İnce belli bardağı, desenli tabağı ve demlik-çaydanlığıyla günümüzde neredeyse Türkiye’nin simgelerinden biri olan çay, ülkemizde sadece 125 senelik bir geçmişe sahip. Osmanlı döneminde bir kahve ülkesi olan Türkiye, yaygın olarak cumhuriyetten sonra içilmeye başlandı.
Bugün Türkiye’de herhangi birine bu toprakların çayla ilişkisini sorsanız, çayın geleneksel bir Türk içeceği olduğu yanıtını almanız çok yüksek bir ihtimaldir. Oysa Osmanlı döneminden bu yana, burası her zaman bir kahve ülkesi olmuştur. Çay ise çok yeni bir içecektir. Bu yeni içecek kısa zamanda benimsenmiş, kahvehanelerde bile kahveden çok çay içilir olmuştur. İnce belli bardağı, kırmızı desenli çay tabağı ve Türk tipi çaydanlığıyla, şaşırtıcı derecede kısa sürede kendine ait bir kültür yaratan çay, bugün günde ortalama 240 milyon bardakla Türkiye’nin en çok tüketilen içeceğidir.
Çay Risalesi Adana valisi Mehmet İzzet Efendi ve 1890’da yazdığı Çay Risalesi’nin dibace (başlangıç) bölümü.
Tabii Türklerin Anadolu öncesi yerleşimlerinde, özellikle Çin’e yakın bölgelerde çayla tanışmış olma ihtimali çok yüksek. Örneğin, Kazan Tatar Türklerinden Abdül Kayyum Nâsırî’nin Favakihü’l-Cülesâ adlı kitabında çay içen ilk Türk’ün 12. yüzyılda Kazakistan’da yaşayan Hoca Ahmed Yesevî olduğu ileri sürülür. Rusya’da yaşayan Kazak Türklerinin de 19. yüzyıl ortalarında çaya çok düşkün olduklarını da biliyoruz.
Osmanlılara çayın ilk girişininse, Rusya ya da İran vasıtasıyla olduğu bilinmektedir. Özellikle Rusya’nın Kars’ı işgali sırasında çay kültürünü de taşımasına dair örnek olarak, Rus semaverinin önce Kars’a ulaşmasını ya da yine Ruslardan geçen çayı limonlu içme alışkanlığını verebiliriz. 1838 Baltalimanı Antlaşması sonucu Britanya’dan ithal edilmeye başlanan ürünler arasında çay da vardır. Çayı en çok gayrimüslimler ve varlıklı kesim benimsemiş, hatta zaman zaman çay partileri de verilmiştir.
Çayın bugünkü Türkiye topraklarında ilk yetiştirilişinin izini sürdüğümüzdeyse, arşivlerde çayla ilgili en eski belgeye II. Abdülhamid döneminde, 1894’te rastlıyoruz.Ancak bunun öncesinde, Mudanya Kaymakamı Hasan Fehmi tarafından İstanbul’da 1892’de yayımlanan Coğrafya-yı Sınai ve Ticari adlı kitapta, Bursa’nın ekolojik koşullarının çay yetiştiriciliğine uygun olmaması nedeniyle verimli bir sonuç alınamadığı belirtildiğine göre, ilk girişimler Bursa’da yapılmış. A. Fethi Açıl’ın 1973 tarihli Cumhuriyetin 50. yılında Türk Çayı ve Çaycılığımız kitabından, 1892’deki bu başarısızlıktan sonra çay ekimi girişimlerinin uzun bir süre rafa kaldırıldığını öğreniyoruz.
Çaya merakı nedeniyle “Çaycı” lakabıyla bilinen Adana Valisi Mehmet İzzet Efendi de 1890 yılında Çay Risalesi adında küçük bir kitap bastırmıştır. Bir çay tiryakisi olan Mehmet Arif’in 1910 yılında yazdığı Çay Hakkında Malumat’ı da bu alanda yazılmış bir başka Türkçe kaynaktır. 1924’te ise, Mustafa Nezih Albayrak imzalı bir kitapçık çıkıyor karşımıza: Kutu ve Paketlere Mahsus Çay Pişirme Tarifesi ve Çayların Envai.
Çay toplayıcılığı Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de çay toplayıcılığı denince kadınlar ve çocuklar öne çıkıyor.
1917’de botanik profesörü Ali Rıza Erten, Batum’un geri alınması sonrasında burada yaptığı araştırmalar sonucunda hazırladığı Şimali Şarki Anadolu ve Kafkasya’da Tetkikat-ı Zirai adlı raporunda, Batum’un iklim şartlarına benzerlik gösteren Doğu Karadeniz kıyılarında çay yetiştirilebileceğini ileri sürer. Savaş ortamında görmezden gelinen bu rapor, savaş sonrasında, Batum’un Gürcistan’a verilmesiyle, bölge halkının çalışmak için eskisi gibi buraya gidemeyişinin ve işe ihtiyaç olmasının da etkisiyle değerlendirmeye alınmış ve Rize’ye çay, mandalina, portakal ve bambu ekimi gerçekleştirmek üzere, zamanın Ziraat Umum Müfettişi Zihni Derin’in yönetiminde bir Bahçe Kültürleri İstasyonu kurulmuştur. 1938’de, Çay Araştırma Enstitüsünün kayıtlarına göre 135 kg.; 2015’deyse 1.327.984 ton yaş çay yaprağı toplanmıştır. Yetmiş yedi yılda neredeyse 10 bin katlık bir büyüme, çayın Türkiye için hayatiliğinin yanı sıra, Prof. Ali Rıza Erten ve Zihni Derin’in çalışmalarının isabetliliğini de gözler önüne sermektedir.
Türkiye, günümüzde çay tarım alanlarının genişliği bakımından dünyada üretici ülkeler arasında 8., kuru çay üretimi yönünden 5., yıllık kişi başına tüketim bakımından ise 4. sırada yer almaktadır. Ne var ki, üretilen çayın kalitesi aynı oranda yüksek değildir. İçim zevki açısından düşük bir seviyede olan Türk çayı, ihracat için de yeterli kıstasları sağlayamamaktadır.
II. ABDÜHAMİD’İN ONAYIYLA Japonya’dan çay fidanı
22 Ekim 1894 tarihli belgede; çay bitkisinin Osmanlı memleketinde üretiminin yapılması için Japonya’dan çay tohumu ve fidanı getirtilmesi hususunun padişaha arz edildiği belirtilerek şöyle deniyor:
BOA, İ.OM, 2/19
“Çayın şifa ve gıda verici özelliği dolayısıyla ticaret pazarında önemli bir mevki işgal etmesi üzerine bu bitkinin Osmanlı memleketinde de yaygın bir şekilde yetiştirilmesi konusunda padişah tarafından emir verilmiş ve nümune çiftliklerinde birer dönümlük arazide dikilerek tecrübe edilmesine karar verilmişti. Yetiştirilecek çay bitkisi için Japonya’dan yeterli miktarda tohum ve fidan sipariş edilmişti. Bu fidanların getirtilmesi ve dikilmesine ve bütün bu işler için gerekli olan paranın Ziraat Bankası’ndan kredi olarak alınmasına padişah Sultan 2. Abdülhamid tarafından onay verilmiştir”.
Edebiyatın favori temalarından çay, ünlü romancı ve şairlerin kaleminden eksik olmadı. Kısa bir gezinti.
“Dünyanın canı cehenneme, yeter ki ben çayımı içebileyim.”
(Yeraltından Notlar, Dostoyevski)
“Çay! Tanrı, her gün içilen sıradan akşamüstü çayını korusun!”
(On Küçük Zenci, Agatha Christie)
J. Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı Vakit senin için de benim için de, Hâlâ daha hâlâ vakit kararsızlıklar için, Bin bir karar, bin bir pişmanlık için, Kızarmış ekmekle çay ikramından önce.
(T.S. Eliot, çeviri: Can Yücel)
Çay 5000 yıl önce ilk kez yudumlandığı andan itibaren, toplumların estetik anlayışlarını da şekillendirmeye başladı. Çay yapraklarıyla harmanlanan Çin kültürünün, çaya methiyeler düzen edebi eserlerle dolup taşması şaşırtıcı değildir. Lotung’un Yedi Fincan Çay’ı, Yuan Zhen’in Çay şiiri ya da Su Dongpo’nun Taze Nehir Suyuyla Çay Demlemek’i bu yekûndan üç örnektir sadece.
Rus edebiyatı ve çay, birbirinden ayrı düşünülemez. Yeraltından Notlar’da “Öfkemden ağzım köpürdüğü sırada, biri gönlümü alsa ya da şekerli bir çay uzatsa o anda sakinleşirdim“ diye yazan Dostoyevski, karakterlerine her fırsatta çay içirmiş; çaysız yapamayan Tolstoy’un adı farklı çay harmanlarına verilmiştir (Anna Karenina harmanları bile satılmaktadır).
Çayın, İngiliz edebiyatında da ortaya çıkması kaçınılmazdı. Romanlarında belki de çaya en çok yer veren isim, Jane Austen’dır. Kişisel yazışmalarında devamlı çaydan bahseden ya da Twining’in çay zamlarından yakınan Austen, Duygu ve Duyarlılık (1811), Mansfield Park (1814), Emma (1816) gibi romanlarında çaydan söz eder. 2004’te Kim Wilson, ünlü yazarın çayla ilişkisini inceleyen Jane Austen’le Çay Saati adlı bir kitap yazmıştır.
Charles Dickens da romanlarında çay sahnelerine yer verir. David Copperfield’da romanın kahramanı David, Dora karakterine olan aşkını “Dora’ya demlenmiştim” sözleriyle açıklar. Lewis Carroll’un yazdığı (1865) Alis Harikalar Diyarında’nın “Çılgın Bir Çay Partisi” adlı bölümünde Alice, Şapkacı ve Mart Tavşanı karakterlerinin çay saatine davetsiz misafir olur ve aralarında şöyle bir diyalog geçer:
“Biraz daha çay buyur” dedi Mart Tavşanı Alice’e, büyük bir ciddiyetle.
“Hiç çay almadım ki daha” dedi Alice, alınmış bir sesle: “bu yüzden biraz daha fazla buyuramam”.
“Daha az çay buyuramam demek istiyorsun” dedi Şapkacı. “Şimdiye kadar hiç almadıysan, biraz daha fazla almak gayet kolay” (Çeviri: Armağan Ekici).
İskoç yazar Louis Stevenson Dr. Jekyll ve Bay Hyde’in Tuhaf Hikayesi adlı novellasında, çayı Victoria döneminde yükselmekte olan orta sınıf için bir sembol olarak kullanır.
20. yüzyılda Douglas Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi’nde Arthur Dent, uzaylılar tarafından kaçırıldığında zihninde beliren en can alıcı soru, uzaygemisinde çay olup olmadığıdır.
ÇAYLI ŞARKILAR
‘Kahve içmem, çay alayım canım’
LED ZEPPELIN, TEA FOR ONE
Tek kişilik çay imgesinin yalnızlığı temsil ettiği bu şarkının sözleri, turnedeyken New York’taki bir otel odasında tek başına çay içen Robert Plant tarafından yazılmıştır.
PAUL MCCARTNEY, ENGLISH TEA
Sanatçının 2005’te çıkardığı Chaos and Creation in the Backyard albümünde yer alan şarkı, pazar sabahı kilise çanları duyulan bir bahçede kahvaltıda içilen İngiliz çayını tasvir eden, nostalji yüklü bir parçadır.
TEA FOR TWO
1925’de No, No Nanette adlı bir müzikal için yazılan şarkı, iki sevgilinin geleceklerini hayal ederken iki kişilik çay imgesini kullandıkları bir düettir. İlerleyen dönemde bir caz standardına dönüşmüş ve başta Nat King Cole olmak üzere pek çok müzisyen tarafından yorumlanmıştır.
WHEN I TAKE MY SUGAR TO TEA
1931’de Pierre Norman, Sammy Fain, Irving Kahal tarafından yazılan, Nat King Cole ve Frank Sinatra gibi önemli isimlerce yorumlanan parça, caz klasikleri arasına girmiştir.
THE KINKS, AFTERNOON TEA
İngiliz grubun kalp kırıklığı ve şehveti çay içme eylemiyle iç içe soktuğu parça, akşamüstü çay içerken dinlemek için ideal, eğlenceli bir pop-rock şarkısıdır.
STING, ENGLISHMAN IN NEW YORK
Adı üzerinde, New York’daki bir İngiliz’i anlatan bu şarkının ilk dizesi, çayseverlerin favori sözlerindendir: “I don’t drink coffee I take tea my dear” (Kahve içmem, çay alayım canım).
THE POLICE, TEA IN THE SAHARA
Yine Sting imzalı bu şarkı, Paul Bowles’un ünlü kitabı Çölde Çay’dan ilham alınarak yazılmıştır.
BOSTON TEA PARTY, THE SENSATIONAL ALEX HARVEY BAND
İskoç rock grubu 1976 tarihli bu şarkısında, iki yüz yıl önce yaşanan Boston Çay Partisi olayını ironik bir dille anlatmaktadır.
ÇAYLI RESİMLER
Gündelik olanın heyecan vericiliği
ÇAY KAŞIKLI KADIN (LE GOÛTER)
Fransız ressam, yazar ve şair Jean Metzinger tarafından 1911’de yapılmıştır. Bu kübik yağlıboya, “Kübizmin Mona Lisa’sı” ya da “Çay Kaşıklı Mona Lisa” olarak da anılır.
BAHÇEDE ÇAY
140×210 cm.’lik ebadıyla Matisse’in savaş sonrası eserlerinin en büyüklerinden olan bu çalışma, sanatçının 1919 yılındaki Nice seyahatinden sonra ortaya çıkmıştır. Orta sınıf konforunun etkileyici bir ışıkla sunulduğu eserde gündelik olanın heyecan vericiliği göze çarpar.
ÇAY MASASINDAKI KADIN (LADY AT THE TEA TABLE)
Amerikan empresyonist ressam Mary Stevenson Cassatt’ın 1883-85 tarihli bu eseri, çay içmekte olan yaşlı bir kadını tasvir eder.
ÇAY SAATI
Kilise karşıtı tutumuyla bilinen Georges Croegaert’ın Çay Saati’nde Roma Katolik Kilisesi’nden bir kardinali altın varaklarla kaplı bir odada görürüz. Keyifle çayını içmekte olan kardinalin etrafındaki şatafat, eserin eleştirel yönünü ortaya koyar.
AKŞAMÜZERI ÇAYI
Amerikalı izlenimci ressam Richard Emile Miller 1910 tarihli tablosunda, Fransa’da Giverny’de güneşli bir günde çay içen iki kadını resmetmiştir.
ÇAY
George Dunlop Leslie‘nin 1885’de tamamladığı “Çay”, çay servisi yapmak üzere olan genç bir kadını 17. yüzyıl giysileri içinde gösterir. Figürün önündeki tepside kaşık, şeker ve sütlük görülmektedir.
ÇAY MASASINDA
Rus empresyonist ressam Konstantin Korovin’in, 1888 tarihli resminde akşamüstü çayı esnasında bir aileyi görürüz. Sofradaki büyük semaver, Rus çay kültürüne işaret eder.
1950 ve 60’lar Yeşilçam’ın ışıltılı yıllarıdır. Ertem Eğilmez, Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Tunç Başaran gibi isimler yönetmen koltuğuna geçmiş, sinema tarihimizde iz bırakacak filmlere imza atmaktadır. Türkan Şoray, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Nebahat Çehre, Yılmaz Güney, Kartal Tibet, Cüneyt Arkın, Ediz Hun gibi ilerde birer efsaneye dönüşecek oyuncuların yıldızı yükselmektedir. Ve bu yapımların setlerinde olup bitenleri tarihe kaydeden biri vardır: “Baba” Kriton İlyadis’in öğrencisi, Yeşilçam’a uzun yıllar set fotoğafçısı olarak emek verecek olan Güngör Özsoy. Bu ayki Albüm sayfalarımızı onun arşivinde bulduğumuz 50’li ve 60’lı yıllara ait tarihi belge niteliğindeki set fotoğraflarına ayırdık…
Susuz Yaz 1964’te Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı’yı kazanacak olan Metin Erksan filmi Susuz Yaz’ın ekibi, İzmir’in Bademler Köyü’ndeki sette hatıra fotoğrafı çektiriyor. Ortada, Hülya Koçyiğit, 1963.
Memiş ile İbiş Anaforcular Kralı Metin Erksan’ın ağabeyi Çetin Karamanbey 50’li yıllarda çok sayıda film yönetmişti. Onun çektiği Memiş ile İbiş Anaforcular Kralı’nın bir sahnesinde Neriman Köksal, Zeki Alpan, Rasih Ertuğ, 1952.
İstanbul Canavarı 1953 yapımı polisiye İstanbul Canavarı’nın yönetmeni yine Çetin Karamanbey. Başrol oyuncusu Muzaffer Tema (sandalyede) ve oyuncular Nazım İnan, Kadir Savun, Mehmet Ali Akpınar kamera karşısında.
Fakir Kızın Kısmeti 1956 yapımı Fakir Kızın Kısmeti filminde Türkan Sülün ve Aliye Rona hapishane sahnesinde. Duvardaki yazı: “Bu yatağa oturmak yasaktır.”
Cilalı İbo Perili Köşk’te Yönetmenliğini Nuri O. Ergün’ün yaptığı, senaristliğini ve yapımcılığını Osman F. Seden’in üstlendiği filmde Cilalı İbo perili bir köşkteki esrar çetesinin foyasını meydana çıkartıyordu. Cilalı İbo serisinin ünlü başrol oyuncusu Feridun Karakaya filmin bir sahnesinde, 1963.
Maskeli Beşler “The Original” Yılmaz Atadeniz’in yönetmenliğini yaptığı 1968 yapımı Yeşilçam western’i Maskeli Beşler filminin başoyuncuları Erol Taş ve Danyal Topatan diğer oyuncularla bir sahne çekiminde.
Karaoğlan Camoka’nın İntikamı Suat Yalaz yönetmenliğinde çekilen Karaoğlan Camoka’nın İntikamı filminin seti, 1966.
Kibar Haydud (Yalnız Adam) Yılmaz Atadeniz’in çektiği, Bülent Oran’ın senaryosunu yazdığı dramda, Yılmaz Güney; bir yıl sonra evleneceği Nebahat Çehre ve Devlet Devrim,Tunç Oral ile birlikte bir sahnenin çekiminde, 1966.
Bir Millet Uyanıyor Ertem Eğilmez filmi 1966 yapımı Bir Millet Uyanıyor’da başrolleri Kartal Tibet, Önder Somer, Münir Özkul, Danyal Topatan, Hayati Hamzaoğlu paylaşmıştı. Oyuncular set fotoğrafçısına coşkulu bir poz veriyor.
Sürtüğün Kızı Oyuncu Fatma Girik, 1967 yapımı Sürtüğün Kızı filminin tanıtım çekiminde. Girik, bu filmdeki performansı ile 1967 Altın Portakal’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı.
Yarın Başka Bir Gündür Çocukluk arkadaşı iki genç bir piyasa şarkıcısına aşık olur ve olaylar gelişir… Yönetmen Nejat Saydam imzasını taşıyan 1969 yapımı Yarın Başka Bir Gündür’ün başrol oyuncuları Hülya Koçyiğit ve Murat Soydan, bir pavyon sahnesinde.
Gönüllü Kahramanlar Ertem Eğilmez’in 1968 yapımı Gönüllü Kahramanlar filminin seti. Kadir Savun, Sevda Ferdağ ve Süleyman Turan ne kameranın farkında, ne objektifin!
Yaşlı Gözler 1967 yapımı Ertem Eğilmez filmi Yaşlı Gözler’de başrol oyuncuları Yıldız Kenter ve Cüneyt Gökçer, Ankara Kuğulu Park’ta bir sahneyi prova ediyor.
Harun Reşid’in Gözdesi Sene 1967, yönetmen Atıf Yılmaz, yapımcı Turgut Demirağ, film Harun Reşid’in Gözdesi. Başrol oyuncusu Ajda Pekkan’ın filmdeki alımlı bir pozu.
MalkoçoğluAkıncılar Geliyor 1969 yapımı Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor filminin setinte Cüneyt Arkın ve Esen Püsküllü bir mola sırasında üzerlerinde kostümleriyle hatıra fotoğrafı çektiriyor.
Herşey, koleksiyoner Çağrı Çalışır’ın geçenlerde bir sahaftan satın aldığı orijinal Turhan Selçuk karikatürüyle başladı. Karikatürün arkasındaki yıpranmış koruyucu bez, bir mektubu da saklıyordu! Usta çizerin sakladığı mektup 1957 tarihliydi ve 20 yaşındaki Yılmaz Büyükerşen tarafından yazılmıştı. Eskişehir’e, Hoca’yla mektubunu buluşturmaya gittiğimizde ise, karşımıza bizi çok daha şaşırtan bir hikaye çıktı.
CANER GÜRELİLER
59 yıl sonra aynı özgüven Büyükerşen Hoca, henüz 20 yaşındayken Turhan Selçuk’a yazdığı mektupla karşılaşınca önce şaşırdı, duygulandı. Sonra, 59 yıl sonra bir sürpriz ile karşısına çıkardığımız mektubunu aldı ve içeriğine hiç bakmadan herkesin duyacağı bir sesle okumaya başladı.
Koleksiyoner Çağrı Çalışır’ın, karikatürist Turhan Selçuk’a (1922- 2010) ait eserler, orijinal çizimler, baskılar ve ustanın çıkardığı dergiler konusunda hatırı sayılır bir koleksiyonu var. Bu uğraşı bazen hoş sürprizleri de beraberinde getiriyor. Kimi zaman da tarihin bilinmeyen sayfalarında muazzam bir keşfe çıkıyorsunuz.
Birkaç hafta önce yağmurlu bir İstanbul gününde, Bakırköy’deki bir sahafa uğrar Çağrı Çalışır. Sahaflar müdavimlerini tanırlar ve müşterilerinin neleri sevdiklerini bilirler. O günkü ziyaret sırasında sahaf “Elimde tam sana göre bir şey var” der. Sahafın gösterdiği, Turhan Selçuk’un 1956 yılından itibaren yaklaşık 130 sayı çıkardığı, siyasi mizah içerikli Dolmuş dergisinde yayımlanan “Müfettiş” adlı bir çizgi hikayenin tam sayfa, çerçeve içindeki orijinal çizimleridir.
Tabii yine dayanılamaz ve alınır bu eserler. Çalışır eve geldiğinde, kırık dökük ve temizliğe ihtiyacı olan çerçeveye bakarken, arkasındaki koruyucu bezin iç tarafında hafif bir kabarıklık dikkatini çeker. Elini çerçevenin arkasından içeri doğru uzatır ve bir zarf bulur. Gözlerine inanamaz. Bu, Turhan Selçuk’a yazılmış bir mektuptur ve sol üst köşesindeki antette, gönderenin adı yazmaktadır. O kişi Cumhuriyet’in Köy Enstitülerinde yetişmiş bir öğretmenin, hayalleri hiç bitmeyen bir öğrencisidir. O öğrenci, ilkokulda resim yapmayı sevmiş, daha on dört yaşındayken Eskişehir Halkevinde ilk karikatür sergisini açmış, ilkokulda okurken Karagöz-Hacivat gösterileri düzenleyerek para biriktirmiş, okuduğu okulun fen laboratuvarına su buharından hareket enerjisinin nasıl elde edileceğini gösteren modelin alınmasına yardım etmiş bir çocuktur. O genç, Anadolu Üniversitesi eski rektörü, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’dir!
Hocanın vefası ve ‘ahret’ karikatürü Yılmaz Büyükerşen ile mektubu bulan koleksiyoner Çağrı Çalışır, Mayıs 2013’te açılan Balmumu Heykeller Müzesi’ndeki Turhan Selçuk heykelinin önünde (üstte). Genç Büyükerşen’in 1957 senesindeki mektupta Turhan Selçuk’a bahsettiği ve Dolmuş dergisinde yayımlanan “ahret” serisine ait bir karikatürü (altta).
Çağrı Çalışır, açılıp okunmuş ve tekrar zarfına geri konmuş mektubu heyecanla açar. Mektup kağıdının da sol üst köşesinde Yılmaz Büyükerşen anteti vardır; sağ üst köşede ise bir tarih: 1 Aralık 1957!
O tarihte yirmi yaşında bir öğrenci olan Yılmaz Büyükerşen’in, usta çizer ve Dolmuş dergisi yöneticisi Turhan Selçuk’a yazdığı satırlar şöyle başlamaktadır:
“Dolmuş’un çıkışından beri, çizdiğim karikatürlerden bazılarını, gerek mektupla gönderir gerekse İstanbul’a gidişimde bizzat götürüp size verir ve onların Dolmuş’ta neşredilişinden büyük bir memnuniyet duyardım…”
Mektup, Dolmuş dergisinde yayımlanmak üzere Turhan Selçuk’a yeni bir karikatür serisi önermekte ve desteklerinden ötürü ustaya teşekkür etmektedir. Önlü arkalı yazılmış tek yapraklı mektup, genç ve yetenekli Büyükerşen’in yaptığı işe, karikatür sanatına ve Turhan Selçuk’a duyduğu saygının göstergesidir.
Genç Büyükerşen yıllar sonra profesör olacak, rektörlüğünü yaptığı üniversitenin güzel sanatlar fakültesini kuracak ve Türkiye’de ilk defa ders programına karikatür dersini ekleyecektir! Yirmi yaşında inci gibi bir elyazısıyla yazdığı mektubunun içeriği, genç bir karikatürcünün heyecanını, umutlarını, hevesini yansıtmaktadır:
“… Hele karikatürlerimden üç tanesini Dolmuş’un 99 uncu sayısında görünce cesaretim daha da çoğaldı. Karikatürlerin seri olarak neşri için DOLMUŞ müsait mi bilmiyorum. Ama sizlerden gereken kolaylığı göreceğime inanıyorum…”
Çağrı Çalışır’ı da duygulandıran bu 59 yıllık mektubun ortaya çıkışından sonra, #tarih ekibi olarak, doğduğu şehri bir vahaya dönüştüren Yılmaz Büyükerşen Hocamızla görüşmek, Turhan Selçuk’a yazdığı mektupla kendisini buluşturmak istedik.
Buz kesmiş bir Eskişehir sabahında, olanca sıcaklığı ve samimiyetiyle karşıladı bizi Yılmaz Büyükerşen. Kendisine mektubu gösterdiğimizde önce şaşırdı, sonra gözleri doldu, hiçbir şey söylemeden oturdu, zarfın içindeki iki yaprağı çıkardı ve 59 yıl önce henüz 20 yaşındayken yazdığı satırları büyük bir özgüvenle, “ne yazmışım” diye kontrol etmeye gerek bile duymadan, yüksek sesle, odadaki herkesin duyacağı şekilde okumaya başladı. O an ne hoca, ne başkan, ama kendisiyle, kendi tarihiyle barışık, kâmil bir insan gördük karşımızda. Mektubu bitirdikten sonra bizlere döndü ve ağzından hiç unutmayacağımız sözler döküldü: “Siz sessiz bir filmi geri sardırdınız bana, sağolun”.
Sürprize sürpriz! Yılmaz Hoca hiç altta kalmadan sürprizimize sürprizle karşılık verdi. Bu sefer şaşıran bizdik. Turhan Selçuk, genç Yılmaz’ın 1957’de yazdığı ve bizim bulduğumuz mektubuna bir cevap yazmıştı ve o mektubu da Yılmaz Büyükerşen saklamıştı!
Yapmak istediklerini, yapacaklarını, hayallerinin peşinden koşacağını ve hep çok çalışacağını yazmıştı o mektupta genç Büyükerşen. Kendisinde 59 yıl sonra aynı ruhu, aynı bakışaçısını, aynı heyecanı izlemek; umut ve cesaretin bu müstesna örneğini hemen yanıbaşımızda görmek bizleri mutlu ve duygulu bir sessizliğe sürüklemişken, birden Yılmaz Bey’in sözleriyle toparlandık: “Eveet, benim de size bir sürprizim var”.
Önündeki dosyadan çıkardığı mektubu bize uzatıyor ve bu defa şaşırma sırası bize geliyor. Turhan Selçuk, 20 yaşındaki Yılmaz Büyükerşen’in mektubunu saklamakla yetinmemiş, o mektuba cevap da yazmış! Yılmaz Hoca da o mektubu saklamış!
Bilgisini ve tecrübesini paylaşmaktan, öğretmekten ve gençleri cesaretlendirmekten kaçınmayan Turhan Selçuk, şu satırları yazmış:
“Kardeşim Yılmaz Büyükerşen, sevimli ve samimi mektubunuz beni pek mütehassis etti. Teşekkürler ederim ve sizlerin daha büyük imkanlar kazanacağınızdan eminim”.
Türkiye’nin yetiştirdiği bu iki büyük değerin 59 yıl önceki mektuplaşmaları, bu mektupların her bir köşesindeki o yüksek ruh, bizi umutlandırıyor. Yaptıklarıyla, ürettikleriyle fark yaratmış bu insanları, uluslararası seviyede usta bir sanatçı olan rahmetli Turhan Selçuk ve uluslararası seviyede bir kent yaratan Yılmaz Büyükerşen’e bakarak, “şans-kader-talih değil, ancak çalışınca, ancak okuyunca, ancak araştırınca oluyor” diyoruz. Aynı Çağrı Çalışır’ın tutkulu araştırmacılığında görüldüğü gibi, aslında “bulanlar hep arayanlar”; aramaktan, umuttan vazgeçmeyenler.
Ocak 1969’da, Türkiye’nin ABD büyükelçisi Robert Komer, ODTÜ’ye bir ziyaret gerçekleştirdi. Büyükelçinin okula geldiği makam aracından fark edildi. Sol görüşlü bir grup öğrenci park edilmiş hâlde buldukları boş aracı çok hızlı bir biçimde ters çevirdi ve ateşe verdi. Yanan arabanın başında Vietnam’a destek sloganları atarak, Komer’e ve ABD’ye duydukları öfkeyi dile getirdiler. Türkiye sol tarihine geçen bu eylemde öğrenciler, “büyükelçiyi öldürmek gibi bir planlarının olmadığını, onu Vietnam’da CIA görevlisi olarak bulunduğu dönemden ‘Vietnam Kasabı’ olarak tanıdıklarını ve bu eylemi de insanları öldürmeye karşı olduklarını göstermek amacıyla” yaptıklarını açıkladılar.
Ceren Özpınar’ın kitabında, 1970 öncesinde eşzamanlı olarak millî ve Batılı, geleneksel ve modern olma ülküsü taşıyan, yerellik ve millîlik kavramlarından beslenen “ulusal” sanat tarihi yazımı ve sonraki 40 yılın dönüşen, çoğulculaşan bakışaçıları ele alınıyor.
DEFNE KIRMIZI
TÜRKIYE’DE SANAT TARIHI YAZIMI (1970-2010) SANAT TARIHI ANLATILARI ÜZERINE ELEŞTIREL BIR INCELEME
Tarih üretici ve anlatıcıları, olayların halihazırda açığa vurmadığı bağlantılar oluşturarak yeni bir olay örgüsü, bir geçmiş kurarlar. Hayden White’ın tarihlerin çokluğu, çoğulluğu ve öznelliğine yaptığı bu vurgu, Ceren Özpınar’in Tarih Vakfı tarafından yayımlanan Türkiye’de Sanat Tarihi Yazımı (1970-2010) Sanat Tarihi Anlatıları Üzerine Eleştirel Bir İnceleme kitabında görünür hâle geliyor.
1970-2010 arası yayınlanmış sanat metinleri üzerinden Türkiye’nin sanat tarihyazım pratiklerini inceleyen çalışma, farklı tarihlerin oluşma ve tekil anlatıların egemenliğinin kırılma biçimlerine odaklanıyor. Yeni bir tarihsel çözümleme yapmak ya da doğrusal bir anlatı kurgulamak yerine, Türkiye’de 1970 sonrası yazılmış farklı sanat tarihlerinin anlam yaratma mekanizmalarını konuşturarak kendi dönemleri içinde ve sonrasında belirleyici olan kırılmaların haritasını çıkarıyor.
Retrospektif bir bakış sunan bu çok katmanlı araştırma, Türkiye’nin yakın dönem sanat tarihyazım değişimlerini, ülkenin ekonomik, siyasi ve toplumsal başkalaşım, küresel çağdaş sanat tarihyazım ve düşünce tarihindeki dönüşümlere paralel değerlendiriyor. “Tarih Yazımı Modeli ve Gelişme Düşüncesi”, “Anlatı Düzeni: Dönemselleştirmeler”, “Kanon ve İlkler, Öncüler, Temsilciler” ve “Farklılıkların İnşası” gibi alt başlıklar ile tarihlerin çoklu ve farklı başlangıç anlarına, çakışıp, çatışabilen sanat tarihlerinin ve çoğulcu anlatıların biraradalığına kapı aralıyor.
“Öncü” ya da “avangart” terimlerinin tartışılmaya başlandığı dönemde açılmış “Öncü Türk Sanatı’ndan Bir Kesit” isimli sergi, 1987.
Kitabın ana hatlarını son 40 yılın sanat anlatıları oluştururken, erken cumhuriyet dönemi sanat tarihi yazımının da ulusal ortak bir tarih yaratma arzusu ve Batılılaşma odaklı kültür politikaları ve resmî ideolojiler ile nasıl araçsallaştırdığını görüyoruz.
1970 öncesinde eşzamanlı olarak millî ve Batılı, geleneksel ve modern olma ülküsü taşıyan, yerellik ve millîlik kavramlarından beslenerek dönemselleşen “ulusal” sanat tarihi yazımı, belirli ve tek tip bir “Türk sanatı” yaratmaya odaklanmıştı. Kitabın işlediği sürece baktığımızda, bu yönelimin Türkiye’deki sanat tarihi yazımına kendine özgü bir tarihselleştirme getirse de, homojen bir Türk üst kimliği ve ulusal Türk sanatına yaptığı vurgu ile öznellikleri ve farklılıkları kendi dışında bırakan bir anlatı yarattığına tanık oluyoruz.
1970’lerden sonra
Cumhuriyet sonrası dönemde, modern ulus-devlet projesinin önerdiği geçmiş ve gelecek algısının 1970’lere gelindiğinde dönüşmeye başladığını; 1970 sonrasının sanat pratiğine odaklanan anlatılarda ise, giderek çeşitlenen ve farklı dönemselleştirme kriterlerine yer veren bir yaklaşımın oluştuğunu görüyoruz. Bu dönemde, sanat tarihyazım ve eleştirisi, postmodern dönüşümün etkisinde disiplinlerarası bir yaklaşım ile yeni bir zamansallık ve çoğulcu bir bakış çerçevesinde yeniden kavramsallaşıyor.
Dolaysız ve mutlak bir tarihsel gerçeklik yaratma arzusu yerine, çok sesli, değişken, kendi içinde zamansal ve mekansal olarak çeşitli ve öznel başlangıç noktalarına sahip ve kurgusal bir geçmiş fikrinden besleniyor Özpinar’ın tarihsel söylem analizi.
Anadili Türkçe olan Hıristiyanlar, bir zamanlar Anadolu’da yaşamış Türk dilli Ortodokslar, Türk Ortodoks Kilisesi ve erken cumhuriyet devrinden bu yana Türk millliyetçiliği… “Egzantirik” değil, Türk milliyetçiliğin İslâm ile olan ilişkisini tekrar sorgulayan bir yakın tarih gerçeği.
Y. DOĞAN ÇETİNKAYA
‘HIRISTIYAN TÜRKLER’ VE PAPA EFTIM
Geçmişe bakarken, içinde yaşadığı toplumun kurum ve kavramlarından bağımsız bir bakışa sahip olmak, özellikle günümüz insanı için güçtür. Hatta tarihçilerin geneli için bile zor bir iştir bu. Genel eğilim, yüzyıllar öncesini de kendi toplumunun o günkü değer yargıları, kimlikleri ve toplumsal/siyasal düzeni çerçevesinde değerlendirmektir.
Hâkim anlayış, bugünün kabullerini ve genel geçerliliklerini geçmişin insanları ve toplumlarına giydirmektir. Bu eğilim, sıradan insanın kendi dünyasının dışına çıkmasının zorluğu düşünüldüğünde, biraz anlaşılır bir tutumdur. Ancak meselenin masum olmayan boyutu, bu tutumun aynı zamanda hâkim tarih algısının ve eğitiminin de bir sonucu olduğudur. Müesses düzen, insanların geçmişe bugünün düzeninin merceklerinden ve mevcudu meşrulaştıracak bir biçimde bakmaları için didinir durur.
Tarihin gizemli ve merak uyandıran tarafı sadece unutulanın ve kaybedilenin keşfinin bir sonucu değildir. Aynı zamanda bugünün düzeninden farklı başka bir dünyanın ve onun parçalarının insiyaki farkına varılışının da bir sonudur. Tarih bunun için kamuoyunda aynı zamanda “hayret etmek” için de bakılan bir alan, günün düzeni ve monotonluğundan kurtulmak için çıkılan bir yolculuktur birçokları için. “Popüler tarih”in ve efsanelerin çok satması ve alıcı bulmasının bir nedeni de budur.
Türk Ortodoks Kilisesi kurucusu Papa Eftim (Pavlos Karahisaridis daha sonra Zeki Erenerol) 1968 tarihli Tarih Konuşuyor dergisinin kapağında
İşte memleketimizde bu tür konulardan biri de Karamanlılar ve Karamanlıca’dır. Yani bir zamanlar Anadolu’da yaşamış Türk dilli Ortodoks inanca sahip insanlar ve cemaatleri. Anadili Türkçe olan Hıristiyan bir topluluğun varlığı ve onların geride bıraktığı, Yunan harfleri ile yazılmış Türkçe birikim, gerek Yunanistan gerekse de Türkiye’deki insanlar için “enterasan bir hoşluk”tur. Suyun iki yakasındaki insanlara bir tarafta alfabe dolayısıyla diğer tarafta ise dil nedeniyle uzak ve ulaşılmaz olan bir külliyat. İki taraf için de yabancı topraklar ya da terra incognita’dır. Yine bu çevre içinden çıkan Papa Eftim ve onun Kurtuluş Savaşı sırasında kurduğu Türk Ortodoks Kilisesi. Türkiye’yi kuran önemli kadrolarca Türk olduğu iddia edilmiş Ortodoks Hıristiyan bir cemaatin varlığı, bu ülkenin insanları için gerçekten bir “gariplik”tir.
Konunun uzman isimlerinden olan Foti Benlisoy ve Stefo Benlisoy’un geçen ay İstos yayınları tarafından basılan kitapları Türk Milliyetçiliğinde Katedilmemiş bir Yol ‘Hıristiyan Türkler’ ve Papa Eftim, bu konu üzerine yazılmış önemli bir katkı. Benlisoy biraderler konuyu tam da girişte ifade etmeye çalıştığım “egzantirik” bir olgu kisvesinden çıkartıp meseleyi bağlamına oturtuyorlar. Aslında bir nevi “normalleştiriyorlar.” Bu gizem ve ilginçlik arayan okuyucu için kitabın sıkıcı olduğu anlamına gelmiyor elbette. Tam tersine gayet sürükleyici bir dille kaleme aldıkları kitap “Türk Ortodoks Kilisesi” girişiminin aslında istisnai bir örnek olmadığının altını çiziyor.
Kayseri’nin Germir mahallesindeki Aziz Theodori Rum Kilisesinde, Nikolaos Bostanoğlu’nun düğünü (solda). 20. yüzyıl başlarında Nevşehir’de bir Türk Ortodoks düğünü (altta).
Bu tarz bir girişim doğmakta olan bir ulus-devlet için dünyadaki diğer örneklerde olduğu gibi beklenilmesi gereken bir adımdı. Özellikle bugünden seküler ve laik niteliğiyle ve hatta kopuşuyla hatırlanan bir cumhuriyetin kuruluşu için. Balkanlar’da ve Anadolu’da dinî cemaat, konuşulan diller ve kullanılan alfabeler çok çeşitlilik arz ediyordu. Karamanlılar da bu konuda aslında hiçbir şekilde bir istisna değildi.
Benlisoy biraderlerin konunun birçok yönünü tafsilatlı olarak analiz ettikleri kitaplarının günümüz tartışmaları içinde önemli bir veçhesi de aslında tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Türk ulus-devleti bu yolu neden katetmemişti? Acaba İslâm ve Müslümanlık modern Türk ulusal kimliği ve Türk milliyetçiliği için bastırılan ve törpülenen değil de asli bir unsur muydu? Türklük ve cumhuriyet -sokaktaki insanın anlayacağı şekilde formüle edersek- acaba o kadar da laik değil miydi? Türk dilli Ortodokslar üzerinde gerek Yunan milliyetçilerinin gerekse de erken dönem Türk milliyetçilerinin vermiş oldukları mücadele ve Papa Eftim’in üzerlerinde etkili olduğu kesimlerin kaygıları, Benlisoyların çalışmalarında tüm berraklığı ile ortaya konuluyor.
Bu kitap bir süredir gündeme gelen Müslüman ve İslâm milliyetçiliği tartışmasına da önemli bir katkıda bulunuyor. Çünkü Türk milliyetçiliği çalışmalarının bugüne kadar yaptıkları etnisite, ırk ve sekülerlik vurgularının yeniden gözden geçirilmesine vesile olacak bir alan da, Türk milliyetçiliğinin Türk dilli Hıristiyanlara karşı aldığı dışlayıcı politikadır. Karamanlılar kadar sık verilen bir diğer örnek de daha geç tarihlerde Gagavuzlar’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne kabul edilmeyişleridir. Bu anlamda cumhuriyetin kurucu kadroları ve liderliği için İslâm’ın nasıl bir kurucu unsur olduğu tekrar tartışılmaya açık hale gelmektedir.
Keza kendisini Kemalizmin karşısında konumlandıran ve “Yeni Türkiye”yi inşa etmeye çalışanların Türk/ Müslüman milliyetçiliklerinin tarihselleştirilmesi açısından da bu çalışmayı önemli bir kilometre taşı olarak kabul edebiliriz. Okuyucu Papa Eftim üzerine bugüne kadar yapılan çalışmaların aksine, meselenin gazetecilik ve magazinsel boyutu yerine okuyucuya hem bu deneyimin tarihsel arka planını, hem ne anlama geldiğini, hem tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan farklı alternatif yolların olabileceğini hem de Türkiye’nin kuruluşu üzerine kanıksanmış kabullerin sorgulanması gerektiğini akıcı bir şekilde aktarıyor.
Çağdaş edebiyatın hep çağdaş kalmayı başaran nadir isimlerinden Joyce, eserlerinin bitmek tükenmek bilmeyen güzelliği ve derinliğiyle okurlarını şaşırtmaya devam ediyor. Neredeyse bir “Joyce endüstrisi” haline gelen büyük bir edebi araştırma etkinliğine kaynaklık eden yazar, metinlerindeki bilmeceler, sözcük oyunları ve olağanüstü kelime işçiliğiyle biliniyor.
ARMAĞAN EKİCİ
James Joyce 1882’de doğmuş, 1941’de ölmüş. İki dünya savaşını yaşamış edebiyatçılar kuşağından: Yahya Kemal, Kazancakis, Kafka, Pessoa ile akran, Tanpınar’dan ve Sabahattin Ali’den biraz daha büyük. İrlanda’nın 1920’lerdeki bağımsızlık savaşlarına da tanık olmuş.
Başlıca eserleri, bir öykü kitabı ve üç romandan oluşuyor: Dublinliler (1914), Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi (1916), Ulysses (1922) ve Finnegans Wake (1939). Bu kitaplar büyük ölçüde otobiyografik temellere dayanıyor; temaları, kişileri ile birbirlerine bağlanıyorlar. Kitaplar, o yılların İrlanda’sının atmosferini kayda düşürüyor. Joyce’un yapıtı, bu açıdan, Kazancakis ve Tanpınar gibi yazarların yapıtına benziyor; kitapları, kendi hayatını, çevresini, gözlemlerini kurgulaştırarak, yazarın içinden geçtiği tarihsel dönemleri tasvir ediyorlar.
Çocukluk yıllarını Dublin’de bir Cizvit okulunda geçirmiş. Cizvit eğitimi, Joyce’un düşünce ve dil dünyasında kalıcı izler bırakmış. Hıristiyanlığı reddetse, sık sık dalga geçse de, Katolik ritüeli, teoloji tartışmaları, Katoliklerin herşeyi katman katman sembollerle açıklayan düşünce dünyası Joyce’un yazılarında belirleyici olmuş.
Dublin, Paris, Pula, Trieste, Roma…
Joyce’un büyüdüğü yıllarda, İrlanda’da iki ana grup arasındaki gerilimler yükseliyordu: Bir tarafta kendini Britanya İmparatorluğu’na bağlı hisseden Protestan Anglo-İrlandalı üst sınıf, bunun karşısında, Joyce’un da dahil olduğu, Katolik, İrlanda asıllı halk. Bu çekişmelerin sonuçlarından biri, Dublin’de ilk defa Katolik öğrenciler için bir üniversite açılmasıydı (University College Dublin). Böylece, Protestan üst sınıfın üniversitesi Trinity College’a bir rakip gelmişti. Joyce da o yılların bu genç okulunun en meşhur mezunlarından.
Üniversiteden sonra, o kuşaktaki pek çok edebiyatçı gibi, gençlik yıllarında Paris’e okumaya gitmiş. Tıp derslerinden çok Paris’teki hayat ve felsefeyle uğraştığı ve sefalet çektiği bu macerası annesinin ölümüyle yarıda kesilmiş ve apar topar Dublin’e dönmüş. Kısa süre sonra, bir otelde çalışmakta olan taşralı bir kızla, Nora Barnacle ile tanışmış; tanıştıkları günü (16 Haziran 1904) sonradan Ulysses’de ölümsüzleştirmiş. Kısa süre sonra beraberce İrlanda’dan kaçmışlar; Hırvatistan’da Pula, İtalya’da Trieste ve Roma’da bir yandan İngilizce dersleri verip, banka memuriyeti gibi işlerle ailesini geçindirmeye çalışmış, bir yandan da kitaplarını yazmış.
Bu yıllarda başarısız bir girişimcilik macerası da var; Dublin’in ilk sinemasını açmış. Italo Svevo, Joyce’un İngilizce öğrencisi ve yakın arkadaşı olmuş. Svevo’daki yeteneği gören ve romanlarını yayımlaması için cesaretlendiren kişi Joyce. Joyce, Svevo ve eşini sonradan en önemli kitaplarındaki karakterlere ilham kaynağı olarak kullanmış. Joyce’un bu İngilizce derslerinden geriye kalan anılardan, “ders veriyorum” diye anlattıklarının arasında kelime oyunlarıyla, lüzumsuz şakalarla dolu cümleler olduğu anlaşılıyor.
İlk kitap ve tarihî bir eşik
Joyce’un ünlü romanı Ulysses’i, Paris’teki Amerikalı yayıncı ve editör Sylvia Beach basmıştı. Kitap, edebiyat tarihinde bir dönüm noktası olacaktı.
Sonraki yıllarda ailecek Zürich’e ve Paris’e taşınmışlar. Paris’teki modernist edebiyat çevresinin Joyce’u farkedip desteklemesi üzerine, kendisi döneminin en önemli, saygın yazarlarından birine dönüşmüş. Hemingway ile dostluk kurmuş; Ezra Pound, Joyce’un en önemli destekçilerinden biri olmuş. Zamanın önemli yeni edebiyat dergilerinde Ulysses ve Finnegans Wake tefrika edilmeye başlamış. Çağdaş edebiyata gönül vermiş iki kadının destekleri de Joyce’un ününün ortaya çıkmasında belirleyici olmuş; Harriet Weaver, Joyce’a yıllarca para desteği vermiş; Paris’te küçük, bağımsız bir kitapçıyı işleten Sylvia Beach ise Ulysses’in Joyce’un istediği gibi basılmasını sağlamış. Zamanın İngiliz ve Amerikan mahkemeleri Ulysses’i müstehcen, zararlı, kamu ahlakına aykırı bularak yasaklamış ve toplatmışlar; kitabın üzerindeki yasak ancak 1934’te kalkabilmiş.
Paris yıllarında, kendisinden sonraki kuşaktan başka bir İrlandalı dahi, Samuel Beckett gelip Joyce’u bulmuş; birlikte çalışmışlar, Joyce’un Beckett üzerinde büyük etkisi olmuş.
Ulysses sonrasındaki yıllarını bir yandan giderek görme yetisini yitirerek, bir yandan da Finnegans Wake’i yazarak geçirmiş. 2. Dünya Savaşından kaçmak için Zürich’e geri döndükten kısa süre sonra mide delinmesi yüzünden ölmüş.
Hayatı boyunca savaşı görür görmez tarafsız bir ülkeye kaçmaya çalışsa da, İrlanda’nın 1922’de bağımsızlığına kavuşmasına yol açan çatışmalar tüm gençliğine ve eserine damgasını vurmuş. Dönemin siyasi tartışmalarını ve kişilerini eserlerinde tekrar tekrar anar; ilk bakışta bize uzak gelse de, ulus-devletlerin doğuş yıllarındaki tartışmalar birçok açıdan Türkiye’nin yakın tarihiyle de paralellik taşır, bizim için çok tanıdıktır: İrlanda dilinin, İrlanda folklorunun tekrar canlandırılması, bir millet inşası, Britanya’nın egemenliğine karşı savaş konuları, Joyce’un karakterlerinin sık sık tartıştığı, andığı konular. Joyce, kurgu yapıtlarında, siyasi dünya hakkındaki görüşlerini ironik bir dille, kendisini geriye çekerek, bunun yerine karakterleri belli durumlarda tasvir edip boşlukları okuyucunun doldurmasını bekleyerek hissettirir.
Genç yaşta ayrıldığı ve tek tük kısa ziyaretler ve sinema macerası dışında bir daha hiç geri dönmediği Dublin, Joyce’un yapıtının merkezi olmuş. Tüm eserlerinde aslında başrolde Dublin’in sokakları, kişileri, dükkânları ve atmosferi var; aslında, hep, terkettiği şehrinin kendisinde bıraktığı anıları yazdığını düşünebiliriz. Eserlerinde Dublin ile ilgili olağanüstü ayrıntı zenginliğini koruyabilmek için sürekli rehberlere, kataloglara başvurmuş, arkada bıraktığı akrabalarına ve eşine dostuna kimi zaman çok tuhaf, ayrıntılı sorular sormuş.
Bir şehrin ve bir tanışmanın öyküsü Hayatında iz bırakan yılları geçirdiği Dublin’i, müthiş ayrıntılı ve olağanüstü bir yazı işçiliğiyle Dublinliler’e (1914) taşıdı. Bir tanışma hikâyesinden yola çıkılarak yazılmış nefes kesen Ulysses ise ilk baskısını 1922’de yapacaktı.
Dublinliler Joyce’un başlıca yapıtları arasında hacmen en ufak, en kolay başa çıkılanı bilir olanı. Çocukluk, ergenlik, olgunluk ve kamu hayatı temaları etrafında örgütlediği 15 öyküden oluşuyor. Joyce, bu öykülerinde, Dublin’de olup biten sahici hayatı, bu hayatta gördüğü sıkışmışlığı, “felç olma” halini anlatmış. Dublin’in gerçek insanlarının sefil hallerinin böylesine açıklıkla yazılmış olması, o dönem için şaşırtıcı olmuş; kimileri bunların yazmaya değer olmadığını, bunların edebiyatın konusu olamayacağını düşünmüşler. Kitabın yayıncısı, kitapta ima edilen kişilerin ya da meyhanelerin hakaret davası açmasından korkarak eserin yayımlanmasını yıllarca geciktirmiş, bu tartışma Joyce için büyük bir sıkıntı kaynağı olmuş.
Kitapta kullandığı önemli bir teknik var; kendisi buna “epiphany” adını takmış. Hıristiyanlıkta bu kavram İsa’nın dünyada görünüşünü, zuhur etmesini karşılıyor; üç müneccimin bebek İsa’yı görmeye geldiği gün “epifanya” yortusu olarak kutlanıyor. Joyce, kelimeyi insanın bir durumu, derin bir gerçeği aniden görmesi, “aydınlanma yaşaması” anlamında kullanmış. Kitaptaki öyküleri hep ilk başta beklenmeyen, nahoş bir gerçeğin açıkça söylenmeden anlaşıldığı bir ânın etrafında kurmuş.
Savaşlardan kaçtı, gözünü koruyamadı Ömrünü savaşlardan, işgallerden kaçmakla geçirdi. Aradığı, yalnızca sükunetti. Finnegans Wake’i yazarken bir yandan da görme yetisi azalıyordu. “Korsan gözlüğü” ile Yale Üniversitesi’nin bahçesinde…
Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi, Joyce’un kendi çocukluk ve gençlik yıllarını anlatıyor. Joyce’u bu romanda “Stephen Dedalus” adı altında görüyoruz. Bu, gerçek hayatta ilk öyküsünü yayımlarken kullandığı müstear ad; Stephen, Hıristiyanlığın ilk din şehidinin adı; Dedalus ise mitolojideki meşhur labirenti ve güneşe uçmayı denemekte kullanılan kanatları yapan ustanın adı. Kitap, bebekliğinden başlıyor, buradan Cizvit okulu macerasına geçiyor. Genç Joyce’un arkadaşlarıyla tartışmalarında bir estetik kuramına ulaşma çabasını, romanı kapatan günlük formunda sayfalarda Joyce’un edebiyata adım atma niyetinin ortaya çıkmasını görüyoruz.
Ulysses: Karakterlerin zihninden akanlar
Bunu izleyen Ulysses ise Joyce’a büyük ününü kazandıran kitap. Kitabın konusu, önceki iki kitabı izliyor; Dublinliler’deki karakterler kitapta ufak rollerde ortaya çıkarken, Portre’deki Dedalus ailesi de kitap boyunca önemli bir yer tutuyor. Ama bu sefer Joyce çok daha geniş hacimli, yepyeni, daha önce görülmemiş teknikleri deneyen ve çokboyutlu bir planla karşımıza çıkıyor.
Tüm roman sadece tek bir günde geçiyor; tek bir günün olayları büyük bir ayrıntıyla tasvir edilirken görünüşte ciddi bir “vaka” olmuyor gibi – asıl konunun bu ayrıntı zenginliği içinde ortaya çıkan Dublin (ve buradan devam ederek insanlık) portresi olduğunu, kitaptaki “aksiyon”un ise yalnızca tek günün önemsiz olayları değil, gün boyunca baş karakterlerin zihinlerinden geçenler yoluyla anlatılan tüm geçmişleri olduğunu dikkatle, sabırla okuyunca görüyoruz. Olayların dışarıdan değil de karakterlerin zihinlerinin içinden yazılmasına dayalı bilinç akışı tekniğinin yoğun olarak kullanılmasının en meşhur ve önemli örneklerinden biri bu kitap.
Joyce, romanı günün değişik saatlerine adanmış 18 bölüme yaymış. Bu bölümlerle Homeros’un destanı arasında çağrışım benzerlikleri kurmuş. Her bölümü ayrı bir üslupta yazmış, her türlü edebi ve edebi olmayan üslubun parodisini romanın içinde kullanmış. Bu yapının içine pek çok sembolizm katmanı yerleştirmiş; örneğin üç ana karakter olan Bloom, genç edebiyatçı Stephen ve Bloom’un eşi Molly, hem Homeros’taki Odysseus – Telemakhos – Penelope üçlüsüne, hem Hamlet’teki Kayıp Baba – Kayıp Oğul – Kraliçeye, hem Hıristiyanlığın Baba – Oğul – Meryem üçlüsüne karşılık düşüyorlar. Tüm bu teknik oyunlara, derinliğe rağmen, Joyce’un kendi sözleriyle, “kitapta tek bir ciddi kelime yok”: Herşey bıyıkaltından gülerek, insanlık halinin çaresizliğini sempatik, kalender bir gülümsemeyle tasvir ederek, hafiften alay ederek anlatılıyor.
James Joyce, son eşi Nora Barnacle ile kıyılan nikahın (1931) hemen ardından…
Torunu Stephen’la birlikte.
Finnegans Wake: Zirve mi, söz yumağı mı?
Joyce’un son büyük eseri Finnegans Wake ise diğerlerinden bambaşka bir kitap. Joyce bu kitap üzerinde yıllarca uğraşmış; kitabın nitelikleri, deneysel dili yakın çevresinde büyük fikir ayrılıklarına yol açmış. Ulysses’in gündüz diline karşı bir gece dilini, bir rüya dilini kurmak istemiş Joyce; tüm kitabın tek bir rüya olması mümkün. Bu nedenle, kitap boyunca kelimeler içiçe geçiyor, düzinelerce dilden ödünç alınmış kelimeler birbirine karışarak çokanlamlı bileşimler kuruyorlar; karakterler, olaylar, rüyadaki gibi birbirlerine karışıyor, birbirlerine dönüşüyorlar.
Joyce’un babasını, annesini, kendisini ve kardeşini bu karmaşa içinde bile seçmek, böylece önceki kitaplarıyla ve Joyce’un biyografisiyle bağlantılar kurmak mümkün; ama kitapta bundan çok daha fazlası da var. Kitabı yazarken sürekli kendi yazdıklarına güldüğü için eşini uyutmadığını, Nora’nın bundan şikâyet ettiğini biliyoruz. Pek az kişinin sahiden tüm ayrıntısıyla bilebildiği, ama meraklısı için sonsuz bir araştırma, kurcalama, yeni keşifler yapma sağlayan dev bir metin Finnegans Wake. Bu kitabı edebiyatın, romanın zirvesi olarak görenler olduğu gibi, Joyce’un dehasını çarçur ettiği, yanlış yola saptığı bir deney, amacından sapmış, anlaşılmazlaşmış bir söz yumağı olarak görenler de var.
James Joyce (en solda), yanında Ezra Pound. Paris 1923.
Joyce, günümüzde çağdaş romanın en önemli yazarlarından biri olarak görülüyor. Romanlarının yorumlanması, değerlendirilmesi, içlerinde yeni güzellikler, derinlikler bulunması tükenmiyor. Hayatı böylesi bir zenginlikle anlatmış olması, Ulysses’de ufacık unsurları bile yüzlerce sayfa ötesinden birbirine bağlamasındaki işçilik ustalığı, dili büyük bir keskinlikle kullanması, durumları, hisleri tam tamına ifade edebilmiş olması gibi özellikleri, Joyce’u yüzyıl başı Dublin’inin sınırlı gerçekliğinin çok ötesinde bir etki alanına kavuşturmuş. Meraklıları için Joyce bugün sonsuz bir keyif ve yenilik kaynağı; sayısız dile çevrilmiş eserlerinin film, tiyatro, grafik sanatlar, müzik uyarlamaları büyük bir zenginlik oluşturuyor.
Joyce’un yapıtı bir yandan da “Joyce endüstrisi” diye alay edilen büyük bir edebi araştırma etkinliğine kaynaklık yapıyor, sürekli Joyce ve eserleri hakkında yeni makaleler, kitaplar yazılıyor. Ulysses’in 16 Haziran’ında ise Joyce ile sahiden ilgili olan olmayan pek çok Dublinli, uluslararası ziyaretçilerle birlikte 1904’ün kıyafetlerine girerek Dublin’i tümden bir Joyce panayırına dönüştürüyorlar.
YAZILI KÜLTÜRE ÖNEMLİ BİR KATKI
‘Çevrilemez’ denen eserleri Türkçe’ye çevrildi, çevriliyor
James Joyce’un İngilizce söz oyunları, İngilizce’ye has kelime ve anlam kombinasyonları yüzünden başka bir dile tercüme edilmesi son derece zor, hatta imkansız görülen eserleri, yıllar içinde Türkçe’ye kazandırıldı.
Türkçe’de ilk Joyce’lar Joyce’un Türkçe’ye ilk girişi 1965’te gerçekleşti. Dublinliler içinden bir öykü, Gülçin Yücel çevirisiyle, Kardeşler adıyla basılmıştı. Yine aynı yıl Yeni Dergi’nin “Bilinç Akımı Özel Sayısı” ile Murat Belge’nin genç yaşında yaptığı Joyce’u inceleme girişimi de, Türkiye için bir ilkti.
Joyce, Türkçeye 1960’larda girmiş. 1965’te Dublinliler’in bir öyküsü “Kardeşler” adıyla, Gülçin Yücel çevirisiyle yayımlanmış. 1965’te Murat Belge, Joyce üzerine çalışmaya başlamış; Murat Belge’nin Yeni Dergi’nin Mayıs 1965 sayısındaki “Bilinç Akımı” dosyasında Ulysses’in kapanış bölümünden parçalar yayımlaması çok önemli bir dönüm noktası.
Murat Belge’nin genç yaşındaki bu başarılı girişimine rağmen sonradan Ulysses’in çevrilemez olduğuna karar vermesini bence ilginç bir fikir değişikliğidir. Belge, sonraki yıllarda Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ni (1966) ve Dublinliler’i (1987) çevirerek benim gençlik yıllarımda okuduğum Joyce külliyatının temellerini atmış oldu. Bu yıllarda Joyce’un daha küçük çaptaki eserleri de çevrildi; örneğin tiyatro oyunu Sürgünler 1979’da Selçuk Yönel çevirisiyle, mektuplarından seçmeler Kudret Emiroğlu çevirisiyle 1983’te, Dublinliler’deki Bir Küçük Bulut, Metin Celal çevirisiyle 1983’te, ilginç notlarla dolu ufak bir defter olan Giacomo Joyce ise 1986’da Zeynep Avcı çevirisiyle yayımlandı.
Geriye Ulysses ve Finnegans Wake kalmıştı. İlk deneyi, Yaşar Günenç, Yaba Yayınları’ndan yayımladığı ufak bir risalede Ulysses’in iki bölümünün dipnotlu çevirisini sunarak yaptı. Ulysses’i nihayet tam metin olarak Türkçeye getiren ise, Yapı Kredi Yayınları’nın Enis Batur’un idaresinde olduğu günlerde, yayınevinin Türkçeye çevrilmemiş önemli klasikleri Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Serisi adı altında Türkçeye kazandırma projesi oldu. Yayınevinin açtığı yarışmayı kazanan Nevzat Erkmen uzun bir çabayla çeviriyi tamamladı ve 1996’da Ulysses’in tam metni Türkçeye geldi, büyük yankı uyandırdı, tartışmalara yolaçtı ve YKY’nin en başarılı, uzun soluklu kitaplarından biri oldu. Meraklısı için, Erkmen’in çeviri üzerine çalışırken kendi yayınevinden çıkardığı, çeviriden bölümleri ve süreçle ilgili yazışmaları, notları içeren kitapçık bu süreçle ilgili çok ilginç bir birincil kaynaktır; çevirinin ardından yayımladığı Ulysses Sözlüğü de Türkçedeki tek örnek olmayı sürdürüyor.
2012’de listeye benim Ulysses çevirim eklendi; bu çeviride amacım, çok sevdiğim bu kitabın mealini, ruh halini, mizahını, dil özelliklerini bir de kendi gözümden okura sunmak, kitabın üzerindeki soğukluk, anlaşılmazlık, soyutluk aurasını kırarak kitabın aslında ne kadar insanî ve komik bir kitap olduğunu göstermekti.
Düşünen adam
Fotoğraflarında daima kafasını meşgul eden bir şey varmış gibi gördüğümüz Joyce’un, Wyndham Lewis tarafından yapılan portresi de öyle (1921).
2000’li yıllarda Joyce yayımlamak ve çevirmek bambaşka bir nedenle çok zorlaşmıştı: Joyce’un torunu yayın haklarını çok sıkı bir şekilde denetlemeye, uyarlamalara, çevirilere izin vermemeye başlamıştı. Anladığım kadarıyla, bu nedenle, Murat Belge çevirilerinin yeni basımları uzun süre yapılamadı. Telif hakkı sınırlamasının kalkmasıyla (ben 2008’de bu işe giriştiğimde bu sorunun farkında değildim, talih bize yardım etti) hem Murat Belge çevirileri tekrar basıldılar, hem de yeni Joyce çevirileri ortaya çıkmaya başladı. 2011’de Osman Çakmakçı’nın çevirisiyle Joyce’un şiirleri, 2013’te Fuat Sevimay’ın Eleştiri ve Deneme Yazıları çevirisi yayımlandı. Dublinliler’in Seda Özdil ve Mustafa Bal imzalı yeni çevirileri; Portre’nin ise Fuat Sevimay imzalı yeni bir çevirisi ortaya çıktı. Nil Sakman da Giacomo Joyce’u tekrar çevirdi.
Finnegan’ın vahı ve uyanması Joyce’un Finnegans Wake adlı eseri, son olarak aşağı yukarı aynı zamanlarda iki farklı çevirmen tarafından Türkçeye çevrildi. Aylak Adam Yayıncılık tarafından basılan, Umur Çelikyay çevirisi Finneganın Vahı ve Sel Yayınları aracılığıyla basılan Fuat Sevimay çevirisi Finnegan Uyanması.
2015’te ise yıllarca olur mu, olmaz mı diye tartışılan Finnegans Wake’in iki ayrı çevirisinin birden hazırlanmakta olduğunu duyduk. 2015 sonunda Umur Çelikyay’ın çevirisiyle Finnegans Wake’in ilk bölümü, 2016 sonlarında ise Fuat Sevimay’ın tam metin çevirisi yayımlandı. Böylece iki çevirmen de yıllarca bu çevirinin olmaz, olanaksız olduğunu söyleyenlere karşı masaya birer metin koyarak çıtayı yükselttiler, Türkçe yazılı kültüre büyük bir katkıda bulundular. Çelikyay’ın çeviri çalışması sürüyor.
Joyce hakkında yazılan en önemli kitaplardan biri olan, edebi biyografi sanatının en başarılı örnekleri arasında sayılan ve Joyce’un hayatı ve eserleri arasındaki bağlantıları kurmakta çok önemli yer tutan Richard Ellmann’ın klasikleşmiş Joyce biyografisi Zafer Avşar’ın çevirisiyle, Andrew Gibson’un Joyce’un eserlerine sinen politik tavrı büyük bir özgünlükle incelediği biyografisi ise Orhan Düz’ün çevirisiyle son yıllarda yayımlandı. Joyce’u daha iyi tanımaya başlamak isteyenlere, artık baskısı bulunmayan, çizgiroman formatında, Ülkü Tamer’in çevirisiyle yayımlanmış Yeni Başlayanlar İçin Joyce kitapçığını da özellikle tavsiye ederim; formatı sizi yanıltmasın, kitabın yazarı senatör David Norris günümüzde Joyce’u tanıtma, sevdirme işinin en önemli isimlerinden, kitap da Joyce’a giriş için okunabilecek en iyi metinlerden biridir.
Türk edebiyatında Joyce Etkisi
Bundan 39 yıl önce yine bir Aralık günü ölen ünlü romancımız Oğuz Atay, özellikle Tutunamayanlar’da Joyce’un geliştirdiği tekniklerden yararlanmıştı.
Oğuz Atay’ın kült romanı Tutunamayanlar (1972), teknik açıdan James Joyce’tan etkilenmişti.
Joyce’un okunmaz olmak, anlaşılmaz, soğuk olmak yönündeki kötü ününe karşın, aslında, Türk edebiyatının ciddi takipçileri Joyce’un teknik özelliklerine, oyunlarına alışıklar. Oğuz Atay, Tutunamayanlar’ın teknik yapısını kurarken Nabokov’un Solgun Ateş’inden ve Joyce’un Ulysses’inden yoğun olarak yararlanmıştı; Ulysses’in Hamlet ve İsa sembolizmlerini, üslup parodilerini, romanın bir anda halüsinatif bir tiyatroya dönüşmesini, noktasız-virgülsüz bölümü tekniğini biz aslında çoktan Tutunamayanlar’da okumuş ve sevmiştik. Bu, bence en azından Oğuz Atay’ı tanıyanların Joyce’tan korkmaması için önemli bir neden.
Tanpınar’ın günlüklerinin ve Aydaki Kadın’ın yayımlanması da, bize Tanpınar’ın da Joyce’u çok yoğun ve ciddi olarak çalışmış olduğunu, Ulysses’in anlık çağrışımlara dayalı bilinç akışı tekniklerini günlüklerinde ve Aydaki Kadın’da bire bir kullanmış olduğunu gösterdi. Aydaki Kadın’ı severek okuyabilen bir okurun da Ulysses’den korkmasına neden yok.
Paşanın “11 Nümerolu Rûznâme Müsevvidâtı” (Günlük karalamalar) adını verdiği defterinin özgünlüğünde ve böylesine ayrıntılı, başka hususi-resmî günlük tutan bir başka sadrazam gösterilemez. Yemek, yatmak kalkmak, ısınmak düzenleri, hastalıklar, hekim tanıları, sağlık için önlemler, inşaat işleri, hesaplar, mimarlık bilgileri, çarşı pazar durumları, emtia fiyatları, faydalı yiyecek ve içecekler…
Bizde yaşam öyküleri, doğuş, çocukluk, eğitim, meslek edinimi, resmî-hususi görevler, birkaç da “hususiyet” yazılarak ölüm satırlarıyla toparlanır. Lakin, kişinin hayat tarzı, alışkanlıkları, evi, ailesi, eşi dostu, merakları, taşınır taşınmaz varlığı, servet ve birikimleri, ondan kalanlar… gibi sorulara ya yanıt yoktur veya şöylece değinilir. Said Paşa için İbnülemin’in ve Pakalın’ın yazdıkları birer istisna sayılabilir. Yazarlar, paşayı iki kitap doluluğunda anlatmış olsalar da, yine de kimi yazılarını, defterlerini görememişler.
Osmanlı Devletinin 218 sadrazamı arasında, Said Paşa’nın “11 Nümerolu Rûznâme Müsevvidâtı” (Günlük karalamalar) adını verdiği defterinin özgünlüğünde, ve ayrıntılı, başka hususi-resmî günlük tutan bir paşa, herhalde olmamıştır.
“Öteki 10 defter veya eğer varsa sonrakiler ne olmuştur?” sorusunu bir tarafa bırakalım: Elimizdeki “yazma” defterin içeriğine “hatırat/anılar” diyemeyiz. Çünkü anlık günlük olaylar, gelen giden, konuşmalar anlatılmıyor. Buna karşılık, yemek, yatmak kalkmak, ısınmak düzenleri, hastalıklar, hekim tanıları, sağlık için önlemler, inşaat işleri, hesaplar, layiha müsveddeleri, mimarlık bilgileri, çarşı pazar durumları, emtia fiyatları, faydalı yiyecek ve içecekler… Defterin muhtelif sayfalarına çoğunca sırasız veya “devamı falan sayfadadır” notu düşülerek yazılmış. İbnülemin’in “onun için hastalık tabii, sıhhat arizî idi” tanımına bu defter kanıttır. Çünkü birçok sayfaları kendisinin ve çocuklarının hastalık hallerine, gelip giden doktorların teşhis ve ilaç, yiyecek içecek tavsiyelerine ayrılmıştır.
Sayfaları dolduran notlar, sıradan bir İstanbullunun değil, resmî-siyasi hayatı 60 yıldan fazla, Bâbıâlî’de, sarayda, görevler, nâzırlık, meclis âzalığı, reisliği, başvekillik ve sadrazamlık yapmış bir son dönem vezirinin kalemindendir. Öyleyken, konağı ya da evinde orta halli bir İstanbullunun yaşayışını, meşguliyetini, hesap-kitap titizliğini sürdürmek, metin kurma ve gramer çalışmak, Fransızca iktibaslar veya mektup denemeleri yapmak, ailenin yatıp kalkma, yemek vakitlerini, odaların ısıtılması, kömür ve odun kalorileri, maliyeti, kendisinin ve çocuklarının hastalanmaları, köşk yalı yapımları, inşaat masrafları, konağa ve aileye hizmet edenler, vekilharcının yaptığı harcamalar… daha pek çok akla gelen gelmeyen günlük iş ve sorunları yansıtması, bir sosyal tarih belgeliği olarak önemlidir. Şu da eklenmeli: Paşanın olasılıkla aynı içerikte doldurduğu önceki 10 defter gibi bunu da resmî görevlerden uzak kaldığı 1885- 1901 aralığında işlediği anlaşılmaktadır.
11. günlüğün ilk sayfasından… 17,5 x 24 cm boyutunda 239 yaprak olan defter, paşanın kendi el yazısıyla. İlk sayfada şu notu düşmüş: “22 Aralık 1891… Araştırmalar sırasında seçilen eserlere veyahut gerektiğinde başvurulmak üzere kaydetmeye gerek gördüğüm maddelere, gözlemlerim ve incelemelerime ve ev işlerime dair tutmayı alışkanlık haline getirdiğim günlüğümün on birincisidir…” (Said Paşa’nın 11. Günlüğü, Sahaf Bahtiyar’dan 25 Şubat 1997’de alınmıştır. Kalın ve sert cilt kapaklı çizgili defterdeki son tarih 16 Eylül 1308 (1892) dir. Bu hesapça defter, Aralık 1891- Eylül 1892 arasındaki dokuz ayın notlarını ve hesaplarını içermektedir.)
Defter 17,5 x 24 cm boyutunda 239 yaprak olup kendi el yazısıyladır. İlk sayfada şu notu düşmüş: “20 c.evvel 1309 – 22/10 k.evvel 1307/ Esnâ-yı mütaleada intihab olunan âsâra veyahud lehü’l-icab müracaat olunmak içün kaydına lüzum gördüğüm mevâdda ve meşhudat ve tetebbuatıma ve umûr-ı beytiyeme da’ir zabtı mu’tadım olan ruznâmenin on birincisidir Kayd olunan mevadd tarihleri ‘itibârıyle olub rûznâmenin mevadd-ı mündericesi beyinlerindeki adem-i münasebet ekseriya bundan neş’et eder. Bir takım şeyler dahi ıttirad ve münâsebete bakılmayub müşahede olunduğu vech üzere karışık kayd olunmuşdur” (20 Cemaziyelevvel 1309 – 10 Kanunevvel 1307 [22 Aralık 1891] Araştırmalar sırasında seçilen eserlere veyahut gerektiğinde başvurulmak üzere kaydetmeye gerek gördüğüm maddelere, gözlemlerim ve incelemelerime ve ev işlerime dair tutmayı alışkanlık haline getirdiğim günlüğümün on birincisidir. [Günlüğe] Kaydedilen maddeler, tarihlerine göre [kronolojik olarak] sıralandığından, günlükteki maddelerin arasında görülen alakasızlık genellikle bundan ileri gelmiştir. Bir takım şeyler de takip sırasına ve ilgisine bakılmayıp, yaşanıp gözlemlendiği şekilde karışık olarak kaydedilmiştir).
Defterde görülen lâyihalar, günlük notlar, Sarıyer’deki köşk inşaatının hesapları, alışveriş kayıtları, çocuklarının sağlık sorunları, kendi sağlığı için “zorunlu şampanya ve konyak içmek” gibi ilginç not düşmeler, paşanın yayımlanan hatıratında bu konulara girilmediği için önemlidir.
Yüzden bakıldığında sayfalar gelişigüzel ve özensiz yani karalamacı kaleminden çıkmış izlenimi verir. Buna karşılık okunması kolay, ifade düzgündür. Doğal ki paşa, kendi alışkanlığına göre sistemli yazıyordu. Örneğin 1892 Ocak sonu-Şubat başında ailece yakalandıkları, o zamanlar “enfülüence” (influenza) denen öldürücü gripten kurtulduktan sonra paşa, yabancı gazeteleri de okuyarak hava durumları, dağ ve vadi rüzgârları konusunda ulaştığı bilgileri defterine uzun uzun yazmış.
Aile sorunlarıyla, padişaha yazdığı ariza ve layihalar, hazırladığı okul programları, yaptırdığı köşkün konağın hesaplarından, sağlık ve beslenme sorunları, hatta Nişantaşı’daki konağının kat ve odaların günün belli zamanlardaki ısısıyla, ısıyı bir veya bir iki derece yükseltmek için ne kadar kömür odun yakılması gerektiği… hesaplarına kadar, akla gelen gelmeyen teferruatın kaydedildiği defterde, harcamalar, kendi kaleminden Fransızca temrinler, Türkçe gramer çalışmaları, Arapça, Farsça beyitler, âyetler ve çevirileri, hadis yorumları, rubai, kıt’a, mesnevî, tercii, şarkı tanımlamaları, elvan-ı asliye başlığı altında renklerin özellikleri, 1863 sergisine ilişkin eleştiriler, muhtelif gıdaların o zamanki deyimle kuvve-i muğdiyesi, yani kalori dereceleri de yazılmış.
Bu defterin asıl hamulesi, paşanın Sarıyer’de yaptırmakta olduğu köşkün inşaatına ilişkin aralıklarla 100 sayfa aşan hesaplardır. Günümüzden 150 yıl önceki yapı teknikleri, işçilik, malzeme, fiyatlar ve maliyet… üzerine yapılacak bilimsel bir çalışma için müthiş bir kaynaktır.
Sağlık notları, tabip tavsiyeleri
83-86. yapraklar… Çocuklarının geçirdiği ağır gripten sonra Çamlıca’da veya Boğaziçi’nde oturmanın zayıf bünyeler için mahzurlarını tabip Hekimyan’ın görüşlerini de alarak açıklamış. İzleyen sayfalarda da sulardan, rüzgârlardan oksijenden, doğadaki oluşumlardan, bunların sağlığa etkilerinden bahisler açmış. Tabibe sorular yönelterek aldığı cevapları yazmış.
İlk matbaa tesisi ve basılan kitaplar
102. sayfa. 21 Mayıs 1308 Perşembe: İstanbul’da ilk tabığhane (matbaa) tesisi 1239 (1823)
Müteferrika İbrahim Efendi’nin Latin lisânında tercüme etmiş olduğu Efgan Târihi
Timurleng Tarihi (Nizâmî-zâde’nin), Gülşen-i Hûlefâ (Nizâmî-zâde’nin)…
Don-gömlek ve çorap adetleri
Defterin 44. yaprağında a) Paşanın ormanların faydasına ilişkin görüşlerinin 6. ve 7. Maddeleri, b) Bunun altında niçin yazıldığı belirsiz, kullanılmamış, kullanılmış don-gömlek, boyu kısaltılmış don-çorap, c) 1 Şubat 1892 de Kanlıca’daki yalının bahçesini düzenleme işi için Süleyman Ağa’nın ifadesine nazaran 29 yevmiye rençber ve 5 beygir çalıştırılması gerektiğine dair notlar okunuyor.
Yatma-kalkma-oturma saatleri
Vakit cetveli… Ailenin öğün, yatma, kalkma, oturma saatleri: “Cetvel-i âti, benimle çocukların usûl-i taayyüşümüzü bir nizâm altına almak içündür. Şimdiki hâl ve âdetde birkaç gün vukuu gibi kayd olunmağla neticesi buraya derc olunur”. Alaturka 12’de okunan akşam ezanından bir saat sonra yemek saati, akşam oturması, yatma, uyanma, yataktan çıkma, sabah kahvaltısı, tekrar akşam yemeği… (Demek ki eski iki öğün, kuşluk ve akşam yemekleri, paşanın konağında mutat, öğle yemeği yokmuş!)
Kayınvalideye harçlık, kardeşin ev kirası…
Bu sayfada ve devamında, kahve tütün, arpa, et, ekmek, odun, kömür fiyatları ve alımları, vekilharcın ona şuna ödediği paralar yazılı. 52. sayfada paşanın aylıklı çalıştırdığı vekilharç, iki uşak, ayvaz, aşçı, arabacı, arabacı çırağı, bekçi, yalı bekçisi, tablakâr ve yemişçinin, çocuklarının muallimleriyle Mebrûre’nin Türkçe hocasına, üç hizmetçiye ödenen ücretler yazılı. Paşa, kayınvalidesine harçlık vermekte, merhum kardeşinin ailesinin ev kirasını da ödemekteymiş ki giderlerin aylık tutarı 1 altın lira 108 kuruş hesabıyla, 92 lira 89 kuruşmuş
1007 kuruşluk kitap,1998 kuruşluk mefruşat
58. sayfa ve devamında yıllara göre karşılaştırmalar, sıradan olmayan harcamalar var. Söz gelişi 1007 kuruşluk kitap, 1988 kuruşluk mefruşat, 432 kuruşa da bir de dikiş makinesi alınmış (Pakalın: Sait Paşa ölünce 1000 küsur basma, yazma ve yabancı dilde kitabının Sahaflar Çarşısında satıldığını; İbnülemin’den de 1Fransız altınına aldığı yazma Mütercim Âsım Tarihi’ni kendisinden isteyen Mısırlı Mustafa Fâzıl Paşa’ya verdiğini, aralarında bir bedel konuşulmamasına karşın, paşanın 300 altın lira gönderdiğini dinlediğini yazar).
1 lira 118 kuruş aylık üzerinden harcamalar
Vekilharç Mustafa, 5 Şubat 1892’de izin alırken hesap da vermiş. Paşa 45-46. sayfalara harcamaların dökümünü, aylık, üç- dört aylık toplamları ve 1 Osmanlı lirası 118 kuruş üzerinden her aya düşen harcamayı ve kişi başına düşen miktarı hesaplayıp yazmış. İzleyen sayfalarda daha ayrıntılı hesaplamalar var.
Sobaya atılan odun, odanın ısı değerleri
Ocak 1892’de paşanın odasında iki kez şöminede kalorifer kömürü, yakılarak gün ortasında 15 derece, akşam soba da yakılarak 19 derece, sobaya tekrar odun atılarak 22 derece olmuş. Sonra 20’ye, 19’a düşmüş. İzleyen sayfada günlük kömür-odun tüketiminin kantar ve maliyet hesapları yazılmış.
Time dergisi, geçen ay “bütün zamanların en etkili 100 fotoğrafı” listesini açıkladı. Proje yöneticileri, ilk fotoğrafın çekildiği 1826’dan günümüze kadar geçen 190 yıl boyunca üretilen yüz milyarlarca fotoğraf arasından sağlıklı bir seçim yapabilmek için dünyaca ünlü küratörlere, fotoğraf editörlerine, tarihçilere danıştı. Bazıları kendi türlerinin ilk örneği olduklarından, bazıları ise düşünme şeklimizi, yaşama biçimimizi değiştirdiklerinden seçilen fotoğrafların ortak özelliği, her birinin insanlık deneyiminin dönüm noktalarını temsil etmesi. Time’ın yüz fotoğrafından sizin için yaptığımız kısa liste…
“YIĞIT GERILLA”, ALBERTO KORDA, 1960
“DÜNYA’NIN DOĞUŞU” BILL ANDERS, 1968
Apollo 8 astronotları Frank Borman, Jim Lovell ve Bill Anders, 1968’in Noel gecesi Ay’ın yörüngesine girdiler ve önceden planlanlı 10 turun dördüncüsünde, Dünya’nın ufuktan yükselişine tanık oldular. Bill Anders bu büyüleyici anda deklanşöre basacak ve insanoğlu üzerinde yaşadığı gezegeni ilk kez bu fotoğraf sayesinde görecekti.
“NAGAZAKİ’DEKI MANTAR BULUT” TEĞMEN CHARLES LEVY, 1945
Amerikalılar “Küçük Çocuk” kod adlı atom bombasını Hiroşima’ya attıktan üç gün sonra, bu kez Nagazaki üzerine “Şişko Adam” lakabını yakıştırdıkları daha da güçlü bomba bıraktılar. Uçağın topçusu Teğmen Levy’nin gökyüzüne yükselen devasa radyasyon bulutunu fotoğraflamasından altı gün sonra, İmparator Hirohito Japonya’nın kayıtsız şartsız teslim olduğunu açıkladı.
“AIDS’İN YÜZÜ” THERESE FRARE, 1990
Therese Frare’nin David Kirby’yi ailesinin kollarında can verirken gösteren fotoğrafı 32 yaşındaki bir adamın yürek paralayıcı ölümünü kaydetmekten çok daha fazlasını yaptı. Life dergisinde 1990’da yayımlanan ikonik fotoğraf, AIDS konusunda dünya çapındaki farkındalığı artırarak hastalığa yakalananlar için umut ışığı oldu.
“MUHAMMED ALI SONNY LISTON’A KARŞI” NEIL LEIFER, 1965
Tribünlerdeki binlerce seyirci, ringin kenarındaki muhabirler, kuvvetli ışıklar, yoğun sigara dumanı… Tüm bunlar fotoğrafın stüdyoda kurgulandığını düşündürecek kadar mükemmel bir atmosfer yaratmış. Daha maçın bir dakika 44. saniyesi, eski şampiyon Liston yerde sırtüstü yatıyor. Fotoğrafçı Leifer yeni şampiyon Ali’nin, “ayağa kalk ve dövüş süt kuzusu” diye bağırdığını duyuyor ve deklanşöre basıyor. Sonuç, 20. yüzyılın muhtemelen en güçlü spor fotoğrafı!
“SAVAŞ TERÖRÜ” NICK UT, 1972
Fotoğraflarda genellikle dost ateşiyle vurulanlar yer almaz. Bu istisnai kare, 8 Haziran 1972 günü Saygon yakınlarındaki Trang Bang kasabasına Güney Vietnam hava kuvvetlerince yanlışlıkla atılan napalm bombasının yarattığı terörü gözler önüne seriyor. Elbiseleri yandığı için çıplak kalan ağır yaralı küçük kız fotoğrafçı Nick Ut tarafından hastaneye yetiştirilerek kurtarılacak, fotoğraf ise 1973 Pulitzer ödülünü kazanacaktı.
“DÜŞEN ASKER” ROBERT CAPA, 1936
Bütün zamanların en önemli savaş fotoğrafçılarından Robert Capa’nın İspanya İç Savaşı’nda çektiği bir milisin vurulma anını gösteren fotoğraf, bir savaş meydanında Azrail’i iş başında gösteren ilk kare olma özelliğini taşıyor. 1970’lerde ileri sürülen fotoğrafın kurgulanmış olduğu iddiası kanıtlanamazken, Capa her zaman bu karenin çektiği en iyi savaş fotoğrafı olduğunu dile getirdi.
“TIMES MEYDANI’NDA ZAFER GÜNÜ” ALFRED EISENSTAEDT, 1945
Life dergisi için çalışan ilk dört fotoğrafçıdan biri olan Alfred Eisenstaedt’ın 14 Ağustos’ta 1945’te çektiği sembol fotoğraf, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin coşkusunu ölümsüzleştirdi. Kare aynı zamanda 20. yüzyılın en çok “yeniden çekilen” fotoğraflardan biri olma özelliğini taşıyor.
“TANK ADAM” JEFF WIDENER, 1989
5 Haziran 1989 sabahı Associated Press muhabiri Jeff Widener, elinde kamerası, Pekin’deki otelinin balkonundaydı. Bir gün önce, Tiananmen katliamı olmuş, Çin askerleri göstericilerin üzerine ateş açmıştı. Bir tankın önüne dikilen ve hayatı pahasına ona yol vermeyi reddeden adamı görünce deklanşöre basan Widener, sivil direnişin efsane karesini çektiğini henüz bilmiyordu.
“SAINT LAZARE GARI’NIN ARKASINDA” HENRI CARTIER-BRESSON, 1932
Su birikintisinin üzerinden atlayan bir adam, zeminde oluşan dalgacıklar, adamın sudaki yansıması, hareketin fondaki afişlerde görülen dansçılarınkiyle uyumu… Tüm bu “belirleyici an” unsurlarını ancak Henri Cartier-Bresson gibi bir usta bir araya getirebilirdi. Bresson’un hız, hareket ve takıntılı detaycılıktan oluşan tarzının ürünü bu kare, modern fotoğraf sanatının geleceğine yön verdi.
“DÜŞEN ADAM” RICHARD DREW, 2001
11 Eylül’den sonra basında yer alan fotoğraflarda daha çok uçakların İkiz Kulelere çarpışları ve binaların çöküşleri görülüyordu. İnsan fotoğrafları çok nadirdi. Kuzey Kulesinden atlayan bir mağduru görüntüleyen bu trajik kare, Batı metropollerini cehenneme çevirecek olan gayrinizami “yeni savaş”ın ilk fotoğraflarından biri olarak tarihe geçti.
Manhattan’dan yüzlerce metre yukarıda karınlarını doyuran işçiler evdeymişcesine rahatlar. Aslında Rockefeller Center’ın inşaatında çalışan bu adamlar, bir gökdelen kompleksinin reklam kampanyası için RCA binasının 69. katında poz veriyorlar. Mekandaki üç fotoğrafçıdan hangisi tarafından çekildiği bilinmeyen ünlü kare, Amerika’nın yükselme tutkusunun ve azminin sembolü oldu.
“HINDENBURG FACİASI” SAM SHERE, 1937
6 Mayıs günü New Jersey’deki hava üssünde Hindenburg’un Frankfurt’tan dönüşünü bekleyen fotoğrafçılardan Sam Shere, dev zeplinin yanışını görüntüledi. 36 kişinin öldüğü hadisenin büyüklüğünü yansıtan bu kare tarihe mal olurken, Led Zeppelin tarafından ilk albümlerinin kapağında kullanıldı.
“MÜNİH KATLİAMI” KURT STRUMPH, 1972
Münih Olimpiyatları tarihe acı bir olayla geçti. 5 Eyül 1972’de Filistinli Kara Eylül grubunun sekiz silahlı üyesi olimpiyat köyünü basmış, İsrailli sporcuları rehin almış ve onlar karşılığında 234 yoldaşlarının serbest bırakılmasını istemişlerdi. Pazarlıklar bir ara balkondan yürütülmüş, deneyimli fotoğrafçı Kurt Strumph yüzü maskeli bir teröristi görüntülemişti. Kanlı olaydan geriye, bu unutulmaz fotoğraf kaldı.
“SİYAH GÜCÜN SELAMI” JOHN DOMINIS, 1968
Mexico Olimpiyat Oyunları’na katılan ABD’li sürat koşucuları Tomie Smith ve John Carlos, madalya seremonisinde ulusal marş sırasında siyah eldiven giydikleri ellerini yumruk yapıp havaya kaldırarak ırkçılığı protesto ettiler. Beklenmedik anları ölümsüzleştirmesiyle tanınan John Dominis’in bu fotoğrafı, 60’lı yılların ırkçılık karşıtı eylemlerinin simgesi kabul edildi.
“HITLER NAZİ PARTİSİ MİTİNGİNDE” HEINRICH HOFFMANN, 1934
1920’de Nazi Partisi’ne katılan Hoffmann, Hitler’in özel fotoğrafçılığına ve sırdaşlığına yükseldi, çektiği binlerce fotoğrafla yıllarca devasa Nazi propaganda makinesini besledi. 30 Eylül 1934’te Bückenberg Hasat Festivali’nde Führer’i tapınırcasına selamlayan bindirilmiş kıtaların ortasında gösteren ve bir Wagner fantazisini çağrıştıran simetrik fotoğraf, bunların en etkileyicilerinden biriydi.
“LAHEY” ERICH SALOMON, 1930
Kapalı kapılar ardında yürütülen diplomatik temasların perde arkası hep merak edilmiştir. Almanya’nın 1. Dünya Savaşı tazminatlarının görüşüldüğü 1930 Lahey toplantılarında, müzakerelerden bitkin düşmüş dışişleri bakanlarını sabaha karşı fotoğraflayan Erich Salomon’un bu karesi London Graphic’te yayınlandı ve dünya kamuoyu tarihte ilk kez güçlü devlet adamlarının “insani” hallerine tanık oldu.
“IWO JIMA’YA DİKİLEN BAYRAK” JOE ROSENTHAL, 1945
Tokyo’nun 760 mil güneyinde bulunan Iwo Jima Japonların mevzilendiği küçük bir volkanik adaydı. Burayı hava üssü olarak kullanmak isteyen Amerikalılar adaya 19 Şubat 1945’te indi ve 6.800 Amerikalı, 21.000 Japon askerin öleceği bir aylık muharebeler başladı. Beşinci gün, Suribachi tepesini geçiren Amerikalılar oraya bir bayrak dikti. Ama komutan Japonların moralini bozmak için daha büyük bir bayrak getirtti. AP muhabiri Rosenthal, Pulitzer kazanacak, hatıra pullarına basılacak savaş fotoğrafını işte o bayrağın dikilişi sırasında çekti.
“BAYAN RÖNTGEN’İN ELİ” WILHELM CONRAD RÖNTGEN, 1895
Bay Röntgen laboratuvarında aylarca çalıştıktan sonra ilk tıbbi röntgen cihazını geliştirmişti. Karısı Anna Bertha Röntgen’in elini çektiği x-ışın fotoğrafı, gözle görülür bir kanıt olarak mucide Nobel Fizik ödülüne giden yolu açtı. Bayan Röntgen’e “ölümümü gördüm” dedirten kare, milyonlarca hastanın yaşama tutunmasını sağlayacaktı.
“BOSNA” RON HAVIV, 1992
Bosna’da faaliyet gösteren aşırı milliyetçi “Kaplanlar” grubuyla bağlantı kuran Ron Haviv, katliamları çekmemesi konusunda uyarılmıştı. Haviv sözünü tutmadı, zulmü görüntüledi. Katlettikleri sivil Müslümanları tekmeleyen Sırp milisleri gösteren kare Life’ta yayımlanınca Haviv’in adı da öldürülecekler listesine yazıldı. Ama sonunda Batı kamuoyu uluslararası müdahalenin gerekliliğine ikna olmuştu.
AJLAN KÜRDİ” NİLÜFER DEMİR, 2015
Acı hikayesini artık dünyada herkesin bildiği bu fotoğraf, birkaç saatte sosyal medyada en çok paylaşılan görüntüler arasına girdi. DHA muhabiri Nilüfer Demir, Ajlan bebek için yapılacak bir şey kalmadığını görmüş ve “sessiz bedenin çığlığını duyurabilmek için” deklanşöre basmıştı. Avrupa ülkeleri bu fotoğraf sayesinde Suriyeli mültecilere sınırlarını açmaya başladı.