Yazar: #tarih

  • BARON DE LA FAGE: Kafasında kırk tilki…

    BARON DE LA FAGE: Kafasında kırk tilki…

    Katolik dünyasının en üst mercileriyle açıktan açığa dalga geçti. Sadece vebayı kandıramadı. 

    Osmanlı casusları içinde en ilginç hikayeye sahip olan, kendini Languedoc’tan bir asilzade olarak tanıtan Baron de la Fage’dır. İngilizlere de casusluk yapan bu dalaverici mühtedi, tekrar Hristiyan olacağını iddia ederek İtalya’ya gitmiş; önce Floransa’da Toskana grandükasını ve Fransa elçisini dolandırmış; sonra Roma’ya geçerek Papa ve kardinallerini üst düzey birçok Osmanlı mühtedisinin tekrar Hıristiyan olmaya ve Osmanlılar’a ihanet etmeye hazır olduğuna ikna etmeyi başarmıştır. 

    Başarısından küstahça bir mutluluk duymaktadır; İstanbul’a döndüğünde Papa’nın emriyle Kardinal Lucio Sanseverino’nun bizzat imzalayarak kendisine verdiği berat ve salukonduğu göstererek, Katolik dünyasının en üst mercileriyle açıktan açığa dalga geçmekten geri durmayacaktır. 

    Roma’da işini bitiren Baron de la Fage’ın bir sonraki durağı Venedik olacaktır. Burada da rahat durmayacak, Habsburg elçisinden para isteyecektir. Ancak genelde casuslara sempatiyle bakan Francisco de Vera, De la Fage’ın ne menem bir insan olduğunu hemen anlamış ve onu başından savmıştır. Oyunlarına devam eden Languedoclu ajan, biri İspanyol, biri yüksek aristokrasiden bir Fransız, ikisi de İtalyan olmak üzere, dört Hıristiyan gencine Osmanlı topraklarını gezdirmeyi vâdetmiş ve onları kendisiyle Doğu Akdeniz’e dönmeye ikna etmiştir. Bu noktada tehlikeyi sezen kurt diplomat De Vera araya girecek ve bu dolandırıcının amacının ya kendilerini köle olarak satmak ya da Müslüman olmaya zorlamak olduğunu söyleyerek gençleri bu seyahatten vazgeçirecektir. 

    Meslekleri konu alan Cesare Ripa’nin Iconologia adlı eserindeki casus (Venedik: Christoforo Tomasini, 1645), s. 592. 

    De la Fage dönüşünde de bir takım numaralar çevirmekten ve Adriyatik kıyılarındaki Kotor’a gitmek için bindiği geminin kaptanını dolandırmaktan geri kalmaz. Dalmaçya’ya at almak için gittiğini söyleyerek, kaptanı kendisine 450 ekü ve belgelerde belirtilmeyen miktarda mal vermeye ikna etmiştir. Saf kaptanın parasını geri alamadığını ve mahvolduğunu söylememize gerek yok. Baron’un ekonomik olarak zarar verdiği bir başka kişi de, mal varlığına el koydurttuğu, 1590’lar İstanbul’unun en aktif casuslarından biri olan Venedikli tüccar Marc’Antonio Stanga’dır. Stanga servetine kavuşabilmek için 200 duka rüşveti gözden çıkarmak zorunda kalacaktır. 

    Seyahatleri boyunca her yeri gözlemleyen Baron de la Fage’ın istihbari faaliyetleri de meyve vermişe benzemektedir. Döner dönmez birçok casus ve muhbiri ele verir. İstanbul’da büyük bir nüfuza erişmesine ve Osmanlılar için istihbarat ve diplomasi alanında faaliyet göstermesine rağmen, Habsburglarla gizli ilişkiler içine girmekten çekinmeyen Marrano casus hamisi David Passi ve sağ kolu Guillermo de Saboya, Habsburgların İstanbul’daki istihbarat ağının önde gelen isimlerinden Mayorkalı Juan Sequi ve mühtedi bir muhbir olan Ramazan Reis, hep De la Fage’ın suçlamalarıyla hapse düşecektir. 

    Ramazan ve de Saboya işkence görmelerine rağmen bütün suçlamaları reddetmişlerdir. Saboya kısa bir süre sonra mahpus damlarında ölecek, ancak ironik bir şekilde De la Fage’ın kaderi de pek farklı olmayacaktır. İstanbul’daki istihbarat dünyasının bu renkli karakteri ne yazık ki 1592 sonbaharında vebaya kurban gidecek ve Saboya’dan birbuçuk ay sonra, yaklaşan kışı sıcak geçirmek üzere öteki dünyayı boylayacaktır. 

  • Bir acayip yetenek: Galip Tekin’in hayatında ana çizgiler

    Türk çizgiromanı ve okurları, gelmiş geçmiş en yetenekli sanatçılarından birini kaybetti. Gırgır’da başlayan parlak kariyeri, birçok dergide, televizyon programında, üniversitede devam etmişti; kurduğu dünyalar ve insanları da sayfalarda yaşamaya devam edecek. Kendi çizgileriyle Galip Tekin’in yaratımları, yaratıkları, insanları…

    Galip Tekin 20 Nisan 1958’de Konya’da dünyaya geldi. Türkiye ilk olarak onu Oğuz Aral yönetimindeki, 70’lerin en çok satan dergisi olan Gırgır’ın çizeri olarak tanıdı. Erken dönemde herkes onu mizahi yönüyle bilse de, ilerleyen dönemlerde bilimkurgu tarzdaki işleriyle gündeme gelecekti.

    Daha ilk yıllardan itibaren mizahi unsurlarla harmanladığı fantastik karakterler ve hikayelerle dikkati çekti. 1989’da Galip Tekin, Oğuz Aral’ın girişimiyle Dıgıl dergisini çıkartmaya başladı Dıgıl, haftalık bir mizah dergisi gibi gözükse de aslında Türkiye’de çıkarılan ilk çizgiroman-mizah dergisi olma özelliğini taşımaktaydı. Sonraki yıllarda aylık çizgiroman dergisi olarak yayınlanan L-Manyak, Lombak gibi dergilerin ilk örneğiydi.


    Ertuğrul Akbay’ın Gırgır’ı satın almasından sonra Oğuz Aral, “oğlum” dediği Galip Tekin’i ve birçok Gırgır çizerini yanına alıp Avni’yi kurdu. Galip Tekin daha sonrasında, 90’ların başında Limon dergisinin Leman olmasında aktif rol oynadı ve ilk sayıdan itibaren gerek kendi yazıp çizdiği, gerek kendisinin yazıp Kemal Aratan’ın çizdiği öykülerle burada yer aldı. Mizah dergilerindeki okurla sohbet temasının öncülerinden biri oldu ve Leman’da yaptığı “Pı’ya Mektuplar” köşesiyle okurla sohbet eden bir karakter olarak kendisini kullandı.


    1986’da Galata Köprüsü’nün altında birahane olarak açılan “Kemancı”, 4 Kasım 1993’de Sıraselviler’e taşındı. Bu dönemde, Kemancı’nın ortaklarından ve işletmecilerinden biri oldu. Alt katta çıkan gruplar arasında Volvox (Şebnem Ferah, Özlem Tekin, Gül Ağırca ve Ebru Bank-Eroğlu), sonradan Duman grubu olan Mad Madame (Kaan Tangöze, Yakup Trana, Ari Barokas, Tercan Şener), Teoman Yakupoğlu ve grubu Indians, Funk Doctors, Blue Blues Band ve Cins gibi isimleri sayabiliriz.


    Gençlerin ve müzikseverlerin uğrak mekanı olan Kemancı; Metallica, The Cult, Jimmy Page ve Robert Plant gibi dünyaca ünlü müzisyenler ve gruplar tarafından ziyaret edildi. Galip Tekin, çizgiromancı kimliğini Kemancı’nın koridorlarına ve iç tasarımına da taşımıştı. Girişten itibaren duvarlarda Alien filmlerinin Oscar ödüllü tasarımcısı H. R. Giger’ın ve ünlü Fransız çizgi romancı Moebius’un çizimlerine yer verilmişti. İşletmeciliğin yanısıra asıl mesleğinden de kopmadı ve Kemancı’daki küçük ve mütevazı odasında çizmeye devam etti.


    2000’lerin ikinci yarısında kapanan Kemancı’nın ardından, kendisini tamamiyle mesleğine adadı. Çizgiromanın yanısıra Boğaziçi Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi ve çeşitli eğitim kurumlarında çizgiroman üzerine dersler vermeye devam etti. “Alacakaranlık Kuşağı”na benzeyen ve Türkiye’de daha önce hiç denenmemiş bir formatta olan “Acayip Hikayeler”, 2012’de Star TV’de yayınlanmaya başladı ve büyük ilgi gördü. Her bölümde değişen oyuncu kadrosunda; Altan Erkekli, Haluk Bilginer, Şevval Sam, Levent Üzümcü, Tamer Karadağlı, Cem Özer gibi ünlü oyuncular yer aldı. Çizgi roman ve rock müziğin tekrar biraraya gelmesiyle, Kemancı’nın eski müdavimlerden Hayko Cepkin programın sunuculuğunu üstlendi.
    Bu dönem, haftalık mizah dergisi Uykusuz’da, son olarak da 2016’da çıkan aylık çizgiroman dergisi Hortlak’ta çizmeye devam etti. 6 Temmuz 2017’de Arnavutköy’deki evinde vefat eden Galip Tekin, Küçükçekmece Mezarlığı’nda yatıyor.

    Hikaye arayışları…

    Galip Tekin, dergilere çizmediği zamanlarda da kendisi için çizerdi. Bu çizimleri, tasarladığı hikayelere geçiş noktası olarak kabul ederdi. Çizimlerin etrafında aldığı notlar, bazen bir karakterin tasarımı ile alakalı bir detay, bazen hikayede yer alacak bir söz, bazen de hikayenin bizatihi ismi olurdu. Bu çizimleri kendisi hem “çizgi çalışması” hem de “hikaye arayışı” olarak tanımlardı.

    Uçak çizmek,
    çizmediğini de bilmek


    Uçan tüm cisimler, ama
    özellikle eski tip uçaklar Galip
    Tekin’in eskiz defterlerinde
    ve sonrasında hikayelerinde
    en çok yer alan objelerdendi.
    Bu uçakların modellerini
    ve özelliklerini, hikayede bu
    bilgilerin yeri olmasa da çok
    detaylı biçimde araştırırdı.

    ‘Köpekbalıkları insan olsaydı…’


    Galip Tekin’in takıntılı olduğu canlıların başında köpekbalığı gelirdi. Köpekbalıkları hikayelerinde hemen hemen hiç yer almamıştır ama eskiz defterlerinde çok özenle çizilmiş, hatta suluboya ile ton verilmiş yüzlerce köpekbalığı deseni vardır.

    Yaratık yeşili

    M. K. PERKER

    Yıl 1990… Gırgır dergisi Avni, Fırt ise Fırfır olmuştu. Bunun yanısıra, üçüncü bir dergi, Dıgıl’ı çıkartıyorduk. 1990 yılının son haftasıydı. Oğuz Abi yurtdışında olduğu için bütün dergilerin yönetiminden Galip Abi sorumluydu. Yanında sayfa sekreterimiz Aydın Abi’yle birlikte Dıgıl’ın kapağındaki karikatürün renklerine karar veriyorlardı. Galip Abi, Aydın Abi’ye tek tek renkleri tarif etti: “Şurası mavi, şurası sarı, şurası zemin sarı, şurası da yaratık yeşili…” Yaratık yeşilini duyunca ben kafamı kaldırıp şaşkın şaşkın baktım. Sonra Galip Abi yürüyüp odasına gitti. O gidince ben de Aydın Abi’ye sordum, “Yaratık yeşili nedir abi?” Aydın Abi de cevap verdi: “Bildiğin yeşil…”

    Kemancı’da bir oda

    SİNAN ÇETİN

    Galip Tekin, Plato Film’e geldiğinde büyük bir nezaketle bir senaryo yazmak istediğini söylemişti. Ben de onun hayranıydım, ama o güne dek hiç tanımıyordum. Kol kola girip Taksim’de, Cihangir’in ara sokaklarında, sahilde senelerce senaryolar konuştuk. Plato’nun bahçesinde onu görmediğim zaman büyük bir eksiklik hissederdim. Arnavutköy’de evime gelmesi, birlikte bisikletle dolaşmak ikimizi de çok mutlu ederdi. Kemancı’da küçücük bir odada, küçücük bir lambanın altında dünyanın en büyük hikayelerini çizerdi. Hayatımızdan sessizce gitti. Çok özleyeceğim Galip’i. Çok.

    Çok yalnız çok sosyal

    SUAT GÖNÜLAY

    Bir sanatçının, yaratım süreci için gerekli olan yalnızlık ve yalnızlıkla başedebilme becerisi, bu derinlik içinde deliliğini kontrol altına alabilmesi zorlu bir savaştır. Galip Abi gibi mizah dergilerinde yetişen bir çizgiromancı için işler bu anlamda daha zordur. Haftalık dergiler için biraraya gelme zorunluluğu ve buradaki sosyalliğin lezzeti, çizgiromancıları da müptela etmişti. Öyle ki, Gırgır dergisi dağıldıktan sonra Galip Abi bir rock-bar açmıştı ve orada dapdaracık bir odaya çalışma masasını kurup çizmeye devam etmişti. O, kalabalık içinde kendine bir karadelik açabilme yeteneğine sahip, belki de dünyadaki tek çizgiromancıydı. Hep çok yalnızdı ve hep çok sosyal.

    Tarih öncesi”nden…

    NEBİL ÖZGENTÜRK

    Bir dostumu, mizahımızın asi ve fantastik çocuğunu ne yazık ki kaybettik. Çok üzüldüm, titredim can sıkıntısından. Muhabbetim çok fazlaydı Galip’le… Beyoğlu kültür hayatından, Cağaloğlu’ndaki Günaydın yıllarından, Gırgır günlerinden. Sinemaya, ekranlara “acayip hikaye”ler yazdığı zamanlardan… Mizahımızın devi ve Gırgır’ın babası Oğuz Aral’a evlatlık yaptığı 80’lerden. Ve birlikte kotardığımız “Snipper” adlı acayip ve tuhaf projeden! Kendisi de zaten büyük ve acayip bir hikayeci, özgün bir çizerdi… Çizgi ve hikayeyi birleştirir görkemli evrensel çizgi romanlar oluştururdu. Büyük ve farklı yeteneğini, Boğaziçi başta, zirve üniversiteler de farketmiş ve kendisinden “mizah-çizim” dersleri vermesini istemişti! Fantastik hikayelerde çığır açmış, fantastik diyebileceğimiz olaylar yaşamıştı yarım yüzyılı aşkın hayatında! Ona dair ne varsa, sanki “tarih öncesi”ne ait… Bugünle ilgisi yok.

  • ‘En uzun gece’ydi ‘en uzun yıl’ oldu

    ‘En uzun gece’ydi ‘en uzun yıl’ oldu

    Türkiye tam bir yıl önce 15-16 Temmuz gecesi bir askerî darbe girişimi ile sarsıldı. İstanbul’da Boğaz köprülerinin kapatılması, Ankara’da uçakların alçak uçuş yapması ve Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen silah sesleri ile Türkiye darbe girişimini öğrendi. 249 kişi şehit oldu, bertaraf edilen darbe ülkeyi yeni bir sürece taşıdı. 1 yılın rakamsal bilançosu…

    Tarihin kapağı #tarih 15 Temmuz’un ardından Ağustos 2016’daki 27. sayısında “Silahsız Kuvvetlerin Direnişi” kapağıyla çıkmıştı.

    Türkiye askerî darbeler tarihinin en kanlı girişimi olarak yer alan 15 Temmuz, törenlerle anıldı. Darbe girişiminin düzenlendiği Temmuz ayı içerisinde, TSK’da 1.684 asker, Maliye Bakanlığı’nda 1.500, İçişleri Bakanlığı’nda 8.777, Milli Eğitim Bakanlığı’nda 15.200 personel görevinden uzaklaştırıldı. YÖK 1.577 dekanın istifasını istedi. 49.211 kişinin pasaportu, 330 gazetecinin sarı basın kartı iptal edildi, 19 gazeteci tutuklandı.

    Hakim ve savcılardan 2854’ü açığa alındı ve haklarında gözaltı kararı çıkartıldı. Bununla beraber öğrenci yurtları dâhil 1.043 öğretim kurumu, 15 üniversite, 35 sağlık kurumu,19 sendika ve 1.299 vakıf/dernek de kapatıldı.

    Bir 1 yıl boyunca kanun hükmünde kararnamelerle kamu kurum ve kuruluşlarında gözaltı ve tutuklamalar devam ederken birçok kuruluşa da kilit vuruldu. 20 Temmuz 2016’da Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından Millî Güvenlik Kurulu’nun da görüşü alınarak ilân edilen olağanüstü hal, 19 Ekim 2016, 19 Ocak 2017, 18 Nisan 2017 ve en son 17 Temmuz 2017 tarihlerinde üçer ay geçerlilik süresiyle toplamda dört kez uzatıldı. 25 kanun hükmünde kararname (KHK) yayınlandı.

    Adalet Bakanlığı’nın 13 Temmuz 2017’deki açıklamasına göre, darbe girişimi soruşturmalarında 1 yılda, 169.113 şüpheli hakkında 10.821 soruşturma dosyası açıldı. 169 general, 7.098 albay ve diğer alt rütbelerden subay ve asker, 8.815 emniyet mensubu, 24 vali, 73 vali yardımcısı, 116 kaymakam ile 31.784 diğer şüpheli olmak üzere toplam 50.510 kişi tutuklandı. Haklarında işlem yapılan 43.404 kişi ise serbest bırakıldı. 152’si ordu personeli, 8.087 kişinin yakalama kararı devam ediyor.

    Yargı mensuplarından, adli ve idari yargıda görevli 2.280 hâkim ve cumhuriyet savcısı ile Yargıtay’da görevli 105 üye, Danıştay’da görevli 41 üye, Anayasa Mahkemesi’nde görevli 2 üye, HSYK’da görevli 3 üye olmak üzere toplam 2 bin 431 kişi tutuklandı. BBC’ye göre üniversitelerden 23.427 öğretim üyesi; ihraç, kadro hakkını kaybetme ve kapatılan üniversiteler nedeniyle işsiz kaldı. 1’i CHP’li, 11’i HDP’li 12 milletvekili ile 74 belediye eş başkanı tutuklandı. 89 belediyeye kayyım atandı.

    Dolar’ın 2.88’lerden başladığı yükselme seyrinde döviz piyasaları tarihindeki en yüksek rakamlar kaydedildi. 43 ilde faaliyet gösteren 966 şirkete el konuldu. 4.887 kuruluşun mal varlıklarına el konuldu. Standard&Poors, Türkiye’nin kredi derecesini BB+’dan BB’ye düşürdü, Moody’s Türkiye’nin ekonomik büyümesini yıllık %3 bandında beklediğini açıkladı fakat Türkiye 1 yılda büyümesini %5’e çıkarmayı başardı.

    Tayyip Erdoğan Şehitler Köprüsü’nde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, darbe girişiminin yıldönümü 15 Temmuz 2017’de, 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nde düzenlenen mitingde hayatını kaybedenlere rahmet dilerken vatandaşlara da teşekkür etti: “Türk milleti, 15 Temmuz’da binlerce yıllık tarihinde defalarca yaptığı gibi kutsallarını korumak uğruna canını vermekten çekinmeyeceğini göstermiştir”.
  • Gâvur: Kâfirden bozma ‘ateşe tapan’dan türeme

    Gâvur: Kâfirden bozma ‘ateşe tapan’dan türeme

    ‘Gâvur’ atalarımız 2016 Mayıs’ında, 24. sayımızın kapak konusu olmuştu.

    Gâile: Devleti tehlikeli sorunlara sürükleyen, çözümü sürüncemede kalan büyük sorunlar. Örneğin Girit gâilesi.

    Galata Sarayı: Klasik Osmanlı okullarının başlıcalarından. II. Bayezid döneminde kuruldu. Burada Enderun’a alınacak adaylarla Kapıkulu Süvari adayları yetiştirildi. II. Mahmud burada Batılı anlamdaki ilk Tıb okulunu açtı. Binanın yanmasından sonra yerine 1868’de yenisi yapıldı. Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) burada öğretime başladı.

    Galatasaray Mektebi / Tıbbiye-i Adliyesi: II. Mahmud’un 1838’de açtığı hekimlik ve eczacılık okulu. İlk otopsi çalışmaları burada yapıldı. Ünlü hekimler buradan yetişti (örneğin Marko Paşa). 1848’de Galata Sarayı binası yanınca, okul Hasköy’deki Humbarahane binasına taşındı.

    Garb Ocaklar: Kuzey Afrika’daki üç özerk Osmanlı eyaletinin ortak adı. Trablusgarb, Tunus, Cezayir. Bunların özel yönetim biçimleri vardı. Osmanlı Devleti’ne bağlılıkları ise son dönemlerde tamamen biçimseldi. Bu eyaletleri yöneten “dayı”lara paşalık rütbesi verilirdi. Tunus ve Cezayir’i 19. yüzyıl ortalarında Fransa işgal etti. Trablusgarb 1912’ye dek Osmanlı egemenliğinde kaldı.

    Gâvur: Müslümanların Hıristiyanlar için kullandığı deyim. Arapça “kâfir” sözcüğünden bozma veya Farsça ateşe tapan anlamındaki “gebr” sözcüğünden türeme. Tanzimat döneminde bu kelimenin resmî yazı ve görüşmelerde kullanılması yasaklanmıştı.

    Gâye-i Hayal: Tanzimatçıların hayal ettikleri yüksek ülkü. Ziya Gökalp, ülkücülüğün hayalî değil gerçekçi olmasını savundu. Bu deyim yerine “Mefkure” deyimini benimsedi.

    Gâzi: Din uğruna savaşan Müslüman. Savaşlara doğrudan komuta eden eski padişah- lar bu unvanı almadıkları halde, savaşa katılmayan cepheye gitmeyen sonraki padişahlar, dönemlerindeki zaferleri vesile sayarak adlarının önüne “gazi” sanını yazdırırlardı; bunun için şeyhülislâmdan fetva almaları koşuldu. Örneğin II. Abdülhamid’e gazilik fetvasını Hayrullah Efendi verdi.

    Gerdûne-i Hümayun: Padişahların uzun yolculuklarda, yağışlı, soğuk havalarda veya rahatsızken bindikleri kapalı araba. Dört atlı, kupa türünden süslü saray taşıtlarıydı.

    Goygoycu: Topluca dilencilik yapanlar. Muharrem ayında ülkenin her tarafında küçük gruplar halinde evleri dolaşır, aşure erzakı ve sadaka toplarlardı. Genellikle kör dilencilerdi. Diğer dilencilerden farkları, Kerbelâ olayı ile ilgili mersiyeler okuyarak, önlerindeki çolak ya da topal dilencinin değneğine birbiri ardınca tutunarak gezmeleri, okudukları ilâhilerin aralarında “hoy goy goy canım!” demeleriydi.

  • Yerli malı, yurdun malı

    Yerli malı, yurdun malı

    Cumhuriyetin ilk yılları küresel ekonomik krizin de yaşandığı yıllardır. Bu nedenle “yerli malı kullanmak” hedeflerden biri olur. 1929’dan itibaren Galatasaray Lisesi bahçesinde düzenlenen “Yerli Mallar Sergileri” Ağustos ayında açılır. 11 yıl boyunca süren bu sergilerde hem devlet kuruluşları hem de özel kuruluşlar pavyonlar kurar, mallarını tanıtırlar. Yerli Malı Sergileri’nde orkestra ve bando popüler şarkılar çalar, hususi radyo yayını da İstiklal Caddesi’ne konan hoparlörlerle halka dinletilir. Zaman zaman Cumhuriyet Gençler Mahfili tarafından temsiller verilir, bazı yıllar Lunapark açılır. 1937’deki Yerli Mallar Sergisi’ni gezen hanımlar ve çocukları…

    (Gökhan Akçura arşivi)

  • Ferace: Çuhadan, softan, fantezi kumaştan…

    Ferace: Çuhadan, softan, fantezi kumaştan…

    Fayton: 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ilk yarısına kadar İstanbul’da ve vilayet merkezlerinde yaygın taşıt aracı. Lastik kaplamalı dört tekerlekli, çift at koşulan, tentesi körüklü dört kişilik yaylı arabalardı. Faytonlar, modaya ve ihtiyaca göre çeşitli biçim ve adlar aldı. Bu yenilerine “hinto”, “talika”, “kâtip modası”, “kira arabası” gibi adlar verilmişti. Kapalı türlerine “kupa” denirdi..

    Fenarîzâdeler: Ulema ailelerinin tanınmışlarındandır. Osmanlı Devletinin ilk şeyhülislâmı olan, Maveraünnehir’den gelip Bursa’da ölen Fenarî Mehmed Şemseddin Efendi (1350-1430), 1424’te Müftî’l-enam (şeyhülislam) oldu. Torunu kazasker Fenârî Alâeddin Efendi (öl. Bursa 1496), İstanbul Çapa’daki Lips manastırını mescit ve zâviyeye ( Fenârî İsâ Camii) çevirtmiştir. Aynı soydan diğer bir şeyhülislâm, Fenarîzâde Muhiddin Efendi, Kanunî Süleyman döneminde dört yıl (1541-1545) bu görevde bulunmuştur. Ailenin sonraki kuşaklarında kadı, müderris ve kazaskerler vardır.

    Ferace: Kentli Türk kadınların geçen asırlarda giydiği üstlük. Çuhadan, softan, son dönemlerde Avrupa’dan gelen fantezi kumaşlardan yapılırdı. Cepleri, yakaları işlenir, uzun etekli, bol ve dar modellerde dikilirdi. Soylu ve zengin aile hanımları al renkli ferace giyerlerdi. Ferace ile mantonun belirgin farkı, mantonun daha kısa etekli ve devirme yakalı oluşuydu. Feraceyi, başörtüsü olarak yaşmak tamamlardı. İlmiye sınıfından büyük pâyelilerin törenlerde giydikleri sırma işlemeli üstlüklere de ferace ve “biniş”; bunun kürk kaplısına ise “ferace samur kürk” denirdi. Bunu şehzadeler de giyerlerdi. Kadın feracesi ve ulema feracesi binişler, 1848’den sonra daha az kullanıldı. Kadınlar arasında çarşaf modası başladı.

    Uçuk renkli, ışıltılı feraceler

    19. yüzyıl ikinci yarısına doğru Payitahtta, Avrupa’yı kıskandıran bir “kadın modası” yaşadı. Saray ve konak haremlerinden seyrana, teferrüce açılan hanımefendiler uçuk renkli, ışıltılı feraceyle Batılı hanımlara fark attılar.

  • 845 yıllık yapıt savaşa kurban gitti

    845 yıllık yapıt savaşa kurban gitti

    Haziran’ın sonunda Selçuklu yadigârı Musul Ulu Cami (el-Nuri Camii) ve Kambur Minare’si (el-Hadba) yıkıldı. Kuşatma altındaki IŞİD, tarihî camiyi havaya uçurdu.

    22 Haziran’da Musul’daki en değerli kültür miraslarından olup IŞİD lideri el-Bağdadî’nin üç yıl önce halifeliğini ve “İslam Devleti’nin kurulduğunu” ilan ettiği, 1172/73’te inşa edilen Musul Ulu Cami (el-Nuri Camii) havaya uçuruldu. Bu olay ile birlikte orijinal haliyle günümüze intikal etmiş olan 45 metre uzunluğundaki Kambur Minare de (el-Hadba) yok oldu.

    El-Hadba 45 metre yüksekliği ve Pisa Kulesi gibi eğik druşuyla “Kambur Minare” (el- Hadba) Musul’un sembol unsurlarındandı.

    Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’u kendine “kale” olarak belirleyen örgütün bölgeden çıkarılması için sekiz aydır devam eden harekâtta gelinen nokta, IŞİD’in yenilgisini gündeme getirdi. Fakat bir tarih de yok oldu. Selçuklu Atabeklerinden Nureddin Zengi’nin yaptırdığı, dünya kültür mirasının en önemli eserlerinden bu cami, Türk tarihinin de en önemli olaylarından birine sahne olmuştu. Nureddin Zengi vaktiyle Haçlılar üzerine cihat ilanını bu camide yapmıştı. 845 yıllık bir kültür mirasının geri döndürülemeyecek şekilde yok edilmesi savaşın kirli yüzünü bir kez daha bizlere gösterdi.

    Hadisede caminin 50 metre yakınına kadar gelen Irak güçleri, caminin teröristler ta- rafından havaya uçurulduğunu bildirdi. Buna karşılık IŞİD caminin ABD hava kuvvetleri tarafından bombalandığını iddia etti. Son ana kadar yansıyan bilgiler, IŞİD teröristlerinin camiyi patlayıcı düzeneklerle imha ettikleri gerçeğini önümüze seriyor.

    IŞİD, Suriye ve Irak’taki varlığı süresince pek çok antik kenti ve tarihî eseri vandal saldırılarla tahrip etti ya da tahribine neden oldu. Birçok kazı alanında gerçekleştirdiği yağmalamalar sistemli bir hâl aldı. Bir başka Selçuklu yapıtı Halep Ulu Cami’nin Suriye iç savaşı esnasında yok edilen minaresinin son hali de 2017 başında ortaya çıkmıştı (bkz. #tarih, sayı 33).

    Bölgede tam bir tarih katliamı söz konusuyken, bunların bir kısmının şov amaçlı video çekimleri için yapıldığı; aslında tarihî eserlerin çeşitli piyasalarda satılarak, terör finansmanında kullanıldığı da açık. Coğrafyamızın belki de en trajik hadiselerinden biri, vandallardan tarihî eser bekleyen, belki de sipariş veren bir zümrenin varlığıyla da hatırlanacak.

  • Lefter, Şeref ve Can: Fener’in unutulmaz isimleri

    Lefter, Şeref ve Can: Fener’in unutulmaz isimleri

    27 Mayıs darbesinin ardından, Milli Talebe Birliği moralleri yüksek tutmak amacıyla sadece İstanbul takımlarının katıldığı bir futbol turnuvası düzenlemişti. Cemal Gürsel Kupası olarak bilinen turnuvaya 12 takım üç grup halinde katılmıştı. Gruplarını lider olarak bitiren Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş 1-2-3 Temmuz’da karşı karşıya gelmişler ve kupayı kazanan Fenerbahçe olmuştu. Final grubunun ilk maçında Fenerbahçe-Beşiktaş ile karşılaşmış, maç 6-2 sonuçlanmıştı. Millî Takım’ın üç ünlü kaptanı Lefter, Şeref (Has) ve Can (Bartu)’ın o gün verdikleri poz, bu tarihî maçtan günümüze kalan nadir hatıralardan biri. Turnuvaya ağırlığını koyan ise bizzat kupanın kendisi olmuştu! Cemal Gürsel’in büstü olarak tasarlanan kupa 1.2 metre boyunda ve 80 kilo ağırlığındaydı.

    (R. Sertaç Kayserilioğlu arşivi)

  • Mimarînin kutsal kitabı

    Mimarînin kutsal kitabı

    MİMARLIK ÜZERİNE, Vitruvius, Çev. Çiğdem Dürüşken, Alfa Yayınları, 456 sayfa, 39 TL.

    Milattan önce 1. yüzyılda yaşamış meşhur mimar, mühendis ve yazar Marcus Vitruvius Pollio, bilinen adıyla Vitruvius’un Roma İmparatoru Augustus’a sunduğu tarihsel önemdeki eseri Mimarlık Üzerine (De Architectura) kitabı Çiğdem Dürüşken çevirisiyle Alfa Yayınları tarafından basıldı. Mimarlığın teorik ve pratik bilgisi hakkında başeser konumundaki kitap, orijinalinde 10 ciltten oluşan bir külliyat. Hem mühendislik tarihi hem de günümüz klasik Batı mimarlık tarihinin Antikçağ’a ait bilinen tek eseri olan Mimarlık Üzerine, mimarî ilkeleri ve eğitimi için zamanının çok ötesinde yaklaşımlar sunuyor.

    Daha önceden de farklı bir çevirisi ile piyasada yeralmasına karşın sık sık basımı tükenen kitabın çevirmeni Latince uzmanı Çiğdem Dürüşken; eserin tarih için olduğu kadar arkeoloji bilimi ve dili için de öneminden bahsediyor. Kitapta Yunan ve Roma tapınakları, kamu binaları, hamamları, sarnıçları, tiyatroları, stadyumları, evlerin dış- iç tasarımları, tüm incelikleri ile anlatılıyor. Yalnızca uzmanların değil, uygarlığın geçtiği kavşakları, durduğu durakları merak eden herkesin kendisinde bir şey bulabileceği kitabın kapak tasarımını da Füsun Turcan Elmasoğlu yapmış.

  • Konstantinopolis’i anlatanlar

    Konstantinopolis’i anlatanlar

    YABANCILARIN GÖZÜYLE BİZANS İSTANBUL’U, Semavi Eyice, Yeditepe Yayınevi, 296 sayfa, 25 TL.

    Semavi Eyice’nin İstanbul hakkındaki dokuzuncu kitabı Yabancıların Gözüyle Bizans İstanbul’u raflardaki yerini aldı. “62 yıllık bir beraberliğin hatırası olarak eşim Kamuran’a…” diyerek başladığı kitabında hoca, 1995-96 yıllarındaki çalışmasını yeniden ele alarak yayına hazırlamış bulunuyor. Şehre Bizans’ın hüküm sürdüğü yıllarda muhtelif sebeplerle gelen, geldiklerinde burada gördüklerini, yaşadıklarını kaleme alan yabancılar ile birlikte Konstantinopolis’i gelmeden de kendine konu edinen birçoğunun anlatıldığı kitapta 61 isim geçiyor. Daha önceden de farklı bir çevirisi ile piyasada yeralmasına karşın sık sık basımı tükenen kitabın yeni baskısının çevirmeni Latince uzmanı Dürüşken; yazdığı önsözde eserin tarih için olduğu kadar arkeoloji bilimi ve dili için de önemini vurguluyor.

    Kitaptan bir örnekle; 1107’de Konstantinopolis’e gelen Norveç Kralı I. Sigurd askerlerini “dünyanın en zengin şehrine girmekte oldukları, bu şaşaa karşısında hayran kalıp her şeye öyle uzun uzun bakmamaları”  konusunda tembihlemiş. Öyle ki Sigurd’un atından altın bir nal kopmuş fakat askerler bunu görse de çekinip alamamış.

    384’ten 1453’e kadar uzanan bu bölümün hemen öncesinde “Başlarken” başlığıyla yer alan giriş yazısından kitabın çok daha mükellef bir çalışmanın bir fragmanı niteliğinde olduğu anlaşılıyor. Tevazu sahibi kişiliğini kitabında da gösteren hoca, eserini “bir çeşit antoloji” olarak sunuyor. Kitabın sonda yer alan değerlendirme bölümünde ise Bizans’ın son günlerinde Konstantinopolis’in iki resmi ve Bizans dönemindeki İstanbul’u anlatanların yazdıklarının değerlendirilmesi sunuluyor. Daha sonra gelen 142 maddelik bibliyografya ise meraklılar için geniş bir döküm.

    Kitaptan bir kare: Yılanlı Sütun.