Bizim Aile’nin Yaşar Usta’sından Hababam Sınıfı’nın efsane hocası Mahmut Hoca’ya Münir Özkul, 60 yılı aşan sanat hayatına sayısız karakteri sığdırdı ama, asıl tiyatroya kattıkları uçsuz bucaksızdı. Rolleriyle, diyaloglarıyla, tiradlarıyla izleyenlere unutulmaz anlar yaşattı. 93 yaşında hayata veda eden dev sanatçıyı yakınındaki bir göz, çevirmen ve tiyatro eleştirmeni Seçkin Selvi yazdı.
SEÇKİN SELVİ
Üsküdar Amerikan Lisesi’nde yatılı öğrenciyim, İstanbul’da velim olan ablam hafta sonları beni okuldan alıyor, o tarihlerde birinci mevki salonunda garsonların beyaz eldivenle kahve servisi yaptığı Kadıköy-Karaköy vapuruyla karşıya geçiyoruz, tünelle Beyoğlu’na çıkıyoruz, Küçük Sahne’ye gidiyoruz. Münir Özkul’u ilk kez orada görüyorum. George Axelrod’un “Yaz Bekârı”nda, yani 1954 yılı. Ertesi yıl John Patrick’in “Çayhane”sinde seyrediyorum Özkul’u.
Münir Özkul, tiyatroda ve sinemada yeri doldurulamayacak bir isimdi.
Sonra Joseph Kesselring’in “Arsenik Kurbanları” oyununda izliyorum onu. Hani yıllardır çeşitli adlarla oynanmaya devam eden o ünlü oyun. Bunlardan biri de “Ahududu”. Yıl 1956, on yedi yaşındayım, erkek arkadaşımla İstiklal Caddesi, Küçükparmakkapı Sokak’ta sanatçıların müdavimi olduğu “Yeşil Horoz” lokaline gidiyoruz. Arkadaşımın nüfuzlu bir büyüğü de yanımızda. Bir süre sonra hatırlı müşterilerin geldiğini, masamıza onları da alıp alamayacağımızı soruyor garson. Tabii buyur ediyoruz, Münir Özkul, Çolpan İlhan, Sadri Alışık. Sabaha karşı bir arabaya doluşup Aksaray’da bir işkembeciye gidiliyor. O süreçte çocukluğumun Münir Özkul’u yeni yetmeliğimin Münir Bey’i oluyor. Sabah Aksaray’dan yine bir arabaya doluşuyoruz, Münir Bey ve Akademi’den tanıdığım Çolpan Taksim’de iniyorlar, biraz ilerde de Sadri Alışık veda ediyor.
1966’da çok farklı bir boyutta, tiyatro dünyasında yeniden karşılaşıyoruz. Sermet, ben ve Münir’le Suna. 1978’de de LCC tiyatrosunda Haldun Bey’in “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı”. Provalardan başlayarak kimbilir kaç kez izledim oyunu. LCC’de, sonra Şehir Tiyatrosu’nda. Ve her seferinde “Perde” tiradında gözyaşlarımı tutamadan. O kadar etkilendiğim bir tiraddır ki, yıllardır köşe yazılarımın başlığı hep “Ve Perde…” oldu. Tabii bu arada Münir Özkul, sonra Münir Bey ve sonunda Münir oldu, sevgili Münir.
Altmış yıla yayılan bir süreç içinde yazları ve kışları sahnede, sahne arkasında, meyhanede, bizim evde, onların evinde, dost sohbetlerinde gördüğüm, tanıdığım bir naif insanı anlatmaya çalışacağım. Tanıdığım insanlar içinde, kibarlık, nezaket, zarafet ile çekingenliği ve utangaçlığı harmanlamış birkaç kişiden biridir Münir. Ömrü boyunca kırmak yerine kırılmayı, incitmek yerine incinmeyi, hoşgörü beklemek yerine hoşgörü göstermeyi seçti. Kerameti kendilerinden menkul ünlüler, dünyaya bir kaşlarını kaldırıp yan gözle bakarken, Münir ününün, hem de gerçek ünün doruğundayken bir kez olsun “ben oldum” demedi, başını öne eğerek, hep o mahcup, hep o naif tavrıyla sürdürdü yaşamı.
Onun tiyatrodaki ve sinemadaki yeri hiç kuşkusuz doldurulamayacak. Ama sanatçı kimliği bir yana, asıl o naif, o kibar, o beyefendi kişiliğinin yaşamlarımızda bırakacağı boşluk hiçbir zaman kapanmayacak. Vay gidene… Vay ki vay…
Türkiye’nin sanayileşmede ilk büyük atağı olan Sümerbank’a bağlı Merinos Yünlü Sanayi Dokuma Fabrikası, tam 80 yıl önce Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılmıştı. Atatürk’ün bizzat yaptığı son açılış ile onore edilen fabrika, bugün cumhuriyet tarihinin sembol işletmelerinden biri olarak hafızalarda. Ana üretim alanı olan ipliğe 1944’te dokuma tesislerinin de ilave edilmesiyle Ortadoğu ve Balkanlar’ın en büyük entegre yünlü kumaş fabrikası haline gelen işletme, Avrupa’nın da en büyük yünlü dokuma fabrikaları arasında yerini almıştı. Fabrika varlığını ancak 2004’e kadar korurken, çeşitli makinelerinden çalışanların kimlik bilgileri ve fotoğraflarına yer verilen müzesi de tarih oldu. Halbuki Atatürk açılışta fabrikanın onur defterine şöyle yazmıştı: “Sümer Bank Merinos Fabrikası, çok kıymetli bir eser olarak millî sevinci artıracaktır. Bu eser yurdun, hususiyle Bursa bölgesinin endüstri inkişafına ve büyük millî ihtiyacın giderilmesine yardım edecektir.” (Yazarımız R. Sertaç Kayserilioğlu, bu hadiseyi NTV Tarih 25. Sayı’da yazmıştı).
MABEYN DAİRESİ Ara bölüm. Selamlık ve Harem arasındaki daire. Konaklarda iki ana bölümü birbirinden ayıran bir mabeyn odası ya da sofası vardı. Burası, selamlıktaki yabancı erkek ve uşaklarla Haremdeki kadınların karşılaşmalarını, konuşmaların duyulmasını engellerdi. Konak ve evsahipleri erkek konukları olmadığı zamanlarda vakitlerini mabeyn odasında, ailenin kadın ve çocuklarıyla geçirirlerdi. 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan yeni konak ve saraylarda sofa ve odalar eklendi ve bu bölüme mabeyn dairesi denildi. Bu yenilik, aile yaşamında ve konuk kabulünde kadın-erkek ilişkilerinin çağdaş bir sürece girmekte olduğunu gösteren bir gelişmeydi. Yeni mekân anlayışının ilk önemli yapıları ise Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çırağan Sarayları oldu. II. Abdülhamid istibdad yıllarında günlük çalışmalarını Yıldız Sarayı’nın bir saray büyüklüğündeki Büyük Mabeyn dairesinde yürüttüğü gibi, Yıldız Sarayı’nda da bir de Küçük Mabeyn Dairesi vardı.
MESKÛKAT Madeni paralar. Sikke sözcüğünden üretilen bu terim, daha çok Osmanlı paraları dışındaki (Selçuklu, İlhanlı, Mağrip paraları gibi) tedavülde olmayan arkeolojik değerli altın- gümüş-bronz-bakır paralar için kullanılmıştır.
MİNYATÜR (İtalyanca minyatura) Yazma kitaplara, özel bir teknikle yapılan suluboya resim. Türk minyatürcülüğü 16-17. yüzyıllar boyunca gelenekçi çizgisinden ayrılmadı. 18. yüzyılda ise Levnî bu sanata yeni bir bakışla perspektif ve figüratif boyutlar kazandırdı. 19. yüzyıla gelindiğinde resimli kitapların pahalılığı, Batı tekniği resim anlayışının benimsenmesi, fotoğrafın baskıya girmesi sonucu minyatür giderek unutuldu.
Surname-i Vehbi’de
Levnî minyatürleri Padişah III. Ahmed’in dört oğlunun 1720’de gerçekleşen ve 15 gün süren sünnet şenliklerini anlatan eseri şair Seyyid Vehbi yazmış, minyatürlerini Levnî yapmıştı.
Ülkemizin en önemli Shakespeare uzmanlarından Ayşegül Yüksel’in kitabı hem yazarın eserlerini derinlemesine inceliyor hem de Türk tiyatrosundaki uygulamalardan örnekler veriyor. Ünlü İngiliz yazarı hem bilenler hem de öğrenmek isteyenler için bir referans kitabı.
SILA ŞENLER GÜVENÇ
William Shakespeare: Yüzyılların Sahne Büyücüsü
Türkiye’deki en önemli Shakespeare uzmanlarından biri olan, kendisi de Shakespeare gibi kalemi ve hitabıyla insanları âdeta büyüleyen, yıllarca ODTÜ ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde İngiliz Edebiyatı ve tiyatro alanında hizmet vermiş Prof. Dr. Ayşegül Yüksel tarafından kaleme alınmış değerli bir kaynak kitap.
1979’dan beri Cumhuriyet gazetesinin kültür sayfasındaki “Sahneden” köşesinin yazarı olan Ayşegül Yüksel’in birçok kitabı, makalesi ve tiyatro eleştirisi mevcut. William Shakespeare: Yüzyılların Sahne Büyücüsü, Yüksel’in öğretim üyesi ve tiyatro eleştirmeni olarak, yıllarca verdiği derslerin ve yazdığı tiyatro eleştirilerin bir ürünü. Shakespeare’i -başta gençler olmak üzere- her yaştan ve alandan insanların zevkle okuyabileceği ve anlayabileceği bir anlatımla sunuyor. Ancak kitabın herkes tarafından takip edilebilecek bir nitelikte olması kimseyi yanıltmasın; bu, Shakespeare eserlerini derinlemesine inceleyen çok kapsamlı bir çalışma aslında. Eserde yazar, yaşadığı dönem, antik ve klasik tiyatro geleneği ve Shakespeare’in katkıları anlatılmakta, oyunlarıyla ilgili çeşitli incelemeler okur dostu bir üslupla verilmekte. Asıl ustalık, bu denli zor bir konuyu sade bir anlatımla geniş bir okur kitlesi için anlaşılabilir kılmak şüphesiz.
Kitabın ilk üç bölümü, bir şahsiyet ve oyun yazarı olarak Shakespeare’e ve İngiliz rönesansına bir altyapı oluşturmaktadır. Bu noktada, İngiliz rönesansının İtalya’dan çok sonra, 16. yüzyılda başladığını belirtmek gerek. İngiliz rönesansı, ‘eski’ ve ‘yeni’ olanın içiçe geçtiği bir dönem. Kitapta, tiyatro geleneğine ek olarak rönesans İngiltere’sinde gerçekleşen önemli değişimler de tek tek ele alınıyor. Bu bağlamda, İngiltere’nin feodal yönetim biçiminden monarşiye geçmesi, kapitalist girişimciliğin yayılması, deniz ticaretinin gelişmesi, İngiliz Kilisesi’nin Protestanlığı kurumlaştırma çabaları, dönemin egemen ahlak anlayışı ve hümanist bakışaçısı, Kraliçe I. Elizabeth’in ülkesinde kadının durumu, Shakespeare’in ortakları arasında bulunduğu Globe Tiyatrosu da dahil olmak üzere profesyonel tiyatroların kurulması ve dönemin sansür politikasına geniş ölçüde yer verilmiş.
Shakespeare, İngiliz rönesansının karmaşık, değişken ve yenilikçi ortamında ortaya çıkan, bu koşullar içinde yoğrulmuş ve sayısız ürün vermiş önemli bir ozan ve tiyatro yazarı. Burada vurgulanan nokta, Shakespeare’in dehası sayesinde halkı nasıl tiyatroyla buluşturduğu ve her kesime hitap etmeyi nasıl başardığıdır. Farklı sosyal tabakalardan oluşan, yoğun bir nüfusu barındıran Londra kentindeki tiyatrolarda da her kesimden seyirci mevcuttu: Saraylılar, genç soylu hanımlar, şövalyeler, hukuk öğrencileri, esnaf, çıraklar, hayat kadınları, kente ürünlerini satmaya gelen tüccarlar ve köylüler aynı oyunları seyrediyorlardı. Böylece, elit kesimin yanısıra okuma yazma bilmeyen halk da sahnede antik ve klasik tiyatro geleneğinden beslenen bir İngiliz tiyatrosu seyretme fırsatını buluyordu.
Önemli bir diğer nokta ise, küçük kent kökenli bir ailenin, üniversite öğreniminden yoksun kalmış sıradan bir bireyiyken, Shakespeare’in ülkenin ve dünyanın hayranlıkla bağrına bastığı bir yazar ve tiyatro ustasına nasıl dönüştüğüdür. Kitapta, kayıtlara göre yüksek tahsili bulunmayan Shakespeare’in gerçekte kendisine maledilen oyunları yazıp yazmadığı ile ilgili farklı görüşlere yer verilse de, Ayşegül Yüksel üstün yetenek ve hünerin sadece kültürlü bir aileden gelen, seçkin sanat ortamında yetişmiş, çok okumuş kişilerin sahip olduğu bir ayrıcalık olarak düşünülemeyeceğini vurgulamaktadır. Bu konuyla ilgili de iki çift sözü vardır: “Bize gelince, yaşam öyküleri Anadolu coğrafyasında dolaşıp duran Hoca Nasreddinlerin, Yunus Emrelerin, dahası, ortaokul öğrenimini bitiremeden çalışmak zorunda kalmış, ama yapıtlarıyla dünya düzeyindeki pek çok ustayı geride bırakan Yaşar Kemal gibi bir ‘deha’nın yetiştirdiği toprakların çocuklarıyız. Bizim aklımız ve yüreğimiz gerçeklere de açıktır, efsanelere de…” (s.19).
Devlet Tiyatroları’nda Onikinci Gece Shakespeare’in eseri Onikinci Gece Devlet Tiyatrosu’nda sahneleniyor. 1960’lardaki oyunda, ön planda Malvolio rolünde Cüneyt Gökçer, arka planda Ertuğrul İlgin ve Salih Canar.
Bu bağlamda, şaşılacak bir şey yoktur; çünkü Shakespeare bir rönesans aydınıdır…
Kitabın büyük bir bölümü oyun incelemelerine ayrılmış. Öncelikle antik-klasik tragedya, komedi geleneği ve yazınsal unsurları işlenmiş, Shakespeare’in bunları rönesans İngiliz tiyatrosunun kurallara bağlı kalmayan yapısıyla nasıl birleştirdiği anlatılmış ve getirdiği yenilikler tartışılmış. Ayrıca, Shakespeare’in tarihî oyunlarına, romanslarına ve sınıflandırılması güç olan oyunlarına da yer verilmiş. Bu doğrultuda, kitapta Shakespeare’in birçok eserine değinilse de, muhtelif bölümlerde detaylı olarak incelenen oyunlar III. Richard, Yanlışlar Komedisi, Titus Andronicus, Ne ki Hırçın Kız, Romeo ve Juliet, Bir Yazdönümü Gecesi Rüyası, Venedik Taciri, Kuru Gürültü, V. Henry, Julius Caesar, Beğendiğiniz Gibi, On İkinci Gece, Hamlet, Troilus ve Cressida, Yeter ki Sonu İyi Bitsin, Kısasa Kısas, Othello, Kral Lear, Macbeth, Antonius ve Kleopatra, Coriolanus, Atinalı Timon, Kış Masalı ve Fırtına’dan oluşmaktadır.
Kitabın son bölümü, çok önemli bir arşiv niteliği taşımaktadır. Shakespeare’in Türk sahnesindeki yaklaşık 200 yıllık geçmişine değinilen bölümde, 19. yüzyıldan itibaren sahnelenen belli başlı eserlerin ve özellikle Hamlet, Othello, Kral Lear gibi oyunların Türkiye’deki tatlı ve acı serüvenleri anlatılmakta, Shakespeare’in geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan Muhsin Ertuğrul gibi şahsiyetlere yer verilmekte ve Türk yapımlarından örnek fotoğraflar sunulmaktadır.
Son söz olarak bilenlere veya ilgi duyanlara: Shakespeare’i her yaş ve bilgi düzeyindeki kişilere sevdirecek ya da yeniden hayran bırakacak bu kaynak kitabı mutlaka edininiz.
Anadolu’dan son büyük göç dalgasının kahramanları 1961’den itibaren yeni bir hayat arayışıyla Almanya’ya kafileler halinde giden gurbetçilerdir. Sayıları 10 yılda milyona yaklaşan Türk göçmenler, entegrasyon sürecinde hem kendilerini hem yeni ülkelerini hem de anavatanlarını değiştirip, dönüştürecekler; Avrupa’nın yakın sosyal tarihine devasa bir ‘modern fetih’ külliyatı armağan edeceklerdir. Nebil Özgentürk’ün prömiyeri 20 Ocak 2018’de Wuppertal’de yapılacak belgeseli “Almanya’ya Göçün Hatıra Defteri” vesilesiyle, 57 yıllık serüvenden yüreğe dokunan anları hatırladık…
Türkler Almanya’yı biraz da dönerleriyle fethetti. Kaplan Döner’in sahibi Remzi Kaplan, Alman başbakanı Angela Merkel’le.
“ALAMANCI” ADAYLARI
Öncü Türk işçilerin 1950’lerdeki münferit göçlerini saymazsak, Almanya’ya Türkiye’den ilk göç 31 Ekim 1961 tarihinde imzalan Türk İşgücü Anlaşması çerçevesinde gerçekleşti. 2. Dünya Savaşı sonrasında büyük bir işgücü açığı bulunan Almanya bu eksiğinin yüzde 60’lık kısmını Türk işçilerle kapatacaktı. Almanya macerasına atılmak için 61-72 yılları arasında Mecidiyeköy ve Tophane’de kurulan başvuru bürolarının önünde sıra bekleyen “Alamancı” adayları.
İŞGÜCÜNÜN SAĞLIKLISI!
Almanya’ya işçi olarak kabul edilmek isteyen Türkler, İstanbul’daki başvuru bürolarında sıkı bir doktor muayenesinden geçiriliyor, ancak bir sağlık sorunu bulunmayan adayların başvuruları kabul ediliyordu. Doktor kontrolünde, Türk göçmen adaylarının yaklaşık %10’u sağlık nedenleriyle eleniyordu.
YENİ HAYATAKALKAN TRENLER
Göçmen işçilik için uygun vasıflara sahip oldukları Alman yetkililer tarafından onaylanan Türklerin oluşturduğu kafileler Almanya’ya üç günlük bir otobüs yolculuğu sonunda ulaşmıştı. Daha sonra, nispeten daha rahat bir ulaşım aracı olan trenler kullanıldı. Muhtelif tarihlerde Sirkeci Garı’ndan yeni hayatlarına doğru yola çıkan Türkler.
YURTLARDA, YURT HASRETI
Meşakkatli bir ön eleme sürecinden ve uzun bir yolculuktan sonra Almanya’ya ulaşmayı başaran Türk işçi adayları çalışacakları firmalardaki tercümanlar tarafından karşılanıyor, uymaları gereken kurallar, yapacakları işler hakkında bilgilendiriliyordu. “Misafirler” bunun ardından yurtlara yerleştiriliyordu.
Para biriktiren Türk göçmenler, yanlarına ailelerini getirtiyor, çoğunlukla konforsuz tek göz odalara yerleşiyorlardı, Bochum 1961.
İlk Türk işçileri yerleştirildikleri yurtlarda, 1961.
Rüsselheim’daki işçi yurdunda kalan Türkler, oluşturdukları “kahve” ortamında birlikte eğlenerek sıla hasreti gideriyor.
MEMLEKETTEN HABER VAR!
Almanya’daki ilk Türk gazetesi (aylık) Anadolu 1963 yılında çıkacak, Akşam, Hürriyet ve Tercüman ise 1969’dan itibaren Batı Avrrupa’da özel ek yayımlamaya başlayacaktı. Heim’ın önünde memleketten gelen gazeteyi inceleyen Türkler, Essen, 1965.
KİLİSEDE BAYRAM NAMAZI
Günümüzde Almanya’daki mescit ve camilerin sayısı 2.750’yi bulmuş durumda. Ama göçün başlarında durum böyle değildi. Bayram gibi özel günlerde Türk göçmenler namazlarını kiliselerde kıldılar. Dom Kilisesi’nde Bayramı namazı ve duyurusu, 3 Şubat 1965.
CEMİYET HAYATINAENTERGRE OLANLAR
İlk Türk göçmenlerden bazıları, aile hasretlerini ve yalnızlıklarını kendilerini eğlenceye vurarak atlatmayı denediler. Kimileri memleketteki yuvlarını yıkıp “Alman hanım” aldı, kimileriyse “doğru yolu” bulup, eşlerini yanlarına aldırdı. Bir lokalde Alman “bayanlar”la bira içip efkâr dağıtan Türk işçiler, 1970.
GİRİŞİMCİ RUH
Ekonomik krizler sebebiyle 1974 yılında Almanya, yabancı işçi alımını durdurdu. Almanya’ya işçi olarak gidenler yeni memleketlerinde küçük işletmeler kurmaya başladılar. Açılan Türk bakkalları, “Alamancı”ların ilk serbest girişim deneyimleriydi.
TOPLUMSAL DUYARLILIK
Almanya’daki sosyal hayata entegrasyonları oldukça sancılı bir süreci işaret etse de ilerleyen zamanlarda Türkler toplumsal duyarlılıklara tepki vermeye başladılar. 1 Mayıs gösterisinde Türk kadınları, Mainz, 1978.
KALMAK MI ZOR,DÖNMEK MIZOR?
1984 yılında Almanya, ülkede yasal haklar kazanan Türklerin anavatanlarına gönüllü geri dönüşlerini özendirmek amacıyla “Geri Dönüşü Teşvik Yasası” adı altında bir kanun çıkarttı. Bu vesileyle 290 bin civarında Türk, memleketlerine geri döndü. Kesin dönüş hazırlığı, Duisburg, 1984.
BİR ÖZGENTÜRK BELGESELİ
Nebil Özgentürk, “Almanya’ya Göçün Hatıra Defteri” belgeselinin iki yıl süren çalışmaları sırasında, gurbeçi Ahmet Kalın ile söyleşiyor, 2016.
Nebil Özgentürk’ün 300 sayfalık bir kitap ve yedi bölümlük belgesel bir filmden oluşan “Almanya’ya Göçün Hatıra Defteri” projesi, Almanya’da 10 şehirde iki yılda yapılan 50’yi aşkın röportajı içeriyor. Çalışma; çarpıcı öyküleri, şaşırtıcı anekdotları, dokunaklı hatıraları kayıt altına alırken, iki kültürün ilk karşılaşmasından günümüze kadar yaşanan süreci gözler önüne seriyor.
İktidar sahipleri tarihin her döneminde her medeniyette her siyasi ve dinî yapıda, devlet işleri için ahaliden toplanan paraları gaspettiler. Doğu’da ve Batı’da, krallar ve sultanların etraflarındaki ayrıcalıklı kesimin aldığı rüşvetler, muazzam kişisel servetlerin kaynağını oluşturdu. Çok öne çıkanlar cezalandırıldı ama özellikle Osmanlı toplumunda yıllar içerisinde gelenekselleşen bu mekanizma “işini bilen” idarecilerin yanısıra, “yiyor ama çalışıyor” diye düşünen bir kitle yarattı.
Tarih boyunca büyük servetlerin temel kaynakları savaş ganimeti, sömürgelerin/fethedilen yerlerin sürekli yağmalanması veya devletten yetki ve ayrıcalık elde etmek şeklinde tezahür etmiştir. Devlet makamlarına tayin edilmek veya iktidar erkini bizzat veya vekaleten kullananlara yakın olmak, servet ve ayrıcalık getirmiştir. Servet ayrıcalık, ayrıcalık da servet anlamına gelmiştir.
Bununla birlikte toplumlar, devlet görevinin kötüye kullanımından sağlanan servetler konusunda hassasiyet göstermiştir; çünkü bu, sonuç olarak devlet işleri için ahaliden toplanan paraların usulsüz gaspından kaynaklanır. Nice devlet adamı, kendisinin ve çevresinin çıkarı için ahaliyi ezen vergiler salmış, ödeyemeyenler her türlü eza-cefa çekmiştir. Elde edilen muazzam servetler rakiplerin ve hükümdarların fazla dikkatini çekince, bu kişilerin kellesi gitmiş, servetleri de hükümdara veya ihtiyaç halinde hazineye irat kaydedilmiştir.
Çeşitli dönemlerde, aşırı para toplayarak servet edinen ayrıcalıklı kişilerin idam edilerek isyanlarının önlenmeye çalışıldığına da rastlarız. Bu bizi servetin sadece yetki ve ayrıcalık değil, aynı zamanda şiddet kullanımıyla bağlantılı olduğunu da hatırlatır. Çoğu ülkede kamu görevleri parayla satılmış, göreve gelenler de verdikleri rüşvetin fazlasını çıkarmak için acımasızca soyguna girişmiştir. Ormana sığınan Robin Hood’dan tutun da dağa çıkan Anadolu eşkıyalarına kadar sayısız hikayenin arkasında acımasız vergi ve haksız müsadere (el koyma) vardır.
Din adamları da usulsüz servet ediniminde diğerlerini aratmamıştır. Kardinaller ve piskoposlar arasında, devlet yönetiminden pay ve makam sahibi olarak efsanevi servet edinenler saymakla bitmez. Fransa’yı modern bir devlet haline getiren Kardinal Richelieu ve Mazarin hayal edilemeyecek servetler biriktirmişlerdi ama, bunlar Mazarin’in Fransa’yı idare etmesi için 14. Louis’ye miras bıraktığı Colbert’in kendisi ve ailesi için biriktirdiği servetlerin yanında küçük kalır. Onlardan 150 yıl sonra Napoléon da sürekli olarak arkasından iş çeviren, düşmanlarıyla komplo kuran Bakanları Talleyrand ve Fouché’yi saatlerce azarlar, sonra da milyonlar bahşederek görevlerinin başına gönderirdi. Hükümdar onları, onlar da hükümdarı kullanırdı.
Aradan bir 130 yıl daha geçti. Almanya’daki Nazi hiyerarşisinin tepesindeki bazı kişiler çok kısa süren iktidarlarında öyle muazzam servetler edinmişlerdi ki, örneğin pabucu delik eski pilot Goering’in serveti şatolarına, upuzun zırhlı trenlere sığmıyordu.
Şurasını unutmamak gerekir. Kimse tek başına fazla çalamaz, rüşvet yiyemez. Yiyen, yedirmek zorundadır. Eski Türk geleneğinde beyler ve vezirler topladıkları artığın bir kısmını çevrelerine taşırarak paylaşmak zorundaydı. Bunu yapmazlarsa, itibarsızlaşır ve konumlarını muhafaza edemezlerdi. Krallar ve sultanlar bu nedenle etraflarında ayrıcalıklı bir kesim oluşturur, onlar da kendi yakın çevrelerine yedirirlerdi. Bu ortaklık, sistemin sürekliliğinin en büyük garantisiydi. Sorun işin çığırından çıkmasıydı, çünkü insan ihtirasının sınırı yoktur. Sonra da hukukun delinmesi için usuller geliştirildi. Modern toplumda işler biraz zorlaştı ama, riske rağmen kötü niyetliler her zaman işlerini yürütmenin yolunu bulmuştur.
Rica Ebu Zeyd Ma’arretü’n-Nu’man kadısına ‘rica ediyor’ (Harirî’nin Makamat’ından, 1335).
Philipp Ferdinand von Gudenus’un 1740’da çizdiği İstanbul panoraması, şehrin adeta fotografik bir görüntüsünü veriyor. Eserin üçüncü bölümünde, Osmanlı mimarisinin en muhteşem ve etkileyici eserleri yer alıyor. Osmanlı camileri ve yükselen minareleri şehre silüetini veriyor.
1 SÜLEYMANIYE CAMİİ Kanunî Sultan Süleyman tarafından1550-1557 arasında Mimar Sinan’a inşa ettirilen külliye ve camii, İstanbul siluetinin en etkileyici anıtlarından biridir.
2 ŞEHZADE MEHMET CAMİİ Kanunî tarafından 1544’te ölen çok sevdiği Şehzade Mehmet adına inşa ettirilen külliyenin camii. Yapı, Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir.
3 BOZDOĞAN KEMERİ İstanbul’un en eski anıtlardan olan su kemeri, İmparator Hadrianus (2. yüzyıl) ya da İmparator Valens (4. yüzyıl) tarafından inşa ettirilmiştir. Osmanlı döneminde de kullanılan kemer, yarımadanın sonuna doğru uzanan semtlere su iletmektedir.
4 ZEYREK KİLİSE CAMİİ (Pantokrator Manastırı Kilisesi) 12. yüzyılda Bizans İmparatoru İoannes Komnenos ve eşi İmporatoriçe İrini tarafından inşa ettirilen manastır kiliseleri, fetihten sonra kentin ilk medresesi haline getirilmiştir. Bugün kullanılan ismi, bu medresenin en meşhur müderrislerinden olan Molla Zeyrek Mehmed Efendi’den almıştır. Yapı, Bayramîve Nakşibendi tarikatlarının da İstanbul’daki en eski merkezlerindendi.
5 UNKAPANI İSKELESİ Kentin Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca en önemli iskelelerinden biri olan bu bölge, her zaman önünde bulunan tekneler ile resmedilmiştir. Kentin en önemli un depoları da bu semtte idi.
6 FATİH CAMİİ Fatih Sultan Mehmet tarafından 1460’larda inşaatına başlandı ve 1463’te tamamlandı. Etrafında 16 medresesi, tabhanesi, darüşşifası, hamamı ile birlikte Osmanlı dünyasında inşa edilen en büyük külliyenin merkezidir. Bu resimde Fatih devrinin özgün camii görülmektedir.
7 GÜL CAMİİ Bizans döneminde bir kilise olarak inşa edilen yapı, II. Bayezid döneminde cami haline getirilmiştir. Bizans kilisesinin adı kesin olarak bilinmemektedir. Gül Camii adının ise içinde bulunan Gül Baba türbesinden geldiği söylenir. Yapı 11. – 12. yüzyıl dolaylarına tarihlendirilir.
8 YAVUZ SULTAN SELİM CAMİİ Yavuz Sultan Selim, kent içinde adını taşıyacak bir külliyenin inşaını düşünmüş ancak zamansız ölümü ile, planlanan külliyeyi 1520 dolaylarında oğlu Kanunî Sultan Süleyman tarafından inşa ettirilmiştir.
9 EDİRNEKAPI, MİHRİMAH SULTAN CAMİİ İstanbul suriçinin en yüksek tepesinde Edirnekapısı’nın içinde Kanunî Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan tarafından Mimar Sinan’a 1565’te inşa ettirilmiştir.
10 KASIMPAŞA TERSANESİ Haliç’in kuzey kıyılarında tersanenin gözleri, kaptan paşaların divanhanesi ve sahildeki tersane mescidi görülebilmektedir. Bir süre sonra yenilenen bu tesislerin en eski görünümlerinden biri bu panoramadadır.
11 GALATA’DA BİR KONAK HAMAMI Galata semtinin hiçbiri günümüze ulaşamayan tepe pencereli ahşap konutlarının kiremit çatıları arasında, tek bir kubbeden oluşan bir konak hamamın kurşun örtüsü ve cam fanusları görülmektedir. Osmanlı kentlerinde seçkin konutlarının hepsinde olan bu kagir hamamlar, beraber inşa edildikleri konaklar gibi hızla yok olmuştur.
Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği güzellik yarışmalarının ilki 1929’da yapılmış ve Feriha Tevfik birinci gelmişti. İkinci yarışma ise 1930’un ilk günlerinde düzenlendi. Final 12 Ocak’ta Türkuaz’da yapıldı ve Mübeccel Namık birinci oldu. Fotoğrafta kabarık yakalı tuvaletiyle Feriha Tevfik’in de (oturanlarda soldan altıncı) yer aldığı görülüyor. Bir önceki yılın güzeli olarak bu ikinci yarışmaya konuk olduğu sanılsa da, gerçek farklı. 1929 yarışması çok geç yapıldığı için Türkiye güzeli, yani Feriha Tevfik dünya güzeli yarışmasına gönderilememişti. Bu ikinci yarışmada bir hile yapılarak Feriha Tevfik’in yeniden yarışması ve ikinci seçilmesi sağlanmıştı. Birinci seçilen Mübeccel Hanım önce Paris’te yapılan Avrupa, ardından da Rio de Janeiro’daki dünya güzellik yarışmalarına katıldı. İkinci seçilen Feriha Tevfik ise geçen yıl gidemediği Galveston’a giderek ABD’de Türkiye’yi temsil etti.
18. yüzyılda yaşamış, musikimizde başyapıt sayılabilecek özellikte eserlerin söz yazarı, bestekârı ve icracısı Dilhayat Kalfa, Osmanlı dönemi kadın müzisyenlerin ne kadar üstün bir sanatsal birikimi olduğunu kanıtlıyor. 100’ün üzerinde eserinden sadece 12’si günümüze notalarıyla ulaşabilen Dilhayat Kalfa, aynı zamanda adı kayıtlarda geçen tek kadın bestekâr.
GÖKÇE BAHAR ERCAN
Klasik Osmanlı-Türk musikisinin oluşumunu 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren takip etmekteyiz. Toplumun her kesimine açık olan bu gelenek, bu tarihten itibaren müzik icra edilen tekke, kahvehane daha sonraları 18. yüzyılda gelişen yeni eğlence anlayışıyla beraber ortaya çıkan sahil sarayları, konaklar, yalılar, bahçeler ve mesire yerleri gibi yeni kültürel alanlarda, merkez çevre etkileşimiyle zenginleşerek, 20. yüzyıla kadar hiç ara vermeden dört yüzyıl devam eder. Bu musiki, kapalı bir gelenek olmakla birlikte her sosyal kesimden, her inançtan ve her kültürden müzisyenlere açıktı.
Osmanlılar’ın bu yeni geleneği büyük ölçüde şehirli bir müzik geleneğiydi. Merkezinde imparatorluğun payitahtı bulunur ve Edirne, Bursa, Selanik gibi kentlerden beslenerek, esas itibariyle kentli bir kültürel alana yayılırdı. Şehir kendi müzik stilini üretiyordu.
Bu geleneğin aktarımında “meşk usulü” denen eğitim sistemi kullanılmaktaydı. Temelinde üstad-şakird ilişkisi olan ve ezbere dayanan bu sözlü aktarım yöntemi, sadece bir aktarım veya eğitim değil, aslında talebenin bu geleneğe dahil olabilmek için yeterli olup olmadığını ölçen bir eleme sistemiydi. Eserler üstad ile tekrar tekrar meşk edilerek ezberlenirdi. Bu sabır isteyen uzun ve meşakkatli bir süreçti.
Müzisyen kadınlar
Osman Hamdi Bey’in 1880’de yaptığı “İki Müzisyen Kız” tablosunda Bursa Yeşil Cami namazgahında tambur ve def çalan Osmanlı kadınları.
Osmanlı sarayında musiki eğitimi, 17. yüzyılda IV. Murad zamanında Seferli Odası’nın oluşturulmasına kadar büyük ve küçük odalarda sürmekteydi. Erkekler Enderun Meşkhanesi’nde, kadınlar ise Harem-i Humayun’da ya da saray dışındaki konaklarda Osmanlı müziğine hizmetleri geçmiş Enderun’un musiki hocaları ya da dönemin gözde bestekar, hanende ve sazendelerinden ders almaktaydılar. Uzun süre şehirdeki musiki hocalarının evlerinde kalan cariyelerin aldıkları saz derslerinin ücreti ve kişilerin yiyecek masrafları da saray hazinesi tarafından karşılanmaktaydı. Örneğin Kantemiroğlu’nun tanbur hocası Rum Angeli, saraydaki cariyelere verdiği dersin karşılığında hazineden 70-80 akçe maaş alıyordu. Osmanlı toplumunda musiki kadın-erkek arasındaki bağları koparmamış, icra edilen her yerde kadın ile erkeğin karşı karşıya, haremlik-selamlık koşullarında yanyana gelebilmesini sağlamıştır.
Eğitim alan kadınlar, musikiyi sadece gündelik hayatlarının bir parçası olarak görmemiş, haremde hanende ve sazende olarak icralarına devam etmişler hatta hoca olarak da görev yapmışlardır. Sazendeler genellikle “kalfalık” derecesine kadar yükselmiş, bu terim 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sarayda ve konaklarda kullanılmaya başlanmış, daha önceleri kullanılan “bula”, yani abla kelimesinin yerini almıştır.
Bugüne kalan eser: ‘Peşrev’
Dârülelhan İlmiyesi kayıtlarındaki Evcara makamında, çifte düyek usulündeki Peşrev, yüzden fazla bestesi olan bestekârın günümüze ulaşan on iki eserinden biridir (Atatürk Kitaplığı).
Walter Feldman’ın yazdığı Music of the Ottoman Court: Makam, Composition, and the Early Ottoman Instrumental Repertoire’da belirtildiği üze re Dilhayat Kalfa, genç şehzade Selim’in 1789’da tahta çıkmadan önce musiki hocalarından birisiydi.
Dilhayat Kalfa (1710?-1780) Osmanlı-Türk musiki tarihinde bilinen en önemli kadın bestekârdır. Musiki mecmualarından elde ettiğimiz bilgiye göre, 100’ün üzerinde sözlü eser ve saz eserinin bestecisidir ki bu bile başlı başına onun sıradışılığını göstermektedir. Bu eserlerden sadece 12’si günümüze notalarıyla ulaşabilmiştir. Bunlardan mahur ve rast makamındaki “beste” ve evcara makamındaki “peşrev” ve “saz semaisi” en önemli klasikler arasında sayılır. Kendi fasıl eserlerinin nadide güfteleri de onun eseridir.
Yek be yek gerçi merâm-ı dili takrîr ettim Neyleyim âh, o meh peykeri dilgîr ettim. Eyleyip hâbda takbîl o nûr-ı basarı Uyanıp hâhiş ile aynını tabîr ettim. Gönlümün isteklerini birer birer anlattım ama, Ne yazık ki, sevgilimin gönlünü de incittim. Öptüm o parıltılı bakışları rüyamda, Aynı arzuyla anlattım, uyandığımda da. (Transkripsiyon: Meral Akkent)
Hanende ve sazende olan Dilhayat Kalfa, evcara makamında eser veren ilk bestekârdır. Her ne kadar Abdülbaki Nasır Dede 1794’te bu makamın Sultan III. Selim tarafından bulunduğunu yazsa da, Dilhayat Kalfa’nın şehzade Selim’in 1761-1789 yılları arasında musiki hocalarından biri olduğu düşünülünce, Mevlevi şeyhi Abdülbaki Nasır Dede’nin bu makamın terkibini bir cariye yerine sultana atfetmesi normal karşılanabilir.
Araştırmacı – akademisyen Talip Mert, 1999’da Musiki Mecmuası’nda “Dilhayat Kalfa’nın Mirası”nı yayımlamıştır. Belge üzerinde herhangi bir tarih bulunmamasına rağmen, belgenin tasnifi esnasında yapılan bir araştırma sonucu tahmini olarak 1737 (hicri 1150) tarihi konmuştur. Yazıda Dilhayat Kalfa’nın terikesinin incelenmesiyle ölüm tarihinin 1737 olduğu, III. Ahmed döneminde yaşadığı, bulunan 4 adet elmas iğneden (kabak çiçeği şeklinde beş yapraklı olan bu iğneler hazinedar ustaların resmî eşyasından sayılıyordu) ve saraydan ayrılmasından hareketle hazinedar usta olarak görev yaptığı, Patrona Halil İsyanı ile III. Ahmed tahttan indirildikten sonra saraydan ayrıldığı sonuçlarına varılmıştır. Bu sav, Dilhayat Kalfa’nın III. Selim’in tanbur hocası olmasını imkansız kılmaktır.
Dilhayat Kalfa burada yaşadı Sultanahmet’te bulunan konak, 2012’de restore edilip bestekarın adıyla butik otel haline getirildi.
Klasik fasıl repertuvarındaki ustalığı sıradışı olan Dilhayat Kalfa, aynı zamanda adı kayıtlarda geçen tek kadın bestekârdır. Kadınlar tarafından icra edilen başka sözlü fasıl kaydına şimdiye kadar rastlanmamıştır.
Dilhayat Kalfa, bir bestekâr olarak döneminin ötesine uzanan dehasıyla Osmanlı-Türk musikisinin klasikleri arasına geçen nadide eserler üretmişti. Hakkında, günümüze ulaşan eserleri haricinde detaylı bir bilgi yok. Hayatının son günlerini saraydan ayrıldıktan sonra Sult anahmet’teki konağında iki cariyesiyle geçirdiği biliniyor. İki cariyesinden birini ölümünden önce çerağ etmiş, büyük bir ihtimalle gelin etmiş; diğer cariyesi Teravet’e ise iki adet elmas iğne, iki altın kuşak ve bir bilezik bırakmıştır.
Ünlü edebiyatçımızın 1961 tarihinde arkadaşına yazdığı sekiz sayfalık mektup, Oğuz Atay’ın yazarlık kariyeri öncesi dünyasına ışık tutuyor; sonraki ölümsüz eserlerine dair ipuçları barındırıyor.
Ara Güler’in unutulmaz fotoğrafı.
Oğuz Atay, bu toprakların yakın edebiyat tarihine damgasını vurmuş çağdaş Türk romancı. 2012 Aralık ayında yayımlanan 47. sayımızda, “Hissiyatımızın Tarihçisi” başlığıyla kapak konusu yaptığımız Atay, bu coğrafyada yaşayan insanların gündelik “haller”ini, yani bize kendimizi gösteren müstesna bir yazardı.
1977’de ölen Atay, eserlerinin kazandığı başarıyı, okurlarının büyük ilgisini, başeseri Tutunamayanlar’ın nihayet geçen yıl İngilizce olarak yayımlandığını göremedi. Ne var ki tüm bunların bu şekilde olacağını yaşarken öngörmüş bir zekaydı: “Önce kendini tanıtmalısın, yaptıklarınla ispat etmelisin kendini. Başkaları nasıl yapmışsa, nasıl yapıyorsa öyle davranmalısın. Kendini önce başkalarına kabul ettirmelisin ki biz de kabul edebilelim. Bunun için de belki ölmelisin. Unutulmalısın. Unutulan herkesin hatırlanması için ne kadar zaman geçiyorsa, o kadar zaman geçirmelisin mezarda. Orada bile acele etmemelisin. Senden önce ölüp, senden önce unutulanlar ve hatırlanmayanlarvar. Dur bakalım, dur hele. Sıranı bekle” (Tutunamayanlar).
Ölümünün 40. yılında, Oğuz Atay’ın 60’lı yılların sonlarında başlayan yazarlık serüvenini değil, öncesindeki hayatından bilinmeyen ve önemli bir belgeyi de okurlarımızla paylaşmak istedik (Gerçi bilindiği gibi kendisi üniversitede de hocalık yapmış, Yol Mühendisliği ve Topografya adlı iki ders kitabı yazmıştır).
Askerlik arkadaşı ve meslektaşı rahmetli Avşin Baysal’a 19 Mayıs 1961’de yazdığı mektup, evlilik kararını ve bunu nasıl aldığını, anladığını anlatıyor. Nefis bir Türkçe’yle yazılan mektup için Avşin Baysal’ın eşi Yıldız Hanım’a, Oğuz Atay’ın ilk eşi Fikriye Hanım’a, kızı Özge ve torunu Oğuz Kansu Canbek’e minnettarız.
Gürsel Göncü
OĞUZ ATAY’IN MEKTUBU
19 Mayıs 1961
Sevgili Avşin,
Sana uzun zamandır yazmadım, daha doğrusu artık yazışma alışkanlığımızı kaybettik. Bu önemli haber de olmasaydı belki uzun bir süre daha yazışmayacaktık. Evet sana önemli bir haberim var: evleniyorum. Bizim bazı davranışlarımız galiba çok benziyor. Ben de senin gibi bu haberi bir mektupla veriyorum. Senin yaptığın gibi uzun bir “yazışamama” devresi sonunda bu sessizliği bozarak seni -bana da öyle olmuştu-şaşırtıyorum. Daha başka benzeyişler var. Evleneceğim kızı daha önce tanıyordum. Fakat uzun zamandır görüşmüyorduk. Bir gün ona -yalnız, yolda değil- sinemada rastladım. Konuştum. Sonra… sonrası belli. Bu cümle çok söylenmiştir ama yeniden yazılabilir: evlenmeye karar verdik. Belki şu satırları okurken “sen de mi?”, “yok canım”, “vah! vah!” ve benzeri sözleri aklından geçireceksin. Eksik olmasınlar, buradaki arkadaşlar bu sözlerin öyle varyasyonlarını buldular ki senin yeni bir şey söyleyebileceğini sanmam. Onun için ciddi ve “meselenin ehemmiyetine müdrik” (!) fikirler beklerim senden. Yalnız şu arada belirteyim: bu konuda yapılan esprileri (arkadaşların yaptığı) ben şahsen komik bulmadım. Evet, bütün bu takılmaların gerisinde, akılları kurcalayan soruya gelelim: neden evleniyorum? Ben, hani şu falan filan adam, mangalda kül bırakmayanlar bankası umum müdürü, nasıl olur da… Bu soruların çoğunu cevapsız bıraktım, ya da beylik cevaplar verdim; çünki birçoğunun düşündüklerimi anlamayacağını ya da inanmayacağını gördüm. Fakat –iltifat değildir- senin bu konuda daha anlayışlı olduğunu bildiğim için düşüncelerimi anlayacağını, daha doğrusu anlamak değil de -tabii anlayacaksın- sözlerin gerisindeki kuramları sezeceğini –bence burada en yerinde kelime “sezgi”- sanıyorum.
Evet, neden evleniyorum? Sebeplerden bir tanesi çok apaçık. Fazla açıklamanın gereksiz olduğunu sen de takdir edersin. Belki de harbi kaybetme sebeplerini “önce barut yoktu” diye saymaya başlayan subaya benziyorum. Bundan sonraki sebepleri önemli saymayabilirsin. Nitekim birçok kimse öyle düşündü. Bu konuda objektif olamıyacağımı bildiğim için hiçbir düşünceyi kötülemiyeceğim; sadece bu sebebin dışında başka sebepler de olduğunu sandığım için bunları kaydetmekle yetineceğim.
Kendini halletmeyen insan kendi dışında hiçbir şeyi halledemez
Kendimi, huzursuzluk arayan, karışık işleri çözmekten hoşlanan bir adam sanıyordum. İnsanlara ancak mutlak huzursuzluğun bir şeyler yaptıracağını ve huzurun ölüm gibi bir şey olduğunu düşünüyordum. Yanılmışım. Gerçekten çok huzur uyuşturabilir; ama gereksiz huzursuzluklar aynı derecede zararlı olmaz mı? Sonra huzur ayaklarını uzatıp yatmak ve hiçbir şey düşünmemek demek değildir. İnsan en hareketli ve yorucu devresinde bile huzur içinde olabilir. Bu düşüncelerimi her zaman söylediğim şu cümle ile belki özetleyebilirim: “Kendini halletmeyen insan kendi dışında hiçbir şeyi halledemez”.
Kendimi, huzursuzluk arayan, karışık işleri çözmekten hoşlanan bir adam sanıyordum. İnsanlara ancak mutlak huzursuzluğun bir şeyler yaptıracağını ve huzurun ölüm gibi bir şey olduğunu düşünüyordum. Yanılmışım. Gerçekten çok huzur uyuşturabilir; ama gereksiz huzursuzluklar aynı derecede zararlı olmaz mı? Sonra huzur ayaklarını uzatıp yatmak ve hiçbir şey düşünmemek demek değildir. İnsan en hareketli ve yorucu devresinde bile huzur içinde olabilir. Bu düşüncelerimi her zaman söylediğim şu cümle ile belki özetleyebilirim: “Kendini halletmeyen insan kendi dışında hiçbir şeyi halledemez”. Düşüncenin istenilen bir yere teksif edilebilmesi için diğer noktalardan kolayca ayrılması, yani başka meselelerin halledilmiş olması gerekir. Ben daha önce -son bir yıldır yeni şeyler düşünüyorum- insanın bir şeye kendini verebilmesi için başka her şeyi terketmesi gerekir sanıyordum. Fakat ya o şeyler seni terketmiyorsa. Bıraktığın şeyler senin tam insan, bütünüyle insan olmanı engelliyor. Seni asosyal bir tip yapıyor. İnsanın dışına çıkan biri, insanlar için ne yapabilir? Ben, kendimi hiçbir zaman tam asosyal görmedim. Bunu sen de bilirsin. Turhan gibi bir tip olmayı hiçbir zaman düşünmedim. Bununla birlikte gene de bende kırıcı, yıkıcı bazı taraflar vardı. Hatırlarsın yedek subay okulunda arkadaş olduğumuz ilk günlerde sana da kırıcı davranmıştım. Senin tolerans duygun ve kolay kırılır bir insan olmamanın dostluğumuzun kurulmasında önemli payı olmuştur. Bir insan kendisine sorulan şeylere sinirli bir şekilde, kırıcı cevaplar veriyorsa kendinde bir eksiklik var demektir. Rahat bir konuşma tarzı karşındakine emniyet verir. Ben insanları sert ve alaycı uslublarımla şaşırtmayı tercih ediyordum. Böyle bir insan değildim. Sadece öyle görünmemin daha akıllıca olduğunu sanıyordum. Yumuşak görünmenin gerçekten de öyle olmak anlamına geldiğini düşünüyordum. Oysa benim anladığım tarzda bir sertlik ancak “gergedanlara” yakışırdı. İnsan dış tesirlere kapısını kapamak için derisini kalınlaştırır. Böylece sağlamlık kazandığını sanır. Oysa kalıplı düşünceleri bozulmasın, hazmetmeden edindiği şeyler tenkit süzgecinden geçmesin diye tıpkı Ionesco’nun insanları gibi “isteyerek” derisini kalınlaştırır. (Bu sözlerimden piyesi gördüğümü ve çok beğendiğimi anlamışsındır) Piyesteki Botard’ı hatırla. Her şeyin gerisinde “hile sezen”, hiçbir şeye “görmeden” inanmayan gergedan bir “toplumcu”. Ben öyle “toplumcu” olmak istemiyorum. Ben insanlara ait olan şeyleri seviyorum. Gergedanlara ait olanları değil. İnsanlara ait şeyleri sevdiğim için onların severek yaptığı bir şeyi ben de yapıyorum: evleniyorum.
Sana bizim dergi işinden bahsetmiştim. Turhan’ın son gün ayrılışını da anlattığımı sanıyorum. İşte ben Turhan’ın o günki tartışmada gergedanlaştığını gördüm. Hem de tıpkı Ionesco’nun oyununda olduğu gibi. Tıpkı Ahmet Evintan’ın oynadığı gibi: arkadaşının yanında ve yavaş yürümüş. Bu piyes hakkında çok şey söylemek istiyorum. Görüştüğümüz zaman daha uzun konuşuruz. Sadece piyesi seyrederken içinde yaşadığımı (tabii gergedan olarak değil Beranger olarak -ne kadar mütevaziyim (!) değil mi?) ve artık düşüncelerimi ifade ederken gergedanı dilimden düşürmediğimi söyleyebilirim; söylemek istediklerim böylece o kadar kısalıyor ki.
Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum
Sonra, biliyor musun ben saadetten hoşlanıyorum. Onun için de evleniyorum. Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum. Bir insanın idam edilişini düşünmekten ne kadar hoşlanmıyorsam, saadetin kelimesini bile düşünmekten de o kadar hoşlanıyorum. Kendimi ölçtüm, biçtim; meziyetlerimi, kusurlarımı düşündüm. Sonra karar verdim: benim bu halimle bile birçok insandan daha fazla mesut olmaya hakkım var. Pek öyle kötü bir adam sayılmam; ne dersin?
Sonra, biliyor musun ben saadetten hoşlanıyorum. Onun için de evleniyorum. Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum. Bir insanın idam edilişini düşünmekten ne kadar hoşlanmıyorsam, saadetin kelimesini bile düşünmekten de o kadar hoşlanıyorum. Kendimi ölçtüm, biçtim; meziyetlerimi, kusurlarımı düşündüm. Sonra karar verdim: benim bu halimle bile birçok insandan daha fazla mesut olmaya hakkım var. Pek öyle kötü bir adam sayılmam; ne dersin?
Bu yazdıklarımdan beni gevşeyip, yere serilmiş sanabilirsin. Ben öyle sanmıyorum. Aksine eğer bundan sonra bir şey yapacaksam daha imkânlı olacağıma inanıyorum. Bir de şu mesele var: “bir şey yapacaksam” dedim ya. O “bir şey” “dünyaya nizamat vermek” olmayacak galiba. Bir şeyin doğru olduğunu bilmek başka onu gerçekleştirmek ise çok başka. Şu halimle belki çevremdekiler içinde bu işi en çok ben becerebilirim, ama bir işin yapılması için sadece “bazı insanlardan daha iyi olmak” yetmez ki. Bizatihi (kelime çok eski ama daha iyisi yok) değerli olmak gerek. Ben son senelerde bir şeyler öğrendiysem şunu iyi anladım: bu işi iyi yapmak güç ve şartlar uygun değil. O zaman da şu kalıyor: davanın bir neferi olup ayak işleri yapmak. Özür dilerim, ben biraz ihtiraslıyım: her işte yukarıda olmak isterim. Beni egoist bulmadığını tahmin ederim. Gerçek bu yazdıklarım. Sen de biliyorsun. İnsanları bir şey yapmaya zorlayan kuvvet –işin mahiyeti ne olursa olsun- ihtirastır. İhtiras çalışmanın gıdasıdır. Ben ise çok yoruldum boş yere: İhtirasımı kaybettim bu işte.
Tabii en başta gelen sebeplerden birisi de Fikriye, evleneceğim kız. Belki sana bahsetmişimdir. Her zaman eğer bir gün birisiyle evlenirsem muhakkak bu iş onunla olacak diye düşünürdüm, evlenmeyi hiç düşünmediğim zamanlar da onu hatırlardım. Bence çok vasıflı bir kız. Tabii bu düşüncem de sübjektif olabilir. Belki “bana öyle geliyor.” Fakat tanıyınca senin de öyle bulacağını sanıyorum. Sana ondan bahsetmeyi çok isterdim, fakat sana mektupla anlatmam çok güç, hem de boyuna sevdikleri kızdan bahseden tipleri ben eskiden beri biraz yadırgarım. Aynı şeyi yapamayacağım. Buna rağmen seninle karşı karşıya gelince bahsetmeyi isterim. Yalnız şu kadarını söyliyeyim: ben kendisini gerçekten seviyorum ve üstün buluyorum. Bana emniyetin vardır sözlerime inanırsın değil mi?
Her şeyin gerisinde ‘hile sezen’,gergedan bir ‘toplumcu’ olmak istemiyorum
İnsan dış tesirlere kapısını kapamak için derisini kalınlaştırır. Böylece sağlamlık kazandığını sanır. Oysa kalıplı düşünceleri bozulmasın, hazmetmeden edindiği şeyler tenkit süzgecinden geçmesin diye tıpkı Ionesco’nun insanları gibi “isteyerek” derisini kalınlaştırır… Her şeyin gerisinde “hile sezen”, hiçbir şeye “görmeden” inanmayan gergedan bir “toplumcu”. Ben öyle “toplumcu” olmak istemiyorum. Ben insanlara ait olan şeyleri seviyorum. Gergedanlara ait olanları değil. İnsanlara ait şeyleri sevdiğim için onların severek yaptığı bir şeyi ben de yapıyorum: evleniyorum.
İşte sevgili Avşin, durumum böyle. Daha fazla yazmak isterdim ama buna benim vaktim ve kafam senin de sabrın müsaade etmez (ne yerinde (!) bir söz değil mi). Fikriye ile Haziran başında evleniyoruz. Fazla hazırlık yapmıyoruz. Evlenir evlenmez vapurla geziye çıkacağız. Biliyorsun benim “permi” denen bir vapurla gezi hakkım var. Seninle buluşup uzun uzun konuşmak isterdim. Haziran 20’den itibaren yeniden İstanbul’dayım. Gelirsen çok sevinirim. Olmazsa gezi sonrasında biz geliriz. Çoğul konuşmamı yadırgamıyorsun ya? Ne yapalım oldu bir kere. Sana bu kadar uzun yazdım; hemen cevap verip düşüncelerini bildirmezsen darılırım ha. Şimdilik bu kadar. Gözlerinden öperim. Yıldız’a selamlar.