Sinema eğitimi almak için gittiği Yale Üniversitesi’nden tiyatrocu olarak dönen Haldun Dormen, Türk sahnelerine ilk kez 1954’te Cinayet Var oyununda dedektif rolüyle çıkmıştı. Kendi tiyatrosunu kurma aşkıyla yanıp tutuşan Dormen 1957’de Erol Günaydın, Erol Keskin, Nisa Serezli ve Metin Serezli gibi Türkiye tiyatro tarihinin efsane isimlerinden oluşan bir ekiple Dormen Tiyatrosu’nu kurdu. 300’ün üzerinde oyunu sahneye koydu, 150’ye yakın oyunda oynadı. Türkiye’de sahnelenen Batılı anlamdaki ilk müzikal Sokak Kızı İrma’yı 1961’de sahneleyen Haldun Dormen, o yıllarda çiçeği burnunda, umut dolu, idealist bir oyuncu, tozlu tiyatro sahnelerinde göz kamaştırıcı yeni bir isimdi. Kısa zamanda davetlerin de aranan ismi oldu. Fotoğrafta 60’ların başında bir yılbaşını kutlayan Haldun Dormen ve arkadaşları.
Daha 13 yaşındayken başladığı siyasi mücadelesini cumhurbaşkanlığı ile taçlandıran Celal Talabani 3 Ekim günü hayata veda etti. Talabani’nin ölümü, her türden ayrışmanın keskinleştiği yakın coğrafyamızda belki de uzlaşma anlayışının sonunu temsil ediyor.
ZEYNEP ARIKANLI
Celal Talabani, namı diğer Mam Talabani (Amca Talabani), Irak ve genel olarak Arap dünyasında Arap olmayan ilk cumhurbaşkanı… Talabani’nin cumhurbaşkanı olması (2005), o dönemde, Araplar ve Kürtler arasında kalıcı bir diyalogun başlayabileceğine dair inancı arttırmış, rekabet halindeki Kürt hareket(ler) ini nihayet birleştirilebileceğine dair bir gelişme olarak da algılanmıştı. Talabani açısından bu koltuğa oturmaksa, neredeyse daha çocuk yaşta başladığı siyasi mücadelenin zirvesine ulaşmak anlamına geliyordu. Bu, Wadie Jwadieh’in deyişiyle, “en belirgin özelliği bütünleşme eksikliği” olan Kürt siyasi hareketi açısından büyük bir fırsat olabilirdi. Zira Talabani de Kürt hareketinin bütünleşememesinin iki sembol isminden birisiydi. Diğeri malumdur; Molla (Mustafa) Barzani’nin oğlu Mesut Barzani…
Celal Talabani 1933’te Kuzey Irak’ta, Erbil ili yakınlarındaki Kelkan şehrinde doğar. Siyasi mücadelesinin miladının, Kürdistan Demokratik Partisi’ne (KDP) bağlı Kürdistan Öğrenci Birliği üyeliği ve liderliği olduğu doğru olsa da, Talabani’nin 1946’da henüz 13 yaşındayken Kürt öğrencilerden oluşan gizli bir derneğe üye olduğu da biliniyor. Ardından, Kürdistan Öğrenci Birliği’ne girer ve 18 yaşında partinin merkez komitesine atanır. Mensubu olduğu Talabani aşireti, Sünni gelenekten, tasavvuf eğilimleriyle öne çıkan bir aşirettir. Bu haliyle, aşiretin Celal Talabani’yi mücadelesinde en azından görünürde desteklemediği iddia edilir.
Kuzey Irak dağlarında Celal Talabani 1978’de bir peşmergeyle birlikte Kuzey Irak’taki Kürt Yurtseverler Birliği karargâhında.
1961’de Abdülkadir Kasım hükümetine karşı gerçekleştirilen Kürt isyanına katılır. Yoğun siyasi faaliyeti, Talabani’nin hukuk fakültesini birincilikle bitirmesine engel olmaz. Bütün siyasi hayatına şekil veren hukukçu yanı, diplomasi ve müzakere becerisini de beslemiştir. Hükümetin 1963’te devrilmesinin ardından ülkenin yeni lideri Abdülselim Arif’le müzakereler yürüten Kürt delegasyonun başında Celal Talabani vardır.
Nasır’ın 1970’deki ölümüyle Arap ve Müslüman coğrafyasında dengelerin değiştiği, seküler-sosyalist formüllerin çöküşe geçip, yerlerini siyasi İslâm’a bıraktığı 70’li yıllar ortamı, Kürt hareketi açısından da yeni ve etkileri bugüne kadar süren bir ayrışmayı beraberinde getirir. Celal Talabani ile hamisi Molla Barzani’nin arası açılmaya başlar. Gerginlik çift taraflıdır; nasıl bir Kürt devleti kurulacağına dair bir fikir ayrılığı varken, aynı zamanda Kürt hareketinin ne yönde, hangi mücadele yöntemleri ve taleplerle yürütüleceğine dair temel bir ayrışmaya da işaret eder. Talabani müstakil ve sosyalist bir Kürt devleti kurulmasını, bu süreçte de Irak Komünist Partisi’yle işbirliği yapılmasını; Barzani ise Irak devleti içinde aşiret temelli özerk bir Kürt bölgesi olarak kalınmasını savunur. Fikir ayrılığının ulaştığı boyut, Talabani’nin İran’a ilk sığınışının da nedeni olur. Daha sonra Irak Baasçılarıyla anlaşıp dönse de, 1975’te partiden ayrılıp Suriye’nin başkenti Şam’da Kürt Yurtseverler Birliği’ni (KYB) kurar. Bu, Kürt siyasi hareketinin gelişim seyrine damgasını vuracak olan Barzani-Talabani ayrışmasının da miladıdır. Talabani’nin adı, önce Molla (Mustafa) Barzani ile sonra oğlu Mesud Barzani ile hep birlikte anılacak, ama genellikle Kürtlerin bölünmüşlüğüne işaret edecektir.
Irak’ın ilk Kürt cumhurbaşkanı Talabani 2005’ten 2014’e kadar cumhurbaşkanlığı yaptı. 2012’de geçirdiği felçle siyasetten uzaklaşmak zorunda kaldı. Talabani görevinin ilk yıllarında Irak’ta bir basın toplantısında.
1988’de Irak hükümetinin Kürtler’e karşı kimyasal silah kullanması ve 1991’de düzenlenen müdahale, Kürt hareketini bölen bu ayrışmanın bir süreliğine de olsa rafa kaldırılmasını sağlar. Bu dönemde KYB, özellikle Süleymaniye ve Erbil’de güç kazanır. Irak’a müdahale eden Batılı kuvvetlerin kuzeyde güvenli bölgeler kurmasıyla KDP ve KYB arasındaki buzlar kısmen erir; 1992’de Irak Kürdistan Özerk Bölgesi kurulur. Ancak bu, 1994’te çatışmaların yeniden başlamasına engel olmaz. Uzlaşma ancak 1998’de, ABD’nin arabuluculuğuyla imzalanan Washington Antlaşması’yla gelir. 4 Ekim 2002’de toplanan ve iki partiden milletvekillerinin katılımıyla gerçekleşen bölgesel parlamento toplantısı, anlaşmayı pekiştirir. Parlamentonun bu oturumunda Talabani, Kürtler arasındaki çatışmaların yasaklanmasını öngören bir yasanın çıkarılmasını önerir. Bu gelişmelerin en önemli meyvesi, iki tarafın 2003’teki müdahale öncesinde güçlerini birleştirme kararı alması olur. Bunun sonucunda, ABD’nin Irak’a ikinci müdahalesinde neredeyse tüm Kürt unsurlar Saddam Hüseyin’in devrilmesine, dolayısıyla ABD’ye yardımcı olurlar.
Saddam Hüseyin’in devrilmesi sonrasında, Talabani (ve Barzani) “Irak’ın yeni anayasası ve yapılanma sürecini hazırlayan” ve çalışmalarını 2004’e kadar yürüten Irak Yönetim Konseyi’nin üyelerinden biridir. Talabani, 6 Nisan 2005’te Irak Ulusal Meclisi tarafından cumhurbaşkanı seçilir, daha sonra 22 Nisan 2006’da “yeni anayasa altında oluşturulan Irak meclisinin seçtiği ilk cumhurbaşkanı” olur. Bu dönemde hem Barzani hem de Talabani ayrı bir devlet değil, birleşik Irak içinde özerklik talep edeceklerini bildirirler.
Talabani’nin 11 Kasım 2010’da Irak Meclisi tarafından yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi, dönemini 2014’e kadar uzatsa da, 2012’de geçirdiği felç onu siyasetten büyük ölçüde uzaklaştırır. Cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı yaklaşık dokuz yıllık süreçse, Irak’ın mezhep savaşlarıyla sarsıldığı bir dönemdir. Talabani, özellikle 1998’den beri Kürt siyasi hareketinin birleşmesini ve birarada yaşama kültürünü savunan çizgisini değiştirmez. Irak’ın geneline yayılmasa da, özellikle IŞİD’in Musul ve Kerkük’e saldırması, ardından da Haziran 2014’te Musul’u işgal etmesine kadar geçen süreçte IKBY’nin göreli bir güven içinde kalmasının bir sebebi de bu olur.
Mezhepçi, aşiretçi, milliyetçi, vb. ayrışmayı vurgulayan siyasetlerin belirleyici olduğu, bu ayrışmaların giderek keskinleştiği bir dönemde, Talabani’nin ölümü uzlaşmaya ve birleştirmeye dayalı siyasetin de sonunu temsil ediyor belki…
Muhsin Ertuğrul’un çekimine 1929’da başladığı “Kaçakçılar”, ilk sesli Türk filmi olma amacıyla yola çıkmış, ancak talihsiz bir kaza nedeniyle çekimler üç yıl sürünce yerini başka bir filme bırakmış, “Türk sinemasının ilk büyük iş kazası”nın yaşandığı film olarak tarihe geçmişti. Zincirlikuyu’daki çekimler sırasında Talat Artemel’in (direksiyonda) kullandığı araç kaza yapınca, oyuncu Arşak Karakaş (en arkada, fötr şapkalı) hayatını kaybetmiş, Sait Köknar (elinde silah olan) ise oyunculuğu bırakmak zorunda kalmıştı. 11 Kasım 1929’da ölen Arşak Karakaş, Türk sinemasının ilk görev şehidiydi.
JİMNASTİKHÂNE Selim Sırrı Bey’in (Tarcan) girişimiyle 1910’da İstanbul’da başlatılan beden eğitimi çalışmalarına, Türkçe “Terbiye-i bedeniye” dersi de denilmişti. Kadıköy’de Papazın Bağı’nda gençlerle jimnastik çalışmaları yapan Selim Sırrı, 1916’da da aynı yerde ilk jimnastik bayramını düzenledi. Müdürlüğünü yaptığı Cağaloğlu’ndaki Muallim Mektebinde jimnastik dersleri verdi. Mercan Yokuşu’nda da “Jimnastikhâne” adında bir kurs açmıştı.
KÂĞID/KAĞIZ Kâğıt. Farsça “kâğız”dan Türkçeleşmiştir. Arapçası “kırtas”tır. Kamış kalem ve mürekkeple yazmaya uygun, resmî-özel yazışmalarda, hat, berat, ferman yazımlarında, yazma kitaplarda kullanılan kâğıtlar özel tezgâhlarda üretilir, kullanım alanına göre aharlamak, tılâlamak, mührelemek gibi işlemlerden geçirilirdi. Haşebî (selülozdan), Dımışkî (Şam’da üretilen), harirî (ipek), âbâdî, Semerkandî, Buhara gibi pekçok türü vardı. Kâğıthâne’de üretilen İstanbulî/ İstanbul kâğıdı, hattatlara göre âbâdîye eş değerdeydi. Venedik’ten gelen kâğıda “Alikurna” denirdi. Kâğıtlara renklerine göre şekerrenk, çiğ, süt beyaz, sarı, gülkurusu, kiremidî, filizî, süt mavisi, donuk, kirli, ebrûlu, damgalı (filigranlı) vs. denirdi.
KILIÇ KUŞANMA/ ALAYI Tahta çıkan padişahın beline dinî tören ve dua ile hükümdarlık ve halifelik kılıcı bağlanması. Bu gelenek Batı’daki tac giymenin karşılığı bir âdetti. Cülustan birkaç gün veya bir hafta sonra yeni padişah kılıç kuşanmak için saraydan Eyüp Sultan türbesine giderdi. Gidiş ve dönüşe kılıç alayı, taklid-i seyf (bkz) merasimi, türbeler ziyareti de deniyordu. Törenin bir amacı yeni padişahı halkın görüp tanımasıydı. O gün İstanbullular tören güzergâhını ve Haliç kıyılarını doldururdu. Askerî birlikler, saray erkânı, yöneticiler, ilmiye ve tarikat ileri gelenleri de kalabalık gruplar halinde alayı izlerlerdi. Gidiş denizden saltanat kayığıyla yapılmışsa, dönüş karadan ve atla olurdu. Kılıç kuşanma öncesinde veya saraya dönüşte, padişahın atalarının türbelerini ziyaret etmesi de gelenekti. Eyüp Sultan Türbesinde şeyhülislâm, nakibüleşrâf veya Mevlevi çelebi efendisi tarafından Hz. Muhammed’in, sahabelerden ya da padişah atalardan birinin kılıcı dua ile padişahın beline takılırdı (örneğin II. Mahmud, Hz. Muhammed’e ait olduğu sanılan kılıcı, II. Abdülhamid ise Hz. Ömer’in kılıcını kuşanmışlardır).
II. Abdülhamid’in kılıç kuşanma töreni Sultan 7 Eylül 1876’da Hz. Ömer’in kılıcını kuşandıktan sonra atıyla Eyüp Sultan camiinden saraya dönüşünü gerçekleştirmekte.
İstanbul-Nişantaşı’nda 1920’li yılların konak hayatında dünyaya gözlerini açan duayen gazeteci Hıfzı Topuz, doğumundan itibaren tam 35 sene yaşadığı semte dair anılarını Bir Zamanlar Nişantaşı’nda topladı. Yazar, maddi sıkıntılarla geçen çocukluğundan Galatasaray Lisesi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde geçen gençlik yıllarına ve ardından Akşam gazetesinde çalıştığı döneme dair kendi hayatından kesitler sunarken, aynı zamanda 40’lı ve 50’li yılların Nişantaşı’nı anlatıyor. Konakları, sokak ve caddeleri, pastaneleri, sinemaları, komşuluk ettiği birçok ünlü sakinleriyle Nişantaşı’nın kozmopolit, renkli sosyal yaşamına ait ipuçları veriyor.
Kitabın en ilgi çekici taraflarından biri, şüphesiz Nişantaşı’nın ünlü simalarıyla olan tanışıklıklar. Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Sabahattin Eyüboğlu gibi birçok önemli isimle komşuluk eden Topuz, bu edebiyatçılarla yaşadığı anılarına da kitapta yer veriyor. Nişantaşı’nın zaman tüneline giren kitap, aynı zamanda semtin değişim ve dönüşümü üzerine de önemli bir belge niteliğinde. Kitapta 14 sayfalık bir de fotoğraf albümü bulunuyor. Burada artık yerlerinde apartmanların yükseldiği Nişantaşı’nın tarihî konakları, semt sakinleri ve dostlukların fotoğrafları sunuluyor.
Çocukluk yılları
1930’da çekilen fotoğrafta yedi yaşındaki Hıfzı Topuz anneannesi Rebie Hanım (Süzmeligil) ve ağabeyi Muzaffer Topuz ile birlikte.
Türkiye’nin temel konuları
Profesör Fahir Armaoğlu’nun akademi ve gazetecilik çalışmaları derlenerek Türk Siyasi Tarihi adıyla kitaplaştırıldı. Kutluk Armaoğlu tarafından hazırlanan kitapta Siyasal Bilgiler Fakültesi ve ODTÜ ile beraber Harvard ve Stanford üniversitelerinde uluslararası bir saygınlığa sahip Armaoğlu’nun (öl. 1998) özgün çalışmaları dört ana başlıkta toplanmış; İmparatorluk Mirası, Millî Mücadele Yılları, Laiklik ve Kıbrıs Meselesi. Türkiye tarihinin en temel konularının yer aldığı bu derleme kitaba Nur Batur da bir önsöz yazmış.
Che’yi kardeşi anlattı
Ernesto Che Guevara’nun 15 yaş küçük kardeşi ve ailenin en küçük üyesi Juan Martin Guevara, ağabeyini Fransız gazeteci Armelle Vincent’e bir mülakat ile anlattı.
Yüzyılın tartışmasız en popüler devrimcisinin 50 yıl önceki katlinden sonra ailesi sessiz kalmıştı. Hemen hiçbir yerde boy göstermediler. Bu sessizlik 2007’de A. Vincent’in J. M. Guevara ile görüşmesinden sonra bozuldu. Bu görüşmeden Nisan 2016’da bir kitap doğdu. Can Yayınları tarafından geçen ay basılan Abim Che (Mon frère, le Che) kitabı, bir devrimcinin politik bir figür olarak ailedeki anlamını ve onun evdeki profilini de sunuyor. Bu yanıyla kitap, Ernesto Che Guevara’nın gençlik dönemindeki özel hayatını ilk elden yansıtan bir belge niteliğinde.
Juan Martin Guevara, ağabeyi Ernesto’nun omuzlarında. 1945.
Napoléon Bonaparte ordusunda savaşıp madalyalar kazanan Giuseppe Fieschi, zamanla gözden düşmüş, suç batağına saplanmıştır. Fransız Devrimi’nden sonraki gelişmelerden hiç memnun olmayan cumhuriyetçiler, kral Louis Philippe’i ortadan kaldırmak için bu eski askerle anlaşırlar. Fieschi’nin hazırladığı 25 namluluk makineden çıkan kurşunlar kralı öldürmez ama 18 kişi hayatını kaybeder. Fieschi ve destekçileri giyotine, kral İngiltere’ye yollanır.
NEDİM YÜKSEL
Yıl 1815. Fransa 26 yıl içinde önce monarşi, sonra cumhuriyet, ardından imparatorluk derken yine monarşide karar kılar ve XVIII. Louis’yi yeni Fransa kralı ilan eder (neden XVI’dan XVIII’e atlandığını merak edenler için: XVII numara daha 10 yaşında ince hastalıktan gitmişti). “Arzulanan” kral 1824 yılında başı gövdesinden ayrılmadan aşırı sişmanlık, damla hastalığı ve kangren gibi doğal nedenlerle ölünce, yerine en küçük kardeşi X. Charles geçer.
Tahta geçtiğinde 67 yaşında olmasına karşın ağabeyinden daha az şişman ve daha sağlıklı olan Charles, geçen 35 yıl içinde olanlardan pek de hoşnut değildir. İlk iş olarak başbakanının eline, meclisin onaylamasını istediği “kanun hükmünde kararname”leri tutuşturur. Bunların içinde devrim sonrası toprakları ellerinden alınan soylulara tazminat ödenmesi, din dışı davranışların cezalandırılması, verasetin yeniden en büyük erkek çocuğa geçmesi gibi hükümler vardır. Bir yıl sonra (halkın tepkisini çekmemek için 1775’den bu yana terkedilmiş olan) kralların kilisede kendilerini kutsal yağla mesh ettirip kutsamaları geleneğini canlandırır.
Cehennem makinesi Kral Louis-Philippe’e suikastte kullanılan birbirine bağlı 25 tüfek namlusundan oluşan düzenek tek bir kişi tarafından ateşlenerek eş zamanlı olarak yüzlerce misket ve saçmayı hedefe gönderebilme kapasitesine sahipti.
Öte yandan ekonomi kötülemiş, halk huzursuzlanmaya başlamıştır. Kralın destekçileri yapılan seçimleri kaybeder. Charles derhal başı derde giren her hükümdarın yapması gerekenleri yapar: Başbakanı azleder, olağanüstü hal ilan eder, anayasayı askıya alır, parlamentoyu fesheder, seçim kanununu değiştirir, basına sansür koyar, muhalif gazeteyi kapatır. Fakat tüm bu önlemlere karşın ne hayat pahalılığının önüne geçilebilmiştir ne de vatandaşın hoşnutsuzluğunun. Hatta bu arada Cezayir’i fethetmesi bile halkın gönlünü almaya yetmez. “Temmuz Devrimi” başlamıştır. Atalarının “başlarına” gelenleri yaşamak istemeyen Charles, Ağustos 1830’da kuzeni Louis Philippe’e gönderdiği bir beyanname ile tahtı (henüz on yaşına bile gelmemiş olan) torunu Henry’ye devrettiğini, Louis Philippe’i de kral naibi olarak atadığını bildirip, Kont Ponthieu takma adıyla Birleşik Krallığa gider.
Louis Philippe, koca Fransa krallığını bir çocuğun eline vermektense memleketi çok daha iyi yönetecek birinin başa geçmesinin daha doğru olacağı düşüncesindedir; bu kişi de kendisidir. Birkaç gün naiplik yaptıktan sonra kendini kral seçtirir. Geriye baktığı zaman bunun sandığı kadar doğru bir düşünce olmadığını anlayacaktır.
Gerçi o dönemde Fransızlar kendi icatları olan özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve benzeri “soyut kavramları” 10-15 yıl içinde bir kenara bırakmışlardı ama, bu virüsler diğer Avrupa ülkelerine bulaşmıştır. 1820-1850 arasında Avrupa’nın birçok ülkesi karanlık günler geçirmektedir. Rusya’da Aralıkçı (Decembrist) ayaklanması bastırılmış; Belçika’da Felemenkler Hollanda’dan bağımsızlığını ilan etmiş; Polonyalı genç subayların başlattığı kalkışma kendini aynı zamanda Polonya kralı sayan Çar I. Nikola tarafından ezilmiş; Almanya’nın Westphalia eyaletinde zorunlu askerlik ve hayat pahalılığına sinirlenen halk sivil itaatsizlik eylemlerine başlayıp kira sözleşmelerini, vergi beyannamelerini ve askerlik kayıt belgelerini yakmışlar; Britanya’da kralın soylu, zengin ya da toprak sahibi olmayan kullarına da oy kullanma hakkı verilmesine yönelik gösteriler başlamıştır. Hatta, Osmanlı Devleti bile Tanzimat Fermanı’nı ilan ederek tüm vatandaşlarının (özellikle de gayrımüslimlerin) can ve mal güvenliğini sağlamaya, adaletli bir yargı ve vergi düzeni kurmaya, rüşveti önlemeye söz vermek durumunda kalmıştır. Sözün kısası, monarşiler için pek de sevimli bir dönem değildir.
1835 suikasti 28 Temmuz 1835’te düzenlenen, aralarında kralın da bulunduğu resm-i geçit Temple Bulvarı’ndan devam ederken, Guiseppe Fieschi (altta) bulvar üzerindeki 50 numaralı apartmanın 3. katına gizlenmiş ve hazırladığı düzeneği ateşlemişti.
Fransa’da ise Louis Philippe liberal görüntüsü ile burjuvaların desteğini, dışarıdan sade ve gösterişsiz bir yaşam sürüyor görüntüsü ile de halkın sevgisini kazanmıştır. Kendisine “Burjuva Hükümdar” ya da “Vatandaş Kral” gibi isimler takılır ama, yıllar geçmesine rağmen Fransa’da özene bezene kurdukları cumhuriyetin daha 15 yılı dolmadan ellerinden alınmasına içerleyen cumhuriyetçileri memnun etmek o kadar kolay olmaz. Bu yetmezmiş gibi zıt kanatta, tahtın gerçek varisinin 10 yaşındaki Henry olduğuna inanan ve Philippe’e tahtta oturan bir sahtekar gözüyle bakanların sayısı da azımsanacak gibi değildir. Zaman içinde Philippe’in gittikçe artan otokrat, muhafazakar ve mutlak monarşik tutumu birçok destekçisinin karşı tarafa geçmesine neden olur.
Sözü geçen hoşnutsuz cumhuriyetçiler arasında 61 yaşındaki saraç Pierre Morey ile bakkal ve İnsan Hakları Derneği Roma Şubesi Başkanı Theodore Pépin de vardır. Gençliğinde çeşitli eylemlere karışan Morey, derneğin 1833’te kral tarafından yasadışı ilan edilip kapatılmasına çok bozulmuştur. Kader onun önüne Korsikalı Giuseppe Fieschi’yi çıkaracaktır.
Napoléon Bonaparte ordusunda savaşıp madalyalar kazanan eski asker Giuseppe, o zamanlarda henüz tanımlanmamış olmakla birlikte, olası bir “travma sonrası stres bozukluğu” yaşamaktadır. Komutanına ihanet edip Avusturyalılar’a bilgi sattığı için ordudan tart edilen Giuseppe’nin ailesiyle ile de arası bozulmuş, kız kardeşi ve kayınbiraderiyle miras kavgasına girmiş, babadan bir şey kalmayacağı anlaşılınca inek çalmıs, ineğin kendisine ait olduğuna dair sahte evrak düzenlediği ortaya çıkınca hırsızlık ve sahtekarlık suçlarından 10 yıl hapse mahkum olmuştur. Hapiste dokuma ve kumaşçılık zenaatini öğrenen Giuseppe, cezasını tamamlayarak tahliye olur.
Devrim hatırası: Giyotin Morey, Pépin ve Fieschi’den oluşan suikast ekibi yargılandıktan sonra idama mahkum edildiler. 19 Şubat 1836 tarihinde Paris’te saat sabah 8’i gösterirken giyotin üçünün de başını aldı. İnfaz sonrasında François-Gabriel Lépaulle, Fieschi’nin kesilen başını tablolaştırdı (altta).
1830’a dek bir kumaş atölyesinde çalıştıktan sonra Louis Philippe’in çıkardığı aftan yararlanarak kendisinin teğmen rütbesiyle orduya geri alınması gerektiğini ve gösterdiği madalyaların bunu kanıtladığını iddia eder. Bu girişiminde bir dereceye kadar başarılı olur ve ancak çavuş rütbesiyle askere alınır. Askerde kendisi gibi afla geri dönen yarbay Gaspard Lavocat’nın takdirini kazanan Giuseppe, yine onun içişleri bakanlığına yaptığı tavsiye ile Paris Emniyet Genel Müdürü Jean-Jacques Baude’un emrinde cumhuriyetçilerin arasına ajan olarak gönderilir ve birçok komployu ortaya çıkartır. Bir yıl sonra Baude’un başarısız bulunarak görevden alınması Giuseppe’nin de yıldızını söndürür ve bir süre sonra yeterince takdir edilmediğinden yakınarak istifa eder. Hapisteki günlerinde tanışıp birlikte yaşadığı kadın arkadaşı Laurence Petit ile de arası bozulunca gidecek yeri kalmaz.
Giuseppe yine de pes etmez. 17. yüzyılda Kardinal Richelieu için inşa edilip onun ölümünden sonra kral sarayına, Louis Philippe’in döneminde de “AVM” ve kumarhaneye dönüşen Palais-Royal’in müdavimi olmakla kalmaz, içindeki bir mağazaya da müdür tayin edilir. Mağazadan çok kumarhane ile ilgilenen Giuseppe, kumar borçlarını ödeyebilmek için çalıştığı yerden zimmetine para geçirince mahkemelik olur. Zaten sabıkalı olan Giuseppe’nin okkalı bir ceza yememek için tek bir yolu kalmıştır: Ortadan kaybolmak.
Polis ajanı olarak çalıştığı günlerde tanıştığı komşusu saraç Pierre Morey ona yardım elini uzatır ve Giuseppe’yi evinde saklamaya başlar. Robespierre hayranı olan Morey’nin aklında cumhuriyetin eski güzel günlerine dönmekten başka bir şey yoktur. Buna ulaşmak için de öncelikle kraldan kurtulmak gerektiğini düşünmektedir. Üstüste yediği darbelerle herkese düşman olan Giuseppe ise, para dışında dostu kalmadığını bilmektedir. Pierre’e kendi tasarıladığı bir silahla yalnızca kralın değil, aynı zamanda kraliyet ailesinin de icabına bakabileceğini, ancak bu silahın 500 franka malolacağını söyler. Pierre gözleri parıldayarak arkadaşı bakkal Théodore’a koşar ve sonunda hayallerini gerçekleştirebilecek birini bulduğunu söyler, planını anlatır. Théodore da ikna olmuştur. İki ahbap ortaklaşa 500 frankı denkleştirip Giuseppe’ye verirler. Giuseppe 16 yaşında asker olup önce 1812’de Napoléon’un Moskova seferinde, sonra Napoli kralı Joachim Murat’nın ordusunda katıldığı savaşlarda üstün başarı göstermiş; sonra yeniden katıldığı orduda görevini yine başarıyla yerine getirmiştir. Şimdi ise tüm bunların değerini anlamayan ahmaklara günlerini gösterecektir. Öyle bir silah geliştirmelidir ki, hedefi vuramama olasılığı olmasın. Okuma-yazmayı askerlikte öğrenen, hiç eğitim almamış olan Giuseppe’nin bu silahı tasarımlarken kalem-kağıt kullanıp kullanmadığını ya da birtakım geometrik ölçümler yapıp yapmadığını bilemiyoruz ama, emin olduğumuz bir şey var: Giuseppe işini şansa bırakmak istememektedir.
Geçit töreninin yapılması beklenen Temple Bulvarı üzerinde 50 numaralı apartmanın üçüncü katında caddeye bakan dört odalı bir daire kiralanır. Giuseppe, önce ahşap bir kasa yaparak pencere önüne yerleştirir ve üzerine (nereden bulduğunu bilemediğimiz) 25 adet tüfek namlusunu caddeye doğru yaklaşık 20 derece açıyla yanyana bitişik olarak birbirlerine ve bu kasaya bağlar. Daha sonra, bütün tüfeklerin tek bir fitille aynı anda ateşlenmesini sağlayacak bir mekanizma geliştirir. Her bir namluya 8 misket, 15-20 tane de saçma doldurur. Daha sonra bu alete “cehennem makinesi” (machine infernale) adı verilecektir. Artık Temmuz Devrimi yıldönümü için yapılması planlanan geçit törenini beklemekten başka yapacak işi kalmamıştır.
I. Louis-Philippe ve öfkeli cumhuriyetçiler
Temmuz monarşisinin kralı Louis –Philippe’e, iktidarı boyunca yedi suikast girişiminde bulunuldu ve bunların hepsi başarısız oldu.
28 Temmuz 1835 Cumartesi günü öğle saatlerinde Louis Philippe, üç büyük oğlu ve maiyeti ile birlikte Muhafız Alayı’nı teftiş etmek üzere yola çıkar. Tören alayı Giuseppe’nin konuşlandığı apartmanın önünden geçerken büyük bir gürültü kopar ve ortalık kıyamet yerine döner. Toz-duman yatışınca kıyametin bilançosu ortaya çıkar: 18 ölü, 42 yaralı. Ölüler arasında eski başbakan, 8. Lejyon’un komutanı ve sekiz subay, dört yüksek rütbeli subay ve dört sivil vardır. Fakat nasıl olduysa kral ve prensler bu kıyametten sağ çıkmışlardır. Kralın atı vurulmuş, kendisi ise başında hafif bir sıyrıkla olayı atlatmıştır. Kral geçit resminin devam etmesini buyurur ve sağ kalanlar yola koyulurlar.
Cehennem makinesinin 25 namlusundan dördü yarılmış, dördü ateşlememiş, bir tanesi de falya deliği olmadığı için doldurulmamıştır. Yani belki de makineden ancak % 64 verim sağlanabilmiş olması, kralın ve prenslerin hayatını kurtarmıştır. Bu arada, yarılan namlulardan fırlayan metal parçalar Giuseppe’nin elinin iki parmağını uçurmuş, yüzünde ve başında derin yaralar açmıştır. Giuseppe hastaneye kaldırılır ve giyotin bıçağının altına yatırılmadan önce büyük bir ihtimamla yaraları iyileştirilir. Pierre ve Theodore da giyotine yollanır.
Louis Philippe ise zaten daha önce bir suikast girişimini atlatmıştır. 1836’da iki kez, 1840 ve 1846’da yine iki kez, toplamda ise yedi suikast girişiminden sağ-salim çıktıktan sonra, 1848 Şubat Devrimi sırasında alelacele yazdığı bir mektupla tahtı dokuz yaşındaki torununa bırakıp kuzeninin izinden Britanya’ya kaçar. Kaçarken kullandığı takma ad “Mr Smith” dir (“Vatandaş Kral” lakabı boşuna verilmemiş!). Fransa yaklaşık 60 yıl sonra bir yıllığına da olsa yeniden cumhuriyet olur.
Kral kıl payı kurtuldu Eski hükümet lideri Edouard Mortier’nin de öldüğü 1835 suikastının bilançosu 18 ölü, 42 yaralıydı. Kralın ise atı vuruldu; kendisi başında hafif bir sıyrıkla olayı atlattı.
Sultan İbrahim’in ikinci oğlu Süleyman, 6 yaşında kapatıldığı harem hapishanesinden 39 yıl sonra, kardeşi 4. Mehmed’in tahttan indirilmesi üzerine çıkartılmış, 45 yaşında tahta oturtulmuştu. Dört yıl sonra, 1691’de öldü. Ağabeyi 4. Mehmed ise neredeyse kırk yıla yakın padişahlığını av peşinde geçirmiş, ülkeyi Köprülü vezirler ve padişah anaları idare etmişti.
Osmanoğulları’nda iki Süleyman var. Kanunî Süleyman’ı ilkokul çocukları bile öğreniyor ama ikincisini merak eden aydınımız bile enderdir. 2. Süleyman, adaşı Muhteşem Süleyman’a kıyasla bir bahtsız, hatta halk deyimiyle bir garibandır! Dört yıllık saltanatı şöyle dursun, bütün ömrü Kanunî’nin saltanatından üç yıl fazla, bunun 40 yılını da sarayda, hapiste geçirmiştir. Kısa padişahlığının sağladığı tek şans, Kanunî Süleyman’ın türbesine gömülüşü olmuş! Uzun bahtsızlığının nedeni ise 1 Ocak 1642’de doğan kardeşi (4) Mehmed’den 3.5 ay sonra 15 Nisan’da doğmasıdır.
Sultan İbrahim’in tahta çıkan oğulları Mehmed, Süleyman ve Ahmed’den başka küçük yaşlarda ölen altı şehzadesi daha biliniyor. Bunların, babalarının harem çılgınlıkları evresindeki çocuklukları, eğitimleri, dadıları, lalaları, hocaları konusunda bilgiler yok. İbrahim tahttan indirilip boğulunca, en büyükleri Mehmed yedi yaşında tahta oturtulmuş ama, gerçekte babaanne Kösem Sultan buyrukçu olmuş. O da 1651’de boğulunca, Mehmed’in annesi Turhan Valide saltanat işlerini yüklenmiş. Şehzadeler de Şimşirlik hücrelerine kapatılmışlar. Bunlardan beşi çocukken, şehzade Selim 20’li yaşlarda ölmüş. Hayata tutunan 4. Mehmed (1648- 1687), 2. Süleyman (1687-1691, 2. Ahmed (1691-1695), sırasıyla 19, 20, 21. padişahlardır.
2. Süleyman Han Sultan İbrahim’in Saliha Dilaşub Sultan’dan olma oğlu, Osmanlıların 20. padişahı Sultan 2. Süleyman Han (15 Nisan 1642 – 22 Haziran 1691).
Süleyman’ın 49 yıllık yaşamından tarihe düşen ilk kayıt, biri sultan (4. Mehmed), diğerleri şehzade (Süleyman, Ahmed ve Selim), Sultan İbrahim’in yetimlerinin 21 Ekim 1649’da sünnet edilmeleridir. Bu babasız masumları, -çok küçük yaşta- sünnetçi önüne oturtan gerekçe de en büyükleri yedi yaşındaki 4. Mehmed’e “sünnetsiz padişah” dedirtmemekti olasılıkla.
Süleyman’ın annesi Dilâşub, İbrahim’in “yaşlıca” hasekilerinden, “meczup meşrep, safdil, harem /saray entrikalarına aklı ermeyen” bir kadıncağızmış. Hatta Büyük Valide Kösem Sultan, 1651’de Turhan Sultan’ı ve oğlu 4. Mehmed’i ortadan kaldırıp Süleyman’ı tahta geçirirse bunu ve saf anasını saltanat işlerinden uzak tutabileceğini hesaplamış, ancak düzenlediği komplo kendi hayatına malolmuştu. İktidar Turhan Sultan’a kalınca, Dilâşub ve öteki hasekiler Eski Saray’a gönderilirken, çocuk şehzadeler de haremin Şimşirlik Kasrı’nda birer odaya kapatılmışlardı.
Büyük imparator’ 2. Süleyman’ın ailesi ve saltanatı hakkında bilgi veren Fransızca bir gravür. 2. Süleyman Han, selefi 4. Mehmed’in küçük kardeşi, halefi 2. Ahmed’in ağabeyiydi.
17 Temmuz 1656’da Süleyman ikinci kez ve yine başarısız tahta geçirme girişimi yaşamış. O yıl, iktidara gelen Köprülü Mehmed Paşa devlete egemen olmak için padişah 4. Mehmed’le birlikte, saray ve harem kadrolarını, doğal ki şehzadeleri de Edirne Sarayı’na savmış. Süleyman, Ahmed ve Selim kapalı arabalarla yol, iz, kır, bayır görmeden Edirne’ye götürülerek oradaki sarayın kafes denen hapishanesine kapatılmışlar. Ağabeylerinin nadiren İstanbul’a gelişlerinde yine kapalı arabalarla saltanat kafilesinde yer almışlar.
Oğlu da av delisi!
1683 Viyana bozgunu, 1686’da Budin’in ve kimi kalelerin düşmesi, Şikloş yenilgisi, Anadolu’da Celali terörü yaşanırken, Sultan 4. Mehmed’in av tutkusunu iptila derecesine vardırdığı biliniyor. Bu nedenle padişaha uluorta hakaretler yönelten vaizlerden biri, Sultan İbrahim’i de itham ederek: “babası a. delisiydi oğlu da av delisi! Ne günlere kaldık ey cemaat?” diyebilmiştir! Padişahın av iptilası, azledilen – atanan sadrazamların yetersizlikleri, 1687’de ordunun parça bölük cephelerden yüz geri edip Edirne’ye yönelmesi sonucu, ocak ağaları denen Kapıkulu komutanları padişahı tahttan indirmeye yönelmiş; 4. Mehmed’in başvurduğu ödünler kâr etmediğinden, Silivri’de alınan hal’ kararını, sadrazam Siyavuş Paşa, İstanbul’daki vekili sadaret kaymakamı Köprülü Fazıl Mustafa Paşa’ya göndermişti.
7 Kasım 1687 sabah namazı vaktinde Ayasofya Camii’nde toplanan Kaymakam Paşa, Nişancı Paşa, şeyhülislâm, kazaskerler, sekbanbaşı ve ulema, sarayın kapı ağasına haber gönderip Şehzade Süleyman’ın tahta geçirilme kararını bildirmiş. Haber kendisine iletildiğinde, Süleyman öldürüleceğini sanarak odasından çıkmak istememiş: “-İzalemiz emr olundu ise söyle iki rekât namaz kılayım. Çocukluğumdan beri kırk yıldır hapis çekerim. Her gün ölmektense bir gün ölmek evlâdır. Bir can için ne bu çektiğimiz korku?” diyerek ağlamaya başlamış. Ağa: “Billâhî tallahî” diye yeminler ederek: “-Erkân-ı devlet sizi cülusa bekler” diyedursun, Şimşirlik hapsindeki kardeşi şehzade (2.) Ahmed de: “-Buyurun, korkman, ağa yalan söylemez!” demekteymiş.
Trsat Kalesi’ne giriş 2. Süleyman’ın ordunun başında sefere çıkma kararından sonra bugün Hırvatistan’ın Rijeka kentinde bulunan Trsat Kalesi’ne at üstünde, arkasında mızraklı solakla girişi.
Bu ve sonraki sahneleri tarihinde anlatan Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa’dır. Süleyman dehlize çıktığında perişan halde, üstünde eski bir atlas entari ile hırka, ayağında tomak varmış. Harem Ağası kendi giysilerinden meneviş çuha kaplı bir samur erkân kürkü getirtip giydirmiş. Arz odasında da başına Hz. Yusuf’un amâmesi denen sarık sarılıp sarığın önüne de mücevherli sorguç takılmış. Babüssaade denen taç kapı önünde taht’a cülûs eden Sultan 2. Süleyman’a biat edilirken, günün erken saatindeki bu gelişmelerden habersiz 4. Mehmed’e haberi yine harem ağası vermiş: “-Allahın dileği buymuş, buyurun Şimşirliğe!”. 4. Mehmed ise “-Ağa, bize katil var mı?” sorusuna “-Hapis emr olundunuz!” yanıtını alınca direnme göstermeden Şimşirlik dairesine götürülmüş.
Osmanoğulları tarihinde 2. Bâyezid’den, 6. Mehmed Vahideddin’e yaşanan 13 tahttan indirme olayının en kolay ve sorunsuz başarılanı budur. 2. Süleyman, 1. Mustafa’dan sonra, çocuksuz padişahların da ikincisidir. 18. yüzyılda bu sayı, 1. Mahmud’un, 3. Osman’ın, 3. Selim’in eklenmesiyle beşe, ölümünden sonra doğan kızı sayılmazsa 4. Mustafa ile altıya çıkar. Orduyla Davutpaşa sahrasında olan ve cülusta bulunmayan sadrazam Siyavuş Paşa ve Kapıkulu ordusunun ertesi gün İstanbul’a gelişinde “alây-ı azîm” düzenlenir. Sadrazam, âdet gereği sarayın Bâbüssaade denen kapısı önünde padişahın ayağını öperek Sancak-ı Şerif’i teslim eder. Bu, dünyadan bi-haber 2. Süleyman için ikinci bir biat olur.
İzleyen günlerde yeniçerilerle diğer kapıkullarının Et Meydanı ve At Meydanı’ndaki eylemleri, vezir ve zengin konaklarının yağmalanması bir ayaklanmaya dönüşmeden 22 Kasım’da cülus bahşişi dağıtılarak önlenmiştir. Emekliler ve serhat askerleriyle sayıları 38.130 olan kapıkullarından 32.263’üne 3.905 kese cülus akçesi dağıtılır. Cebeci, Topçu, Top Arabacı, Silahtar bölükleri de katılınca miktar 4.557 keseye çıkar. Bunun 1.256 kesesi Enderun hazinesinden karşılanır. Kalanı için ise, Mısır gelirinden ve saraydaki değerli gümüş evani, iç hazinedeki kılıç ve gaddarelerin altın gümüş kabzaları, Has Ahır’daki rahtların yine altın gümüş işlemeleri eritilip sikke darbı için darphaneye gönderilir. Bunlar yetmeyince İstanbul zenginlerinden imdadiye adıyla vergi alınması kararlaştırılır. Zorbaların para tahsildarı olacağından korkan kimi zenginler İstanbul’u terketmişlerdir..
Edirne Sarayı 2. Süleyman’ın yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği Edirne Sarayı’ndan bugün geriye kalanlar arasında giriş kapısı (solda) da vardır.
2. Süleyman Eyüp Sultan Camii’ne gidip Şeyhülislam Debbağzâde Süleyman Efendi ile Yeniçeri ağası Mustafa Ağa’nın elinden kılıç kuşanması 1 Aralık’tadır. Ertesi gün Ayasofya’da ilk Cuma selamlığına çıktı. Yeni padişahın “mekr-i erbab-ı hevâdan muhafaza (saflığından ötürü kandırılmaması) için Süleymaniye camii vaizi, “muallim-i sultanî” atanır ve her gün huzura çıkması için uyarılır. Zira 2. Süleyman, dünya ve devlet bilgisinden yoksundu; hapisteki 40 yılını çocukluk masumiyetiyle geçirmişti!
İstanbullular yeniçerilerin estirdiği terörden, çarşı-pazar yağmalamalarından yılgın, Sadrazam Siyavuş Paşa da sorunları çözmekte yetersizdi. Bahşiş ve ulufe alamayan üç bin Cebeci Aralık ayının ilk günlerinde At Meydanı’nda toplandı. Defter çalığı iki bin Yeniçeri de İstanbul’a gelip ayaklanmacılara katıldı. Soygun ve saldırılar günbegün arttı. İşsizler, serseriler meydanı doldurdu. Çarşılar kapandı. Ayaklanmacılar kepenkleri sökerek dükkânları yağmaladılar. Bunları yönlendiren defterdar tutuklandı. Toplanabilen imdadiye akçesi talebi karşılamadığından, alacaklı askerlere pençeli (imzalı) divan defterleri verildi. Bu, bir bakıma “zenginleri soyabilirsiniz” belgesiydi.
Sadaret kaymakamı Köprülü Fazıl Mustafa Paşa, sadrazam Siyavuş Paşa’ya asilerin tepelenmesi için önerilerde bulunur ama âsi önderleri Köprülü Paşa’nın Seddülbahir muhafızlığı ile İstanbul’dan uzaklaşmasını sağlamışlardır. Debbağzâde’nin yerine de Feyzullah Efendi şeyhülislâm olarak atandı. Ayaklanmacıların elebaşısı Fetvacı Hüseyin Efendi’nin öldürülmesine karşılık, ayaklanmacılar da yeniçeri ağası Harputlu Ali Ağa’yı kılıç üşürüp öldürürler.
1 Mart 1688’de At Meydanı mahşer yerine döndü. Asiler paşa konaklarını kuşattılar, sadaret mührünü zorla aldıkları Siyavuş Paşa’yı öldürerek İbrahimpaşa Sarayı’nı yağmaladılar. Bu sarayın harem dairesine girenler ‘gazâ malımız’ diyerek cariyeleri de sırtlayıp götürdüler. Hamam kurşunlarını pencere demirlerini söktüler. Gün ışıyınca çarşı yağmasına daldılar.
2. Süleyman’ın 2 Mart’ta sadrazam vekili atadığı Nişancı İsmail Paşa olayları önleyemedi. Sonunda dükkânları yağmalananlar, başlarında yağlıkçılardan bir esnaf, ellerine bıçaklar, tüfekler, sopalar alarak harekete geçti. Âsilerin elebaşıları birer ikişer linç edildi. Halk geceyi saray avlularında geçirdi. Ertesi sabah bir zorba kıyımı yaşandı ve dört aydır süregelen eylemler sona erdi. Padişah 22 Nisan’da İsmail Paşa’yı asaleten sadrazam atadı.
İstanbul’da yaşanan olaylar sırasında Venedikliler Attik Yarımadası’nı ve Mora’yı işgale başlarken Avusturya kuvvetleri de Eğri’yi, Bosna’yı işgal etmişti. Bu nedenle seferberlik ilan edildi ama hazine darlığı cephelere asker gönderilmesine engeldi. Bir kez daha hazineden değerli öteberiler darphaneye gönderildi. O arada 2. Süleyman da bir hükümdarlık gösterisinde bulunmak için on gün önce atadığı İsmail Paşa’yı azledip sadaret mührünü Bekri Mustafa Paşa’ya verdi.
Oradan şuradan toplanacak gümüş ve altınla hazine gereksiniminin karşılanamayacağı anlaşılınca para ayarının düşürülmesi yoluna gidildi. 1 okka halis bakırdan 800 mangır kesilmesi, 2 mangırın 1 gümüş akçe değerinde sayılması karara bağlandı. Bir de mangır darphanesi kuruldu. Hamr (içki) yasağı askıya alınıp yüksek vergilerle meyhanelere ruhsat, içki satışına da izin verilmesi kararlaştırıldı. Hamr Emaneti (içki vergisi yükleniciliği) kuruldu. Satışı yasak olan duhanın da (tütün) 1 okkasına 8 akçe vergi konarak satışı serbest bırakıldı. Vakıf gelirlerine vergi, zenginlere asker için iaşe bedeli öngörüldü.
Süleymaniye’ye defnedildi 1691 yılında Haziran başında Macaristan seferine çıkacak orduya moral olması amacıyla ağır hastalığına rağmen yola çıkan padişah, 22 Haziran 1691 Cuma günü vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanuni Sultan Süleyman türbesine gömüldü.
Sefere gidecek askerin moralini yükseltmek, Kanunî Süleyman seferleri gibi bir hava estirmek için, 2. Süleyman’ın ordunun başında sefere çıkması kararlaştırıldı. Padişah ve devlet erkânı 1688 Haziran’ında Edirne’ye hareket etti. Yaz, güz ve kış ayları Edirne’de sefer hazırlıklarıyla geçirildi. Sağlığı hayli bozulan 47 yaşındaki padişah, Edirne Sarayı’nda annesi Dilâşub Valide ve harem ehli ile vedalaşıp 10 Nisan 1689’da Engürüs (Macaristan) seferi için Edirne kırsalında otağa-ı hümayuna çıktı. Orduyla birlikte 9 Haziran’da hareket etti ama, Sofya konağından ileriye gidemedi. Bir süre orada, sonra Filibe’ye dönerek otağda kaldı. Arada oyalayıcı fetih haberleriyle sevinip kendisinin de bir “Süleyman” olacağı umuduna kapılsa da ardarda bozgunlar, ordu mallarının ve mühimmatın düşmana bırakılması, Avusturya kuvvetlerinin Vidin’i, Fethülislâm’ı, Üsküp’ü istila ettiği, Ruslar’ın Kırım’a saldırdığı haberleri karşısında acılara gömüldü. 5 Eylül 1689’da huzurundakilere ağlayarak: “Bir sadık kulum yok ki ortalığın ahvalini doğru söyleye!” dedi. Ekim ayında Edirne’ye dönüldü. Son kez sadrazam değişikliğine giden padişah, 25 Ekim 1689’da Köprülü Fazıl Mustafa Paşa’yı sadrazam atadı. O arada, İstanbul ve Edirne’deki ulemanın yobaz kesimi yaşanan yenilgileri, haram olan içkinin satışına izin verilmesine bağladıklarından, 1690’ın ilk günlerinde yine içki yasağı konuldu.
Dilâşub Valide Sultan, 3 Ocak 1690’da Edirne Sarayı’nda öldü. Cenazesi İstanbul’a gönderilerek Kanunî Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan’ın türbesine gömüldü. 2. Süleyman, annesinin haremdeki valide sultanlık yetkisini yüklediği Kethüda Kadın’a, Sadrazam Köprülü Fazıl Mustafa Paşa muhalefetine karşın has çiftlikler bağışladı. Devlet ileri gelenlerinin “iydiyye” (bayramlık) adı altında padişaha hediyeler sunmasına da son verdi.
Padişah ve devlet kadrosunun Edirne’de olması nedeniyle İstanbul’da soygunlar meydana gelmekte, kundaklama yangınları çıkmaktaydı. Bir yangında Eyüp Çarşısı kül oldu. 5 Haziranda fırtına çıktı. Dalgalar Boğaziçi’ni, Haliç’i altüst etti, yalılar yıkıldı, birbirine çarpan tekneler parçalandı, yüzlerce insan boğuldu. 11 Temmuz’daki “azim zelzele”de birçok yapı, yer yer kara surları ve Topkapı kesimi yıkıldı. Serdarlar Anadolu’daki ayaklanmaları bastırmaya çalışırken, Batı cephesinden de yenilgi haberleri geliyordu. Avusturya ordusu da Erdel’e girmişti.
Tahta çıkışının dördüncü yılında, Fazıl Mustafa Paşa’nın Vidin ve Niş’i istilâdan kurtardığı müjdesini alan 2. Süleyman bu sevinçle İstanbul’a dönmek istediğinde kimi fesat ehli: “Sakın gitme, kardeşinizi de İstanbul’a götürüp tahttan indirmişlerdi, sizi de indirirler” dediler, ulemanın güvence vermesi üzerine 13 Kasım 1690’da İstanbul’a hareket etti. Payitahtta büyük törenle karşılandı ama % 30 enflasyon yüzünden halk perişandı. Tek avuntu, cepheden gelen düşmanın Tuna’nın öte yakasına atıldığı, Belgrad’ın geri alındığı haberi oldu.
Sadrazam Fazıl Mustafa Paşa’nın İstanbul’a dönüşündeki zafer alayı görkemli oldu. Kendisini Davutpaşa Sarayı’nda kabul eden padişah, sırtındaki kürkü çıkartıp sadrazama giydirdi, belindeki murassa hançeri de hediye etti: “Sana mükâfat vermeğe kadir değilim. Allah iki cihanda yüzünü ak etsin” dedi.
O yılın ilkbaharında henüz 49 yaşındaki 2. Süleyman, istiska (hydropisie: vücutta su toplanması) rahatsızlığı giderek ağırlaştığından, sadrazam da cephede olduğundan, eğer ölürse eski padişah 4. Mehmed’in ikinci kez tahta oturtulacağı düşündü. 2. Süleyman, eski padişah ve diğer kardeşleri Edirne’ye götürülmek üzere 13 Mayıs 1691 ve izleyen günlerde ivedilikle ve kafile kafile yola çıkartıldı. 4. Mehmed’e yandaşlık edenler de tutuklandı. Edirne yolculuğunda durumu daha da ağırlaşan ve vücudu şişen 2. Süleyman, 8 Haziran’da Edirne Sarayı’na getirildiğinde komadaydı. 22/23 Haziran sabahı öldü. Saltanatı 3 yıl, 8 ay, 24 gündür. Aynı gün Edirne’de tahta oturan 2. Ahmed’in buyruğu üzerine cesedi buz kalıplarıyla tabuta yerleştirilip arabayla Silivri’ye, oradan da kayığa alınıp denizden İstanbul’a getirilerek Kanunî Sultan Süleyman’ın türbesine gömüldü.
2. SÜLEYMAN
Tuğrası çiçekli ilk padişah
Çağdaşı ve saray mensubu Silahdar Tarihi yazarı Fındıklılı Mehmed Ağa 2. Süleyman’ı şöyle betimlemiş: “Orta boylu, yassı bağırlı, değirmi çehreli, kara gözlü, doğan burunlu, kaba kır sakallı, güzel ve vakur görünüşlü, yumuşak huylu, sakin ve insaflıydı”. Beş vakit namazını kılarmış. Kırk yıl boyunca ilgiden, saygıdan uzak, harem ağaları ve cariyelerin ilgisiyle yetindiğinden dünya ahvalini öğrenememişti. Hareketsizlikten enerjisi tükenmiş, yönetim bilgisinden de yoksundu. Çocukluğunda Tokatlı Ahmet Efendi’den hat dersleri aldığından yazısı işlek ve güzelmiş. Tuğrasının yanına adını yazdırmayıp çiçek motifi koydurtan ilk padişahtır. Olasılıkla uzun hapis (kafes) yaşamından kaynaklanan veya hareme özel usullerle kısırlaştırıldığından çocuğu yoktu. Hasekileri: Hadice, Behzâd, İvaz, Süğlün, Şehsuvar, Zeynep kadınlardır.
Bugün görenlerin otomobil diye nitelemekte zorlanacağı ilk buharlı aracın üretilmesinin üzerinden henüz 250 yıl bile geçmiş değil. Modern otomobillerin atası sayılabilecek ilk benzinli araç Benz Patent Motorwagen ise bundan sadece 131 sene önce, 1886 yılında Karl Benz tarafından üretilmişti. Bununla birlikte, pek az icat tarihin akışını otomobil kadar etkilemiştir. Otomobil, yalnızca teknoloji tarihinde değil; askeri ve sosyal tarih, iktisat ve sanat tarihi alanlarında da silinmez izler bırakmıştır. Modern insanın kişisel tarihi ise, otomobille birlikte hayatımıza giren sözcükler, kavramlar, hikayeler ve anılarla bezenmiş, zenginleşmiştir. Enis Batur’dan otomobil merkezli bir kişisel tarih denemesi…
AUTO: Teknoloji Devrimini yaratanlar, buna maruz kalanlara bir de dilleriyle yüklenmekten geri kalmamışlardır: Kavramları, kelimeleri, hatta örnekleriyle: Bunlardan biri “tele”yse bir ikincisi “auto” olmuştur, bize kalan onu fonetik ayarıyla benimsemekti, öyle yaptık: Oto bir aile kurmakta gecikmedi, hayatımıza çöreklendi — ondandır “araba” varken “otomobil”i bağrımıza bastık, bir yüzyılı aşkın bir süredir sokaklarımızda, caddelerimizde anayollarımızda fırdönüyor.
BAGAJ: Stepnesi, krikosu, çekme halatı, fosforlu park levhası, sağlık çantası, benzeri aksesuvarlarıyla bir bakıma otomobilin kozmik odasıdır bagaj. Arkada, pek ender önde, kapalıyken safkan karanlık ve sessiz, taşır: Çantalar, bavullar, irili ufaklı paketlerde şöförün işine bağlı olarak “mal”, bazan bir ceset (Aldo Moro), bazan bir canlı için kapağı nefes alsın diye yolda aralık bırakılmış (Kırmızı Çember filminde Delon kaçak Volonte’yi polis çemberinden öyle geçirir), kiminde unutulmuş bir uçurtma, kiminde balıkçı takımı.
Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılan İtalya başbakanı Aldo Moro’nun cesedinin bir Renault’nun BAGAJında bulunma anı. Fotoğrafı çeken 22 yaşındaki Gianni Giansanti dünyaca ünlü olmuştu, 1978.
CANAVAR: Tarih boyunca, farklı coğrafyalarda, kültürlerde kendisine geniş yer açmıştır canavarlar kataloğu: Kar adam Yeti’den göl canavarlarına, ejderlerden heyulalara binbir maddeye çağdaş bir katkı olarak geldi katıldı Trafik Canavarı, gün geldi duyurulara ve panolara sözde “yüz”ü bile nakşedildi ya, onu aslında nicedir tanıyorduk: Trafik sıkıştığında yandaki aracın, aktığında arkamızdan ya da yanımızdan denetimsiz bir hızla yaklaşan araçların direksiyonunda oturan ve tıpatıp aynada bize benzeyen kişiydi.
ÇEKİCİ: Duruma göre yardımcı meleğin, mundar bir elçinin, hattâ azrailin şoförünün kimliğini taşıyan birinin kullandığı, çeken ve kaldırıp sırtlayan, her hâlükârda götüren bir meta-taşıt. Bozulmuş ve trafiği tıkamış, yanlış park edilmiş ya da park ücreti ödenmemiş, kaza geçirip ortayerde parçaları dağılarak kalakalmış yarı hurda halindeki araçları üstüne vinciyle kaldırır, zincirle halatla bağlayıp peşisıra ‘ceza sahası’na nakleder. Genellikle arkasından saydırıldığına tanık olunur, hayırla yâdedilmez.
ABD’li Holmes firmasının bugün ancak müzelerde görülebilen dıştan takma ilk ÇEKİCİsi ‘model 485’, adını fiyatından alıyordu. Ticari kartpostal, 1913.
DİKİZ: “Önüne bak(sana)!” demeye alışmış dilimiz, oysa şöförün bir de arkasına bakması beklenir. Biri içeride ortada, ikisi dışarıda yanlarda aynalar sağlar çevre kontrolünü. Dikiz aynası tuhafın tuhafı seçim olmuş ama: Otomobilinin içini çok sayıda aynayla donatmış, yarı Narsist yarı dikizci şöförler azınlıkta kalan pervers’lerdir, araç aynaları düpedüz işlevseldir: Şerit değiştirirken, park yerine girerken çıkarken, arkadan yaklaşanı kollarken bir göz öne ayarlıysa, ötekisi ucuyla aynadan okur — her iyi şöför biraz şaşı olmayı bilmelidir.
EHLİYET: İnsanlara araç kullanma ehliyeti vermezden önce ‘insan gibi’ davranıp davranmadığını ölçmek gerekirdi; gelgelelim sınav soruları da, uygulaması da bunu hesaba katmadığı için her yıl sayısız kurban alır trafik. Yaklaşık on yıl ehliyetsiz, yurtiçinde ve yurtdışında araba kullandıktan sonra, enikonu deneyimli olmama karşın ilk seferinde sınavı veremedim. Buna karşılık, düpedüz sıfır deneyimli anneme bir tanıdık torpiliyle hemen ehliyet verilmişti — o gün bugün ehliyetsizlerin çoğunun ehliyet sahibi olduğuna inanırım.
Dünyanın ilk süperotomobili Lamborghini Miura, 1966 Cenevre Otomobil Fuarı’nda sergilenmiş ve FİYAKAsıyla akılları baştan almıştı. Prototipin henüz bir motoru yoktu.
FİYAKA: Eski otomobiller gerçekten fiyakalıydı: Chrysler, Oldsmobile, Buick, Bentley… müthiş yakışıklı küheylânlar arasında başı çekiyordu. Bugünün fiyakalıları, Lamborghini’den Maserati’ye bir yelpaze oluşturuyor ya, onlarda asıl fiyaka direksiyonlarına oturanlarına ait gibi geliyor bana. Kime caka satıyorlar? Hem karşıcinse, hem hemcinslerine, farklı duygusal büyüklenmelerle. Bir çoğu “at hırsızları”nın çocukları, torunlarıdır, bakılsa. Fiyakalarından geçilmiyor ama, işin aslı, istisnalar kuralı bozmaz, kafaları ve ruhları tamtakır onların.
GAZ: Gaz vermek dilimizde eğretilemeye dönüşmüş, oysa otomobil kullanırken düz anlamındadır: Hızı gaz pedalıyla ayarlarız. ‘Gazkesmez’ tabir edilen şöförler vardır, yolda hep önlerindeki araçlara aşırı sokulmayı severler. Profesyoneller gaza basmanın her an para harcamak anlamına geldiğini düşünür, tehlikeli olmasına karşın, yokuş aşağı inerken vitesi boşa alır, pedaldan ayağı çekerler. Kelime beni ürkütür: Zyclone B öncesi Yahudileri kamyonların kapak kasasına doldururlar, egzosa bağlı borudan şöför içeridekileri gaza boğardı.
Naziler, 2. Dünya Savaşı’nda kapalı kasasındaki mahkumları egzos GAZıyla öldüren gezici gaz odaları ‘gaswagen’leri Yahudileri topluca yok etmek için kullandılar.
HURDALIK: Genel görünümüyle otomobil mezarlığı içkarartıcı, izbe bir yığındır; bundan ibaret olmadığını işin içini bilenlere sormalı: Piyasada çoktan parçaları dolaşımdan kalkmış eski model otomobil sahibi çözüm yolunu orada bulur. Bir aksesuvar cennetidir. Koleksiyoncular ikidebir uğrar, eşinirler. Bir dönem, sanatçıların da ilgisini çekmiştir: Heykeltraş César, yeni arabaları preslemeden önce hurdalarla çalışmıştı. Bundan da öte, kulak vermeyi bilene anlatacağı çoktur otomobil mezarlığının: Bütün hurdaların geçmişleri acılı tatlılı anılarla dolar taşar.
IŞIKLAR: Renk tarihçileri her renge biçilen rolleri, tarihlerine yayılmış anlam tabakalarını, taşıdıkları simgesel boyutları enine boyuna didiklediler. Renk sözlükleri hazırlandı, bütün renklere ilişkin deyimler toplandı, ressam paletleri sergilendi, günlük yaşama kılavuzluk eden renk katalogları dolaşıyor ortalıkta. Trafik ışıkları üç renk üzerinden uluslararası bir dil kurmuştur. “Geç!”in karşılığı yeşil, “dur ve bekle!”nin karşılığı (No Pasaran) kırmızı, geriye bir tek kararsızlığa teslim sarı kalıyor: Yavaşla mı, hızlan mı, kimbilir.
HURDALIKlara boşuna otomobil mezarlığı denilmiyor. 1950’lerde doğmuş bir ‘Amerikan’ parça parça eksilerek hiçlikte kaybolmayı bekliyor.
İHTİYAÇ MOLASI: Uzun yol seferleri çok geçmeden bir tür ara turizm sektörü yarattı: Şöförlerin de, yolcuların da kısalı uzunlu mola verme istekleri doğrultusunda, özellikle anayollar üzerinde ücretli-ücretsiz konaklama, ihtiyaç giderme bölgelerinden sapaklar üredi. ‘Yol Filimleri’nde başrole değilse yanrole çıktılar. Buradan, edebiyat alanına bir başyapıt geldi: Cortazar ve eşi Carole Dunlop, ‘astronot’tan mülhem Evren Yolun Autonotları kitaplarını, Paris-Marsilya arası yalnızca ücretsiz mola alanlarında kalarak yazdılar, yolculukları boyunca tek ziyaretçileriyse Türk yazarı Osman Necmi Gürmen olmuştu.
Yazar Julio Cortazar, Paris-Marsilya yolunda bir İHTİYAÇ MOLASInda.
JİPİES diye sözediyor ondan bizimkiler: Kısaltılmış hali GPS olan aracın açılmış hali Global Positioning System: Küresel Konumlama Sistemi — bana kalsa Akıllı Yerlem Aygıtı olarak vaftiz ederdim. Sıkışık trafikte, uzun yolda gerçekten de olağanüstü bir yardımcı sürücüler için. Kestirme güzergâhı, tıkanıklık süresini bir çırpıda sıralıyor. İnatçı biraz: Uyarılarını hesaba katmadığınızda sinirlenebiliyor. Duyarsız da: Tünel korkunuza kayıtsız kalıyor. Sinemada şimdiden önemli yan roller kaptığına tanık oluyoruz. Uygar ülkelerde araçların zorunlu organı artık.
Günümüz otomobillerinin vazgeçilmez aksesuarları GPS’ler, araçlara 90’lı yıllarda girmişti. İlk ticari navigasyon sistemi Honda Electro Gyro-Cator ise piyasaya 1981’de çıkmıştı. Cihazın adı ülkemizde çoğunlukla JİPİES (ci-piis) şeklinde söyleniyor.
KORNA: (ya da klakson) Otomobilin en hırçın, vurdumduymaz, antipatik organı. Hele, şehirlerde sözde kullanımı yasak havalı kornalar! Metropollere kimbilir toplam kaç desibel gücünde bir patırtı yüklemesi yapar patavatsız sürücüler: Hastane, okul yakınıymış, geceyarısı ya da sabahın er saatıymış aldırmaksızın elleri sabırsızlıkla kornalarına gider ve bazan neredeyse oraya yapışıp kalır. Ülkemizde en kısa zaman biriminin, trafik lâmbasının yeşile geçmesiyle arkamızdaki otomobilden korna uyarısı gelişi arasında olduğu bilinir.
LASTİK: Tekerleğin giysisi. Geçmişte kolay patlar, parçalanır, kazaları tetiklerdi; şimdi zor patlıyor, ıslak yolda kaymıyor. Nobel Fizik ödülü sahibi Le Gennes, ördek tüylerinin su geçirmez özellikleri üzerinde çalışmalarının dirençli lastiklerin üretimini sağladığını söylemişti. Krikoyla yanyana bagaj zeminine gömülü yedek lastik önemli ve olmazsa olmaz bir parça, eski modellerde kabartma şık kutuları olurdu. Lastik emekliye ayrıldığında da işe yarar: Onunla yüzenleri biliriz. Anarşist bir yanı olur: Grev yapanlar barikat kurarlar yüzlercesiyle, an gelir topunu yakarlar: O ne kokulu dumandır!
Otomobil LASTİKleri, başından beri sokak protestocularının favori barikat malzemelerinden olmuştur. Tayland’daki ‘Kırmızı Gömlekliler’ (Red Shirts) gösterileri sırasında bir protestocu lastik-barikatın arkasında saklanıyor, Bangkok, 2010.
MAKAM ARABASI: Birden, yüklendiği yan işaretler (özel plakadan flamaya) aracılığıyla otomobilin markasını arka plana iter. Oradan, Devlet, kendi hiyerarşik merdivenini, sembolizmini, kudretinin elçisini ya da gölgesini sıradan yurttaşa gösterir. Özel kuruluşlarda da, Devlet ile eşdeğerde olmasa bile, makam aracı kendini hissettirir. Şöförlerde, Cemal Süreya’ya özenerek söylersek, bir mareşal edâsı sezilir. Makam sahibinin koruması, yaveri işbaşındadır. Kimi makam arabaları üstü açık kullanılır özel durumlarda ya, Dallas’ta Kennedy’den bu yana giderek bu yaklaşımdan çekinilir olmuştur.
NİKELAJ: Eşittir makyajdı. ‘Yayla’ tabir edilen eski Amerikan arabaları âmiyane deyişle ‘kız gibi’ süslenirdi yapım aşamasında. Geleneklerini sürdüren Rolls Royce, Bentley, Cadillac gibi markalar için o parlak süslemeler hâlâ âlameti farikadır. Zamanla, ‘halk tipi’ otomobiller, maliyet yükü nedeniyle nikelajı devredışı bıraktı, yerini yükte ve pahada hafif, anonim ve sıradan süsler aldı. Buna karşılık, dudak uçuklatıcı fiyatlarını doğrularcasına, spor araba üretiminde yerini korumayı bildi nikelaj — afra tafranın asıl geçer akça olduğu şu dünyada.
1967 model bir klasik, Cadillac Deville Convertible. Ön ızgara, tampon ve farların harika NİKELAJı, ateş kırmızısı otomobilin havasına hava katıyor.
OYUNCAK OTOMOBİL: Başlangıçta çocuklar düşünülerek üretilmeye başlanan oyuncak otomobillerin, neden sonra büyümüş çocuk yanı kalmış olanların da bir o kadar ilgisini çektiğinin anlaşılması bir koleksiyoncu ordusu yaratmakta gecikmedi: Minyatür otomobiller beş kıtada “hasta”larını yaratacaktı. Küçüğün oyuncağı otomobili andırsa yeter, kaldı ki can yakmasın hedefiyle yumuşak maddeler seçilir yapımında. Büyüğün ki öyle mi? Mikro modelin tıpatıp aynı olması özgün modelle esastır, hiçbir ayrıntı unutulmamalı, her markanın her yıl ürettiği modelin karşılığı olmalıdır. Dünya içinde birbaşına, başlıbaşına dünyada.
ÖN: Otomobilin öncamı hayatımıza ilk ekran olarak girmişti; televizyonunkinden çok önce. Ondandır, çocuğun ilk düşlerinden biri şöför yanına oturmasına izin verileceği yaşa gelmekti. Pek az kadının ehliyet sahibi olduğu dönemlerde otomobilin ön tarafı eril bir coğrafyaydı. Sürücü, direksiyonun başında, göstergelerin karşısında, ayakları bir pedaldan ötekine, eli vites kolunda, sanki hükümdardı. O düzen bozulalı çok oldu. Airbag türü yepyeni donanımlar girdi işin içine. Otomatik vites elin ayağın yükünü hafifletti. Gene de öncamın açtığı büyülü ekranın niteliği değişmedi.
İngiliz firması Mathbox’ın ürettiği Vauxhall Cresta modeli bir OYUNCAK OTOMOBİL. Müzayede parçası oyuncağın kutulu ve iki renkli oluşu değerini artırıyor.
PARK: Ehliyet sınavının pratikte zorlu aşaması otomobili park etmekti, şimdiki otomobiller ‘akıllı’, bir komut düğmesine basıldığında kendi başlarına bu işi yapabiliyorlar, özellikle kadın sürücüleri -nedense- zorlayan bu işlemin zorluğu tarihe karışmak üzere. Ama park yeri sıkıntısı doruğa çıkmış durumda. Ana caddelerimizde pervasızların çift sıra park yapmaları nedeniyle yolu kullananlar cinnet geçiriyor. Biribirinden çirkin kapalı otoparklar tıkabasa dolu. Uygar dünyada hayır, bizde hâlâ her sokağın değnekçisi ali kıran baş kesen. Park Yapılmaz levhâsına gelince: Ona gülüp geçiyor herkes.
1957 model klasik Pontiac Star Chief Convertible’ın sürücüsünü ayrıcalıklı hissettirecek biçimde tasarlanmış ÖN paneli.
RADYO: Başkalarını bilemem, radyosuz bir otomobil benim gözümde yarıyarıya kötürüm bir araçtır. Yalnızca ‘yol durumu’ üzerine yayın yapan radyoları düşünerek söylemiyorum bunu, çok daha fazlası: Haberdi, naklen maçtı, mavraydı oyalar bunalmış sürücüyü. ‘Ruhun gıdası’ bir başka evrene taşır onu: Meşrebine göre Neşat Ertaş, Münir Nureddin, Amy Winehouse ya da Paolo Conte uçurur. Gün geldi kasetçalar, CDçalar eklemlendi araba radyosuna, dehşet hoparlör düzenekleriyle: Yanımızdan geçen kimi araçlar mübarek seyyar diskotekler gibi.
SİNYAL: dilimize yapışmış. Tıpkı şanzıman, debriyaj, far, stop lâmbası, egzos, karbüratör, batarya, römork, tıpkı kamyon, kamyonet, minibüs, otobüs gibi. Gündelik dilimizin de, yazı dilimizin de teknolojik araçlar üzerinden istilâya uğramasından kaç yurttaş acı çekiyordur? İçimdeki münafık sersem gerekçeler arar bazan: Bundan mı acaba, pek çok sürücü “sinyal” vermeyi unutuyor, umursamıyor ülkemde? Bundan mı “stop” lâmbaları sönük ya da kırık? Bundan mı hem kendisinin, hem karşısındakinin ve arkasındakinin yaşam hakkına kayıtsız?
1960 yapıımı Şoför Nebahat filmi ilgi görünce, izleyen yıllarda iki devam filmi çekildi. Başrol oyuncusu Sezer Sezin, bunların ilki olan ŞOFÖR NEBAHAT ve Kızı’nda (1964) ağzında sigara, direksiyon başında.
ŞOFÖR NEBAHAT: Sezer Sezin’in canlandırdığı karakteri yalnızca yönetmen Erksan’a değil, senaryodaki payları nedeniyle Attilâ İlhan ve Atıf Yılmaz’a da borçluyuz: 1960, bir dönemeç tarih. Şoför Nebahat, toplumdaki erkek-kadın ilişkisinin tahteravallisini sallayan bir tipleme kalkışımıdır: “Rol”ünü tersyüz etmekte kararlı, naif bile olsa feminist tınılı, harbî bir kahraman portresi. Bugün ehliyetli kadın nüfusu artmışsa katkısı küçümsenemez. Gelgelelim, hâlâ taksilerde ve toplu taşıma araçlarında kadın sürücü istemiyor toplumumuz — onlar Batıda yaşıyorlar.
TAKSİ: Sinema otomobili her vakit çok sevdi: Bir tür kardeşlik ilişkisi göze çarpar aralarında, öyle ki, niyetlenilse sayısız filme dayanan bir toplu gösteri kolayca yapılabilir. Orada, merkez konumdaki yapımlardan biri Scorcese’nin kült filmi “Taksi Şöförü” olacaktır kuşkusuz. Bu arızalı kişilik bir tek New York’un mu kurbanıydı, hayır, her metropolden kendi yerli nüanslarını cemeden De Niro’lar fışkırmakta gecikmedi: Eril, sert, şâkülden inhirafa yatkın o adamlardan ürktük. Taksisi barut fıçısına dönüşmüş cengâver şövalyelerin dikiz aynasına yansıyan bakışlarından bir usturanın ışığı geçiyor.
1975 yapımı Martin Scorcese filmi Taxi Driver’da (Taksi Şoförü) Robert de Nero, New Yorklu takıntılı TAKSİ sürücüsü Travis Bickle karakterine unutulmaz bir performansla hayat vermişti.
U DÖNÜŞ: Düz anlamıyla güzergâhı tersine çevirme işlemini simgeleyen bu seçim ya ani bir karar değişikliğine, ya da öncesinde yapılmış bir yanlışı düzeltme girişimine bağlı olarak gerçekleşir. Dikkatle yapılıyorsa neyse, sık sık en tehlikeli ataklardan birine dönüşür yolda. Düz anlamının ötesinde, hayatın pek çok aşamasında kişilerin U dönüşü yaptıklarını gözlemleriz: Siyasal bağlamda, toplumsal duruş ekseninde oldukça enderdir haklılığı o sert yön değişikliğinin: Genelde rüzgârın estiği yöne uyum sağlama amacıyla başvurulan bir konum tazelemedir.
ÜST GEÇİT: Büyük şehirlerde araç sayısının önlenemez yükselişinin yarattığı bir dolu yaşamı kısıtlayıcı ve kısırlaştırıcı etkileri arasında yayaların sıkış(tırıl)ması olgusu başta geliyor. Yaya bölgelerinin azlığı, kaldırımların daralması ve istilâya uğraması piyadeyi çaresiz bırakıyor, keşmekeşin hüküm sürdüğü ülkelerde. Üst ve alt geçitler geniş caddelerin sözde kurtarıcı koridorları — ama yaşlılar, özürlüler, küçük çocuklar için cendere dik, sonsuz basamaklı merdivenleri. Sıradan olaylar sütununda çökenlerin, yıkılanların, yüksek araçların hışmına uğrayanların haberleri kol geziyor.
Birçok kaynakta Şirket-i Hayriye yöneticisi Hüseyin Hâki Efendi tarafından tasarlandığı ve dünyanın ilk arabalı VAPURu olduğu belirtilen Suhulet, 1872 yılında Kabataş-Üsküdar hattında sefere konmuştu.
VAPUR: Bir ara denizde yüzebilen otomobiller üretilmişti, çarçabuk vazgeçildi bereket, yoksa lodos sersemi İstanbul’da kısa sürede bir denizaltı oto mezarlığı oluşabilirdi. Arabalı vapur benim açımdan özel anlam taşıyor: Mucidi olduğu da yazıyor kaynaklarda (ki sanmıyorum), şehre ilk örneklerini getiren Şirketi Hayriye yöneticisi Hüseyin Hâki Efendi babamın büyükbabası. Feribotlardan birine adı verilmişti, dolaşımdan kalktığında adı sanı unutuluverdi. Arabalı vapurlar artık yaygın, ama en çok İstanbul’un siluetine yakışıyor tombul gövdeleri.
YAZI: Yeni sinemadaki kadar geniş olmasa da, otomobil dünya edebiyatında kendisine derin bir tabaka açmayı bilmiştir. Bizim edebiyat tarihimizde de: Araba Sevdası’ndan Erhan Bener’in Arabalarım’ına. Gelgelelim, konu ‘yazı’a geldiğinde asıl ilginç ilişki oto üstü örneklerden devşirilebilir. Kökü atlı araba süslemeciliğine inen bir geleneğin ucundan başlar kaporta ve cam üzerine kakılan slogansı sözler, deyişler. Sürücü, onlarla kimi tercihlerini vurgular, aidiyet işaretleri verir, mesaj iletir: “Beni boşuna izlemeyin, zaten kaybolmuş durumdayım”, şehirde seyyar bir mizah dergisinin varlığının kanıtı bir ironik çıkış.
Z: Dikkat, Kaygan zemin. Bu evrensel işaret panosu, sürücülerin yazgısını etkileyen unsurlardan birinin iklim ve mevsim koşulları olduğunun göstergesi. Acemi sürücü panoyu görür görmez frene basar ve kayak mevsimini açar; deneyimli sürücü o an vites küçülterek önlemini alır. Kayan araç karşıdan gelen açısından tam anlamıyla kötü piyangodur. Öte yandan kaygan zemin bir tek yolda çıkmaz insanın karşısına, iş hayatında ve özel hayatında pek sık o tuzağa, mayınlı araziye denk gelir: İşin kötüsü yol kenarında uyarı levhâsı vardır da, hayat da yoktur.
Karayollarımızda, arka camlarında “araçüstü mizahı”ın seçkin örneklerini sergileyen YAZIlarla trafikte dolaşan otomobillere oldukça sık rastlanıyor.
Unut-Mayın kitabının yazarı ve Güneydoğu gazisi Koray Gürbüz, ilk elden tanıklıkları aktardığı kitabını ve gazilerin gündelik gerçeğini anlattı.
KORAY GÜRBÜZ
Dünyanın tartışmasız en saf ve en cesur askerlerini, “vatan toprağına can eken” Mehmetçikleri bir kitapla anlatma iddiasında değilim. Ben sadece tarih yazan, vatanını ve milletini canıyla, kanıyla, bütün varlığıyla savunan yurdun dört bir yanındaki Mehmetçiklerin bir kısmının hikâyelerini Türk milletine aktarmak için aracılık ettim.
Unut-mayın adını taşıyan ve 19 Eylül Gaziler Günü itibariyle çıkan kitabımda Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyenlerin maşası olan kukla PKK’yla yaklaşık 40 yıldır canlarını ortaya koyarak mücadele edenlerin, yani kahraman gazilerimizin gerçek hikayelerine yer verdim.
“Çatışmada beş asker de yaralandı” diye duyduğumuz haberlerin aslında “Beş evlat; kolunu, gözünü, bacağını, dalağını, böbreğini, gençliğini kaybetti” demek olduğunu yazmaya çalıştım. Analarının kına yakıp asker eylediği kuzuların, vatan savunmasında nasıl aslanlaştıklarını anlattım. Patlayan mayınların alıp götürdüğü organları, gürleyen bombalar altında silah arkadaşına uzanan elleri, gözler ufuk çizgisindeyken yürekleri ana-baba sevgisiyle ısınanları kendi ağızlarından kaleme aldım. Fakat vatan için tüm hayatlarını feda eden kahramanların kırık kalplerine de şahit oldum. İş bilmez siyasetçilerin ve bayrak uğruna bedel ödemenin anlamını bilmeyenlerin sebep oldukları acıları da anlatmaya çalıştım.
Yollardaki mayınlar Askerin intikal kabiliyetini engellemek amacıyla PKK’nın karayollarına mayın döşemesi, Güneydoğu’da sıklıkla karşılaşılan görüntülerdi.
Gencecik vatan evlatlarının Türk milleti için hangi şartlarda mücadele ettiklerini ve gazi olduktan sonra neler yaşadıklarını, kalplerinin nasıl kırıldığını göstermek istedim. Yıllardır aynı sorunları yaşayan, aynı hayalkırıklıklarını hisseden ve birbirleri dışında dertleşecek kimseyi bulamayan gazilerin “biz de varız!” çığlığı bu kitap. Tabii hemen her gün izlediğimiz haber bültenlerinin de etkisi var bu kitabın yazımında. Zira spikerlerin kullandıkları dil bile toplumun gazilik konusunda yeterince bilgi sahibi olmadığını gösteriyor. “Yaralandı” deyince halkımız bunu küçük bir kesik ya da kırık gibi algılıyor. Oysa bahsettiğimiz yaralanmalar kolların kopması, bacakların parçalanması, gözlerin kör olması ya da hayat boyu hastanede yaşamaya sebep olacak doku ve organ kayıpları demek. Aslında her bir “yaralandı” haberi sadece o Mehmetçiğin değil onunla beraber tüm ailesinin ve sosyal çevresinin de etkilenmesi, değişmesi anlamına geliyor. Biz gaziler, toplumun Mehmetçiğe olan tüm sevgisine rağmen gaziliğin anlamını yeterince kavrayamadığını düşündüğümüz ve devleti yönetenlerin de “şehitlik ve gazilik” kavramlarını topluma anlatmak için anlamlı bir çabasının olmadığını gördüğümüz için “unutmayın” demek zorunda hissettik kendimizi.
Kitap boyunca Karadağlar’ı, Beste Dereler’i, Dağlıca’yı, Tendürek’i ve sınırın öte yanını anlatırken; basılan karakolları, patlayan mayınları, şehit düşen silah arkadaşlarımı yazarken sadece gerçekleri bilin istedim.
Dağlarda nöbet tutan askerlerden birinin en büyük hayalinin “bir Anadol pikap alıp, yaşlı babasıyla kâğıt toplayıcılığı yapmak” olduğunu öğrenince gerçeği hiç değiştirmeden, olduğu gibi yazdım. Aylarca dağlarda yattığı için beyaz toprak bitlerini’ istilasına uğrayan bir başka Mehmet’in çektiği çileyi bilin diye, ne anlattılarsa aynen naklettim. Hiçbir zaman şiirsel olayım, anlatımı güçlendireyim, kelimelerle oynayayım diye düşünmedim. Çünkü en büyük şiirselliğin kahraman Mehmetçiklerin saf ve temiz duyguları olduğunu defalarca yaşayarak gördüm.
Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki, gazilerin ve şehit ailelerinin konuşmaktan en çok rahatsız olduğu konu “maddi haklar”dır. Zira hiçbir Mehmetçik “şehit olursam şu hakları verirler gazi olursam şu kadar maaş alırım” diyerek mücadele etmez. Her bir Mehmetçik sadece vatan ve millet uğruna hayatını ortaya koyar. Bu anlamda devletimiz ve milletimiz “size hiçbir maddi hak vermeyeceğiz” derse buna da itiraz etmeyiz. Ancak her milletin şehidine gösterdiği saygı, gazisine gösterdiği ilgi aynı zamanda vatanının varlığına ve milletinin bekasına verdiği önemi de gösterir. Devletler ve milletler, şehitlerinin isimlerini yollara, okullara vererek ya da gazilerine maaş bağlayarak aslında onların “şahsi bir mücadele vermediğini”, tam aksine onların mücadelesinin “millet için” olduğunu göstermiş olurlar. Bu anlamda “biz vatan uğruna fedakârlık yaptık” demek için değil, “bu topraklarda Mehmetçikler bitmez” demek için yazdım bunları. Umarım ki tarihleri yırtıp sonsuzluğa ulaşacak olan Mehmetçikleri bir nebze olsun sizlere anlatabilmişimdir.
İnsanlar gazilerimizin iç dünyasını bilirlerse onlara nasıl davranmaları gerektiğini de öğrenirler diye düşündük. Ne hissettikleri anlaşılırsa, en doğru yaklaşım tarzı da belirlenir diye inandık. Kitapta vatanını ve bayrağını, uğruna ölecek kadar sevenlerin verdiği hayat mücadelelerinden küçük kesitler var. Emin olun, Mehmetçiklerimizin anlattıkları her anıyı dinlerken, en az yaşandıkları zamanki kadar derinden hissedilmiş, o günlerin acıları, coşkuları, korkuları, kaygıları, umutları ve sevinçleri yeniden ve yeniden yaşanmıştır. Kitabı, işte bu duyguların ağırlığını ve yüklediği sorumluluğu hissederek hazırladık.
Gülabi Yiğit’e saygı
Kitabın kapağında her ne kadar benim ismim yazsa da ben kitabın “ortak bir eser” olduğuna inanıyorum. Bu yüzden bize destek olan ve yardımlarını esirgemeyen şehit ailelerine ve vatan için bedeninin bir parçasını verip gazi olan silah arkadaşlarıma, kardeşlerime teşekkür ediyorum.
Hiç kimse ödenen bunca bedeli gözardı ederek şehitliği ve gaziliği “sektör” olarak tanımlayamaz. Gündelik siyasi çıkarlar uğruna şehit aileleri ve gazilerle terör örgütü mensupları ve yandaşları “aynı kefeye” konulmamalıdır. Yakın geçmişte yaşadığımız gibi, devleti yönetenlerin “teröristlerin itibarını” değil, Türk ordusunun, şehit ailelerinin ve gazilerin itibarını düşünmesi gerekir. Aksi halde son Türk devletinin de son Türk yurdunun da Türk milletinin de geleceği karanlık olacaktır.
Gülabi Yiğit, devletin ilgisizliği, umursamazlığı ve yaşadığı derin kalp kırıklığıyla 16 Mart 2017 tarihinde hakka yürüdü. Yani onu geri getirmek ve hakettiği saygıyı göstermek için elimizde imkân kalmadı! Bu yüzden en azından bundan sonrası için bir şeyler yapalım. “Toprak, uğruna ölen varsa vatandır!” diye inanıyorsak o halde toprağa düşenleri de onlarla beraber hayatlarını toprağa gömen ailelerini de yalnız bırakmayın. Gülabi Yiğit’lerin kalplerinin kırılmasına izin vermeyin. Şehit ve gazi ailelerinin yaptıkları fedakârlığın anlamını bir an olsun düşünün ve çekilen acıları “unutmayın.” Emin olun onlar fazla bir şey istemiyorlar. Sadece “ilgi ve saygı görmek”, bir de unutulmamak istiyorlar. Hepsi bu kadar…
Zor şartlarda görev
Çetin arazi ve hava koşullarında 24 saat görev yapan askerler, kritik bölgelerde kontrolü sağlamak için olağanüstü çaba sarfettiler, sarfediyorlar.
UZMAN GÖRÜŞÜ
‘Barış süreci’nin bedeli çok ağır oldu
Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, Türk ordusundaki en parlak kariyerlerden birine sahip. Kurmay Albaylığı döneminde Paris’te askerî ataşe olan Yavuz, Şırnak’taki tümen komutanlığı görevinden sonra Kara Harp Akademileri Komutanlığı yapmış, daha sonra Balyoz davasından 3.5 sene hapiste tutulmuş ve emekli edilmişti.
AHMET YAVUZ
Silahlı bir güçle müzakere yapma yaklaşımı, terörle mücadelede kırılmalara, zikzaklara yol açmıştır. Bu tercih bir yandan PKK’yı cesaretlendirmiş, diğer yandan meşruiyet zırhı elde etmesine yol açmıştır. Üstelik bu süreç PKK’ya katılımları azaltmamıştır.
Açılım ya da barış süreci macerası, iktidarın halk desteğini azaltmış; 7 Haziran 2015 seçiminde oy oranı tek başına iktidar olamayacak seviyelere gerilemiştir. Ardından tekrar terörle mücadeleye kaldığı yerden başlanmış ise de daha ağır bir bedel ödemek kader olmuştur. PKK’nın hendek savaşlarında vatandaşları kendisine kalkan yapma arzusu halktan soyutlanması sonucunu doğurmuştur.
Siyasi iktidarlardan beklenen ülkenin sorunlarını çözmesidir. Bunu yaparken hukuk içinde kalması, beka sorunu yaratmaması, TBMM’yi egemenliğin kaynağı olarak görmesi, Milli Güvenlik Kurulu’nda devlet aklının ortaya çıkmasını sağlayacak ortamı yaratması gibi temel kurallara saygılı olmak zorundadır. Oysa bunların hepsinde sorunlar ortaya çıkmıştır. Bunların hiçbiri askerî vesayet kapsamında değildir.
Önümüzdeki dönemin ne doğuracağını bilemeyiz. Ancak bir toplumu alt kimliklere bölmeyi savunmak ülkeyi yönetenlerin işi olamaz. Ayrıca Kürt meselesinde bu denli iç içe girmiş bir toplumu ayrıştırmak kimseye fayda getirmez. Çatıdaki Türk kimliğini kabul etmek ve saygı göstermek şartıyla her türlü düzenleme yapılabilir. İki veya daha çok kimlikli bir ülke yaratmak gerçekçi bir çözüm değildir. Kürt kimliğinin kabul görmesini isteyenlerin orada durmadıkları ve durmayacakları açıktır. Amaçları sınırdaş olduğumuz ülkelerdeki Kürt kökenlilerle birleşmek ve etnisite merkezli bir devlet kurmaktır.
Ülkede bütün Kürtler bir bölgede yaşasa, ara çözümler üretmek mümkündür. Ancak öyle bir durum da yoktur. Milyonları aşan sayıda insan, ortak evliliklerden doğmuştur. Onları ne yapacağız? Ayrıca Güneydoğu’da yaşayan Kürt kökenli vatandaştan daha fazlası ülkenin batısında muhtelif şehir ve yerleşim yerlerine dağılmış vaziyettedir. Özerklik türü çözümlerin onlara sağlayacağı hiçbir şey olmadığı gibi kaybettireceği şeyler çoktur. Bu realite ortadayken, ayrılıkçı harekete acaba diyerek yaklaşmak sorunu küçültmez, büyütür… (Vesayet Savaşları, Ahmet Yavuz, s. 128-129)
IRAKEYN İki Irak. Irak-ı Acem denen İran’ın Tebriz merkezli kuzeybatı bölgeleri ile Arap yarımadasının Irak-ı Arab denen Osmanlı egemenliğindeki Musul’dan Bağdat’a kadar olan güneydoğu bölgesi.
ISKARLAT/BEDELİ Venedik çuhası. Boyası solmayan dayanıklı bir kumaştı. Bir adı da Yeniçeri çuhası idi. Sekbanbaşıya ve Yeniçeri Ocağı’nın diğer büyük ağalarına her yıl verilen giyimlik kumaştı. Kimi yıllar kumaş yerine ıskarlat bedeli ödenirdi.
ISLÂHHÂNE İlk kuruluşunda sanat okullarına verilen ad. İlkini, bu adı da veren Midhat Paşa 1865’te Niş’te açtı. Bundan sonra diğer Osmanlı vilayetlerinde de açıldı. Bunlar, Türkiye’de programlı ilk meslek-sanat okullarıdır. 1868’de yürürlüğe giren nizamnâme (tüzük) ile adı “sanayi mektebi” oldu. Bu ad ilk kez, İstanbul Sultanahmet’teki Kılıçhane’de açılan sanat okuluna verildi.
İBRAHİM PAŞA SARAYI Sultanahmet’deki eski sadrazamlık konutu. Bu işlevini ve Enderun’a aday yetiştirilen acemi ocağı özelliğini zamanla yitiren ve yer yer harap olan görkemli saray, 19. yüzyılda, bir bölümü Mehterhane, bir bölümü de Kuyud-ı kadime Mahzeni (arşiv) yapıldı ve malî -askerî evrak belgeleri burada korumaya alındı. Bir bölümü askerlik dairesi yapıldı. Daha önce Mehterhane bölümü hapishaneye çevrilince, İstanbullular yarı alay yarı eleştiri, bu saraydan bozma hapishaneden dolayı diğer cezaevlerine de “mehterhane” dediler. Suç işlediği savıyla tutuklanan Şair Eşref’in buraya kapatılılırken söylediği “Açıl ey bâb-ı Mehterhane biz de mihmandarız!” dizesi meşhurdur.
İBRİKDAR Sarayda Hasoda içoğlanlarındandı. Törenlerde padişahın murassa (mücevher işli) ibriğini taşırdı. Vezir konaklarında da ibrik gulamı denen köleler, efendisine elini yüzünü yıkarken, abdest alırken leğen ve ibrik hizmeti verir, su döker, havlu tutardı. Doğal ki başka görevleri de vardı. II. Abdülhamid’in ibrikdarbaşı korkutucu bir fiziğe sahip Zeybek Hasan Ağa, söylentiye göre saraydaki gizli işkenceleri uyguluyordu.
İNŞÂ-YI KÂRGİR TEŞVİK-İ UMUMİSİ Ülke genelinde taş ve tuğla inşaatı teşvik eden 1845 tarihli ferman. Bu amaçla bir de tamim (genelge) yayımlandı, kargir (taş ve tuğla) bina yapmak isteyenlerin ruhsat almış sayıldıkları duyuruldu. Amaç, yangınlara neden olan ahşap ev-işyeri yapılmasını önlemekti.
Beş yüzyıllık sadrazamlık konutu Kanunî Sultan Süleyman’ın damadı ve ikinci veziri (Pargalı) İbrahim Paşa’dan adını alan Sultanahmet’teki sadrazamlık konutu, 1967. II. Bâyezid döneminde (1481-1512) yapılan bina, bugün Türk ve İslâm Eserleri Müzesi.