Başta köpekler olmak üzere sokak hayvanları, Osmanlı toplumunda el üstünde tutulmuştu. Batı ülkelerinde sokaklar hayvanlardan “temizlenirken”, bu coğrafyadaki sokak hayvanları adeta altın çağını yaşıyordu. Ancak 19. yüzyılda başlayan Batılılaşma çabaları, sokak hayvanlarına bakışı değiştirmeye başladı. Eğer İstanbul Avrupa şehirlerine benzeyecekse köpeklerden kurtulmak gerekiyordu. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra iktidarı kontrol etmeye başlayan İttihatçılar bu düşünceyi hayata geçirdi. 1910’da 80 bin köpeği Hayırsızada’ya sürmeleri, sokak hayvanları için karanlık bir çağın başlangıcını haber veriyordu. Toplumda ise geçmişteki hayvanlara yönelik şefkat ve merhametten eser yoktu. “Modern” insana göre, dünyadaki her şey gibi sokak hayvanları da insanlara fayda sağlamak için vardı. “Faydasız” varlıkların yaşaması da gereksizdi. Bu zihniyet, yirminci yüzyılı sokak hayvanları için tam bir vahşet ve katliam dönemine çevirdi. Sokaklarda yüzyıllarca özgürce yaşayan sokak hayvanları için bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Kasım sonunda 90 yaşında ölen Küba Devrimi lideri Fidel Castro, sadece Latin Amerika’da değil, tüm dünyadaki devrimcilere ilham kaynağı olmuştu. Küba Devriminden tam 12 yıl sonra, Havana’da yaptığı bir konuşmada, büyük toprak sahiplerini hedef almıştı. Ünlü lider, Küba Devrimini ve yeni anayasayı şöyle tanımlayacaktı: “Bu; sıradan insanların sıradan insanlarla birlikte, sıradan insanlar için yaptığı ve uğruna hayatlarımızı vereceğimiz sosyalist ve demokratik bir devrimdir”.
İstanbul’un en değerli bölgesinde artık Osmanlı Arşivleri değil, beş yıldızlı bir otel yükseliyor. Arşivler Kağıthane’ye taşındıktan sonra bina, oldubittiyle “turizme kazandırıldı”. İnşaatın arkasındaysa zincirleme hukuk ihlalleri var.
Arkeolojik eserlere örtü Yapıda, arşiv binası olduğu dönemden kalma arkeolojik değerler, kablo, hortum yığını altında “muhafaza ediliyor”.
Koruma Kurulu’na danışılmadı, mevcut arkeolojik eserler kayboldu, kaçak kat inşa edildi, ortaya Sultanahmet’in tam merkezinde beş yıldızlı bir otel çıktı. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Kağıthane’deki yeni komplekse 2013’te taşındıktan sonra, ayrıldıkları bina, hukuk ihlalleriyle dolu bir sürecin sonunda Şura Hagia Sophia Hotel adıyla kullanıma açıldı. Aralık ayı boyunca pek çok kez medyada konu olan inşaatın, önce restorasyon diye başlayıp otel olarak açıldığı, ardından da normal şartlarda her adımda bilgilendirilmesi gereken 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun bu süreçten bihaber olduğu ortaya çıktı. Ancak skandallar ve sorunlar bunlarla sınırlı değil.
Başbakanlık Osmanlı Arşivleri
Osmanlı Devleti’nde modern anlamda bir arşiv birimi ilk defa Tanzimat sonrası 1846’da Hazine-i Evrak Nezareti ile birlikte kuruldu; dönemin ünlü mimarları İtalyan Fossatti Biraderler’e de Bab-ı Âli’de (günümüzde İstanbul Valiliği’nin bulunduğu bölge) bir bina inşa ettirildi. Uzun yıllar sonunda bina ihtiyacı karşılamayınca 1974’te -bugün söz konusu olan binanın bulunduğu yerde- inşaata başlandı ve yapı ancak 29 Ekim 1988’de Başbakan Turgut Özal tarafından kullanıma açılabildi. Dolayısıyla otele dönüştürülen bu binanın medyada yer aldığı şekliyle 400 değil, 27 yıllık bir geçmişi bulunuyor.
Osmanlı Arşivleri’nin Kağıthane’ye taşınma süreci hızlandıkça, binanın geleceği tartışma konusu oldu. Akla ilk gelen seçenek, gün geçtikçe yerlilerden arındırılmış bir turistik bölgeye dönüşen Sultanahmet’teki diğer pek çok bina gibi yapıyı otele dönüştürmekti. Nihayetinde kentsel-arkeolojik SİT alanında yer alan ve kısmen Yerebatan Sarnıcı üzerinde bulunan eski arşiv binalarının 25 yıllığına kiralanması için ihale yapıldı. İhaleyi İpekyolu Kuyumculuk’un sahibi İbrahim Kaygısız kazandı. Ardından 2013’te Osmanlı Arşivleri’nin taşınma sürecinin tamamlanmasıyla binada tadilat başladı. Dış cephedeki bilgilendirme tabelasında “Başbakanlık Devlet Arşivleri binası revize inşaatı” yazması, inşaatın bir restorasyon olduğunu düşündürüyordu. Ancak sonunda iskeleler söküldü, inşaat tamamlandı ve esasında yapının beş yıldızlı bir otele dönüştürüldüğü anlaşıldı.
Beş yıldızlı otel, Sultanahmet’in tam merkezinde yer alıyor (Kırmızı yapılı kompleks).
Dönüşümden haberdar olan Fatih Belediyesi duruma müdahale edip yapı tatil tutanağı düzenleyerek inşai faaliyetleri durdurmuş olsa da süreç, benzer pek çok örnek gibi, bir şekilde işlemeye devam etti. Bu dönüşüm esnasında yapının fonksiyonu izinsiz bir şekilde değiştirildi, binaya yeni katlar ve yeni cepheler eklendi. Bu süreç içerisinde ülke genelinde İl Özel İdarelerinin kaldırılmasıyla beraber, yapının mülkiyeti de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne geçti.
Şura Hagia Sophia Hotel
Dahası, uzun yıllardır yapının bahçesinde, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne kayıtlı “taşınmaz kültür varlığı” kapsamında sütun başlıkları, sütun kaideleri ve sütun gövdeleri bulunuyordu. Bunlar da inşaat sürecinden zarar gördü. Tonlarca ağırlığa sahip mimari parçalar, bugün bir duvar dibinde üst üste yığılı halde duruyor. Bunların şanslı olduğu bile söylenebilir, zira inşaat sonunda bazı kalıntıların kaybolduğu anlaşıldı! Bir yandan da hiçbir yerde kaydı bulunmayan başka mimari parçalar ortaya çıktı. Binada yeni açıldığı fark edilen bodrum girişi de burada izinsiz kazı çalışmaları yapıldığını gösteriyor ama ortaya çıkan arkeolojik kalıntılar ilgililere bildirilmemiş.
Otelin sahibi İbrahim Kaygısız, “yoğunluk sebebiyle” sorularımıza cevap veremedi. Turizm alanında hızlı adımlar atan Kaygısız, İttihat ve Terakki’nin merkez binası olan, uzun yıllar Cumhuriyet gazetesine ev sahipliği yapan ve Pembe Köşk (veya Kırmızı Konak) adıyla bilinen binayı da 2012 yılında satın almış ve burasının da otele dönüştürüleceğini açıklamıştı. Eğer yapılanlar, yapılacakların teminatıysa, Osmanlı ve Türkiye siyasi tarihinde böylesine önemli yer tutan bir binanın geleceği için kaygı duymamak imkansız.
İnşaat restorasyon gibi başladı, altından otel çıktı Osmanlı Arşivleri binayı boşalttıktan sonra başlayan inşaatın cephesine “revize inşaatı” bildirisi asılmıştı. Ancak brandalar kaldırıldığında beş yıldız otel inşa edildiği anlaşıldı.
MUHTELİF
1- Vezneciler’deki trafik tüneli çalışmalarında bir sarnıç ortaya çıktı. Yeni bir keşif olduğu düşünülen bu kalıntı, aslında Beyazıt Meydanı’nın 1961 yılı sonlarında başlatılan düzenleme çalışmaları sırasında tespit edilen ve incelendikten sonra koruma altına alınmak suretiyle kapatılan Erken Bizans Dönemi sarnıcıydı ve 60’lı yıllarda Ergon Ataçeri ve sonradan Nezih Fıratlı tarafından yayınlanarak arkeoloji literatüründeki yerini almıştı. Dr. Kerim Altuğ
2- İngiltere tarihinde önemli yer tutan Ortaçağ kenti Eski Sarum’un ilk defa planı çıkarıldı. X ışınları teknolojisi kullanılarak yapılan yüzey taramaları sonucunda toprak altında çok büyük bir saray bulunduğu anlaşıldı.
3- Rusya’daki Hermitage Müzesi’nin 250. kuruluş yıldönümü 7 Aralık’ta Saray Meydanı’ndaki 3 boyutlu projeksiyon gösterisiyle kutlandı.
4- ABD’li genetik bilimci James Watson, 1962’de DNA’nın çift sarmallı yapısını keşfettiği için verilen Nobel ödülünü açık artırmayla 4,1 milyon dolara sattı. Rus zengin Alişer Usmanov, satın aldığı madalyayı destek için Watson’a iade edeceğini açıkladı.
5- Van Gölü’nde sular çekilince, batık şehirler ve tarihî kalıntılar ortaya çıktı. Kalıntılar arasında Urartular tarafından inşa edilip Osmanlı döneminde de kullanılan ve bugün Erciş ilçesinde yer alan bir kale de yer alıyor.
TARİHE KALANLAR
14 Aralık operasyonu
Aralarında Zaman gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın bulunduğu 31 kişi, ‘Tahşiyeciler’ olarak bilinen gruba yönelik düzenlenen 2009 yılındaki operasyonda suç ve delil uydurdukları iddiasıyla 14 Aralık’ta gözaltına alındı.
CIA’in işkence raporu
ABD Senatosu, CIA’in 11 Eylül sonrası uyguladığı sorgu tekniklerine dair raporunu açıkladı. Cinsel tehdit, matkaplı işkence gibi yöntemlerin kullanıldığı, ancak ‘bir tane bile kritik istihbarat’ elde edilemediği ortaya çıktı.
Almanya’yı birleştirdi
Türk kökenli Alman üniversite öğrencisi Tuğçe Albayrak (23), Offenbach kentinde iki kadını taciz eden üç erkeğe müdahale ettikten sonra dövülerek öldürüldü. Cenazesi Türk ve Alman toplumlarını bir araya getirdi, Alman Cumhurbaşkanı Gauck, Albayrak’ın ailesine taziye mesajı gönderdi.
Nanking’e ilk resmî tören
Çin’de, Japon ordusunun 1937-38’de gerçekleştirdiği Nanking Katliamı anısına ilk defa resmi tören düzenlendi. Çin Cumhurbaşkanı Şi, “Bir suçu inkâr etmek, suçu tekrarlamaktır” dedi.
Mübarek’e beraat
Mısır’ın devrik Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, göstericilerin öldürülmesi ve yolsuzluk suçlamasıyla yargılandığı davada aklandı.
Atatürk’ün naaşı, ölümünden sonra Dolmabahçe Sarayı’nda kurulan katafalka kondu ve onbinlerce kişi tarafından selamlandı. Gazi’nin 19 Kasım 1938’de saraydan alınan naaşı, Yavuz zırhlısına aktarılacağı Sarayburnu’na getirildi. Cenaze korteji Eminönü’nden geçerken, mahşeri kalabalık içinde Atatürk’ü son bir kez görmek isteyenler Yeni Cami’nin kubbelerine çıkmışlardı.
Köy Enstitüleri, Türkiye’ye aydın köy öğretmenleri kazandırmak amacıyla kuruldu. Köylü köyünde eğitilecek, köyler ekonomik ve kültürel bakımdan kalkındırılacaktı. Bir görüşe göre bu Türkiye’ye çağ atlatacak eğitim hamlesiydi, karşıt teze göreyse genç dimağlara komünizm tohumları eken bir nifak girişimi. Proje 1954’te DP tarafından sonlandırıldı. Devam etseydi, Çetin Altan’ın hayalini kurduğu, tenis kortlu, tiyatro salonlu, kahvelerine “kızlı erkekli” çıkılan köyler gerçek olacak mıydı? Şehirlerin göçlerle köyleşmesinin önüne geçilebilecek miydi? Kararı siz verin…
Köy Enstitüleri’nde sanat ve spor eğitimine büyük önem veriliyor, böylelikle buralardan yetişecek öğretmenlerin ufuklarının köy sınırlarını aşması amaçlanıyordu.
Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde (Ankara) boş zamanlarını mandolin çalarak, örgü örerek, kitap okuyarak değerlendiren kızlar. (Mustafa Güneri Arşivi)Akpınar Köy Enstitüsü (Samsun) bandosu bir prova sırasında geçit resmi yapıyor. (İ.H. Tonguç Belgeliği)Göl Köy Eğitmen Kursu’nda (Kastamonu) sabah sporu. (İ.H.Tonguç Belgeliği)
Öğrenciler geleneksel sazların yanı sıra Klasik Batı Müziği enstrümanlarını çalmayı öğreniyor, tiyatro gösterileri düzenliyor, bölgenin coğrafi şartlarına uygun spor dallarında kendilerini geliştirme olanağı buluyordu.
Cılavuz Köy Enstitüsü’nde (Kars) kayak dersi gören öğrenciler, 1941. (İ.H.Tonguç Belgeliği)Âşık Veysel öğrencilerine saz dersi verdiği Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde (Kırklareli). Arka sırada soldan üçüncü, enstitü öğretmenlerinden Cavit Orhan Tütengil. (Cavit Orhan Tütengil Arşivi)Bir Köy Enstitüsünde düzenlenen tiyatro etkinliği sırasında sahneye konulan antik piyeste rol alan kostümlü, makyajlı köy çocukları. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
Öğrenim süresi beş yıl olan Eğitim Enstitülerinde günde sekiz, haftada 44 saat ders yapılıyordu. Bu sürenin yarısı temel örgün eğitime, diğer yarısı ise inşaat, tarım, demircilik, marangozluk, el sanatları gibi üretime yönelik uygulamalı derslere ayrılıyordu. Enstitülere alınan ilkokul mezunu köy çocukları hem okuyor, hem çalışıyor, başta öğretmenlik, beldelerinde ihtiyaç duyulan alanlarda köy yaşamını geliştirici birkaç meslek birden öğreniyordu.
Akpınar Köy Enstitüsü (Samsun) öğrencileri demircilik atölyesinde. (İ.H.Tonguç Belgeliği)Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde (Trabzon) öğrenciler balık ağlarını tamir ediyor. (İ.H.Tonguç Belgeliği)Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde öğrenciler uygulamalı arıcılık dersinde. (Mustafa Güneri Arşivi)
Köy Enstitülerinin fikir babası İsmail Hakkı Tonguç’un geliştirdiği eğitim modeli taklide değil, yaratıcılığa dayanıyordu. Öğrencilerin hazırladıkları ödevlerde gösterdikleri titizlik, enstitülerin “köy halkını sosyal hayat bakımından asrın şartlarına ve icaplarına göre yetiştirme” hedefini ne kadar benimsemiş olduklarını kanıtlar nitelikte…
Antalya’daki Aksu Köy Enstitüsü’nde Cavit Orhan Tütengil’in öğrencilerine yaptırdığı sosyoloji ödevleri. (Cavit Orhan Tütengil Arşivi)Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün biçki dikiş işliğinde çalışan kız öğrenciler. (Mustafa Güneri Arşivi)
Köy Enstitüleri üretici okullar olarak tasarlanmıştı. Eğitmen kursundan mezun olan öğretmen tayin olduğu köyde kendisine sağlanan ödenek ve yerel olanaklarla önce okul binasını ve öğretmen evini yapıyordu. Köy Eğitmen ve öğretmenlerinin vazife ve salâhiyetlerini düzenleyen kanunun önemle altını çizdiği konulardan biri de, “okula mahsus araziyi örnek olabilecek şekilde işlemek, boz (ekilmemiş) bırakmamak”tı.
Bir Köy Enstitüsünde çatı inşasında çalışan köy öğretmenleri ve köylüler. (İ.H. Tonguç Belgeliği) 1938’de faaliyete geçen Kepirtepe Köy Enstitüsü’nün imece usulü inşası. (Mustafa Güneri Arşivi)Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde (İzmir) bahçe sulaması. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
İsmail Hakkı Tonguç’a göre; açık hava, bol güneş ışığı, toprak ve çiçek kokusu, hayvan sesleri, tabiat olayları içinde yetiştirilen enstitü çocukları, kuruma geldikleri günlerdeki hallerine nazaran imrenilecek derecede sıhhat kazanmaktaydı.
Köy Enstitüleri projesinin iki mimarı, Maarif Vekili Hasan Âli Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, 1940 yılında açılan Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nü ziyaretlerinde, Müdür İsmail Ülkümen’le. (İ.H. Tonguç Belgeliği)Öğrenciler ve öğretmenleri açık havada ders yaparken, köylüler izleyip “feyz” alıyor. (İ.H. Tonguç Belgeliği)Çifteler Eğitmen Kursu’nda (Eskişehir) dünya küresinin etrafında toplanmış köy çocukları coğrafya dersinde. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
Enstitülere ilkokulu bitirmiş yetenekli öğrenciler alınıyordu. Gelecek tasavvurları tarla ekip biçmek, bir çift öküz sahibi olmak, evlenmek ve ibadetten ibaret olan çocuklar enstitüye kabul edilmeleriyle birlikte hayatı geniş bir perspektiften algılamaya başlıyorlardı.
Projenin hamisi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Hasanoğlan Eğitim Enstitüsü’nü bir ziyaretinde, sınıfta derse nezaret ediyor. Arkada, birinci sıranın sağında dönemin “first lady”si Mevhibe İnönü. (Mustafa Güneri Arşivi)Açılan toplam 21 Köy Enstitüsü 14 yılda yaklaşık 20.000 köy öğretmeni yetiştirdi. Bunların arasında daha sonra ünlenecek edebiyatçılar da vardı. Köy Enstitülü yazarlar Mehmet Başaran, Mahmut Makal, Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal ile birlikte. (İ.H. Tonguç Belgeliği)
Yazar Mahmut Makal’ın, babası İsmail Makal ile İvriz Köy Enstitüsü’ne (Konya) giderken çektirdiği veda fotoğrafı, 23 Mart 1943. (İ. H. Tonguç Belgeliği)
Fotoğraflar, 2012’de İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nce düzenlenen ve küratörlüğü Ekrem Işın tarafından yapılan “Düşünen Tohum Konuşan Toprak: Cumhuriyet’in Köy Enstitüleri 1940- 1954” isimli serginin kataloğundan alınmıştır.
Daha sonra 14’lerle birlikte kendisi de tasfiye edilecek olan 1960 darbesinin Milli Birlik Komitesi üyesi Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı’nın anıları, çeşitli üniversitelerden 147 öğretim üyesinin tasfiyesinin yanlış ve haksız bir uygulama olduğuna tanıklık ediyor: “Her türlü kanaate, inanışa taarruz ediyor, solcusunu da sağcısını da atıyorduk…”
Millî Birlik Komitesi, 26- 27 Ekim 1960 gecesi çıkardığı 114 numaralı, Üniversiteler Öğretim Üyelerinden Bazılarının Vazifelerinden Affına ve Bazılarının Diğer Fakülte ve Yüksek Okullara Nakline Dair Kanun’la, Ankara, İstanbul, İzmir ve Atatürk Üniversiteleri’yle İstanbul Teknik Üniversitesi’ne mensup 147 öğretim üyesinin üniversitedeki işlerine son verdi. Bu kişiler, istedikleri takdirde hemen, istemedikleri takdirde ise altı ay içerisinde başka bir memuriyete atanmamaları durumunda, emekliye ayrılacaklardı (Madde 4). Kanun’un 5. Maddesi ise, söz konusu kişilerin bir daha üniversite öğretim üyeliği veya yardımcılığı yapamayacaklarını belirtiyordu.
Kanun önerisinin Millî Birlik Komitesi’nde görüşülmeye başladığı 26 Ekim akşamına ilişkin tutanaklarda da belirtildiği gibi, Komite’nin amacı bazı öğretim üyelerini tasfiye etmekti. Ancak, söz konusu tasfiyenin ölçütleri gayet belirsizdi. Gene tutanaklardan görüldüğü kadarıyla, Kanun önerisini yapan Komite üyesi ve kısa bir süre sonra 14’ler arasında kendisi de tasfiye edilecek olan Kurmay Yüzbaşı İrfan Solmazer, gerekçe olarak, “yaşlı ve ilmî bakımdan yetersiz” olan öğretim üyelerinin tasfiye edilmesini istiyordu. Fakat Kanun’un “mucip sebebi” tutanaklarda yok; bunun yazılı olduğu belge “elde edilemediği için tutanağa bağlanamamış”. Öte yandan, kimlerin tasfiyeye tâbî tutulacağına ilişkin görüşmeler de gizli yapılmış. Burada da ilginç bir durum söz konusu. Tutanaklarda bu bilgiyi veren kayıt, tasfiye edileceklerin listesine değil, görev yeri değiştirilecek olan dört kişilik ikinci bir isim listesine gönderme yapıyor. Kısacası, tutanaklarda gözükmesi istenmeyen şeyler var. Bilinmesi istenmeyen neydi acaba?
114 numaralı kanunla üniversitelerinden atılan 147 öğretim üyesiyle ilgili haberler, 27 Mayıs döneminde uzun süre gündemi meşgul etmişti.
Bu soruyu yanıtlayacak bilgileri, Solmazer’le birlikte 14’ler arasında tasfiye edilen iki Millî Birlik Komitesi üyesinin, Kurmay Binbaşı Orhan Erkanlı ve Kurmay Yüzbaşı Numan Esin’in anılarından edinebiliyoruz. Vardığımız sonuçlardan ilki, Solmazer’in başlangıçta önerdiği tasfiye listesinin 28 Ekim 1960 tarihli Resmî Gazete’de yayınlanan Kanun metnindekinden daha uzun olduğu, ikincisi ise, bu listenin oluşma aşamasında ciddî bir araştırma-soruşturma yapılmadığı, bu yüzden de tasfiye edileceklerin kimler olacağı konusunda yalnız Komite’de değil, 14’lerin kendi aralarında bile görüş ayrılıkları, uzun tartışmalar, hatta kavgalar yaşandığı. Birincisi daha sonra, Solmazer gibi, Cumhuriyet Halk Partisi’ne, ikincisi de Cumhuriyetçi Köylü-Millet Partisi’ne katılan bu iki subayın ikisinin de yazdıklarından çıkan görüntü aynı: 147’lerin tasfiyesi, doğru dürüst bilgi olmadan girişilmiş, ilke olarak yanlış ve sonuç olarak haksız bir uygulamaydı.
Tasfiye edilenlerin küçük bir bölümünün tasfiye nedeninin siyasi olduğunu anlamak hiç de zor değil; örneğin, 27 Mayıs’a muhalif olduğu bilinen, daha sonra da Adalet Partisi’ne katılacak olan hukuk profesörü Ali Fuat Başgil. 27 Mayıs’ı destekleyen, hatta Milli Birlik Komitesi’nin kurdurduğu Anayasa Komisyonu’nda üye olan hukukçulardan Profesör Tarık Zafer Tunaya’yla Doçent İsmet Giritli’nin tasfiyelerini de bir anlamda siyasi olarak niteleyebiliriz. Orhan Erkanlı’ya göre Tunaya ve Giritli, söz konusu komisyonun başkanı Sıddık Sami Onar’la anlaşamamışlar; Sıddık Sami Onar da bu meslekdaşlarının Anayasa Komisyonu’ndan uzaklaştırılmasını Milli Birlik Komitesi’nden istemiş, bu yapılmadığı takdirde kendisinin istifa edeceğini söylemiş. İşin garibi, bu iki öğretim üyesinin 147’ler arasında yer almasından yalnızca iki buçuk ay sonra Kurucu Meclis üyesi olmalarına Milli Birlik Komitesi’nden pek bir itiraz gelmemiş olması. Ocak 1961’de artık 14’lerin Komite’de olmadıkları akla gelebilir tabii. Ancak bu durumda da, “Ötekilerin aklı iki buçuk ay önce neredeydi?” diye sorabiliriz. Ama sormayalım; zira 26-27 Ekim 1960 gecesi Milli Birlik Komitesi’nin önüne getirilen listede, o günlerde cuntacıların kendi kurdurdukları hükümette Milli Eğitim Bakanı olan, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dekanı, Prof. Bedrettin Tuncel’in de adı varmış! Listeden adı çıkarılırken neler konuşulduğunu, herhangi bir espri yapılıp yapılmadığını çok merak ediyorum doğrusu. Orhan Erkanlı, bazı kişilerin isimlerini de listeyi onay için Cemal Gürsel’e götürmeden önce kendisinin çıkardığını söylüyor. Numan Esin ise, değerli bir bilim insanı olarak gördüğü Prof. Halet Çambel’in adını listeden kaldırtmaya çok çalışmış, ama oylamada azınlıkta kalmış. Kurmay Yarbay Sezai Okan, “Sen komünistleri savunuyorsun” diye Esin’in üzerine yürümüş.
Tabii Tunaya ve Giritli gibi isimler, tasfiyenin sırf solculara yönelik olmadığını göstermeye yeter. Ama biz gene de, Erkanlı’nın anılarından hareketle, kimlerin niye tasfiye edildiklerine bakalım: “Her türlü kanaate, inanışa taarruz ediyorduk; solcusunu da sağcısını da atıyorduk. Doğum yeri şarkta olanı kürtçü diye, namaza gidenleri softa ve gerici diye, kitabı olanı çalmıştır diye, kitapsızları kitapsız diye, talebeye ciddî davrananı kaba ve sert diye, samimî hareket edenleri lâubali diye, kızlarla fazla ilgileneni ahlâksız diye damgalıyorduk. Solcu, sağcı, mason, kürtçü, gerici, cahil, tüccar, kitapsız, politikacı, v.s. gibi sıfatlar sık sık kullanılıyor, bu barajları aşabilenler içerde kalıyorlardı”.
Milli Birlik Komitesi’ndeki genç subaylar, adları 1950’lerde şu ya da bu nedenle gazetelere yansımış birkaç profesör dışında, tasfiye ettikleri üniversite öğretim üyelerinin hiçbirini tanımıyordu. Dolayısıyla, Orhan Erkanlı’dan yaptığımız alıntıda sayılan niteliklerin, doğru olsun ya da olmasın, nereden ve nasıl öğrenildiğine de göz atmamız gerekir. Öyle görünüyor ki Komite, tasfiye konusuna ilk kez Temmuz sonlarında eğilmiş ve, Numan Esin’e göre “bir arkadaşları” (büyük olasılıkla İrfan Solmazer), Orhan Erkanlı’ya göre ise “komite içinden bir grup arkadaş”, öğretim üyeleri ve öğrencilerle görüşüp bilgi toplamakla görevlendirilmiş. Ancak, Milli Birlik Komitesi üyelerinin bu bilgi toplama işinde istihbarat kayıtlarından da yararlandıkları anlaşılıyor. Nitekim Numan Esin, anılarında 147’lerden söz ederken istihbaratçılara birkaç kez gönderme yapıyor ve bunlar hakkında şu yargıda bulunuyor: “Haberalma Örgütü’nün kaynaklarına dayanılarak yapılan bir işin hiçbir zaman aslı astarı olmaz”. Ama Komite’nin asıl bilgi kaynağının bizzat üniversiteliler olduğu, rektör, dekan ya da kürsü başkanı olmak isteyen veya kişisel hesaplaşma peşinde olan birçok öğretim üyesinin olur olmadık şikâyet ve ihbarlarda bulunarak meslekdaşlarının ayağını kaydırdıkları, Erkanlı’nın anılarında açıkça görülüyor.
Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Osmanlı Devleti’nden “miras alınan” kadroları “temizlemek” amacıyla özel yetkilerle donatılmış askerî ve sivil kurullar oluşturuldu. Heyeti Mahsusalar, Milli Mücadele’ye katılmayan, düşmanla işbirliği yapan asker ve sivil kişileri yargılamakla görevliydi. Bütün büyük tasfiyelerde olduğu gibi, günahsızlarda hırpalandı.
Yeni bir devletin eskisinden devraldığı askerî ve mülkî kadrolarda bir tasfiye yapmak istemesi doğal sayılır. Bu ayıklamada uyguladığı ölçütler ise, yeni yönetimin hem geçmiş deneyi nasıl değerlendirdiğini, hem de gelecekle ilgili ne gibi özlem ve beklentileri olduğunu gösterecek niteliktedir. Ancak, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin önünde böyle bir işlemi engellediği düşünülebilecek yasal bir güçlük vardı. Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye ve Yunanistan, savaş yıllarındaki askerî ve siyasal tutumlarından ötürü hiç kimsenin “izaç ve tâzip” edilmeyeceği (rahatsız edilmeyeceği ve eziyet çektirilmeyeceği) konusunda söz veriyorlar ve genel af çıkarmayı yükümleniyorlardı. Nitekim Türkiye, 16 Nisan 1923 tarihli Affı Umumî Kanunu’nu çıkararak bu yükümlülüğünü yerine getirmiştir. Oysa Ankara Hükümeti, daha savaş yıllarından başlayarak, yeniden kamu görevi vereceği Osmanlı memurları için, ulusal emellere hizmet etmiş ve karşı hareketlere katılmamış olmak, düşmanla işbirliği yapmamış bulunmak gibi koşullar aramaya başlamıştı bile.
Fakat bir kimseye bu gibi nedenlerle iş vermemek, işten çıkarmak, hatta kazanılmış emeklilik haklarını elinden almak, Lozan’daki söze ve genel affa aykırı değil midir? Bu görüş, TBMM’nin 27 Aralık 1924 tarihli ikinci oturumunda Hakkı Tarık (Us) Bey tarafından savunulmuş; Dahiliye Vekili Recep (Peker) Bey ise ona karşı Affı Umumi Kanunu’nun “ceza”yı kaldırdığını, bu işlemin “ceza” niteliğinde olmadığını ileri sürmüştür. Oysa anılan işlemlerin “ceza vermeme”den çok daha geniş kapsamlı olan “izaç ve tâzip” etmeme yükümlülüğüyle çeliştiği açıktır. Ne var ki, Lozan Bildirisi ve Genel Af Yasası, uygulamada bu yola gidilmesini önleyememiştir.
Tasfiyeler Lozan’a aykırı mı?
TBMM’nin 27 Aralık 1924 tarihli ikinci oturumunda söz alan mebus Hakkı Tarık (Us) Bey, Heyeti Mahsusaların Lozan Antlaşmasına aykırı yönlerine dikkat çekmişti
Askerî Heyeti Mahsusa
TBMM’ne 20 Eylül 1923’te getirilen ve gizli oturumda görüşülen yasa tasarısı, 25 Eylül’de açık bir toplantıda tartışılmaksızın kabul edilmiştir. 347 sayılı yasaya göre, özetle, “Milli Mücadele’ye iştirak etmediği veya milli hareket karşıtı bir teşkilata dahil olduğu bir Heyeti Mahsusa tarafından tespit edilen her sınıftan askeri personel bir daha işe alınmamak ve emeklilik hakkından yoksun bırakılmak kaydıyla işten çıkarılacak, emekli olanlar emeklilikten doğan haklarından mahrum kalacaklardı”. Yasanın birinci maddesi uyarınca kurulan Heyeti Mahsusa’nın Bursa’da çalıştığını biliyoruz. Miralay (Albay) Ahmet Derviş Bey’in resmi biyografisinde, 3 Ekim 1923-2 Ocak 1924 tarihleri arasında bu özel askeri mahkemeye başkanlık ettiği yazılıdır.
Bu tarihler, Bursa Heyeti Mahsusası’nın bütün çalışma süresi olabilir. Ama belki de kurul, bu üç aydan sonra bir başka askerin komutanlığında görevini sürdürmüştür. TBMM’nin daha ileriki tarihlerde tefsir kararları çıkarması, hatta üç yıl sonra ek bir yasa kabul etmesi ikinci olasılığı pekiştiriyor. Öyle anlaşılıyor ki, Askeri Heyeti Mahsusa, Kuvâyi İnzibâtiye ve İngiliz Muhibler Cemiyeti üyelerinin yanı sıra, “Kızıl Hançer” ve “Nigehban” gibi karşı devrimci (yani İttihatçı düşmanı) gizli örgütlere giren kişileri de özellikle ayıklamaya çalışmıştır.
Mülkî Heyeti Mahsusa
Askeri tasfiye kanunundan altı ay kadar sonra, 3 Nisan 1924’de hükümet, uygulamada zaten yaptığı ayıklama işlemlerine çeki düzen verebilmek amacıyla, buna koşut bir yasa tasarısı hazırlayarak TBMM’ne sunmuş, fakat bu tasarı komisyonlarda uzun süre oyalanmış ve ancak aradan iki yıl daha geçtikten sonra yasalaşabilmiştir. 26 Mayıs 1926 tarihli 854 numaralı “Mücadele-i Milliyeye İştirak Etmeyen Memurin Hakkında Kanun”un adı üstündedir: Yasa milli mücadeleye katılmamış, milli hareket aleyhine faaliyet gösteren teşkilatlara dahil olmuş, mücadele-i milli sırasında yurtdışından ülkeye dönmemiş” şahısların tasfiyeleri ve onların durumlarını tetkik edecek Mülkî Heyeti Mahsusa’nın kuruluşu hakkındadır. Bu kez yasanın namlusunun ucundakiler asker kişiler değil, sivil memurlardır.
Askerî ve Mülkî Heyeti Mahsusaların kuruluşları arasında doğal benzerliklerin yanı sıra, bir takım ayrılıklar da göze çarpıyor. Örneğin askeri kurulun çalışması için yasasında bir süre saptanmadığı halde, sivil kurul için bir yılda görevini bitirme koşulu konmuştur. Askerî kurulun yetkisi, kazanılmış emeklilik haklarını kaldırmaya kadar vardığı halde, sivil kurul bu konuda daha kısıtlı bir yetkiye sahiptir. En önemlisi, askerî kurulun dosya üstünden (savunma almaksızın) karar vermesine karşılık sivil kurul, ilgili kişi isterse savunmasını dinlemek zorundadır. Bu yumuşamalar, iki yasa arasında geçen iki buçuk yıl boyunca heyecanın bir ölçüde yatışmasıyla da açıklanabilir.
Heyeti Mahsusa yasası
Askerî Heyeti Mahsusların kuruluşunu ve çalışmalarını düzenleyen 25 Eylül 1923 tarih ve 347 numaralı kanunun TBMM zabıt ceridesinin (tutanağı) birinci sayfası.
Askerî Heyeti Mahsusa’nın kararları hakkında sayısal bir bilgiye sahip değiliz. Fakat Mülkî Heyeti Mahsusa’nın kaç kişiyi, ne gibi suçlamalarla yargıladığı, sivil kurula başkanlık etmiş olan Rize Mebusu Âtıf Bey’in, 20 Mayıs 1928 günü TBMM’nde yaptığı konuşmada şöyle açıklanmaktadır: “… Heyet 3.150 zata ait evrakı tetkik etti. Bu evrak içerisinde ancak 1.250 zatın aleyhinde, diğerlerinin lehinde olarak karar verdi. Aleyhte karar alanlar birkaç kısma tefrik edilebilir. Bir kısmı, 290-300 kadar olan kısmı, doğrudan doğruya İngiliz Muhibler Cemiyeti’ne dahil olanlardır…”
Fakat Askerî Heyeti Mahsusa gibi, Mülkî Heyeti Mahsusa’nın da verdiği bazı kararlara karşı itirazlar yükselmiş, şikayetçilerin bir kısmı TBMM Dilekçe Komisyonu’na başvurmayı denemişlerdir. Bu yolu tıkamak için Meclis 23 Haziran 1927 tarihinde bir Heyeti Umumiye kararı almıştır: “Mücadelei Milliyeye iştirak etmeyen memurin hakkında 854 numaralı kânunun 2. maddesinde zikronulan Heyeti Mahsusaca itiraz edilen kararlar Arzuhâl Encümeri tarafından tetkik ve nakzedilemez.”
Âli Karar Heyeti
Yine de gerek askerî, gerekse sivil Heyeti Mahsusa kararlarından kimilerinde haksızlık yapılmış olunabileceği zamanla ağırlık kazanmış ve aradan bir yıl geçmeden 21 Mayıs 1928 tarih ve 1289 numaralı kanunla üç kişilik bir yeniden inceleme kurulu oluşturulmuştur.
Meclis’teki görüşmeler sırasında Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt), hatta Maarif Vekili Necati Beyler gibi hükümet üyelerinin söz almalarından büyük önem verildiği çıkarsanabilecek olan bu yasa, Askerî ve Mülkî Heyeti Mahsusalarca cezalandırılanlar tarafından üç ay içinde yapılacak başvuruların en çok bir buçuk yıl boyunca incelenerek kesin karara bağlanmasını öngörmektedir.
Âli Karar Heyeti’ni savundu
1927-1938 yılları arasında kurulan her hükümette aynı makamda kalan ve Cumhuriyet tarihinde en uzun süreyle görev yapan Dahiliye Vekili olan Şükrü Kaya, Heyeti Mahsusalar döneminin büyük bir kısmında da iş başındaydı.
Âli Karar Heyeti’nin birçok kararı gazetelere yansıyan haberlerden de izlenebilir. Örneğin, 5 Eylül 1929 tarihli Vakit gazetesinden aklanmanın sonuçlarıya ilgili bir haber şöyle demektedir: “Evvelce Heyeti Mahsusa kararıyla devlet hizmetinden ihraç edilen ve bilahare Âli Karar Heyeti tarfından masumiyetleri tebeyyün ederek, beraatlerine karar verilmiş olan Dahiliye memurlarından bazıları, Dahiliye Vekaletine müracaatla, tekrar istihdamlarını talep etmişlerdir. (…) Lehlerine bir karar verilmesi muhtemeldir.”
Daha Âli Karar Heyeti görev süresini tamamlamadan, gerek askeri ve sivil Heyeti Mahsusaların gerekse bu yeni kurulun verdiği bütün kararların TBMM’nce “keenlemyekûn” (topluca yok hükmünde) sayılacağı konusunda haberler çıkmaya başlamıştır. Oysa 19 Nisan 1930’da Meclis’in 562 numaralı Heyeti Umûmîye kararına bakarsak, toptan hükümsüz sayma söylentilerinin pek ciddi olmadığına hükmetmemiz gerekir. Heyeti Mahsusalar ve Âli Karar Heyeti kararlarının 1930’ların başlarında toptan kaldırılacağı söylentisi anlaşılan öyle çürükmüş ki, bu özel yargı organlarınca cezalandırılanlar, onuncu yıl affı kapsamına bile alınmamışlardır. Ancak, Âli Karar Heyeti’nin sonuçlandıramadığı dosyaların Devlet Şûrası Mülkiye Dairesi’nce altı ay içinde incelenerek karara bağlanması kabul edilmiştir.
Heyeti mahsusa kararlarının sona erdirilmesi Heyeti Mahsusaların, Âli Karar Heyeti’nin ve Devlet Şûrası Mülkiye Dairesi’nin kararları, onuncu yıl affından sonra, beş yıla yakın bir süre daha yürürlükte kalmış ve bu kurullarca cezalandırılanlar, ancak Atatürk’ün ölümünden önce çıkarılan son genel afla, 150’liklerle birlikte aklanabilmişlerdir. Ancak bu kesin kaldırma kararında bile, iki yıllık bir süre için daha normal devlet memuru olamama kaydına yer verilmesi dikkat çekicidir
(Bu yazı, Mete Tunçay’ın “Heyeti Mahsusalar (1923-1938): Cumhuriyete Geçişte Osmanlı Asker ve Sivil Bürokrasisinin Ayıklanması” isimli, Armağan. Kanun-ı Esasi’nin 100. Yılı başlıklı kitapta (Ankara, 1978) yayımlanan makalesinden derlenmiştir.)
KURUNUN YANINDAKİ YAŞLAR
Denizci subaylar haksızlığa uğradı
Fahri Çoker, Bahriyemizin Yakın Tarihinden Kesitler (Ankara, 1994) isimli kitabında yer alan “Heyeti Mahsusadan Geçen Bahriyeliler ve Vahdeddin’in Yâveri Yüzbaşı Fahri Efendi ”başlıklı makalesinde, Genelkurmay Başkanlığı’nın Milli Müdafaa Vekâleti’ne gönderdiği 12 Haziran 1921 tarih ve 5117 sayılı yazısıyla, “milli hükümetindeniz kuvvetlerinin önemli bir kadroya sahip olmadığı… (Anadolu’ya) mevcut gemilere yetecek kadar deniz subayı getirtilmiş olduğundan buna son verilmesi ve İstanbul’daki Muaveneti Bahriye Heyeti’nin bütün çalışmasını ihtiyaç duyulan silah, araç ve gereç sevkine” vermesini istediğini belirtir. Bu durumda, istekli olmasına rağmen birçok deniz subayı Millî Mücadele’ye katılmaktan mahrum kalmış, bu da Heyeti Mahsusa’nın göreve başlamasından sonra bir ihbar furyasına neden olmuştur. Kurullara çağrılan çok sayıda bahriye subayı aklanıncaya kadar akla karayı seçmiştir. Çoker’in yazısında aktardığı vakalardan en ibret vericilerinden biri, birdeniz albayla ilgilidir. “Albay Muzaffer Âdil’in Genel Müdürü olduğu Seyrisefâin İdaresi’ne (Denizyolları İşletmesi) bağlı Alemdar römorkörünün Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’dan gizlice Karadeniz’e çıkarak milli kuvvetlere katılmasına engel bazı hareketleri olduğu hak-kındaki ihbar üzerine, yapılan inceleme sonunda, ulusal kuvvetler aleyhinde çalıştığı kabul ve bir daha devlet hizmetinde kullanılmamak üzere askerlikle ilişiğinin kesilmesine karar verilmiştir. Vakit gazetesinde, Muzaffer Bey’in Alemdar’ın İstanbul’a getirilmesi için yapılan müsademeden (çatışma) sorumlu tutulduğunun belirtilmesi ise düpedüz bir iftira olup, silahlı çatışma ulusal kuvvetlere katılmaya kararlı römorkör personeli ile römorkörü yakalayan ve İstanbul’a geri götürmek isteyen C-27 Fransız motor gambotundan gemiye getirilen müfreze arasındadır ve bu olay şanlı bir tarih sayfasıdır”. Yapılan soruşturmada Albay Muzaffer’in ulusal hareket aleyhine bir kasıt ve ihaneti bulunmadığı anlaşılmış ve karar kaldırılmıştır. Ancak olan olmuş, Albay Âdil Bey, olaya adı karışan 13 subay ile birlikte kararın iptalinden önce emekli edilmiştir.
Gerek Osmanlı, gerekse Cumhuriyet dönemleri, devletin kimi kaçınılmaz, kimi keyfî birçok “toplu temizlik” hareketine sahne oldu. Hepsinde ortak olan nokta, süreçlerin iyi yönetilememesi neticesinde masumların da zarar görmesiydi.
Başbakan Binali Yıldırım, geçen ayın ortasında yaptığı açıklamada, 15 Temmuz darbe girişim ertesinde kamuda açığa alınan ve memuriyetten çıkarılanların toplam 81.494 kişi olduğun belirtmişti. Gerek Kanun Hükmünde Kararnameler, gerekse kurumsal tasarruflarla, Eylül sonu itibariyle bu rakamın 100 binin üzerine çıktığı tahmin ediliyor. Bu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihlerinde devletteki en kapsamlı tasfiye olarak ortaya çıkmakla birlikte, bir ilk de değil. Zira devlet kadrolarında tasfiye, çeşitli dönemlerde (1933, 1947, 1960 ve 1980) üniversitelere yapılan haksızlıkları bir kenara bırakacak olursak, siyasal koşulların zorladığı, şimdiki gibi gerekli olabilen bir uygulama. Nitekim, Sultan II. Abdülhamit mutlakiyetinden Meşrutiyet’e, imparatorluktan da Cumhuriyet’e geçiş gibi önemli dönemeçlerde de, ciddi tasfiyeler yapılmış. Meşrutiyet’in, özgürlük ortamı ve temsili rejim isteyenleri gammazlayanlara önemli memurluklar vereceğini düşünemeyiz tabii. Sultan VI. Mehmet Vahdettin’e ya da Damat Ferit Paşa’ya sadık memurların da kendilerini Cumhuriyet yönetiminde yer bulabileceklerini hayal etmek güç olur. Kaldı ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin, I. Dünya Savaşı’na kadar neredeyse tüm Ortadoğu’yu yöneten bir memur kalabalığına ne ihtiyacı vardı, ne de bunlara verecek parası. Ama, söz konusu süreçler pek adil bir biçimde yönetilemedi. Parasızlık, acelecilik ve kişisel garezler kuruların yanında yaşların da yanmasına neden oldu.
Her gün birçok insanımızı trafik kazalarında, cinayetlerde, terörist saldırılarda kaybetmediğimiz, onlarca askerimizi çatışmalarda şehit vermediğimiz zamanlarda, kimsenin burnunun kanamadığı hadiseler, hatta gerçekleşmemiş trafik kazaları bile gazetelere haber olabiliyordu. Fotoğraf, doğal olmayan yollardan gelen ölümün günlük hayatın sıradan bir parçası olarak kanıksanmadığı o günlerde Cumhuriyet gazetesinde yer alan “Mucize!” başlıklı haberi süslüyor. Haber şöyle: “Dün sabah Unkapanı Köprüsü’nün açık bulunduğu bir sırada, Beyoğlu cihetinden gelen bir otomobil köprüden geçmek istemiş, fakat tam açık noktaya gelince, ön tekerlekleri denize sarkmıştır. Ancak arka tekerlekler, köprü tahtalarına takılıp kaldığı için otomobil denize düşmek tehlikesinden kurtulmuştur. Otomobil geri alınmış ve köprü kapanmıştır”.
İtilaf donanması 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa önlerine demirlediğinde fiili olarak başlayan işgal, 16 Mart 1920’de resmileşecek, İstanbullular 467 yıl sonra esaretle tanışacaktı. Türk ordusunun 9 Eylül 1922’de İzmir’e girişinin ardından 5. Süvari Kolordusu kuzeye doğru ilerledi. Türklerle savaşmak istemeyen Winston Churchill’in istifasını takiben, İngilizler Ankara Hükümeti’yle anlaşma zemini aramaya başladı. Müzakerelerden sonra Refet Paşa’nın İstanbul’a gelmesi, işgalin sonunun başlangıcı oldu. 6 Ekim’de 3. Kolordu İstanbul’a girdiğinde, 4 yıl 10 ay 23 gün süren esaret bitmiş, İstanbul halkının sevinci sokaklara taşmıştı…
Kurtuluşa doğru
Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra Refet (Bele) Paşa, 100 kişilik küçük bir kuvvetle Gülnihal vapuruyla İstanbul’a geldi. Ama bu olay ne işgalin sonu ne de İstanbul’un kurtuluşuydu. İtilaf Devletleri’nin silahlı kuvvetleri bir yıl kadar şehirde kaldılar. Refet Paşa, İngiliz komutanlarla, 16 Ekim 1922.
İngilizlere “Güle Güle”
22 Kasım 1922’de Ankara Hükümeti işgal kuvvetleriyle ilişkileri düzenlemek üzere Selahattin Adil Paşa başkanlığında bir heyeti İstanbul’a yolladı. Paşa, 2 Ekim 1923’de Galata’da bağlı Arabic transatlantiğinde el konulmuş bulunan askeri malzemeyi teslim aldığına dair belgeyi imzaladı, ardından son işgal kuvvetleri de İstanbul’dan ayrıldı. Selahattin Adil Paşa, düzenlenen “uğurlama töreni”nde İtilaf subaylarını yolcu ediyor, 2 Ekim 1923.
3. Kolordu köprü başında
6 Ekim 1923 sabahı 3. Kolordu İstanbul’a ulaştı. Sarayburnu limanına çıkarak Gülhane Parkı’nda toplanan birlikler halkın coşkulu gösterileri arasında buradan hareket ederek Taksim’e yürüdü. Mirliva (Tuğgeneral) Şükrü Naili Paşa (sağda, öndeki süvari) komutasındaki Türk kuvvetleri, Yeni Cami önünden Galata Köprüsü’ne giriyor.
Büyük karşılama
3. Kolordu’ya bağlı neferler, önde askeri bando, arkada atlı subaylar ve piyadeler Galata Köprüsü üzerinde toplanan mahşeri kalabalığın tezahüratları altında Taksim’e doğru ilerliyor, 6 Ekim 1923.
Her yer Taksim, her yer kurtuluş!
Halk, Galata Köprüsü, Şişhane, İstiklal Caddesi güzergâhını izleyerek Taksim Meydanı’na doğru yürüyen Türk birliklerini bağrına basmak için yol boyunca büyük gruplar halinde toplanmıştı. Şişhane’deki Beyoğlu 6. Belediye Dairesi önünde heyecanla bekleyen insanlar, 6 Ekim 1923.
Yeniden Türk bayrağı altında
6 Ekim 1923 günü İstanbul’un kurtuluşu şehrin birçok yerinde törenlerle kutlandı. Beyazıt’ta, Darülfünûn’un (bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin) ana kapısının yanında bulunan Seraskerat’ta (Savaş Bakanlığı) göndere yeniden Türk bayrağı çekilirken, askerler ve siviller ortak bir heyecanı paylaşıyor.
Şerefli sancağın dönüşü
Gururlu askerler geçit resminde. Tarihi fotoğrafın arkasına eski yazıyla “Üçüncü Piyade Alayı’nın İnönü Muharebesi’nde şeref kazanan sancağı İstanbul’una kavuşuyor, 6 Ekim 1923” notu düşülmüş.
Üsküdar’da tak-ı zafer
Üsküdar’da, Polis Merkezi önünde düzenlenen kutlama törenleri için kurulan ihtişamlı zafer takının üzerinde bir minnet ifadesi: “Safa geldin ey şanlı ordu”.
Mehmetçiği unutmayalım!
Ankara’nın başkent olduğu gün yayımlanan Resimli Gazete’nin 13 Teşrinievvel 1339 (13 Ekim 1923) tarihli nüshasının kapağındaki illüstrasyonda, önde Mehmetçik, fonda Boğaz girişinde demirli İtilaf donanması resmedilmiş. Resim altında, “Gidenlerden Kalan Acı Hatıraları Unutmayacağız. Onları Koğan Mehmetçiği de Unutmayalım” yazıyor.