binada büyük hasar var.

    02:44

    Genelkurmay binası önüne bir askeri helikopter indi, bir patlama oldu.

    02:50

    Cumhurbaşkanının uçağı Atatürk Havalimanı’na indi.

    02:53

    Unkapanı Köprüsü’nde ilerleyen askeri araçlar halk ve iş makinaları tarafından durduruldu.

    02:55

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi binası çevresinde yoğun silahlı çatışmalar yaşanıyor.

    02:57

    Beşiktaş’taki başbakanlık ofisini ele geçirmeye çalışan askerlere polis silahla karşılık verdi.

    03:00

    TRT normal yayın akışına döndü. TRT Genel Müdürlüğü binasını basan askerler gözaltına alındı. TBMM binasına yaklaşan bir helikopter yaylım ateş açıyor. ABD, AB ve NATO’dan Türkiye’de­ki demokratik kurumlara saygı çağrıları geliyor.

    03:06

    Cumhurbaşkanı’nın Marmaris’te konakladığı otele ikinci saldırı düzenlendi. Binanın içine giren komandolar oda oda Erdoğan’ı ararken çatışmalar yaşandı, korumalardan yaralananlar ve ölenler var.

    03:10

    TBMM ikinci kez yoğun bir bom­bardımana maruz kaldı. Başbakan Yıldırım, Ankara semalarının hava trafiğine kapatıldığın, uçuş yapan bütün askeri araçların füzeyle vurulacağını açıkladı.

    02.44

    03:16

    Cuntacı askerler Kadıköy’deki Türk Telekom binasına girdi. Meclis’te olağanüstü toplanan milletvekileri binada oluşan hasarı belgeleyen ilk görüntüleri yolluyor. Yayınlara telefonla bağlanan milletvekilleri, sığınakta bulunduklarını bildiriyor.

    03:20

    Anadolu Ajansı, AKP’nin reklam­cısı Erol Olçak ve 16 yaşındaki oğlunun Boğaziçi Köprüsü’nde açılan ateş sonunda hayatlarını kaybettiğini duyurdu.

    03:25

    Doğan TV Center darbeci askerler tarafından basıldı. CNN Türk ekranlarına boş stüdyo görüntüsü veriliyor. Açık bırakılan mikrofon­dan binanın içindeki tartışmalar ve arbede sesleri duyuluyor.

    03:30

    Recep Tayyip Erdoğan yaptığı basın açıklamasında Marma­ris’te kaldığı otelin kendisinin ayrılışından 20 dakika sonra saldırıya uğradığını duyurdu. TBMM bir kez daha havadan bombalanıyor.

    03:45

    Ankara Emniyet Müdürlüğü bir F-16’nın hedefi oldu, bina ağır tah­ribata uğradı.

    03:55

    Beştepe üzerinde alçalan bir heli­koptere saraydan ateş açıldı.

    04:00

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı FETÖ/PDY bağlantılı yargı ve ordu mensupları hakkında gözaltı kararı verdi. Digitürk yayınları darbe girişimcileri tarafından durduruldu.

    04:07

    Cumhurbaşkanı Erdoğan Atatürk Havalimanı’nda kendisini kar­şılayan vatandaşlara konuşma yapıyor: “Milletin üzerinde hiçbir güç yoktur”.

    04:20

    Askerler Hürriyet binasını ele geçirdi. Halkın ve polisin müdaha­lesiyle darbecilerden arındırılan CNN Türk televizyonu yeniden yayına başladı. Kanal yetkilileri baskın ve kurtarılma anlarını anlatıyor.

    04:42

    Marmaris’teki otele üçüncü saldırı. Deniz tarafından yaklaşan bir askeri helikopter binayı taradı. Helikopterlerden inen yüzleri maskeli ve ağır silahlı komandolar oteli ablukaya aldı. Çıkan çatış­mada beş polis yaralandı.

    05:00

    A.A., Genelkurmay binasını kuşa­tan polislerin içerdeki darbecilere “teslim olun” çağrısı yaptığı bilgi­sini geçti. Cumhubaşkanlığından açıklama: “Tehlike henüz geçmiş değil. Millet sokaklarda olduğu müddetçe darbeci hainler bu aziz millete diz çöktüremeyecek”.

    05:15

    Hürriyet binası kurtarıldı, askerler gözaltına alındı. Atatürk Havalima­nı’ndaki tüm askerler dışarı çıkartı­larak müsadere altına alınıyor.

    05:20

    Boğaziçi Köprüsü’nde konuşlanan tanktan halkın üzerine top atışı yapıldı.

    05:30

    İstanbul’daki Çengelköy polis karakolunu ele geçirmek isteyen askerlere polis ateşle karşılık verdi.

    05:45

    Harbiye’deki TRT İstanbul Radyo­su’nu ele geçiren askerler teslim oldu.

    06:00

    Gölbaşı Cumhuriyet Başsavcılı­ğı Özel Harekat Merkezi’ndeki olayların kontrol altına alındığını, darbe girişimiyle ilgili soruşturma başlatıldığını açıkladı. Atatürk Ha­valimanı uçuşlara açıldı. İstanbul Boğazı deniz ulaşımına kapatıldı.

    06:30

    Türksat’ı bombalayan askeri heli­kopter Gölbaşı’nda düşürüldü.

    06:40

    Beştepe’deki Jandarma Genel Ko­mutanlığı bir F-16 tarafından vu­ruldu. Ankara Emniyet Müdürlüğü bir hava saldırısına daha uğradı.

    03:55

    06:43

    Cumhurbaşkanlığı külliyesi yakın­larına iki bomba daha atıldı.

    06:50

    Başbakan Binali Yıldırım, Genel­kurmay Başkanlığına 1. Ordu Ko­mutanı Orgeneral Ümit Dündar’ın vekaleten atandığını bildirdi.

    07:00

    Cumhurbaşkanlığı külliyesi yakınındaki Jandarma Genel Komutanlığı’nın bulunduğu kavşakta sivil halkın üzerine askeri uçaktan bomba atıldı. İçişleri Bakanlığı, FETÖ mensubu 336 kişinin gözaltına alındığını açıklandı.

    07:10

    İstanbul Türk Telekom santralin­deki askerler teslim oldu.

    07:15

    Boğaziçi Köprüsü’nde saatler süren bir operasyondan sonra askerler teslim oldu. Sivil halk as­kerlere linç girişiminde bulundu. Olayları görüntüleyen Hürriyet gazetesi fotomuhabiri Selçuk Şa­miloğlu, öfkeli kalabalığın elinden son anda kurtarıldı.

    07:35

    Etimesgut’taki Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutan­lığı’nda, darbe girişimine katılan askerler, yerleşkedeki diğer asker­ler tarafından polise teslim edildi. Askerler polis araçlarına rütbeleri sökülerek bindiriliyor. Türkiye genelinde 754 TSK mensubunun gözaltına alındığı açıklandı.

    07:41

    Genelkurmay binasından dışarıya çıkartılan tank, barikat görevi gören kamyonlara ateş açıyor.

    07:50

    Özel harekât polisleri Kuleli Aske­ri Lisesi’ne operasyon düzenledi. İçerdeki öğrenci ve subaylara “teslim ol” çağrısı yapılıyor. Beş general ve 29 albay İçişleri Bakanı Efkan Ala tarafından görevden uzaklaştırıldı.

    08:00

    Cep telefonlarına “Tüm halkı­mızı milli iradeye, demokrasiye sahip çıkmak üzere meydanlara bekliyoruz. Türkiye Cumhuriyet Devleti imzalı” SMS mesajları gönderiliyor.

    08:16

    Boğaziçi Köprüsü kısmen trafiğe açıldı.

    08:32

    Asker, darbe girişiminin yönetil­diği Ankara Akıncı 4. Ana Jet Üs Komutanlığına operasyon düzen­leyerek Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ı kurtardı.

    08:40

    Emniyet özel harekât polisleri Jandarma Genel Komutanlığı’nı darbecilerin elinden geri aldı, 200 asker gözaltına alındı.

    09:40

    Genelkurmay Başkanlığı’ndan çıkan 200’e yakın silahsız er ve erbaş polislere teslim oldu.

    09:47

    Türkiye genelinde FETÖ üyesi olduğu öne sürülen 1563 kişi gözaltına alındı.

    09:56

    Fatih Sultan Mehmet Köprüsü trafiğe açıldı.

    10:07

    Genelkurmay Başkanlığı’ndan çı­kan 700 silahsız er ve erbaş polise teslim oluyor.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-577-869x1024.png
    07:35

    10:15

    Bingöl 49. Komando Tugay Komu­tanı Tuğgeneral Yunus Kotaman ile Bolu 2. Komando Tugay Komu­tanı Tuğgeneral İsmail Güneşer gözaltına alındı.

    10:22

    Marmaris’teki otele saldırı düzen­leyen askerler darbe girişiminin başarısız olduğunun anlaşılması üzere bölgeden uzaklaşarak kayıplara karıştı.

    10:35

    Genelkurmay Başkanlığı’nda darbe girişimine katılmadıkları için elleri bağlı olarak odalarda tu­tulan subay ve assubaylar serbest bırakılarak binadan tahliye edildi.

    10:39

    Binali Yıldırım, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın sağ kur­tarıldığını ve görevinin başında olduğunu açıkladı.

    11:00

    Kuleli Askeri Lisesi’ne öğrencile­rin Çengelköy Karakolu baskınına katıldıkları şüphesiyle operasyon yapılıyor. Sahil Güvenlik Komu­tanı Tümamiral Hakan Üstem görevden alındı.

    11:01

    Genelkurmay Başkanı Vekili Orgeneral Ümit Dündar, darbe girişiminin önlendiğini bildirdi.

    11:27

    Genelkurmay karargâhında bulunan darbeci askerler teslim olmak için müzakere talebinde bulundu.

    12:00

    Jandarma Genel Komutanlığı bina­sına operasyon düzenlendi. Bina­dan dumanlar yükseliyor. 200 kadar darbeci asker gözaltına alındı.

    12:57

    Başbakan Binali Yıldırım Çankaya Köşkü’nde kameraların karşısına geçerek kalkışmanın bastırıldığını ve ilk bilançoyu açıkladı: “Toplam 161 şehidimiz, 1.440 yaralımız vardır. Şu ana kadar 2.839 asker gözaltına alınmıştır. Aralarında yüksek rütbeliler de mevcuttur”.

    20:00

    13:30

    Darbeye kalkışan sekiz subay ve astsubayın helikopterle Yuna­nistan’a kaçtığı bildirildi. Türkiye iadelerini talep ediyor.

    14:37

    HSYK Genel Kurulu, Ankara Cum­huriyet Başsavcılığı’nın gözaltı kararı doğrultusunda beş HSYK üyesinin üyeliğinin düşürülmesine karar verdi. HSYK 2. Dairesi, 2.745 hakimi açığa aldı.

    16:08

    Yüksek yargıya operasyon. Daha önce gözaltına alınan 15 Danıştay üyesinden sonra 140 Yargıtay, 48 Danıştay üyesi hakkında gözaltı kararı verildi. 11 Yargıtay ve dört HSYK üyesi gözaltına alındı.

    17:00

    Meclis Genel Kurulu İsmail Kah­raman’ın başkanlığında olağa­nüstü toplandı. Başbakan Binali Yıldırım, siyasi partilere, medya organlarına, halka ve polise darbeye direndikleri için teşekkür ettiği konuşmasının başında İstik­lal Marşı’nın on kıtasını okudu.

    18:10

    2. Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti ile 2. Ordu Kurmay Başkanı ve Malatya Garnizon Ko­mutanı Tümgeneral Avni Angun gözaltına alındı.

    18:15

    YAŞ üyesi ve eski Hava kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk, 4’üncü Ana Jet Üs Komutanlığı’n­da gözaltına alındı.

    19:30

    Anayasa Mahkemesi üyesi Alpars­lan Altan evinde yapılan arama­dan sonra gözaltına alındı.

    20:00

    Ankara 4. Ana Jet Üssü’ndeki operasyon tamamlandı. 67 asker daha teslim oldu.

    20:30

    Recep Tayyip Erdoğan Kısık­lı’da halka yaptığı konuşmada “ABD’ye sesleniyorum, Pennsylvania’daki bu zatı teslim edin” dedi.

    20:45

    4. Ana Jet Üssü’nde alıkonulan Jandarma Genel Komutanı Orge­neral Galip Mendi’nin kurtarıldığı ve görevinin başına döndüğü açıklandı.

    21:10

    Anayasa Mahkemesi üyesi Erdal Tercan’ın gözaltına alındığı bil­dirildi.

    22:00

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, tüm ağırceza başsavcılıklarına yazdığı yazıda 2.745 hakim ve savcının gözaltına alınmasını ve haklarında soruşturma başlatıl­masını istedi.

    23:05

    Cumhurbaşkanı Erdoğan muha­lefet liderleri Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’yi telefonla arayarak, darbeye karşı durdukları için teşekkür etti.

    23:40

    Recep Tayyip Erdoğan, Çipras ile yaptığı telefon görüşmesinde Yunanistan’dan sığınma talebinde bulunan sekiz darbeci askerin iade edilmesini istedi. Çipras, Türki­ye’de seçilmiş hükümetin yanında oldukların belirtti.

    17 TEMMUZ 2016

    00:30

    Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Meclis Başkanı İsmail Kahraman, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve MHP lideri Devlet Bahçeli’yi ara­yarak “dik duruşları” nedeniyle teşekkürlerini iletti.

    01:00

    Cumhurbaşkanı ve hükümet yetkililerinin darbe tehlikesi­nin devam ettiği gerekçesiyle yaptıkları “demokrasi nöbeti” çağrılarına vatandaşlar Türkiye genelinde meydanları doldurarak cevap veriyor.

    01:00

    01:30

    TSK’da, İçişleri Bakanlığı’nda ve yargıda açığa almalar, yakala­malar, gözaltılar bütün hızıyla sürüyor.

    10:00

    Helikopterle Yunanistan’ın Dedeağaç şehrine kaçan sekiz asker savcı karşısına çıkarıldı. Helikopter, Türkiye’ye geri getiriliyor.

    11:30

    Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak’ın akıbeti hâlâ meçhul.

    13:15

    Adalet Bakanı Bekir Bozdağ: Şimdiye kadar 6.000 kişi gözaltına alındı. Yasal süreç devam edecek.

    13:30

    Rusya Devlet Başkanı Putin, Erdoğan’ı arayarak seçilmiş hükümetin yanında olduklarını belirtti.

    15:00

    Darbe girişiminin çöktüğünü dile getiren Başbakan Yıldırım, “de­mokrasi nöbeti” çağrısını yineledi. Halkı sakin olmaya ve meydanları demokrasi şöleni havasında dol­durmaya davet etti.

    16:03

    Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş: “Bu darbe girişimi ordunun tamamına mal edilemez, vatandaşlarımız bu oyuna gelme­melidir”.

    17:25

    Cuma gecesi nerede olduğu bilin­meyen Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak, Ankara Kocatepe Camii’nde düzenlenen cenaze törenine Genelkurmay Başkanı ve diğer kuvvet komutanlarıyla birlikte katıldı.

    17:30

    Cumhurbaşkanlığı başyaveri Albay Ali Yazıcı tutuklandı, diğer yaverler gözaltında.

    18:40

    Konya 3. Ana Jet Üssü’nde ope­rasyon. Üs komutanı ve yedi asker gözaltına alındı.

    19:25

    Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Mey­danları boş bırakmayacağız, Cumaya kadar alanlardayız”.

    19:45

    Özel harekat polisleri, darbe gecesi cuntacılara destek verdiği gerekçesiyle gözaltına almak istedikleri Sabiha Gökçen Ha­valimanı’nda görevli askerler dire­nince havaya ateş açtı. Askerler gözaltında..

    22:00

    AKP Başkan Yardımcısı Şaban Diş­li’nin kardeşi Tümgeneral Mehmet Dişli gözaltına alındı.

    23:00

    Geniş halk kitleleri Türkiye ge­nelinde meydanları doldurmaya devam ediyor.

    18 TEMMUZ 2016

    01:14

    Recep Tayyip Erdoğan, Kısıklı’da halka yaptığı konuşmada “İdam isteriz” sloganlarına “Eğer Meclis önüme böyle bir karar getirirse, ben bunu onaylarım” cevabını verdi. Hükümetin önemli bir hazır­lık içerisinde olduğunu ifade eden Cumhurbaşkanı, Çarşamba günü halka bir “müjde” açıklayacakla­rını belirtti.

    11:30

    TMSF Bank Asya’nın faaliyet­lerini geçici olarak durduğunu açıkladı.

    17:30

    12:00

    İçişleri Bakanlığında büyük temizlik: 8.777 personel görevden alındı.

    12:45

    AB’den ve ABD’den on dakika arayla Türkiye’ye anayasal düzene uyma, demokrasi ve insan hakları­na saygı gösterme çağırısı yapıldı.

    13:47

    Emniyet, vatandaşları sosyal medyada darbe girişimini destek­leyenleri ihbar etmeye çağırdı, bu amaçla oluşturduğu mail adresle­rini paylaştı.

    14:40

    Maliye Bakanlığında 1.500 kişi açığa alındı.

    15:40

    Kamu görevlilerinin yurtdışına çıkışı durduruldu.

    16:25

    Yurt genelinde tüm memurların yıllık izinleri askıya alındı.

    19:00

    Haklarında gözaltı kararı alınan hakim ve savcı sayısı 2. 854’e ulaştı.

    19:30

    Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, Özel Kalem Müdürü Kurmay Albay Gök’ün darbeci olduğu şüphesiyle gözaltına alınmasının ardından bu göreve Ahmet Ak­yol’u atadı. Akyol, bakanlığın ilk sivil özel kalem müdürü oldu.

    20:50

    Erdoğan CNN International’a ver­diği röportajda yineledi: “TBMM idam cezasını getirirse onay veririm.”

    21:15

    Akın Öztürk’ün de aralarında bu­lunduğu 26 general tutuklandı.

    23:00

    Donanma Komutanlığı Gölcük Deniz Üssünde arama yapılıyor.

    23:30

    Recep Tayyip Erdoğan: “ABD Gü­len’i iade etmek zorundadır”.

    19 TEMMUZ 2016

    08:45

    Derecelendirme kuruluşu Mo­ody’s, Türkiye’nin kredi notunu in­celemeye aldı, Ekonomik büyüme beklentisini %3’e indirdi.

    09:30

    Gezi sürecinin İstanbul Valisi Hü­seyin Avni Mutlu, merkez valiliği görevinden uzaklaştırıldı.

    21:15

    11:00

    MHP Genel Başkanı Devlet Bah­çeli partisinin grup toplantısında “AKP hazırsa idama biz de varız.” dedi

    11:32

    The Times: “14 Türk savaş gemisi kayıp. Donanma Komutanı Ora­miral Veysel Kösele’den Cuma gününden beri haber alınamıyor”.

    12:15

    Başbakan Yıldırım: “Gündüz işimi­ze gücümüze, akşam demokrasi nöbetine devam”.

    13:00

    Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komisyonu üyesi Zeid Ra’ad Al Hussein, darbe girişimi sonrası gözaltına alınanların cezaevi koşullarının bağımsız gözlemciler tarafından tespit edilmesi için çağrı yaptı. İdam cezasının yeniden getirilmesinin “yanlış yönde atılacak büyük bir adım” olacağını belirtti.

    23:45

    13:20

    Erdoğan’ın yaveri Yarbay Erkan Kıvrak gözaltında. 257 başbakan­lık çalışanı görevden uzaklaştırıl­dı. Kuzey Deniz Saha Komutanlı­ğı’nda arama yapılıyor.

    13:40

    Genelkurmay Başkanlığı’ndan açıklama: “Darbe girişimi ihtimali MİT tarafından saat 16:00’da haber verildi”.

    14:30

    Diyanet İşleri Başkanlığı öldürülen darbecilere din hizmeti verilme­yeceğini duyurdu.

    16:20

    Milli Eğitim Bakanlığı’nda 15.200 personel açığa alındı.

    16:45

    Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’de insan haklarının tehlikede olduğu­nu duyurdu.

    16:50

    YÖK, 1.577 dekanın istifasını istedi.

    17:45

    Dolar 3 lirayı geçti.

    18:00

    Özel okullarda görev yapan 21.000 öğretmenin lisansı iptal edildi.

    20:30

    Barack Obama darbe girişimi son­rası ilk kez Erdoğan’ı aradı .

    22:00

    Jandarma Genel Komutanlığı’na vekaleten Korgeneral İbrahim Yaşar atandı. Jandarma Komutanı Galip Mendi’nin sağlık sorun­ları nedeniyle GATA’ya yattığı açıklandı.

    23:45

    Yapılan çağrılar üzerine vatan­daşlar meydanları doldurmaya devam ediyor.

    20 TEMMUZ 2016

    09:30

    Gülen, ABD hükümetinden Tür­kiye’nin kendisi hakkındaki iade talebini reddetmesini istedi.

    10:45

    YÖK, akademisyenlerin yurt­dışında vazifelendirilmelerini durdurdu.

    12:20

    SGK, Fethullah Gülen’in emek­li maaşını kestiğini açıkladı. Gülen’in sosyal haklarından yararlandığı anlaşıldı.

    13:15

    Milli Güvenlik Kurulu, Cumhur­başkanı Erdoğan başkanlığında toplandı.

    14:15

    Reuters: “TSK’daki generallerin yaklaşık üçte biri tutuklu,”.

    15:30

    CHP, 24 Temmuz Pazar günü Taksim’de “Cumhuriyet ve De­mokrasi mitingi” düzenleyeceğini açıkladı.

    16:30

    Moody’s’den sonra kredi derece­lendirme kuruluşu Fitch de darbe girişiminin ülke notuna baskı yapıp yapmayacağını izlemeye aldığını bildirdi.

    17:50

    MGK toplantısı sona erdi. Açık­lamayı bakanlar kurulu toplan­tısından sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan yapacak.

    19:45

    Standard&Poors Türkiye’nin BB+ olan kredi notunu BB’ye düşürdü. Dolar 3.0769’a yükselerek tarihi zirve yaptı.

    20:50

    Aralarında Balyoz davasındaki cezaları onayan Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanı Ekrem Ertuğ­rul’un da bulunduğu 113 hakim, savcı ve yüksek yargı üyesi tutuklandı.

    21:50

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, El Cezire’ye verdiği röportajda darbe girişimini eniştesinden öğrendiği­ni açıkladı.

    23:20

    Recep Tayyip Erdoğan, MGK’da alınan ve bakanlar kurulunca onaylanan kararı açıkladı. “Ülke genelinde üç ay süreyle olağanüs­tü hal ilan edilmiştir”.

    21 TEMMUZ 2016

    Meclis’ten AKP ve MHP’nin oy­larıyla geçen OHAL yasası Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlü­ğe girdi. Üç aylık dönemler halin­de uygulanacak olan Olağanüstü Hal ile kişi hak ve özgürlükleri kısıtlanabilecek, düzenlemeler kanun hükmünde kararnamelerle yapılabilecek ve Anayasa Mahke­mesi’ne götürülemeyecek.

    26 TEMMUZ 2016

    22 TEMMUZ 2016

    Twitter fenomeni “fuatavni”yi ele geçirmek için yapılan operasyon­da 28 kişi gözaltına alındı. Şüp­helililere FETÖ/PYD ile bağlantılı olarak “sosyal medya üzerinden anayasal düzene karşı koymaya zemin hazırlamak”tan işlem ya­pılıyor. Kamuda işten çıkarmalar, gözaltılar, tutuklamalar devam ediyor.

    23 TEMMUZ 2016

    İlk OHAL kararnamesiı: Gözaltı sü­resi 30 güne çıkarıldı. Açılan karşı davalar yürütmeyi durduramaya­cak. 15’i üniversite, 1043 öğretim kurumu, öğrenci yurdu, 1299 vakıf ve dernek, 35 sağlık kurumu, 19 sendika kapatıldı. Bunların mal varlıkları hazineye devredilecek. Görevine son verilenler kamuda çalışamayacak.

    24 TEMMUZ 2016

    CHP’nin Taksim’de düzenledi­ği “Cumhuriyet ve Demokrasi Mitingi’ne yüz binlerce kişi katıldı. AKP’nin de desteklediği ve üst düzey yöneticileriyle katıldığı mitingde “Ne darbe, ne dikta” diyen CHP lideri, demokrasi, insan hakları ve parlamenter sistemin önemini vurguladı. HDP Eşbaşkanı Demirtaş darbeye karşı hukuki mücadelenin yanında olacağını açıkladı. Kredi derecelendirme ku­ruluşu Fitch, Türkiye’nin notunu düşürdü. Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek, FETÖ’nün üç harf­liler (cinler) sayesinde yayıldığını ifade etti.

    25 TEMMUZ 2016

    Kılıçdaroğlu ve Bahçeli, Cumhur­başkanı’nın daveti üzerine ilk kez Ak Saray’a çıktı. HDP’nin çağrılı olmadığı görüşmeden sonra CHP’den yapılan açıklamada “Normalleşmeye katkı sağlaya­cak olumlu bir görüşme” ifadesi kullanıldı. Recep Tayyip Erdo­ğan’ın Marmaris’te kaldığı otele baskın düzenleyen “suikast timi” üyesi yedi kişi yakalandı. Hakla­rında yakalama kararı çıkartılan, gazetecilerden 14’ü gözaltına alındı. AB, “İdam cezası getirilirse Türkiye’nin üyelik süreci durur” açıklamasını yaptı. Boğaziçi Köp­rüsü’nün adı 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olaraak değiştirildi.

    26 TEMMUZ 2016

    Eski İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu gözaltına alındı. Hainler Mezarlığı Pendik’te açıldı. Bir televizyon kanalında olaylarda hayatını kaybeden siviller için şehit ifadesini kullanmamakta ısrar eden profesör Nurşen Mazıcı hakkında Marmara Üniversitesi yasal ve idari takibat başlatacağı­nı açıkladı.

    27 TEMMUZ 2016

    Genelkurmay: “Ordunun sadece %1,5’u darbeye katıldı”. İçişleri Yeni kanun hükmünde kararna­meye göre askeri liseler kapatıla­cak, Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanacak olan harp okulların­daki öğrencilerin ilişiği kesilecek, subay ihtiyacı üniversitelerden karşılanacak, GATA sağlık bakan­lığı bünyesine alınacak. İhraç ka­rarnamesi: Toplam 1684 general, subay ve astsubay ordudan atıldı.

    28 TEMMUZ 2016

    Erdoğan, MİT ve Genelkurmay Başkanlığı’nın Cumhurbaşkanlığı­na bağlanmasını istedi. Gözaltına alınan gazetecilerin sayısı 21’e yükseldi. Kritik YAŞ toplantısı: Üst komuta kademesi yerini korudu. Darbenin emir-komuta zinciri içinde yapılmadığını ilk açıklayan yüksek rütbeli subay olan 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar Genel­kurmay 2. Başkanlığına getirildi. 99 albay, general/amiralliğe terfi etti. Vatandaşlar 14 gündür meydanlarda.

    29 TEMMUZ 2016

    Darbe girişiminde hayatını kay­bedenlerin yakınlarına 88.600, yaralanların yakınlarına 17.719 TL tazminat ödeneceği açıklan­dı. Başbakan Yıldırım: “Hain­lerin yuvalandığı Akıncı Üssü ve darbe girişiminde kullanılan kışlalardan Hasdal, Maltepe, Mamak, Etimesgut Güvercinlik, Kara Havacılık Okulu, bunların hepsi kapatılacak”. İçişleri Bakanı Ala: “49.211 kişinin pasaportu, 330 kişinin sarı basın kartı iptal edildi”. Gaze­teci Bülent Mumay ve Zaman Gazetesi’nin eski yönetici ve yazarlarıyla birlikte gözal­tında bulunan şair ve yazar Hilmi Yavuz, serbest bırakıldı. Cumhurbaşkanı, açtığı hakaret davalarını bir kereye mahsus olmak üzere geri aldığını açık­ladı. Gözaltında bulunan 21 gazeteciden 19’u tutuklandı.

    30 TEMMUZ 2016

    Silahlı terör örgütü üyeliği suçla­masıyla tutuklanan Nazlı Ilıcak Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna konuldu. Aralarında İstanbul’da tutuklu erlerin ve Ku­leli Askeri Lisesi öğrencilerinin de bulunduğu 758 asker serbest bı­rakıldı. Marmaris’teki otele saldırı düzenleyen ve bölgede ormanlık alanda saklanmaya devam eden suikast timinin 12 firari üyesinin etrafındaki çember daralıyor. Timin Çiğli İmamı olduğu iddia edilen “Paşa” lakaplı üyesi ast­subay kıdemli başçavuş Zekeriya Kuzu tutuklandı. CHP, 4 Ağus­tos’ta İzmir’de de bir “Demokrasi ve Cumhuriyet” mitingi düzen­leyeceğini duyurdu. Aralarında Şahin Alpay, Ali Bulaç ve Ahmet Turan Alkan’ın da bulunduğu Za­man Gazetesi’nin altı eski yazarı tutuklanan gazeteciler kervanına katıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, MİT ve genelkurmayın cumhur­başkanlığına, kuvvet komutan­lıklarının savunma bakanlığına bağlanacağını açıkladı.

    31 TEMMUZ 2016

    OHAL kapsamındaki yeni kanun hükmünde kararname Resmi Gazete’de yayımlandı. Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığına bağlan­dı. Harp Akademileri, askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları kapatıldı. Milli Savunma Üniversi­tesi kuruldu. GATA ve diğer askeri hastaneler Sağlık Bakanlığına dev­redildi. 1.389 askeri personel daha TSK’dan ihraç edildi.

  • ‘Hainler mezarlığında’ değil, Süleymaniye’de yatıyor

    Abdülaziz’i tahttan indiren sadrazam Hüseyin Avni Paşa’nın mezarı, ancak dönemin VIP’lerinin gömüldüğü Süleymaniye Camii’nin haziresinde. II. Abdülhamid’in o mezarı naklettirmeye gücünün yetmeyeceğini düşünemeyiz. Ama o, ölüyle, mezarıyla uğraşacak bir kültüre mensup değildi.

    Mahalle aralarında­ki cami hazirelerine 16.-17. yüzyılda sade­ce camiyi vakfedenin cenazesi, en fazla belki ailesi defnedile­bilirdi. Tekkelere büyük şeyh­ler, bazı mühim siyasi müritler gömülebilirdi. Selatin camile­rinin bahçelerine defin ise ne­redeyse imkânsızdı. Kanuni’ye Süleymaniye Camii’ni yapan Koca Mimar Sinan dahi kendi­ni hazireye defnettirememiştir. Caminin dışındaki küçük kab­rinde yatmaktadır.

    18. yüzyılda bu sıkı kurallar gevşedi. Sultanların yakınında­ki önemli kişilerin, büyük ca­milerin mezarlıklarına gömül­meleri adet oldu. Yine de ora­lara gömülebilmek için bizzat padişahın hatt-ı hümayunu/ iradesi aranırdı (Günümüzde bu durumlarda aranan Bakan­lar Kurulu kararı ve Cumhur­başkanı izninin kökü Osmanlı­lara dayanır). Buralara gömül­me adeti Tanzimat sonrasında yaygınlık kazandı. Üstelik bir imtiyaz halini aldı. Nice ilmiye, mülkiye, seyfiye erbabı bura­larda gömülüdür.

    Son günlerde gündeme ge­len “darbeci hainlerden çatış­mada ölenlerin cenazesinin ca­milere getirilmemesi, umumi mezarlıklar yerine, yeni inşa edilecek Hainler Mezarlığı’na gömülmesi projesi” tarihimiz­de, geleneğimizde görülmüş bir şey değildir. Geleneğimiz suçluyla uğraşır, ailesini ce­zalandırmaz, topluma kazan­dırır. Örneğin Yunanlılarla iş­birliğinde bulunan Madanoğlu Mustafa, Yüzellilikler’dendir. Oğlu Cemal, Harbiye’de okutu­larak Orgeneral Cemal Mada­noğlu yapılmıştır. İşbirlikçi ve Kuva-yı Milliye aleytarı oldu­ğu için linç edilen Ali Kemal’in oğlu Zeki Kuneralp saygın okullarda okutulup intisap etti­ği diplomasi mesleğinde devle­tin en hassas noktalarında ça­lıştırılabilmiştir.

    Serasker Hüseyin Avni Paşa (1820-1876)

    Ispartalı bir köylü çocuğuyken Osmanlı Devleti’nin sadrazamı, Ordusu’nun Seraskeri oldu. Başarılı ve sevilen komutan iken darbe yaptı, Eşekçi Ahmed’in oğlu adıyla anılır oldu. Yine de cenazesi Süleymaniye’ye gömülebildi.

    Gündeme uyan en etki­li örnek Süleymaniye Camii Haziresi’ne yapılacak kısa bir gezintide karşımıza çıkacaktır. Kıbleye göre batı taraftaki ha­zire kapısından girilince sol­daki büyük, sanat eseri mezar, bu ülkenin en etkili darbeci­lerinden, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinde en önemli rolü oynayan, Seras­ker ve Sadrazam Hüseyin Av­ni Paşa’nın mezarıdır. Çerkes Hasan tarafından öldürüldük­ten sonra, bir darbeci olma­sına rağmen bugünkü yerine gömülebilmiş, üstüne üstlük ne kadar önemli bir kahraman olduğu, hatta şehit öldüğü me­zartaşına bile yazılabilmiştir. Denilebilir ki “oraya gömül­düğünde iktidar darbecilerin elindeydi. Darbe aleyhtarları­nın gömülmeyi engellemeye gücü yetmedi”. Böyle bir du­rumda üç ay sonra tahta çıktı­ğında, bütün darbecileri Yıldız Sarayı’nda mahkemeye çıkart­tıran II. Abdülhamid’in o me­zarı da naklettirmeye gücünün yetmeyeceğini düşünemeyiz. Bizce ne nakil, ne de tahrip onun aklına bile gelmemiştir. Çünkü ölüyle, onun mezarıyla uğraşacak bir kültüre mensup değildi.

  • Emir-komuta zinciri içerisinde millete el koyma

    Türk toplumunu bir silindir gibi ezen 12 Eylül, yüzbinlerce gözaltı kararı, tutuklama, hapis, işkence ve idamlarıyla tarihe geçti. En büyük hasarı ise, başta sivil kurumlar olmak üzere demokrasi ve insan hakları alanında yarattı. Ordudaki emir-komuta zincirinin tam olarak işlediği tek darbe oldu.

    Darbe, Aralık 1978’den beri süregelen sıkı­yönetim ortamında, siyasal partilerin istikarlı bir hükümet kurmaktan aciz ol­duğu bir dönemde gerçekleşti. Türkiye 12 Eylül 1980 Cuma sabahına darbeyle uyandı. Sa­at 04.00’te Türk Silahlı Kuv­vetleri emir-komuta zinciri içinde yönetime el koymuş, TRT ve PTT binaları, İçişle­ri Bakanlığı ve Emniyet Ge­nel Müdürlüğü kontrol altına alınmıştı. Az sonra TRT’de haber spikeri Mesut Mertcan, yönetime el koyan ve kendine Millî Güvenlik Konseyi adını veren Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren, dört kuvvet komutanı ve bir genel sekre­terden oluşan cuntanın 1 Nu­maralı Bildirisi’ni okudu. Yö­netime el koyan TSK üst ko­muta kademesi, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Nuret­tin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun’dan oluşuyordu.

    Darbe sonrası başta TBMM, tüm siyasi partiler, dernekler ve sendikalar kapa­tıldı. 1.683.000 kişi fişlendi; 30 bin memurun görevine son verildi; 30 bin kişi Avrupa’ya sığındı; 650 bin kişi gözaltı­na alındı; binlerce kişi işkence gördü; 230 bin kişi yargılandı; gözaltı ve cezaevlerinde 299 ki­şi öldü; 517 kişiye idam cezası verildi; 9’u sağ, 34’ü sol görüş­lü 43 kişi idam edildi. Askerî rejim 6 Kasım 1983’te yapı­lan genel seçimlerle son buldu; ama etkileri günümüze kadar uzandı.

    Yakın tarihimizin en trajik darbesi Kenan Evren liderliğindeki 12 Eylül rejiminde 1.683.000 kişi fişlendi, 650 bin kişi gözaltına alındı. Binlerce kişi işkence gördü. Cezaevlerinde 299 kişi öldü, 43 kişi idam edildi.

    12 Eylül’ün gerekçesi, “ül­kenin içine düştüğü içsavaş hali”ydi. Darbeciler, sağ-sol ça­tışmaları, artan politik cina­yetler ve siyasi istikrarsızlık, döviz darboğazı ve “70 cent’e muhtaç” ekonomi, Meclis’in cumhurbaşkanını seçememesi, Süleyman Demirel’in başbakan olduğu azınlık hükümetinin so­kağın kontrolünü kaybetmesi­ni, gerekçe olarak öne sürdüler.

    Tam bir hiyerarşi içinde, emir komuta zinciri içinde ya­pılan tek darbeydi. Sıkıyönetim esnasında hem sol hem daha önce şiddet olaylarına karışmış sağ örgütler tasfiye edildi.

    90’LAR

    28 Şubat: Postmodern ve en tepeden

    Necmettin Erbakan’ın başbakanlığındaki Refah Partisi-Doğru Yol Partisi koalisyonu, siyasete müdahale geleneğini tazelemek isteyen üst düzey komutanların hede­findeydi.

    Ülkede yükselen siyasal İs­lâm da bu ortamı ateşledi. 1997 Ocak sonunda Sincan Belediyesi tarafından düzenlenen “Kudüs Gecesi” ertesinde yaşananlar üzerine, askerler 3 Şubat’ta ilçe merkezinde 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı.

    28 Şubat 1997 tarihindeki MGK toplantısında, tarikatlara bağlı okulların MEB’e devredil­mesi, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmesi, irtica nedeniyle or­dudan atılanları savunan med­yanın kontrol altına alınması, Atatürk aleyhindeki eylemlerin cezalandırılması gibi tavsiye kararları alındı.

    Başbakan Erbakan kararları imzalamadı. “Ülkeyi içsava­şa sürüklediği” gerekçesiyle RP’nin kapatılması için dava açıldı.18 Haziran’da Erbakan istifa etti. Cumhurbaşkanı De­mirel hükümet kurma görevini Tansu Çiller yerine ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz’a verdi. 30 Haziran’da ANASOL-D Hü­kümeti kuruldu.

    Fiilî kontrol, Batı Çalışma Grubu denen bir kadroya veril­di. Temel amaç, siyasi İslâm’ın geriletilmesi ve Kürt meselesin­deki gevşemelerin izale edilme­siydi. Türkiye bu müdahaleyle birlikte faili meçhul cinayetlerin arttığı, Kürt meselesinin daha da derinleştiği, çok sayıda kamu personelinin işlerinden, çok sayıda başörtülü öğrencinin üniversitelerden atıldığı bir sürece sürüklendi

    Aynı askerî oluşum ve irade, 2007’de cumhurbaşkanlığı seçiminde de ortaya çıktı (27 Nisan Muhtırası). Bu defa da Abdullah Gül’ün aday gösteril­mesi üzerine muhtıra verildi. Fakat hükümet ilk defa bu mü­dahalenin karşısında durdu. 22 Temmuz seçimlerinin ardından 28 Ağustos’ta yapılan üçüncü tur oylamada Abdullah Gül 11. Cumhurbaşkanı seçildi. Başba­kan Erdoğan, askerî vesayete karşı güçlendi.

    4 Şubat 1997’de Sincan’da tanklar.
  • Muhtıra verildi, Türkiye daha büyük kaosa sürüklendi

    1960’lı yılların sonundan itibaren beklenmeye başlanan yeni askerî darbe, 12 Mart 1971’de “muhtıra” şeklinde geldi. Ancak ülkeye huzur getirme amacıyla yapılan darbe, huzur getirmek bir tarafa, ülkeyi 1970’li yıllar boyunca sürecek bir kargaşanın ve binlerce insanın canına mâlolacak bir çatışma ortamına soktu.

    Türkiye 1970 yılına gelin­diğinde toplumsal hu­zursuzluk ve siyasi çal­kantı içindeyken, ordu içinde de artık alışıldığı üzere darbe yapılması gerektiğini düşünen çeşitli gruplar vardı. 1970’de kuvvet komutanlarının Başba­kan ve Adalet Partisi (AP) lide­ri Süleyman Demirel’e uyarı­larla dolu bir mektup yollama­sı darbe olacağı beklentilerini arttırmıştı.

    Başbakan, kendisine çeşitli kanallarla telkin edilen “istifa et” baskısına da direniyor, gü­vensizlik oyu almadan hükü­metten çekilmelerinin sözko­nusu olmayacağını söylüyordu. Ancak 12 Mart 1971’de ordu­nun muhtırası geldi. Başba­kan Demirel, muhtıranın hem Anayasa’ya hem hukuk devleti­ne aykırı oldu­ğunu söylese de istifasını verdi. Cumhurbaşka­nı Cevdet Sunay, askerin görevini yaptığını düşünüyordu.

    Darbenin ilk anlarında dar­becilerin hangi gruptan olduğu anlaşılamamıştı. 1960’lardan itibaren yükselişe geçen sol hareketin içinde de darbe bek­lentisinde olan ve Türkiye gibi ülkelerde devrimin ancak ordu eliyle yapılabileceğini savunan gruplar vardı. Nitekim ordu içinde de bu yönde inisiyatifler olmuş, hatta 9 Mart 1971 tarihi seçilmiş, fakat son anda Hava ve Kara Kuvvetleri Komutan­ları, Muhsin Batur ile Faruk Gürler’in çekilmeleri üzerine darbe teşebbüsünden vazgeçil­mişti. Üç gün sonra, ordunun ana gövdesi duruma hakim olmak için muhtıra verdi. Sol gruplar 12 Mart darbesinin ilk anlarında darbeyi sol darbe sa­nıp destekledi ama darbecile­rin ilk işi, solcu subayları tasfi­ye etmek oldu.

    Anti-demokratik baskı dönemi

    12 Mart Muhtırası’yla Başbakan Demirel (altta) istifa etmek zorunda bırakılmış, ilan edilen sıkıyönetimle birlikte geniş çaplı bir tutuklama dalgası yaşanmıştı.

    26 Mart’ta CHP Milletvekili Nihat Erim başkanlığındaki ye­ni hükümet açıklandı. 25 kişilik kabinenin 14’ü dışarıdan ata­nan bakanlardan oluşuyordu, 11 milletvekilinden beşi AP’li, üçü CHP’li, biri ise MGP’li (Milli Güven Partisi) idi.

    Ordunun müdahalesi ülke­ye huzur getirmiş sayılmazdı. Silahlı mücadeleyi benimseyen sol örgütler eylemlerine devam ediyordu. 26 Nisan 1971’de darbeciler 11 kentte sıkıyöne­tim ilan etti ve geniş çaplı tu­tuklamalar başladı.

    İsrail İstanbul Başkonsolo­su Efraim Elrom’un, 17 Mayıs’ta Mahir Çayan liderliğindeki THKP-C militanları tarafından kaçırılması ve 23 Ma­yıs’ta öldürülmesi sola yönelik baskıları arttır­dı. Tüm Türkiye’de bir tutuklama dalgası yaşanıyor­du. Silahlı guruplarla ilgisi ol­mayan sol görüşlü gazeteci­ler, yazarlar, sendikacılar ve öğretim üyelerine yönelik bir cadı avı ve tutuklama dalgası başladı.

    Bu arada hükümet yaşa­nanları bahane ederek 1961 Anayasası’nın özgürlükçü maddelerini budamaya girişti. 20 Eylül 1971’de yapılan de­ğişiklikler de temel hak ve öz­gürlüklere kısıtlamalar getirdi. Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edildi.

    12 Mart rejimi, 14 Ekim 1973 seçimlerinden sonra res­men sona erse de, 1970’li yıl­larda Türkiye’nin yaşadığı si­yasal çalkantıların ve binlerce cana mal olan çatışmaların ze­minini hazırlamıştır.