ESİR / ESİRCİ Savaş, akın ve baskınlarda ele geçirilen, Afrika’da, Kafkasya’da, Kuzey ülkelerinde hayvan avlar gibi yakalanan erkek-kadın, çocuk yabancı tutsaklara, İslâm hukukunda esir (çoğulu: üserâ)-köle denirdi. Her beş tutsaktan biri pençik (vergi) olarak devlete verilir, diğerleri esir tüccarları aracılığıyla satılırdı. Tacirler, aldıkları köleleri sınıflandırır, bakım ve eğitimden geçirir, değerlilerini saray ve konaklar için ayırır, “sıradanlar”ını satışa sunardı. Köle satın alanlar bunları her işte kullanır, kadınsa nikâhsız eş edinebilirdi. 19. yüzyılda köle ticaretini yasaklayan uluslararası anlaşmalar imzalansa da Doğu ülkelerinde, Avrupa ve Amerika’da köle alım-satımı daha bir süre önlenemedi. Esir Hanı-Esir Pazarı İstanbul’da Kapalıçarşı’ya yakın bir handı. Köle ve cariyeler burada açık artırmayla veya el altından yüksek fiyatlarla satılırdı. Sultan Abdülmecid 1848’de bir fermanla köle alım-satımını yasaklayarak Esir Hanı’nı yıktırdı ama köle-cariye alım satımı gayriresmî olarak devam etti. Siyahi köle ve cariyeler Fatih’deki hanlarda, kadınlar Tophane’deki Karabaş mahallesinde pazarlanırdı.
ESLİHÂ-İ ASKERİYE MÜZESİ (Askerî Silahlar Müzesi) Savaş ganimeti olan ve ilgili kuruluşlardan toplanan eski silahlar, Topkapı Sarayı bahçesindeki İç Cebehane denen Aya İrini Kilisesi’nde depolanmıştı. Burası 1909’da “Esliha-i Atika Müzesi” (Eski Silahlar Müzesi) adı verilerek ziyarete açıldı.
ESNAF ŞEYHİ Ahilik-fütüv-vet geleneğine dayalı debbağlık, ayakkabıcılık, saraçlık gibi el zanaatlarında üretim ilkeleri, kalite, ustalık, çıraklık sorunlarıyla ilgilenen, esnafla yönetim-yargı arasındaki ilişkileri düzenleyen dernek başkanı. Zanaat ve ustalık sorunları, çırak yetiştirme, kalite kontrol, üretim, fiyatlandırma-pazarlama, meslek disiplini, arasta işleriyle ilgilenen ve denetimler yapmak üzere seçilmiş meslek mensubu da “yiğitbaşı”ydı.
‘Yunan köle, Türk sahip’ İngiliz oryantalist William Allan’ın 1838 tarihli tablosu, İstanbul’daki esir pazarından bir anı yansıtıyor. 1829-30’da kenti ziyaret eden sanatçı, pazarlanan Yunanlı genç kızı ve atı üzerindeki alıcı Türk paşayı gündelik detaylarla birlikte, “melodramatik” tarzda resmetmiş.
Kerem Çalışkan’ın yeni kitabı Mustafa Kemal’in İsyan Muhtırası Remzi Kitabevi’nden çıktı. Kısa sürede ikinci basımını yapan kitap, gazeteci-yazarın son zamanlarda ilgisini yoğunlaştırdığı yakın tarih alanındaki altıncı kitabı. Gazetecilik kökeninden gelmenin avantajını çalışmalarına yansıtan yazarın 2016’da çıkan Herkes İçin Osmanlı adlı kitabı yeni ve objektif bakış açısı, akıcı anlatım tarzıyla kimi okullara ders kitabı olarak girmeyi başarmıştı. 20. yüzyıl başına odaklanan kitapları, Caretta Yayıncılık tarafından basılan 100 Yılla Yüzleşme serisi büyük ilgi görmüştü. Son çalışmasında yazar yine o yıllara ait arka planda kalmış bir alanı aydınlatıyor.
Çalışkan, kitabında, Mustafa Kemal’in tuğgeneral sıfatıyla yazdığı bir raporu yeniden vurguluyor. 20 Eylül 1917’de Sadrazam Talat Paşa ile Harbiye Nazırı ve Başkumandan vekili Enver Paşa’ya gönderilen raporda Mustafa Kemal, 7. Ordu Komutanlığı’nın bulunduğu Halep’ten devletin zirvesini uyarıyor: “Harp devam ederse saltanat çökecek!” Çalışkan’a göre metnin önemi de burada. Mustafa Kemal bu uyarısıyla hem bir yıl sonraki çöküşü gösteriyor hem Alman vesayetine karşı bağımsızlıkçı bir çizgi ortaya koyuyor. Buna karşılık devletin zirvesinin rapora ilgi göstermemesi, Mustafa Kemal’in Halep’teki görevini yarıda kesip “asi bir general” olarak başkent İstanbul’a gelmesine yol açıyor.
Yıllar sonra bu radikal tavrını “Türkiye göz göre göre felakete sürüklenirken susamazdım” sözleriyle anacak olan Mustafa Kemal’in o günlerini anbean kaleme alan yazar, 1. Dünya Savaşı’nın başından Misak-ı Millî’ye kadarki süreyi, raporun öncesini ve sonrasını kitabında ayrıntılı şekilde anlatıyor.
Mustafa Kemal tuğgeneral rütbesiyle Halep’te.
Van-Yerevan: İki halk bir kültür
VAN’DAN YEREVAN’A
Etnomüzikoloji alanında önemli eser ve kayıtları kullanıma açan Kalan Müzik, Van’dan Yerevan’a adlı dengbêj albümünü piyasaya sürdü. Henüz bilmeyenler için dillendirmek gerekirse, bir Kürt ve Ermeni ortak kültürü olan dengbêj, Kürtçe ses/ söz anlamındaki “deng” ile söyleyen/anlatan anlamına gelen “bêj” sözcüklerinin birleşerek yeni bir sözcük oluşturmasıyla meydana gelmiş. Geçmişin ve günümüzün trajik aşk öykülerini, ölümlerini, savaşlarını ve isyanlarını kendilerine konu eden dengbêjler, tarih boyunca bölgedeki komşu halkların bir iletişim öğesi olmuş. Bu albümde de çalışmada da Kürt ‘Dengbêj Gazin’ ve Ermeni ‘Âşık Leyli’ var.
Tarihsel ve kültürel önemi açısından uluslararası akademinin de ilgi gösterdiği projelere imza atan kurumun bu albümünde, 10 adet Türkçe, Kürtçe ve Ermenice yöresel parça sunuluyor. Bununla birlikte albüme eşlik eden kitapçıkta, kadın âşık ve dengbêjler ile bu gelenek Türkçe, İngilizce ve Ermenice olarak anlatılırken, albümdeki parçaların da sözleri veriliyor. Albümdeki parçaları seslendiren sanatçılar, daha önce Avrupa Birliği tarafından finanse edilen Ermenistan – Türkiye Normalleşme Süreci Destek Programı kapsamındaki Kadın Aşık ve Dengbêjler projesinde, üç ortak konserle biraraya gelmişti. Şimdi aynı projenin kalıcı eseri konumundaki Van’dan Yerevan’a albümüne dijital ortam ve seçkin müzik marketlerinden ulaşılabiliyor.
Geçen sene yüzüncü yılını dolduran Erenköy Kız Lisesi, bir anı-tarih kitabı ile geçmişini belgeledi. Adını lisenin marşından alan Genç Fidanlar Bahçesi bir sözlü tarih çalışması olmakla beraber, pek çok yeni belgeyi de gün ışığına çıkarıyor.
GENÇ FIDANLAR BAHÇESI
Erenköy Kız Lisesi’nin tarihini ele alan Genç Fidanlar Bahçesi kitabı, kurum tarafından yürütülmekte olan “100 Yüze” projesi kapsamında oluşturuldu. Kitap, lisenin 1939 yılı mezunlarından ve efsanevi edebiyat öğretmenlerinden biri olan Mahmure İnceoğlu’nun güftesini yazdığı meşhur marş ile aynı adı paylaşıyor. Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Hakan Aytekin ve aynı zamanda Erenköy Kız Lisesi mezunu olan Elif Sungur’un editörlüğünü üstlendiği kitap, eğitim tarihimizdeki bu köklü kurumu, öğrencileri-öğretmenleri ile birlikte anlatıyor.
Okulun tarihini kitap üzerinden adım adım izliyoruz. 1911’de Maarif Nazırlığı’nın Erenköy’de satın aldığı Şehremini Rıdvan İsmail Paşa Köşkü, okulun ilk mekânı ve kitap burayı başlangıç olarak alıyor. Okul 1916’da büyük bir yangının ardından yenilenip genişletilerek ‘Sultani’ adını alıyor. Bu tarihten itibaren Rıdvan İsmail Paşa Köşkü’ne “kimyahane”, “cimnasdik”, “yemekhane”, “üç katlı dershane”, “hastane” kısımları da eklenerek bir kompleks halini alıyor. En son eklenen ise Padişah V. Murad’ın kızı Hatice Sultan’dan satın alınan Topçu Reisi Hacı Hüseyin Paşa Köşkü. Ve günümüzün Erenköy Kız Lisesi böylece yaşamına başlamış oluyor. 22 Şubat 1945 gecesi çıkan bir diğer yangın sonucu Erenköy Kız Lisesi’nin tarihî köşkü küle dönüyor. Kitabın oluşmasına önayak olan Erenköy Kız Liseliler Derneği’nin kuruluşu da bu yangına denk geliyor. 1944 mezunlarından Dr. Mutlu Urcun, okula hizmet ve yangınla oluşan eksiklerinin giderilmesi amacıyla 23 mezunla birlikte bu derneği kurmuş.
Okulun ilk mezunlarının bilgisini bize ulaştıran, 1942-1943 Hatıra Albümü bir diğer güzide belge. Albüme, okulun ilk yıllığı da denebilir. 1943 yılına kadar mezun olmuş tüm öğrencileri gösteren albüme göre 1919- 20 senesinde 102 Afife Arif, 233 Melahat Nazmi ve 239 Nezihe Fırat, lisenin ilk mezunları. İlk kadın astronom ve dekan Prof. Dr. Nüzhet Gökdoğan, ilk kadın arkeolog Prof. Dr. Jale İnan, soyut eserleriyle tanınan ressam Leyla Gamsız Sarptürk, yazar kız kardeşler Halide Nusret Zorlutuna ve İsmet Kür, değerli sanatçılar Macide Tanır, Nisa Serezli, Hale Soygazi, çağdaş yazarlardan Ayfer Tunç okuldan mezun isimlerin bazıları.
Erenköy Kız Lisesi mezunlarının yaşam öyküleri, anıları ve fotoğrafları ile beraber yaşayanlarla yapılan sözlü tarih görüşmelerini de içeren Genç Fidanlar Bahçesi, Erenköy İnas Sultanisi’nden Erenköy Kız Lisesi’ne 1916-2016 kitabına Erenköy Kız Liseliler Derneği’nden ulaşılabilir. Kitaptan elde edilen gelir de, hali hazırda 60 öğrenciyi desteklemekte olan burs fonuna aktarılacak. Kitabın oluşturulma sürecinde ortaya çıkan yazılı ve görsel malzemelerden oluşan sergi ise, 11 Haziran tarihine kadar Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi’nde görülebilir.
Hatıraların olmazsa olmazı Rıdvan Paşa köşkünün girişindeki aslan heykelleri öğrenci fotoğrafları için en başta gelen dekorlardandı. Bu karelerden birinde, ünlü sinema ve tiyatro oyuncusu Nisa Serezli ve bir arkadaşı, 1940’lar.
Şehr-i İstanbul, fethedildiği günden bu yana sayısız İslâm eserine evsahipliği yaptı, yapıyor. Her iki yakada minareleri ve kubbeleriyle şehrin siluetini oluşturan camiler bu eserlerin en önde gelenleri. Altı yüzyılda hemen her sokağa, her köşe başına inci tanesi gibi dağılmış yapıların günümüzdeyse sadece belirli bir kısmı ayakta. #tarih olarak, çoğu 20. yüzyılda yıkılan, yokedilen mâbetleri Hayri Necdet İşli ve İsmail Büyükseçgin’in kıymetli çalışması Osmanlı Devri İstanbul Camileri’nden yararlanarak derledik.
MERZİFONİ CAMİİ Karaköy meydanında Fatih devrinden kalma camii, II. Abdülhamid tarafından yeni baştan yaptırtıldı. Bu camii de 1958’de yol açılması gerekçesiyle yıktırıldı.VOYNUK ŞÜCAĞ MESCİDİ Voynuk Şücaeddin İbrahim Efendi tarafından Unkapanı’nda yaptırıldı. 1957’de istimlâk edilen camiin haziresinde, İstanbul’un fethinden sonraki ilk kadısı Hızır Bey Çelebi’nin mezarı yeralmaktaydı. Yerinde bugün İMÇ binaları bulunuyor.BALIK PAZARI İSKELESİ MESCİDİ Sultan II. Mustafa döneminde yapılan, I. Abdülhamid döneminde yanan mescidin onarımı III. Selim’in veziri İzzet Paşa tarafından yaptırıldı. Eminönü’ndeki mescid bugünkü Galata Köprüsü ile Zindan Han binasının arasındaki rıhtımda bulunuyordu. 1936 yılında meydan genişletmesi esnasında yıkıldı.DEFTERDAR MESCİDİ 1554 yılında tarihçi İdris-i Bitlisi’nin oğlu Defterdar Ebu Fazl Mahmud Efendi tarafından yaptırılmıştı. Tophane semtinde, Defterdar Yokuşu’nda bulunan camii, betonarme olarak 1990’lı yıllarda yeniden inşa edildi.PERKAPU MESCİDİ Fatih’te bugünkü Müftü Ali Mahallesi’nde bulunan mescidin bir diğer adı Kandili Güzel Mescidi’dir. Hüsrev Kâtip tarafından vakfedilmiştir. Yapıdan günümüze hiçbir iz kalmamıştır.ALACA MİNARE MESCİDİ Kanunî Sultan Süleyman dönemi kaptanlarından Murat Reis tarafından yaptırılmıştı. Tayyarzade Ata Bey’e göre mescit Üsküdar’da Moravi Kuyusu mevkiinde yer alıyordu. Kuyu bugün mevcut, fakat mescidin yerinde park var.HADIM HASAN PAŞA CAMİİ III. Mehmed’e kısa süre sadrazamlık eden Hadım Hasan Paşa tarafından 1597’de Cağaloğlu’nda yaptırılmıştı. Uzun yıllar harap durumda kalan mescit, alanının bir bölümünü cadde genişletmesine kaptırdı.BOSTAN CAMİİ Adını 1591’de vefat eden banisi Bostancıbaşı Abdullah Ağa’dan alıyordu. İstanbul’un fethinden yarım yüzyıl sonra Fatih-Küçük Langa’da yaptırılan orijinal eserlerden biriydi. Dört yüz yıla yakın bozulmadan kaldı, büyük 1911 yangınını sağ atlattı, fakat 1937’de yol açılmasını aşamadı.YENİ ÇEŞME MESCİDİ Üsküdar’da Ahmediye Meydanı’nda bulunuyordu. Kızlarağası Mehmet Ağa tarafından 1587 yılında yapılmıştı. Yol açılması sebebiyle 1933’te yıkıldı. Şu anda yerinde Hezarfen Ahmet Çelebi’nin modern bir heykeli bulunuyor.DARÜŞŞİFA MESCİDİ Bugünkü adıyla Valide Atik Camii, Nurbanu Valide Sultan Külliyesi’nin darüşşifasına ait mescid, minaresiz ahşap fevkanidir. 1970 yılında çökmüştür. Restorasyon kısmen devam ediyor.SALI PAZARI CAMİİ Derya Beyleri’nden Süheyl Bey tarafından 1591’de Mimar Sinan’a yaptırılan Karaköy’deki mâbet, Süheyl Bey Camii diye de anılır. 1873’te Sultan Abdülaziz tarafından yeniden inşa edilen mescid 1957 yılında yıktırılmıştır. Yerine yakın zamanda iş merkezi görünümlü bir “cami” yapıldı.AYDINOĞLU TEKKESİ MESCİDİ Eminönü’nde bulunan tekke, Saçlı Emir Mehmed Muhyiddin Efendi tarafından yaptırılmıştı. Tekkenin üçüncü şeyhi olan Ünsi Hasan Efendi’ye ait fotoğraftaki binalar, yol imarı nedeniyle yıktırıldı. Şimdi sadece tekkeye ait mezarlık mevcut.SULTAN SELİM MEDRESESİ MESCİDİ Yenibahçe Vadisi’nde, Vatan caddesinde bulunan mescid, etrafındaki medresesiyle birlikte kompleks halindedir. Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmıştır. Bugün yerinde bir tıp merkezi var.ASMALI MESCİD Orijinal mimarisi zamanla bozulsa da Fatih Sultan Mehmed devrinden kalma olan mescid, Hoca Ferhad tarafından yaptırılmıştı. 1917’ye kadar ayakta kaldı fakat yerine Türk-Alman Dostluk Yurdu inşa edilmek üzere yıktırıldı.
İstanbul’un 981 mâbedi birarada
Hayri Necdet İşli
Tarihçi Hayri Necdet İşli, Yüksek Mimar İsmail Büyükseçgin ile birlikte İstanbul’un 981 adet cami ve mescidini biraraya getirdi. Camilerin dış mimarisini gösteren 1940’lı yıllardaki fotoğraflar özenle seçildi, negatifleri bulundu. Fazıl Ayanoğlu ve Şinasi Akbatu’ya ait fişler, derkenarlar ve kurumların çeşitli yazışmaları için arşivler titizce tarandı. Üç ciltlik seri için Ayvansarayî Hüseyin Efendi’nin 1768’deki 821 mâbedi biraraya getirdiği Hadîkat’ül Cevâmi’si temel kaynak olarak alındı. Yirmi yıllık çalışma sonucunda Osmanlı Devri İstanbul Camileri, Türkiye neşriyatına kazandırıldı. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun desteğiyle hazırlanan eseri yönetim kurulu başkanı Bülent Katkak “kültürel mirasımızın kayıtlı envanteri” olarak niteliyor. Fotoğraflı ansiklopedik rehber niteliğindeki bu kıymetli çalışma sınırlı sayıda basılıyor ve bu Ramazan ayı içerisinde satışa sunulması bekleniyor.
1950’den 1953’e Kore’de devam eden sıcak savaş, milyonlarca kişinin ölümüne, evsiz kalmasına yol açmıştı. Muharebelere katılan Türk askerleri, karşılarındaki düşmandan çok, çaresiz-kimsesiz kalan siviller ve çocuklarla ilgilenmek zorunda kaldılar. Kimi zaman kendi canları pahasına, Koreli sivilleri kolladılar. Necmettin Özçelik’in özel arşiv fotoğraflarıyla cephenin öteki yüzü.
KAHRAMAN ÜSTTEĞMEN VE KORELİ ÇOCUK
1.Tugay, Topçu İleri Gözetleme Subayı Üstteğmen Mehmet Günenç, bölük hatlarına giren düşmanla çok yakın temasta idi. 22-23 Nisan 1951 günü saat 01:00’da kendi bulunduğu yerin koordinatlarını Türk topçusuna vererek buraya ateş etmelerini istemiş, “bizi onlara teslim etmeyin, vatan sağolsun” diyerek şehit olmuştur. Koreli çocukla görünen soldaki Yüzbaşı Süleyman Pulat, sağdaki ise şehit Üstteğmen Mehmet Günenç’tir.
ANKARA OKULUNDA İNSANLIK DERSİ
Türk askeri Kore’ye ilk adım attığından itibaren, ailesini kaybetmiş çocuklara hem giyim hem yiyecek konusunda yardımcı oldu. Daha sonra bu çocukların eğitimleri için Ankara Okulu kurulmuş ve buradaki çocukların bütün masrafları Türk tugayları tarafından karşılanmıştı. Bu girişimleri yansıtan posta pulları, Türkiye’de de bir dönemin insanlık dersini yansıtıyor.
CEPHEYE GİTMEDENBAYRAM NAMAZI
Kore’ye gidecek 1. Tugay askerleri, Eylül 1950’de yola çıkmadan evvel İskenderun’da toplu bayram namazı kılıyor (solda). 1 yıl sonra bu defa Kore’de bayram namazında, Tugay müftüsü Muhsin Örtülü, Ramazan Bayramı sabahı vaaz verirken (altta).
ŞEHİT VE KAHRAMAN PİLOTMUZAFFER ERDÖNMEZ
Hava Pilot Üstteğmen Muzaffer Erdönmez (soldan ikinci), 21 Nisan 1951 tarihinde Kunuri yakınlarında Yalu nehri üzerinde bir köprüyü imha görevi almış, uçağı vurulduktan sonra atlamamış, uçağı hedef köprüye çevirmiş, tüm bomba ve roketleri ile köprünün tamamen imha edilmesini sağlayarak şehit olmuştu.
BAHTİYAR YALTA:KUNURİ KAHRAMANI
Türk Tugayı’nın ilk ve önemli muharebesi, Kuzey Kore’nin kuzeyindeki Kunuri bölgesinde yaşanmıştı. O sırada havan takım komutanı olarak muharebeye giren Üsteğmen Yalta (en arka sırada, ortada, miğfersiz), yanındaki 3 subay ve 76 erle birlikte düşman muhasarasını yarmış; Kunuri’den Pyongyang’a kadar 100 km. yürüyerek, üç gün boyunca hiç uyumadan savaşarak geri çekilmişti. Yakın tarihte vefat eden Yalta’nın, Kunuri muharebeleri üzerine kitabı, uluslararası nitelikte bir harp tarihi çalışmasıdır.
BIYIKLI ASKERLER
Güney Koreli göçmenlere yardımcı olan askerler, palabıyıklarıyla dikkati çekiyor. Kore’deki askerlerimize istedikleri takdirde bıyık bırakmak serbestti. En büyük ceza ise, bir suç işledikleri takdirde bıyıkların bütün tugay önünde kesilmesiydi (solda ve sağda).
MARLYN MONROE:SARIŞIN BOMBA!
Ünlü film yıldızı Marlyn Monroe 17 Şubat 1954 günü Kore’ye gelmiş ve aralarında 4. Türk Tugayı’nın da bulunduğu birliklere konser vermişti. Monroe’nun Kore’ye gelişi, dönemin basınında da geniş şekilde yer almıştı.
AĞIR MAKİNALI ŞAHAP GÜRELİ
Üstteğmen Şahap Güreli, her gittiği yerde yanından ayırmadığı ve sürekli sırtında taşıdığı ağır makinalı tüfeği ile muharebelerde adından söz ettirmiş, kahraman bir subaydı.
UNUTULAN KAHRAMANLAR
Sarıkamışlı Er Hacı Altıner, savaştan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde sembol askerlerden biri olmuştu. Savaşta görev yaptığı süre içerisinde 14 kere yaralandı. ABD Başkanı tarafından özel olarak davet edildi. En önemli savaş madalyası olan gümüş yıldız ile onurlandırıldı. Birçok şehrin fahri hemşerisi ilan edildi. Hatta ABD’de kalması için ikna edilmeye çalışıldı. Fakat sadece görevini yaptığını ve Türkiye’ye dönmek istediğini belirterek bu teklifi kabul etmedi (üstte).
3. Tugay’dan Yüzbaşı Şinasi Sükan, Karson ileri karakolunda savaşırken, düşman el bombası ile bacağı parçalanan bir kahramandı. Tek başına 75 Çinli askeri savaşdışı bırakmıştı (solda ortada).
1. Tugay’dan Teğmen Rıdvan Terzi ise Zonguldaklı bir subaydı. 17-18 Mayıs muharebesinde, 5. Bölük Takım Komutanı olarak karşısındaki Çinli birliklerin içerisine çift tabanca ile girmiş, birçok düşmanı öldürmüş, kendisi de göğsünden vurularak şehit olmuştu (solda altta).
Boğaziçi Üniversitesi hocası, fizikçi, tarihçi ve yazar John Freely, özellikle Osmanlı tarihi ve İstanbul üzerine yazdığı kitaplarıyla silinmez bir iz bıraktı.
John Freely, otobiyografik kitabı The Art of Exile’a (Sürgün Sanatı-2016) şöyle başlar: “Daha doğmadan seyahat etmeye başlamışım (…) Doğumumdan üç ay önce, annenim karnında, hayatımın ilk yolculuğuna çıkmışım, biletsiz”. 1926’da New York’ta mezar kazıcılığı ve tramvay vatmanlığı yapan bir baba ile temizlik görevlisi olarak çalışan bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Freely, altı yaşına dek Atlas Okyanusu’nu dört kez geçmiştir bile.
Freely, babasının işsiz kalması üzerine annesiyle birlikte ve çocukluğunun büyük bir kısmını geçirdiği İrlanda’ya taşınmış, 17 yaşında denizci olarak 2. Dünya Savaşı’na katılmış, Çin ve Burma’da savaşmış, Dionysos ile Ariadne’nin Ege Denizi’ndeki adalarında soluklanmış ve 1960’larda ailesiyle yerleştiği İstanbul’da uzun yıllar yaşamıştır.
John Freely bir hikayeyi ya da bir kişiyi anlatırken, sabit tanımlı kimliklerin yetersiz kalacağının en etkileyici örneklerinden biriydi. O bir gezgindi ve aynı zamanda Osmanlı tarihi ve İstanbul üzerine pekçok dile çevirilmiş, aralarında Alaaddin’in Lambası, Prens Adaları, Kayıp Mesih Sabetay Sevi’nin İzini Sürerken, Saltanat Şehri İstanbul, Osmanlı Sarayı/Bir Hanedanlığın Öyküsü, İstanbul’un Bizans Anıtları, Cem Sultan/ Rönesans Avrupası’nda Tutsak Bir Şehzade, Evliya Çelebi’nin İstanbul’u gibi eserlerin bulunduğu 50’den fazla kitabın yazarıydı. 1972’de yayımlanan ilk kitabı Strolling Through Istanbul: A Guide to the City (İstanbul’u Gezmek İsteyenler İçin Bir Şehir Rehberi), halen İstanbul üzerine yazılmış en kapsamlı eserlerden biridir.
2. Dünya Savaşı bittikten sonra Oxford Üniversitesi’nde Orta Çağ Avrupası bilim dünyası üzerine araştırma yapmış, fizik ve astronomi üzerinde uzmanlaşmış bir akademisyendi. 1960’ta bir eğitmen olarak Robert Kolej’in fizik şubesinde ders vermeye başlamıştı. Üniversitelerin bilim üreten ve düşünmeyi öğreten kurumlar olarak önemini dile getirdiği şu sözlerle de, bu kurumların günümüzün tarihsel koşullarında karşı karşıya kaldığı tehlikenin altını çizmiştir: “Üniversite bir ticaret okulu değildir. O, size ‘zihnin yaşam kaynağını’ öğretir, yani düşünmeyi! Herkes bilgisayar mühendisi, doktor veya avukat oluyor… Ama üniversite eğitimi bu demek değildir. Üniversite size zihnin yaşam kaynağını vermelidir. O zaman düşünen bir insan olursunuz; sadece bir teknisyen, fizikçi ya da sosyal bilimler profesörü değil”.
Robert Kolej’de eğitmen olarak çalışan Freely, 1971’de Boğaziçi Üniversitesi’nin kurulma sürecine de tanıklık etti. 1900’lerin başında kolejde çalışan öğretmenler için inşa edilmiş Barnum House, şimdiki adıyla 8 No’lu lojmanda yaşadı. Dünyanın dörtbir yanında pek çok önemli gelişmeye tanıklık etmiş, kurduğu yakın arkadaşlıklarla pek çok kişinin yaşamına dokunmuş olan Freely, yakın dostlarından biri olan ressam rahmetli Ömer Uluç’un ifadesiyle “İstanbul’un hafızası”ydı.
John Freely’nin uzun süre yaşadığı bina, bugün Boğaziçi Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi’ne ev sahipliği yapıyor.
(Boğaziçi Üniversitesi Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi)
Bir inşaat kazısı sırasında bulunan tabut ve içinden çıkan Rus askeri cesedi, basında dönemin tümgenerali Vasili Aleksandroviç Geyman ve hazine söylentilerine uzanan haberlere yolaçtı. Oysa ceset, 1. Kafkas Kolordusu, 20. Ahıska Piyade Tümeni, 78. Piyade Alayı’na mensup Yarbay Karl Karloviç Rjepetski’ye aitti.
EMRE GEZER
Geçen Nisan sonunda Ardahan’daki bir inşaat kazısı esnasında bulunan asker cesedi, kamuoyunun yoğun şekilde ilgisini çekti. Bölgenin yakın dönemde Rus işgali yaşamış olması ve mevcut fiziki bulgular, askerin bir Rus subayı olması ihtimalini güçlendirdi.
24 Nisan 1877’de başlayan ve Rûmi takvimle 1293’te gerçekleştiği için halk arasında “93 Harbi” olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşında, Ruslar 17 Mayıs 1877’de Ardahan’a girmişti. Bölge 1878’den, Brest-Litovsk Antlaşması’nın imzalandığı 1918’e kadar yaklaşık kırk yıl Rus yönetiminde kalmıştı.
Cesedin kime ait olduğunu belirleyebilmek için elimizdeki verilerden öncelikle cesedin gömülme usulü, tabutun şekli ve cesedin üzerindeki askerî üniformanın büyük önem arz ettiği anlaşılmaktadır. Tabutun üzerinde “INRI” (Iesus Nazarenus Rex Iudaeorum-Nasıralı İsa, Yahudilerin Kralı) kesiti bulunmamakla birlikte, Rus-Ortodoks haçının ayırdedici özelliği olan diyagonalin bulunması, tabutun bu inanca mensup bir kişiye ait olabileceği düşüncesini güçlendirmektedir. Cesedin ellerinin göğüste birleşmiş vaziyette olması, başının altında yastık bulunması ve askerî üniformasıyla gömülmesi, Ortodoks inançlarıyla uyuşmaktadır. Saç ve sakalları korunmakla birlikte cesedin etlerinin bütünüyle çürüyerek yokolması, herhangi bir mumyalama işlemine tâbi tutulmadığını gösterir. Nitekim Ortodoks kiliseleri, mumyalama işlemine izin vermemektedir. Cesedin ve üniformasının bütün halde bu şekilde korunması, hava ve toprakla temas etmemesiyle açıklanabilir.
Üniformadaki en kıymetli gösterge, rütbe ve birlik tayinine yardımcı olan apoletlerdeki 20 sayısı ve üç yıldızdır. Apoletteki üç yıldız, “podpolkovnik” yani “yarbay” rütbesinde bir askeri işaret etmektedir. Zira 1827 tarihindeki değişiklikle birlikte yarbaylar, püsküllü apoletler üzerinde üç yıldız taşımaya başlamışlardır. Bu yıldızlar üç köşeli olarak iki yıldız altta ve biri üstte olmak üzere apolete yerleştirilmiştir. General sınıfında da üç yıldızlı apoletler mevcut olmakla birlikte, bu sınıfa ait apoletlerde, her birinin ucunda belirgin halkalar bulunan kalın ve örgü görünümlü püsküller, omuzluk kısmının dış sarmalında eğimli ve çift katmanlı kalın kordon, iç sarmalında eğimli ve tek katmanlı ince kordon görülmektedir. O dönemde Ardahan ve çevresinde, 1. Kafkas Kolordusuna bağlı 20. Piyade Tümeni bulunmaktadır.
Meraklı kalabalık Cesede ilişkin yerel ve ulusal basında çıkan abartılı teşhisler ve mezardan Rus General Geyman’a ait pırlantalı kılıç çıktığı söylentisi halkın ilgisini yoğunlaştırdı.
Cesedin kimliğine ilişkin yerel ve ulusal basında çeşitli değerlendirmeler yapılmış, askerin general rütbesinde olduğu ön kabulüyle, dayanaktan yoksun ve fakat yaygın şekilde bölgede görev yapan bazı Rus general adları telaffuz edilmiştir. Bu tahminlerin üzerinde en çok yoğunlaştığı kişi, bugüne kadar defnedildiği yere dair tatmin edici düzeyde bir bilgi paylaşımı bulunmamasından bahisle Tümgeneral Vasili Aleksandroviç Geyman olmuştur. Hatta Generalin Rusya’da bulunan torunu dahi ortaya çıkarak DNA testi yaptırma teklifinde bulunmuş; halk arasında da Geyman kabulüyle birlikte mezardan Geyman’a ait pırlantalı kılıç çıktığı yönünde tevatürler oluşmuştur. Cesedin yarbay olarak tespit ettiğimiz rütbesinin general rütbesiyle uyuşmadığı ve Geyman’ın Gümrü’de yer alan Holm Çesti (Şeref Tepesi) adlı alanda gömülü bulunduğuna dair belge ve bilgiler, cesedin bu kişiye ait olmadığını doğrulamaktadır.
Rus arşivlerinde 20. Piyade tümenine mensup bir yarbay olarak Ardahan’da gömülü bulunduğu bilgisi yer alan kişi, Karl Karloviç Rjepetski olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kayıtlarda; 78. Navaginskiy Piyade Alayı’na mensup olan Rjepetski’nin Leh asıllı ve 1847 Tallinn doğumlu olup 47 yaşında 1894 yılında vefat ederek Ardahan’daki askerî mezarlığa defnedildiği bilgileri yer almaktadır. Bu bilginin teyidi, Rjepetski’nin günümüzde yaşayan akrabalarının bulunması durumunda yapılacak DNA testiyle mümkün olacaktır. Bu durumda 03/12/2012 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti ile Rusya Federasyonu Hükûmeti Arasında, Türkiye Cumhuriyeti Topraklarında Bulunan Rus Defin Yerleri ile Rusya Federasyonu Topraklarında Bulunan Türk Defin Yerleri Hakkında Antlaşma” da gündeme gelebilecektir. Bu bilgi ve çıkarımlar şahsi çalışmaların ürünü olup resmî bir nitelik taşımamakta ve yanlışlanabilir sıfatını haiz bulunmaktadır.
TARİHSEL DEĞERİ BÜYÜK
123 yıl sonra açılan tabut
Ardahan’daki kazıda bulunan askerî üniformalı cesedin kimlik tespiti, tarihsel değeri bakımından önem arzetmektedir. Bu tespitte üniforma apoletindeki 20 sayısı ve üç yıldız yol göstermiştir. Bu veriler, 20. Piyade Tümeni’nde görevli yarbay rütbeli bir askeri işaret ediyordu. Moskova Devlet Üniversitesi’nden Oleg Ayrapetov’a danışma neticesinde, bu bilgi netlik kazanmıştı. Ancak, ismin bulunması kolay değildi.
Tarih araştırmalarında şahıs tarihi incelemek zordur, bunun için arşiv önemlidir. Rusya Devlet Askeri-Tarih Arşivi yetkililerinden Oleg Çistyakov ve Rus Askerî Tarih Kurumu’nda uzman Konstantin Pahaluk konu ile ilgilendiler. Nihayet Oleg Çistyakov, Ardahan’da gömülü yarbay rütbeli tek kişinin 78. Piyade Navaginski Alayı’na mensup Yarbay Karl Karloviç Rjepetski olduğunu, ulaştığı belgelerle kanıtladı.
Oleg Çistyakov’un büyük bir nezaket göstererek benimle paylaştığı belgelere göre; Rjepetski 1847’de Reval’de (Tallinn) Katolik ve soylu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1864’te Varşova’da başlayan askerlik hayatı, 1894’te Ardahan’da son buldu. Polonya, Kafkasya, Türkistan ve Sibirya’da görevler aldı. 1891’de yarbay oldu. Mart 1893’de Ardahan’a geldi ve Kasım 1894’te burada hayatını kaybetti.
Rjepetski, çeşitli madalyaları da bulunan ve hiç disiplin cezası almamış bir subaydı. Elena Ferdinandovna ile olan evliliğinden 1883’de Mariya ve 1885’de Yelena adlı kızları dünyaya geldi. Katolik inancına sahipti ve Ardahan’da Ermeni-Katolik Kilisesi tarafından defnedildi. Ömrünün son bir buçuk yılını Ardahan’da karısı ve kızları ile birlikte geçirdi.
Rjepetski sessizce, öne çıkmadan bir askerlik hayatı sürdürdü ve ölümünden 123 yıl sonra tekrar günışığına çıktı.
Kadıköy’ün mümtaz şahsiyeti Süreyya Paşa, Viyana operetlerinden mülhem bir topluluk kurmak için yıllardır çabalamaktadır. En nihayet 1928’de bunu başarır. Muhlis Sabahattin [Ezgi] yönetiminde seçkin bir kadro biraraya getirilir ve üstadın “Asaletmeap” adlı operetini çalışmaya başlarlar. “Süreyya Opereti”nin ilk temsili, 15 Haziran 1928’de, Beyoğlu’ndaki Fransız Tiyatrosunda (şimdiki Ses 1885 Tiyatrosu) gerçekleştirilir. O yıllarda toplulukta dekoratör olarak çalışan Vedat Ar’ın verdiği bu fotoğraf, o ilk gecenin hatırası. Önde Cüce Simon, arkasında Muhlis Sabahattin. Sağında Fikriye Hanım [Şakrakses], solunda Suzan Lütfullah Hanım (Gülriz Sururi’nin annesi), Suzan hanımın iki solunda Şayeste Hanım. Orta sırada sol başta Mümtaz Bey, soldan ikinci Şevkiye Hanım [May], üçüncü Lütfullah Sururi (Gülriz Sururi’nin babası), yedinci (gözlüklü) Vedat Ar. Bu sıranın en sağında kuklacı Rasih. En arka sırada ortada İbrahim Bey [Delideniz], en sağda ise Reha Bey.
Ünlü yazarın ünlü kitabı, ölümünden 40 yıl sonra İngilizce olarak yayımlandı: The Disconnecte d. James Joyce’u Türkçe’ye tercüme etmekle eş zorlukta olan işi, kitabın ithaf edildiği Sevin Seydi ile Maurice Whitby yaptılar.
THE DISCONNECTE D Oğuz Atay Trans.: Sevin Seydi
Oğuz Atay’ın kült romanı Tutunamayanlar, Sevin Seydi’nin çevirisiyle İngilizce yayımlandı. The Disconnected adıyla “Olric Press”ten sadece 200 adet basılan ve internet üzerinden satışa sunulan kitap iki gün içinde tükendi. Uzmanlar, kitabın önsözünü yazan Maurice Whitby’nin, “roman içerisindeki karakterlerden biri olabileceğini” değerlendiriyor…
Atay’la ilgili herhangi bir şey yazmanın zorluğu, “oyunun nerede bittiği, hayatın ve ölümün nerede başladığı”nı bir türlü anlayamamakta. Bir süre sonra bunun pek de önemli olmadığı, kurulan-kurgulanan dünyaların bizimkilerden belki daha gerçek olabileceği ortaya çıkıyor. Oğuz Atay’ın kendi hayatı da ölümü de zaten biraz böyle değil mi? Ben şahsen birkaç yüzyıl sonra Atay’ın tamamen bir efsane haline geleceğine ve Mesih formatında geri dönerek çoğumuzu azarlayacağına inanıyorum. O vakit unutulmuş dipnotların bile hakkının teslim edileceğini; sağ ve sol meleklerin fazla mesai yaparak herkesle ilgili herşeyi ortaya dökeceği tam bir hesaplaşma olacağını; bunları bugünden yazdığım için de ödüllendirileceğimi umuyorum.
2017’de, ölümünden bu tarafa henüz yaklaşık 40 yıl geçtiği için, Oğuz Atay gerçeğine hayli yakın bir haldeyiz. Onun yakın arkadaşları, dostları bugün 70’li, 80’li yaşlardalar. Kitabı İngilizce’ye çeviren Sevin Seydi de bunların başında geliyor. Oğuz Atay’ın 1960 sonlarında Galatasaray’daki küçük kiralık dairesinde yazmaya başladığı kitap, eşzamanlı olarak yine Seydi tarafından İngilizceye çevrilmişti. O dönemde eseri “fazla uzun” bulan yabancı yayımcılar bu İngilizce versiyonla ilgilenmemiş, özellikle İngilizler uzun yıllar boyunca Avrupa’ya “tutunabildikleri” için Brexit hadisesi de ta bugünlere kalmıştı.
Arada geçen zaman içerisinde Tutunamayanlar’ın İngilizce çevirisi çok daha yetkin bir hale getirilmiş, Seydi ve Whitby tarafından yeniden ele alınarak revize edilmiş. Bu eseri bir başka dile çevirmenin zorluğunu, okuyanlar ve yabancı dil bilenler zaten takdir edecektir; James Joyce’un Ulysses’i neyse o. Dolayısıyla Sevin Seydi ve Maurice Whitby’nin başardıkları, havari işi kanonik bir iştir (Daha önca yayımlanan Almanca, Felemenkçe ve Yunanca (?) tercümeleri bilmediğim ve anlayamadığım için, çevirmenlerinden özür dilerim. Onlar da havariler arasında olabilir).
İngilizce kitabın 99. sayfasında, ünlü “Dün, Bugün, Yarın” adlı manzum bölümün başlangıcı.
Tabii insan hemen manzum kısımlara, yani Süleyman Kargı’ya ve efsanevi genelev veya devlet dairesi bölümlerine bakıyor. İngilizcem “bon pour l’Orient” seviyesinde olduğu ve tabii Türkçeden duyarak geldiğim için tam anlamıyla takdir edememiş olabilirim. Ancak romanın Türkçe’sinden aldığım zevki aldım ve yazarın uluslararası etkisini hissederek kıvançlandım.
Biz Türkler ne olursa olsun duygusal insanlarızdır. Yani birbirimize olmadık kötülükler yapar, sonrasında da ağlak mağlak hemhal oluruz. Oğuz Atay ciğerimizi okumuş ve bize bizi gösteren bu korkunç kitabı yazmıştı. Bakalım İngilizce konuşan dünya, bu kitaptan sonra bize nasıl bakacak? Biraz sırlarımız ifşa olacakmış gibi hissediyorum
Televizyondan önce görsel dünyamızı tabela ve duvarlardaki sokak afişleriyle mecmualardaki fotoğraflar süslüyordu. 1950’li yıllar dünyada “boom” dönemini, Türkiye’de Demokrat Parti iktidarını, sokakta değişen sosyal hayatı, Amerikan yardımı ve tarzını yansıtıyordu. Celal Bayar ile Adnan Menderes’in ekibi yurda “demokrasi”nin raylarını döşeyedursun, tango ve Rock’n Roll memlekete yerleşmeye başlıyordu. Eğlence dünyasının altmış yıl önceki görüntüleri, “Eski Türkiye’nin” renklenen sosyal hayatını ve ünlülerini sunuyor.
“İLK NEŞELİTÜRK FİLMİ” Yönetmen koltuğunda Lütfi Akad’ın oturduğu “Lüküs Hayat”, neşeli ilk Türk filmi olarak görülmüştü. Birçok gazeteye göre yerli film müessesesi hep koyu dram konuları işliyordu.
MALİYETİ YOK FAYDASI ÇOK FİLMLER Yıldızlar Revüsü gibi filmlerin amacı, maliyeti ucuza getirirken izleyicinin eğlence ihtiyacını da karşılamaktı. Kalitece zayıf olsa da bu filmler büyük ilgi görmüş, pek çok sanatçı için de bir çıkış olmuştu. Yıldızlar Revüsü el ilanı, 1952. ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ
HEM GENÇ HEM TECRÜBELİ 1952 yapımı Edi ile Büdü, tiyatrocu Münir Özkul’un iki yıl içinde oynadığı sekizinci filmiydi. Edi rolündeki Özkul (soldan dördüncü), 27 yaşında artık hem genç hem tecrübeli bir aktördü. ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ
DANSIYLA DÜNYAYI BÜYÜLEDİ Anadolu’da operetler, varyeteler derken Nejla Ateş, Kıbrıs’tan dünyaya açıldı. Beyrut, Bağdat, Kahire, Roma ve Paris’te dans etti. ABD’nin en ünlü gece kulüplerinde başdansçı oldu; Hollywood’da birçok filmde rol aldı. Cennet dergisi, 14 Kasım 1953.
ASİ DEĞİL, ASRÎ DANS YILLARI Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren modern dans öne çıkmış, Batılılaşmanın bir adımı sayılmıştı. Vals ve tangodan başka birçok “asri dans” ile dönemin gençleri eğlencenin tadına varıyordu.
YERLİ SHERLOCK CİNGÖZ RECAİ Metin Erksan’ın ikinci filmi, eroin kaçakçılığını konu alan Cingöz Recai’ydi (1954). Film, Peyami Safa’nın Server Bedi müstear ismiyle yazdığı polisiye roman serisinin beyazperdeye ilk aktarımıydı. ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ
TARIMDA MAKİNELEŞME 1950’lerle birlikte tarlalarda traktörlerin gürültüsü, yanık türkülerle yer değiştirmişti. Artık filmlere de giren traktörlerin sayısı 1949 ile 1957 arasında 6 binden 43 bine yükseldi. “Kaçak” filmi, 1954.
‘ŞEYTAN BUNUN NERESİNDE’ DEYİŞİ Kırşehir’in âşık ve bozlak ortamında kendini yetiştiren Şemsi Yastıman, Aşık Dertli’in “Şeytan bunun neresinde” şiirini söylemesiyle ün kazandı. Yastıman’ın Beşiktaş’ta açtığı sazevi, camianın uğrak yeri oldu. “Öp Babanın Elini” filminde Şemsi Yatsıman, 1955.
300 ODALI ULUSLARARASI OTEL “Otelcilik kralı” Conrad Hilton’un 1955’te tamamlanan Harbiye’deki 300 odalı Hilton Oteli. Barlı, lokantalı, dansingli, içinde birkaç orkestranın çalabildiği bina, eski Ermeni Mezarlığı alanına yapılmıştı.
BENİM GÜZEL MANOLYA’M Söz-müziği Zeki Müren’e ait olan kürdilihicazkâr şarkıyı sanatçı 1955’in yılbaşı gecesinde radyoda seslendirmişti. “Manolya”, Sanat Güneşi’nin “Beklenen Şarkı”dan sonra ikinci hiti oldu.
‘GARABET, DÜŞKÜNLERİ İÇİN’ Reşat Ekrem Koçu’nun, İstanbul Ansiklopedisi’nde blue-jean pantalonlar “Bilhassa erkek için olanları, hali vakti yerinde ailelerin garabet düşkünü oğulları ile amele, işçi ve ayaktakımı arasında son derece rağbettir” biçiminde geçiyordu. GÖKHAN AKÇURA ARŞİVİ
VE TANRI BARDOT’YU YARATTI Roger Vadim yönetmenliğindeki 1956 yapımı “Ve Tanrı Kadını Yarattı” filmi, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Brigitte Bardot salgını başlatmıştı. Film Türkiye’de “Ve Allah Kadını Yarattı” adıyla oynamıştı. ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ
ROCK’N ROLL RÜZGÂRINDA 1957’den itibaren memleket sinemalarında da rock’n roll rüzgarı esmişti. Bunlardan biri ABD yapımı “Coşan Gençlik” (Shake, Rattle and Rock) büyük ilgi gördü. GÜVEN ERKİN ERKAL ARŞİVİ
TAKSİM’İN EĞLENCE MERKEZİ KRİSTAL 1920’lerden İstanbul gece hayatına yön veren gazinoda Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses gibi ünlüler şarkı söyledi, CHP toplantı yaptı. Taksim meydanının yanıbaşında yer alan gazino, 1957’de Menderes tarafından yıktırıldı. YAPI KREDİ ARŞİVİ-SELAHATTİN GİZ KOLEKSİYONU
RUHİ SU’NUN KARA TALİHİ Etkileyici bas bariton sesiyle 50’lere damgasını vuran Ruhi Su, tevkifat ve hapislerden kurtulamadı. Âşık sanatçı, 1959’da “Karacaoğlan’ın Kara Sevdası”yla film teklifi gelmeden önce bir kamyonla nakliyecilik yapmaktaydı.“Karacaoğlan’ın Kara Sevdası” filminde Ruhi Su.