Yazar: #tarih

  • Millet olduğumuz zamanlar

    Millet olduğumuz zamanlar

    Yakın Türkiye tarihinin kimi askerî, siyasi ve toplumsal hadiseleri, insanları birleştirdiği kadar bölen-ayıran etkiler de yarattı. Ortak sevinç ve acıda biraraya gi ne de yaşanan felaketlerin bir daha tekrarlanmaması için kalıcı adımlar atabildi. Bir ve beraber durmanın gayri siyasi, insani ve gündelik tarafında ancak kısa bir süre için buluşan Tın tarihimizin öne çıkan, mutluluk ve tasada neredeyse herkesi birleştiren önemli olayları…

    KAHROLSUN İSTİBDAD, YAŞASIN HÜRRİYET! 

    II. MEŞRUTİYET-23 TEMMUZ 1908 

    Meşrutiyet’in ikinci ilanı, Osmanlı toplumunda büyük bir coşkuyla karşılandı. 30 yıllık “istibdat devri”nden sonra 23 Temmuz 1908’de ilan edilen Meşrutiyet, toplumun hemen bütün katmanlarında büyük bir sevinç ve umut yaratmıştı. O kadar ki, bu hadisenin halk arasında kullanılan ve yaygınlaşan adı “Hürriyet’in ilanı” oldu. Ne var ki bu sevinç ve “millet olma” duygusu kısa sürecek; gazetecilerin öldürülmesi, gerici ayaklanmalar, Babıali Baskını ve Balkan Savaşları’na uzanan süreçte, İttihat ve Terakki’nin baskısı giderek artacaktı. 

    MİLLETE YÜKSEK MORAL DEVLETE YETİŞMİŞ KADRO 

    ÇANAKKALE ZAFERİ-1915 

    18 Mart 1915’teki Boğaz zaferinden hemen bir hafta önce, Osmanlı Devleti’nin üzerinde kara bulutlar dolaşıyordu. Balkan felaketinin acısı geçmemiş, büyük savaş patlamış, Kanal ve Sarıkamış’ta yaşanan acı mağlubiyetler herkeste ciddi bir moral bozukluğuna yol açmıştı. Rus gemileri İstanbul Boğazı’nın Karadeniz çıkışını tutuyor, Çanakkale Boğazı’nın hemen önündeki İtilaf donanması İstanbul’u tehdit ediyordu. 18 Mart 1915’te dünyanın en güçlü donanmasının Çanakkale Boğazı’nda çakılması ve beş hafta sonra Gelibolu Yarımadası’na karadan saldıran işgalcilerin başta Mustafa Kemal olmak üzere Türk savunmacılar tarafından püskürtülmesi, hem millete çok büyük bir moral verdi hem de geleceğin lider kadrosunu yarattı. 

    BİRLİKTEN KUVVET DOĞDU, İŞGALCİLERİN GÖZÜ KORKTU 

    İZMIR’İN İŞGALİ VE SULTANAHMET MİTİNGLERİ-15 MAYIS 1919 

    İzmir’de karaya çıkan Yunan askerlerinin Anadolu macerası, 1922’nin 9 Eylül’ünde yine İzmir’de sona erecekti. Yunan kuvvetlerinin şehri kontrol altına aldıktan sonra atıldıkları Anadolu macerası hüsranla sonuçlanacak; Türkler çoğunlukta bulundukları anayurtlarını koruyacaklardı. İzmir’in işgali başta İstanbul olmak üzere tüm yurtta büyük bir infial yaratmış, ünlü Sultanahmet mitinglerinde toplanan olağanüstü kalabalıklar, anayurdu sonuna kadar koruma sözü vermişti. O tarihlerden itibaren “İzmir’e doğru”, herkesin dilindeki slogan oldu. 

    MİLLİ MÜCADELE’NİN ÇOKSESLİ KOMUTA MERKEZİ 

    TBMM’NİN AÇILMASI- 23 NİSAN 1920 
    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 36.SAYI_-15.jpg

    16 Mart 1920’de İstanbul’a ve Osmanlı Mebusan Meclisi’ne yapılan tecavüz üzerine, Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal tarafından bir seçim çağrısı yapılmıştı (19 Mart 1920). Bunun üzerine Ankara’da olağanüstü bir meclis açıldı ve Büyük Millet Meclisi adını aldı. Bu meclis Milli Mücadeleyi zafere götürecekve yeni Türkiye’yi oluşturacaktı. Kuvvetler birliği ilkesine dayan bu devrimci meclis, hem yasama hem yürütme organıydı ve birkaç ay sonra yargıyı da eline alacaktı. 1. Büyük Millet Meclisi, Türkiye tarihinin en çok sesli, milletin bütün kesimlerini, neredeyse bütün eğilimleri temsil eden meclisi olmuştu. 

    GERİ DÖNÜLMEZ BİR DEĞER: CUMHURİYET 

    CUMHURİYET’İN İLANI-29 EKİM 1923 

    Osmanlıların Tanzimat döneminden beri girdiği modernleşme sürecinde, Türkiye toplumunun önünü açan en önemli gelişme Cumhuriyet’in ilanı oldu. Zira bu gelişme, daha sonra yapılacak olan birçok radikal reformun önkoşulu idi. Her ne kadar hakimiyet-i milliye ilkesi mutlaka cumhuriyet kurulmasını gerektirmiyor ve alınan bu karara katılmayanlar olduysa da, daha sonra bütün bir seçkin sınıfın ve giderek tüm toplumun sıkı sıkıya bağlandığı bir kurum oldu. O kadar ki sonraları kurucu kadronun ve uyguladığı politikaların çok sert eleştirilere uğramasına rağmen, cumhuriyetin kendisi geri dönülemez bir değer olarak yerleşti. 

    ‘BEYAZ İHTİLAL’ VE BÜYÜK SEVİNÇ DALGASI 

    DP’NİN İKTİDARA GELİŞİ-14 MAYIS 1950 

    Türkiye, tarihinde ilk kez seçim yoluyla iktidar değiştirdi. Bu nedenle, 14 Mayıs 1950 tarihinde gerçekleşen değişime “Beyaz İhtilal” adı verildi. Savaşın getirdiği fakirlik ve artan toplumsal baskılardan sonra gelen bu değişim, tüm toplum katında büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Bu sevinç ortamı, 1950’lerin ilk yarısındaki ekonomik rahatlamayla gelen bir toplumsal refahla daha da pekişecekti. Ancak 1954’ten sonra giderek baskıcı bir rejime dönüşen DP iktidarı, kendisine bel bağlayan çevrelerde büyük hayalkırıklığı yaratacak, 1960’a kadar geçen süre içerisinde ciddi toplumsal ayrışmalar yaşanacaktı. 

    YAVRU VATANDA COŞKU, ANAVATANDA BİRLİK 

    1. KIBRIS HAREKATI -20 TEMMUZ 1974 

    15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta meydana gelen Sampson Darbesi, bir süredir adada Türkler üzerinde kurulan baskıları had safhaya getirdi. “Barış Harekatı” adı verilen büyük operasyon, 20 Temmuz 1974 sabahı Türk ordusunun sabah 06.00’da Kıbrıs’a asker indirmesi ve çıkarmayla başlamıştı. Türk askerinin fiziki varlığı Kıbrıs toplumunda büyük sevinç yaratmış, aynı şekilde tüm Türkiye’de politika üstü bir birlik ortamı meydana gelmişti. Bu hadiseyle Yunanistan’da 1967’den beri devam eden askerî rejim ve Kıbrıs’taki cunta son bulmuş; ancak harekat ve sonrasındaki gelişmeler, Türkiye ve Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin yalnızlaşmasını getirmişti.

    BAŞ TACI EDİLDİLER KALPLERE GÖMÜLDÜLER 

    ZEKİ MÜREN – BARIŞ MANÇO-KEMAL SUNAL- 1980’LER 

    Türkiye’nin yakın tarihine damgasına vuran sanatçıların ölümü, tüm toplumda ortak bir üzüntü, kalıcı bir hafıza yaratmıştı. Şarkılarıyla, oyunculuklarıyla, yetenekleriyle tüm ülkenin sevdiği sanatçıların zamansız ölümleri, her kesimde derin üzüntüye yolaçmış; onbinlerin katıldığı cenaze törenleri ulusal bir yas havasında gerçekleşmişti. Zeki Müren, Barış Manço, Kemal Sunal gibi büyük isimlerin kaybı, 80’li yılların fırtınalı havasında insanları acıda da olsa birleştirmişti. 

    TÜRKİYE’Yİ ŞİDDETLE SARSTI, İNSANLARA İNSANLIĞI HATIRLATTI 

    BÜYÜK DEPREM-17 AĞUSTOS 

    Gölcük, Adapazarı ve İzmit’i birinci dereceden etkileyen deprem felaketinde resmi rakamlara göre 17 bin civarında, gayrıresmi verilere göre 50 bine yakın insan hayatını kaybetmişti. Çöken binalar, evsiz kalan insanlar, kayıp yakınlarını arayanların acısı karşısında, tüm Türkiye yardım için kolları sıvamıştı. Büyük üzüntü yaratan hadise, bagajına bir kasa su koyan neredeyse herkesin deprem bölgesine akın etmesine yol açmış; kazazedeleri kurtarmak ve kalanlara yardım için büyük bir sivil seferberlik başlamıştı. Türkiye, acılar ve kayıplarıyla birleşmişti. 

    RAKİPLER SÜPÜRÜLDÜ, HALK SOKAKLARA DÖKÜLDÜ 

    SPORTİF BAŞARILAR – 1990-2002 

    Naim Süleymanoğlu’nun 1996 Atlanta Olimpiyatları’nda dünya rekoru kırarak altın madalya alması, Galatasaray Futbol Kulübü’nün 17 Mayıs 2000’de UEFA şampiyonu olması, Türk Milli Futbol Takımı’nın 2002 Dünya Kupası’nda dünya üçüncüsü olarak görülmemiş bir başarıya imza atması, herkeste büyük sevinç yaratmıştı. Bu olaylarla moral bulan Türk toplumu, gündelik-sosyal-siyasi- maddi problemlerini bir kenara koymuş; sportif başarılarda birleşmişti. 

    CENAZESİ 100.000 KİŞİYİ BİRARAYA GETİRDİ 

    HRANT DİNK’İN KATLİ-19 OCAK 2007 

    Gazeteci-yazar Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesi, sadece Türkiye Ermenileri arasında değil, siyasi görüşü ne olursa olsun neredeyse tüm toplumda yankı bulan bir acı yaratmıştı. Gazetecilere karşı suikast geleneğini yeniden hortlatan hadise, Türk toplumundaki keskin ayrışmaların da habercisi olacaktı. Cenaze töreninde farklı görüşlerden 100 binlerce kişi biraraya gelmiş, Osmanbey’den Yenikapı’ya uzanan yürüyüşte büyük bir toplumsal birlik sergilenmişti. Hrant Dink cinayetini planlayanlar, katilini yönlendirenler aradan geçen 10 sene içerisinde ortaya çıkarılmadı. 

    YERALTINDA KAYIP 301 CAN YER ÜSTÜNDE YAS VE İSYAN 

    SOMA FACİASI – 13 MAYIS 2014 

    Cumhuriyet tarihinin en büyük maden faciası, Manisa-Soma’daki felaketle geldi. Yerin 400 metre altında çıkan yangın ve zehirli gazların ortasında 787 işçi kalmış, bunlardan 301’i kurtarılamamıştı. Olaylardan sonra üç günlük yas ilan edilmiş, ortak üzüntü ve öfke ortamında özellikle madencilerin maruz kaldıkları olumsuzluklar tekrar gündeme gelmişti . TBMM’nin faciadan sadece 20 gün önce, maden güvenliğinin araştırılmasına ilişkin teklifi reddetmesi de, büyük infiale yolaçmıştı. 

  • Erken Cumhuriyetin mirası

    Erken Cumhuriyetin mirası

    Cumhuriyet’in ilk sanayi tesislerinden biri olan Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası, Sovyetler Birliği’nden 8,5 milyon TL kredi alınarak, tüm makinaları, alet ve edevatları Sovyetlerden ithal edilerek kuruldu. Açılışı 20 Mayıs 1934’te yapılan tesis sadece bir dokuma fabrikası değil, yeni bir sanayi toplumunun da merkeziydi. Köylerden gelen kızlı erkekli genç işçilere okuma yazma öğretiliyor, futbol, tenis, yüzme sporları yapılıyor, sinema salonunda filmler, tiyatro gösterileri, müzik konserleri izleniyordu. Zamanla devlet bütçesine yük olmaya başlayan fabrika 1999’da üretimini durdurdu. Bir kısmı satılan, bir kısmı ise Abdullah Gül Üniversitesi tarafından devralınan tesis, bugün içindeki tüm makinalarıyla birlikte virane görünümünü koruyor. 

    GÖKHAN AKÇURA ARŞİVİ 

  • Avangard caz efsanesi Sun Ra Beyoğlu’nda

    Avangard caz efsanesi Sun Ra Beyoğlu’nda

    Üzerinde bir zamanlar dünyanın neredeyse bütün dillerinin konuşulduğu Beyoğlu-İstiklal Caddesi’ndeki unutulmaz bir konser, şehrin hafızasına damgasını vurmuş, 90’lara giren Beyoğlu’nun kültür-sanat takviminde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştu. Avangard ve “kozmik” cazın efsane ismi Sun Ra için, o yıllarda trafiğe açık olan İstiklal Caddesi kapatılmış, Sun Ra ve ‘arkestra’sı bir kamyonun üzerinde caddeyi boydan boya turlamıştı. Fotoğraf bir zamanlar çok kültürlülüğün ve çoksesliliğin merkezi olan Beyoğlu’nun seneler içinde geçirdiği kültürel evrimin de bir özeti. 

    FOTOĞRAF: CEM AKKAN / POZİTİF ARŞİVİ 

  • Türkçede ilk demokrasi tanımı

    Türkçede ilk demokrasi tanımı

    DAİRE-İ UMÛR-I MİLLET Millet İşleri Kurumu, meclis. 1877de açılan ilk Meclis-i Meb’usân’ın, Sultanahmet’teki Adliye binasında toplandığı salonda asılı levha. Bu büyük yazı bir anlamda ulusal egemenliği vurgulayan Türkçe ilk demokrasi tanımlaması idi. Başkanlık kürsüsünün arkasındaydı. Üstünde II. Abdülhamid’in tuğrası, altında “Padişahım çok yaşa!” cümlesi vardı. Meclisin açılış oturumu ise Dolmabahçe Sarayı muayede salonunda yapılmıştı. 

    DADI Çocuğa doğumundan başlayarak bakıcılık eden, yaşamını ona vakfetmiş yaşlı câriye veya yanaşma dul kadın. Farsça ‘dada’dan galattır. 

    DAĞLI EŞKİYASI Rumeli’nde, daha ileri boyutta da bütün Balkanlar’da, 18. yüzyıl ikinci yarısından 19. yüzyıl sonlarına kadar yaşanan âyanlık ve derebeyliğe koşut yol kesme, soygun baskın olgusu. Her iki durum merkezî otoritenin zayıflamasının, güvensizliğin, Rusya ve Avusturya ile savaşların getirdiği yeniklik ve yoksulluğun sonucuydu. Bu uzun dönemde, dağlı eşkiyası denen soyguncular giderek arttı. Bunlara savaşlardan sonra başıboş kalan âyan milisleri de katıldı. Sırp ve Bulgar çeteleri köylere ve kasabalara baskınlar düzenledi. Yolcuları soydular öldürdüler. 18. yüzyılın son evresinde Osmanlı paşaları, özellikle Çirmen Mutasarrıfı Ali Paşa, dağlı eşkıyası başbuğlarından Arnavut Deli Hüseyin, Koca Ahmed ve Sertap çetelerini ortadan kaldırdı. Filibe – Edirne yolunu kesen eşkıya, 1797’de Dağlı ve Kırcalı çeteleri sindirildi. Sırp ve Bulgar ayaklanmaları sürecinde çapul ve kalkışmalar Trakya’ya kadar taşındı. Başına buyruk yerli âyanlar da dağlı eşkıyasına karşı milis birlikleri kurmayı yeğlediler. Kırcalıların yaşadığı Deliorman’da, Silistre’de, İbrail’de, Rusçuk ve Tırnova’da, Edirne’ye yakın Vidin’de, Gümülcine ve Serez’de, Edirne, Tekirdağ ve Lüleburgaz’da âyan derebeylerin egemenlikleri başladı. Yılıkoğlu Süleyman, İbrailli Ahmed Ağa, Pazvandoğlu Osman Paşa, Tokatçıklı Süleyman, Serezli İsmail Bey, dağlı eşkıyası sürecinde palazlanan yerel otoritelerdi. Diğer yandan Arnavutluk’ta Tepedelenli Ali, Yunanistan ve Mora’da oğulları Muhtar, Veli ve Salih Paşalar, İşkodra’da Mehmed Paşa-zâdeler, Avlonya’da İbrahim Paşa hâkimiyet kurmuşlardı. II. Mahmud’un bunlara karşı mücadelesi yıllarca sürdü. 

    Millet İşleri Kurumu 1877’de açılan ilk Meclis-i Mebusan ve başkanlık kürsüsünün arkasında, II. Abdülhamid’in tuğrasının altında “Daire-i Umûr-ı Millet” ( Millet İşleri Kurumu) yazısı vardı. 
  • Türkiye’nin tarih merkezi

    Türkiye’nin tarih merkezi

    125 yılı geride bırakan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Türkiye’nin en önemli, dünyanın sayılı tarih-kültür miraslarından birini bünyesinde barındırıyor. Son Osmanlı döneminin bu en büyük tarihi eser kurumu, Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasındaki medeniyetlerin benzersiz eserlerine ev sahipliği yapıyor. 

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Sultanahmet’te Gülhane Parkı girişinin sağından Topkapı Sarayı Müzesi’ne giden Osman Hamdi Bey Yokuşu’nun sol tarafında bulunuyor. Topkapı Sarayı, Darphane binaları ve Gülhane Parkı tarafından çevrelenen yapılar topluluğunda, Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi yer alıyor. Bu nedenle kuruluşundan itibaren çoğul olarak, İstanbul Arkeoloji Müzeleri olarak isimlendiriliyor. Üç ayrı müzeden oluşan binlerce koleksiyonu, kent belleğindeki yeri ve denetimi altında 13 özel müze ve 200 özel koleksiyoner ile bir bütün olarak Türk ve dünya arkeoloji-müzecilik tarihi içinde müstesna bir yere sahip. İstanbul Arkeoloji Müzelerinin 125 yılı geride bırakması dolayısıyla hazırladığımız dosyada, Ayşen Gür, Osman Hamdi Bey ve Osmanlı döneminde eski eserleri koruma mücadelesinin siyasi ve kültürel tarihini yazdı. Prof. Dr. Şevket Dönmez, arkeolojik çalışmaların kilit ismi, cumhuriyetin ilk resmî kazılarını gerçekleştiren Theodor Makridi’yi kaleme aldı. Muzaffer Albayrak, Osmanlı belgelerinde kazı izinlerini ve arkeoloji alanında devletin Avrupa’ya karşı tutumunu anlattı. 

  • Ağız tadının uluslararası ustaları: Hemşinliler

    Ağız tadının uluslararası ustaları: Hemşinliler

    Doğu Karadeniz’in en yüksek dağı Kaçkarlar’ı mesken tutmuş Hemşinliler geçen yüzyıl başında Rusya, Polonya, İran gibi ülkelere giderek bu ülkelerde pastacılık, fırıncılık, lokantacılık mesleklerini öğrendi. Hemşinliler, bu göçle birlikte bugün Türkiye’de en çok bilinen pastane ve fırınların sahibi oldu. Bir geleneğin ilk izleri… 

    UĞUR BİRYOL*

    Doğu Karadeniz’de yüksek dağların derin vadileri kestiği bir coğrafya olan Çamlıhemşin, Kaçkar Dağları eteklerinde, tarihi Tebriz-Trabzon İpek Yolu’nun önemli bir geçit noktasında kurulan ve son yıllarda da adını dağ ve yayla turizmi ile duyuran bir bölge. Hemşinlilerin çoğu kışlarını gurbette geçirse de bir şekilde yazın mutlaka memleketlerine uğruyorlar. Gurbetçi Hemşinlileri Doğu Karadeniz’de yaşayan insanlardan ayıran en önemli özellikleri, kimlikleri haline gelen pastacılık ve fırıncılık meslekleridir. 

    19. yüzyılın başlarında Rusya, Polonya ve Avrupa’nın bazı kentlerine giderek bu mesleği öğrenmiş olan Hemşinliler, daha sonra Türkiye’ye dönerek hem bu mesleğin yayılmasını sağladılar hem de kendilerine gurbetin kapılarını açan mesleklerini icra ettiler. 

    Tahran’da Şah döneminde varlık gösteren Hemşinlilere ait Cafe Jale Restoran. 

    Hemşinlilerin gurbet yolculuğundaki Rusya şehirlerinin başında liman kenti ve yakın olması sebebiyle Batum geliyor. Varşova, Petrograd, Tallinn, Moskova, Mugilov, Berdiçev, Odessa, Sivastopol, Yalta, Kefe, Ryazan, Kazan, Tiflis, Gence, Rostov, Soçi, Poti gibi kentler de göç edilen yerlerden. Yapılan araştırmalar, bazı ailelerin şu şehirlere gittiğini ortaya koyuyor: “Şabanoğulları-Rostov, Poladoğulları- Berdiçev, Çolakoğulları- Varşova, Moskova, Kiev, Reyhanoğulları- Batum, Yalta, Moskova, Kozizoğulları- Tahran, Veziroğulları- Berdiçev, Ofluoğulları- Moskova, Matiloğulları- Odessa, Bağdasaroğulları- Batum, Hacaloğulları- Tahran, Takoşoğulları- Leningrad, Moskova, Sivastopol, Topçuoğulları- Moskova, Tarakçıoğulları-Yalta.” Yapılan bazı araştırmalar ve benim de kitaptan yola çıkarak tespit ettiğim üzere, 186 aile Rusya’ya göç etmiş. 

    Polonya’da bir Hemşin pastanesi Şerif Efendi’nin sahip olduğu Polonya’nın Suwalki şehrindeki pastanenin 1898 yılına ait fotoğrafı. En üstteki tabelada Şerif Efendi’nin “Şerif Gülab” olarak Lehçe ve Rusça dillerinde yazılmış olan tabelası var. Soldan beşinci sırada Şerif Efendi. Yapı bugün halen Suwalki’nin Mickiewicza Caddesi’nde bulunmaktadır. 

    Yüzyıllık yolculuk 

    Hemşinlileri gurbet yollarına döken esas sebep, ekonomiktir. Hacettepe Üniversitesi Antropoloji bölümünden Erhan Gürsel Ersoy’un hazırladığı Sosyo-Kültürel Değişim Sürecinde Hemşin’de Yaylacılık başlıklı doktora tezinde bu konuyla ilgili şu bilgiler aktarılmış: “Yörede tarıma elverişli arazi darlığı ve ekilen arazilerin dağınıklığı başlıca bir sorundur. Mahalle ve köylerde, küçük arazi sahipliğine bağlı olarak tarımsal üretimde aile işletmesi tipi esastır. Yörede, öteden beri kısıtlı araziler üzerinde mısır, patates, fasulye gibi ürünlere dayalı geçim ekonomisinin kalıntıları günümüzde de sürmekle birlikte çay üretimine ayrılan araziler ve üretim miktarı artmaktadır. Çay yetiştiren ailelerin çoğu kendi arazilerini işletmektedir. Yörede 70’li yıllarda büyük oranda yapılan büyükbaş hayvancılık yetiştiriciliği ise çay üretimine geçişle büyük ölçüde gerilemiştir”. 

    Hemşinlilerin ekonomik sebeplerle başlayan zorunlu gurbeti, onlara hem bir kimlik hem de zenginlik katmıştı. Büyük ve yüksek dağların, hayatı her anlamıyla dışarıya kapadığı bir coğrafyadan, ekmek parası uğruna yapmaya kalkıştıkları yolculuk onları bugünün en bilinen mekânlarının sahibi yaptı. 

    Ama bu o kadar kolay değildi, her şeyin bir bedeli vardı. Gittiler, karınlarını doyuracakları, yatabilecekleri ve elbette para kazanabilecekleri en iyi yer olan fırınlara kendilerini teslim ettiler. Hem anaları yaşlı gözlerle arkalarından bakarken, ‘Oğul, aman aç kalma oralarda, kendine karnını doyuracak bir iş bul’ telkininde bulunmuştu. İşte, bir taraftan henüz doğmamış çocuğunu taşıyan karnı burnundaki eşini, diğer taraftan anasını, babasını, memleketini, toprağının kokusunu ardında bırakarak, buruk bir tatla ayrıldı Hemşinli. Kimi hasretle memleketine döndü, kimi de bir daha göremedi geride bıraktıklarını. 

    Kırım’da Hemşinliler Kırım’daki şehirlerden Aluşta’da 1909’da tarihlenmiş Hemşinlilerin fırınından bir fotoğraf. Ortadaki kişi Reyhanzade Ali Faik, en sağdaki de onun abisi Reyhanzade Muhammed, İsmail Şişman ve muhtemelen Rus kadın müşteri. 

    Anadolu’ya pasta transferi 

    Çamlıhemşin’in eski adıyla Makrevis köyünden (Konaklar)Yunus Tarakçı, pastacılık mesleğine daha önce Rusya’da pastacılık öğrenip, Samsun’a yerleşen amcası Mehmet Ali Tarakçı’nın yanında başlamış. Türkiye’ye pastacılığın iki koldan yayıldığını anlatıyor Tarakçı: “Biri İstanbul’dan gayrimüslimler sayesinde, diğeri Hemşinliler sayesinde Anadolu’ya. Hemşinliler, öğrendikleri pasta türlerini Ruslardan bile güzel yapmaya başlamışlar. Öyle ki Rusların ilgisini çekerek iş sahibi oldular, hatta işveren oldular. 

    Mehmet Ali Tarakçı ve Tevfik Tarakçı pasta ustasıydı, Rusya’da yetişmişlerdi. Biskot, Napolyon Pastası, Yabloşki (Elmalı pay), Biçeyni (Kuru pasta), izdobni (mayalı mamuller), turubuçka (milföy hamuru) artık yapılmadığı gibi yavaş yavaş bu tatların yerini fabrika işi pastalar almaya başladı. Bu işler maharet ister, şimdi o tadı tutturamazlar. Rusya gurbetine çıkanlar elinde değer ihtiva eden bir şeyleri satıp gurbete gitmişlerdir. Kimi zaman pasaportsuz, gemiyle kimi zaman da yaya gidilmiştir. 24 saat çalışmayı göze alarak yollara çıkmışlardır. Çalıştıkları fırınların mamulleri iyi olsun diye gerekirse uyumamışlardır. İşte bu nedenden rekabet edemeyen bazı Rus fırıncılar Hemşinlilerle baş edemeyeceğini anlayıp iflas etmiştir. 

    Bir zamanlar Ankara’da Cinnah Caddesi’nde oldukça ilgi gören pastanelerden Kafe Pastanesi de Hemşinlilerindi. 

    Rusya’da o dönem aristokrat hayatı yaşanıyordu. Hemşinliler daha ziyade burjuva sınıfıyla ilişki kurmuşlar. Önce Rusça öğrenmeye çalışmışlar. Bunun için gazete okumaya dikkat etmişler. Yurtdışındaki gelişmeleri ve Avrupa’yı da Rusya’da çalışırken öğrenmişler. Birçokları resmi görev de almış, memurluk, kooperatifçilik yapmışlar. 

    Bir başka durak: Tahran 

    Bu mesleği uzun yıllar sürdürdükten sonra, yaşlılıktan kendini emekli eden eski pastacılardan Muzaffer Yücel, Tahran’da çalışıp, memlekete dönmüş. Kendi köyünden Tarakçı Ahmet ve Hacal İshak isimli arkadaşları İran’da tanıdık bir konsolos aracılığıyla iş bulmuş, konsolos da parayı İran’a transfer ettirmiş, 1929’da iş sahibi olmuşlar. Avrupalılar İran’a akın edince İran’daki tek pastane olmasını fırsat bilip Ruznovan (Yenigün) pastanesini açmışlar. Aynı köyden Mithat Akay’ın da macerası Tahran’da başlamış. Ama öncesi var. 16 yaşında gurbete İstanbul’a gitmiş, orada Tümensa isimli bir kumaş fabrikasında bir sene çalışmış. Bir sene sonra da, ağabeylerinin yanına, Tahran’a gitmiş. Orada Tahran No isminde bir restoran açmış, arkadaşı Mehmet Yücel’le. Ancak işleri yavaşlamış, 2. Dünya Savaşı zamanında da iyice kaybetmişler her şeylerini, tüm malları orada kalmış. Hal böyle olunca da Ankara’ya dönmek durumunda kalmışlar. 

    Makrevis köyünden Tarakçı ailesinin Yalta’da işlettiği Dilber Pastanesi… 

    Çuvalla manat yakan gurbetçi 

    Hemşinli gurbetçilerin en ilginç kişilerinden biri olan Osman Gülay, Çamlıhemşin’in Makrevis köyünden komşusu İbrahim Gülay’la neredeyse çocuk denilecek bir yaşta Rusya’ya gitmiş. Osman Gülay, çok kısa sürede 30 yaşında, Moskova’da beş fırının sahibi olmuş. Orada Moskova Lisesi’nde tarih öğretmenliği yapan bir kadınla evlenmiş. Sonra Osman’ı sınır dışı etmek istemişler. Beş yıllık evli olsaymış, kurtaracakmış ama ne yazık ki üç yıllık evli olduğundan kurtaramamış durumu. Eşini de yanına alamamış. Yıllar sonra köyden arkadaşı olan Ahmet Altaş, Rusya’ya gidince, Osman’ın karısının yanına uğramış, halini hatırını sormak için. Ama kadının halini görünce çok üzülmüş. 

    Stalin, Osman’ı ve orada pastacılık yapan Hemşinlileri sürgüne göndermek isteyince, orada çalışanların büyük bir bölümü Polonya’ya gitmiş. Osman; giderken ayakkabısının tabanına biraz manat yerleştirmiş, o manatla da bir fırın kurmak için oradaki zengin bir Yahudi’yle anlaşmış. Yahudi iş adamı Osman’a çok yardımcı olmuş. Yahudi işadamının Macaristan’daki makine mühendisi damadından pasta ve fırın malzemesi alan Osman, malzemeyi trene yükleyip Polonya’ya götürmüş. 1930’lara kadar aralarında kendi köyünden arkadaşlarının da olduğu (Abdullah Kuşaksız) 110 kişi ile birlikte çalışmış Polonya’da. Orada 15–20 yıl kaldıktan sonra Hemşin’e dönmüş. Ancak o döndüğünde manat denilen büyük kâğıt paraların bir değeri kalmadığından, o da sinirlenip paraları bir çuvala doldurup yakmış. 

    Polonya’da pastacılığıyla nam salan bir başka isim de Şerif Gülaboğlu. Gülaboğlu’ndan geriye iki şey kalmış: Biri köyünde yaptırdığı ev, biri de Polonya’nın Suwalki şehrinde personeliyle birlikte çektirdiği fotoğraf. Şerif Efendi nüfus kaydına göre 1849’da doğmuş. Şerif Efendi, önceleri birkaç sefer koyun alıp Batum’a götürüp satmış. Bir seferinde de Moskova’ya kaçmış, oradan da Petersburg’a gitmiş. Pastacı çıraklığından sonra Petersburg’da (Leningrad) pastane açmış. Rus çarının sarayına pasta yaparmış, anlatılanlara göre. Moskova’da bir sokağın tamamen sahibi imiş, sonra Şerif Efendi işi ilerletmiş. Polonya’nın Suwalki şehrinde de bir pastane açmış. Pastanenin ismi Konstantinapol Pastanesi. Tarih, 1898. Orada evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş. Bu onun ikinci evliliğiymiş, o nedenle köyüne döndüğünde, ikinci eşine “Kerumli” demişler. Bu tabir genellikle Hemşin’e dışarıdan getirilen gelinler için kullanılırmış. 

    ‘Süper’ açılış Süperstar Ajda Pekkan 70’li yıllarda İzmir’in buluşma noktası ve yine Hemşinlilere ait Sevinç Pastanesi’nin açılışını yaparken… 

    Restorancılığın alamet-i farikası 

    Hemşinliler pastacılıkta olduğu kadar lokantacılık alanında da ilerleme kaydettiler. Bunun en önemli örneklerinden biri Ankara’daki eski Washington restoranlarıydı. 

    1917 Ekim Devrimi’nden sonra İstanbul’a gelen Beyaz Ruslardan biridir George Karpovitch. Ulus’taki ünlü Karpiç lokantasının sahibidir. Lokanta personelinin çoğunluğu ise Hemşinlidir. Hemşinli kadronun içinden iki isim Şinasi Şişmanhasanoğlu ve Hüseyin Şişman, 1950’de Amerika’ya gider, büyükelçilikte dört yıl çalıştıktan sonra, Ankara’ya döner. Dönüşte Playmouth marka bir araba getirirler. Daha sonra bu arabayı sermaye yapıp, Nisan 1955’te İnkılâp Sokak, Yenişehir’de ilk Washington Restoran’ı açarlar. 

    Restoranın isminin Washington olmasına gelince… “Hem o dönem Ankara’da bulunan Amerikalı müşterileri çekmek hem de kendilerince Amerika’ya olan vefa borçlarını ödemek için!” Ancak bir dönem sonra, 1975’te restoranın adı Amerikan ambargosunun ardından “Kristal” olarak değiştirilse de daha sonra tekrar eski ismi kullanılmaya başlanmış. Yıllarca Ankaralılara ve Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne hizmet veren Washington Restoran daha sonra mekân olarak 1962’de Bayındır Sokak’a taşınmış. Washington Restoran’ın konukları arasında Neil Armstrong, Tito, Todor Jivkov, Çavuşesku, Kissinger, Dubçek, Hillary Clinton gibi yabancı simaların yanı sıra İsmet İnönü, Turgut Özal, Süleyman Demirel, Nihat Erim gibi yerli politikacılar da yer almış. 

    Yine İzmir’in fuara bakan Lozan kapısının yanıbaşındaki Lozan Pastanesi ve sahibi Osman Pelit. 

    Anadolu damak tadını buldu 

    Washington Restoran’ın önemi Karpiç Lokantası geleneğini devam ettiriyor olmasından geliyor. Ayrıca pastacılıkla bilinen Hemşinlilerin lokantacılığı da becerebildiğinin önemli bir göstergesi olması bakımından da önemli bir örnek. 

    Hemşinliler’in pastacılıkla tanışma hikâyeleri kısaca böyle. Çok zorlu bir yolculuğun ve meşakkatin ardından varılan yerlerde yaşanan dram, çile ve sıkıntılar, nihayetinde onları kendileriyle özdeşleşecekleri meslekleriyle tanıştırdı. Ve ekmeğin bile zor bulunduğu Anadolu’da ekmeği de pastayı da insanlara taşımayı başardılar. Bugün büyük kentlerdeki pastanelere bakın, büyük bir bölümü Hemşinlidir. Anadolu’nun damak tadını Hemşinlilerin Rusya seferinden sonra bulduğu kesindir desek abartmış olmayız sanırım.

    *Gurbet Pastası, Hemşinliler-Göç ve Pastacılık kitabının yazarı 

  • 27 Mayıs sonrası darbecilerin büyük kampanyası

    27 Mayıs sonrası darbecilerin büyük kampanyası

    Cumhuriyet döneminin 27 Mayıs 1960’taki ilk darbesinden yaklaşık 13,5 ay sonra yeni Anayasa halkoyuna sunulur. Öncesindeki süreçte, devletin tüm olanakları “Evet” kampanyası için kullanılır. Propaganda sürecinde “evet” propagandası serbest ve meşru, “hayır” propagandası ise hukuken serbest, fiilen yasaktır. Oylama sonucu 6.348.191 Evet (% 61,7), 3.934.370 Hayır (% 38.3) oyu çıkar. Kritik bir dönemin kampanya analizi. 

    MEHMET Ö. ALKAN

    Türkiye’nin ilk darbesi 27 Mayıs’ta yaşanmıştı. Yönetime el koyan askerler 38 üyeli Millî Birlik Komitesi’ni (MBK) kurmuş ve TBMM’yi feshetmişti. Aynı gün MBK’nin 13 Numaralı Tebliği ile yeni bir anayasa hazırlanması için bir kurul oluşturuldu. Kurul hem DP’ye muhalefeti hem de orduya ve darbeye en büyük desteği veren İstanbul Üniversitesi’nin öğretim üyelerinden oluşuyordu. 

    İ. Ü. Rektörü Sıddık Sami Onar başkanlığında oluşturulan “Yeni Anayasanın Hazırlanması İçin İlim ve Hukuk Heyeti”, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Hüseyin Nail Kubalı, Ragıp Sarıca, Naci Şensoy, Tarık Zafer Tunaya ve İsmet Giritli’den oluşuyordu. Komisyon ertesi gün 28 Mayıs’ta ilk raporunu yayınlayarak 27 Mayıs darbesini meşrulaştıran bir metin yayınladı. Aslında bu rapor Osmanlı geleneğinde tahttan indirilen padişahlar için şeyhülislamın verdiği dinî ve hukuki açıdan taht değişikliğini meşrulaştıran “hal fetvası”ndan pek de farklı değildi; adeta onun modern bir versiyonuydu. 

    Türkiye 27 Mayıs günü yalnızca ilk darbe ile tanışmamış, darbenin sene-i devriyesinde, yani 27 Mayıs 1961’de, Kurucu Meclis’te kabul edilen anayasa için yapılması öngörülen halk oylaması ile de tanışmıştı. 27 Mayıs darbesinden itibaren başlayan sürecin çok zor geçtiğine kuşku yok. Darbeciler önce 2 Ağustos tarihli bir kanunla orduda tasfiyeye giriştiler. Bu tarihten 25 Ekim’e kadar tasfiye edilen subay sayısı 4.905 olarak verilir. 29 Eylül’de DP kapatılmış, 3 Ekim’de Yüksek Adalet Divanı üyeleri açıklanmış ve 14 Ekim’de Yassıada Duruşmaları başlamıştı. Ertesi gün, 15 Ekim’de daha önce kurulan İlim ve Hukuk Heyeti ilk anayasa tasarısını MBK’ya sunmuştu. 

    Darbeye en büyük desteği üniversitenin vermesine karşın, beklenmedik bir şekilde 27 Ekim’de “147’ler Olayı”yla üniversiteden tasfiyeler yapıldı. Aynı şekilde “Babıali’nin üzerinden geçeceğiz” diyerek basın tehdit edildi. 19 Ekim’de “55’ler Olayı” olarak adlandırılan “2510 sayılı İskân Kanununa ek Kanun” yayınlandı ve Kürt ağaları sürgüne gönderildi. Nihayet 13 Kasım’da “14’ler Olayı” ile MBK kendi içinde tasfiye yaptı ve 14 radikali tasfiye etti. MBK 23 üye ile yeniden kuruldu. 

    İlk mitingi İnönü düzenledi Evet kampanyasının ilk mitingini İsmet İnönü Taksim’de düzenlemişti. 17 Haziran 1960 tarihli Hayat dergisi kapağında 27 Mayıs’tan hemen sonra İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin düzenlediği miting vardı. 

    Kurucu Meclis’in oluşturulması 

    MBK içinden şahinlerin/radikallerin temizlenmesi sonrasında yeni anayasa için çalışmalar hızlandı. MBK 13 Aralık’ta hem “Kurucu Meclis”in kurulması3 hem de “Temsilciler Meclisi Üyelerinin Seçimi” kanunlarını yayınladı. Kanuna göre Kurucu Meclis (KM), Temsilciler Meclisi (TM) ve MBK olarak iki kanattan oluşuyordu. TM illerden gelecek toplam 75 temsilci ile Devlet Başkanı ve MBK tarafından seçilecek temsilciler, Bakanlar Kurulu üyeleri, siyasi parti temsilcileri olarak yalnızca CHP ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, barolar, basın, Eski Muharipler Birliği, esnaf teşekkülleri, gençlik, işçi sendikaları, odalar, öğretmen teşekkülleri, tarım teşekkülleri, üniversite ve yargı organları temsilcilerinden oluşacaktı. Kanunda bu kurumların temsilcilerinin nasıl seçilecekleri ayrıntılı olarak belirtilmişti. TM’de bir de gençlik temsilcisi olacaktı. 

    TM’ye bakıldığında ezici bir çoğunlukla CHP’li veya CHP’ye sempati duyanlardan oluşan bir meclis olduğu dikkati çeker. Kurucu Meclis’e Devlet Başkanı kontenjanından azınlıkları temsilen Rum, Ermeni ve Musevi üç temsilci de seçilmişti. Musevi cemaatini temsilen Erol Dilek, Ermeni cemaatini temsilen Hermine Agavni Kalustyan ve Rum cemaatini temsilen Kaludi Laskari 6 Ocak- 25 Ekim 1961 tarihleri arasında TM’de görev yapmışlardı.

    1961 Anayasası’nın hazırlanması aşamalı bir süreç olarak öngörülmüştü. Önce Kurucu Meclis yasası çıkarılarak TM kurulacaktı. TM açıldıktan sonra içinden bir Anayasa Komisyonu seçilerek anayasa hazırlayacaktı. Hazırlanan anayasa TM genel kuruluna sunulacak, tartışıldıktan sonra MBK’ya gönderilecekti. MBK anayasa taslağında değişiklik yaparsa TM bunu görüşecek, aynen onaylamazsa Uzlaşma Komisyonu kurulması gerekecekti. Uzlaşma için MBK ve TM’den eşit sayıda üyelerden oluşan bir Karma Komisyon kurulması ve maddeler üzerinde çalışarak iki kanadın onayına sunması gerekiyordu. Yeni metin KM’nin ortak toplantısında oylanarak üçte iki çoğunlukla kabul edilince, taslağın devlet başkanı tarafından imzalanıp derhal yayınlanması kararlaştırılmıştı. Anayasanın halk oyuna sunulma tarihi MBK tarafından belirleneceği gibi, genel seçim tarihi ise referandum sonrasında KM birleşik toplantısında kararlaştırılacaktı. 

    ‘Devrimci Anayasa’ya Evet!’


    Anayasaya evet kampanyası için siyasi kurumlardan başka ilçe kaymakamları, muhtarlar ve öğretmenler de görevlendirilmişti. 

    Temsilciler Meclisi ve Anayasa 

    Kurucu Meclis’in oluşturulması sürecinde iki anayasa ön tasarısı ortaya çıkmıştı. Hatta bu tasarılar hazırlanacak olan anayasaya temel teşkil etmesi bakımından birbiriyle yarış haline girmişlerdi. Bu ön tasarılardan ilki, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından, diğeri ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi tarafından hazırlanmıştı. Bunlar kısaca “İstanbul Ön Tasarısı” ve “Ankara Ön Tasarısı” olarak adlandırılmıştı. 

    Kurucu Meclis 6 Ocak 1961 tarihinde toplandı ve 9 Ocak’ta da hem Temsilciler Meclisi Başkanlık Divanı seçimi yapıldı hem de TM Anayasa ve Seçim Komisyonları oluşturuldu. Başkanlığını Turhan Feyzioğlu’nun yaptığı 20 üyeli Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu 10 Ocak itibariyle görevine başladı. Anayasa Komisyonu, anayasa tasarısını hazırlamada, “etüt metni” olarak İstanbul Ön Tasarısını, “yardımcı metin” olarak da Ankara Ön Tasarısını esas kabul etti. Anayasa hazırlanırken en çok tartışılan konu ve kavramlardan biri milliyetçilik ve Türk milliyetçiliği ifadeleriydi. 

    Anayasa hazırlıkları devam ederken, 28 Mart’ta “Anayasanın Halkoyuna Sunulması Hakkında Kanun” da yayınlandı. Böylece ortaya çıkacak metnin nasıl oylanacağı da açıklığa kavuşmuş oldu. Kanuna göre referandum için Yüksek Seçim Kurulu halkoyu için gerekli bütün hazırlıkları yapacak ve bu maksatla lüzumlu araç ve gereçlerin zamanında ulaştırılmasını sağlayacaktı. Ayrıca halkoyu için, iki aynı renkte, birinin üzerinde (EVET), diğerinin üzerinde (HAYIR) kelimeleri bulunan iki çeşit oy pusulası yeteri kadar ve eşit sayıda bastırılacaktı. Zarf ve oy pusulasının, zarf dışından renk ayrılığı belli olamayacak şekilde ve aynı ölçüde hazırlatılması şart koşulmuştu. 

    Referandum için propaganda konusu ise şu maddeyle düzenlenmişti: “Madde 5- Anayasanın halkoyuna sunulmasında; (Siyasi partiler tarafından Anayasa konusunda yapılacak propaganda dahil) seçim öncesi işleri, seçim günü işleri, seçim sonrası işleri, itiraz ve şikayetler, suçlar ve cezalarıyla kovuşturma usul ve şekilleri ve mali konular bakımından seçimlerle ilgili mevzuatın bu kanuna aykırı olmayan hükümleri uygulanır”. 

    Bu arada MBK’nın ısrarıyla yeni anayasa metni 27 Mayıs’ın yıldönümüne yetiştirildi. Darbenin tam sene-i devriyesinde Kurucu Meclis tarafından hazırlanan Anayasa kabul edilmiş ve sonra Resmî Gazete’de halkoyuna sunulmak üzere ilan edilmişti. 

    Ordu-gençlik el ele Gençlik arasından orduya en yakın siyasi çizgiyi izleyen Milli Türk Talebe Birliği idi. İstanbul’da sıkıyönetim komutanı, vali, belediye başkanı ve üniversite temsilcileri “Evet” kampanyasını planlamak üzere bir toplantı yapmışlar, sokaklara binlerce el ilanı ve etiket yapıştırılmıştı. 

    Propaganda süreci 

    Halk oyuna sunulacak anayasa tasarısı yayımlanmış, ancak referandum tarihi henüz tespit edilmemişti. 20 Haziran tarihinde yapılan MBK toplantısında halkoylaması tarihi kesin olarak 9 Temmuz 1961 Pazar günü olarak ilan edildi. Propagandanın başlangıcı da 22 Haziran olarak açıklandı ve partiler o günden itibaren propaganda faaliyetlerine başladılar.

    Propaganda sürecine baktığımızda “evet” propagandasının serbest ve meşru, “hayır” propagandasının hukuken serbest, fiilen yasak olduğu görülür. DP’liler açıktan açığa “hayır” propagandası yapamazlar. Bu nedenle üstü kapalı bir propaganda süreci yürütürler. 

    “Hayır”ın hukuki olarak serbest ancak fiili olarak yasak olduğu bir ortamda veciz ifadeler, şifreli sözcükler ve cümleler günlük hayata dahil olur. Bunlar arasında en meşhur olanlarından bazıları “Hayırda hayır vardır”, “Hayır deyin hayırlı olsun” veya “Hayırlı sabahlar/günler” şeklindeki cümlelerdir. 

    “Hayır” oyu rengi olan kırmızıyı çağrıştırdığı için “demli çay” bir başka propaganda teması haline gelmiştir. Yine “Gözlerimin içine bak ne demek istediğimi anlarsın” da etkili fısıltı sloganlarından biri olacaktır. İçinde “hayır” geçen cümleler günlük konuşmalarda yerini alır. Bu arada muhtarlar, eski DP’liler, ev kadınları hatta bohçacı kadınların ev ev dolaşıp “evet” derseniz, Yassıada’dakileri asarlar” diye propaganda yaptıkları kulaktan kulağa dolaşır.

    Propaganda süreci başladığında bir yandan MBK, Temsilciler Meclisi ile devlet, diğer yandan siyasal partiler propaganda faaliyetlerine başlarlar. Propaganda sürecinde MBK üyeleri Türkiye’deki illeri paylaşarak sabah ve akşam olmak üzere iki kez toplantı yapacaklardır. Temsilciler Meclisi üyeleri de hem kendi illerinde hem de öngörülen yerlerde yeni anayasayı anlatacaklardır. İllerde valilerin başkanlığında kurulan komiteler de esnaf ziyaretleri dahil geziler yaparak bilgilendirme yaparlar. Bütün devlet görevlileri ve olanakları referandum için, daha doğrusu “evet” kampanyası için seferber edilirler. 

    Siyasal partiler ise hem toplantı hem de radyo konuşmalarıyla propaganda sürecine dahil olurlar. CHP ve CKMP zaten baştan itibaren darbeyi desteklemiş oldukları için propaganda dönemi boyunca anayasaya “evet” kampanyası yürütmeleri şaşırtıcı olmamıştır. 

    Bu süreçte 12 Ocak’ta siyasal parti faaliyetlerinin serbest bırakılmasıyla kurulan siyasal partilerden özellikle ikisi propaganda sürecinde dikkati çekmiştir. Bunlardan biri Adalet Partisi (AP) diğeri Yeni Türkiye Partisi (YTP) olmuştur. Her iki parti de kuruluşundan itibaren kapatılan DP’nin siyasal mirasçısı olduğunu ima ederek destek bulmaya çalışmaktadır. 

    Ancak referandum süreci iki partinin birbirinden belirgin şekilde ayrılmasına vesile olur. Referandum sürecinde DP’nin mirasçısı olarak ortaya çıktığını ima eden YTP, umulanın aksine Anayasa için “evet” propagandası yapar. Ve halkı evet oyu vermeye davet eder. AP ise başlangıçta “hayır” demese de “evet” de demeyecektir. Ancak karşılaştığı ağır eleştiriler, hatta ilginç bir şekilde “Adalet Partili komünistler” şeklindeki haberlerin basında yer alması sonrasında, anayasaya yönelik özellikle milliyetçilik ve sosyal devlet konularında eleştirilerini devam ettirmekle birlikte, sonuçta açıkça ve tereddüte yer bırakmayacak bir şekilde anayasaya “evet” demek ve “evet” oyu verilmesi çağrısı yapmak zorunda kalacaktır. 

    Evet seferberliği “Evet” kampanyası için yine yüzlerce değişik afiş yaptırılmış, mitingleri ve çeşitli ajitasyon gösterileri ile özellikle gençliğin seferber edilmesi sağlanmıştı. 

    Gençlik, darbe ve Anayasa 

    Darbeciler, 27 Mayıs’ın ilk saatlerinden itibaren gençlik ve özellikle üniversite gençliği ile çok yakın ve sıkı bir ilişki kurmaya dikkat etmişlerdir. Daha darbenin ertesi günü gençlerden “şehit” kahramanlar yaratmışlar, büyük ve muazzam bir törenle “Hürriyet ve İnkılap Şehitleri” adı altında Anıtkabir’e gömülmelerini sağlamışlardır. Cenaze töreni aslında gençliğin seferber edilmesi ve darbecilere destek sağlanması açısından kullanılmıştı. Bu tarihten itibaren gençler ile olan yakın ilişki devam etmişti. MBK’nın yönlendirmesiyle üniversite öğrencileri ve hocaları 27 Mayıs’ın meşruiyetini anlatmak üzere grup grup köylere dağılmışlar, köylüyü “aydınlatmak” için faaliyetlere girişmişlerdi. Darbeciler bu süreçte özellikle Turan Emeksiz’i kahramanlaştıracaklar, İstanbul ve Adana’da törenlerle beş ayrı büstünü dikeceklerdi. 

    Yeni anayasa hazırlıkları başlayınca gençlikle olan işbirliği yeniden yoğunlaştı. Kurucu Meclis Kanunu’nda Temsilciler Meclisi için bir gençlik temsilcisi olmasına karar verildi ve yer alacak gencin ismini açıkça kanuna yazdılar. Yalnızca “gençlik temsilcisi” seçimle değil, kanun yayınlandığında maddede ilan edilmişti. Kanunda, gençlik temsilcisinin karşısında madde olarak aynen şu ifade vardı: “İ.Ü. Hukuk Fakültesi öğrencisi Hüseyin Onur”. Kısaca kanun yayınlanmadan önce gençlik temsilcisi seçilmiş ve kanuna ismi yazılmıştı. 

    Anayasa hazırlığı süresince gençlik örgütleriyle başta yakın temas devam etti. Bu süreçte öne çıkan bazı gençlik ve öğrenci kurumları göze çarpar. Bunların başında Türkiye Millî Talebe Federasyonu ve Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı gelir. Milli Türk Talebe Birliği kapanmamakla birlikte, DP döneminde hükümetle yakın göründüğü için pek itibar görmemişti. 

    1961 Anayasası’na “evet” kampanyası yürüten kurumların başında Türkiye Millî Talebe Federasyonu (TMTF) geliyordu. TMTF 1948’de İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği ile İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği’nin birleşmesiyle oluşturulan bir federasyondu. TMTF öğrenciler arasında en güçlü örgüt olarak bilinmekteydi. Kuruluşundan itibaren Kemalist ve Cumhuriyetçi bir çizgisi olmuştu. 1950’li DP döneminde bir yandan komünizme telin mitingleri düzenlerken, diğer yandan da DP’nin izlediği dinî ve Atatürkçülüğe karşı politikalara tepki olarak “Ata’ya Saygı” mitingleri yapıyordu. Bir ara 1960 darbe döneminde MTTB ile birleşme girişimleri olsa da gerçekleşmemişti. 

    Darbe döneminde ve anayasa referandumu sürecinde dikkati çeken ve faal olan gençlik örgütlerinden bir diğeri Türkiye Millî Gençlik Teşkilatı’ydı. TMGT’nin kuruluş girişimlerini 1949’da Türkiye Millî Talebe Federasyonu başlatmıştı. O yıl İngiltere’de Dünya Gençlik Örgütleri toplantısına katılmış ve dönüşünde Milli Gençlik Komitesi kurulması kararı alınmıştı. Böylece 1951 yılında Türk Kadınlar Birliği, Yeşilay Gençlik Kolu, Kızılay Gençlik Kolu, Anadolu Oymağı, Milliyetçiler Derneği ve TMTF kendisinden ikişer temsilcinin katılımıyla Milli Gençlik Komitesi olarak kurulmuştu. 1954’te ismini Türkiye Millî Gençlik Teşkilatı olarak değiştirdi. Bu örgüte 1952’de Türk Devrim Ocakları, 1954’te Türkiye Tekstil ve Örme Sanayi İşçileri Sendikaları Konfederasyonu (TEKSİF) ve Avrupa ve Dünya Federasyonu Fikrini Yayma Cemiyeti, 1957’de de Türkiye İzciler Birliği temsilcileri de katıldı. Örgüt 1960 darbesini desteklediği gibi sonrasında MBK ile yakın ilişkiler kurmuş ve adeta bütün öğrenci gençliği temsil eden bir örgüt olarak tanıtılmıştı. 1961 Anayasası’nın propaganda döneminde yoğun bir “evet” kampanyası yürüttüğü görülmektedir. 

    ‘Gençlik yeni anayasa istiyor’ Dönemin aktif gençlik örgütlerinden Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı, referandumda bizzat rol almıştı. “Evet” yazılı etiketler, propagandanın en yaygın aracıydı. 

    TMGT’nin “evet” propagandası 

    Propaganda süresince etkin olan Türkiye Millî Gençlik Teşkilatı hem afişler hazırlayıp asacak hem de afişler için nöbet tutacak, yırtılanların yerlerine yenilerini koyacaktı. Etkinliklerinden biri, arkası zamklı propaganda pusulalarının basımı olmuştu. Değişik renklerde ve üzerlerinde farklı sloganların yazıldığı on binlerce pusula basılmış ve her yere dağıtıldığı gibi başta vitrinler olmak üzere birçok yere yapıştırılmıştı. Hazırlanan pusulalarda anayasanın özelliklerinin yer aldığı –benim tespit edebildiğim ve arşivimde bulunan- 18 değişik slogan göze çarpar: 

    “Âdil Vergi İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Basın Hürriyeti, Üniversite Muhtariyeti ve Egemenlik Kayıtsız Şartız Milletindir Diyen ANAYASAYA EVET” 

    “Çalışma Ve Sözleşme Hürriyeti İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Demokrasi İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Dürüst ve Eşit Seçim İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Grev Hakkı İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Hak Arama Hürriyeti İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Hâkim Teminatı İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Hürriyet İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Kanun Önünde Eşitlik İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Millî, Demokratik, Lâik, Sosyal Bir Hukuk Düzeni İçin Topraksız Çiftçiye Toprak İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Plânlı İktisadi Kalkınma İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Plânlı Sosyal Kültürel Kalkınma İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Sosyal Güvenlik İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Tarafsız Bir idare İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Topraksız Çiftçiye Toprak İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Ücrette Adalet İçin ANAYASAYA EVET” 

    “Vicdan ve Din Hürriyeti İçin ANAYASAYA EVET” 

    TMTF’nin “evet” propagandası 

    Bu süreçte “evet” propagandası yapan diğer bir kurum da Türkiye Millî Talebe Federasyonu’ydu. Federasyon bir milyondan fazla ve çeşitli renklerde “Anayasaya Evet – Türkiye Millî Talebe Federasyonu” yazan yuvarlak yaka rozetleri bastırmıştı. Bir yandan gençleri örgütlüyor, diğer yandan da hummalı bir “evet” kampanyası yürütüyorlardı. Bu arada basın faaliyetlerini de ihmal etmiyorlardı. Federasyonun 2. başkanı Yalçın Gürsel 18 Haziran 1961’de bir basın toplantısı düzenleyerek şunları söylemişti: 

    “Geçirdiğimiz buhranlı ve haince bir on seneden sonra, inanmış ve ideal sahibi büyük Türk milletinin başardığı 27 Mayıs devrimiyle başlayan demokrasi yolundaki çalışmalar sonunda, geleceğimizi garanti altına alan yeni bir Anayasa hazırlanmış ve halkımızın tasvibine bırakılmıştır. Federasyonumuza bağlı birlik başkanları ile yaptığımız görüşmeler sonucu, Türk yüksek öğretim gençliği yeni Anayasaya “evet” diyecektir. 

    “Anayasamızın ana prensiplerini halka açıklamak için bütün üniversite ve yüksek okullara mensup arkadaşlarımızı vazifeye davet ediyoruz. Federasyonumuz bu yolda çalışmalarına başlamış ve ilk adım olarak pankartlar hazırlanmış bulunmaktadır. 

    (En güzel Evet Anayasaya) 

    (Anayasa bir milletin namusudur) 

    (Anayasa demokrasinin temelidir) 

    (Üniversiteli arkadaş, anayasayı açıklamak senin vazifendir) 

    (Anayasaya Evet diyeceğiz) 

    (Yeni Anayasa haklarımızın ve geleceğimizin teminatıdır) 

    (Yeni Anayasaya inanıyor ve güveniyoruz) 

    “Halk oyunda kabul edileceğine inandığım Anayasamızın millet ve memleketimize hayırlı olmasını temenni ederim”. 

    Türkiye’nin en eski ve dönemin gençlik örgütlerinden bir diğeri, Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) olarak göze çarpar. Üniversite gençliği içinde en fazla üyeye sahip olmakla birlikte DP döneminde hükümetle yakın olmasından dolayı, darbe sonrasında pek itibar görmemiş, yukarıda zikrettiğim diğer iki gençlik örgütü daha fazla öne çıkmış, inisiyatif almıştır. Bununla birlikte basına yansıyan haberlerde MTTB’nin de yeni anayasaya “evet” oyu verilmesi için gayret ettiği propaganda faaliyetlerine katıldığı görülür. Hatta TMTF ile birlikte ortak bir bildiri hazırlayarak desteklerini ifade etmişlerdir. Konu hakkındaki haber şöyledir:

    “Gençlik Anayasaya Beyaz Oy verecek. T.M.T.F ve M.T.T.B. dün birlikte bir bildiri yayınlayarak “Beyaz İhtilalin abidesi, Beyaz Anayasaya, beyaz oy” vereceklerini bildirmişlerdir. Bildiride şöyle denilmektedir: 

    “Yeni Anayasamızın Halk Oyuna sunulacağı bu günlerde her türlü şahsi ve siyasi kırgınlıklarımızı bir yana bırakarak her türlü kötü maksat ve ihtiraslardan sıyrılarak uzun ve zor mücadeleler ortaya koyduğumuz Anayasamıza ‘Evet’ oyu vereceğiz. Bunun haricinde her türlü tavrın menfaatlerimizi haleldar ettiğini kabul edecek ve karşısında olacağız. Millet olarak geleceğimizi ve fertler olarak hürriyetlerimizi, haklarımızı ve bu milli hudutlar içinde mesut hür ve eşit yaşamamızı temin edecek olan Anayasamıza arzuyla, iştiyakla, ittifakla ‘Evet’ diyeceğiz”. 

    Evet kampanyasına katılan bir diğer öğrenci derneği “İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Talebe Cemiyeti”dir. Cemiyet bildirisinde, “Yüksek Öğretmen Okulu öğrencileri olarak halk oyuna sunulacak Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına ‘Evet’ diyeceğiz. Anayasaya inanıyor ve güveniyoruz” açıklaması yapılmıştır.

    “Gençlik ve Partiler ‘Evet’ İçin Çalışıyor” başlıklı haberde izcilerin oto-stopla yurda dağıldığı, anayasa lehinde konuşmalar yaptığı anlatılır.

    Haberler ‘Evet’ten Kampanya için profesörler, öğretmenler, üniversite öğrencileri dolaşıp propaganda yaptılar. Gazeteler yurdun çeşitli yörelerinden “Evet” haberleri yaptılar (altta ve sağda). 

    “Evet” kervanı ve devlet olanakları 

    Propagandanın serbest bırakılmasından itibaren devlet olanaklarının ve memurların “evet” kampanyası için seferber edildiği anlaşılıyor. Meselâ İstanbul’da Sıkıyönetim Komutanı, Vali ve Belediye başkanı Tümgeneral Refik Tulga başkanlığında, Temsilciler Meclisi üyeleri, üniversite öğretim üyeleri ve gençlik temsilcileri “evet” kampanyasını planlamak için bir toplantı yapmışlardı. Ayrıca ilçelerde kaymakamlar, ilk ve ortaokul öğretmenleri, muhtarlar da bu toplantılara katılmışlar ve görevlendirilmişlerdi. 

    Temsilciler Meclisi üyeleri kendi aralarında İstanbul’un ilçelerini paylaşarak “Anayasaya Evet” toplantıları düzenlemeye başlamışlardı. “Evet” kampanyası için civar ilçelerden başka, şehir içinde ve iş yerlerinde de profesörler ve üniversite öğrencileri ile öğretmenler dolaşacaklardı. Şehirdeki büyük fabrika ve işyerleri gezilerek, buralarda çalışanlara yeni Anayasanın özellikleri anlatılmaktaydı. Bu amaçla gidilecek kurum sayısı 196 olarak belirlenmişti. 

    29 Haziran’da ise yine Tulga’nın başkanlığında yapılan toplantıda “1000 veya daha fazla işçi çalıştıran yerlere aralarında Kurucu Meclis üyelerinin de bulunduğu grupların gitmesi kararlaştırılmıştır. Ayrıca bütün okullar, Anayasa kampanyası için ikişer üye seçecektir. Bu üyeler ertesi günü üniversite konferans salonunda bir seminere katılacak ve takip edecekleri yol hakkında profesörlerden izahat alacaklardır” denmektedir. 

    En ilginç kampanyalardan biri de “Evet Kervanı” düzenlenmesiydi. Haberin bu kısmı aşağıdadır: 

    “Dün vilayette yapılan toplantıda Prof. Sulhi Dönmezer’in büyük bir kervan teşkili teklifi de kabul edilmiştir. Anayasa’nın halkoyuna sunulmasından 3-4 gün önce -muhtemelen 6 Temmuz’da- kervan bütün şehri dolaşmağa başlayacak ve bu gezi 3 gün devam edecektir. Kervanın gezi süresi içinde radyolarda yayın yapılacak, halk oyunları gösterilerde bulunacaktır”. 

    Kervandan başka planlanan bir kampanya şekli de, rozet bastırılmasıdır. Renkli ufak rozetlerde “Ben Anayasaya EVET diyorum” ibaresi vardır. Gençlik teşekkülleri de benzer küçük kağıtlar bastıracaktır. Bunlar evlerin kapılarına yapıştırılması için altları zamklı olarak hazırlanmaktadır. Bastırılmakta olan diğer propaganda kağıtlarında da şu ibareler bulunmaktadır. 

    “Hürriyet için Anayasaya EVET” 

    “Planlı iktisadi kalkınma için Anayasaya EVET” 

    “Grev Hakkı için Anayasaya EVET” 

    “Planlı sosyal kültürel kalkınma için Anayasaya EVET” 

    “Sosyal Güvenlik için Anayasaya EVET” 

    “Adil vergi için Anayasaya EVET” 

    “Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti için Anayasaya EVET” 

    “Kanun önünde eşitlik için Anayasaya EVET” 

    Propaganda döneminin son günlerinde üç gün sürecek bir kervan hazırlanır. Kervana 15 araç ve askerî bando eşlik edecektir. Kervan Perşembe günü Anadolu yakası, Cuma günü Beyoğlu ve Cumartesi günü Beyazıt, Aksaray, Taşlıtarla semtlerini dolaşacaktır. Seferber edilen yalnızca sivil memurlar değildir; askerler de “evet” kampanyası için çalıştırılır. Meselâ Harp Akademisi’ne bağlı 50 subay da İstanbul’un dışındaki köylere “evet” propagandası için gitmiştir. Benzer şekilde Türk Devrim Ocakları, yeni anayasanın halkoyuna sunulması öncesinde Açık Hava Tiyatrosu’nda folklor gösterisi tertipler. 

    İlk sonuçlar ve “Hayır”cı iller 

    Nihayet 9 Temmuz günü referandum yapılır. Oylama sonucuna göre katılım oranı %81’dir. %61,7 Evet, %38.3 Hayır oyu çıkmıştır. “Hayır” oyunun “evet” oylarından yüksek çıktığı iller İzmir, Denizli, Aydın, Sakarya, Zonguldak, Bolu, Kütahya, Bursa ve Samsun’dur. 

    Halkoyu sonucuna ilişkin kesin ve resmî rakamlar Yüksek Seçim Kurulu’nun 19 Temmuz 1961 tarih ve 106 sayılı kararıyla yayınlanır. Resmî Gazete’de yayınlanan YSK bildirisine göre oylama sonuçları şöyledir: 

    Seçmen olarak oy kullanması gerekli kişi toplamı 12.735.009 

    Halkoyuna katılanların toplamı: 10.322.169 

    Muteber bulunanların toplamı: 10.282.561 

    Muteber bulunmayanların toplamı: 39.608 

    Evet oyu verenlerin toplamı: 6.348.191 

    Hayır oyu verenlerin toplamı: 3.934.370 

  • TÜRKİYE’NİN KRALİÇELERİ

    TÜRKİYE’NİN KRALİÇELERİ

    Yarışma “Hafî ve balo kıyafetiyle” yapılacak, kraliçe seçilecek güzele tam 500 Türk Lirası mükâfat verilecektir. O sene müracaat eden sekiz genç kızdan Tüccar Halis Bey’in 17 yaşındaki kızı Keriman Halis Hanım yalnız 1932 Türkiye Güzellik Kraliçesi seçilmekle kalmaz, Belçika’nın Spa şehrinde Dünya Güzellik Kraliçesi tacını da takar. Böylece başlar öykü. “Güzellik kanaatimizi Avrupa’ya kabul ettirdik” manşetleri atılır yerli neşriyatta. Türkiye’nin modernleşme atağını dünyaya Türk kadınıyla ispatlamak mevzubahistir. Zamanla güzellik kanaatleri de değişir güzeller de, değişmeyen şey ise güzellerin her devirde revaçta oluşudur. 1920lerin sonunda başlayıp bugüne dek uzanan güzellik yarışmalarının fotoğraflı tarihi. 

    S. Süreyya (Keriman Halis, 1932, başvuru çekimi). 
    CUMHURİYET’İN İLK GÜZELİ Feriha Tevfik, Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesi olduğunda 19 yaşındaydı. Yarışma, 2 Eylül 1929’da Mustafa Kemal’in teşvikiyle Cumhuriyet gazetesi tarafından düzenlenmişti. 
    YENİ KRALİÇE 15 YAŞINDA “Yeni kraliçe Mübeccel Namık Hanım’dır. Kendisi yeşil gözlü, uzun boylu ve çok mütenasip endamlıdır.” Resimli Uyanış dergisinde tanıtılan 1930 güzeli, 15 yaşındadır. 
    KRALİÇE BİR MUALLİM 1931 yarışmasından önce tepkiler yükselmişti. Yeni kraliçe Naşide Saffet Hanım, Dünya Güzellik Yarışması’nda 4. geldi fakat muallim olduğu için hoş karşılanmadı. 
    İLK MAYOLU YARIŞMA 1950 Türkiye Güzeli Güler Arıman’ın, Avrupa müsabakası ilk kez mayo ile düzenlendi. Batı basını 5. seçilen Türk kızının rahat ve modern tavırlarına çok şaşırdı. 
    ‘RESMÎ’ KRALİÇE Keriman Halis’in onur verici zaferini izleyen sene, Nazire Hanım kraliçe oldu. Yarışma 9 Şubat’ta Tokatlayan Oteli’nde yapılmıştı. Jüriye İstanbul Valisi başkanlık ediyordu. 
    VATANİ GÖREV Günseli Başar 1952’de Avrupa Güzeli seçildi. Güzel Sanatlar Lisesi öğrencisiyken hocalarının “Bu vatani bir görevdir” teşvikiyle yarışmaya katılmıştı. 
    UTANGAÇ KRALİÇE 1952 Kainat Güzeli Yarışması’nda ise Gelengül Tayfuroğlu Türkiye’yi temsil etti (en solda). Yürüyüş, duruş gibi eğitimlerin olmadığı o yıllarda kraliçemizin işi zor oldu. 
    EĞİTİM DE ÖNEMLİ Türk Sinemasının efsanelerinden Belgin Doruk (soldan 4.) 1953 yarışmasında birinciliği ortaokul-terk olan tahsili yüzünden kaçırmıştı. 
    ALATURKA KRALİÇE 1960 Türkiye Güzeli Sevim Emre, müzikte alaturkayı sevdiğini söylüyordu. Daha sonra “Kral” lakaplı Orhan Gencebay ile yaşamını birleştirdi. 
    KRALİÇELER BEYAZ PERDEDE Sinema alanında kariyer arayan 1967 güzelleri Muhlis Sabahattin’den uyarlama “Karım Beni Aldatırsa” isimli müzikal film için Moda İskelesi’nde. 
    MURAT’INA ERDİ 1970’lere gelindiğinde yarışmaya basının ilgisi iyice artmıştı. Asuman Tuğberk 1970 Kraliçesi seçildiğinde Hürriyet gazetesinden son model bir Murat 124 kazanmıştı. 
    AVRUPA’YI DEVEYLE GEZDİ Filiz Varol 1971’de ikinci kez Avrupa Güzeli unvanını getirdi ülkeye. Batı basını Türkiye Güzeli’ne yoğun ilgi gösterirken ‘deve’ klişesinden vazgeçememişti. 
    MANKENLER KRALİÇESİ Bahar Erdeniz 1971’de “Mankenler Kraliçesi” seçilmişti. Daha öncesinde İsveç’te de mankenlik yapan Erdeniz bu mesleğin ilk isimlerindendi. 
    HALK GÜZELİ 1988 Güzeli Meltem Hakarar’a o yıl Sovyetler’de Dünya Güzellik Yarışması öncesi yapılan “Cazibe Güzeli” yarışmasında Kraliçe değil, “Halk Güzeli” unvanı verilmişti. 
    SKANDAL KRALİÇE Hülya Avşar 1983’teki yarışmada tacı bir önceki Kâinat Güzeli Karen Baldwin’den almıştı fakat sonradan “Miss” olmadığı anlaşılınca birinciliği geri alındı. 
    TÜRK GİBİ GÜZEL Arzum Onan 1993’te Avrupa Güzeli oldu. Ankaralı bir memur çocuğu olan 19 yaşındaki kraliçe için jüri üyeleri “Türk gibi güzel” demişti. 
  • Dil, tarih-coğrafya ve kültür üniversitesi

    Dil, tarih-coğrafya ve kültür üniversitesi

    Bir dizi sözlü tarih görüşmesine dayanan, bin sayfayı aşkın hacmiyle ve DVD’siyle göz dolduran bu çalışma, cumhuriyetin yapı taşlarından biri olan DTCF’yi, 75 yıllık köklü bir eğitim kurumunu, hocalarının, eğitmenlerinin, öğrencilerinin gözüyle ele alıyor. 

    MERİN SEVER 

    Ankara Üniversitesi’nin 686 sayılı KHK’dan nasibini almasından sadece birkaç hafta önce, İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çok önemli bir kitap çıktı: Bir Cumhuriyet Çınarı – Sözlü Tanıklıklarla Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin 75 Yılı. Hayriye Erbaş öncülüğünde yürütülen bir dizi sözlü tarih görüşmesine dayanan, hacmiyle ve görüşmeleri içeren DVD’siyle göz dolduran bu çalışma. Aslında cumhuriyetin ilk fakültesi olarak kurulan, 1946’da Ankara Üniversitesi bünyesine dahil edilen meşhur ve “olaylı” DTCF’nin, orada öğrencilik yıllarını geçirenlerin, orada ders veren, havasını soluyanların gözüyle bir anlatımı… Görüşülen onlarca isim arasında, DTCF’nin ilk öğrencileri ve sonrasında ilk “ilmî yardımcılık”tan yükselen akademisyenleri arasında yer alan tarihçi merhum Halil İnalcık ve arkeolog Nimet Özgüç gibi isimler elbette ilk göze çarpanlardan… 1930’lar Türkiye’sinin hikâyesini dinlerken, aslında her DTCF’linin vurguladığı gibi, “modernleşen Türkiye”nin de hikâyesine tanık oluyoruz. Söz konusu fakülte, Atatürk eliyle “Türk tarihini, bu coğrafyanın dilini ve kültürünü” araştırma, dönemin dil ve tarih tezlerini ispat etme maksadıyla kurulan bir fakülte olunca, bu vurgu daha bir anlam kazanıyor. 

    Ne var ki, fakültenin bugünlerde yine tartışma konusu olan “mâkus talihi” de daha 40’lı yıllarda başlıyor. Halil İnalcık’ın “DTCF’nin daha tutucu bir renk alması” dönemi olarak tanımladığı bu yıllarda iki dönüm noktası var; biri Hitler döneminde Türkiye’ye davet edilen ve bugün bile DTCF ekolü olarak tanımlanan yapıyı kuran profesörlerin milliyetçi saldırılarla küstürülerek kaçırılması; diğeri ise Behice Boran, Niyazi Berkes, Mediha Berkes, Pertev Naili Boratav, Azra Erhat gibi önemli isimlere yönelik saldırılar ve nihayetinde 1948 Tasfiyesi… İlhan Başgöz, Demokrat Parti’nin başa gelmesinden sonraki “cadı avı” dönemini “Dil Tarihli olmak 1946’dan sonra bizim için bir avantaj, bir sevinç konusu olmaktan çıktı, korku konusu olmaya başladı” sözleriyle açıklıyor. 

    1937’de inşa edilen DTCF binası, Ali Saim Ülgen Arşivi. 

    DTCF’ye yönelik tasfiyeler ilerleyen yıllarda da devam etti; 1960 Darbesi’yle 147 akademisyen hiçbir gerekçe gösterilmeden fakülteden atıldı; 1980 Darbesi de benzer bir yol izledi. Ancak görüşülen kişilerin ısrarla vurguladığı gibi, DTCF her saldırıdan kendisini toparlayarak çıkmayı başardı. Kökleri derine uzanan bu çınar, kendi kurucu ekolüne de eleştirel yaklaşabilen sağlamlıkta bir duruşa sahip olmaya devam etti. Bu çalışma da, tam olarak bunu vurguladığı için anlamlı… 

    Bugün, kuruluşundan beri “DTCF’nin vitrini” olarak anıldığı kitapta da belirtilen Tiyatro Bölümü, yapılan ihraçlarla hocasız bırakılıp fiilen işlemez hale getirilse de eleştirel nosyona sahip akademisyenler KHK’larla uzaklaştırılsalar da; görüşmelerden anlıyoruz ki, DTCF’ye -ve genelde üniversitelere- yönelik bu tasfiye dalgaları, eleştirel ve üniversel düşünceyi öldürmeyi başaramıyor. 

    DTCF’nin 75. yılı anısına, o dönemin rektörü Cemal Taluğ ve dönemin dekanı Rahmi Er’in desteğiyle hazırlanan bu çalışma, bu açıdan iyi bir sözlü tarih örneği olduğu gibi; bireysel bellek ve kolektif bellek oluşumuna hizmet eden bir hafıza mekânı olan DTCF’nin tarihine daha ayrıntılı bir biçimde bakmamızı da sağlıyor. 

    Avrupa’da Osmanlı etkisi

    İlk basımını yapan Osmanlı ve Avrupa kitabı, özellikle Batılı pencerenin Osmanlı İmparatorluğu’na bakışını bizlere sunarken, Avrupa medeniyetinin Osmanlı Devleti’nden hangi konularda etkilenip pay aldığını da tahlil ediyor.

    Halil İnalcık’ın şimdiye dek Türkçeye çevrilmemiş makaleleri, Kronik Kitap ekibinin gayretleriyle çevrilerek Osmanlı ve Avrupa: Osmanlı Devleti’nin Avrupa Tarihindeki Yeri isimli kitapta yayınlandı. Merhum hocamız kitabın önsözünde, Osmanlı İmparatorluğu’nun 15. yüzyıldan itibaren Avrupa tarihinin şekillenmesindeki önemli etkisini ele alıyor.

    OSMANLI VE AVRUPA Halil İnalcık Kronik Kitap 272 sayfa 

    Tarihçi gözüyle seyahatname

    Hem dilin kendisine hem de kullanımına verdiği önemi hemen her yerde belirten İlber Ortaylı, bir kez daha yayımlanan Seyahatnamesi’nde kültür izlenimlerini paylaşıyor. İlber Ortaylı, Eski Dünya’yı, yani Asya ve Avrupa kıtalarını tarihçi gözüyle köşe bucak gezmiş. Merak uyandırmasının yanında eşsiz bilgiler de veren kitap, tabii en iyi gezi rehberlerinden bile daha kaliteli ve gerçekçi. İsrail’den Rusya’ya, Venedik’ten Singapur’a ve Japonya’ya uygarlıklararası etkileşim ve geniş kültürel deneyim ile bu seyahatname, dünyaya farklı bir gözle bakmayı sağlıyor. Ortaylı, Yeni Dünya, Afrika ve Güney Amerika kıtaları seyahatnamesinin de müjdesini veriyor. Sonda yer alan müze gezisi bölümü ise Louvre (Fransa), British (İngiltere) ve Ermitaj (Rusya) müzelerine ayrılmış.

    İLBER ORTAYLI SEYAHATNAMESİ İlber Ortaylı Kronik Kitap 230 sayfa 
  • GEÇMİŞİN İZLERİ GELECEĞİN DÜŞLERİ

    GEÇMİŞİN İZLERİ GELECEĞİN DÜŞLERİ

    Ayrıntı Yayınları’nın 1000. kitabı Zamanın İzinde meşakkatli bir maratonun son yüz metresini andırıyor. Kitapta, geride bırakılan onca kilometrenin yorgunluğu, bugüne ulaşabilmenin gururuyla geleceği yaratma gücüne dönüşüyor. Bu, yayınevi için olduğu kadar Anadolu için de geçerli. Ayrıntı’nın okurla buluşturduğu 999 kitaptan süzülen deneyim ve birikim eserde billurlaşırken, binlerce yıllık çalkantılı ve görkemli bir tarihi ardında bırakan Anadolu, Zamanın İzinde’de görsel tanıklıklarla son 100 yılını anlatıyor. Eserden sizin için seçtiğimiz kareler… 

    AVAMA DA HAVASA DA NARGİLE Yıl 1901, mekân İstanbul. Yirmi küsur Osmanlı genci, keskin bakışları objektifte… Baştaki fes ne enseyi korur Güneş’ten, ne gözleri. Ama keyiflerin gıcır olmasına engel değil. Nargilenin o devirde soyludan da, avamdan da müdavimi vardır. 
    USULÜNCE GÖMÜLMEK İSTER HER GÜNAHKÂR Bir cenaze töreni, Yozgat’tan, 1900’ler. Müteveffiyenin kimliği belli değil, bir Ermeni kadını o kadar. Bilinmesin, usulünce gömülmüşse ona yeter. Zira Anadolu’da, özellikle son yüzyılda Anasır-ı Osmaniye’ye ait sayısız cenaze bu murada erememiştir. 
    ANADOLU’NUN KANADI KIRIK KIRLANGICI Neyzen Tevfik, kırlangıç gibi gezdi Anadolu’yu. 1930’da İstanbul’da çektirdi bu portre fotoğrafı. Kendi üslubuna göre tabii, vaziyeti bağdaş, kucağında neyi. “Izdırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer” mısrasının sahibi, Öğretmen Tevfik Kolaylı, bir kolu kırık, sebebi güreş merakı. 
    FABRİKADA TÜTÜN SARAR… “Köşeyi dönüp kaybolan” o kızların gittiği yer, tütün fabrikası. Zaman 1930’lar. Tütün sarmak titizlik ister, dikkat ve sabır ister. Zor iştir, onun için kadın işidir zaten. Sararken hayal kurulur muhakkak. Mutlu bir ev, rahat bir hayat… Tütün fabrikaları genç Cumhuriyet’in ekonomisi için önemli kaynaklardandı. 
    ATA’YA SAYGI DURUŞU Atatürk’ün naaşı, 19 Kasım’da Ankara’ya doğru yola çıktı. İlk durak Eminönü, Yavuz Zırhlısı’yla İzmit, sonra trenle Ankara… İstanbul ağır bir havayla uğurladı ‘yolcu’sunu. KKaraköy Yüksekkaldırım’daki Enli Yokuşu’nun merdivenlerine iğne atsan yere düşmez. Her milletten ahali, Atatürk’ü uğurlamak için bekliyor. 
    HEY BEN MÜSLÜMAN VATANDAŞIM! Cemil Filmer, Sultanahmet Mitingi’ni kayda almış, yaşamı boyunca 33 sinema kurmuş, 65 yılını sinemaya vermiş. 1895, İstanbul doğumlu. İstanbul’daki bir sinemasının önünden çekilmiş bu fotoğraf 6-7 Eylül olaylarından korunma çabasına bir örnek. Bayrak ve işyerinin sahibinin azınlık olmadığını kanıtlayan “BURANIN SAHİBİ CEMİL FİLMER” yazısı güvenlik amaçlı olsa gerek. 
    KIZ ÖĞRENCİLERDE CUMHURİYET DÖNÜŞÜMÜ Edirne Kız Muallim Mektebi öğrencileri izci kampına çıkıyor, Kasım 1933. Türkiye’nin eğitim teşkilatında Kız Muallim Mektepleri süreci 1870’te kurulan Dârülmuallimât ile başlıyor. Dârulmuallimât, 1858’de açılan kızlar için iptidâiye ve rüştiye mekteplerine öğretmen yetiştirmek üzere kurulmuşlardı. Cumhuriyet’le birlikte modernleştiler. 
    FIRAT’TAN GEÇİLİR KELEK İLE… Fırat’ın adı, Akad dilinde Purattu, Farsça’da Ufratu, Asurca’da Pratru, Yunanca’da Euphrates. Avesta’da geçiyor anlamı, ‘huperethuua’ yani geçmesi kolay. 1930’lar Urfa’sından bu kare, modern giyimli kadınlar, adamlar kelekle geçiyorlar. Kelek, Mezopotamya’nın en eski taşıma aracıdır. 
    ALMANYA ACI VATAN 70’lerde “Vatan doğduğun yer değil doyduğun yerdir.” fikri yaygındı. Gurbete giden Türk insanına maddi durumu, iyi giyimi ve edindiği Batı tecrübesiyle Türkiye’de gıpta ediliyordu ancak Almanya ‘acı vatan’dı. Münih Tren İstasyonu, 1974, belki de yolculuk anayurda. 
    ALNIMIN ÇİZGİLERİNDESİN MEMLEKETİM Nazım Usta’nın güzel bakışı Anadolu’dan değil bu ‘Çizme’den. Mart 1962, Floransa. Burada Uluslararası Yazarlar Kongresi’ne katılan usta, 61 yıllık ömrünün son 13 yılını sürgünde geçirdi. Türkiye’de iken yurtdışına çıkmasına izin olmadı, dışarıdayken yurda dönmesine. Vatandaşlığa 2009’da kabul edilen büyük şairin mezarı Moskova’dadır. 
    SÜLEYMANİYE: SEÇKİNLİKTEN ORTA HALLİLİĞE İstanbul’un üçüncü tepesi Süleymaniye, 1950 yılbaşı sabahı. Kanunî’nin 16. yüzyılda kendi adına yaptırdığı camiden alıyor adını bu mahalle. Bütün tarihi boyunca seçkinlerin tercih ettiği, yerleşimiyle tüm şehre hâkim olan semt birkaç kez dönüşüm geçirdi. Gözdeliğini kaybetmese de artık gelir düzeyi düşük yurttaşın ikametgâhı.. 
    SURETE AŞIK OLMA FİLMİ Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” filmi, 1965. Surete aşık olmak konusunu işleyen filmde bir boyacı boyamaya girdiği evin duvarında asılı çerçevedeki kadına aşık oluyordu. Film sinema tarihindeki yerini aldı ancak gösterilecek salon bulamadı. 
    MÜDÜR CEMAL SÜREYA GREVDEKİ İŞÇİLERLE Darphane’deki görevi sırasında grevdeki işçilerle birlikte, hoş sohbette bulunan kişi Cemal Süreya (soldan üçüncü). 1975 yılında burada müdürlük yaptı. Birçok edebiyatçı gibi memur olan Süreya’nın en üst kademedeki görevi burasıydı. Memurluğu borçlarını ödemek için yapıyordu. 
    DUVARLAR TAŞTAN YÜZLER PAMUK Nevşehir, Üçhisar’da bir düğünde çekilmiş bu fotoğraf. Yıl 1980. Yığma taşın 15. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlandığı bu yerde uzun süre kayalar oyularak konaklamaya uygun geniş alanlar açılmış. Bu kız evinin tarihi ne zamana dayanıyor bilemiyoruz, duvarları taştan. Az sayıda da olsa taş ev var hâlâ Üçhisar’da. 
    İZMİR HATIRASI Seyyar fotoğrafçılar 50lerin sonuyla popüler olmuştu. Anında baskı yapabilen makineler çıktığında kadraj ustaları deklanşör başına, hali vakti yerinde insanlar da onların karşısına koştu. Fotoğraf, pahalı bir zevkti. 1967, İzmir. 
    TURİST AMCALARDAN ÖNCE Fotoğraf 1967’de Kapadokya’da çekilmiş. Tarihi 12 bin yıla uzanan, adeta tamamı doğal ve kültürel bir sit alanı olan bölgenin bugün kitle turizmi sayesinde taşı toprağı altın. Turistlerin henüz akın etmemiş olduğu o mütevazi yıllarda, bir köy çocuğu yemeğini iştahla atıştırıyor.