Yazar: #tarih

  • Tiyatro sahnelerinde bir centilmen

    Sinema eğitimi almak için gittiği Yale Üniversitesi’nden tiyatrocu olarak dönen Haldun Dormen, Türk sahnelerine ilk kez 1954’te Cinayet Var oyununda dedektif rolüyle çıkmıştı. Kendi tiyatrosunu kurma aşkıyla yanıp tutuşan Dormen 1957’de Erol Günaydın, Erol Keskin, Nisa Serezli ve Metin Serezli gibi Türkiye tiyatro tarihinin efsane isimlerinden oluşan bir ekiple Dormen Tiyatrosu’nu kurdu. 300’ün üzerinde oyunu sahneye koydu, 150’ye yakın oyunda oynadı. Türkiye’de sahnelenen Batılı anlamdaki ilk müzikal Sokak Kızı İrma’yı 1961’de sahneleyen Haldun Dormen, o yıllarda çiçeği burnunda, umut dolu, idealist bir oyuncu, tozlu tiyatro sahnelerinde göz kamaştırıcı yeni bir isimdi. Kısa zamanda davetlerin de aranan ismi oldu. Fotoğrafta 60’ların başında bir yılbaşını kutlayan Haldun Dormen ve arkadaşları.

  • Mam Celal Talabani: Kürtlerin amcası ve uzlaşmanın ölümü

    Daha 13 yaşındayken başladığı siyasi mücadelesini cumhurbaşkanlığı ile taçlandıran Celal Talabani 3 Ekim günü hayata veda etti. Talabani’nin ölümü, her türden ayrışmanın keskinleştiği yakın coğrafyamızda belki de uzlaşma anlayışının sonunu temsil ediyor.

    ZEYNEP ARIKANLI

    Celal Talabani, namı diğer Mam Talabani (Amca Talabani), Irak ve genel olarak Arap dünyasında Arap olmayan ilk cumhurbaşkanı… Talabani’nin cumhurbaşkanı ol­ması (2005), o dönemde, Arap­lar ve Kürtler arasında kalıcı bir diyalogun başlayabileceği­ne dair inancı arttırmış, reka­bet halindeki Kürt hareket(ler) ini nihayet birleştirilebileceğine dair bir gelişme olarak da algı­lanmıştı. Talabani açısından bu koltuğa oturmaksa, neredeyse daha çocuk yaşta başladığı siyasi mücadelenin zirvesine ulaşmak anlamına geliyordu. Bu, Wadie Jwadieh’in deyişiyle, “en belir­gin özelliği bütünleşme eksikli­ği” olan Kürt siyasi hareketi açı­sından büyük bir fırsat olabilirdi. Zira Talabani de Kürt hareke­tinin bütünleşememesinin iki sembol isminden birisiydi. Di­ğeri malumdur; Molla (Musta­fa) Barzani’nin oğlu Mesut Bar­zani…

    Celal Talabani 1933’te Ku­zey Irak’ta, Erbil ili yakınların­daki Kelkan şehrinde doğar. Si­yasi mücadelesinin miladının, Kürdistan Demokratik Partisi’ne (KDP) bağlı Kürdistan Öğrenci Birliği üyeliği ve liderliği oldu­ğu doğru olsa da, Talabani’nin 1946’da henüz 13 yaşındayken Kürt öğrencilerden oluşan gizli bir derneğe üye olduğu da bilini­yor. Ardından, Kürdistan Öğren­ci Birliği’ne girer ve 18 yaşında partinin merkez komitesine ata­nır. Mensubu olduğu Talabani aşireti, Sünni gelenekten, tasav­vuf eğilimleriyle öne çıkan bir aşirettir. Bu haliyle, aşiretin Ce­lal Talabani’yi mücadelesinde en azından görünürde destekleme­diği iddia edilir.

    Kuzey Irak dağlarında Celal Talabani 1978’de bir peşmergeyle birlikte Kuzey Irak’taki Kürt Yurtseverler Birliği karargâhında.

    1961’de Abdülkadir Kasım hükümetine karşı gerçekleştiri­len Kürt isyanına katılır. Yoğun siyasi faaliyeti, Talabani’nin hu­kuk fakültesini birincilikle bitir­mesine engel olmaz. Bütün siya­si hayatına şekil veren hukukçu yanı, diplomasi ve müzakere be­cerisini de beslemiştir. Hüküme­tin 1963’te devrilmesinin ardın­dan ülkenin yeni lideri Abdülse­lim Arif’le müzakereler yürüten Kürt delegasyonun başında Ce­lal Talabani vardır.

    Nasır’ın 1970’deki ölümüyle Arap ve Müslüman coğrafyasın­da dengelerin değiştiği, sekü­ler-sosyalist formüllerin çöküşe geçip, yerlerini siyasi İslâm’a bı­raktığı 70’li yıllar ortamı, Kürt hareketi açısından da yeni ve etkileri bugüne kadar süren bir ayrışmayı beraberinde getirir. Celal Talabani ile hamisi Molla Barzani’nin arası açılmaya baş­lar. Gerginlik çift taraflıdır; na­sıl bir Kürt devleti kurulacağı­na dair bir fikir ayrılığı varken, aynı zamanda Kürt hareketinin ne yönde, hangi mücadele yön­temleri ve taleplerle yürütüle­ceğine dair temel bir ayrışmaya da işaret eder. Talabani müsta­kil ve sosyalist bir Kürt devleti kurulmasını, bu süreçte de Irak Komünist Partisi’yle işbirliği ya­pılmasını; Barzani ise Irak dev­leti içinde aşiret temelli özerk bir Kürt bölgesi olarak kalın­masını savunur. Fikir ayrılığı­nın ulaştığı boyut, Talabani’nin İran’a ilk sığınışının da nedeni olur. Daha sonra Irak Baasçıla­rıyla anlaşıp dönse de, 1975’te partiden ayrılıp Suriye’nin baş­kenti Şam’da Kürt Yurtseverler Birliği’ni (KYB) kurar. Bu, Kürt siyasi hareketinin gelişim seyri­ne damgasını vuracak olan Bar­zani-Talabani ayrışmasının da miladıdır. Talabani’nin adı, önce Molla (Mustafa) Barzani ile son­ra oğlu Mesud Barzani ile hep birlikte anılacak, ama genellikle Kürtlerin bölünmüşlüğüne işa­ret edecektir.

    Irak’ın ilk Kürt cumhurbaşkanı Talabani 2005’ten 2014’e kadar cumhurbaşkanlığı yaptı. 2012’de geçirdiği felçle siyasetten uzaklaşmak zorunda kaldı. Talabani görevinin ilk yıllarında Irak’ta bir basın toplantısında.

    1988’de Irak hükümetinin Kürtler’e karşı kimyasal silah kullanması ve 1991’de düzenle­nen müdahale, Kürt hareketini bölen bu ayrışmanın bir süreli­ğine de olsa rafa kaldırılmasını sağlar. Bu dönemde KYB, özel­likle Süleymaniye ve Erbil’de güç kazanır. Irak’a müdahale eden Batılı kuvvetlerin kuzey­de güvenli bölgeler kurmasıyla KDP ve KYB arasındaki buzlar kısmen erir; 1992’de Irak Kür­distan Özerk Bölgesi kurulur. Ancak bu, 1994’te çatışmaların yeniden başlamasına engel ol­maz. Uzlaşma ancak 1998’de, ABD’nin arabuluculuğuy­la imzalanan Washing­ton Antlaşması’yla gelir. 4 Ekim 2002’de toplanan ve iki partiden milletve­killerinin katılımıyla gerçekleşen böl­gesel parlamen­to toplantısı, anlaşmayı pe­kiştirir. Parla­mentonun bu oturumun­da Talaba­ni, Kürtler arasındaki çatışmaların yasaklanması­nı öngören bir yasanın çıkarıl­masını önerir. Bu gelişmelerin en önemli meyvesi, iki tarafın 2003’teki müdahale öncesin­de güçlerini birleştirme kararı alması olur. Bunun sonucunda, ABD’nin Irak’a ikinci müdaha­lesinde neredeyse tüm Kürt un­surlar Saddam Hüseyin’in dev­rilmesine, dolayısıyla ABD’ye yardımcı olurlar.

    Saddam Hüseyin’in devril­mesi sonrasında, Talabani (ve Barzani) “Irak’ın yeni anayasa­sı ve yapılanma sürecini ha­zırlayan” ve çalışmalarını 2004’e kadar yürüten Irak Yönetim Konseyi’nin üye­lerinden biridir. Talabani, 6 Nisan 2005’te Irak Ulusal Meclisi tarafından cum­hurbaşkanı seçilir, daha sonra 22 Nisan 2006’da “yeni anayasa altında oluştu­rulan Irak mec­lisinin seçtiği ilk cumhur­başkanı” olur. Bu dönemde hem Barzani hem de Tala­bani ayrı bir devlet değil, birleşik Irak içinde özerklik talep ede­ceklerini bildirirler.

    Talabani’nin 11 Kasım 2010’da Irak Meclisi tarafın­dan yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi, dönemini 2014’e ka­dar uzatsa da, 2012’de geçirdiği felç onu siyasetten büyük ölçü­de uzaklaştırır. Cumhurbaşka­nı olarak görev yaptığı yakla­şık dokuz yıllık süreçse, Irak’ın mezhep savaşlarıyla sarsıldığı bir dönemdir. Talabani, özellikle 1998’den beri Kürt siyasi hare­ketinin birleşmesini ve birara­da yaşama kültürünü savunan çizgisini değiştirmez. Irak’ın geneline yayılmasa da, özellikle IŞİD’in Musul ve Kerkük’e sal­dırması, ardından da Haziran 2014’te Musul’u işgal etmesine kadar geçen süreçte IKBY’nin göreli bir güven içinde kalması­nın bir sebebi de bu olur.

    Mezhepçi, aşiretçi, milliyet­çi, vb. ayrışmayı vurgulayan si­yasetlerin belirleyici olduğu, bu ayrışmaların giderek keskinleş­tiği bir dönemde, Talabani’nin ölümü uzlaşmaya ve birleştir­meye dayalı siyasetin de sonunu temsil ediyor belki…

  • Türk sinemasının ilk büyük acısı

    Muhsin Ertuğrul’un çekimine 1929’da başladığı “Kaçakçılar”, ilk sesli Türk filmi olma amacıyla yola çıkmış, ancak talihsiz bir kaza nedeniyle çekimler üç yıl sürünce yerini başka bir filme bırakmış, “Türk sinemasının ilk büyük iş kazası”nın yaşandığı film olarak tarihe geçmişti. Zincirlikuyu’daki çekimler sırasında Talat Artemel’in (direksiyonda) kullandığı araç kaza yapınca, oyuncu Arşak Karakaş (en arkada, fötr şapkalı) hayatını kaybetmiş, Sait Köknar (elinde silah olan) ise oyunculuğu bırakmak zorunda kalmıştı. 11 Kasım 1929’da ölen Arşak Karakaş, Türk sinemasının ilk görev şehidiydi.

  • Batı’da taç giyme bizde kılıç kuşanma

    JİMNASTİKHÂNE Selim Sırrı Bey’in (Tarcan) girişi­miyle 1910’da İstanbul’da baş­latılan beden eğitimi çalış­malarına, Türkçe “Terbiye-i bedeniye” dersi de denilmişti. Kadıköy’de Papazın Bağı’nda gençlerle jimnastik çalışma­ları yapan Selim Sırrı, 1916’da da aynı yerde ilk jimnastik bayramını düzenledi. Müdür­lüğünü yaptığı Cağaloğlu’nda­ki Muallim Mektebinde jim­nastik dersleri verdi. Mercan Yokuşu’nda da “Jimnastikhâ­ne” adında bir kurs açmıştı.

    KÂĞID/KAĞIZ Kâğıt. Fars­ça “kâğız”dan Türkçeleşmiş­tir. Arapçası “kırtas”tır. Kamış kalem ve mürekkeple yazmaya uygun, resmî-özel yazışmalar­da, hat, berat, ferman yazımla­rında, yazma kitaplarda kulla­nılan kâğıtlar özel tezgâhlarda üretilir, kullanım alanına göre aharlamak, tılâlamak, müh­relemek gibi işlemlerden ge­çirilirdi. Haşebî (selülozdan), Dımışkî (Şam’da üretilen), ha­rirî (ipek), âbâdî, Semerkandî, Buhara gibi pekçok türü vardı. Kâğıthâne’de üretilen İstan­bulî/ İstanbul kâğıdı, hattat­lara göre âbâdîye eş değerdey­di. Venedik’ten gelen kâğıda “Alikurna” denirdi. Kâğıtla­ra renklerine göre şekerrenk, çiğ, süt beyaz, sarı, gülkurusu, kiremidî, filizî, süt mavisi, do­nuk, kirli, ebrûlu, damgalı (fi­ligranlı) vs. denirdi.

    KILIÇ KUŞANMA/ ALAYI Tahta çıkan padişahın beline dinî tören ve dua ile hüküm­darlık ve halifelik kılıcı bağ­lanması. Bu gelenek Batı’da­ki tac giymenin karşılığı bir âdetti. Cülustan birkaç gün veya bir hafta sonra yeni pa­dişah kılıç kuşanmak için sa­raydan Eyüp Sultan türbesi­ne giderdi. Gidiş ve dönüşe kılıç alayı, taklid-i seyf (bkz) merasimi, türbeler ziyareti de deniyordu. Törenin bir amacı yeni padişahı halkın görüp ta­nımasıydı. O gün İstanbullu­lar tören güzergâhını ve Haliç kıyılarını doldururdu. Askerî birlikler, saray erkânı, yöne­ticiler, ilmiye ve tarikat ileri gelenleri de kalabalık gruplar halinde alayı izlerlerdi. Gidiş denizden saltanat kayığıy­la yapılmışsa, dönüş karadan ve atla olurdu. Kılıç kuşan­ma öncesinde veya saraya dö­nüşte, padişahın atalarının türbelerini ziyaret etmesi de gelenekti. Eyüp Sultan Tür­besinde şeyhülislâm, naki­büleşrâf veya Mevlevi çelebi efendisi tarafından Hz. Mu­hammed’in, sahabelerden ya da padişah atalardan birinin kılıcı dua ile padişahın beli­ne takılırdı (örneğin II. Mah­mud, Hz. Muhammed’e ait olduğu sanılan kılıcı, II. Ab­dülhamid ise Hz. Ömer’in kı­lıcını kuşanmışlardır).

    II. Abdülhamid’in kılıç kuşanma töreni Sultan 7 Eylül 1876’da Hz. Ömer’in kılıcını kuşandıktan sonra atıyla Eyüp Sultan camiinden saraya dönüşünü gerçekleştirmekte.
  • KİTAP

    Nişantaşı’nda yaşayan tarih

    İstanbul-Nişantaşı’nda 1920’li yılların konak ha­yatında dünyaya gözlerini açan duayen gazeteci Hıfzı To­puz, doğumundan itibaren tam 35 sene yaşadığı semte dair anılarını Bir Zamanlar Nişan­taşı’nda topladı. Yazar, maddi sıkıntılarla geçen çocukluğun­dan Galatasaray Lisesi, İstan­bul Üniversitesi Hukuk Fakül­tesinde geçen gençlik yıllarına ve ardından Akşam gazetesin­de çalıştığı döneme dair ken­di hayatından kesitler sunar­ken, aynı zamanda 40’lı ve 50’li yılların Nişantaşı’nı anlatıyor. Konakları, sokak ve caddeleri, pastaneleri, sinemaları, kom­şuluk ettiği birçok ünlü sakin­leriyle Nişantaşı’nın kozmopo­lit, renkli sosyal yaşamına ait ipuçları veriyor.

    Kitabın en ilgi çekici taraf­larından biri, şüphesiz Nişan­taşı’nın ünlü simalarıyla olan tanışıklıklar. Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Sabahattin Eyü­boğlu gibi birçok önemli isimle komşuluk eden Topuz, bu ede­biyatçılarla yaşadığı anılarına da kitapta yer veriyor. Nişan­taşı’nın zaman tüneline giren kitap, aynı zamanda semtin değişim ve dönüşümü üzerine de önemli bir belge niteliğinde. Kitapta 14 sayfalık bir de fotoğ­raf albümü bulunuyor. Bura­da artık yerlerinde apartman­ların yükseldiği Nişantaşı’nın tarihî konakları, semt sakinleri ve dostlukların fotoğrafları su­nuluyor.

    Çocukluk yılları


    1930’da çekilen fotoğrafta yedi yaşındaki Hıfzı Topuz anneannesi Rebie Hanım (Süzmeligil) ve ağabeyi Muzaffer Topuz ile birlikte.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-124.jpg

    Türkiye’nin temel konuları

    Profesör Fa­hir Arma­oğlu’nun akademi ve gaze­tecilik çalışmala­rı derlenerek Türk Siyasi Tarihi adıy­la kitaplaştırıldı. Kutluk Armaoğlu tarafından hazır­lanan kitapta Si­yasal Bilgiler Fa­kültesi ve ODTÜ ile beraber Harvard ve Stan­ford üniversitelerinde ulusla­rarası bir saygın­lığa sahip Arma­oğlu’nun (öl. 1998) özgün çalışmaları dört ana başlıkta toplanmış; İmpa­ratorluk Mirası, Millî Mücadele Yılları, Laiklik ve Kıbrıs Meselesi. Türkiye tarihinin en temel konula­rının yer aldığı bu derleme kitaba Nur Batur da bir önsöz yazmış.

    Che’yi kardeşi anlattı

    Ernes­to Che Gueva­ra’nun 15 yaş küçük karde­şi ve ailenin en küçük üyesi Juan Martin Guevara, ağa­beyini Fran­sız gazeteci Armelle Vin­cent’e bir mü­lakat ile an­lattı.

    Yüzyılın tartışmasız en popüler devrimcisinin 50 yıl önceki katlinden sonra ai­lesi sessiz kalmıştı. Hemen hiçbir yerde boy gösterme­diler. Bu sessizlik 2007’de A. Vincent’in J. M. Guevara ile görüşmesinden sonra bozul­du. Bu görüşmeden Nisan 2016’da bir kitap doğdu. Can Yayınları tarafından geçen ay basılan Abim Che (Mon frè­re, le Che) kitabı, bir devrim­cinin politik bir figür olarak ailedeki anlamını ve onun evdeki profilini de sunuyor. Bu yanıyla kitap, Ernesto Che Guevara’nın gençlik dö­nemindeki özel hayatını ilk elden yansıtan bir belge nite­liğinde.

    Juan Martin Guevara, ağabeyi Ernesto’nun omuzlarında. 1945.
  • Cehennemlik eski askerin‘cehennem makinesi’

    Napoléon Bonaparte ordusunda savaşıp madalyalar kazanan Giuseppe Fieschi, zamanla gözden düşmüş, suç batağına saplanmıştır. Fransız Devrimi’nden sonraki gelişmelerden hiç memnun olmayan cumhuriyetçiler, kral Louis Philippe’i ortadan kaldırmak için bu eski askerle anlaşırlar. Fieschi’nin hazırladığı 25 namluluk makineden çıkan kurşunlar kralı öldürmez ama 18 kişi hayatını kaybeder. Fieschi ve destekçileri giyotine, kral İngiltere’ye yollanır.

    NEDİM YÜKSEL

    Yıl 1815. Fransa 26 yıl için­de önce monarşi, son­ra cumhuriyet, ardın­dan imparatorluk derken yine monarşide karar kılar ve XVIII. Louis’yi yeni Fransa kralı ilan eder (neden XVI’dan XVIII’e at­landığını merak edenler için: XVII numara daha 10 yaşında ince hastalıktan gitmişti). “Ar­zulanan” kral 1824 yılında başı gövdesinden ayrılmadan aşı­rı sişmanlık, damla hastalığı ve kangren gibi doğal nedenlerle ölünce, yerine en küçük kardeşi X. Charles geçer.

    Tahta geçtiğinde 67 yaşın­da olmasına karşın ağabeyinden daha az şişman ve daha sağlıklı olan Charles, geçen 35 yıl içinde olanlardan pek de hoşnut değil­dir. İlk iş olarak başbakanının eline, meclisin onaylamasını is­tediği “kanun hükmünde karar­name”leri tutuşturur. Bunların içinde devrim sonrası toprakları ellerinden alınan soylulara taz­minat ödenmesi, din dışı dav­ranışların cezalandırılması, ve­rasetin yeniden en büyük erkek çocuğa geçmesi gibi hükümler vardır. Bir yıl sonra (halkın tep­kisini çekmemek için 1775’den bu yana terkedilmiş olan) kral­ların kilisede kendilerini kutsal yağla mesh ettirip kutsamaları geleneğini canlandırır.

    Cehennem makinesi Kral Louis-Philippe’e suikastte kullanılan birbirine bağlı 25 tüfek namlusundan oluşan düzenek tek bir kişi tarafından ateşlenerek eş zamanlı olarak yüzlerce misket ve saçmayı hedefe gönderebilme kapasitesine sahipti.

    Öte yandan ekonomi kötüle­miş, halk huzursuzlanmaya baş­lamıştır. Kralın destekçileri ya­pılan seçimleri kaybeder. Char­les derhal başı derde giren her hükümdarın yapması gerekenle­ri yapar: Başbakanı azleder, ola­ğanüstü hal ilan eder, anayasayı askıya alır, parlamentoyu feshe­der, seçim kanununu değiştirir, basına sansür koyar, muhalif ga­zeteyi kapatır. Fakat tüm bu ön­lemlere karşın ne hayat pahalılı­ğının önüne geçilebilmiştir ne de vatandaşın hoşnutsuzluğunun. Hatta bu arada Cezayir’i fethet­­­mesi bile halkın gönlünü alma­ya yetmez. “Temmuz Devrimi” başlamıştır. Atalarının “başları­na” gelenleri yaşamak istemeyen Charles, Ağustos 1830’da kuzeni Louis Philippe’e gönderdiği bir beyanname ile tahtı (henüz on yaşına bile gelmemiş olan) toru­nu Henry’ye devrettiğini, Louis Philippe’i de kral naibi olarak atadığını bildirip, Kont Ponthieu takma adıyla Birleşik Krallığa gider.

    Louis Philippe, koca Fransa krallığını bir çocuğun eline ver­mektense memleketi çok daha iyi yönetecek birinin başa geç­mesinin daha doğru olacağı dü­şüncesindedir; bu kişi de kendi­sidir. Birkaç gün naiplik yaptık­tan sonra kendini kral seçtirir. Geriye baktığı zaman bunun sandığı kadar doğru bir düşünce olmadığını anlayacaktır.

    Gerçi o dönemde Fransız­lar kendi icatları olan özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve benzeri “so­yut kavramları” 10-15 yıl içinde bir kenara bırakmışlardı ama, bu virüsler diğer Avrupa ülkeleri­ne bulaşmıştır. 1820-1850 ara­sında Avrupa’nın birçok ülkesi karanlık günler geçirmektedir. Rusya’da Aralıkçı (Decembrist) ayaklanması bastırılmış; Belçi­ka’da Felemenkler Hollanda’dan bağımsızlığını ilan etmiş; Polon­yalı genç subayların başlattığı kalkışma kendini aynı zamanda Polonya kralı sayan Çar I. Nikola tarafından ezilmiş; Almanya’nın Westphalia eyaletinde zorun­lu askerlik ve hayat pahalılığına sinirlenen halk sivil itaatsizlik eylemlerine başlayıp kira söz­leşmelerini, vergi beyanname­lerini ve askerlik kayıt belgeleri­ni yakmışlar; Britanya’da kralın soylu, zengin ya da toprak sahibi olmayan kullarına da oy kullan­ma hakkı verilmesine yönelik gösteriler başlamıştır. Hatta, Osmanlı Devleti bile Tanzimat Fermanı’nı ilan ederek tüm va­tandaşlarının (özellikle de gay­rımüslimlerin) can ve mal gü­venliğini sağlamaya, adaletli bir yargı ve vergi düzeni kurmaya, rüşveti önlemeye söz vermek durumunda kalmıştır. Sözün kı­sası, monarşiler için pek de se­vimli bir dönem değildir.

    1835 suikasti 28 Temmuz 1835’te düzenlenen, aralarında kralın da bulunduğu resm-i geçit Temple Bulvarı’ndan devam ederken, Guiseppe Fieschi (altta) bulvar üzerindeki 50 numaralı apartmanın 3. katına gizlenmiş ve hazırladığı düzeneği ateşlemişti.Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-2-1.jpg

    Fransa’da ise Louis Philippe liberal görüntüsü ile burjuvala­rın desteğini, dışarıdan sade ve gösterişsiz bir yaşam sürüyor görüntüsü ile de halkın sevgisini kazanmıştır. Kendisine “Burju­va Hükümdar” ya da “Vatandaş Kral” gibi isimler takılır ama, yıl­lar geçmesine rağmen Fransa’da özene bezene kurdukları cum­huriyetin daha 15 yılı dolmadan ellerinden alınmasına içerle­yen cumhuriyetçileri memnun etmek o kadar kolay olmaz. Bu yetmezmiş gibi zıt kanatta, tah­tın gerçek varisinin 10 yaşındaki Henry olduğuna inanan ve Phi­lippe’e tahtta oturan bir sahte­kar gözüyle bakanların sayısı da azımsanacak gibi değildir. Za­man içinde Philippe’in gittikçe artan otokrat, muhafazakar ve mutlak monarşik tu­tumu birçok destek­çisinin karşı tarafa geçmesine neden olur.

    Sözü geçen hoşnutsuz cumhuriyetçiler ara­sında 61 yaşındaki saraç Pierre Morey ile bakkal ve İnsan Hak­ları Derneği Roma Şubesi Baş­kanı Theodore Pépin de vardır. Gençliğinde çeşitli eylemlere karışan Morey, derneğin 1833’te kral tarafından yasadışı ilan edi­lip kapatılmasına çok bozulmuş­tur. Kader onun önüne Korsikalı Giuseppe Fieschi’yi çıkaracaktır.

    Napoléon Bonaparte ordu­sunda savaşıp madalyalar ka­zanan eski asker Giuseppe, o zamanlarda henüz tanımlanma­mış olmakla birlikte, olası bir “travma sonrası stres bozuklu­ğu” yaşamaktadır. Komutanına ihanet edip Avusturyalılar’a bilgi sattığı için ordudan tart edilen Giuseppe’nin ailesiyle ile de ara­sı bozulmuş, kız kardeşi ve ka­yınbiraderiyle miras kavgasına girmiş, babadan bir şey kalmaya­cağı anlaşılınca inek çalmıs, ine­ğin kendisine ait olduğuna dair sahte evrak düzenlediği ortaya çıkınca hırsızlık ve sahtekarlık suçlarından 10 yıl hapse mah­kum olmuştur. Hapiste dokuma ve kumaşçılık zenaatini öğrenen Giuseppe, cezasını tamamlaya­rak tahliye olur.

    Devrim hatırası: Giyotin Morey, Pépin ve Fieschi’den oluşan suikast ekibi yargılandıktan sonra idama mahkum edildiler. 19 Şubat 1836 tarihinde Paris’te
    saat sabah 8’i gösterirken giyotin üçünün de başını aldı. İnfaz sonrasında François-Gabriel Lépaulle, Fieschi’nin kesilen başını tablolaştırdı (altta).

    1830’a dek bir kumaş atöl­yesinde çalıştıktan sonra Louis Philippe’in çıkardığı aftan ya­rarlanarak kendisinin teğmen rütbesiyle orduya geri alınması gerektiğini ve gösterdiği madal­yaların bunu kanıtladığını iddia eder. Bu girişiminde bir derece­ye kadar başarılı olur ve ancak çavuş rütbesiyle askere alınır. Askerde kendisi gibi afla geri dö­nen yarbay Gaspard Lavocat’nın takdirini kazanan Giuseppe, yine onun içişleri bakanlığına yaptığı tavsiye ile Paris Emni­yet Genel Müdürü Jean-Jacqu­es Baude’un emrinde cumhu­riyetçilerin arasına ajan olarak gönderilir ve birçok komployu ortaya çıkartır. Bir yıl sonra Ba­ude’un başarısız bulunarak gö­revden alınması Giuseppe’nin de yıldızını söndürür ve bir süre sonra yeterince takdir edilme­diğinden yakınarak istifa eder. Hapisteki günlerinde tanışıp bir­likte yaşadığı kadın arkadaşı La­urence Petit ile de arası bozulun­ca gidecek yeri kalmaz.

    Giuseppe yine de pes etmez. 17. yüzyılda Kardinal Riche­lieu için inşa edilip onun ölü­münden sonra kral sarayına, Louis Philippe’in döneminde de “AVM” ve kumarhaneye dö­nüşen Palais-Royal’in müdavi­mi olmakla kalmaz, içindeki bir mağazaya da müdür tayin edi­lir. Mağazadan çok kumarhane ile ilgilenen Giuseppe, kumar borçlarını ödeyebilmek için ça­lıştığı yerden zimmetine para geçirince mahkemelik olur. Za­ten sabıkalı olan Giuseppe’nin okkalı bir ceza yememek için tek bir yolu kalmıştır: Ortadan kaybolmak.

    Polis ajanı olarak çalıştı­ğı günlerde tanıştığı komşusu saraç Pierre Morey ona yardım elini uzatır ve Giuseppe’yi evin­de saklamaya başlar. Robes­pierre hayranı olan Morey’nin aklında cumhuriyetin eski güzel günlerine dönmekten başka bir şey yoktur. Buna ulaşmak için de öncelikle kraldan kurtulmak gerektiğini düşünmektedir. Üs­tüste yediği darbelerle herke­se düşman olan Giuseppe ise, para dışında dostu kalmadığını bilmektedir. Pierre’e kendi tasa­rıladığı bir silahla yalnızca kra­lın değil, aynı zamanda kraliyet ailesinin de icabına bakabilece­ğini, ancak bu silahın 500 fran­ka malolacağını söyler. Pierre gözleri parıldayarak arkadaşı bakkal Théodore’a koşar ve so­nunda hayallerini gerçekleştire­bilecek birini bulduğunu söyler, planını anlatır. Théodore da ik­na olmuştur. İki ahbap ortak­laşa 500 frankı denkleştirip Gi­useppe’ye verirler. Giuseppe 16 yaşında asker olup önce 1812’de Napoléon’un Moskova seferin­de, sonra Napoli kralı Joachim Murat’nın ordusunda katıldığı savaşlarda üstün başarı göster­miş; sonra yeniden katıldığı or­duda görevini yine başarıyla ye­rine getirmiştir. Şimdi ise tüm bunların değerini anlamayan ahmaklara günlerini göstere­cektir. Öyle bir silah geliştirme­lidir ki, hedefi vuramama ola­sılığı olmasın. Okuma-yazmayı askerlikte öğrenen, hiç eğitim almamış olan Giuseppe’nin bu silahı tasarımlarken kalem-ka­ğıt kullanıp kullanmadığını ya da birtakım geometrik ölçümler yapıp yapmadığını bilemiyoruz ama, emin olduğumuz bir şey var: Giuseppe işini şansa bırak­mak istememektedir.

    Geçit töreninin yapılması beklenen Temple Bulvarı üze­rinde 50 numaralı apartmanın üçüncü katında caddeye bakan dört odalı bir daire kiralanır. Gi­useppe, önce ahşap bir kasa ya­parak pencere önüne yerleştirir ve üzerine (nereden bulduğu­nu bilemediğimiz) 25 adet tüfek namlusunu caddeye doğru yak­laşık 20 derece açıyla yanya­na bitişik olarak birbirlerine ve bu kasaya bağlar. Daha sonra, bütün tüfeklerin tek bir fitille aynı anda ateşlenmesini sağ­layacak bir mekanizma gelişti­rir. Her bir namluya 8 misket, 15-20 tane de saçma doldurur. Daha sonra bu alete “cehennem makinesi” (machine infernale) adı verilecektir. Artık Temmuz Devrimi yıldönümü için yapıl­ması planlanan geçit törenini beklemekten başka yapacak işi kalmamıştır.

    I. Louis-Philippe ve öfkeli
    cumhuriyetçiler


    Temmuz monarşisinin kralı
    Louis –Philippe’e, iktidarı
    boyunca yedi suikast
    girişiminde bulunuldu ve
    bunların hepsi başarısız
    oldu.

    28 Temmuz 1835 Cumarte­si günü öğle saatlerinde Louis Philippe, üç büyük oğlu ve mai­yeti ile birlikte Muhafız Alayı’nı teftiş etmek üzere yola çıkar. Tören alayı Giuseppe’nin ko­nuşlandığı apartmanın önün­den geçerken büyük bir gürültü kopar ve ortalık kıyamet yerine döner. Toz-duman yatışınca kı­yametin bilançosu ortaya çıkar: 18 ölü, 42 yaralı. Ölüler arasın­da eski başbakan, 8. Lejyon’un komutanı ve sekiz subay, dört yüksek rütbeli subay ve dört si­vil vardır. Fakat nasıl olduysa kral ve prensler bu kıyametten sağ çıkmışlardır. Kralın atı vu­rulmuş, kendisi ise başında ha­fif bir sıyrıkla olayı atlatmıştır. Kral geçit resminin devam et­mesini buyurur ve sağ kalanlar yola koyulurlar.

    Cehennem makinesinin 25 namlusundan dördü yarılmış, dördü ateşlememiş, bir tane­si de falya deliği olmadığı için doldurulmamıştır. Yani belki de makineden ancak % 64 verim sağlanabilmiş olması, kralın ve prenslerin hayatını kurtarmış­tır. Bu arada, yarılan namlular­dan fırlayan metal parçalar Giu­seppe’nin elinin iki parmağını uçurmuş, yüzünde ve başında derin yaralar açmıştır. Giusep­pe hastaneye kaldırılır ve giyo­tin bıçağının altına yatırılma­dan önce büyük bir ihtimamla yaraları iyileştirilir. Pierre ve Theodore da giyotine yollanır.

    Louis Philippe ise zaten da­ha önce bir suikast girişimini atlatmıştır. 1836’da iki kez, 1840 ve 1846’da yine iki kez, toplam­da ise yedi suikast girişiminden sağ-salim çıktıktan sonra, 1848 Şubat Devrimi sırasında alela­cele yazdığı bir mektupla tahtı dokuz yaşındaki torununa bıra­kıp kuzeninin izinden Britan­ya’ya kaçar. Kaçarken kullan­dığı takma ad “Mr Smith” dir (“Vatandaş Kral” lakabı boşuna verilmemiş!). Fransa yaklaşık 60 yıl sonra bir yıllığına da olsa yeniden cumhuriyet olur.

    Kral kıl payı kurtuldu Eski hükümet lideri Edouard Mortier’nin de öldüğü 1835 suikastının bilançosu 18 ölü, 42 yaralıydı. Kralın ise atı vuruldu; kendisi başında hafif bir sıyrıkla olayı atlattı.
  • 2. Süleyman: Harem hapsinde 39 yıl tahtta sadece 4 yıl…

    2. Süleyman: Harem hapsinde 39 yıl tahtta sadece 4 yıl…

    Sultan İbrahim’in ikinci oğlu Süleyman, 6 yaşında kapatıldığı harem hapishanesinden 39 yıl sonra, kardeşi 4. Mehmed’in tahttan indirilmesi üzerine çıkartılmış, 45 yaşında tahta oturtulmuştu. Dört yıl sonra, 1691’de öldü. Ağabeyi 4. Mehmed ise neredeyse kırk yıla yakın padişahlığını av peşinde geçirmiş, ülkeyi Köprülü vezirler ve padişah anaları idare etmişti.

    Osmanoğulları’nda iki Süleyman var. Ka­nunî Süleyman’ı ilko­kul çocukları bile öğreniyor ama ikincisini merak eden aydınımız bile enderdir. 2. Süleyman, adaşı Muhteşem Süleyman’a kıyasla bir baht­sız, hatta halk deyimiyle bir garibandır! Dört yıllık salta­natı şöyle dursun, bütün öm­rü Kanunî’nin saltanatından üç yıl fazla, bunun 40 yılını da sarayda, hapiste geçirmiştir. Kısa padişahlığının sağladığı tek şans, Kanunî Süleyman’ın türbesine gömülüşü olmuş! Uzun bahtsızlığının nedeni ise 1 Ocak 1642’de doğan kardeşi (4) Mehmed’den 3.5 ay sonra 15 Nisan’da doğmasıdır.

    Sultan İbrahim’in tahta çı­kan oğulları Mehmed, Süley­man ve Ahmed’den başka kü­çük yaşlarda ölen altı şehza­desi daha biliniyor. Bunların, babalarının harem çılgınlık­ları evresindeki çocuklukla­rı, eğitimleri, dadıları, lalala­rı, hocaları konusunda bilgiler yok. İbrahim tahttan indirilip boğulunca, en büyükleri Meh­med yedi yaşında tahta otur­tulmuş ama, gerçekte baba­anne Kösem Sultan buyrukçu olmuş. O da 1651’de boğulun­ca, Mehmed’in annesi Turhan Valide saltanat işlerini yük­lenmiş. Şehzadeler de Şim­şirlik hücrelerine kapatılmış­lar. Bunlardan beşi çocukken, şehzade Selim 20’li yaşlar­da ölmüş. Hayata tutunan 4. Mehmed (1648- 1687), 2. Sü­leyman (1687-1691, 2. Ahmed (1691-1695), sırasıyla 19, 20, 21. padişahlardır.

    image-76
    2. Süleyman Han Sultan İbrahim’in Saliha Dilaşub Sultan’dan olma oğlu, Osmanlıların 20. padişahı Sultan 2. Süleyman Han (15 Nisan 1642 – 22 Haziran 1691).

    Süleyman’ın 49 yıllık ya­şamından tarihe düşen ilk ka­yıt, biri sultan (4. Mehmed), diğerleri şehzade (Süleyman, Ahmed ve Selim), Sultan İbra­him’in yetimlerinin 21 Ekim 1649’da sünnet edilmeleridir. Bu babasız masumları, -çok küçük yaşta- sünnetçi önüne oturtan gerekçe de en büyük­leri yedi yaşındaki 4. Meh­med’e “sünnetsiz padişah” de­dirtmemekti olasılıkla.

    Süleyman’ın annesi Dilâ­şub, İbrahim’in “yaşlıca” ha­sekilerinden, “meczup meş­rep, safdil, harem /saray ent­rikalarına aklı ermeyen” bir kadıncağızmış. Hatta Büyük Valide Kösem Sultan, 1651’de Turhan Sultan’ı ve oğlu 4. Mehmed’i ortadan kaldırıp Süleyman’ı tahta geçirirse bu­nu ve saf anasını saltanat iş­lerinden uzak tutabileceğini hesaplamış, ancak düzenledi­ği komplo kendi hayatına ma­lolmuştu. İktidar Turhan Sul­tan’a kalınca, Dilâşub ve öteki hasekiler Eski Saray’a gönde­rilirken, çocuk şehzadeler de haremin Şimşirlik Kasrı’nda birer odaya kapatılmışlardı.

    image-77
    Büyük imparator’ 2. Süleyman’ın ailesi ve saltanatı hakkında bilgi veren Fransızca bir gravür. 2. Süleyman Han, selefi 4. Mehmed’in küçük kardeşi, halefi 2. Ahmed’in ağabeyiydi.

    17 Temmuz 1656’da Süley­man ikinci kez ve yine başa­rısız tahta geçirme girişimi yaşamış. O yıl, iktidara gelen Köprülü Mehmed Paşa devle­te egemen olmak için padişah 4. Mehmed’le birlikte, saray ve harem kadrolarını, doğal ki şehzadeleri de Edirne Sara­yı’na savmış. Süleyman, Ah­med ve Selim kapalı arabalarla yol, iz, kır, bayır görmeden Edir­ne’ye götürülerek oradaki sara­yın kafes denen hapishanesine kapatılmışlar. Ağabeylerinin na­diren İstanbul’a gelişlerinde yine kapalı arabalarla saltanat kafile­sinde yer almışlar.

    Oğlu da av delisi!

    1683 Viyana bozgunu, 1686’da Budin’in ve kimi kalelerin düş­mesi, Şikloş yenilgisi, Anado­lu’da Celali terörü yaşanırken, Sultan 4. Mehmed’in av tutku­sunu iptila derecesine vardırdı­ğı biliniyor. Bu nedenle padişaha uluorta hakaretler yönelten va­izlerden biri, Sultan İbrahim’i de itham ederek: “babası a. delisiydi oğlu da av delisi! Ne günlere kal­dık ey cemaat?” diyebilmiştir! Padişahın av iptilası, azledilen – atanan sadrazamların yeter­sizlikleri, 1687’de ordunun par­ça bölük cephelerden yüz geri edip Edirne’ye yönelmesi sonu­cu, ocak ağaları denen Kapıku­lu komutanları padişahı tahttan indirmeye yönelmiş; 4. Meh­med’in başvurduğu ödünler kâr etmediğinden, Silivri’de alınan hal’ kararını, sadrazam Siyavuş Paşa, İstanbul’daki vekili sadaret kaymakamı Köprülü Fazıl Mus­tafa Paşa’ya göndermişti.

    7 Kasım 1687 sabah nama­zı vaktinde Ayasofya Camii’n­de toplanan Kaymakam Paşa, Nişancı Paşa, şeyhülislâm, ka­zaskerler, sekbanbaşı ve ulema, sarayın kapı ağasına haber gön­derip Şehzade Süleyman’ın tah­ta geçirilme kararını bildirmiş. Haber kendisine iletildiğinde, Süleyman öldürüleceğini sana­rak odasından çıkmak isteme­miş: “-İzalemiz emr olundu ise söyle iki rekât namaz kılayım. Çocukluğumdan beri kırk yıldır hapis çekerim. Her gün ölmek­tense bir gün ölmek evlâdır. Bir can için ne bu çektiğimiz kor­ku?” diyerek ağlamaya başlamış. Ağa: “Billâhî tallahî” diye yemin­ler ederek: “-Erkân-ı devlet sizi cülusa bekler” diyedursun, Şim­şirlik hapsindeki kardeşi şehza­de (2.) Ahmed de: “-Buyurun, korkman, ağa yalan söylemez!” demekteymiş.

    image-79
    Trsat Kalesi’ne giriş 2. Süleyman’ın ordunun başında sefere çıkma kararından sonra bugün Hırvatistan’ın Rijeka kentinde bulunan Trsat Kalesi’ne at üstünde, arkasında mızraklı solakla girişi.

    Bu ve sonraki sahneleri tari­hinde anlatan Silahdar Fındık­lılı Mehmed Ağa’dır. Süleyman dehlize çıktığında perişan halde, üstünde eski bir atlas entari ile hırka, ayağında tomak varmış. Harem Ağası kendi giysilerin­den meneviş çuha kaplı bir sa­mur erkân kürkü getirtip giydir­miş. Arz odasında da başına Hz. Yusuf’un amâmesi denen sarık sarılıp sarığın önüne de mücev­herli sorguç takılmış. Babüssaa­de denen taç kapı önünde taht’a cülûs eden Sultan 2. Süleyman’a biat edilirken, günün erken sa­atindeki bu gelişmelerden ha­bersiz 4. Mehmed’e haberi yine harem ağası vermiş: “-Allahın dileği buymuş, buyurun Şimşir­liğe!”. 4. Mehmed ise “-Ağa, bize katil var mı?” sorusuna “-Hapis emr olundunuz!” yanıtını alınca direnme göstermeden Şimşirlik dairesine götürülmüş.

    Osmanoğulları tarihinde 2. Bâyezid’den, 6. Mehmed Va­hideddin’e yaşanan 13 tahttan indirme olayının en kolay ve so­runsuz başarılanı budur. 2. Sü­leyman, 1. Mustafa’dan sonra, çocuksuz padişahların da ikin­cisidir. 18. yüzyılda bu sayı, 1. Mahmud’un, 3. Osman’ın, 3. Selim’in eklenmesiyle beşe, ölü­münden sonra doğan kızı sa­yılmazsa 4. Mustafa ile altıya çıkar. Orduyla Davutpaşa sahrasında olan ve cülusta bulun­mayan sadrazam Siyavuş Paşa ve Kapıkulu ordusunun ertesi gün İstanbul’a gelişinde “alây-ı azîm” düzenlenir. Sadrazam, âdet gereği sarayın Bâbüssaade denen kapısı önünde padişahın ayağını öperek Sancak-ı Şerif’i teslim eder. Bu, dünyadan bi-ha­ber 2. Süleyman için ikinci bir biat olur.

    İzleyen günlerde yeniçe­rilerle diğer kapıkullarının Et Meydanı ve At Meydanı’ndaki eylemleri, vezir ve zengin konak­larının yağmalanması bir ayak­lanmaya dönüşmeden 22 Ka­sım’da cülus bahşişi dağıtılarak önlenmiştir. Emekliler ve ser­hat askerleriyle sayıları 38.130 olan kapıkullarından 32.263’üne 3.905 kese cülus akçesi dağıtı­lır. Cebeci, Topçu, Top Arabacı, Silahtar bölükleri de katılınca miktar 4.557 keseye çıkar. Bu­nun 1.256 kesesi Enderun hazi­nesinden karşılanır. Kalanı için ise, Mısır gelirinden ve sarayda­ki değerli gümüş evani, iç hazi­nedeki kılıç ve gaddarelerin altın gümüş kabzaları, Has Ahır’daki rahtların yine altın gümüş işle­meleri eritilip sikke darbı için darphaneye gönderilir. Bunlar yetmeyince İstanbul zengin­lerinden imdadiye adıyla vergi alınması kararlaştırılır. Zorbala­rın para tahsildarı olacağından korkan kimi zenginler İstanbul’u terketmişlerdir..

    image-80
    Edirne Sarayı 2. Süleyman’ın yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği Edirne Sarayı’ndan bugün geriye kalanlar arasında giriş kapısı (solda) da vardır.

    2. Süleyman Eyüp Sultan Camii’ne gidip Şeyhülislam Deb­bağzâde Süleyman Efendi ile Yeniçeri ağası Mustafa Ağa’nın elinden kılıç kuşanması 1 Ara­lık’tadır. Ertesi gün Ayasofya’da ilk Cuma selamlığına çıktı. Yeni padişahın “mekr-i erbab-ı hevâ­dan muhafaza (saflığından ötürü kandırılmaması) için Süleyma­niye camii vaizi, “muallim-i sul­tanî” atanır ve her gün huzura çıkması için uyarılır. Zira 2. Sü­leyman, dünya ve devlet bilgi­sinden yoksundu; hapisteki 40 yılını çocukluk masumiyetiyle geçirmişti!

    İstanbullular yeniçerilerin estirdiği terörden, çarşı-pazar yağmalamalarından yılgın, Sad­razam Siyavuş Paşa da sorun­ları çözmekte yetersizdi. Bahşiş ve ulufe alamayan üç bin Cebeci Aralık ayının ilk günlerinde At Meydanı’nda toplandı. Defter çalığı iki bin Yeniçeri de İstan­bul’a gelip ayaklanmacılara katıl­dı. Soygun ve saldırılar günbe­gün arttı. İşsizler, serseriler mey­danı doldurdu. Çarşılar kapandı. Ayaklanmacılar kepenkleri sö­kerek dükkânları yağmaladılar. Bunları yönlendiren defterdar tutuklandı. Toplanabilen imda­diye akçesi talebi karşılamadı­ğından, alacaklı askerlere pen­çeli (imzalı) divan defterleri ve­rildi. Bu, bir bakıma “zenginleri soyabilirsiniz” belgesiydi.

    Sadaret kaymakamı Köprü­lü Fazıl Mustafa Paşa, sadrazam Siyavuş Paşa’ya asilerin tepe­lenmesi için önerilerde bulunur ama âsi önderleri Köprülü Pa­şa’nın Seddülbahir muhafızlığı ile İstanbul’dan uzaklaşmasını sağlamışlardır. Debbağzâde’nin yerine de Feyzullah Efendi şey­hülislâm olarak atandı. Ayaklan­macıların elebaşısı Fetvacı Hü­seyin Efendi’nin öldürülmesine karşılık, ayaklanmacılar da ye­niçeri ağası Harputlu Ali Ağa’yı kılıç üşürüp öldürürler.

    1 Mart 1688’de At Meydanı mahşer yerine döndü. Asiler pa­şa konaklarını kuşattılar, sada­ret mührünü zorla aldık­ları Siyavuş Paşa’yı öl­dürerek İbrahimpaşa Sarayı’nı yağmala­dılar. Bu sarayın harem dairesine girenler ‘gazâ malımız’ di­yerek cari­yeleri de sırtlayıp götürdüler. Hamam kurşunlarını pencere demirle­rini söktüler. Gün ışıyınca çarşı yağmasına daldılar.

    2. Süleyman’ın 2 Mart’ta sadrazam vekili atadığı Nişancı İsmail Paşa olayları önleyemedi. Sonunda dükkânları yağmala­nanlar, başlarında yağlıkçılardan bir esnaf, ellerine bıçaklar, tüfek­ler, sopalar alarak harekete geçti. Âsilerin elebaşıları birer ikişer linç edildi. Halk geceyi saray av­lularında geçirdi. Ertesi sabah bir zorba kıyımı yaşandı ve dört aydır süregelen eylemler sona erdi. Padişah 22 Nisan’da İsmail Paşa’yı asaleten sadrazam atadı.

    İstanbul’da yaşanan olay­lar sırasında Venedikliler Attik Yarımadası’nı ve Mora’yı işgale başlarken Avusturya kuvvetleri de Eğri’yi, Bosna’yı işgal etmişti. Bu nedenle seferberlik ilan edil­di ama hazine darlığı cephelere asker gönderilmesine engeldi. Bir kez daha hazineden değerli öteberiler darphaneye gönderil­di. O arada 2. Süleyman da bir hükümdarlık gösterisinde bu­lunmak için on gün önce atadığı İsmail Paşa’yı azledip sadaret mührünü Bekri Mustafa Paşa’ya verdi.

    Oradan şuradan toplanacak gümüş ve altınla hazine gereksi­niminin karşılanamayacağı an­laşılınca para ayarının düşürül­mesi yoluna gidildi. 1 okka halis bakırdan 800 mangır kesilmesi, 2 mangırın 1 gümüş akçe değe­rinde sayılması karara bağlandı. Bir de mangır darphanesi kurul­du. Hamr (içki) yasağı askıya alı­nıp yüksek vergilerle meyhane­lere ruhsat, içki satışına da izin verilmesi kararlaştırıldı. Hamr Emaneti (içki vergisi yüklenici­liği) kuruldu. Satışı yasak olan duhanın da (tütün) 1 okkasına 8 akçe vergi konarak satışı serbest bırakıldı. Vakıf gelirlerine vergi, zenginlere asker için iaşe bedeli öngörüldü.

    image-81
    Süleymaniye’ye defnedildi 1691 yılında Haziran başında Macaristan seferine çıkacak orduya moral olması amacıyla ağır hastalığına rağmen yola çıkan padişah, 22 Haziran 1691 Cuma günü vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanuni Sultan Süleyman türbesine gömüldü.

    Sefere gidecek askerin mo­ralini yükseltmek, Kanunî Sü­leyman seferleri gibi bir hava estirmek için, 2. Süleyman’ın ordunun başında sefere çık­ması kararlaştırıldı. Padişah ve devlet erkânı 1688 Haziran’ın­da Edirne’ye hareket etti. Yaz, güz ve kış ayları Edirne’de sefer hazırlıklarıyla geçirildi. Sağlığı hayli bozulan 47 yaşındaki pa­dişah, Edirne Sarayı’nda annesi Dilâşub Valide ve harem ehli ile vedalaşıp 10 Nisan 1689’da En­gürüs (Macaristan) seferi için Edirne kırsalında otağa-ı hü­mayuna çıktı. Orduyla birlikte 9 Haziran’da hareket etti ama, Sofya konağından ileriye gide­medi. Bir süre orada, sonra Fili­be’ye dönerek otağda kaldı. Ara­da oyalayıcı fetih haberleriyle sevinip kendisinin de bir “Sü­leyman” olacağı umuduna ka­pılsa da ardarda bozgunlar, ordu mallarının ve mühimmatın düş­mana bırakılması, Avusturya kuvvetlerinin Vidin’i, Fethülis­lâm’ı, Üsküp’ü istila ettiği, Rus­lar’ın Kırım’a saldırdığı haber­leri karşısında acılara gömüldü. 5 Eylül 1689’da huzurundakile­re ağlayarak: “Bir sadık kulum yok ki ortalığın ahvalini doğru söyleye!” dedi. Ekim ayında Edirne’ye dönüldü. Son kez sadrazam deği­şikliğine giden padişah, 25 Ekim 1689’da Köprülü Fazıl Mustafa Paşa’yı sadrazam atadı. O arada, İstanbul ve Edirne’deki ulema­nın yobaz kesimi yaşanan yenil­gileri, haram olan içkinin satı­şına izin verilmesine bağladık­larından, 1690’ın ilk günlerinde yine içki yasağı konuldu.

    Dilâşub Valide Sultan, 3 Ocak 1690’da Edirne Sarayı’nda öldü. Cenazesi İstanbul’a gön­derilerek Kanunî Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan’ın türbesine gömüldü. 2. Süleyman, anne­sinin haremdeki valide sultan­lık yetkisini yüklediği Kethü­da Kadın’a, Sadrazam Köprülü Fazıl Mustafa Paşa muhalefeti­ne karşın has çiftlikler bağışladı. Devlet ileri gelenlerinin “iydiy­ye” (bayramlık) adı altında pa­dişaha hediyeler sunmasına da son verdi.

    Padişah ve devlet kadrosu­nun Edirne’de olması nedeniyle İstanbul’da soygunlar meydana gelmekte, kundaklama yangın­ları çıkmaktaydı. Bir yangında Eyüp Çarşısı kül oldu. 5 Hazi­randa fırtına çıktı. Dalgalar Bo­ğaziçi’ni, Haliç’i altüst etti, yalı­lar yıkıldı, birbirine çarpan tek­neler parçalandı, yüzlerce insan boğuldu. 11 Temmuz’daki “azim zelzele”de birçok yapı, yer yer kara surları ve Topkapı kesimi yıkıldı. Serdarlar Anadolu’daki ayaklanmaları bastırmaya çalı­şırken, Batı cephesinden de ye­nilgi haberleri geliyordu. Avus­turya ordusu da Erdel’e girmişti.

    Tahta çıkışının dördüncü yılında, Fazıl Mustafa Paşa’nın Vidin ve Niş’i istilâdan kurtar­dığı müjdesini alan 2. Süley­man bu sevinçle İstanbul’a dön­mek istediğinde kimi fesat ehli: “Sakın gitme, kardeşinizi de İs­tanbul’a götürüp tahttan indir­mişlerdi, sizi de indirirler” dedi­ler, ulemanın güvence vermesi üzerine 13 Kasım 1690’da İstan­bul’a hareket etti. Payitahtta büyük törenle karşılandı ama % 30 enflasyon yüzünden halk pe­rişandı. Tek avuntu, cepheden gelen düşmanın Tuna’nın öte yakasına atıldığı, Belgrad’ın geri alındığı haberi oldu.

    Sadrazam Fazıl Mustafa Pa­şa’nın İstanbul’a dönüşündeki zafer alayı görkemli oldu. Kendi­sini Davutpaşa Sarayı’nda kabul eden padişah, sırtındaki kürkü çıkartıp sadrazama giydirdi, be­lindeki murassa hançeri de hedi­ye etti: “Sana mükâfat vermeğe kadir değilim. Allah iki cihanda yüzünü ak etsin” dedi.

    O yılın ilkbaharında henüz 49 yaşındaki 2. Süleyman, is­tiska (hydropisie: vücutta su toplanması) rahatsızlığı giderek ağırlaştığından, sadrazam da cephede olduğundan, eğer ölür­se eski padişah 4. Mehmed’in ikinci kez tahta oturtulacağı dü­şündü. 2. Süleyman, eski padi­şah ve diğer kardeşleri Edirne’ye götürülmek üzere 13 Mayıs 1691 ve izleyen günlerde ivedilikle ve kafile kafile yola çıkartıldı. 4. Mehmed’e yandaşlık edenler de tutuklandı. Edirne yolculuğunda durumu daha da ağırlaşan ve vü­cudu şişen 2. Süleyman, 8 Hazi­ran’da Edirne Sarayı’na getirildi­ğinde komadaydı. 22/23 Haziran sabahı öldü. Saltanatı 3 yıl, 8 ay, 24 gündür. Aynı gün Edirne’de tah­ta oturan 2. Ahmed’in buyruğu üzerine cesedi buz kalıplarıyla tabuta yerleştirilip arabayla Si­livri’ye, oradan da kayığa alınıp denizden İstanbul’a getirilerek Kanunî Sultan Süleyman’ın tür­besine gömüldü.

    2. SÜLEYMAN

    Tuğrası çiçekli ilk padişah

    Çağdaşı ve saray mensubu Silahdar Tarihi yazarı Fındıklılı Mehmed Ağa 2. Süleyman’ı şöyle betimlemiş: “Orta boylu, yassı bağırlı, değirmi çehreli, kara gözlü, doğan burunlu, kaba kır sakallı, güzel ve vakur görünüşlü, yumuşak huylu, sakin ve insaflıydı”. Beş vakit namazını kılarmış. Kırk yıl boyunca ilgiden, saygıdan uzak, harem ağaları ve cariyelerin ilgisiyle yetindiğinden dünya ahvalini öğrenememişti. Hare­ketsizlikten enerjisi tükenmiş, yönetim bilgisinden de yoksundu. Çocukluğunda Tokatlı Ahmet Efendi’den hat dersleri aldığın­dan yazısı işlek ve güzelmiş. Tuğrasının yanına adını yazdır­mayıp çiçek motifi koydurtan ilk padişahtır. Olasılıkla uzun hapis (kafes) yaşamından kaynakla­nan veya hareme özel usullerle kısırlaştırıldığından çocuğu yoktu. Hasekileri: Hadice, Behzâd, İvaz, Süğlün, Şehsuvar, Zeynep kadınlardır.

    image-75
  • TARİHİN ARABASI VAR!

    Bugün görenlerin otomobil diye nitelemekte zorlanacağı ilk buharlı aracın üretilmesinin üzerinden henüz 250 yıl bile geçmiş değil. Modern otomobillerin atası sayılabilecek ilk benzinli araç Benz Patent Motorwagen ise bundan sadece 131 sene önce, 1886 yılında Karl Benz tarafından üretilmişti. Bununla birlikte, pek az icat tarihin akışını otomobil kadar etkilemiştir. Otomobil, yalnızca teknoloji tarihinde değil; askeri ve sosyal tarih, iktisat ve sanat tarihi alanlarında da silinmez izler bırakmıştır. Modern insanın kişisel tarihi ise, otomobille birlikte hayatımıza giren sözcükler, kavramlar, hikayeler ve anılarla bezenmiş, zenginleşmiştir. Enis Batur’dan otomobil merkezli bir kişisel tarih denemesi…

    AUTO: Teknoloji Devrimini yaratan­lar, buna maruz kalanlara bir de dilleriyle yüklenmekten geri kalmamışlardır: Kav­ramları, kelimeleri, hatta örnekleriyle: Bunlardan biri “tele”yse bir ikincisi “au­to” olmuştur, bize kalan onu fonetik aya­rıyla benimsemekti, öyle yaptık: Oto bir aile kurmakta gecikmedi, hayatımıza çö­reklendi — ondandır “araba” varken “oto­mobil”i bağrımıza bastık, bir yüzyılı aşkın bir süredir sokaklarımızda, caddelerimiz­de anayollarımızda fırdönüyor.

    BAGAJ: Stepnesi, krikosu, çekme halatı, fosforlu park levhası, sağlık çantası, ben­zeri aksesuvarlarıyla bir bakıma otomo­bilin kozmik odasıdır bagaj. Arkada, pek ender önde, kapalıyken safkan karanlık ve sessiz, taşır: Çantalar, bavullar, irili ufak­lı paketlerde şöförün işine bağlı olarak “mal”, bazan bir ceset (Aldo Moro), bazan bir canlı için kapağı nefes alsın diye yolda aralık bırakılmış (Kırmızı Çember filmin­de Delon kaçak Volonte’yi polis çembe­rinden öyle geçirir), kiminde unutulmuş bir uçurtma, kiminde balıkçı takımı.

    Kızıl Tugaylar tarafından kaçırılan İtalya başbakanı Aldo Moro’nun cesedinin bir Renault’nun BAGAJında bulunma anı. Fotoğrafı çeken 22 yaşındaki Gianni Giansanti dünyaca ünlü olmuştu, 1978.

    CANAVAR: Tarih boyunca, farklı coğraf­yalarda, kültürlerde kendisine geniş yer açmıştır canavarlar kataloğu: Kar adam Yeti’den göl canavarlarına, ejderlerden heyulalara binbir maddeye çağdaş bir katkı olarak geldi katıldı Trafik Canava­rı, gün geldi duyurulara ve panolara sözde “yüz”ü bile nakşedildi ya, onu aslında ni­cedir tanıyorduk: Trafik sıkıştığında yan­daki aracın, aktığında arkamızdan ya da yanımızdan denetimsiz bir hızla yaklaşan araçların direksiyonunda oturan ve tıpa­tıp aynada bize benzeyen kişiydi.

    ÇEKİCİ: Duruma göre yardımcı meleğin, mundar bir elçinin, hattâ azrailin şoförü­nün kimliğini taşıyan birinin kullandığı, çeken ve kaldırıp sırtlayan, her hâlükârda götüren bir meta-taşıt. Bozulmuş ve trafi­ği tıkamış, yanlış park edilmiş ya da park ücreti ödenmemiş, kaza geçirip ortayerde parçaları dağılarak kalakalmış yarı hurda halindeki araçları üstüne vinciyle kaldı­rır, zincirle halatla bağlayıp peşisıra ‘ceza sahası’na nakleder. Genellikle arkasından saydırıldığına tanık olunur, hayırla yâde­dilmez.

    ABD’li Holmes firmasının bugün ancak müzelerde görülebilen dıştan takma ilk ÇEKİCİsi ‘model 485’, adını fiyatından alıyordu. Ticari kartpostal, 1913.

    DİKİZ: “Önüne bak(sana)!” demeye alış­mış dilimiz, oysa şöförün bir de arkasına bakması beklenir. Biri içeride ortada, iki­si dışarıda yanlarda aynalar sağlar çevre kontrolünü. Dikiz aynası tuhafın tuha­fı seçim olmuş ama: Otomobilinin içini çok sayıda aynayla donatmış, yarı Narsist yarı dikizci şöförler azınlıkta kalan per­vers’lerdir, araç aynaları düpedüz işlev­seldir: Şerit değiştirirken, park yerine girerken çıkarken, arkadan yaklaşanı kol­larken bir göz öne ayarlıysa, ötekisi ucuy­la aynadan okur — her iyi şöför biraz şaşı olmayı bilmelidir.

    EHLİYET: İnsanlara araç kullanma eh­liyeti vermezden önce ‘insan gibi’ davra­nıp davranmadığını ölçmek gerekirdi; gel­gelelim sınav soruları da, uygulaması da bunu hesaba katmadığı için her yıl sayısız kurban alır trafik. Yaklaşık on yıl ehliyet­siz, yurtiçinde ve yurtdışında araba kul­landıktan sonra, enikonu deneyimli olma­ma karşın ilk seferinde sınavı veremedim. Buna karşılık, düpedüz sıfır deneyimli anneme bir tanıdık torpiliyle hemen eh­liyet verilmişti — o gün bugün ehliyet­sizlerin çoğunun ehliyet sahibi olduğuna inanırım.

    Dünyanın ilk süperotomobili Lamborghini Miura, 1966 Cenevre Otomobil Fuarı’nda sergilenmiş ve FİYAKAsıyla akılları baştan almıştı. Prototipin henüz bir motoru yoktu.

    FİYAKA: Eski otomobiller gerçekten fiya­kalıydı: Chrysler, Oldsmobile, Buick, Bent­ley… müthiş yakışıklı küheylânlar arasında başı çekiyordu. Bugünün fiyakalıları, Lam­borghini’den Maserati’ye bir yelpaze oluş­turuyor ya, onlarda asıl fiyaka direksiyonla­rına oturanlarına ait gibi geliyor bana. Kime caka satıyorlar? Hem karşıcinse, hem hem­cinslerine, farklı duygusal büyüklenmeler­le. Bir çoğu “at hırsızları”nın çocukları, to­runlarıdır, bakılsa. Fiyakalarından geçilmi­yor ama, işin aslı, istisnalar kuralı bozmaz, kafaları ve ruhları tamtakır onların.

    GAZ: Gaz vermek dilimizde eğretilemeye dönüşmüş, oysa otomobil kullanırken düz anlamındadır: Hızı gaz pedalıyla ayarlarız. ‘Gazkesmez’ tabir edilen şöförler vardır, yolda hep önlerindeki araçlara aşırı sokul­mayı severler. Profesyoneller gaza basma­nın her an para harcamak anlamına geldi­ğini düşünür, tehlikeli olmasına karşın, yo­kuş aşağı inerken vitesi boşa alır, pedaldan ayağı çekerler. Kelime beni ürkütür: Zyclo­ne B öncesi Yahudileri kamyonların kapak kasasına doldururlar, egzosa bağlı borudan şöför içeridekileri gaza boğardı.

    Naziler, 2. Dünya Savaşı’nda kapalı kasasındaki mahkumları egzos GAZıyla öldüren gezici gaz odaları ‘gaswagen’leri Yahudileri topluca yok etmek için kullandılar.

    HURDALIK: Genel görünümüyle otomobil mezarlığı içkarartıcı, izbe bir yığındır; bundan ibaret olmadığını işin içini bilenlere sormalı: Piyasada çoktan parçaları dolaşımdan kalkmış eski model otomobil sahibi çözüm yolunu orada bulur. Bir aksesuvar cennetidir. Koleksiyoncu­lar ikidebir uğrar, eşinirler. Bir dönem, sanat­çıların da ilgisini çekmiştir: Heykeltraş César, yeni arabaları preslemeden önce hurdalarla ça­lışmıştı. Bundan da öte, kulak vermeyi bilene anlatacağı çoktur otomobil mezarlığının: Bütün hurdaların geçmişleri acılı tatlılı anılarla dolar taşar.

    IŞIKLAR: Renk tarihçileri her renge biçilen rolleri, tarihlerine yayılmış anlam tabakaları­nı, taşıdıkları simgesel boyutları enine boyu­na didiklediler. Renk sözlükleri hazırlandı, bü­tün renklere ilişkin deyimler toplandı, ressam paletleri sergilendi, günlük yaşama kılavuzluk eden renk katalogları dolaşıyor ortalıkta. Trafik ışıkları üç renk üzerinden uluslararası bir dil kurmuştur. “Geç!”in karşılığı yeşil, “dur ve bek­le!”nin karşılığı (No Pasaran) kırmızı, geriye bir tek kararsızlığa teslim sarı kalıyor: Yavaşla mı, hızlan mı, kimbilir.

    HURDALIKlara boşuna otomobil mezarlığı denilmiyor. 1950’lerde doğmuş bir ‘Amerikan’ parça parça eksilerek hiçlikte kaybolmayı bekliyor.

    İHTİYAÇ MOLASI: Uzun yol seferleri çok geçmeden bir tür ara turizm sektörü yarattı: Şöförlerin de, yolcuların da kısalı uzunlu mola verme istekleri doğrultusunda, özellikle ana­yollar üzerinde ücretli-ücretsiz konaklama, ihtiyaç giderme bölgelerinden sapaklar üredi. ‘Yol Filimleri’nde başrole değilse yanrole çıktı­lar. Buradan, edebiyat alanına bir başyapıt gel­di: Cortazar ve eşi Carole Dunlop, ‘astronot’tan mülhem Evren Yolun Autonotları kitapları­nı, Paris-Marsilya arası yalnızca ücretsiz mola alanlarında kalarak yazdılar, yolculukları bo­yunca tek ziyaretçileriyse Türk yazarı Osman Necmi Gürmen olmuştu.

    Yazar Julio Cortazar, Paris-Marsilya yolunda bir İHTİYAÇ MOLASInda.

    JİPİES diye sözediyor ondan bizimkiler: Kısal­tılmış hali GPS olan aracın açılmış hali Global Positioning System: Küresel Konumlama Siste­mi — bana kalsa Akıllı Yerlem Aygıtı olarak vaf­tiz ederdim. Sıkışık trafikte, uzun yolda gerçek­ten de olağanüstü bir yardımcı sürücüler için. Kestirme güzergâhı, tıkanıklık süresini bir çırpı­da sıralıyor. İnatçı biraz: Uyarılarını hesaba kat­madığınızda sinirlenebiliyor. Duyarsız da: Tünel korkunuza kayıtsız kalıyor. Sinemada şimdiden önemli yan roller kaptığına tanık oluyoruz. Uy­gar ülkelerde araçların zorunlu organı artık.

    Günümüz otomobillerinin vazgeçilmez aksesuarları GPS’ler, araçlara 90’lı yıllarda girmişti. İlk ticari navigasyon sistemi Honda Electro Gyro-Cator ise piyasaya 1981’de çıkmıştı. Cihazın adı ülkemizde çoğunlukla JİPİES (ci-piis) şeklinde söyleniyor.

    KORNA: (ya da klakson) Otomobilin en hırçın, vurdumduymaz, antipatik organı. Hele, şehir­lerde sözde kullanımı yasak havalı kornalar! Metropollere kimbilir toplam kaç desibel gü­cünde bir patırtı yüklemesi yapar patavatsız sü­rücüler: Hastane, okul yakınıymış, geceyarısı ya da sabahın er saatıymış aldırmaksızın elleri sa­bırsızlıkla kornalarına gider ve bazan neredey­se oraya yapışıp kalır. Ülkemizde en kısa zaman biriminin, trafik lâmbasının yeşile geçmesiyle arkamızdaki otomobilden korna uyarısı gelişi arasında olduğu bilinir.

    LASTİK: Tekerleğin giysisi. Geçmişte kolay patlar, parçalanır, kazaları tetiklerdi; şimdi zor patlıyor, ıslak yolda kaymıyor. Nobel Fizik ödü­lü sahibi Le Gennes, ördek tüylerinin su geçir­mez özellikleri üzerinde çalışmalarının direnç­li lastiklerin üretimini sağladığını söylemişti. Krikoyla yanyana bagaj zeminine gömülü yedek lastik önemli ve olmazsa olmaz bir parça, eski modellerde kabartma şık kutuları olurdu. Las­tik emekliye ayrıldığında da işe yarar: Onun­la yüzenleri biliriz. Anarşist bir yanı olur: Grev yapanlar barikat kurarlar yüzlercesiyle, an gelir topunu yakarlar: O ne kokulu dumandır!

    Otomobil LASTİKleri, başından beri sokak protestocularının favori barikat malzemelerinden olmuştur. Tayland’daki ‘Kırmızı Gömlekliler’ (Red Shirts) gösterileri sırasında bir protestocu lastik-barikatın arkasında saklanıyor, Bangkok, 2010.

    MAKAM ARABASI: Birden, yüklendiği yan işaretler (özel plakadan flamaya) aracılığıyla otomobilin markasını arka plana iter. Oradan, Devlet, kendi hiyerarşik merdivenini, sembo­lizmini, kudretinin elçisini ya da gölgesini sı­radan yurttaşa gösterir. Özel kuruluşlarda da, Devlet ile eşdeğerde olmasa bile, makam aracı kendini hissettirir. Şöförlerde, Cemal Süre­ya’ya özenerek söylersek, bir mareşal edâsı sezilir. Makam sahibinin koruması, yaveri iş­başındadır. Kimi makam arabaları üstü açık kullanılır özel durumlarda ya, Dallas’ta Ken­nedy’den bu yana giderek bu yaklaşımdan çe­kinilir olmuştur.

    NİKELAJ: Eşittir makyajdı. ‘Yayla’ tabir edilen eski Amerikan arabaları âmiyane deyişle ‘kız gibi’ süslenirdi yapım aşamasında. Gelenekleri­ni sürdüren Rolls Royce, Bentley, Cadillac gibi markalar için o parlak süslemeler hâlâ âlameti farikadır. Zamanla, ‘halk tipi’ otomobiller, ma­liyet yükü nedeniyle nikelajı devredışı bıraktı, yerini yükte ve pahada hafif, anonim ve sıradan süsler aldı. Buna karşılık, dudak uçuklatıcı fi­yatlarını doğrularcasına, spor araba üretimin­de yerini korumayı bildi nikelaj — afra tafranın asıl geçer akça olduğu şu dünyada.

    1967 model bir klasik, Cadillac Deville Convertible. Ön ızgara, tampon ve farların harika NİKELAJı, ateş kırmızısı otomobilin havasına hava katıyor.

    OYUNCAK OTOMOBİL: Başlangıçta çocuk­lar düşünülerek üretilmeye başlanan oyuncak otomobillerin, neden sonra büyümüş çocuk yanı kalmış olanların da bir o kadar ilgisini çektiğinin anlaşılması bir koleksiyoncu ordusu yaratmakta gecikmedi: Minyatür otomobiller beş kıtada “has­ta”larını yaratacaktı. Küçüğün oyuncağı otomo­bili andırsa yeter, kaldı ki can yakmasın hedefiyle yumuşak maddeler seçilir yapımında. Büyüğün ki öyle mi? Mikro modelin tıpatıp aynı olması özgün modelle esastır, hiçbir ayrıntı unutulmamalı, her markanın her yıl ürettiği modelin karşılığı olmalı­dır. Dünya içinde birbaşına, başlıbaşına dünyada.

    ÖN: Otomobilin öncamı hayatımıza ilk ekran ola­rak girmişti; televizyonunkinden çok önce. On­dandır, çocuğun ilk düşlerinden biri şöför yanına oturmasına izin verileceği yaşa gelmekti. Pek az kadının ehliyet sahibi olduğu dönemlerde otomo­bilin ön tarafı eril bir coğrafyaydı. Sürücü, direk­siyonun başında, göstergelerin karşısında, ayak­ları bir pedaldan ötekine, eli vites kolunda, sanki hükümdardı. O düzen bozulalı çok oldu. Airbag türü yepyeni donanımlar girdi işin içine. Otoma­tik vites elin ayağın yükünü hafifletti. Gene de ön­camın açtığı büyülü ekranın niteliği değişmedi.

    İngiliz firması Mathbox’ın ürettiği Vauxhall Cresta modeli bir OYUNCAK OTOMOBİL. Müzayede parçası oyuncağın kutulu ve iki renkli oluşu değerini artırıyor.

    PARK: Ehliyet sınavının pratikte zorlu aşaması otomobili park etmekti, şimdiki otomobiller ‘akıl­lı’, bir komut düğmesine basıldığında kendi başla­rına bu işi yapabiliyorlar, özellikle kadın sürücü­leri -nedense- zorlayan bu işlemin zorluğu tarihe karışmak üzere. Ama park yeri sıkıntısı doruğa çıkmış durumda. Ana caddelerimizde pervasızla­rın çift sıra park yapmaları nedeniyle yolu kulla­nanlar cinnet geçiriyor. Biribirinden çirkin kapalı otoparklar tıkabasa dolu. Uygar dünyada hayır, bizde hâlâ her sokağın değnekçisi ali kıran baş ke­sen. Park Yapılmaz levhâsına gelince: Ona gülüp geçiyor herkes.

    1957 model klasik Pontiac Star Chief Convertible’ın sürücüsünü ayrıcalıklı hissettirecek biçimde tasarlanmış ÖN paneli.

    RADYO: Başkalarını bilemem, radyosuz bir oto­mobil benim gözümde yarıyarıya kötürüm bir araçtır. Yalnızca ‘yol durumu’ üzerine yayın yapan radyoları düşünerek söylemiyorum bunu, çok da­ha fazlası: Haberdi, naklen maçtı, mavraydı oyalar bunalmış sürücüyü. ‘Ruhun gıdası’ bir başka ev­rene taşır onu: Meşrebine göre Neşat Ertaş, Mü­nir Nureddin, Amy Winehouse ya da Paolo Conte uçurur. Gün geldi kasetçalar, CDçalar eklemlendi araba radyosuna, dehşet hoparlör düzenekleriyle: Yanımızdan geçen kimi araçlar mübarek seyyar diskotekler gibi.

    SİNYAL: dilimize yapışmış. Tıpkı şanzıman, debriyaj, far, stop lâmbası, egzos, karbüratör, batarya, römork, tıpkı kamyon, kamyonet, mi­nibüs, otobüs gibi. Gündelik dilimizin de, yazı dilimizin de teknolojik araçlar üzerinden is­tilâya uğramasından kaç yurttaş acı çekiyor­dur? İçimdeki münafık sersem gerekçeler arar bazan: Bundan mı acaba, pek çok sürücü “sin­yal” vermeyi unutuyor, umursamıyor ülkemde? Bundan mı “stop” lâmbaları sönük ya da kırık? Bundan mı hem kendisinin, hem karşısındaki­nin ve arkasındakinin yaşam hakkına kayıtsız?

    1960 yapıımı Şoför Nebahat filmi ilgi görünce, izleyen yıllarda iki devam filmi çekildi. Başrol oyuncusu Sezer Sezin, bunların ilki olan ŞOFÖR NEBAHAT ve Kızı’nda (1964) ağzında sigara, direksiyon başında.

    ŞOFÖR NEBAHAT: Sezer Sezin’in canlandır­dığı karakteri yalnızca yönetmen Erksan’a de­ğil, senaryodaki payları nedeniyle Attilâ İlhan ve Atıf Yılmaz’a da borçluyuz: 1960, bir dö­nemeç tarih. Şoför Nebahat, toplumdaki er­kek-kadın ilişkisinin tahteravallisini sallayan bir tipleme kalkışımıdır: “Rol”ünü tersyüz et­mekte kararlı, naif bile olsa feminist tınılı, har­bî bir kahraman portresi. Bugün ehliyetli kadın nüfusu artmışsa katkısı küçümsenemez. Gelge­lelim, hâlâ taksilerde ve toplu taşıma araçların­da kadın sürücü istemiyor toplumumuz — onlar Batıda yaşıyorlar.

    TAKSİ: Sinema otomobili her vakit çok sevdi: Bir tür kardeşlik ilişkisi göze çarpar aralarında, öyle ki, niyetlenilse sayısız filme dayanan bir toplu gösteri kolayca yapılabilir. Orada, merkez konumdaki yapımlardan biri Scorcese’nin kült filmi “Taksi Şöförü” olacaktır kuşkusuz. Bu arı­zalı kişilik bir tek New York’un mu kurbanıydı, hayır, her metropolden kendi yerli nüansları­nı cemeden De Niro’lar fışkırmakta gecikme­di: Eril, sert, şâkülden inhirafa yatkın o adam­lardan ürktük. Taksisi barut fıçısına dönüşmüş cengâver şövalyelerin dikiz aynasına yansıyan bakışlarından bir usturanın ışığı geçiyor.

    1975 yapımı Martin Scorcese filmi Taxi Driver’da (Taksi Şoförü) Robert de Nero, New Yorklu takıntılı TAKSİ sürücüsü Travis Bickle karakterine unutulmaz bir performansla hayat vermişti.

    U DÖNÜŞ: Düz anlamıyla güzergâhı tersine çe­virme işlemini simgeleyen bu seçim ya ani bir karar değişikliğine, ya da öncesinde yapılmış bir yanlışı düzeltme girişimine bağlı olarak ger­çekleşir. Dikkatle yapılıyorsa neyse, sık sık en tehlikeli ataklardan birine dönüşür yolda. Düz anlamının ötesinde, hayatın pek çok aşamasın­da kişilerin U dönüşü yaptıklarını gözlemleriz: Siyasal bağlamda, toplumsal duruş ekseninde oldukça enderdir haklılığı o sert yön değişikliği­nin: Genelde rüzgârın estiği yöne uyum sağla­ma amacıyla başvurulan bir konum tazeleme­dir.

    ÜST GEÇİT: Büyük şehirlerde araç sayısının önlenemez yükselişinin yarattığı bir dolu yaşa­mı kısıtlayıcı ve kısırlaştırıcı etkileri arasında yayaların sıkış(tırıl)ması olgusu başta geliyor. Yaya bölgelerinin azlığı, kaldırımların daralma­sı ve istilâya uğraması piyadeyi çaresiz bırakı­yor, keşmekeşin hüküm sürdüğü ülkelerde. Üst ve alt geçitler geniş caddelerin sözde kurtarıcı koridorları — ama yaşlılar, özürlüler, küçük ço­cuklar için cendere dik, sonsuz basamaklı mer­divenleri. Sıradan olaylar sütununda çökenle­rin, yıkılanların, yüksek araçların hışmına uğ­rayanların haberleri kol geziyor.

    Birçok kaynakta Şirket-i Hayriye yöneticisi Hüseyin Hâki Efendi tarafından tasarlandığı ve dünyanın ilk arabalı VAPURu olduğu belirtilen Suhulet, 1872 yılında Kabataş-Üsküdar hattında sefere konmuştu.

    VAPUR: Bir ara denizde yüzebilen otomobiller üretilmişti, çarçabuk vazgeçildi bereket, yoksa lodos sersemi İstanbul’da kısa sürede bir deni­zaltı oto mezarlığı oluşabilirdi. Arabalı vapur benim açımdan özel anlam taşıyor: Mucidi ol­duğu da yazıyor kaynaklarda (ki sanmıyorum), şehre ilk örneklerini getiren Şirketi Hayriye yöneticisi Hüseyin Hâki Efendi babamın bü­yükbabası. Feribotlardan birine adı verilmişti, dolaşımdan kalktığında adı sanı unutuluverdi. Arabalı vapurlar artık yaygın, ama en çok İstan­bul’un siluetine yakışıyor tombul gövdeleri.

    YAZI: Yeni sinemadaki kadar geniş olmasa da, otomobil dünya edebiyatında kendisine derin bir tabaka açmayı bilmiştir. Bizim edebiyat ta­rihimizde de: Araba Sevdası’ndan Erhan Be­ner’in Arabalarım’ına. Gelgelelim, konu ‘yazı’a geldiğinde asıl ilginç ilişki oto üstü örnekler­den devşirilebilir. Kökü atlı araba süslemecili­ğine inen bir geleneğin ucundan başlar kaporta ve cam üzerine kakılan slogansı sözler, deyişler. Sürücü, onlarla kimi tercihlerini vurgular, ai­diyet işaretleri verir, mesaj iletir: “Beni boşuna izlemeyin, zaten kaybolmuş durumdayım”, şe­hirde seyyar bir mizah dergisinin varlığının ka­nıtı bir ironik çıkış.

    Z: Dikkat, Kaygan zemin. Bu evrensel işaret pa­nosu, sürücülerin yazgısını etkileyen unsurlar­dan birinin iklim ve mevsim koşulları olduğunun göstergesi. Acemi sürücü panoyu görür görmez frene basar ve kayak mevsimini açar; deneyimli sürücü o an vites küçülterek önlemini alır. Ka­yan araç karşıdan gelen açısından tam anlamıy­la kötü piyangodur. Öte yandan kaygan zemin bir tek yolda çıkmaz insanın karşısına, iş hayatında ve özel hayatında pek sık o tuzağa, mayınlı ara­ziye denk gelir: İşin kötüsü yol kenarında uyarı levhâsı vardır da, hayat da yoktur.

    Karayollarımızda, arka camlarında “araçüstü mizahı”ın seçkin örneklerini sergileyen YAZIlarla trafikte dolaşan otomobillere oldukça sık rastlanıyor.
  • ‘Fedakârlık yaptık’ değil, ‘Mehmetçikler bitmez’ diyoruz ve sadece biraz saygı istiyoruz

    Unut-Mayın kitabının yazarı ve Güneydoğu gazisi Koray Gürbüz, ilk elden tanıklıkları aktardığı kitabını ve gazilerin gündelik gerçeğini anlattı.

    KORAY GÜRBÜZ

    Dünyanın tartışmasız en saf ve en cesur as­kerlerini, “vatan top­rağına can eken” Mehmetçik­leri bir kitapla anlatma iddi­asında değilim. Ben sadece tarih yazan, vatanını ve mil­letini canıyla, kanıyla, bü­tün varlığıyla savunan yurdun dört bir yanındaki Mehmet­çiklerin bir kısmının hikâyele­rini Türk milletine aktarmak için aracılık ettim.

    Unut-mayın adını taşıyan ve 19 Eylül Gaziler Günü iti­bariyle çıkan kitabımda Tür­kiye Cumhuriyeti’ni yıkmak isteyenlerin maşası olan kuk­la PKK’yla yaklaşık 40 yıldır canlarını ortaya koyarak mü­cadele edenlerin, yani kahra­man gazilerimizin gerçek hi­kayelerine yer verdim.

    “Çatışmada beş asker de yaralandı” diye duyduğumuz haberlerin aslında “Beş ev­lat; kolunu, gözünü, bacağını, dalağını, böbreğini, gençliği­ni kaybetti” demek olduğunu yazmaya çalıştım. Analarının kına yakıp asker eylediği ku­zuların, vatan savunmasında nasıl aslanlaştıklarını anlat­tım. Patlayan mayınların alıp götürdüğü organları, gürleyen bombalar altında silah arka­daşına uzanan elleri, gözler ufuk çizgisindeyken yürekleri ana-baba sevgisiyle ısınanla­rı kendi ağızlarından kaleme aldım. Fakat vatan için tüm hayatlarını feda eden kahra­manların kırık kalplerine de şahit oldum. İş bilmez siyaset­çilerin ve bayrak uğruna bedel ödemenin anlamını bilmeyen­lerin sebep oldukları acıları da anlatmaya çalıştım.

    Yollardaki mayınlar Askerin intikal kabiliyetini engellemek amacıyla PKK’nın karayollarına mayın döşemesi, Güneydoğu’da sıklıkla karşılaşılan görüntülerdi.

    Gencecik vatan evlatla­rının Türk milleti için han­gi şartlarda mücadele ettik­lerini ve gazi olduktan sonra neler yaşadıklarını, kalpleri­nin nasıl kırıldığını göstermek istedim. Yıllardır aynı sorun­ları yaşayan, aynı hayalkırık­lıklarını hisseden ve birbirle­ri dışında dertleşecek kimse­yi bulamayan gazilerin “biz de varız!” çığlığı bu kitap. Tabii hemen her gün izlediğimiz haber bültenlerinin de etkisi var bu kitabın yazımında. Zi­ra spikerlerin kullandıkları dil bile toplumun gazilik konu­sunda yeterince bilgi sahibi olmadığını gösteriyor. “Yara­landı” deyince halkımız bunu küçük bir kesik ya da kırık gibi algılıyor. Oysa bahsettiğimiz yaralanmalar kolların kopma­sı, bacakların parçalanması, gözlerin kör olması ya da ha­yat boyu hastanede yaşama­ya sebep olacak doku ve organ kayıpları demek. Aslında her bir “yaralandı” haberi sadece o Mehmetçiğin değil onunla be­raber tüm ailesinin ve sosyal çevresinin de etkilenmesi, de­ğişmesi anlamına geliyor. Biz gaziler, toplumun Mehmetçi­ğe olan tüm sevgisine rağmen gaziliğin anlamını yeterince kavrayamadığını düşündüğü­müz ve devleti yönetenlerin de “şehitlik ve gazilik” kavramla­rını topluma anlatmak için an­lamlı bir çabasının olmadığını gördüğümüz için “unutmayın” demek zorunda hissettik ken­dimizi.

    Kitap boyunca Karadağ­lar’ı, Beste Dereler’i, Dağlı­ca’yı, Tendürek’i ve sınırın öte yanını anlatırken; basılan ka­rakolları, patlayan mayınları, şehit düşen silah arkadaşları­mı yazarken sadece gerçekleri bilin istedim.

    Dağlarda nöbet tutan as­kerlerden birinin en büyük hayalinin “bir Anadol pikap alıp, yaşlı babasıyla kâğıt top­layıcılığı yapmak” olduğunu öğrenince gerçeği hiç değiş­tirmeden, olduğu gibi yazdım. Aylarca dağlarda yattığı için beyaz toprak bitlerini’ istila­sına uğrayan bir başka Meh­met’in çektiği çileyi bilin diye, ne anlattılarsa aynen naklet­tim. Hiçbir zaman şiirsel ola­yım, anlatımı güçlendireyim, kelimelerle oynayayım diye düşünmedim. Çünkü en büyük şiirselliğin kahraman Meh­metçiklerin saf ve temiz duy­guları olduğunu defalarca ya­şayarak gördüm.

    Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki, gazilerin ve şe­hit ailelerinin konuşmaktan en çok rahatsız olduğu konu “maddi haklar”dır. Zira hiçbir Mehmetçik “şehit olursam şu hakları verirler gazi olursam şu kadar maaş alırım” diyerek mücadele etmez. Her bir Meh­metçik sadece vatan ve millet uğruna hayatını ortaya koyar. Bu anlamda devletimiz ve mil­letimiz “size hiçbir maddi hak vermeyeceğiz” derse buna da itiraz etmeyiz. Ancak her mil­letin şehidine gösterdiği say­gı, gazisine gösterdiği ilgi aynı zamanda vatanının varlığına ve milletinin bekasına verdiği önemi de gösterir. Devletler ve milletler, şehitlerinin isimle­rini yollara, okullara vererek ya da gazilerine maaş bağla­yarak aslında onların “şah­si bir mücadele vermediğini”, tam aksine onların mücade­lesinin “millet için” olduğunu göstermiş olurlar. Bu anlamda “biz vatan uğruna fedakârlık yaptık” demek için değil, “bu topraklarda Mehmetçikler bit­mez” demek için yazdım bun­ları. Umarım ki tarihleri yır­tıp sonsuzluğa ulaşacak olan Mehmetçikleri bir nebze ol­sun sizlere anlatabilmişimdir.

    İnsanlar gazilerimizin iç dünyasını bilirlerse onlara na­sıl davranmaları gerektiğini de öğrenirler diye düşündük. Ne hissettikleri anlaşılırsa, en doğ­ru yaklaşım tarzı da belirlenir diye inandık. Kitapta vatanı­nı ve bayrağını, uğruna ölecek kadar sevenlerin verdiği hayat mücadelelerinden küçük kesit­ler var. Emin olun, Mehmetçik­lerimizin anlattıkları her anı­yı dinlerken, en az yaşandık­ları zamanki kadar derinden hissedilmiş, o günlerin acıları, coşkuları, korkuları, kaygıları, umutları ve sevinçleri yeniden ve yeniden yaşanmıştır. Kitabı, işte bu duyguların ağırlığını ve yüklediği sorumluluğu hisse­derek hazırladık.

    Gülabi Yiğit’e saygı

    Kitabın kapağında her ne ka­dar benim ismim yazsa da ben kitabın “ortak bir eser” oldu­ğuna inanıyorum. Bu yüzden bize destek olan ve yardımla­rını esirgemeyen şehit ailele­rine ve vatan için bedeninin bir parçasını verip gazi olan silah arkadaşlarıma, kardeşle­rime teşekkür ediyorum.

    Hiç kimse ödenen bunca bedeli gözardı ederek şehitliği ve gaziliği “sektör” olarak ta­nımlayamaz. Gündelik siyasi çıkarlar uğruna şehit aileleri ve gazilerle terör örgütü men­supları ve yandaşları “aynı kefeye” konulmamalıdır. Ya­kın geçmişte yaşadığımız gibi, devleti yönetenlerin “terörist­lerin itibarını” değil, Türk or­dusunun, şehit ailelerinin ve gazilerin itibarını düşünmesi gerekir. Aksi halde son Türk devletinin de son Türk yurdu­nun da Türk milletinin de ge­leceği karanlık olacaktır.

    Gülabi Yiğit, devletin ilgi­sizliği, umursamazlığı ve yaşa­dığı derin kalp kırıklığıyla 16 Mart 2017 tarihinde hakka yü­rüdü. Yani onu geri getirmek ve hakettiği saygıyı göstermek için elimizde imkân kalmadı! Bu yüzden en azından bundan sonrası için bir şeyler yapalım. “Toprak, uğruna ölen varsa vatandır!” diye inanıyorsak o halde toprağa düşenleri de on­larla beraber hayatlarını top­rağa gömen ailelerini de yalnız bırakmayın. Gülabi Yiğit’lerin kalplerinin kırılmasına izin vermeyin. Şehit ve gazi aile­lerinin yaptıkları fedakârlığın anlamını bir an olsun düşü­nün ve çekilen acıları “unut­mayın.” Emin olun onlar fazla bir şey istemiyorlar. Sadece “ilgi ve saygı görmek”, bir de unutulmamak istiyorlar. Hep­si bu kadar…

    Zor şartlarda görev


    Çetin arazi ve hava koşullarında 24 saat görev yapan askerler, kritik bölgelerde kontrolü sağlamak için olağanüstü çaba sarfettiler, sarfediyorlar.

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    ‘Barış süreci’nin bedeli çok ağır oldu

    Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, Türk ordusundaki en parlak kariyerlerden birine sahip. Kurmay Albaylığı döneminde Paris’te askerî ataşe olan Yavuz, Şırnak’taki tümen komutanlığı görevinden sonra Kara Harp Akademileri Komutanlığı yapmış, daha sonra Balyoz davasından 3.5 sene hapiste tutulmuş ve emekli edilmişti.

    AHMET YAVUZ

    Silahlı bir güçle müzakere yapma yaklaşımı, terörle mücadelede kırılmalara, zikzak­lara yol açmıştır. Bu tercih bir yandan PKK’yı cesaretlendirmiş, diğer yandan meşruiyet zırhı elde etmesine yol açmıştır. Üs­telik bu süreç PKK’ya katılımları azaltmamıştır.

    Açılım ya da barış süreci macerası, iktidarın halk deste­ğini azaltmış; 7 Haziran 2015 seçiminde oy oranı tek başına iktidar olamayacak seviyelere gerilemiştir. Ardından tekrar te­rörle mücadeleye kaldığı yerden başlanmış ise de daha ağır bir bedel ödemek kader olmuştur. PKK’nın hendek savaşlarında vatandaşları kendisine kalkan yapma arzusu halktan soyutlan­ması sonucunu doğurmuştur.

    Siyasi iktidarlardan bekle­nen ülkenin sorunlarını çöz­mesidir. Bunu yaparken hukuk içinde kalması, beka sorunu yaratmaması, TBMM’yi ege­menliğin kaynağı olarak görme­si, Milli Güvenlik Kurulu’nda devlet aklının ortaya çıkmasını sağlayacak ortamı yaratması gibi temel kurallara saygılı olmak zorundadır. Oysa bun­ların hepsinde sorunlar ortaya çıkmıştır. Bunların hiçbiri askerî vesayet kapsamında değildir.

    Önümüzdeki dönemin ne doğuracağını bilemeyiz. Ancak bir toplumu alt kimlik­lere bölmeyi savunmak ülkeyi yönetenlerin işi olamaz. Ayrıca Kürt meselesinde bu denli iç içe girmiş bir toplumu ayrıştırmak kimseye fayda getirmez. Çatı­daki Türk kimliğini kabul etmek ve saygı göstermek şartıyla her türlü düzenleme yapılabilir. İki veya daha çok kimlikli bir ülke yaratmak gerçekçi bir çözüm değildir. Kürt kimliğinin kabul görmesini isteyenlerin orada durmadıkları ve durmayacak­ları açıktır. Amaçları sınırdaş olduğumuz ülkelerdeki Kürt kö­kenlilerle birleşmek ve etnisite merkezli bir devlet kurmaktır.

    Ülkede bütün Kürtler bir bölgede yaşasa, ara çözümler üretmek mümkündür. Ancak öyle bir durum da yoktur. Milyonları aşan sayıda insan, ortak evliliklerden doğmuştur. Onları ne yapacağız? Ayrıca Güneydoğu’da yaşayan Kürt kökenli vatandaştan daha faz­lası ülkenin batısında muhtelif şehir ve yerleşim yerlerine dağılmış vaziyettedir. Özerklik türü çözümlerin onlara sağla­yacağı hiçbir şey olmadığı gibi kaybettireceği şeyler çoktur. Bu realite ortadayken, ayrı­lıkçı harekete acaba diyerek yaklaşmak sorunu küçültmez, büyütür… (Vesayet Savaşları, Ahmet Yavuz, s. 128-129)

  • İbrahim Paşa Sarayı: Önce mehterhane sonra hapishane…

    İbrahim Paşa Sarayı: Önce mehterhane sonra hapishane…

    IRAKEYN İki Irak. Irak-ı Acem denen İran’ın Tebriz merkezli kuzeybatı bölgeleri ile Arap yarımadasının Irak-ı Arab denen Osmanlı egemenliğindeki Musul’dan Bağdat’a kadar olan güneydoğu bölgesi. 

    ISKARLAT/BEDELİ Venedik çuhası. Boyası solmayan dayanıklı bir kumaştı. Bir adı da Yeniçeri çuhası idi. Sekbanbaşıya ve Yeniçeri Ocağı’nın diğer büyük ağalarına her yıl verilen giyimlik kumaştı. Kimi yıllar kumaş yerine ıskarlat bedeli ödenirdi. 

    ISLÂHHÂNE İlk kuruluşunda sanat okullarına verilen ad. İlkini, bu adı da veren Midhat Paşa 1865’te Niş’te açtı. Bundan sonra diğer Osmanlı vilayetlerinde de açıldı. Bunlar, Türkiye’de programlı ilk meslek-sanat okullarıdır. 1868’de yürürlüğe giren nizamnâme (tüzük) ile adı “sanayi mektebi” oldu. Bu ad ilk kez, İstanbul Sultanahmet’teki Kılıçhane’de açılan sanat okuluna verildi. 

    İBRAHİM PAŞA SARAYI Sultanahmet’deki eski sadrazamlık konutu. Bu işlevini ve Enderun’a aday yetiştirilen acemi ocağı özelliğini zamanla yitiren ve yer yer harap olan görkemli saray, 19. yüzyılda, bir bölümü Mehterhane, bir bölümü de Kuyud-ı kadime Mahzeni (arşiv) yapıldı ve malî -askerî evrak belgeleri burada korumaya alındı. Bir bölümü askerlik dairesi yapıldı. Daha önce Mehterhane bölümü hapishaneye çevrilince, İstanbullular yarı alay yarı eleştiri, bu saraydan bozma hapishaneden dolayı diğer cezaevlerine de “mehterhane” dediler. Suç işlediği savıyla tutuklanan Şair Eşref’in buraya kapatılılırken söylediği “Açıl ey bâb-ı Mehterhane biz de mihmandarız!” dizesi meşhurdur. 

    İBRİKDAR Sarayda Hasoda içoğlanlarındandı. Törenlerde padişahın murassa (mücevher işli) ibriğini taşırdı. Vezir konaklarında da ibrik gulamı denen köleler, efendisine elini yüzünü yıkarken, abdest alırken leğen ve ibrik hizmeti verir, su döker, havlu tutardı. Doğal ki başka görevleri de vardı. II. Abdülhamid’in ibrikdarbaşı korkutucu bir fiziğe sahip Zeybek Hasan Ağa, söylentiye göre saraydaki gizli işkenceleri uyguluyordu. 

    İNŞÂ-YI KÂRGİR TEŞVİK-İ UMUMİSİ Ülke genelinde taş ve tuğla inşaatı teşvik eden 1845 tarihli ferman. Bu amaçla bir de tamim (genelge) yayımlandı, kargir (taş ve tuğla) bina yapmak isteyenlerin ruhsat almış sayıldıkları duyuruldu. Amaç, yangınlara neden olan ahşap ev-işyeri yapılmasını önlemekti. 

    Beş yüzyıllık sadrazamlık konutu Kanunî Sultan Süleyman’ın damadı ve ikinci veziri (Pargalı) İbrahim Paşa’dan adını alan Sultanahmet’teki sadrazamlık konutu, 1967. II. Bâyezid döneminde (1481-1512) yapılan bina, bugün Türk ve İslâm Eserleri Müzesi.