Yazar: #tarih

  • Ölümsüz repliklerin ölümsüz tiyatrocusu

    Bizim Aile’nin Yaşar Usta’sından Hababam Sınıfı’nın efsane hocası Mahmut Hoca’ya Münir Özkul, 60 yılı aşan sanat hayatına sayısız karakteri sığdırdı ama, asıl tiyatroya kattıkları uçsuz bucaksızdı. Rolleriyle, diyaloglarıyla, tiradlarıyla izleyenlere unutulmaz anlar yaşattı. 93 yaşında hayata veda eden dev sanatçıyı yakınındaki bir göz, çevirmen ve tiyatro eleştirmeni Seçkin Selvi yazdı.

    SEÇKİN SELVİ

    Üsküdar Amerikan Li­sesi’nde yatılı öğrenci­yim, İstanbul’da velim olan ablam hafta sonları beni okuldan alıyor, o tarihlerde birinci mevki salonunda gar­sonların beyaz eldivenle kahve servisi yaptığı Kadıköy-Kara­köy vapuruyla karşıya geçi­yoruz, tünelle Beyoğlu’na çı­kıyoruz, Küçük Sahne’ye gi­diyoruz. Münir Özkul’u ilk kez orada görüyorum. George Axelrod’un “Yaz Bekârı”nda, yani 1954 yılı. Ertesi yıl Jo­hn Patrick’in “Çayhane”sinde seyrediyorum Özkul’u.

    Münir Özkul, tiyatroda ve sinemada yeri doldurulamayacak bir isimdi.

    Sonra Joseph Kessel­ring’in “Arsenik Kurbanları” oyununda izliyorum onu. Hani yıllardır çeşitli adlarla oynan­maya devam eden o ünlü oyun. Bunlardan biri de “Ahududu”. Yıl 1956, on yedi yaşındayım, erkek arkadaşımla İstiklal Caddesi, Küçükparmakkapı Sokak’ta sanatçıların müda­vimi olduğu “Yeşil Horoz” lo­kaline gidiyoruz. Arkadaşımın nüfuzlu bir büyüğü de yanı­mızda. Bir süre sonra hatırlı müşterilerin geldiğini, masa­mıza onları da alıp alamaya­cağımızı soruyor garson. Tabii buyur ediyoruz, Münir Özkul, Çolpan İlhan, Sadri Alışık. Sa­baha karşı bir arabaya doluşup Aksaray’da bir işkembeciye gi­diliyor. O süreçte çocukluğu­mun Münir Özkul’u yeni yet­meliğimin Münir Bey’i oluyor. Sabah Aksaray’dan yine bir arabaya doluşuyoruz, Münir Bey ve Akademi’den tanıdığım Çolpan Taksim’de iniyorlar, biraz ilerde de Sadri Alışık ve­da ediyor.

    1966’da çok farklı bir bo­yutta, tiyatro dünyasında ye­niden karşılaşıyoruz. Sermet, ben ve Münir’le Suna. 1978’de de LCC tiyatrosunda Hal­dun Bey’in “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı”. Provalardan başlayarak kimbilir kaç kez izledim oyunu. LCC’de, son­ra Şehir Tiyatrosu’nda. Ve her seferinde “Perde” tiradında gözyaşlarımı tutamadan. O ka­dar etkilendiğim bir tiraddır ki, yıllardır köşe yazılarımın başlığı hep “Ve Perde…” oldu. Tabii bu arada Münir Özkul, sonra Münir Bey ve sonunda Münir oldu, sevgili Münir.

    Altmış yıla yayılan bir sü­reç içinde yazları ve kışla­rı sahnede, sahne arkasında, meyhanede, bizim evde, onla­rın evinde, dost sohbetlerinde gördüğüm, tanıdığım bir na­if insanı anlatmaya çalışaca­ğım. Tanıdığım insanlar için­de, kibarlık, nezaket, zarafet ile çekingenliği ve utangaçlığı harmanlamış birkaç kişiden biridir Münir. Ömrü boyunca kırmak yerine kırılmayı, in­citmek yerine incinmeyi, hoş­görü beklemek yerine hoşgö­rü göstermeyi seçti. Kerameti kendilerinden menkul ünlüler, dünyaya bir kaşlarını kaldı­rıp yan gözle bakarken, Münir ününün, hem de gerçek ünün doruğundayken bir kez olsun “ben oldum” demedi, başı­nı öne eğerek, hep o mahcup, hep o naif tavrıyla sürdürdü yaşamı.

    Onun tiyatrodaki ve sine­madaki yeri hiç kuşkusuz dol­durulamayacak. Ama sanatçı kimliği bir yana, asıl o naif, o kibar, o beyefendi kişiliğinin yaşamlarımızda bırakacağı boşluk hiçbir zaman kapan­mayacak. Vay gidene… Vay ki vay…

  • Sümerbank: Önce umut sonra düşkırıklığı

    Sümerbank: Önce umut sonra düşkırıklığı

    Türkiye’nin sanayileşmede ilk büyük atağı olan Sümerbank’a bağlı Merinos Yünlü Sanayi Dokuma Fabrikası, tam 80 yıl önce Mustafa Kemal Atatürk tarafından açılmıştı. Atatürk’ün bizzat yaptığı son açılış ile onore edilen fabrika, bugün cumhuriyet tarihinin sembol işletmelerinden biri olarak hafızalarda. Ana üretim alanı olan ipliğe 1944’te dokuma tesislerinin de ilave edilmesiyle Ortadoğu ve Balkanlar’ın en büyük entegre yünlü kumaş fabrikası haline gelen işletme, Avrupa’nın da en büyük yünlü dokuma fabrikaları arasında yerini almıştı. Fabrika varlığını ancak 2004’e kadar korurken, çeşitli makinelerinden çalışanların kimlik bilgileri ve fotoğraflarına yer verilen müzesi de tarih oldu. Halbuki Atatürk açılışta fabrikanın onur defterine şöyle yazmıştı: “Sümer Bank Merinos Fabrikası, çok kıymetli bir eser olarak millî sevinci artıracaktır. Bu eser yurdun, hususiyle Bursa bölgesinin endüstri inkişafına ve büyük millî ihtiyacın giderilmesine yardım edecektir.” (Yazarımız R. Sertaç Kayserilioğlu, bu hadiseyi NTV Tarih 25. Sayı’da yazmıştı).

  • Minyatür: Unutulan büyük gelenek

    MABEYN DAİRESİ Ara bö­lüm. Selamlık ve Harem ara­sındaki daire. Konaklarda iki ana bölümü birbirinden ayıran bir mabeyn odası ya da sofa­sı vardı. Burası, selamlıkta­ki yabancı erkek ve uşaklarla Haremdeki kadınların karşı­laşmalarını, konuşmaların du­yulmasını engellerdi. Konak ve evsahipleri erkek konukları ol­madığı zamanlarda vakitlerini mabeyn odasında, ailenin ka­dın ve çocuklarıyla geçirirler­di. 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan yeni konak ve saraylar­da sofa ve odalar eklendi ve bu bölüme mabeyn dairesi denildi. Bu yenilik, aile yaşamında ve konuk kabulünde kadın-erkek ilişkilerinin çağdaş bir süre­ce girmekte olduğunu gösteren bir gelişmeydi. Yeni mekân an­layışının ilk önemli yapıları ise Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çıra­ğan Sarayları oldu. II. Abdülha­mid istibdad yıllarında günlük çalışmalarını Yıldız Sarayı’nın bir saray büyüklüğündeki Bü­yük Mabeyn dairesinde yürüt­tüğü gibi, Yıldız Sarayı’nda da bir de Küçük Mabeyn Dairesi vardı.

    MESKÛKAT Madeni paralar. Sikke sözcüğünden üretilen bu terim, daha çok Osman­lı paraları dışındaki (Sel­çuklu, İlhanlı, Mağrip para­ları gibi) tedavülde olmayan arkeolojik değerli altın- gü­müş-bronz-bakır paralar için kullanılmıştır.

    MİNYATÜR (İtalyanca min­yatura) Yazma kitaplara, özel bir teknikle yapılan suluboya resim. Türk minyatürcülüğü 16-17. yüzyıllar boyunca gele­nekçi çizgisinden ayrılmadı. 18. yüzyılda ise Levnî bu sana­ta yeni bir bakışla perspektif ve figüratif boyutlar kazan­dırdı. 19. yüzyıla gelindiğinde resimli kitapların pahalılığı, Batı tekniği resim anlayışı­nın benimsenmesi, fotoğrafın baskıya girmesi sonucu min­yatür giderek unutuldu.

    Surname-i Vehbi’de


    Levnî minyatürleri
    Padişah III. Ahmed’in
    dört oğlunun 1720’de
    gerçekleşen ve 15 gün süren
    sünnet şenliklerini anlatan
    eseri şair Seyyid Vehbi
    yazmış, minyatürlerini
    Levnî yapmıştı.

  • Hem yeni başlayanlar hem de bilenler için William Shakespeare

    Ülkemizin en önemli Shakespeare uzmanlarından Ayşegül Yüksel’in kitabı hem yazarın eserlerini derinlemesine inceliyor hem de Türk tiyatrosundaki uygulamalardan örnekler veriyor. Ünlü İngiliz yazarı hem bilenler hem de öğrenmek isteyenler için bir referans kitabı.

    SILA ŞENLER GÜVENÇ

    William Shakespeare: Yüzyılların Sahne Büyücüsü

    Türkiye’deki en önemli Shakespeare uzmanla­rından biri olan, kendisi de Shakespeare gibi kalemi ve hitabıyla insanları âdeta büyü­leyen, yıllarca ODTÜ ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğ­rafya Fakültesi’nde İngiliz Ede­biyatı ve tiyatro alanında hiz­met vermiş Prof. Dr. Ayşegül Yüksel tarafından kaleme alın­mış değerli bir kaynak kitap.

    1979’dan beri Cumhuriyet gazetesinin kültür sayfasında­ki “Sahneden” köşesinin yazarı olan Ayşegül Yüksel’in birçok kitabı, makalesi ve tiyatro eleş­tirisi mevcut. William Shakes­peare: Yüzyılların Sahne Büyü­cüsü, Yüksel’in öğretim üyesi ve tiyatro eleştirmeni olarak, yıl­larca verdiği derslerin ve yazdı­ğı tiyatro eleştirilerin bir ürünü. Shakespeare’i -başta gençler ol­mak üzere- her yaştan ve alan­dan insanların zevkle okuyabi­leceği ve anlayabileceği bir an­latımla sunuyor. Ancak kitabın herkes tarafından takip edilebi­lecek bir nitelikte olması kimse­yi yanıltmasın; bu, Shakespeare eserlerini derinlemesine ince­leyen çok kapsamlı bir çalışma aslında. Eserde yazar, yaşadığı dönem, antik ve klasik tiyatro geleneği ve Shakespeare’in kat­kıları anlatılmakta, oyunlarıy­la ilgili çeşitli incelemeler okur dostu bir üslupla verilmekte. Asıl ustalık, bu denli zor bir ko­nuyu sade bir anlatımla geniş bir okur kitlesi için anlaşılabilir kılmak şüphesiz.

    Kitabın ilk üç bölümü, bir şahsiyet ve oyun yazarı olarak Shakespeare’e ve İngiliz röne­sansına bir altyapı oluşturmak­tadır. Bu noktada, İngiliz röne­sansının İtalya’dan çok sonra, 16. yüzyılda başladığını belirt­mek gerek. İngiliz rönesansı, ‘eski’ ve ‘yeni’ olanın içiçe geç­tiği bir dönem. Kitapta, tiyat­ro geleneğine ek olarak röne­sans İngiltere’sinde gerçekle­şen önemli değişimler de tek tek ele alınıyor. Bu bağlamda, İngiltere’nin feodal yönetim bi­çiminden monarşiye geçmesi, kapitalist girişimciliğin yayıl­ması, deniz ticaretinin gelişme­si, İngiliz Kilisesi’nin Protes­tanlığı kurumlaştırma çabaları, dönemin egemen ahlak anlayışı ve hümanist bakışaçısı, Krali­çe I. Elizabeth’in ülkesinde ka­dının durumu, Shakespeare’in ortakları arasında bulunduğu Globe Tiyatrosu da dahil olmak üzere profesyonel tiyatroların kurulması ve dönemin sansür politikasına geniş ölçüde yer ve­rilmiş.

    Shakespeare, İngiliz röne­sansının karmaşık, değişken ve yenilikçi ortamında ortaya çıkan, bu koşullar içinde yoğ­rulmuş ve sayısız ürün ver­miş önemli bir ozan ve tiyat­ro yazarı. Burada vurgulanan nokta, Shakespeare’in dehası sayesinde halkı nasıl tiyatroy­la buluşturduğu ve her kesime hitap etmeyi nasıl başardığıdır. Farklı sosyal tabakalardan olu­şan, yoğun bir nüfusu barındı­ran Londra kentindeki tiyatro­larda da her kesimden seyirci mevcuttu: Saraylılar, genç soylu hanımlar, şövalyeler, hukuk öğ­rencileri, esnaf, çıraklar, hayat kadınları, kente ürünlerini sat­maya gelen tüccarlar ve köylü­ler aynı oyunları seyrediyorlar­dı. Böylece, elit kesimin yanısıra okuma yazma bilmeyen halk da sahnede antik ve klasik tiyatro geleneğinden beslenen bir İngi­liz tiyatrosu seyretme fırsatını buluyordu.

    Önemli bir diğer nokta ise, küçük kent kökenli bir ailenin, üniversite öğreniminden yok­sun kalmış sıradan bir bireyiy­ken, Shakespeare’in ülkenin ve dünyanın hayranlıkla bağrı­na bastığı bir yazar ve tiyatro ustasına nasıl dönüştüğüdür. Kitapta, kayıtlara göre yüksek tahsili bulunmayan Shakespe­are’in gerçekte kendisine ma­ledilen oyunları yazıp yazma­dığı ile ilgili farklı görüşlere yer verilse de, Ayşegül Yüksel üstün yetenek ve hünerin sadece kül­türlü bir aileden gelen, seçkin sanat ortamında yetişmiş, çok okumuş kişilerin sahip olduğu bir ayrıcalık olarak düşünüle­meyeceğini vurgulamaktadır. Bu konuyla ilgili de iki çift sözü vardır: “Bize gelince, yaşam öy­küleri Anadolu coğrafyasında dolaşıp duran Hoca Nasreddin­lerin, Yunus Emrelerin, dahası, ortaokul öğrenimini bitireme­den çalışmak zorunda kalmış, ama yapıtlarıyla dünya düze­yindeki pek çok ustayı geride bırakan Yaşar Kemal gibi bir ‘deha’nın yetiştirdiği toprakla­rın çocuklarıyız. Bizim aklımız ve yüreğimiz gerçeklere de açık­tır, efsanelere de…” (s.19).

    Devlet Tiyatroları’nda Onikinci Gece Shakespeare’in eseri Onikinci Gece Devlet Tiyatrosu’nda sahneleniyor. 1960’lardaki oyunda, ön planda Malvolio rolünde Cüneyt Gökçer, arka planda Ertuğrul İlgin ve Salih Canar.

    Bu bağlamda, şaşılacak bir şey yoktur; çünkü Shakespeare bir rönesans aydınıdır…

    Kitabın büyük bir bölümü oyun incelemelerine ayrılmış. Öncelikle antik-klasik tragedya, komedi geleneği ve yazınsal un­surları işlenmiş, Shakespeare’in bunları rönesans İngiliz tiyat­rosunun kurallara bağlı kalma­yan yapısıyla nasıl birleştirdiği anlatılmış ve getirdiği yenilikler tartışılmış. Ayrıca, Shakespea­re’in tarihî oyunlarına, romans­larına ve sınıflandırılması güç olan oyunlarına da yer verilmiş. Bu doğrultuda, kitapta Shakes­peare’in birçok eserine değinilse de, muhtelif bölümlerde detaylı olarak incelenen oyunlar III. Ri­chard, Yanlışlar Komedisi, Titus Andronicus, Ne ki Hırçın Kız, Romeo ve Juliet, Bir Yazdönümü Gecesi Rüyası, Venedik Taciri, Kuru Gürültü, V. Henry, Julius Caesar, Beğendiğiniz Gibi, On İkinci Gece, Hamlet, Troilus ve Cressida, Yeter ki Sonu İyi Bit­sin, Kısasa Kısas, Othello, Kral Lear, Macbeth, Antonius ve Kle­opatra, Coriolanus, Atinalı Ti­mon, Kış Masalı ve Fırtına’dan oluşmaktadır.

    Kitabın son bölümü, çok önemli bir arşiv niteliği taşı­maktadır. Shakespeare’in Türk sahnesindeki yaklaşık 200 yıllık geçmişine değinilen bölümde, 19. yüzyıldan itibaren sahnele­nen belli başlı eserlerin ve özel­likle Hamlet, Othello, Kral Lear gibi oyunların Türkiye’deki tatlı ve acı serüvenleri anlatılmakta, Shakespeare’in geniş kitlele­re ulaşmasını sağlayan Muhsin Ertuğrul gibi şahsiyetlere yer verilmekte ve Türk yapımların­dan örnek fotoğraflar sunul­maktadır.

    Son söz olarak bilenlere ve­ya ilgi duyanlara: Shakespeare’i her yaş ve bilgi düzeyindeki ki­şilere sevdirecek ya da yeniden hayran bırakacak bu kaynak ki­tabı mutlaka edininiz.

  • Türklerin Almanya’yı fethi!

    Türklerin Almanya’yı fethi!

    Anadolu’dan son büyük göç dalgasının kahramanları 1961’den itibaren yeni bir hayat arayışıyla Almanya’ya kafileler halinde giden gurbetçilerdir. Sayıları 10 yılda milyona yaklaşan Türk göçmenler, entegrasyon sürecinde hem kendilerini hem yeni ülkelerini hem de anavatanlarını değiştirip, dönüştürecekler; Avrupa’nın yakın sosyal tarihine devasa bir ‘modern fetih’ külliyatı armağan edeceklerdir. Nebil Özgentürk’ün prömiyeri 20 Ocak 2018’de Wuppertal’de yapılacak belgeseli “Almanya’ya Göçün Hatıra Defteri” vesilesiyle, 57 yıllık serüvenden yüreğe dokunan anları hatırladık…

    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türkler Almanya’yı biraz da dönerleriyle fethetti. Kaplan Döner’in sahibi Remzi Kaplan, Alman başbakanı Angela Merkel’le.

    “ALAMANCI” ADAYLARI

    Öncü Türk işçilerin 1950’lerdeki münferit göçlerini saymazsak, Almanya’ya Türkiye’den ilk göç 31 Ekim 1961 tarihinde imzalan Türk İşgücü Anlaşması çerçevesinde gerçekleşti. 2. Dünya Savaşı sonrasında büyük bir işgücü açığı bulunan Almanya bu eksiğinin yüzde 60’lık kısmını Türk işçilerle kapatacaktı. Almanya macerasına atılmak için 61-72 yılları arasında Mecidiyeköy ve Tophane’de kurulan başvuru bürolarının önünde sıra bekleyen “Alamancı” adayları.

    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!

    İŞGÜCÜNÜN SAĞLIKLISI!

    Almanya’ya işçi olarak kabul edilmek isteyen Türkler, İstanbul’daki başvuru bürolarında sıkı bir doktor muayenesinden geçiriliyor, ancak bir sağlık sorunu bulunmayan adayların başvuruları kabul ediliyordu. Doktor kontrolünde, Türk göçmen adaylarının yaklaşık %10’u sağlık nedenleriyle eleniyordu.

    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!

    YENİ HAYATA KALKAN TRENLER

    Göçmen işçilik için uygun vasıflara sahip oldukları Alman yetkililer tarafından onaylanan Türklerin oluşturduğu kafileler Almanya’ya üç günlük bir otobüs yolculuğu sonunda ulaşmıştı. Daha sonra, nispeten daha rahat bir ulaşım aracı olan trenler kullanıldı. Muhtelif tarihlerde Sirkeci Garı’ndan yeni hayatlarına doğru yola çıkan Türkler.

    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!

    YURTLARDA, YURT HASRETI

    Meşakkatli bir ön eleme sürecinden ve uzun bir yolculuktan sonra Almanya’ya ulaşmayı başaran Türk işçi adayları çalışacakları firmalardaki tercümanlar tarafından karşılanıyor, uymaları gereken kurallar, yapacakları işler hakkında bilgilendiriliyordu. “Misafirler” bunun ardından yurtlara yerleştiriliyordu.

    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Para biriktiren Türk göçmenler, yanlarına ailelerini getirtiyor, çoğunlukla konforsuz tek göz odalara yerleşiyorlardı, Bochum 1961.
    Türklerin Almanya'yı fethi!
    İlk Türk işçileri yerleştirildikleri yurtlarda, 1961.
    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Rüsselheim’daki işçi yurdunda kalan Türkler, oluşturdukları “kahve” ortamında birlikte eğlenerek sıla hasreti gideriyor.

    MEMLEKETTEN HABER VAR!

    Almanya’daki ilk Türk gazetesi (aylık) Anadolu 1963 yılında çıkacak, Akşam, Hürriyet ve Tercüman ise 1969’dan itibaren Batı Avrrupa’da özel ek yayımlamaya başlayacaktı. Heim’ın önünde memleketten gelen gazeteyi inceleyen Türkler, Essen, 1965.

    Türklerin Almanya'yı fethi!

    KİLİSEDE BAYRAM NAMAZI

    Günümüzde Almanya’daki mescit ve camilerin sayısı 2.750’yi bulmuş durumda. Ama göçün başlarında durum böyle değildi. Bayram gibi özel günlerde Türk göçmenler namazlarını kiliselerde kıldılar. Dom Kilisesi’nde Bayramı namazı ve duyurusu, 3 Şubat 1965.

    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!

    CEMİYET HAYATINA ENTERGRE OLANLAR

    İlk Türk göçmenlerden bazıları, aile hasretlerini ve yalnızlıklarını kendilerini eğlenceye vurarak atlatmayı denediler. Kimileri memleketteki yuvlarını yıkıp “Alman hanım” aldı, kimileriyse “doğru yolu” bulup, eşlerini yanlarına aldırdı. Bir lokalde Alman “bayanlar”la bira içip efkâr dağıtan Türk işçiler, 1970.

    Türklerin Almanya'yı fethi!

    GİRİŞİMCİ RUH

    Ekonomik krizler sebebiyle 1974 yılında Almanya, yabancı işçi alımını durdurdu. Almanya’ya işçi olarak gidenler yeni memleketlerinde küçük işletmeler kurmaya başladılar. Açılan Türk bakkalları, “Alamancı”ların ilk serbest girişim deneyimleriydi.

    S7_2-FOTOGRAFI

    TOPLUMSAL DUYARLILIK

    Almanya’daki sosyal hayata entegrasyonları oldukça sancılı bir süreci işaret etse de ilerleyen zamanlarda Türkler toplumsal duyarlılıklara tepki vermeye başladılar. 1 Mayıs gösterisinde Türk kadınları, Mainz, 1978.

    Türklerin Almanya'yı fethi!

    KALMAK MI ZOR, DÖNMEK MIZOR?

    1984 yılında Almanya, ülkede yasal haklar kazanan Türklerin anavatanlarına gönüllü geri dönüşlerini özendirmek amacıyla “Geri Dönüşü Teşvik Yasası” adı altında bir kanun çıkarttı. Bu vesileyle 290 bin civarında Türk, memleketlerine geri döndü. Kesin dönüş hazırlığı, Duisburg, 1984.

    Türklerin Almanya'yı fethi!

    BİR ÖZGENTÜRK BELGESELİ

    Nebil Özgentürk, “Almanya’ya Göçün Hatıra Defteri” belgeselinin iki yıl süren çalışmaları sırasında, gurbeçi Ahmet Kalın ile söyleşiyor, 2016.

    Türklerin Almanya'yı fethi!
    Türklerin Almanya'yı fethi!

    Nebil Özgentürk’ün 300 sayfalık bir kitap ve yedi bölümlük belgesel bir filmden oluşan “Almanya’ya Göçün Hatıra Defteri” projesi, Almanya’da 10 şehirde iki yılda yapılan 50’yi aşkın röportajı içeriyor. Çalışma; çarpıcı öyküleri, şaşırtıcı anekdotları, dokunaklı hatıraları kayıt altına alırken, iki kültürün ilk karşılaşmasından günümüze kadar yaşanan süreci gözler önüne seriyor.

  • Yedim yedirdim yönettim

    İktidar sahipleri tarihin her döneminde her medeniyette her siyasi ve dinî yapıda, devlet işleri için ahaliden toplanan paraları gaspettiler. Doğu’da ve Batı’da, krallar ve sultanların etraflarındaki ayrıcalıklı kesimin aldığı rüşvetler, muazzam kişisel servetlerin kaynağını oluşturdu. Çok öne çıkanlar cezalandırıldı ama özellikle Osmanlı toplumunda yıllar içerisinde gelenekselleşen bu mekanizma “işini bilen” idarecilerin yanısıra, “yiyor ama çalışıyor” diye düşünen bir kitle yarattı.

    Tarih boyunca büyük ser­vetlerin temel kaynakları savaş ganimeti, sömürge­lerin/fethedilen yerlerin sürek­li yağmalanması veya devlet­ten yetki ve ayrıcalık elde etmek şeklinde tezahür etmiştir. Devlet makamlarına tayin edilmek veya iktidar erkini bizzat veya veka­leten kullananlara yakın olmak, servet ve ayrıcalık getirmiştir. Servet ayrıcalık, ayrıcalık da ser­vet anlamına gelmiştir.

    Bununla birlikte toplumlar, devlet görevinin kötüye kullanı­mından sağlanan servetler konu­sunda hassasiyet göstermiştir; çünkü bu, sonuç olarak devlet işleri için ahaliden toplanan paraların usulsüz gaspından kaynaklanır. Nice devlet ada­mı, kendisinin ve çevresinin çıkarı için ahaliyi ezen vergi­ler salmış, ödeyemeyenler her türlü eza-cefa çekmiştir. El­de edilen muazzam servetler rakiplerin ve hükümdarların fazla dikkatini çekince, bu ki­şilerin kellesi gitmiş, servetle­ri de hükümdara veya ihtiyaç halinde hazineye irat kayde­dilmiştir.

    Çeşitli dönemlerde, aşırı para toplayarak servet edinen ayrıcalıklı kişilerin idam edi­lerek isyanlarının önlenmeye çalışıldığına da rastlarız. Bu bizi servetin sadece yetki ve ayrıcalık değil, aynı zamanda şiddet kullanımıyla bağlantı­lı olduğunu da hatırlatır. Çoğu ülkede kamu görevleri paray­la satılmış, göreve gelenler de verdikleri rüşvetin fazlasını çıkarmak için acımasızca soy­guna girişmiştir. Ormana sığı­nan Robin Hood’dan tutun da dağa çıkan Anadolu eşkıyala­rına kadar sayısız hikayenin arkasında acımasız vergi ve haksız müsadere (el koyma) vardır.

    Din adamları da usulsüz servet ediniminde diğerlerini aratmamıştır. Kardinaller ve piskoposlar arasında, devlet yönetiminden pay ve makam sahibi olarak efsanevi servet edinenler saymakla bitmez. Fransa’yı modern bir devlet haline getiren Kardinal Riche­lieu ve Mazarin hayal edile­meyecek servetler biriktirmiş­lerdi ama, bunlar Mazarin’in Fransa’yı idare etmesi için 14. Louis’ye miras bıraktığı Col­bert’in kendisi ve ailesi için biriktirdiği servetlerin yanın­da küçük kalır. Onlardan 150 yıl sonra Napoléon da sürekli olarak arkasından iş çeviren, düşmanlarıyla komplo kuran Bakanları Talleyrand ve Fou­ché’yi saatlerce azarlar, sonra da milyonlar bahşederek gö­revlerinin başına gönderirdi. Hükümdar onları, onlar da hü­kümdarı kullanırdı.

    Aradan bir 130 yıl daha geçti. Almanya’daki Nazi hiye­rarşisinin tepesindeki bazı ki­şiler çok kısa süren iktidarla­rında öyle muazzam servetler edinmişlerdi ki, örneğin pabu­cu delik eski pilot Goering’in serveti şatolarına, upuzun zırhlı trenlere sığmıyordu.

    Şurasını unutmamak ge­rekir. Kimse tek başına fazla çalamaz, rüşvet yiyemez. Yi­yen, yedirmek zorundadır. Es­ki Türk geleneğinde beyler ve vezirler topladıkları artığın bir kısmını çevrelerine taşırarak paylaşmak zorundaydı. Bunu yapmazlarsa, itibarsızlaşır ve konumlarını muhafaza ede­mezlerdi. Krallar ve sultanlar bu nedenle etraflarında ayrıca­lıklı bir kesim oluşturur, onlar da kendi yakın çevrelerine ye­dirirlerdi. Bu ortaklık, sistemin sürekliliğinin en büyük garan­tisiydi. Sorun işin çığırından çıkmasıydı, çünkü insan ihti­rasının sınırı yoktur. Sonra da hukukun delinmesi için usuller geliştirildi. Modern toplumda işler biraz zorlaştı ama, riske rağmen kötü niyetliler her za­man işlerini yürütmenin yolu­nu bulmuştur.

    Rica Ebu Zeyd Ma’arretü’n-Nu’man kadısına ‘rica ediyor’ (Harirî’nin Makamat’ından, 1335).
  • Tarihî yarımadada Osmanlı camileri

    Philipp Ferdinand von Gudenus’un 1740’da çizdiği İstanbul panoraması, şehrin adeta fotografik bir görüntüsünü veriyor. Eserin üçüncü bölümünde, Osmanlı mimarisinin en muhteşem ve etkileyici eserleri yer alıyor. Osmanlı camileri ve yükselen minareleri şehre silüetini veriyor.

    1 SÜLEYMANIYE CAMİİ Kanunî Sultan Süleyman tarafından1550-1557 arasında Mimar Sinan’a inşa ettirilen külliye ve camii, İstanbul siluetinin en etkileyici anıtlarından biridir.

    2 ŞEHZADE MEHMET CAMİİ Kanunî tara­fından 1544’te ölen çok sevdiği Şehzade Mehmet adına inşa ettirilen külliyenin camii. Yapı, Mimar Sinan tarafından inşa edilmiştir.

    3 BOZDOĞAN KEMERİ İstanbul’un en eski anıtlardan olan su kemeri, İmparator Hadrianus (2. yüzyıl) ya da İmparator Valens (4. yüzyıl) tarafından inşa ettiril­miştir. Osmanlı döneminde de kullanılan kemer, yarımadanın sonuna doğru uzanan semtlere su iletmektedir.

    4 ZEYREK KİLİSE CAMİİ (Pantokrator Manastırı Kilisesi) 12. yüzyılda Bizans İmparatoru İoannes Komnenos ve eşi İmporatoriçe İrini tarafından inşa ettirilen manastır kiliseleri, fetihten sonra kentin ilk medresesi haline getirilmiştir. Bugün kullanılan ismi, bu medresenin en meşhur müderrislerinden olan Molla Zeyrek Meh­med Efendi’den almıştır. Yapı, Bayramîve Nakşibendi tarikatlarının da İstanbul’daki en eski merkezlerindendi.

    5 UNKAPANI İSKELESİ Kentin Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca en önemli is­kelelerinden biri olan bu bölge, her zaman önünde bulunan tekneler ile resmedil­miştir. Kentin en önemli un depoları da bu semtte idi.

    6 FATİH CAMİİ Fatih Sultan Mehmet tarafından 1460’larda inşaatına başlandı ve 1463’te tamamlandı. Etrafında 16 med­resesi, tabhanesi, darüşşifası, hamamı ile birlikte Osmanlı dünyasında inşa edilen en büyük külliyenin merkezidir. Bu resimde Fatih devrinin özgün camii görülmektedir.

    7 GÜL CAMİİ Bizans döneminde bir kilise olarak inşa edilen yapı, II. Bayezid döne­minde cami haline getirilmiştir. Bizans kilisesinin adı kesin olarak bilinmemekte­dir. Gül Camii adının ise içinde bulunan Gül Baba türbesinden geldiği söylenir. Yapı 11. – 12. yüzyıl dolaylarına tarihlendirilir.

    8 YAVUZ SULTAN SELİM CAMİİ Yavuz Sultan Selim, kent içinde adını taşıyacak bir külliyenin inşaını düşünmüş ancak za­mansız ölümü ile, planlanan külliyeyi 1520 dolaylarında oğlu Kanunî Sultan Süleyman tarafından inşa ettirilmiştir.

    9 EDİRNEKAPI, MİHRİMAH SULTAN CA­Mİİ İstanbul suriçinin en yüksek tepesinde Edirnekapısı’nın içinde Kanunî Sultan Sü­leyman’ın kızı Mihrimah Sultan tarafından Mimar Sinan’a 1565’te inşa ettirilmiştir.

    10 KASIMPAŞA TERSANESİ Haliç’in ku­zey kıyılarında tersanenin gözleri, kaptan paşaların divanhanesi ve sahildeki tersane mescidi görülebilmektedir. Bir süre sonra yenilenen bu tesislerin en eski görünümle­rinden biri bu panoramadadır.

    11 GALATA’DA BİR KONAK HAMAMI Galata semtinin hiçbiri günümüze ulaşa­mayan tepe pencereli ahşap konutlarının kiremit çatıları arasında, tek bir kubbe­den oluşan bir konak hamamın kurşun örtüsü ve cam fanusları görülmektedir. Osmanlı kentlerinde seçkin konutlarının hepsinde olan bu kagir hamamlar, bera­ber inşa edildikleri konaklar gibi hızla yok olmuştur.

  • İkinci yarışmada ‘güzel’ bir hile

    Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği güzellik yarışmalarının ilki 1929’da yapılmış ve Feriha Tevfik birinci gelmişti. İkinci yarışma ise 1930’un ilk günlerinde düzenlendi. Final 12 Ocak’ta Türkuaz’da yapıldı ve Mübeccel Namık birinci oldu. Fotoğrafta kabarık yakalı tuvaletiyle Feriha Tevfik’in de (oturanlarda soldan altıncı) yer aldığı görülüyor. Bir önceki yılın güzeli olarak bu ikinci yarışmaya konuk olduğu sanılsa da, gerçek farklı. 1929 yarışması çok geç yapıldığı için Türkiye güzeli, yani Feriha Tevfik dünya güzeli yarışmasına gönderilememişti. Bu ikinci yarışmada bir hile yapılarak Feriha Tevfik’in yeniden yarışması ve ikinci seçilmesi sağlanmıştı. Birinci seçilen Mübeccel Hanım önce Paris’te yapılan Avrupa, ardından da Rio de Janeiro’daki dünya güzellik yarışmalarına katıldı. İkinci seçilen Feriha Tevfik ise geçen yıl gidemediği Galveston’a giderek ABD’de Türkiye’yi temsil etti.

  • Osmanlı-Türk müziğinin büyük kadın bestekârı

    18. yüzyılda yaşamış, musikimizde başyapıt sayılabilecek özellikte eserlerin söz yazarı, bestekârı ve icracısı Dilhayat Kalfa, Osmanlı dönemi kadın müzisyenlerin ne kadar üstün bir sanatsal birikimi olduğunu kanıtlıyor. 100’ün üzerinde eserinden sadece 12’si günümüze notalarıyla ulaşabilen Dilhayat Kalfa, aynı zamanda adı kayıtlarda geçen tek kadın bestekâr.

    GÖKÇE BAHAR ERCAN

    Klasik Osmanlı-Türk mu­sikisinin oluşumunu 16. yüzyılın ikinci yarısın­dan itibaren takip etmekteyiz. Toplumun her kesimine açık olan bu gelenek, bu tarihten iti­baren müzik icra edilen tekke, kahvehane daha sonraları 18. yüzyılda gelişen yeni eğlence anlayışıyla beraber ortaya çıkan sahil sarayları, konaklar, yalılar, bahçeler ve mesire yerleri gibi yeni kültürel alanlarda, merkez çevre etkileşimiyle zenginle­şerek, 20. yüzyıla kadar hiç ara vermeden dört yüzyıl devam eder. Bu musiki, kapalı bir gele­nek olmakla birlikte her sosyal kesimden, her inançtan ve her kültürden müzisyenlere açıktı.

    Osmanlılar’ın bu yeni ge­leneği büyük ölçüde şehirli bir müzik geleneğiydi. Merkezinde imparatorluğun payitahtı bu­lunur ve Edirne, Bursa, Selanik gibi kentlerden beslenerek, esas itibariyle kentli bir kültürel ala­na yayılırdı. Şehir kendi müzik stilini üretiyordu.

    Bu geleneğin aktarımında “meşk usulü” denen eğitim sis­temi kullanılmaktaydı. Temelin­de üstad-şakird ilişkisi olan ve ezbere dayanan bu sözlü akta­rım yöntemi, sadece bir aktarım veya eğitim değil, aslında talebe­nin bu geleneğe dahil olabilmek için yeterli olup olmadığını öl­çen bir eleme sistemiydi. Eser­ler üstad ile tekrar tekrar meşk edilerek ezberlenirdi. Bu sabır isteyen uzun ve meşakkatli bir süreçti.

    Müzisyen kadınlar


    Osman Hamdi Bey’in
    1880’de yaptığı “İki
    Müzisyen Kız” tablosunda
    Bursa Yeşil Cami
    namazgahında tambur ve
    def çalan Osmanlı kadınları.

    Osmanlı sarayında musiki eğitimi, 17. yüzyılda IV. Murad zamanında Seferli Odası’nın oluşturulmasına kadar büyük ve küçük odalarda sürmekteydi. Erkekler Enderun Meşkhane­si’nde, kadınlar ise Harem-i Hu­mayun’da ya da saray dışındaki konaklarda Osmanlı müziğine hizmetleri geçmiş Enderun’un musiki hocaları ya da dönemin gözde bestekar, hanende ve sa­zendelerinden ders almaktaydı­lar. Uzun süre şehirdeki musiki hocalarının evlerinde kalan ca­riyelerin aldıkları saz dersleri­nin ücreti ve kişilerin yiyecek masrafları da saray hazinesi ta­rafından karşılanmaktaydı. Ör­neğin Kantemiroğlu’nun tanbur hocası Rum Angeli, saraydaki cariyelere verdiği dersin karşılı­ğında hazineden 70-80 akçe ma­aş alıyordu. Osmanlı toplumun­da musiki kadın-erkek arasın­daki bağları koparmamış, icra edilen her yerde kadın ile erke­ğin karşı karşıya, haremlik-se­lamlık koşullarında yanyana ge­lebilmesini sağlamıştır.

    Eğitim alan kadınlar, musi­kiyi sadece gündelik hayatları­nın bir parçası olarak görmemiş, haremde hanende ve sazende olarak icralarına devam etmiş­ler hatta hoca olarak da görev yapmışlardır. Sazendeler genel­likle “kalfalık” derecesine kadar yükselmiş, bu terim 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren saray­da ve konaklarda kullanılmaya başlanmış, daha önceleri kulla­nılan “bula”, yani abla kelimesi­nin yerini almıştır.

    Bugüne kalan eser: ‘Peşrev’


    Dârülelhan İlmiyesi kayıtlarındaki Evcara makamında, çifte düyek usulündeki Peşrev, yüzden fazla bestesi olan bestekârın günümüze ulaşan on iki eserinden biridir (Atatürk Kitaplığı).

    Walter Feldman’ın yazdı­ğı Music of the Ottoman Court: Makam, Composition, and the Early Ottoman Instrumental Repertoire’da belirtildiği üze re Dilhayat Kalfa, genç şehzade Selim’in 1789’da tahta çıkma­dan önce musiki hocalarından birisiydi.

    Dilhayat Kalfa (1710?-1780) Osmanlı-Türk musiki tarihin­de bilinen en önemli kadın bes­tekârdır. Musiki mecmuaların­dan elde ettiğimiz bilgiye göre, 100’ün üzerinde sözlü eser ve saz eserinin bestecisidir ki bu bile başlı başına onun sıradışılı­ğını göstermektedir. Bu eserler­den sadece 12’si günümüze no­talarıyla ulaşabilmiştir. Bunlar­dan mahur ve rast makamındaki “beste” ve evcara makamında­ki “peşrev” ve “saz semaisi” en önemli klasikler arasında sayılır. Kendi fasıl eserlerinin nadide güfteleri de onun eseridir.

    Yek be yek gerçi merâm-ı dili takrîr ettim
    Neyleyim âh, o meh peykeri dilgîr ettim.
    Eyleyip hâbda takbîl o nûr-ı basarı
    Uyanıp hâhiş ile aynını tabîr ettim.
    Gönlümün isteklerini birer birer anlattım ama,
    Ne yazık ki, sevgilimin gönlünü de incittim.
    Öptüm o parıltılı bakışları rüyamda,
    Aynı arzuyla anlattım, uyandığımda da.
    (Transkripsiyon: Meral Akkent)

    Hanende ve sazende olan Dilhayat Kalfa, evcara maka­mında eser veren ilk bestekâr­dır. Her ne kadar Abdülbaki Nasır Dede 1794’te bu maka­mın Sultan III. Selim tarafından bulunduğunu yazsa da, Dilhayat Kalfa’nın şehzade Selim’in 1761-1789 yılları arasında musiki ho­calarından biri olduğu düşünü­lünce, Mevlevi şeyhi Abdülbaki Nasır Dede’nin bu makamın ter­kibini bir cariye yerine sultana atfetmesi normal karşılanabilir.

    Araştırmacı – akademis­yen Talip Mert, 1999’da Musiki Mecmuası’nda “Dilhayat Kal­fa’nın Mirası”nı yayımlamış­tır. Belge üzerinde herhangi bir tarih bulunmamasına rağmen, belgenin tasnifi esnasında ya­pılan bir araştırma sonucu tah­mini olarak 1737 (hicri 1150) tarihi konmuştur. Yazıda Dilha­yat Kalfa’nın terikesinin ince­lenmesiyle ölüm tarihinin 1737 olduğu, III. Ahmed döneminde yaşadığı, bulunan 4 adet elmas iğneden (kabak çiçeği şeklinde beş yapraklı olan bu iğneler ha­zinedar ustaların resmî eşya­sından sayılıyordu) ve saraydan ayrılmasından hareketle hazi­nedar usta olarak görev yaptığı, Patrona Halil İsyanı ile III. Ah­med tahttan indirildikten sonra saraydan ayrıldığı sonuçlarına varılmıştır. Bu sav, Dilhayat Kal­fa’nın III. Selim’in tanbur hocası olmasını imkansız kılmaktır.

    Dilhayat Kalfa burada yaşadı Sultanahmet’te bulunan konak, 2012’de restore edilip bestekarın adıyla butik otel haline getirildi.

    Klasik fasıl repertuvarında­ki ustalığı sıradışı olan Dilhayat Kalfa, aynı zamanda adı kayıt­larda geçen tek kadın bestekâr­dır. Kadınlar tarafından icra edilen başka sözlü fasıl kaydına şimdiye kadar rastlanmamıştır.

    Dilhayat Kalfa, bir bestekâr olarak döneminin ötesine uza­nan dehasıyla Osmanlı-Türk musikisinin klasikleri arasına geçen nadide eserler üretmiş­ti. Hakkında, günümüze ulaşan eserleri haricinde detaylı bir bil­gi yok. Hayatının son günlerini saraydan ayrıldıktan sonra Sult anahmet’teki konağında iki ca­riyesiyle geçirdiği biliniyor. İki cariyesinden birini ölümünden önce çerağ etmiş, büyük bir ihti­malle gelin etmiş; diğer cariyesi Teravet’e ise iki adet elmas iğne, iki altın kuşak ve bir bilezik bı­rakmıştır.

  • 56 yıl sonra Oğuz Atay’dan gelen mektup

    Ünlü edebiyatçımızın 1961 tarihinde arkadaşına yazdığı sekiz sayfalık mektup, Oğuz Atay’ın yazarlık kariyeri öncesi dünyasına ışık tutuyor; sonraki ölümsüz eserlerine dair ipuçları barındırıyor.

    Ara Güler’in unutulmaz fotoğrafı.

    Oğuz Atay, bu toprakların yakın edebiyat tarihine damgasını vurmuş çağdaş Türk romancı. 2012 Aralık ayında yayımlanan 47. sayımızda, “Hissiyatımızın Tarihçisi” başlığıyla kapak konusu yaptığımız Atay, bu coğrafyada yaşayan insanların gündelik “haller”ini, yani bize kendimizi gösteren müstesna bir yazardı.

    1977’de ölen Atay, eserlerinin kazandığı başarıyı, okurlarının büyük ilgisini, başeseri Tutunamayanlar’ın nihayet geçen yıl İngilizce olarak yayımlandığını göremedi. Ne var ki tüm bunların bu şekilde olacağını yaşarken öngörmüş bir zekaydı: “Önce kendini tanıtmalısın, yaptıklarınla ispat etmelisin kendini. Başkaları nasıl yapmışsa, nasıl yapıyorsa öyle davranmalısın. Kendini önce başkalarına kabul ettirmelisin ki biz de kabul edebilelim. Bunun için de belki ölmelisin. Unutulmalısın. Unutulan herkesin hatırlanması için ne kadar zaman geçiyorsa, o kadar zaman geçirmelisin mezarda. Orada bile acele etmemelisin. Senden önce ölüp, senden önce unutulanlar ve hatırlanmayanlar var. Dur bakalım, dur hele. Sıranı bekle” (Tutunamayanlar).

    Ölümünün 40. yılında, Oğuz Atay’ın 60’lı yılların sonlarında başlayan yazarlık serüvenini değil, öncesindeki hayatından bilinmeyen ve önemli bir belgeyi de okurlarımızla paylaşmak istedik (Gerçi bilindiği gibi kendisi üniversitede de hocalık yapmış, Yol Mühendisliği ve Topografya adlı iki ders kitabı yazmıştır).

    Askerlik arkadaşı ve meslektaşı rahmetli Avşin Baysal’a 19 Mayıs 1961’de yazdığı mektup, evlilik kararını ve bunu nasıl aldığını, anladığını anlatıyor. Nefis bir Türkçe’yle yazılan mektup için Avşin Baysal’ın eşi Yıldız Hanım’a, Oğuz Atay’ın ilk eşi Fikriye Hanım’a, kızı Özge ve torunu Oğuz Kansu Canbek’e minnettarız.

    Gürsel Göncü

    OĞUZ ATAY’IN MEKTUBU

    19 Mayıs 1961

    Sevgili Avşin,

    Sana uzun zamandır yazmadım, daha doğrusu artık yazışma alışkanlığımızı kaybettik. Bu önemli haber de olmasaydı belki uzun bir süre daha yazışmayacaktık. Evet sana önemli bir haberim var: evleni­yorum. Bizim bazı davranışlarımız galiba çok benziyor. Ben de senin gi­bi bu haberi bir mektupla veriyorum. Senin yaptığın gibi uzun bir “yazışa­mama” devresi sonunda bu sessizliği bozarak seni -bana da öyle olmuştu-şaşırtıyorum. Daha başka benzeyişler var. Evleneceğim kızı daha önce tanı­yordum. Fakat uzun zamandır görüş­müyorduk. Bir gün ona -yalnız, yolda değil- sinemada rastladım. Konuş­tum. Sonra… sonrası belli. Bu cümle çok söylenmiştir ama yeniden yazıla­bilir: evlenmeye karar verdik. Belki şu satırları okurken “sen de mi?”, “yok canım”, “vah! vah!” ve benzeri sözleri aklından geçireceksin. Eksik olma­sınlar, buradaki arkadaşlar bu sözle­rin öyle varyasyonlarını buldular ki senin yeni bir şey söyleyebileceğini sanmam. Onun için ciddi ve “mesele­nin ehemmiyetine müdrik” (!) fikirler beklerim senden. Yalnız şu arada be­lirteyim: bu konuda yapılan esprile­ri (arkadaşların yaptığı) ben şahsen komik bulmadım. Evet, bütün bu ta­kılmaların gerisinde, akılları kurcala­yan soruya gelelim: neden evleniyo­rum? Ben, hani şu falan filan adam, mangalda kül bırakmayanlar banka­sı umum müdürü, nasıl olur da… Bu soruların çoğunu cevapsız bıraktım, ya da beylik cevaplar verdim; çünki birçoğunun düşündüklerimi anlama­yacağını ya da inanmayacağını gör­düm. Fakat –iltifat değildir- senin bu konuda daha anlayışlı olduğunu bildi­ğim için düşüncelerimi anlayacağını, daha doğrusu anlamak değil de -tabii anlayacaksın- sözlerin gerisindeki kuramları sezeceğini –bence burada en yerinde kelime “sezgi”- sanıyorum.

    Evet, neden evleniyorum? Sebep­lerden bir tanesi çok apaçık. Fazla açıklamanın gereksiz olduğunu sen de takdir edersin. Belki de harbi kay­betme sebeplerini “önce barut yoktu” diye saymaya başlayan subaya ben­ziyorum. Bundan sonraki sebepleri önemli saymayabilirsin. Nitekim bir­çok kimse öyle düşündü. Bu konu­da objektif olamıyacağımı bildiğim için hiçbir düşünceyi kötülemiyece­ğim; sadece bu sebebin dışında başka sebepler de olduğunu sandığım için bunları kaydetmekle yetineceğim.

    Kendini halletmeyen insan kendi dışında hiçbir şeyi halledemez

    Kendimi, huzursuzluk arayan, karışık işleri çözmekten hoşlanan bir adam sanıyordum. İnsanlara ancak mutlak huzursuzluğun bir şeyler yaptıracağını ve huzurun ölüm gibi bir şey olduğunu düşünüyordum. Yanılmışım. Gerçekten çok huzur uyuşturabilir; ama gereksiz huzursuzluklar aynı derecede zararlı olmaz mı? Sonra huzur ayaklarını uzatıp yatmak ve hiçbir şey düşünmemek demek değildir. İnsan en hareketli ve yorucu devresinde bile huzur içinde olabilir. Bu düşüncelerimi her zaman söylediğim şu cümle ile belki özetleyebilirim: “Kendini halletmeyen insan kendi dışında hiçbir şeyi halledemez”.

    Kendimi, huzursuzluk arayan, ka­rışık işleri çözmekten hoşlanan bir adam sanıyordum. İnsanlara ancak mutlak huzursuzluğun bir şeyler yap­tıracağını ve huzurun ölüm gibi bir şey olduğunu düşünüyordum. Yanıl­mışım. Gerçekten çok huzur uyuştu­rabilir; ama gereksiz huzursuzluklar aynı derecede zararlı olmaz mı? Son­ra huzur ayaklarını uzatıp yatmak ve hiçbir şey düşünmemek demek de­ğildir. İnsan en hareketli ve yorucu devresinde bile huzur içinde olabilir. Bu düşüncelerimi her zaman söyledi­ğim şu cümle ile belki özetleyebilirim: “Kendini halletmeyen insan kendi dı­şında hiçbir şeyi halledemez”. Düşün­cenin istenilen bir yere teksif edile­bilmesi için diğer noktalardan kolay­ca ayrılması, yani başka meselelerin halledilmiş olması gerekir. Ben daha önce -son bir yıldır yeni şeyler düşü­nüyorum- insanın bir şeye kendini ve­rebilmesi için başka her şeyi terket­mesi gerekir sanıyordum. Fakat ya o şeyler seni terketmiyorsa. Bıraktığın şeyler senin tam insan, bütünüyle in­san olmanı engelliyor. Seni asosyal bir tip yapıyor. İnsanın dışına çıkan biri, insanlar için ne yapabilir? Ben, kendi­mi hiçbir zaman tam asosyal görme­dim. Bunu sen de bilirsin. Turhan gibi bir tip olmayı hiçbir zaman düşünme­dim. Bununla birlikte gene de bende kırıcı, yıkıcı bazı taraflar vardı. Hatır­larsın yedek subay okulunda arkadaş olduğumuz ilk günlerde sana da kırıcı davranmıştım. Senin tolerans duygun ve kolay kırılır bir insan olmamanın dostluğumuzun kurulmasında önemli payı olmuştur. Bir insan kendisine so­rulan şeylere sinirli bir şekilde, kırıcı cevaplar veriyorsa kendinde bir eksik­lik var demektir. Rahat bir konuşma tarzı karşındakine emniyet verir. Ben insanları sert ve alaycı uslublarımla şaşırtmayı tercih ediyordum. Böyle bir insan değildim. Sadece öyle görünme­min daha akıllıca olduğunu sanıyor­dum. Yumuşak görünmenin gerçekten de öyle olmak anlamına geldiğini dü­şünüyordum. Oysa benim anladığım tarzda bir sertlik ancak “gergedanlara” yakışırdı. İnsan dış tesirlere kapısı­nı kapamak için derisini kalınlaştırır. Böylece sağlamlık kazandığını sanır. Oysa kalıplı düşünceleri bozulmasın, hazmetmeden edindiği şeyler tenkit süzgecinden geçmesin diye tıpkı Io­nesco’nun insanları gibi “isteyerek” derisini kalınlaştırır. (Bu sözlerimden piyesi gördüğümü ve çok beğendiği­mi anlamışsındır) Piyesteki Botard’ı hatırla. Her şeyin gerisinde “hile se­zen”, hiçbir şeye “görmeden” inanma­yan gergedan bir “toplumcu”. Ben öyle “toplumcu” olmak istemiyorum. Ben insanlara ait olan şeyleri seviyorum. Gergedanlara ait olanları değil. İnsan­lara ait şeyleri sevdiğim için onların severek yaptığı bir şeyi ben de yapıyo­rum: evleniyorum.

    Sana bizim dergi işinden bahset­miştim. Turhan’ın son gün ayrılışı­nı da anlattığımı sanıyorum. İşte ben Turhan’ın o günki tartışmada gerge­danlaştığını gördüm. Hem de tıpkı Ionesco’nun oyununda olduğu gibi. Tıpkı Ahmet Evintan’ın oynadığı gibi: arkadaşının yanında ve yavaş yürü­müş. Bu piyes hakkında çok şey söyle­mek istiyorum. Görüştüğümüz zaman daha uzun konuşuruz. Sadece piyesi seyrederken içinde yaşadığımı (ta­bii gergedan olarak değil Beranger olarak -ne kadar mütevaziyim (!) de­ğil mi?) ve artık düşüncelerimi ifade ederken gergedanı dilimden düşür­mediğimi söyleyebilirim; söylemek istediklerim böylece o kadar kısalı­yor ki.

    Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum

    Sonra, biliyor musun ben saadetten hoşlanıyorum. Onun için de evleniyorum. Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum. Bir insanın idam edilişini düşünmekten ne kadar hoşlanmıyorsam, saadetin kelimesini bile düşünmekten de o kadar hoşlanıyorum. Kendimi ölçtüm, biçtim; meziyetlerimi, kusurlarımı düşündüm. Sonra karar verdim: benim bu halimle bile birçok insandan daha fazla mesut olmaya hakkım var. Pek öyle kötü bir adam sayılmam; ne dersin?

    Sonra, biliyor musun ben saadet­ten hoşlanıyorum. Onun için de ev­leniyorum. Saadetten derken güzel ve yumuşak bir şeye dokunuyor gibi oluyorum. Bir insanın idam edilişi­ni düşünmekten ne kadar hoşlanmı­yorsam, saadetin kelimesini bile dü­şünmekten de o kadar hoşlanıyorum. Kendimi ölçtüm, biçtim; meziyetle­rimi, kusurlarımı düşündüm. Sonra karar verdim: benim bu halimle bile birçok insandan daha fazla mesut ol­maya hakkım var. Pek öyle kötü bir adam sayılmam; ne dersin?

    Bu yazdıklarımdan beni gevşeyip, yere serilmiş sanabilirsin. Ben öy­le sanmıyorum. Aksine eğer bundan sonra bir şey yapacaksam daha im­kânlı olacağıma inanıyorum. Bir de şu mesele var: “bir şey yapacaksam” dedim ya. O “bir şey” “dünyaya niza­mat vermek” olmayacak galiba. Bir şeyin doğru olduğunu bilmek başka onu gerçekleştirmek ise çok başka. Şu halimle belki çevremdekiler içinde bu işi en çok ben becerebilirim, ama bir işin yapılması için sadece “bazı insan­lardan daha iyi olmak” yetmez ki. Bi­zatihi (kelime çok eski ama daha iyisi yok) değerli olmak gerek. Ben son se­nelerde bir şeyler öğrendiysem şunu iyi anladım: bu işi iyi yapmak güç ve şartlar uygun değil. O zaman da şu ka­lıyor: davanın bir neferi olup ayak iş­leri yapmak. Özür dilerim, ben biraz ihtiraslıyım: her işte yukarıda olmak isterim. Beni egoist bulmadığını tah­min ederim. Gerçek bu yazdıklarım. Sen de biliyorsun. İnsanları bir şey yapmaya zorlayan kuvvet –işin mahi­yeti ne olursa olsun- ihtirastır. İhtiras çalışmanın gıdasıdır. Ben ise çok yo­ruldum boş yere: İhtirasımı kaybet­tim bu işte.

    Tabii en başta gelen sebepler­den birisi de Fikriye, evleneceğim kız. Belki sana bahsetmişimdir. Her zaman eğer bir gün birisiyle evlenir­sem muhakkak bu iş onunla olacak diye düşünürdüm, evlenmeyi hiç dü­şünmediğim zamanlar da onu hatır­lardım. Bence çok vasıflı bir kız. Ta­bii bu düşüncem de sübjektif olabilir. Belki “bana öyle geliyor.” Fakat tanı­yınca senin de öyle bulacağını sanı­yorum. Sana ondan bahsetmeyi çok isterdim, fakat sana mektupla anlat­mam çok güç, hem de boyuna sev­dikleri kızdan bahseden tipleri ben eskiden beri biraz yadırgarım. Aynı şeyi yapamayacağım. Buna rağmen seninle karşı karşıya gelince bahset­meyi isterim. Yalnız şu kadarını söy­liyeyim: ben kendisini gerçekten se­viyorum ve üstün buluyorum. Bana emniyetin vardır sözlerime inanırsın değil mi?

    Her şeyin gerisinde ‘hile sezen’, gergedan bir ‘toplumcu’ olmak istemiyorum

    İnsan dış tesirlere kapısını kapamak için derisini kalınlaştırır. Böylece sağlamlık kazandığını sanır. Oysa kalıplı düşünceleri bozulmasın, hazmetmeden edindiği şeyler tenkit süzgecinden geçmesin diye tıpkı Ionesco’nun insanları gibi “isteyerek” derisini kalınlaştırır… Her şeyin gerisinde “hile sezen”, hiçbir şeye “görmeden” inanmayan gergedan bir “toplumcu”. Ben öyle “toplumcu” olmak istemiyorum. Ben insanlara ait olan şeyleri seviyorum. Gergedanlara ait olanları değil. İnsanlara ait şeyleri sevdiğim için onların severek yaptığı bir şeyi ben de yapıyorum: evleniyorum.

    İşte sevgili Avşin, durumum böy­le. Daha fazla yazmak isterdim ama buna benim vaktim ve kafam senin de sabrın müsaade etmez (ne yerin­de (!) bir söz değil mi). Fikriye ile Ha­ziran başında evleniyoruz. Fazla ha­zırlık yapmıyoruz. Evlenir evlenmez vapurla geziye çıkacağız. Biliyorsun benim “permi” denen bir vapurla ge­zi hakkım var. Seninle buluşup uzun uzun konuşmak isterdim. Haziran 20’den itibaren yeniden İstanbul’da­yım. Gelirsen çok sevinirim. Olmaz­sa gezi sonrasında biz geliriz. Çoğul konuşmamı yadırgamıyorsun ya? Ne yapalım oldu bir kere. Sana bu kadar uzun yazdım; hemen cevap verip dü­şüncelerini bildirmezsen darılırım ha. Şimdilik bu kadar. Gözlerinden öperim. Yıldız’a selamlar.