Yazar: #tarih

  • Galata ve Suriçi’nin 150 yıl önceki huzuru

    Galata ve Suriçi’nin 150 yıl önceki huzuru

    Bir zamanlar İstanbul’un en etkileyici manzarası, herhalde ancak Beyazıt Kulesi’nden izlenebiliyordu. Bugün neredeyse hiç ziyaret edilemeyen yapı, 19. yüzyıl fotoğrafçıları tarafından sık sık ziyaret edilmiştir. Özellikle Galata’ya doğru doku oldukça etkileyicidir. Henüz çok katlı han ve apartmanların inşa edilmediği kentte, anıtsal yapılar özellikle minareler silueti belirler durumdadır. Fotoğraf muhtemelen 19. yüzyılın son çeyreğinin başlarında, sabah çok erken saatte çekilmiş. Galata Kulesi’nin ahşap külahı 1875 yılında uçmuş, yerine küçük odalar yapılmıştı. 

    GALATA YERLEŞİMİ 

    1. KÜÇÜK MEZARLIK Büyük bir selvi korusu şeklinde görülen mezarlık, Galata ve Kasımpaşa’nın Müslüman sakinleri için kullanılıyordu. Bugün Şişhane çevresinde bulunan yol ağının yerinde idi. Tamamen yok edilmiştir. Avrupalılar “Petit Champs” diyordu. 

    2. ARAP CAMİİ 13. yüzyılda Dominiken keşişler tarafından Aziz Paulus’a adanmış bir kilise olarak inşa edilmiştir. Aynı zamanda Galata’nın mezarlık kilisesi olarak kullanılıyordu. İstanbul’un fethinden sonra 1470 dolaylarında Galata Cami-i Kebiri adıyla cami haline getirildi. 17. yüzyılda ortaya çıkan bir efsane ile kentin en eski camii kabul edilip Arap Camii ismini almıştır. Son restorasyonda içinde dünya sanat tarihi için çok önemli freskolar bulunmuştur. Bugün minare olan çan kulesi İstanbul’un en eski çan kulesidir. 

    3. GALATASARAY LİSESİ 1868’de Mekteb-i Sultani adıyla açılan yapı, 1908’de büyük ölçüde yenilenmişti. Günümüzde Galatasaray Lisesi olarak eğitim vermeye devam ediyor. 

    4. GALATA KULESİ 14. yüzyılda inşa edilen kulenin silindirik gövdesi Cenova Kolonisi’nin hatırasıdır. Pencereli üst bölümü ise Sultan II. Mahmud zamanında inşa edildi. Son restorasyonda eski ahşap külahı üzerine tekrar inşa edilmiştir. Kulenin çevresi Kuledibi adıyla anılıyor. 

    5. KIRIM KİLİSESİ 1855’te Kırım Savaşı’nın hatırasına İngiliz “taşra gotik” üslubunda inşa edilmiştir. 

    6. İTALYAN HASTAHANESİ İlk açıldığında Sardunya Hastahanesi olarak anılan kurum, 1861’den sonra İtalyan Hastahanesi adını aldı. Bugünkü bina 1876’da İtalya Kralı II. Vittorio Emmanuele adına inşa ettirilmiştir. 

    7. ALMAN ELÇİLİĞİ 1874’te inşaatı başlayan yapı, Alman İmparatorluk Sarayı olarak da biliniyordu. Fotoğrafta henüz tamamlanmamış görünmektedir. Yapının açılışı 1877 yılında gerçekleşecektir. 

    8. TOPHANE BİNALARI İlk inşaatı Kanuni devrinde 16. yüzyılda yapılan binanın üst kısmı III. Selim zamanında yenilenmiştir. İstanbul’un en eski sanayi yapılarından olan top dökümhanesi, çevresindeki semte de ismini vermiştir. 

    9. KARAKÖY İSKELESİ KARAKOLU 19. yüzyılın ortalarında Karaköy sahilinde inşa edilen karakol yapısı günümüze ulaşamamıştır. 

    10. GALATA YENİ CAMİ 1698’de Sultan II. Mustafa’nın annesi Rabia Gülnuş Emetullah Sultan için inşa ettirilmiştir. 1934’te yıktırılan caminin yerinde bugün Galata Hırdavatçılar Çarşısı vardır. 

    11. GALATA BEDESTENİ Fatih devrinde inşa edildiği kabul edilen yapı Fatih Vakfiyeleri’nde geçmez. Dokuz kubbeli kagir yapı eski çarşı dokusu içerisinde anıtsal bir görünüme sahiptir. Bugün Fatih Hırdavatçılar Çarşısı adını taşır. 

    İSTANBUL SURİÇİ 

    12. AHİ ÇELEBİ CAMİ Caminin banisi, Ahi Çelebi Mehmed bin Tabib Kemal Ahi Can Tebrizi’dir. Cami 1500 dolaylarında inşa edilmiştir. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde yapıdan bahseder ve bir rüyasında peygamberi bu camide gördüğünü, elini öpüp “şefaat” diyeceğine, dili sürçüp “seyahat” dediğini ve meşhur seyahatnameyi oluşturacak gezilerine başladığını anlatır. 

    13. TAHTAKALE HAMAMI İstanbul’un en eski Osmanlı eserlerinden olan hamam Fatih vakfıdır. 1470’ten önce inşa edilen hamam bugün çarşı olarak kullanılıyor. 

    14. RÜSTEM PAŞA CAMİ Mimar Sinan tarafından tasarlanan ve Rüstem Paşa’nın 1561’deki ölümünden sonra eşi Mihrimah Sultan’ın tamamlattığı İznik çinilerinin en güzel örneklerine sahip camidir. 

    15. BALKAPANI HANI Muhtemelen Bizans dönemine ait bazı altyapı ve duvarları kullanarak 15. yüzyılda inşa edilen han, Fatih tarafından Ayasofya Vakfı’na dahil edilmiştir. 17. yüzyılda Mısırlı tüccarların kullandığı han 19. yüzyıla kadar birçok değişiklik geçirmiştir. Hanın önünde Rüstempaşa Camii hizasında bulunan kubbeler ise Papazoğlu Hanı’na aittir. 

  • Ankara’da 10. yıl kutlamaları

    Ankara’da 10. yıl kutlamaları

    Cumhuriyetin 10. yılında Ankara’daki kutlamalar özel bir anlam taşımaktaydı, zira Mustafa Kemal de Ankara’daydı. Kurayla seçilen üniversite ve diğer okul öğrencileriyle izci takımları merasime katılmak için çeşitli illerden trenle yola çıkmışlardı. Üç günlük bayram süresince resmî kurumlar, evler, işyerleri, okullar, camiler bayraklarla donatılmış ve aydınlatılmıştı. Kutlama ve resm-i geçit için Ankara’ya gelecek 4 bin öğrenci ve izcinin programları ve kalacakları yerler için de özel hazırlıklar yapılmış, Ankara’daki ilkokullar 17 Ekim tarihinden itibaren 20 gün süreyle tatil edilmişti. Ankara, Ulus’taki Millî Hakimiyet Meydanı’nda toplanan izci ve öğrenciler… 

    GÖKHAN AKÇURA ARŞİVİ 

  • Beş haftada beş büyük kasırga

    Beş haftada beş büyük kasırga

    Bölge ülkelerini peş peşe vuran beş tropik fırtınalar, Texas, Florida gibi ABD eyaletleri ile Küba ve Dominik Cumhuriyeti gibi ada ülkelerinde büyük yıkıma neden oldu. Karayip ülkeleri ve ABD’de en az 170 kişi hayatını kaybetti. Boğaziçi Üniversitesi’nden klimatolog Levent Kurnaz, bu tür doğal afetlerde, ne kadar önlem alınırsa alınsın büyük ekonomiye sahip ülkelerin para, yüksek nüfuslu ülkelerin ise can kaybından kurtulamadığını söylüyor.

    Kasırga sezonu Ağustos sonunda peş peşe iki büyük kasırga ile ABD’nin güney eyaletlerini vurdu. Can kayıpları ilk belirlemelere göre 170’e ulaştı. Bu yıl meydana gelen kasırgalar, yaklaşık 150 milyar dolar hasara yol açtı. Katia Kasırgası ve peşi sıra gelen José Kasırgası hızının bir bölümünü kaybetse de, onların takipçisi Maria, Dominik Cumhuriyeti’ni yerle bir etti.

    Su kütlesindeki ısıdan beslenen bu tropik rüzgârların hızının normal durumlarda karaya doğru mesafe alırken azalmasıyla etkisi kısa sürmekte. Fakat 17 Ağustos’ta karaya çarptığında Harvey’in hızı 215 km idi. İki hafta sonra Irma, 295 km hızla onun üzerine geldi ve tarihte bilinen en şiddetli kasırga olarak kayıtlara geçti.

    Kısa sürede birbiri ardına tekrarlaması ve her birinin şiddetlerini önemli ölçüde koruyarak karaya ulaşmaları, kasırgaların yıkıcı etkisini had safhaya ulaştırdı. Bu sırada Orta Amerika’da, Meksika açıklarında 8.1 büyüklüğün de bir de deprem gerçekleşti. Deprem, son yüzyılda meydana gelenlerin en büyüğüydü. İki hafta sonra Meksika, 7.1 ile bir kez daha sallandı.

    Irma’nın acı bilançosu Kategori 5 şiddetindeki “tarihin en büyük kasırgası” Irma’da 81 kişi hayatını kaybetti, hasarın 65 milyar doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

    Kasırgalar, rüzgarlarının hızlarına göre 1’den 5’e kadar seviyelerle (118 km hızdan itibaren 153 km’ye kadar kategori 1, 177 km’ye kadar kategori 2, 208 km’ye kadar kategori 3, 251 km’ye kadar kategori 4, 252 km’den üstü kategori 5 şeklinde) sınıflandırılıyor.

    Bu yıl Atlas Okyanusu iki kez kategori 5 seviyesinde kasırga gördü. Kategori 4 seviyesindeki Harvey sırasında yağan yağmurdan dolayı sel sularıyla boğuşmak zorunda kalan büyük bölgeler olmuştu. Harvey Kasırgası’nın maddi bilançosu 75 milyar doların üzerinde olsa da can kaybı sadece 71 kişiydi. Kategori 5’teki Irma Kasırgası’nda 81 kişi hayatını kaybetti, hasarın 65 milyar doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Daha sonra Karayip Denizi’nde rüzgarların hızının artması sonucu Katia Kasırgası meydana geldi. Jose, kategori 4’e kadar yükseldi fakat kategori 1 seviyesinde kıyıya vardı. Kategori 5 seviyesindeki Maria ise Irma’nın harap ettiği yerleri bir kez daha vurarak zararı katladı.

    Atlas Okyanusu’nda görülen fırtınalarda rüzgâr hızlarını, yağış miktarlarını ve yönlerini önceden belirlemek ve ölçebilmek mümkün olduğundan, son yıllarda can kaybı fazla olmuyor; fakat büyük maddi hasarlar kaçınılmaz oluyor. Kasırgalar konusunda #tarih’e bilgi veren Prof. Dr. Levent Kurnaz, Irma Kasırgası’nın ABD’nin Florida Eyaleti’ne doğru gideceği ve büyük hasar yaratma potansiyeli taşıdığı neredeyse bir hafta önceden belli olduğundan, bu fırtınadan zarar görebilecek kişilerin çoğunluğunun tahliye edilebildiğini söylüyor. Fakat Prof. Kurnaz, bir noktaya dikkati çekiyor: “Her ne kadar televizyonlarda ABD’yi vuran kasırgalardan bahsediliyor olsa da, özellikle can kaybı açısından bakıldığında Atlas Okyanusu’ndaki fırtınalar Pasifik Okyanusu’nun batısı ve Hint Okyanusu ile kıyaslandıklarında aynı derecede ciddi insan kayıplarına yol açmıyor”.

    Tarihte en fazla can kaybına yol açan otuz fırtınaya baktığımızda bunlardan sadece bir tanesinin, 1780’deki (fırtınalara isim verilmeye başlanmadan önce) Büyük Kasırga’nın Atlas Okyanusu’nda oluştuğunu belirten Kurnaz, altı tanesinin Çin ve Japonya’yı etkilediğini söyledi. Geri kalan yirmi üç büyük fırtına ise Hindistan, Burma ve Bangladeş’e zarar veren fırtınalar olmuş. Bu da, tarihte olduğu gibi bugün de büyük fırtınalardan fakirlerin daha fazla zarar gördüğünü gösteriyor.

    Amerika’yı vuran kasırgalarla türdeş, 1970’te Bangladeş’i vuran Bhola Siklonu 500.000’e yakın insanın ölümüne yol açmıştı. 1970 Kasım’ının başında Hindistan’ın doğu tarafındaki Bengal Körfezi’nde oluşan bu fırtına Bangladeş’i vurduğunda, oluşturduğu rüzgârın hızı saatte 185 kilometreyi geçiyordu. Bhola Siklonu ile kıyasladığımızda 2005’te ABD’deki Katrina Kasırgası (180 km, kategori 3) resmi olarak 1.836 kişinin ölümüne, fakat 108 milyar dolar maddi hasara yol açmıştı.

    AFETİN BİLİMİ

    Neden kasırga olur?

    Okyanuslar üzerinde ısınarak yükselen havanın yerinde düşük basınç merkezleri oluşur ve o bölgede ortaya çıkan kuvvetli rüzgârlar bu merkezleri takip ederek hareket eder. Merkezin altındaki su ne kadar sıcaksa basıncı da o denli düşük olur; buna bağlı olarak da rüzgarlar o denli hız kazanır. Sıcak hava merkezin etrafında kuzey yarım kürede saat yönünün tersine, güney yarım kürede ise saat yönünde döner. Bu fırtınaların gözlendiği yerler Ekvator’un hemen kuzeyi ve güneyidir.

    Ekvator’un kuzeyinde, Atlantik Okyanusu ve Amerika Kıtası’nın batı kesiminde görüldüklerinde kasırga, Pasifik Okyanusu’nun batı kıyılarında, Asya’nın açıklarında meydana geldiklerinde tayfun, Hint Okyanusu’nda ise siklon adını alır. Karalar denizler kadar enerji sağlayamadığından rüzgârlar bu fırtınayı karaya doğru sürüklediğinde bu büyük fırtınalar gücünü kaybeder. Bu nedenle Türkiye ve çevresinde bu denli büyük ve güçlü fırtınalar gözlenmez.

    Fırtınalara hep kadınların isimlerinin verildiği ise doğru değildir. Okyanuslarda oluşan fırtınaların rüzgâr hızları belirli bir seviyeyi geçince bu fırtınalara önceden belirlenmiş bir listeden sıradaki isim verilir. Genelde isim listeleri bir kadın bir erkek ismi olacak şekilde hazırlanır. Son ayda Atlantik Okyanusu’nda gördüğümüz Harvey ve Jose erkek, Katia, Irma ve Maria kadın isimleridir.

  • Hil’at: Şan-şerefle dolu, kürkle kaplı onur kaftanı

    Hil’at: Şan-şerefle dolu, kürkle kaplı onur kaftanı

    HÂNEDAN Monarşiyle yönetilen toplumlarda devlet yönetimini sahiplenmiş soylu aile. İktidarın, sonraki kuşaklara geçmesiyle hanedanın devlet ve toplum üzerindeki egemenliği giderek daha çok meşruiyet kazanırdı. Bu süreklilik nedeniyle hanedanların kutsallığından da sözedilirdi. Osmanlı Hanedanı’nın son padişahlarının “zat-ı kudsiyet-i tâcidârî” unvanını benimsemeleri bundandır. 

    HAREM MUZIKASI 19. yüzyılın ikinci yarısında Dolmabahçe Sarayı’nın harem dairesinde 80 genç kızdan oluşturulan bando takımı. Abdülmecid zamanında kuruldu. Saray cariyelerinden seçilen ve eğitilen müzisyen kızlara özel bir üniforma öngörüldü. Güvez kadife üzerine yanları sırma ile işlenmiş pantolon, yakası kolları etekleri işlemeli göğsü sırma kordonlu, parlak düğmeli kısa setre, başlarına da kadifeden tırtıl püsküllü ve kenarları işlemeli fes, yaklarında rugan potinler giyerlerdi. Harem mızıkasında nefesli ve vurmalı sazlar vardı. Tambur majörü de kızdı. Harem Muzıkası, bayramlarda düğünlerde saray içinde görev yapar, padişah hareme geçtiği zaman, marş çalarak karşılamada bulunurdu. 

    HAŞV/HAŞİV Eski Türkçe’de gereksiz sözlerle yazının şişirilmesiydi. Haşv iki türdü: “Haşv-i müfsid” yazının kolay anlaşılmasını önleyecek doldurmalardı. “Haşv-i gayri müfsid” anlamı duraksatmayan fakat lafı uzatan doldurmalardı. Bunlardan birincisi kimi zaman kasten ve yazıyı ancak erbabının anlayabilmesi amacıyla yapılırdı. Haşv, Osmanlı edebiyatında olduğu kadar Osmanlı bürokrasisinde de geçerliydi. 

    HIDİVLİK/HIDİVİYET Büyük vezirlik. 8 Haziran 1867’de Abdülaziz’in Mısır Valisi İsmail Paşa’ya bağışladığı unvan. Bundan önce İsmail Paşa “Aziz-i Mısr” unvanını istemişti. Bunun için çıkarılan iradeye “hıdiviyyet fermanı” denildi. Hıdivlik unvanını, İsmail Paşa’dan sonra Tevfik Paşa ve Abbas Hilmi Paşa da kullandılar. Bu unvan, eskiden kimi yazışmalarda Osmanlı sadrâzamları için büyük vezir anlamında kullanılıyordu. Bundan sonra Mısır valileri “hıdiv-i Mısır” olarak anıldı ve “devletlû, fehametlû” sanını kazandı. 

    HİL’AT Padişah veya veziriazam tarafından başarı kazanan devlet adamlarına, komutanlara, elçilere, yabancı konuklara giydirilen kürk kaplı onur kaftanı. Yüksek bir görev verilenlere de başarı beklendiği belirtilerek hil’at giydirilirdi. Padişah hil’atlarına “hil’at-ı fâhire-i şâhane” denirdi. Osmanlı sarayında bir hil’at hazinesi, sürekli hil’at diken terziler vardı. Yeni padişah, görevde bıraktıklarına hil’at dağıtırdı. Buna “ibkâ hil’atı” denirdi. Saraydan başka bir görevle ayrılanlara da “hil’at-ı vedâ” giydirilirdi. II. Mahmud’un kıyafet devriminden sonra hil’at geleneği bırakıldı. Tanzimat’ta hil’at yerine saat, kılıç, köstek, çelenk, nişan verilmesi âdetti. 

    Sultan huzuruna hil’at ile çıkılır Vanmour’un tablosunda III. Ahmet’in huzurunda bir Fransız elçi. Zorunlu olduğu üzere, söyleyeceklerini şapkasını çıkarmadan başını öne eğerek söylüyor ve huzura çıkmadan önce kendisine giydirilen hil’at ile padişah karşısında bulunuyor. 
  • Osmanlı Devleti’nde gayrimüslim sarraflar

    Osmanlı Devleti’nde gayrimüslim sarraflar

    Osmanlı İmparatorluğu’nda sarraf, banker, amira olarak tanımlanan gayrimüslim tüccarlar, padişahın özel gelir ve giderlerinden sorumlu Hazîne-i Hâssa nazırlığından, paranın basıldığı Darphane-i Amire’nin eminliğine kadar birçok önemli üst düzey mali görevde bulunmuşlardı.

    Onnik Jamgoçyan’ın Sorbonne Üniversitesinde tamamladığı doktora tezinin geliştirilmiş hali olan bu kitap, Osmanlı Devleti’nin maliye ve paradan sorumlu Ermeni, Musevi, Rum ve Frenk banker, tüccar ve sanayicilerini konu alıyor.

    Dedesi de İstanbul Darphanesi emini olan Jamgoçyan, “sarraflığı” kabaca para ile ilgili etkinlikler olarak anlatıyor. Sokaklarda para değişimi yapanlar, tefeciler, mültezimler, han ve bedestenlerdeki küçük dükkanlarında oturan sarrafların hepsi bu terim altında ele alınıyor. Bu kesimin üst düzey mensupları, sarayın etrafında, mali konularda danışmanlık yapan ve hükümetin rızasıyla ticari işlemleri tekelinde tutan zümreyi temsil etmektelerdi. 

    Duraklama devrinde imparatorlukta başgösteren birçok aksaklık, 18. yüzyıla gelindiğinde devletin kırılgan yapısını gözler önüne sermişti. Bu dönemde gerek Osmanlı-Rus savaşları gerekse içerideki isyanlar devletin çöküşünü ve hazinenin iflasını hızlandırmaktaydı. Osmanlılar ardı ardına savaş kaybetmekle kalmayıp, yüklü miktarlarda savaş tazminatı ödemek zorunda bırakılmış, kısır bir döngünün içerisine girmişti.

    Bu noktada zengin sarraflar, mali açığı kapatmak için, Babıali’nin talebi üzerine devlete yardım ederlerdi. Çoğunlukla Hıristiyan ve Musevi cemaatinden olan sarraflar, Jamgoçyan’ın ifadesiyle “Osmanlı Hanedanı’nın destekçisi olarak onların yaşamlarını sürdürmelerini sağlar, ihtişamlı görünüşlerinin ve ayak uydurmaları gereken yeniliklerin teminatçısı olarak kabul edilirlerdi”. Böylece sarraflar hem yöneten sınıf hem de reaya içerisinde önemli kişiler haline gelmişlerdi. Bundan dolayı tarih boyunca Osmanlı toplumundaki kimi kesimlerce yönetici sınıfa yanaşmacılıkla sıfırdan zengin olmuş, vurguncu, yabancılarla iş çeviren kişiler olarak görülmüşlerdir. 

    Gelin görün ki sarrafların hayatlarını ve servetlerini riske atarak bu görevlere geldikleri; Babıali’nin koruyucu gücü sayılan sarrafbaşlarının imparatorluğun geleceği mazeretiyle malvarlıklarına el konulup idama mahkum edildiği örneklerle açıklanmaktadır. Bununla birlikte sarrafların yönetici sınıfla olan ilişkilerinin yanında, Osmanlı toplum yapısındaki sınıfsal çekişmelerden dolayı (özellikle Ermeni ve Musevi milletler arasında), “milletlerarası” bir rekabet içerisinde yer aldığı da kitapta ortaya konuyor. 

    Kitabın en önemli özelliklerinden biri, şüphesiz kaynakçasının zenginliğidir. Çalışma daha önce hiç başvurulmamış Ermenice kaynaklardan Avrupa arşivlerindeki sefaret kayıtları, diplomatik hatıratlar, büyük tüccarların yazışmaları, hanedan ve noter arşivleri, üç milletin yaşamlarına dair yazılmış eserler, seyahatnameler ve önemli şarkiyatçıların eserlerine kadar geniş bir araştırmayı kapsıyor. 

    Kazaz Artin Amira


    Amira ünlü bir banker ve hayırseverdi. Sultan II. Mahmud’un sarrafbaşısı ve Darphane-i Âmire’nin eminiydi. Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nin de kurucusudur. 

  • Arapların 402 yıllık Osmanlı dönemi

    Arapların 402 yıllık Osmanlı dönemi

    Wesleyan Ünivesitesi’nden tarihçi Bruce Masters’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun Arapları kitabı, Arap coğrafyası ve toplumu üzerindeki 402 yıllık Türk idaresini ele alıyor. Kapsamlı bir sosyal ve kültürel tarih çalışması… 

    Bruce Masters, Chicago Üniversitesi’nde Halil İnalcık’ın kurduğu Osmanlı Tarihi kürsüsünde lisansüstü eğitimi almış Amerikalı tarihçi. Kitabının hemen başında Halil İnalcık’tan gördüğü desteği belirten yazar, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Arap topraklarının tarihine de onun döneminde girdiğini söylüyor. Bugüne dek imparatorluk bünyesindeki Yahudiler, Hıristiyanlar, Araplar ve diğer tebaa üzerine birçok makaleye imza atan Masters, otuz yılı aşkın bir süredir Wesleyan Üniversitesi tarih bölümünde akademisyenliğini sürdürüyor. 2013’te ilk kez Cambridge Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanıp Haziran 2017’de Türkçeye çevrilen bu eseriyse, yaklaşık kırk yıllık bir çalışmanın ürünü. 

    Kitap, 1516’dan 1918’e, Arap nüfusun Osmanlı yönetimi altında geçirdiği 402 yılı sosyal ve kültürel açıdan ele alıyor. Giriş yazısı, imparatorluğu metropol ve taşra biçiminde katmanlara ayırarak Arapların burada yerleştiği konuma değiniyor. Burada, Osmanlılar döneminde ve sonrasında Araplar tarafından gerçekleştirilen tarihyazımından yola çıkılarak, Arapların gözünden Türk devletinin nasıl bir manzara sunduğu da aktarılıyor. 

    I.Selim’in Memlûkları yenmesiyle başlayan Arap topraklarındaki Osmanlı saltanatının anlatıldığı birinci bölüm, 1798’de Fransızlar’ın Mısır’a girişine kadar geliyor ve burada imparatorluğun Müslüman yerleşme üzerinde hakimiyet kurması aşamalarıyla anlatılıyor. İkinci bölümde Sultanlık, Valiler, Kadılar ve Eyalet askerîsi başlıklarıyla Osmanlılar’ın idarî yapısının kurumları ele alınıyor. Üçüncü ve dördüncü bölümde, Osmanlılar’ın Arap topraklarını fethinin coğrafî keşiflerle aynı döneme denk gelmesinden hareketle, erken modern dönemde Osmanlı coğrafyasındaki ekonomi ve toplum ile entelektüel hayat inceleniyor. Napoléon’un Mısır’a girişiyle başlayan beşinci bölümde, imparatorluk açısından bölgenin çehresinin artık değişmeye başladığı Vehhabî muhalefetinin ortaya çıkması, Halep’te ve Mora yarımadasındaki isyanlar ile Kavalalı Mehmet Ali Paşa olayı verilmiş. Altıncı bölüm Tanzimat’la gelen yeniden Osmanlılaşma ve 1876 Anayasası’yla parlamentarizme geçiş dönemini ele alıyor. Yedinci ve son bölümde yeni burjuvazinin oluşması, halifelik, Jön Türk devrimi ve Arap toplumunun Harb-i Umumî sürecindeki konumlanışı ile artık Türk-Arap ilişkisinin sonuna gelindiği dönem işleniyor. Sonuç bölümü ise “Din ve devlet için” başlığıyla kitabın taşıdığı teze ayrılmış. 

    Konusuyla günümüz dünyasının ekonomik ve siyasal gündemine birçok açıdan ışık tutan kitap, dipnotlarının ve kaynakçasının zenginliğiyle de ciddi bir çalışma olduğunu kanıtlıyor. 

    Osmanlı döneminde Şam Kapısı Arap nüfusu, dört yüzyılı aşkın bir süre Osmanlı yönetimi altında yaşadı. Kudüs’teki Şam Kapısı’nda Nebi Musa festivali, 1898. 
  • ÇAĞDAŞ SANAT ARTIK BİR GELENEK

    ÇAĞDAŞ SANAT ARTIK BİR GELENEK

    İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından 1987’den bu yana düzenlenmekte olan İstanbul Bienali’nde, her iki yılda bir güncel sanatın yeni eğilimleri biraraya getiriliyor. Venedik, Sao Paolo, Sydney Bienalleri gibi benzerleri arasında bugün en prestijlilerden biri olarak anılan etkinlikte, küratörler, sanatçılar, eleştirmenler ve yurtiçi- yurtdışından sanat çevreleri arasında evrensel bir kültür ağı kuruluyor. Bugüne dek Antrepo, Ayasofya Hamamı, Aya İrini Müzesi, Askeri Müze, Feshane, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Hareket Köşkü, Küçük Mustafa Paşa Hamamı, Süleymaniye İmarethanesi gibi tarihsel mekânlarda, bine yakın sanatçının eserleriyle katkı sağladığı İstanbul Bienali’nin 30 yılı… 

    SANDALYEDEN BİR BİNA  KOLOMBIYALI SANATÇI DORIS SALCEDO’NUN 8. İSTANBUL BIENALIIÇIN HAZIRLADIĞI “İSIMSIZ” BAŞLIKLI YERLEŞTIRME, KARAKÖY YEMENICILER CADDESI’NDEKIIKIBINA ARASINA SIKIŞTIRILMIŞ 1550 KADAR AHŞAP SANDALYEDEN OLUŞAN BIR KAMUSAL ALAN ESERIYDI. 2003. 
    BIENALIN MILADI: YIRMIİSA PORTRESI TÜRKIYE, BIENALLERLE 1987’DE ÇEŞITLIÜLKELERDEN 67 SANATÇININ KATILDIĞI İSTANBUL BIENALI’YLE TANIŞTI. DÜNYACA ÜNLÜ AVUSTURYALI RESSAM ARNULF RAINER’IN ILK ORGANIZASYONDA AYA İRINI’NIN APSISIIÇIN YARATTIĞI YIRMIİSA PORTRESINDEN OLUŞAN “YÜZLER İSA YÜZLER” ADLI ÇALIŞMASI, UNUTULMAZ ESERLER ARASINDA. 
    KOPMAYAN ‘GÖBEK BAĞI’  SARKIS ZABUNYAN’IN ‘GÖBEK BAĞI’ ADLI ESERI2. İSTANBUL BIENALIKAPSAMINDA AYASOFYA HAZINE DAIRESI’NDE SERGILENDI. ZABUNYAN, BU ESERIÜRETIRKEN O MEKÂNDA KALMASINI AMAÇLAMIŞTI, ANCAK HAZINE DAIRESI’NIN KAPATILMASI VE BAKIMSIZLIK YÜZÜNDEN ESER HASAR GÖRDÜ. DAHA SONRA İKSV TARAFINDAN ONARILAN ESER, ŞU ANDA NEJAT ECZACIBAŞI BINASININ GIRIŞ HOLÜNDE YAŞAMAYA DEVAM EDIYOR. 1989. 
    SULTANAHMET’TEN GÖĞE YÜKSELMEK  SAHNE TASARIMCILIĞININ YANINDA HEYKELLERIYLE DE BILINEN SANATÇI METIN DENIZ’IN SANDALYELER VE INSAN FIGÜRLERINDEN OLUŞAN ESERI2. BIENAL BOYUNCA SULTANAHMET MEYDANI’NDA, ALMAN ÇEŞMESI’NIN ÖNÜNDE SERGILENMIŞTI. ESER, İSTANBUL’DA KAMUSAL ALANDA SANATIN EN HEYECAN VERICIÖRNEKLERINDEN BIRIOLDU. 1989. 
    KIRDAN KENTE ‘MISTIK NAKLIYE’ BINEALIN ÜÇÜNCÜSÜ KÖRFEZ SAVAŞI NEDENIYLE 1992’DE FESHANE’DE GERÇEKLEŞTI. GÜLSÜN KARAMUSTAFA’NIN RENKLIYORGANLAR ILE MEYDANA GETIRDIĞI“MISTIK NAKLIYE” ADLI ÇALIŞMASI, TÜRKIYE’DE ÖZELLIKLE KIRSALDAN KENTE GÖÇ OLGUSUNUN ETKISIYLE, 70’LERDE VE 80’LERDE DIKKATIÇEKEN YENIKÜLTÜR OLUŞUMUNU YANSITMAYI AMAÇLIYORDU. 
    IRKÇILIĞA KARŞI SANAT: ‘RAMONA’NIN ODASI’ CALIFORNIALI SANATÇI DAVID AVALOS’UN, DEBORAH SMALL ILE ORTAK IŞI“RAMONA’NIN ODASI” 3. ULUSLARARASI İSTANBUL BIENALI’NDE SERGILENMIŞ EN SIRADIŞI ESERLERDEN BIRIYDI. AMERIKA’DA 19. YÜZYILDA YAZILMIŞ RAMONA ADLI ROMANDAN ESINLENILEN VE IRKÇILIĞA KARŞI DURAN BU ESERDE, ODANIN DUVARINDAKITABLOLAR 1800’LERDE MEKSIKA’DA YAPILMIŞ RESIMLERIN YENIDEN ÜRETILMIŞ HALLERIYDI. 1992. 
    90’LARIN KRIZIBIENALIDE VURDU 4. İSTANBUL BIENALI, EKONOMIK KRIZ NEDENIYLE 1995’TE GERÇEKLEŞMIŞ, BÖYLECE NORMALDE IKIYILDA BIR OLMASI GEREKEN ETKINLIK, IKIKEZ ÜÇ YILDA BIR YAPILMIŞTI. BU BIENALDE İKSV, ULUSAL TEMSILE DAYALI KLASIK ÜSLUP YERINE TEK KÜRATÖRLÜ BIR SISTEMIBENIMSEMİŞTİ. 
    NOHUTLU PILAV BIENAL’DE YENIR SARKIS ZABUNYAN’IN 4. BIENAL’DEKIESERI“PILAV VE TARTIŞMA YERI” BÜYÜK ILGIGÖRMÜŞTÜ. ZIYARETÇILER BIENAL BOYUNCA KARAKÖY-1 NUMARALI ANTREPO’YA YERLEŞTIRILEN ESERIN ETRAFINDA, SANATÇI VE SANAT ELEŞTIRMENLERIYLE BIRLIKTE TARTIŞMALARA KATILIRKEN, ORTADAKIKAZANDAN GELENEKSEL NOHUTLU PILAVLARINI YEDILER. 1995. 
    ASYALILAŞMAK AVRUPALILAŞMAK İSTANBUL BIENALLERININ GÖRDÜĞÜ EN ILGINÇ IŞLERDEN BIR DIĞERIDE, 5. İSTANBUL BIENALIKAPSAMINDA İSVEÇLISANATÇI MICHAEL VON HAUSWOLFF’UN KABINLERIYDI. SANATÇI, SIRKECIGARI’NA KOYDUĞU KABININ ÜZERINE “ASYALILAŞTIRICI” VE HAYDARPAŞA GARI’NDAKIDIĞER KABINE DE “AVRUPALILAŞTIRICI” YAZMIŞTI. BIENAL BOYUNCA KABINLERIN IÇINDEN GEÇEN ZIYARETÇILER ASYALI YA DA AVRUPALI SERTIFIKASINI ALARAK SEYAHATLERINIGERÇEKLEŞTIRDI. 1997. 
    TAKSIM’DE NEON IŞIKLARI 1999’DA 17 AĞUSTOS DEPREMININ HEMEN ARDINDAN GERÇEKLEŞEN 6. İSTANBUL BIENALI’NDE TAKSIM MEYDANI’NIN METRO GIRIŞINDE UGO RONDINONE’IN NEON IŞIKLARLA GERÇEKLEŞTIRDIĞI“BURADAN NEREYE GIDIYORUZ?” ADLI ESERIYER ALMIŞTI. 
    DEPREM SONRASI BIENALDE MÜZAYEDE 6. İSTANBUL BIENALI’NE KATILAN ÇEŞITLIÜLKELERDEN 20 SANATÇININ DEPREMZEDELER YARARINA BAĞIŞLADIKLARI ESERLER AYA İRINI’DE DÜZENLENEN MÜZAYEDEDE SATIŞA ÇIKTI. MÜZAYEDENIN TÜM GELIRIILE BIRLIKTE BIENAL’IN BILET GELIRLERI, DEPREMDEN ZARAR GÖRENLER IÇIN KONUT VE EĞITIM PROJELERINE SEVK EDILDI. 1999. 
    SAVAŞ MANZARALI BARIŞ ÇİÇEKLERİ 7. BIENAL’IN GERÇEKLEŞMESINE ON GÜN KALA AMERIKA’DA 11 EYLÜL SALDIRISI GERÇEKLEŞTI. SALDIRI NEDENIYLE HAVA TRAFIĞININ KAPATILMASI, PEKÇOK ESERIN VE SANATÇININ ULAŞIMINDA ZORLUKLARA SEBEP OLDU. JAPON SANATÇI MICHAEL LIN’IN ZIYARETÇILERIN “RAHATÇA(!)” VAKIT GEÇIRMESIIÇIN AYA İRINI’NIN ORTA YERINE YERLEŞTIRDIĞIÇIÇEK DESENLIYÜKSEKÇE PLATFORM ILE DUVARLARDAKISAVAŞ MANZARALARI ÇARPICI BIR KARŞITLIK OLUŞTURUYORDU. 2001. 
    İSTIKLAL CADDESIMANZARALI ESER 2003’TEKI8. ULUSLARARASI İSTANBUL BIENALIKAPSAMINDA BREZILYALI SANATÇI CILDO MEIRELES GALATASARAY MEYDANI’NA 10’AR METREKARE BÜYÜKLÜĞÜNDE 4 AYRI ODA YERLEŞTIRDI. YATAK ODASI, SALON, MUTFAK VE TUVALET GIBIBÖLÜMLERE AYRILMIŞ ODALARDAKIHERŞEY, TIPKI GERÇEK BIR EVDEKIGIBIKULLANILABILIYORDU. ZIYARETÇILER KOLTUĞA OTURUP İSTIKLAL CADDESIMANZARASINI IZLEYEBILIYOR, YATAĞA UZANIP KESTIREBILIYOR, MUTFAKTA YEMEK YAPABILIYOR VE TUVALETIKULLANABILIYORDU. 
    LIFE DERGISI SANATA KONU OLDU DÜNYANIN ILK VIDEO SANATÇISI KABUL EDILEN GÜNEY KORELINAM JUNE PAIK, “LIFE” ADLI ÇALIŞMASIYLA 11. BIENAL’DE YER ALDI. SANATÇININ LIFE KAPAKLARINA ÖZNEL MÜDAHALELER YAPTIĞI ÇALIŞMASI, DERGIYLE AYNI ADI TAŞIYORDU. 2009. 
    İSTANBUL’DA MADAGASCAR  ARJANTINLI SANATÇI ADRIAN VILLAR ROJAS, 14. BIENAL’E BÜYÜKADA’DA YARATTIĞI DEV HEYKELLER ILE KATILDI. FIL, ASLAN, GORIL, ZÜRAFA GIBIÇEŞITLIHAYVANLARIN FIGÜRE EDILDIĞIIŞLER, BÜYÜKADA’DA TROÇKI’NIN EVININ ÖNÜNDE SERGILENMIŞTI. 2015. 
  • ARNAVUT BRUTTI VE BRUNILER: Akdeniz’in dört bir köşesinde

    ARNAVUT BRUTTI VE BRUNILER: Akdeniz’in dört bir köşesinde

    Şövalye, denizci, tüccar, arabulucu, din adamı ve tercümandılar. Akdeniz’deki çok taraflı istihbarat ağının gözdeleri… 

    Venediklilerin elindeki Ülgün’e yerleşen Arnavut aile Brutti-Brunilerin hikâyesi de, 16. yüzyılda bize sınırları aşmanın ve masa başında kategorize edilmiş kimlikleri boşa çıkarmanın ne kadar kolay olduğunu göstermektedir. Kahramanımız Bartolomeo Brutti, Arnavut asıllı bir Venedik tebaasıdır. Babası Antonio, Venedik ordusunda askerlik yapmış, Osmanlı serhaddinde savaşmış ve daha sonra ticarete atılıp Venedik hükümetine çok ihtiyaç duyduğu buğdayı bulmakla görevlendirilmiştir; kariyerinin sonunda San Marco şövalyesi olma onuruna bile erişecektir. Bartolomeo da babasının izinden gitmiş ve Venedik’in hizmetine girmiştir; genç yaşta balyosun yanında dil oğlanlığı, yani tercüman yamaklığı yapmaktadır. Ancak bu işte tutunamayınca, Osmanlılar için çalışmaya başlayacak ve İnebahtı’da esir düşen Osmanlı askerlerini, İstanbul’un elindeki Hıristiyan savaş tutsaklarıyla değiştirmek için İtalya’ya bir yolculuk yapacaktır. Bu sırada Napoli’de haşır neşir olduğu İspanyol yetkililerle de temasa geçmiş ve Habsburg istihbaratına çalışmayı önermiştir. 

    Devrin haşmetli vezirlerinden Koca Sinan Paşa’nın da akrabası olan Bartolomeo, İstanbul’a döner dönmez Madrid ile İstanbul arasındaki ateşkes görüşmelerine de burnunu sokacak ve kendisine kızan Sokollu tarafından İstanbul’dan kovulacaktır. Ancak, bu sırada Sokollu’nun ölmesi ve Sinan Paşa’nın vezarete yükselmesi üzerine İstanbul’a geri dönecek ve kariyerini Boğdan Voyvodası’nın gözdesi ve 1 numaralı adamı olarak sürdürecektir. 

    Önemsiz bir Arnavut kasabasında yerel bir aile olan Brutti ve Brunilerin diğer fertleri de Avrupa’nın hemen her yerinde şansını denemektedir. Brutti’nin bir dayısı Giovanni Bruni, Katolik Kilisesi’nde yükselip Bar Piskoposu olacaktır. Hatta Protestanlık sonrası Katolik inancının temellerinin yeniden tanımlandığı Trent Konsülü’ne katılıp konuşmalar bile yapmıştır. 

    Bir diğer dayısı Gasparo Bruni de kılıcıyla hizmet etmeyi seçmiştir. Saint-Jean tarikatına girip Malta şövalyesi olmuş ve korsanlığa atılmıştır. Osmanlılar’ın Bar’ı fethedip Piskopos Giovanni ve Venedik subayı olan yeğeni Nicolò’yu tutsak alması, Akdeniz tarihinin en talihsiz tesadüflerinden birine yol açmıştır. İnebahtı Savaşı’nda Gasparo, Malta şövalyesi olarak Hıristiyan donanmasında zaferin tadını çıkarırken, biraz yakınlarda kardeşi ve yeğeni kürek çektikleri Osmanlı kadırgalarında can verecektir. Soymak istedikleri Hıristiyan köleleri öldürecek kadar ganimet hırsıyla gözü dönmüş İspanyol askerleri, “Ben piskoposum, Hıristiyanım” diye bağıran Giovanni’ye inanmamış ve onu acımasızca öldürmüşlerdir. İnebahtı’da Giovanni ve Antonio’nun ancak cesedine kavuşabilen Gasparo, savaş bitince Papa tarafından Güney Fransa’daki Avignon’a gönderilecek ve kale dizdarı olarak bu Papalık mülkünü Protestanlara karşı koruyacaktır. 

    Gasparo Bruni’nin oğlu, yani Bartolomeo Brutti’nin kuzeni Antonio Bruni de Cizvit tarikatına girip Perugia ve Avignon üniversitelerinde hem medeni hukuk hem de kilise hukuku alanlarında doktora yapmıştır. Baba-oğul daha sonra beraber Koper şehrine yerleşeceklerdir. Ailenin İstanbul kolu ise hepsinden daha dayanaklı çıkmıştır. Boğdan’da hayatını kaybeden Bartolomeo’nun kardeşi Cristoforo, ağabeyinin ardından balyosun hizmetine girmiştir; yıllarca dil oğlanlığı yapar ve Bruttiler İstanbul’daki yabancı elçilere yüzyıllarca tercümanlık hizmeti veren üç aileden biri olur. 

  • Cağaloğlu’na ismini veren aile boyu istihbaratçılar

    Cağaloğlu’na ismini veren aile boyu istihbaratçılar

    İstanbul, Cenova, Messina, Sakız arasında mekik dokuyan Cigalazade Yusuf Sinan Paşa ve kardeşinin çift taraflı faaliyetleri… 

    Cağaloğlu semtine ismini veren Cigalazade Yusuf Sinan Paşa’nın hikâyesi ilginçtir. Cenevizli Cicala ailesine mensup bu genç adamın babası Sicilya’ya yerleşip Habsburglar adına korsanlık yapan Visconte Cicala iken; annesi Visconte tarafından tutsak edildikten sonra fazla direnmeden Hıristiyan olan Lucrezia adında bir Hersek Novilidir, yani Osmanlı tebaasıdır. Lucrezia’nın üç oğlundan en büyüğü olan Scipione, babası ile Osmanlı korsanlarına esir düşecek ve padişaha hediye edilecekti. Enderun’dan çıktıktan sonra kısa sürede yükselen ve genç yaşta vezirlik rütbesine ulaşan bu genç Cenevizli önce kardeşi Carlo’yu yanına çağırmış ve kendisini Müslüman yapmaya çalışmıştır. Carlo, Eflak veya Boğdan voyvodalıklarından birine atanmayı başaramadıysa da, Nakşe Dükası olarak Osmanlı askerî sınıfına dahil olmaya muvaffak olmuştur. 

    Yusuf Sinan, sadece kardeşini İstanbul’a çağırmakla kalmayacak, donanma ile “gaza” amacıyla çıktığı bir deniz seferinde bizzat ailesini görmeye de gidecektir! 1598’de Osmanlı donanması ile Messina yakınlarında demir atmış ve annesiyle kardeşlerini görmek için Habsburg yetkililerinden izin almıştır. Scipione’leri ile hasret gideren Lucrezia ve çocukları Messina’ya geri dönecek, ancak Yusuf Sinan akrabalarıyla görüşmeye devam edecektir. Carlo, İstanbul, Sakız ve Sicilya arasında uzun yıllar mekik dokuyacak ve hem Habsburg hem Osmanlı istihbaratına çalışacaktır. Cizvit olan kuzenleri Antonio ve Vincenzo ise, “hak din”e dönmesini teklif etmek için Papa Clemens tarafından Paşa’ya elçi olarak gönderilecektir. 

    Osmanlı veziri Cenevizli Cenevizli Cigalazade Yusuf Sinan Paşa – Scipione Cicala (öl. 1606), Osmanlı sarayında genç yaşta vezirlik rütbesine erişmişti. 
  • Casus mektupları, diplomat raporları

    Casus mektupları, diplomat raporları

    İstanbul’daki yabancı diplomatlar, başkentlerine yazdıkları mektuplardaki kimi kısımları şifrelemekteydi. 

    Görünmez mektup 

    16. yüzyılda sansürden geçmek için görünmez mürekkeple yazılmış bir esir mektubu. Mektuba ateşte “işkence” edildiğinde, yazı kırmızı bir renkte belirgin hale gelmektedir. 

    Osmanlı arşivlerinde örneklerine pek rastlayamadığımız casus raporlarını Avrupa arşivlerinde bulmak mümkündür. Osmanlı karşı istihbaratına yakalanmak istemeyen İspanyol casusları, raporlarını görünmez mürekkeple yazmakta ve bunlara tüccarların ya da esirlerin ailelerine yazdığı mektup süsü vermekteydiler. 

    Rönesans döneminin popüler bir uğraşı olan şifreleme de, daimi elçiliğin yaygınlaşmasıyla birlikte 16. yüzyılda merkezî devletlerin yatırım yaptığı bir alan haline gelmişti. 16. yüzyılda Venedik, Roma ve Madrid’de kançılaryaların bir parçası olarak şifre katipleri ortaya çıkmaya başlayacaktı. Her ne kadar tekniği gittikçe karmaşıklaşan şifrelerin eski Türkçe’ye ne kadar uygulandığı tartışmalı olsa da, Osmanlı casuslarının yazdığı İtalyanca mektuplarda kullanılmıştır. 

    İstanbul’daki yabancı diplomatlar, başkentlerine yazdıkları mektuplardaki önemli bilgiler içeren kısımları şifrelemekteydi. Osmanlılar’ın yabancı elçiler için çalışan kuryeleri sürekli durdurup mektuplarına elkoyduğu gözönüne alındığında, hem elçilerin bu hassassiyeti hem de şifre kullanılmaması yönündeki Osmanlı telkinlerini anlamak daha da kolaylaşır. Osmanlı kançılaryasının düzenli olarak yenilenen bu şifreleri çözmekte genelde başarısız olduğunu ve İstanbul’un bazen bizzat elçilik çalışanlarını rüşvetle baştan çıkararak hedeflerine ulaştıklarını biliyoruz. 

    Çözülen şifreli belge

    İspanyol arşivlerindeki bu casus mektubu, kançılaryadaki şifre katiplerinden biri tarafından kırılmış ve çözülen metin yan tarafa yazılmıştır.