Yazar: #tarih

  • Işık dolu, geniş ufuklu yenilik peşinde bir usta

    Işık dolu, geniş ufuklu yenilik peşinde bir usta

    Türk tiyatro tarihinde birçok ‘ilk’i gerçekleştiren Engin Cezzar cesur ve yenilikçiydi; 1959’da henüz 24 yaşında Hamlet’i oynadığında, dünyada bu rolü üstlenen en genç oyuncu olarak literatüre geçmişti. Türk tiyatrosu ve seyircileri, usta oyuncusunu 28 Ocak’ta kaybetti. 

    GÖKHAN AKÇURA

    Engin Cezzar’ın gözlerine bakarsanız güçlü bir ışık görürsünüz. İleriye bakan, yenilik arayan, cesur gözlerdir bunlar. Sakıncasız, protokolsüz, samimi bir insanla karşı karşıya olduğunuzu hemen anlarsınız. İyi bir oyuncu, iyi bir yönetmen, hepsinden önce iyi bir insandır Engin… 

    Engin Cezzar, Actors’ Studio’dan İstanbul’a döndüğünde işe Hamlet’i oynayarak başlar. Yıl 1959’dur. Sanki, daha ilk adımda ne denli farklı olduğunu görmemiz için üstlenmiştir bu rolü. 24 yaşında bir Hamlet! O güne kadar ancak tecrübeli ve bu nedenle yaşlı aktörlerin üstlendiği bir rolü, gencecik omuzlarında başarıyla taşımıştır. Muhsin Ertuğrul onun farkını gözlerimizin içine sokmak istercesine sarıya boyatmıştır saçlarını… 

    Engin Cezzar’ın kişisel tarihi, bu noktadan sonra hayat ve sahne arkadaşı Gülriz Sururi ile birlikte yazılır. İlk bakışta aşk, ortak bir tiyatro topluluğu ile yan ürününü verir. Gülriz’in de yazdığı gibi ufuk noktasını Engin belirlemektedir. Sakin bir denizde gitmeye yanaşmayan, zor dönemeçleri arayan bir kaptan gibi yönetir gemiyi Engin. Tiyatro tarihimizde birçok “ilk”i gerçekleştirirler birlikte. 

    Engin Cezzar Hamlet rolünde, İstanbul Şehir Tiyatrosu, 1959. 

    Erskine Caldwell’in Tütün Yolu, Andreyev’in Aklın Oyunu, John Herbert’in Düşenin Dostu ve ünlü Hair müzikali gibi birçok oyunun Türkiye sahnelerinde ilk kez oynanmasını sağlarlar. Daha da önemlisi yeni Türk yazarlarını arar, bulur ve oyunlarını sahneye çıkarırlar. Güngör Dilmen’den Canlı Maymun Lokantası, Kurban, İttihat ve Terakki, Midasın Altınları; Yaşar Kemal’den Teneke; Refik Erduran’dan Direklerarası, Kelepçe; Aydın Engin’den Aykırı, Bilgesu Erenus’dan Halide ve Haldun Taner’den Keşanlı Ali, Zilli Zarife, Yalan Dünya gibi… 35 yıl aradan sonra ilk Nâzım Hikmet oyununu, Ferhat ile Şirin’i sahnelemeleri de cabası… 

    Engin Cezzar, 2005

    Engin Cezzar’ı ilk kez İzmir Fuarı’nda Hair müzikalinde seyrettim. Yıllar sonra İstanbul’da tanıştık. O günden bu yana yakın bir ilişkimiz oldu. Çeşitli projelerinde yazarlık, araştırmacılık, dramaturgluk yaptım. Kırkıncı sanat yıldönümünde bir Engin Cezzar Kitabı hazırladım. Onun bende yarattığı en önemli izlenim samimi ve gerçek bir insan olmasıydı. Bir Dostoyevki uyarlaması üstüne uzun uzun konuşup, ardından kolkola eğlenmeye gidebileceğiniz bir insan… Ufkunu hep geniş tutmayı severdi. Sınırlardan hoşlanmazdı. Anı yaşamayı severdi, geçmişi değil geleceği merak ederdi. Bu nedenle yeniliklere hep açık, gençlere inanan bir tiyatrocu oldu. 

    Engin’in ufuk çizgisini anlamak için onun James Baldwin’le ilişkisinin tarihini gözden geçirmek yeter. Daha Actors’ Studio yıllarında tanışmıştı Baldwin’le. Beyaz insanlara güvenini yitirmiş bu aykırı ve siyahi yazarla arkadaş, hatta kan kardeşi oldu. Şöyle anlatır Engin Cezzar: “Jimmy itilip kakılmış, bir beyazla gerçekten dost olunabileceğine dair inancı kalmamış, karşısındakine güvensiz yaklaşan biriydi. Dostluğu tanımlayamıyordu. Bir gün içimden geldi ve şöyle dedim: ‘Yeni dost edinmek zor iş. Tam oldu zannedersin, olmayıverir. Sana bir teklifim var. Arkadaş nedir bilmiyor olabilirsin belki ama kardeş nedir biliyorsun. Bir sürü kardeşin var. Gel, biz de kan kardeşi olalım. Sen Afrikalısın. Ne kadar ciddi olduğumu anlayabilirsin. Kardeş olalım da bugün nasıl birlikte hareket ediyorsak, hayat boyu birbirimize destek olalım’. ‘Peki’ dedi. Kestim kollarımızı, sürttük birbirimize. Kardeş oluverdik”. 

    Engin Cezzar Düşenin Dostu oyununda, 1970. 

    Engin, James Baldwin’in Giovanni’nin Odası romanını oyunlaştırmasına yardım etti, Giovanni rolünü üstlendi. Baldwin’in yaşamının sonuna kadar sürecek olan arkadaşlıkları böyle başladı. James Baldwin bir iki gün geç de olsa Engin ile Gülriz’in evlenme törenlerine yetişti. Kendini yalnız hissettiği her dönem soluğu Türkiye’de aldı. Ne Zaman Gitti Tren adlı romanının büyük bölümünü burada yazdı. Gülriz Sururi- Engin Cezzar Tiyatrosu’nun sahnelediği Düşenin Dostu adlı oyunu yönetti. Yanyana gelmedikleri zamanlarda mektuplarla sürdürdüler arkadaşlıklarını… Bu ilişki anlayış, cesaret, sabır ve samimiyet üstüne kuruluydu. Engin’i tanımak için bir anahtardır James Baldwin’le arkadaşlığı… 

    En son Maksim Gorki’nin Ayak Takımı Arasında oyununda seyretmiştim Engin’i. Ona çok yakışan bir rolde. Aklımda hâlâ oradaki görünümü var. Her zamanki gibi deli, ışık dolu, cesur bakan gözleri duruyor belleğimde. Engin Cezzar tiyatro tarihimizde hep yeni kalmasını bilmiş bir isim olarak yerini her zaman koruyacak. 

    Gülriz Sururi ile birlikte, 2005. 

    YAZARIN NOTU: 

    Onu daha yakından tanımak için benim hazırladığım Engin Cezzar Kitabı’nı (YKY, 1995), İzzeddin Çalışlar’ın kaleme aldığı Engin Cezzar’ı Takdimimdir’i (K Kitap, 2. Baskı 2017 ve James Baldwin-Engin Cezzar imzalı Dost Mektupları’nı (YKY, 2007) okuyabilirsiniz.

     

  • Modanın öncüsü okul

    Modanın öncüsü okul

    Cumhuriyetin ilanıyla birlikte toplumun sosyal, ekonomik, kültürel anlamda gelişmesi amaçlanmış, asırlardır ihmal edilen Türk kadınının toplumdaki yeri de değişmeye başlamıştı. Kültürlü, bilgili, modern Türk kadını yetiştirmeye yönelik ilk eğitim kurumlarından biri, Ankara’da 1928’de açılan İsmet Paşa Kız Enstitüsü’ydü. Kendilerini geliştirmeleri amacıyla muallim ve öğrencilerini belirli zamanlarda yurtdışına gönderen enstitü için Mart ayı önemliydi. Muallimler o ay Fransa’da açılan moda evleri ve salonlarını görmeye gidiyor, dönüşte Avrupa’nın moda esintileri enstitü öğrencilerine rehberlik ediyordu.

    FOTOĞRAF: OTHMAR PFERSCHY / İSTANBUL MODERN ARŞİVİ

  • Onun gibi diyar olmaz

    Onun gibi diyar olmaz

    BAĞDAT: İslâmiyetin önemli kültür merkezlerinden. Abbasî Halifeliğinin başkenti. 1534’te Sultan Süleyman’ın Irakeyn seferinde Osmanlı sınırlarına katıldı. Kent ve çevresindeki kutsal yerlere Sünnîler kadar Şiîlerce de değer verildiğinden, 1623’te İran Şahı I. Abbas tarafından işgal edildi. Ancak Sultan IV. Murad, 1638 seferiyle şehri ikinci kez aldı. 18. yüzyılda Osmanlı yönetimi giderek zayıfladığından yerel Kölemenler kente ve çevresine egemen oldular. II. Mahmud’un saltanatında ve sonrasında Osmanlı kimliğini yetkin valiler güçlendirdi. Bu durum1917’deki İngiliz işgaline kadar sürdü. Bağdat, Irak-ı Arab denen ülkenin ve Bağdat eyaletinin merkeziydi. Sancakları: Hile, Zenk-âbâd, Rumahiye, Aneh, Cengule Cevazir, Bayat, Semavant, Dertenk, Derne, Vâsıt, Kerend, Demirkapu, Karaniye, Kabur, Geylân Alişâh’tı. Umâdiye Hükümeti ise yurtluk ve ocaklık konumundaydı. 

    BAĞDAT DEMİRYOLU: İstanbul’u Bağdat’a bağlayacak bu hattın yapımına 1878’de başlandı. Sultan II. Abdülhamid’in padişahlık görevine gelir gelmez başladığı ve en önem verdiği projelerinden biriydi. Alman Deutsche Bank ile Anadolu Demiryolu Şirketi 931 km’lik ilk bölümü 1895’te tamamladı. Konya’dan başlanan ikinci aşama 15 yıl sürdü ve 1037 km’lik bir bölümü bitirilse de 1918’de Dünya Savaşı sona ererken, demiryolu henüz Nusaybin’e ulaşmış bulunuyordu. 

    BAĞDAT KÖŞKÜ: Topkapı Sarayının mimari ve sanatdeğeri yüksek iç köşklerinden, IV. Murad’ın 1639’da Bağdat’ı fethi anısına yaptırdığı köşk. Köşkün içindeki süslemelerin tamamlanması IV. Murad döneminden sonrasını bulmuştur. Padişahın tekliğini ve dünya egemenliğini simgeleyen tek kubbe, tek mekân, tek ocak, tek askı vurgulamalarının en mükemmel tasarımıdır. Sonraki padişahlar, günlük çalışma ve kabullerini, meşveret toplantılarını, eğlence programlarını, iftar ve akşam yemeği servislerini, arada aileleriyle buluşmalarını burada yaparlar, burada fasıl dinler, kitap okurlar, Enderûn içoğlanlarının müsamere ve gösterilerini izlerlerdi. Köşkte bir padişahla ilgili son anı, VI. Mehmed Vahideddin’in cülûs için saraya geldiğinde, tören öncesinde heyet-i vükelâca (bakanlar kurulu) burada karşılanışıdır. 

    Bağdat, “Camiler şehri”nden bir görünüm, 1919. 
  • Sözün başladığı yerdeyiz

    Sözün başladığı yerdeyiz

    Türkiye’de bu cümleyi değil de zıddını duymaya alışığız. Türkiye’de basının ne kadar tarihi varsa o kadar da basına yasağın tarihi vardır dersek herhalde abartmış olmayız. Gerek yönetenler, gerek yönetilenler olarak basınla “kavgalı” olmayan bir kesimimizi bulmak zor. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü tarafından hazırlanan kitapta, “idare etmek” durumunda kalan basının öyküsü anlatılıyor. Zira basın için söz bitmemeli, bitirilmeye çalışılsa, bastırılmaya çalışılsa da o bir yerlerden kafa çıkarmalıdır. Tıpkı kitabın giriş yazısında Veli Polat ve Esra Arca’nın Atilla İlhan’ın Kurtlar Sofrası’ndan alıntıladığı gibi “Gazeteciyim ben!” demelidir. Taha Toros’tan Yıldız Sertel’e, Hıfzı Topuz’dan ve İlhan Selçuk’a, Fikret Otyam’dan Ara Güler’e, Metin Erksan’a, Sami Kohen’e ve Betül Mardin’e, daha nice duayen gazetecinin anılarından hazırlanmış zengin ve ayrıntılı bir derleme olan bu çalışmalar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basıldı. Türkiye Sözlü Basın Tarihi 3 ciltten oluşuyor, fakat önsözde geçen “şimdilik 3 cilt” ifadesi, bu değerli çalışmanın devamına niyetli olunduğunun da müjdecisi. 

    İki dev eser, yeniden… 

    Tarihin en büyük devletlerinden Osmanlı Devleti, tarihin en karmaşık hukuki sistemlerini uygulamış bir devlet. İnsanlığın en önemli devlet tecrübelerinden biri ve yalnızca bir Ortaçağ imparatorluğu değil aynı zamanda modern zamanlara dek varlığını sürdürebilmiş bir bakiye. Ömrünü bu konuya adamış rahmetli Halil İnalcık hocamızın Osmanlı’da Devlet, Hukuk ve Adâlet (2000) isimli kitabı ve İlber Ortaylı hocamızın Osmanlı Devleti’nde Kadı isimli (1994) kitabı tamamen bu bakiyeyi diğer insanlar için kullanılabilir kılmaya yoğunlaşmış iki enfes eser. Yayıncılıkta tecrübeli bir ekibin yeni bir adla, Kronik Yayıncılık markasıyla bizlere ulaştırdığı kitapların uzun süredir baskıları bulunamıyordu. Yayınevi onları yeniden basarak Osmanlı Tarihi dizisini başlattı. Halil Bey önsözünde, bu kitabı okuyanların Osmanlı Devleti’nin birçok milleti ve dini nasıl birarada tuttuğunu ve nasıl idare ettiğini öğrenmiş olacaklarını söylüyor. İlber Hoca’nın kitabı ise Osmanlı Devleti’nde kadılık fonksiyonunun padişahlara kadar uzanan ve paylaştırılan yapısını anlatıyor. Artık bir klasik olan kitap, sadece hukuk veya idarî bilim fakültelerine değil, her eve lazım. 

    Tarihi düşünmek üzerine 

    Yazarımız Ahmet Kuyaş, 2009 – 2015 yılları arasında dergimizde yayımlanan “irili ufaklı yazılar”ını derleyip bir kitap haline getirdi. Kırmızı Kedi Yayınevi’nin Tarih dizisinden raflara yerleşen bu kitabın adı Tarihi Düşünmek. Kitaba neden bu adın verildiğini ve bunun ne anlama geldiğini Kuyaş’ın kitabının hemen başına düştüğü önsöz mahiyetindeki giriş yazısında görüyoruz. Zira tarih dediğimiz bilim, bir çeşit paket bilgi servisi değil, bir düşünme alanı… Kuyaş da temel amacının ve dersleri de dahil olmak üzere öğretmeye çalıştığı şeyin “bir miktar tarihsel bilgi” değil, “tarihi düşünmek” olduğunu belirtiyor. Bu bakımdan Tarih’in, pürüzlü ya da pürüzsüz, bileşke ya da saf bir anlatı olmaktan ziyade, canlı ve güncel olmak koşuluyla bir ‘anlama’ olduğunu söylüyor Kuyaş. Tarihi Düşünmek, hocanın dergimizde yayımlanan yazılarını biraraya getirirken, birçok güncel tartışmaya da giriyor; bizleri düşünmeye davet ediyor. 

  • NAZIM’IN TARİHİNİ YENİDEN YAZANLAR

    NAZIM’IN TARİHİNİ YENİDEN YAZANLAR

    Memleketten, devrimden, hapisten, çileden, sıladan, hasretten, hayattan, aşktan ilham aldı Nâzım, sadece büyük şair olmakla kalmadı, arkasından gelen sanat ve fikir insanları için büyük bir esin kaynağı oldu. Yaratıcılığının tohumları Nâzım’ın izinden yürüyenlerde; yazarlarda, şairlerde, ressamlarda, heykeltraşlarda, oyuncularda, müzisyenlerde, sinemacılarda filizlendi, çiçeklendi, meyve verdi. Nâzım’ın tarihi onlarla yazılmaya devam etti. “Nâzım’ı Yazanlar” kitabı ve sergisi, onun hakkında eser veren 121 değerli insanı, onların Nâzım hakkındaki düşüncelerini, hissiyatlarını, Nâzım’dan esinlenerek ürettiklerini bir araya getiriyor. “Nâzım’ı Yazanlar”dan sizin için derlediğimiz portreler… 

    FOTOĞRAFLAR: ATTİLA DURAK, KEMAL ASLAN, ERSİN İLERİ 

    HIFZI TOPUZ Yusuf Ziya Nâzım’a; “Gelin Anadolu’ya kaçalım, dedi. “Kim kim?” “Faruh Nafiz, Orhan Seyfi, Halide Nusret, Vâlâ, sen ve ben, belki birkaç arkadaş daha.” “Kabul, ben varım elbette. Nasıl yapacağız?” “Orasını sen bize bırak!” “Sana güveniyorum.” Hava Kurşun Gibi Ağır, Remzi Kitabevi, 2011, s-14-16
    DOĞAN HIZLAN “Kendi eserleri kadar-ondan bile çok-başkalarının eserleri üzerine düşünceleri, seçtikleri önemliydi. Çünkü başkalarını anlatırken, beğenirken, eleştirirken, överken, yererken, ince alayın süzgecinden geçirirken, dolaylı yoldan onun edebiyat üzerine düşüncelerinin bir bölümünü daha öğreniyorsunuz.” Nâzım Hikmet’in Düzyazılarında Şiire, Edebiyata Bakışı/ Nâzım Hikmet: Zu Seinem 100. Geburstag-Doğumunun 100. Yıldönümünde, hazırlayan İmdat Ulusoy, Verlag Anadolu, 2002. 
    GÜLSÜM CENGİZ “Nâzım Hikmet insanın insanı sömürmediği, kadın ve erkek cinsinin birlikte özgürleştiği, aydınlık bir dünyanın sosyalist bir toplumda gerçekleşeceğine inanmış, böyle bir yaşamı özlemiş ve bu uğurda örgütlü mücadelenin içinde bulunmuş bir ozandır.” Kadınlar İçin Söylenmiştir, Evrensel Basım Yayın, 2012. 
    MÜSLİM ÇELİK “Ayışığı içe işler saman sarısı şiirin Bulutlar bak ki gölgelerini bırakırsa Kıyıda küçük balıkçı nişan almak için Dalgaları giyindirip kayalara asmış” Nâzım Hikmet Yahşi Güzel, Artshop Yayıncılık, 2008. 
    İBRAHİM BALABAN “Nâzım’ın portresini güzel olarak boyamak hüner değildi… Çünkü o zaten güzeldi…” Nâzım Hikmet ve Biz, Milliyet Yayınları, 1998. 
    CENGİZ BEKTAŞ “Mimarlık, bilinen gerekçelerle daha önce var olmamış bir yapıt ortaya koyuyor. Şiir, bilenen sözcüklerle yeni bir duyguyu, kavramı, bilinmeyeni ortaya koyuyor. Kısacası ikisi de yoktan var edebiliyorlar. Bu ortak yönü Nâzım Hikmet, 90 yıl önce saptıyor…” Nâzım Hikmet’in Mimarlığa Bakışı, Yem Yayınları, 2016.
    AYFER TUNÇ “O büyük devrimci şair, Nâzım Hikmet’i “hiç” olmaktan çıkaran ve aynı zamanda kadınlarla ilişkilerinde yine “hiç” kılan şey, aşk değil mi?”. Nâzımsever Küçük Komünistin Hikayesi/ Nâzım Hikmet: Zu Seinem 100. Geburstag-Doğumunun 100. Yıldönümünde, hazırlayan İmdat Ulusoy, Verlag Anadolu, 2002. 
    GENCO ERKAL Sahneye koyup oynadığı Kerem Gibi (1974), Sevdalı Bulut (1991), Nâzım’ın Armağanı (2002), Yaşamaya Dair (2013) ve Güneş’in Sofrasında’da (2016) Nåzım’ın şiirlerini oyunlaştırdı. Yunus Emre Oratoryosu’nda ve Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni kitaplarında Nâzım’ın şiirlerini seslendirdi. 
    ALPER ÖZBEK “Fransa’da yazılmış olsaydı insan manzaraları En çılgın varoşların en çılgın ihtilâl işçileri Ve ikinci büyük savaşın komünist direnişçileri Kaç bin kitap olurlardı kimbilir” Nâzım Hikmet Destanı, Siyah-Beyaz Kitap, 2014. 
    ORHAN PAMUK “Ben lise iki öğrencisiyken 1968’de Nâzım Hikmet’in Kemal Tahir’e Mahpushane’den Mektuplar’ı yayımlandı. Çok dikkatle okuduğum bu kitap, bana hayatta yolumu ararken yardımcı olmuştur”. Nâzım Hikmet, Notos 50, 2015. 
    AYŞE KULİN “Çok da düşünmüşümdür, neden “kurtuluşa” dair yazılmış başka hiçbir şiirin Kurtuluş Savaşı Destanı’nı aşamadığını ve şu sonuca varmışımdır: Ülkesinin kaderini değiştirmeye soyunan, yürekli, ufuklu genç bir adamın başlattığı onurlu savaşı, böylesine içtenlikle, ancak dünyanın kaderini değiştirmeye soyunan yürekli bir şair yazabilirdi, şair kendi kavgasını hicranla noktalamış olsa da!” İçimde Kızıl Bir Gül Gibi, Everest Yayınları, 2015. 
    ZÜLFÜ LİVANELİ “Nâzım Hikmet, doğru bildiği yoldan ayrılmadan, emeğe ve işçi sınıfına inancını yitirmeden yaşadı, düşüncelerine ihanet etmeden bir devrimci olarak öldü…” Edebiyat Mutluluktur, Doğan Kitap, 2012. 
    MÜJDAT GEZEN “Moskova’da ünlü kişilerin yattığı “Novodeyvici” mezarlığı vardır. Mezarlıktan çok bir anıtlar müzesidir burası. Büyük demir kapıdan az yürüyün, karşınıza bir alan çıkacak, alanın hemen solunda bir granit taş göreceksiniz. Üzerinde Nâzım Hikmet’in yürüyen bir siluetini göreceksiniz, kararlı adımlarla…Üst köşesinde de kendi el yazısıyla yazılmış gibi “Nâzım” diyen imzası… Baş ucunda koca bir ağaç ve gölgesi…” Çizgilerle Nâzım Hikmet, Müjdat Gezen-Savaş Dinçel, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Yayınları, 1995. 
    GÜNDÜZ VASSAF “Şiirin her kelimesi film şeridi. Böyle bir eser nasıl mı yazılır? Şair gücünü aşktan alır. “Yaşamam mümkün değildir,” der, “Ağaca, ormana, insana/Âşık olmadan.” Nâzım, Aylak Adam, 2015. 
    ARA GÜLER “Bana dediler ki, Hayat mecmuası’ında çalışıyordum. Yahu Nâzım Hikmet hapisten çıkmış. Baba Gelembevi’nin çevirdiği bir filmde tarihi advisorlar yapıyor, tarihi düzeltmeleri yapıyor. Filmin adı Lale Devri. Şimdi demek film çekilecek. Sabahtan Nâzım da gidecek, burası öyle değil böyle olmalı diyecek…” Nâzım’ın Evinde, Vera’nın Sofrasında, hazırlayanlar Melih Güneş ve Arif Keskiner, Mitos Boyut Yayınları, 2016. 
    ALİ ÖZGENTÜRK “Son şiirlerinden biri olan “Cenaze Merasimim” tek başına bir kısa film atmosferi taşır. Kendi cenazesini izleyen bir kamera gibidir…” Nâzım Hikmet’in Kamerası/75. Doğum Yılında Nâzım Hikmet’e Armağan, Türkiye Yazarlar Sendikası Yayınevi. 
    ARİF KESKİNER “O gün Nâzım ve Vera’nın birlikte yaşadıkları evlerine biz, Moskova Film Festivali’ne katılan Türk Sineması ekibinden Nâzım’ı seven bir grup arkadaş gitmiştik. Takvimin en üstüne “Dünyanın en güzel Saman Sarısına saygıyla” diye yazıp altına bütün ekip imza atmıştık…” Nâzım’ın Evinde, Vera’nın Sofrasında, hazırlayanlar Melih Güneş ve Arif Keskiner, Mitos Boyut Yayınları, 2016. 
    FAZIL SAY Şairin 100. Doğum yıldönümü için 2002’de Nâzım Oratoryosu’nu besteledi. Aspendos antik tiyatrosunda canlı DVD kaydı yapılan eserin şiirlerini Genco Erkal seslendirdi. 
  • Kâtip Çelebi’nin mezarına bile sahip çıkamadık

    Kâtip Çelebi’nin mezarına bile sahip çıkamadık

    17. yüzyılın ünlü âlimi Kâtip Çelebi’nin bugünkü mezarı semboliktir. Hakiki mezartaşı 40’lı yılların ikinci yarısındaki çalışmalar sırasında maalesef tahrip olmuş, bu kültür abidesinin hatırasına yeterince sahip çıkamamışızdır.  

    H. NECDET İŞLİ

    Tarihte tanınmış, önemli kişilerin kendileri kadar mezarları ve o mezar üzerindeki yazıtlar da önemlidir. Osmanlılar özellikle padişahları ile devlet büyüklerinin mezarlarına ve yazıtlarına fevkalade önem vermiştir. Bu durum bir gelenek olarak yüzyıllarca sürdürülmüş, kimilerine türbe kimilerine ehemmiyetli mezartaşları yaptırılmıştır.

    Tüm mimari eserlere şamil olan koruma konusu dahilinde mezarların da bir kısmı korunmuş, ne yazık ki bir kısmı ise korunamamış, tahrip olup yok olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı olan İstanbul, mezarlıklar konusunda ne yazık ki bütünüyle korunabilen şehirlerden değildir. Belki yoğunluktan, göç almaktan, belki devamlı değişime tâbi tutulan mimari tercihlerden, belki de kolaylıkla sökülüp taşınabilir mimari parça olarak görülmesinden dolayı, mezartaşlarımız talana uğramıştır. Üzüntü verici bu realite sebebiyle, şehirde yeni açılacak yollar gündeme geldiğinde en azından mezarlıklar için istimlak kararları kolaylıkla alınmış ve İstanbul’un bir çok mühim mezartaşı ve mezarlığı yok edilmiştir. 

    Kâtip Çelebi dünyaca tanınan bir âlimdir. Hakkında yüzlerce kitap yayımlanmış. Ancak eserleriyle ilgilenildiği kadar mezarı ile ilgilenilmediği, onun mezarının yol açma bahanesi ile tahribata uğratılmış bulunduğundan bellidir. Kâtip Çelebi’nin esas mezarı ve taşının fotoğrafı ilk defa 1941’de yayımlanan Keşfü’z-zünûn isimli eserinin birinci cildinin 17 ila 20. yaprakları arasında yayımlanmıştır. (Keşf-el-Zunun; Katip Çelebi’nin eseri. 1. ve 2. Cilt, Hazırlayanlar: Ord. Prof. Şerefettin Yaltkaya, Kilisli Rifat Bilge., Keşf-el Zunun, Zeyli İzah al-Maknun fi al-Zayli ‘Ala Kaşf al-Zunun ‘An Asami al-Kutubi va’l Funun; Bağdatlı İsmail Paşa’nın eseri, 1 Cilt Haz.: Ord. Prof. Şerefettin Yaltkaya, Kilisli Rifat Bilge, 2. Cilt Haz.: Rifat Bilge.) 

    30’lu yıllarda Katip Çelebi’nin orijinal mezartaşı. 

    Yayın, Şerafettin Yaltkaya ve Kilisli Rifat Bilge tarafından yapılmıştır. Burada kullanılan fotoğraf, Encümeni Osmani cam fotoğraflarındandır. Yayımlandığı 1941 yılından çok daha önce çekilmiş bir fotoğraftır. Daha sonra Kâtip Çelebi’nin tahrip olan mezartaşı, Server İskit tarafından çıkarılan Aylık Ansiklopedi’nin (Aralık 1946) 3. cildinin 971. sahifesinde (6,5×8,5cm.) ölçüsünde bir fotoğraf olarak yayınlanmış ve fotoğrafın altına “Kâtip Çelebi’nin Vefa’daki harap kabri – BİR TÜRBE İNŞAASI İÇİN HAZIRLIKLAR İKMAL EDİLMİŞTİR” yazılmıştır. 

    Yıllar sonra Nisan 2003’de Prof. Dr. Semavi Eyice “Ünlü bir ilim adamının mezarı” başlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yayımladığı İstanbul Bülteni dergisinin 10. yıl sayı: 167, sahife 16-17’de, İstanbul’un gereksiz yere yok edilen eserleri dizisinin onaltıncısında Kâtip Çelebi’nin mezarının eski haline dair, daha sonraları 1946’da çektikleri fakat orijinal taşlarının kalıntıları durur halde fotoğrafını yayınlamıştır. 

    Eyice Hoca bunun yanında mezarın 1960’daki açık türbe şekline sokulmuş halini gösteren bir fotoğraf daha yayımlamıştır. Bu şair Necati Bey’in mezarı ile yan yana koyulduğu devredir. Ve buradaki Kâtip Çelebi’nin mezarı artık semboliktir. Rahmetli üstadım Fazıl Ayanoğlu ifadesiyle altında kemikleri yoktur. Çünkü tahrip edilen mezardan kemiklerin nakil işlemi yapılmamıştır. 

    İstanbul’un sayılı tahribatlarından olan İMÇ Blokları inşaası sebebiyle, Küçükpazar Nahiyesi’nin büyük bir bölümü, Molla Hüsrev Mahallesi ile Hacıkadın Mahallesi’nin Zeyrek semtine bağlanan Osmanlı sivil sit sahası toptan imha edilirken, Kâtip Çelebi’nin kabri de bu tahripten nasibini almıştır. Halbuki 7 Ağustos 1959 tarihli ve 1171 nolu Eski Eserler ve Anıtlar Kurulu kararı “İstanbul’un ilk kadısı ve ilk belediye reisi olan Hızır Bey’in ve Şair Necati Bey’in ve dünyaca maruf Katip Çelebi’nin mezarlarının değiştirilmesinin “ASLA CAİZ OLAMIYACAĞINA” ve bu sahaya “HİÇBİR SEBEP VE SURETLE EL SÜRÜLMEMESİ GEREKTİĞİNE İTTİFAKLA” (Oybirliği ile) karar vermiş bulunuyordu. 

    17 ünlü ve uzman ismin imzasından oluşan bu karar esnasında, kurul başkanı Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Tahsin Öz idi. Kararda adı geçen üç meşhur Osmanlının kabirleri ayrı ayrı yerlerde iken, birbirine yakın bu kabirleri Fatih Cami mezarlığına nakil ile bölgeyi mezarlıklardan temizleme dilekçesine kurul “hayır” demiştir. Sebepsiz yıktırılan Voynuk Süca Cami haziresinden bakiye ve Hızır Bey’in Fatih devri taşı bırakılmış ancak şair Necati Bey’in kemikleri ile mezarı nakledilmiş, Kâtip Çelebi’nin kabri ve taşı tamamen, mezarın bulunduğu sıbyan mektebi haziresi de olduğu gibi yok edilmiştir. Halbuki bu sıbyan mektebi haziresi ve duvarları 1952 de tamir edilip, duvarına “Katip Çelebi – Hacı Halife / Ortaçağlardaki ilim inkılabını müsbet ilimler ve hür fikirler yoliyle Türkiyeye ilk tanıtan cihanşümul büyük bir şöhrete sahib Katip Çelebi Mustafa bin Abdullahın ruhu için Fatiha. Doğumu 1017 Hicri – Vefatı 1067. Kabrin yeniden tanzim ve ihya tarihi: 1952. Efrenci” şeklinde yazılı yeni bir kitabe konulmuş idi. 

    Orijinal mezartaşı ve şimdiki mezar Katip Çelebi’nin tahrip olan orijinal mezartaşının eski hali ve müzeye kaldırılan parçaları. Bugün İMÇ Blokları içerisindeki mezartaşı ise sonradan yapılmış. 

    Mezarın yok edilmesi 

    Mezar yok edilip Kâtip Çelebi’ye makam mezarı olarak bir mezaryeri yapıldıktan sonra bu kitabe de taşıtılıp açık türbe duvarına monte edilmiştir. Katip Çelebi’nin 1918 yılı Vefa semti yangınında çatlayıp tahrip olmuş üstüvane stildeki mezartaşlarından baştaşı 140cm. boyunda olup üstten 43cm’lik kısmı demir çembere alınarak korunmuştur. Bu korunan kabrin tahribinden sonra Kâtip Çelebi mezarından arta kalan, orijinal bu 43cm. boydaki taş parçası günümüzde Saraçhanebaşı’ndaki halen kapalı olarak durmakta olan Vakıflar Genel Müdürlüğü, Vakıflar İnşaat ve Sanat Eserleri Müzesi’nde (envanter no: 1032’de) kayıt ve koruma altına alınmış bulunmaktadır. 

    Katip Çelebi’nin 15. ve 16. yüzyıl taşlarında görülen Rumî motiflerle (Üç iplik Rumî) bezeli klasik mezartaşı yerine, bugünkü Katolik ruhban sandukası görünümündeki lahid mezarı ve orjinaliyle hiç benzerliği olmayan kitabesi tezadlar yumağını oluşturuyor. Nitekim Prof. Dr. Semavi Eyice Hoca da makalesinde “Kırık mezartaşının tamamını aramak ve bunu ihya ederek sahibinin şöhretine uygun bir şekle sokmak kimsenin aklına gelmedi, bugün altında Katip Çelebi’nin kemiklerinin bile olup olmadığı bilinmeyen bir yerde, üzerinde Kâtip Çelebi’nin adı olan taş görülür. Buraya hiç değilse kırık mezartaşının konulmayışına anlam vermek mümkün değildir” demektedir. Kâtip Çelebi’nin hatırasına daha saygılı olunabileceği temennisiyle… 

  • 47 senelik ömründe benzersiz eserler yaratan bir Çelebi!

    47 senelik ömründe benzersiz eserler yaratan bir Çelebi!

    Kâtip Çelebi’nin en bilinen eseri, bir coğrafya kitabı olan meşhur Cihannüma. Ancak yazarın Batı’ya tesir etmiş en önemli eserlerinin başında, dönemin Doğu dünyasındaki tüm kitaplarının bibliyografyasını teşkil eden Keşfü’z Zünun geliyor. Prof. Dr. Celal Şengör, müzayededen aldığı bu eşsiz kitabın macerasını, Katip Çelebi’nin kısa hikayesiyle birlikte okurlarımıza anlattı. 

    CELAL ŞENGÖR

    “Kâtip Çelebi Atlas Minor’u görüyor. Mercator atlaslarının bir büyüğü, bir küçüğü var; bu küçüğü, yani bir Dünya Atlası. Latinceden çevirisini yaparken, Avrupa’yı bilmesinin lazım olduğunu fark ediyor. Olabildiğince Avrupalı kaynak toplamaya çalışıyor. Fakat bu arada Kâtip Çelebi’nin bilmediği bir şey var, çok ilginç: İslâmi kaynaklar! Bunu ilk defa Fuat Sezgin Hoca fark ediyor. Dedi ki “Bu adam meraklı bir adam, bir şeyler öğrenmek istiyor fakat İslâmi kaynakları bilmiyor”. 

    Halbuki İslâmi kaynaklarda muazzam miktarda coğrafî bilgi var. Çünkü bir akademisyen değil Kâtip Çelebi, meraklı bir adam. Bir müptedî. Yani Mükremin Halil İnanç’ın hakkında söylediği bir laf vardır ki çok doğrudur; “Kâtip Çelebi bizim için büyük bir adamdır. Ama zamanının bir Descartes, bir Leibniz gibi dâhileri ile karşılaştırırsan müptedî bile değildir” diyor. 

    Ama Kâtip Çelebi’nin önemi, elde ettiği bütün bilgileri halkıyla paylaşmak için durmadan kitap yazmış olması. Fakat bu kitaplardan en önemlisi, Batı’ya da tesir etmiş olanı Keşfü’z Zünun’dur. Keşfü’z Zünun bir bibliyografya. Bütün Doğu âleminde ne kadar kitap varsa bunların hepsinin künyesini burada toplamış biraraya. Seferlere gittiğinde, herhangi bir şehre gittiğinde, camiye gidiyor, kütüphanelere gidiyor, oradaki tanınmış kişilerden rica ediyor, bakıyor, elinde ne varsa kaydediyor. Ve Osmanlı İmparatorluğu’nda ulaşabildiği ne kitap varsa listesini çıkartıyor. Ve bundan koskoca bir kitap oluşuyor. Bu bir referans kitabı, bir bibliyografya… Ve Bibliothèque Orientale ismiyle Batı’da yayımlanıyor. 

    Böyle bir şey daha sonra yok, Keşfü’z Zünun muazzam bir şeydir. Buna yapılmış ancak bir-iki tane ilave vardır. Bende var Keşfü’z Zünun, çünkü bunu Milli Eğitim Bakanlığımız bastı, Arapçasını. Arapça yazılmış çünkü, Türkçe’ye de çevilmemiş. Ne gerek var! Yabancılar yaptılar, Fransızcası var, esas çevirisi Almanca, fakat Türkçesi yok. Ama, o zaman milletin ihtiyacı da yok tabii. Yani entelektüel takım zaten çat-pat Arapça ve Farsça öğreniyor. 

    Prof. Dr. Celal Şengör’ün müzayededen aldığı ve kimsenin ilgilenmediği Keşfü’z Zünun kitabı ve meşhur Cihannüma’nın orjinali. 

    Peki bu önemli esere rağmen neden Kâtip Çelebi’nin Cihannüma kitabı öne çıktı? Çünkü bu kitap bir coğrafya kitabı ve milletin rahatça okuyabileceği bir metin. İçinde haritalar var, gök resimleri var, milletin açıp bakacağı bir şey. Keşfü’z Zünun bir liste, âlimsen kullanırsın. Ama değilsen n’apacaksın onu… O yüzden Kâtip Çelebi Cihannüma ile biliniyor. Cihannüma’nın önemi, Osmanlıların çağı yakalama teşebbüsünü yansıtmasıdır. 

    Keşfü’z Zünun’un bendeki orijinali Köprülü’nün kütüphanesinden çıkma. Bunu müzayeden alış hikayem de şöyle… Raffi Portakal bana müzayede katalogunu gönderdi. Açtık katalogu, bu arada ben Viyana’ya gidiyordum. Eşime dedim ki, “bu kitabı alacağız, 100.000 Dolar’a kadar yükselebilir, çekinme…” Sonra Oya aradı beni Viyana’da odamda yatarken. “Gözün aydın” dedi “60.000 liraya aldık”. Ben de “ucuza almışsın” dedim. Oya gülmeye başladı, “Ne 60 bini 12 bine aldık, açılış fiyatına!” dedi. Kimse ilgilenmemiş! İstanbul’a döndükten sonra Raffi’yi aradım, “Celâl, ben de anlamadım. Çünkü ben bütün büyük alıcılara, Cumhurbaşkanlığı’na Milli Kütüphane’ye hepsine haber verdim, katalogu da gönderdim” dedi. Bu olacak iş değil! Orijinal, el yazması kitap! Bu el yazması, Köprülü’nün kütüphanesinden çıkma ve Teschner, “Osmanlı Türklerinde Coğrafya” makalesinde bundan bahsediyor. Böyle bir şey kaçar mı?.. 

    Ben sana bir şey söyleyim mi? Biz bugün Kâtip Çelebi de olamayız. Yani adam Osmanlı ortamının kurbanı. Meraklı ama karşılığı yok, çevre yok. Öğrenmek istiyor. Öğrendiğini de anlatmak istiyor. Cihannüma da, Keşfü’z Zünun da az bir iş değil o ortamda ve 47 senelik bir ömür içerisinde”. 

  • Savaşın yıktığı 1000 yıllık minare

    Savaşın yıktığı 1000 yıllık minare

    İslâm mimarisinin en eski ve değerli yapılarından Halep’teki Ulu Cami’nin minaresi, içsavaş koşullarında dört sene önce tamamen yıkılmıştı. 1090 yılında Selçukluların ayağa kaldırdığı bu meşhur minare ve caminin son hali, bölgeye giden gazeteci Fehim Taştekin’in fotoğraflarıyla ortaya çıktı. 

    AYŞE DENKNALBANT 

    8. yüzyıldaki Şam Emeviye Camii ile çağdaş olduğu kabul edilen ve İslâm mimarisi içinde önemli bir yeri olan Halep Ulu Camii, Halep Kalesinin batısındaki eski Bezzazlar Çarşısı’nda yer alan külliyenin içinde bulunmaktadır. Emevi halifesi Süleyman b. Abdülmelik tarafından 715-716 yıllarında yaptırılan ilk yapı tahrip olmuştur. Caminin günümüze ulaşan en eski kısmı, 1090 yılında Selçuklu sultanı Melikşah’ın kapsamlı bir onarım esnasında ele aldığı minareydi. Sonrasında bir yangında tekrar harap olan cami, Nureddin Zengi’nin emriyle yeniden yaptırılmış ve bu inşa faaliyetinde minaresi korunmuştu. Memlûklu döneminde de tonozlarda, kubbelerde ve avlu revaklarında çeşitli onarımlar yapılmış olan yapıda, Osmanlı döneminde III. Murat ve II. Abdülhamid tarafından da çalışmalar yaptırılmıştı. 

    Bugün ise içsavaşın en çok zarar verdiği tarihî yapılardan Halep Ulu Camii’nin yıllara meydan okuyan tarihî minaresinin yerinde yeller esiyor! 

    Büyük bir revaklı avlunun güneyinde yer alan cami (harim mekânı), enine gelişen dikdörtgen şemada. Kare kesitli payelere oturan çapraz tonozlarla örtülü ve mihraba paralel üç nefli yapıda, orta nefte mihrap önünde kubbe bulunmakta. Mihrabın solunda, şebekeli bir ziyaret penceresi ile cami mekânına bağlanan ve Hz. Zekeriyya’ya izafe edilen türbe yer almakta. Caminin taçkapısı siyah, beyaz ve sarı renkli taş kullanımı ile geometrik geçmeli düzende, yerel Suriye mimarisi özellikleri gösteren süslemeler görülmekteydi. Camiyi ve revakları çatı seviyesinde dolaşan taş konsollar ve dendanlar da dikkat çekiyordu. 

    Caminin avlusu ile etrafındaki revaklar oldukça gösterişli mekânlardı. Avluya girişi sağlayan üç kapıdan kuzeybatı ve doğudakiler derin eyvan şeklinde olup batıdaki daha küçüktü. Kuzeybatı kapı da iki renkli taş süslemeli ve üç dilimli kapı açıklığının üzerinde yine renkli taşla oluşturulmuş geometrik örgülü süslemesi vardı. Avlunun beyaz mermer zemini üzerinde renkli taşlarla geometrik kompozisyonlar oluşturulmuştu. Zengi, Memlûklu ve Osmanlı dönemlerinde onarımlar gören revaklar, mimari düzenleme olarak farklı özellikler göstermekteydi. Ayrıca revak kemerlerinin bazıları da zigzag desenli geometrik motiflerle süslenmişti. Avluda bulunan iki şadırvan, altı sütunun taşıdığı kubbeli düzende idi. 

    Tarih de katledildi 2013’ün Nisan’ında yıkılan Halep Ulu Camii’nin minaresi, 1000 yıllık bir kültür mirasıydı (altta). Gazeteci Fehim Taştekin, Ocak başlarında Halep’ten geçti ve yıkımın boyutlarını twitter’da sergiledi (üstte ve altta).

    2013 senesine kadar caminin kuzeybatı köşesinde avlu duvarları üzerinde yükselen minare, kesme taş malzemeyle örülmüş olup kare planlıydı. Dikdörtgen prizma kaidesiyle birlikte altı kattan oluşan minarenin her katı silmeli çerçevelerle diğerinden ayrılmıştı. Minarenin cephelerinde kabartma rozetler, sütunçelerle taşınan dilimli kemer motifleri ve kufi kitabe kuşakları süsleme olarak yer almıştı. Kitabelerden minarenin inşasına sultan Melikşah zamanında başlandığı ve Sultan Tutuş zamanında bitirildiği anlaşılmakta idi. Buradaki kitabelerde ayrıca çeşitli sureler vardı. 

    Suriye’de 2011 senesinde başlayan içsavaşta Halep Ulu Camii de diğer anıt eserler gibi büyük zarar gördü. 2013 senesi Nisan ayında ise Selçuklu medeniyetinin Halep’teki en önemli simgelerinden biri olan Ulu Camii’nin minaresi tamamen yıkılarak yok oldu. 

    Kitabelerinde Selçukluların Suriye’deki hâkimiyet dönemine ait önemli bilgiler içeren, ayrıca süslemeleriyle dikkat çeken, şehrin neredeyse her yerinden görülebilecek bir konumda yer almakta olan minarenin günümüzde tamamen yok olması, savaşın insanlar üzerindeki yıkım etkisinin yanı sıra, kültür varlıkları için de nasıl tahrip edici olduğunu bize acı şekilde göstermektedir. 

  • “İslâmcı” olmak “İrancı” olmaktı…

    “İslâmcı” olmak “İrancı” olmaktı…

    İran’da yükselen gerginlik 1979 kışında çatışmalara dönüşmüştü. İran şahı 16 Ocak’ta Kahire’ye kaçtı. Sürgündeki Ayetullah Humeyni yurda döndü ve 11 Şubat’ta iktidara geldi. Humeyni’nin demokratik söylemleri ve “İslâm-hümanizm sentezi” muhalefetin merkezini oluşturuyordu. Ancak devrimden sonra acımasız bir dikta rejimi kuruldu. Batılı kaynaklara göre sayısı 8000’i bulan idam kararları, şah hükümetlerinin kurmaylarından genelev çalışanlarına, alkollü içecek satıcılarına ve hatta 15 yaşındaki çocuklara kadar ulaştı. Humeyni rejimi ABD’nin uyguladığı ambargo sonucu meydana gelen büyük ekonomik krizlere rağmen, dünyadaki İslâmcı kesimlerin ezici çoğunluğunun desteğini almıştı. “İslâmcılık” ve “İrancılık”ın aynı anlama geldiği yıllardı. Devrimin hemen ertesi günü Tahran Meydanı…

    FOTOĞRAF: KAVEH KAZEM

  • Oyundan sinemaya gelecekten geçmişe…

    Oyundan sinemaya gelecekten geçmişe…

    Assassin’s Creed video oyunu, uzun uğraşlar sonucu beyazperdeye taşındı. 15. yüzyıl İspanya’sında bir tarafta Müslüman emirlikler, diğer tarafta Katolik engizisyonu, Kristof Kolomb ve Tapınak Şövalyeleri, bizi günümüze bağlanan aksiyon dolu bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. 

    ERKİN PEHLİVAN 

    Assassin’s Creed, 2007’de ilk oyunu çıktığı andan itibaren kendine geniş ve sadık bir hayran kitlesi edinmiş, dünyaca ünlü bir video oyunu serisi. Bizi 12. yüzyıldan alıp, son oyunuyla Victoria dönemi Londra’sına taşıyan; her oyunu birbirinden başarılı bu seri, uzun uğraşlar sonucunda beyazperdeye aktarıldı. 

    Serinin hayran kitlesinin büyük çoğunlukla hemfikir olacağı üzere, en başarılı ve ilgi çeken oyunlar Rönesans Avrupasında geçen bölümlerdi. Karaktere hissedilen bağlılık, senaryo ve oynanabilirliğin bundaki etkisi yadsınamaz olsa da; en büyük etken hikayenin geçtiği zaman ve coğrafyanın, oyunun atmosferiyle olan inanılmaz uyumuydu. 

    Filmde ise yolumuz 15. yüzyıl İspanya’sına düşüyor. Başkarakterimiz Callum Lynch, günümüzde idam mahkumu bir suçlu. İdamının ardından, Animus yardımıyla, suikastçıların ezeli düşmanı olan Tapınak Şövalyelerinin arka planında yer aldığı Abstergo şirketi tarafından diriltiliyor. Abstergo’nun Callum’u diriltme amacı ise, atalarından olan Aguilar de Nerha isimli suikastçının anılarına DNA hafızası yöntemiyle erişmek. Callum, zaman yolculuğu yaparak geçmişe dönüyor ve Aguliar’ın anılarında kazandığı yetenekler sayesinde günümüzün tapınakçılarıyla mücadeleye hazırlanıyor. 

    Filmin yönetmeni Justin Kurzel ve başrolleri Michael Fassbender ile Marion Cotillard, 2015 yapımı “Macbeth” filminde de birlikte çalışmışlardı. Uyarlama büyük yankı uyandırsa da eleştirmenler tarafından çok beğenilmemiş ve başarısız görülmüştü. Bir Shakespeare uyarlaması yapmakta başarısız olsa da, yönetmen tarihî atmosferi yansıtmada başarılı bir iş çıkarmıştı. Justin Kurzel’in bu tecrübesi, oyun uyarlamalarının neredeyse hepsinin başarısız olmasını da göz önünde bulundurarak endişe uyandırsa da, serinin hayranları için umut vaadediyor. 

    Serinin yapımcısı Ubisoft, hikayenin tarihî gerçekliğe mümkün olduğunca uygun olması konusunda titiz bir firma. Film ile ilgili yaptıkları açıklamalarda da bu konuya önem verdiklerini duyurdular. Hikayenin geçtiği İspanya, bir tarafta Müslüman emirliklerin son döneminde diğer tarafta ise Katolik engizisyonun otoritesinin doruğunda olduğu, tarihinin en kozmopolit ve gergin dönemlerinden birini yaşıyor. Başkarakterimiz Aguilar, “Cennet’in Elması”nın peşinde, Tapınakçılarla kıyasıya bir mücadeleye giriyor. Bu mücadele sırasında Endülüs Müslümanlarının baskıya karşı dik duruşuna ve Katolik Kilisesinin herkesi engizisyon aracılığıyla sindirmesine de tanık olan Aguilar’ın yolu, Hindistan’a ulaşmak için alternatif bir deniz yolu bulmak amacıyla yolculuğa hazırlanan Kristof Kolomb ile de kesişiyor. 

    Film, eleştirmenler ve serinin hayranları tarafından fazla beğenilmediyse de seyirciler filmi oldukça sevdi. Oyun uyarlamaları, hiçbir zaman hayranları tatmin edemiyor ve filmin serinin ruhuna sadık kalma çabası, zaman zaman bir sinema filminin gerektirdiği derinliği sağlayamamasına yol açabiliyor. Fakat tarihî atmosferi, başarılı dövüş koreografileri ve aksiyonuyla film eğlenceli bir deneyim vadediyor. “Assassin’s Creed”, oyun serisinin hayranları için o etkileyici atmosfere geri dönüş, oyunlarla ilgisi olmayan seyirciler için ise başarılı bir tarihî aksiyon.