Yazar: #tarih

  • Tarihin de bir tarihi, ‘Sahafnâme’si var…

    Tarihin de bir tarihi, ‘Sahafnâme’si var…

    Yazarımız Emin Nedret İşli’nin son kitabı Sahafnâme çıktı. Meslekte 40. yılını dolduran yazarımızı en yakından tanıyanlardan biri, 33 yıllık arkadaşı ve ortağı sahaf Püzant Akbaş. Yol arkadaşının gözünden Emin Nedret İşli, onun sahaflık tutkusu ve Sahafnâme kitabı…

    SAHAFNÂME, Emin Nedret İşli, Kırmızı Kedi Yayınevi, 210 sayfa, 28 TL.

    Yayın Kurulu üyemiz ve “Sahaftan” köşemizin yazarı Emin Nedret İşli’nin son kitabı Sahafnâme çıktı. İşli’nin meslekteki 40. yılında ortaya koyduğu eser, Türkiye’de sahaflık alanında önemli bir yer tutuyor ve toplumumuzdaki bu kültürün tarihini de aydınlatıyor. Giriş yazısından sonra Mazruf, Kitaphane, Portre ve Efemera olmak üzere dört bölümden oluşan kitap, esas olarak sahafiye malzemelerin hikayesine odaklanmış. Giriş yazısında ise İşli, sahaflığı “kağıt arkeologluğu” olarak tanımlıyor. Emin Nedret İşli’nin ortağı, 33 yıllık arkadaşı sahaf Püzant Akbaş ile sahaflığı, Emin Nedret İşli’yi ve yeni kitabını konuştuk.

    On yıllardır devam eden birliktelik söz konusu. Siz Emin Nedret İşli’yi en iyi tanıyanlardan birisiniz. Bize biraz İşli’yi ve sahaflık tutkusunu anlatır mısınız?

    Hakikaten Nedret’in hayatında en büyük tutkularından biri sahaflıktır, kitaptır. Bizim  dostluğumuz 1986 yılına kadar uzanır. Ben rahmetli Madam Venetya Konstantinidou’nun dükkânında sahaflığa başladım. Ondan önce de üniversite yıllarında kitap toplardım. Ama profesyonel olarak bakmıyordum işe. 1986’da ticareti bıraktım ve profesyonel olarak sahaflık işine girdim. 1988-1989’du; beraber çalışmaya Nedret’in de o dönem beraber çalıştığı Librarie de Pera (Beyoğlu Kitabevi) şirketinde başladık. Ben dükkân kısmını idare ediyordum, Nedret ise kitap kısmını. Onun Eski Türkçe’si hakikaten çok iyidir, kitap bilgisi keza… Nedret sahaflığa Beyazıt sahaflarında başlamış. Kendisi 1959 doğumludur ama 70’li yıllarda bu işe başlarken, lise yıllarında abisiyle birlikte sahaflarla içiçe, çok yoğun bir kitabiyat hayatı var zaten.

    Dostluğumuz daha da pekişti tabii zamanla. 1997’ydi; Nedret Librarie de Pera’dan ayrıldı, Yapı Kredi kitap kısmında çalışmaya başladı. Ben de 2001’de Librarie de Pera’dan emekli olduktan sonra “haydi gel bu işi beraber yapalım” dedik ve Turkuaz Kitapçılığı kurduk. Tabii Nedret benden biraz daha iyidir. Yazma konusunda çok çok iyidir. Oturur yazar. Bu kitabın (Sahafnâme) yapılması çok iyi oldu bence. Çünkü sahafların yazarlık alanını gösteren bir kitapçık elde ettik. Bunun içinde sahaflığın ne kadar güzel yapıldığını, edebiyat tarihimizde ne kadar özel bir yer tuttuğunu gösteren kısa anlatımlar var. Nedret zaten çok güzel konular seçer. Birkaç konu alır, oturur ve çalışmaya başlar; sonra onları tek tek yazıya döker. Öyle güzel bir huyu var onun; yazabilme huyu. Bu alanda tahsillidir zaten, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı. Dolayısıyla o Türk dili; ben Ermenice, Rumca, İngilizce, yabancı lisanlar…

    Teşekkür Püzant Akbaş, “sahafların böyle kitaplar yazması gerekir” diyor ve Emin Nedret İşli’ye teşekkür ediyor.

    Nedret ile çok iyi tamamlarız birbirimizi. Ben onun “Osmanlıca” işlerine hiç karışmam. O kadar güvenirim ki kendisine, onun bilgisine… O da bana aynı şekilde, benim Ermenice işime hiç karışmaz. Tabii birbirimize danışırız kendi alanımızda, birbirimizin alanında… Bu işi, sahaflığı, Nedret’in de dediği gibi “nağme” gibi yapıyoruz…

    İşimizi seviyoruz; 32 senedir bu işi yapıyorum. Bu iş insanı öyle büyük para sahibi yapmaz ama keyif verir. İşin size verdiği tat çok güzeldir. Bir kitap bulsam ben, aradığım bir kitap olsa bu, bana o kadar güzel etki eder ki… Ben tek bir Ermenice yazma için buradan kalktım ta Kemaliye’ye Eğin’e gittim, gençliğimde.

    Turkuaz’a gelince… Turkuaz hakikaten uluslararası akademik çalışmalarda; Türkçe, Eski Türkçe, bilhassa Osmanlılar’ı anlatan yabancı kitaplarda çok iyi durumdadır. Onlara, bilhassa Japon üniversitelerine, Amerikan üniversitelerine, Avrupa üniversitelerine nadir Eski Türkçe kitaplar konusunda bir başvuru kaynağıdır burası. Bunlardan kim yararlanmak isterse bize müracaat eder. Dünya çapında araştırmacılara, akademisyenlere kaynak sağlarız; bazen de bize bilgi danışırlar Amerika’dan, Japonya’dan. Türkiye, Osmanlı ve Bizans konusu, Ermenice araştırmalar bizde öne çıkan konulardır.

    Kağıt arkeoloğu Emin Nedret İşli, giriş yazısında tutkunu olduğu mesleği sahaflığı “kağıt arkeolojisi” olarak tanımlıyor.

    Sahaflık bir tutku mesleği. Kitabın hemen başındaki giriş yazısında Arslan Kaynardağ’dan bir alıntı var. “Mesleğin manevi zevki”nden sözediyor. Nedir bu tam olarak?

    Arslan Kaynardağ, bilhassa Beyazıt sahafları… Nedret’in gençliğinde sahaflığa başlamasına önayak olmuş sahaflardır bunlar. Arslan Kaynardağ’lar, İsmail Özdoğan’lar, Nedret’in hayatında önemli yer tutar. Benim de hayatımda Madam Venetya’nın, Madam Nomidis’in oluşu gibi… İsmini saydıklarımızın hepsi rahmetli oldu şimdi.

    Sahaf, araştıran, bulan ve gelip müşterisine onu ulaştırandır. İkinci el kitapçılıktan başkadır. Siz diyelim gelirsiniz sahafa, dersiniz “ben filanca araştırmayı yapıyorum bana nasıl yardımcı olabilirsiniz?” Biz de önce elimizdekini sunduktan sonra deriz ki “bundan sonra ne kadar vaktiniz var?”. Ve o süre zarfında tüm eksikleri tamamlamaya çalışırız. Yardım, sahafın öncelikli işidir. Yazara da, araştırana da, kitap sevgisi olana da… Ben de Nedret de böyleyiz; sizin mesela çalışma alanınızda elimize geçen herhangi bir şeyi size ulaştırmayı görev biliriz.

    Sahafın bilmesi gereken şeyler vardır sonra… Benim de Nedret’in de evinde çok güzel birer kütüphanemiz vardır. Tutkumuz büyüktür; sözkonusu olan binlerce kitaptır. Ben hayatımda hiçbir zaman hiçbir kitabı zararlı görmedim. Onun yanında, gravürler, haritalar, dergiler, kitaplar, yazılı-basılı ne geçmişse elimize, buradadır, Turkuaz’dadır. Biraz da insanları bu işe alıştırabilmektir, sevdirebilmektir buranın gayreti.

    Burası yayıncılık da yapan, müzayedeler mezatlar da düzenleyen, sahaflığı tam anlamıyla gerçekleştiren bir kurum. İşli’nin son kitabı Türkiye’de sahaflık alanında neyi temsil ediyor?

    Sahafnâme’de, “Bir kitap kurdunun metruk olmayan evrakından” deniyor zaten. Evrak hakikaten çok mühimdir. Bugüne kadar çok şey yakılmış, kâh imha edilmiş kâh SEKA’ya gönderilmiştir. Bunlara yazık günah olmuştur. Bizim gözümüzde bu, bir cinayete bedeldir.

    Ben 69 yaşındayım. Önümüzdeki zaman ne gösterecek bilemem tabii, onu yukarıdaki bilir.

    Nedret’in elinde daha bu kitabı devam ettirebilecek çok malzeme var. Onun çalışmaları zaten bununla sınırlı değil. Kitap, bu mesleğin dününü-bugününü biraraya getiriyor.

    Nedret’le o kadar çok hikayemiz var ki… Zaten bütün hafta sabah 10.30-11.00’den akşam saat 06.00’ya kadar hayatımız beraber geçiyor. Birbirimize de bunları anlatırız. Bazen güzel şeyler, bizi güldüren şeyler bazen de üzen şeyler.

    Mesela ben size henüz 15-20 gün önceki bir şeyi anlatayım. Ben burada oturduğum yerde rahatsızlandım. Tansiyonum yükseldi, şeker… Bir gıda zehirlenmesi oldu aslen. Terledim. Nedret koridorda gidip geliyor, ben onu görüyorum o beni görüyor. “Püzant neyin var?” dedi bana. “Nedretciğim” dedim, “hemen aşağı in, bizim girişteki doktorları al gel”. Bizim aile doktorlarımız var orada. İki dakika sonra doktorlar yanımdaydı. Kendisi de burada başımda bekliyor. Her şeyimi çıkardı benim üzerimden, saatimi, onu bunu falan. Ambulans çağrıldı. Ambulansta yanımdaydı; akşam beni hastaneden çıkarana kadar başucumdaydı. Yoldaşız biz birbirimize.

    En nadir malzemeler

    Son Halife Abdülmecid Efendi’nin Tanzimat paşalarından şair, yazar ve devlet adamı Sami Paşazade Sezai Bey’e gönderdiği bir resmi. Resimde “Sergüzeşt müellifi Sezai Bey Efendi’ye: Resmim pişgâh-ı dêha’nda durdukça Osmanlı edebiyatında şâh-eserler ilavesini senden musırrâne taleb eyler.” diye not düşülmüş. Kitapta, Emin Nedret İşli’nin “hiç bilinmeyen ve hiçbir yerde yayınlanmamış” diye eklediği bunun gibi birçok nadir sahafiye malzeme fotoğrafı ve hikayesi birlikte yer alıyor.

  • Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet

    Türkiye’deki öğrenci gösterileri, Paris ve dünyadaki protesto hareketleriyle eşzamanlı başladı. Başlangıçta siyasal iktidar tarafından -bugün inanılmaz ölçüde demokratik gözüken- yumuşak bir tutumla karşılaştı. ABD 6. Filosu’nu protesto gösterileri ve Vedat Demircioğlu’nu öldürülmesiyle radikalleşen hareket, kalıcı bir miras bırakamasa da bir dizi yeniliğin hazırlayıcısı oldu.

    Her şey süt liman gözüküyordu. 1965 seçimlerinde tek başına güçlü bir iktidar kuran Adalet Partisi, zaten 1969’da da iktidar olacaktı. Çeşitli ağır sanayi yatırımlarıyla ekonomi şaha kalkmış, kente yeni gelenler hem iş hem de iyi kötü başlarını sokacak bir yer bulabilmişlerdi. Ortalıkta bir kriz olduğunu söyleyecek bir Allah’ın kulu yoktu. Pastanın büyümesinden kimlerin ne kadar nasiplendiği ise ayrı bir konuydu.

    1961 Anayasası ile bir özgürlük sarhoşluğu yaşandığı söylense de köylüler tepkilerini gösteriyor, “Doğu mitingleri”nde vatandaşlık haklarından dem vuruluyor, işçiler de grevlerle hoşnutsuzluklarını dile getiriyorlardı. Sonraları siyasi tarihimiz açısından önemli bir gelişme olarak kabul edilecek Necmettin Erbakan’ın Odalar Birliği genel sekreterliğinden istifası da, iktidar katındaki gerilimlere bir işaretti. Bir yıl sonra da TBMM Başkanı Ferruh Bozbeyli, Celal Bayar’ın desteği ile Demokratik Parti’yi kuracaktı.

    68 sakin başlamıştı ama görüş mesafesi kapalıydı. Gazeteler bir yandan birinci sayfadan Paris’te yapılacak Vietnam görüşmelerine yer verirken, yavaş yavaş çeşitli ülkelerde öğrenci olayları da sütunları işgal etmeye başlıyordu. 9 Mayıs’ta sürmanşet: “Paris: Öğrenci-polis çatışmalarında 1000 kişi yaralandı”. Altta De Gaulle’ün boy resmi, bir de not: “Ekim’de Türkiye’ye gelecek olan De Gaulle’ün boyuna göre yatak yapılıyor”. Oysa olaylar öyle hızlı gelişmekteydi ki, De Gaulle’ün yatağa girecek vakti yoktu! İçerde iki sütunluk bir yazı göze çarpıyordu: “Franco’ya karşı işçi ayaklanıyor”.

    Her ne kadar 21 Mayıs 1968’te İlahiyat Fakültesi’nde sağcı öğrenciler dekanı feci şekilde dövmüş ve ancak diğer öğrenciler sayesinde dekan kurtarılmış ve ardından 300 ilahiyatlı öğrenci fakülteyi basıp işgal etmişse de, bu olay “münferit” kalmıştır.

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Başlangıç: Üniversite işgalleri 1968’in Haziran’ında çeşitli üniversitelerde öğrenciler üniversite reformu talebiyle boykota gidiyorlar ve başta İstanbul Üniversitesi ve İTÜ olmak üzere çeşitli fakülteleri işgal ediyorlardı.

    9 Haziran’da ise Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde işgal başlar. 10 Haziran’da sağcıların kontrolündeki İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, üniversitede reform isteyen bir dilekçeyi rektörlüğe sunar. Ertesi gün gazetelerde bir yanda Paris’te “Kanlı olaylar yine başladı” denirken, komşu sütunda “Öğrenci hareketleri genişliyor: Hukuk Fakültesi de işgal edildi” başlığı görülür. “Sağ-sol yok, boykot var” tabelası biraz da geleneksel öğrenci derneklerine bir tepkiyi dile getirse de, ertesi gün başka fakültelerin de katılımıyla bu tabela ortadan kalkar. Artık sol da vardır, boykot da vardır.

    Tarihe geçen siyasi yorumlar!

    İktidar yönünden gelen ilk tepkiler ılımlıdır. Vali Vefa Poyraz “Üniversitedeki boykot olayı üniversitenin iç işidir. İdareyi ve polisi ilgilendirmez. Bizim herhangi bir müdahalemiz düşünülemez”; Başbakan Demirel ise “Dünya bir garip dünya oldu, belki garip dünya oldu demek de doğru değil dünya yeni ufuklara doğru giden bir dünya oldu. Bu dünyanın yeni ufuklara doğru ne kadar gittiğini, nereye varacağını bunların nelere malolacağını kestirmek güç. Ama gerçek şu ki dünyada yeni görüşler yeni fikirler, derinliğine bakılması lâzım gelen bir takım hâdiseler cereyan ediyor” gibi, bugün nereden nereye geldiğimizi gösteren tarihsel demeçler vereceklerdir!

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Öğrenci ve gençlik hareketleri Türkiye’de öğrenci hareketinde özellikle 1965’ten itibaren ciddi artış vardı. Ancak asıl sıçrama Mayıs 1968’de tüm dünyada görülen hareketlilik ile birlikte yaşandı ve işçi gençlik arasında da yayıldı.

    Reform mu, devrim mi?

    Birkaç yıl sonra 12 Mart 1970 askerî müdahalesinin ünlü başbakanı olacak olan Nihat Erim ise Meclis’te şöyle demektedir: “Bu bir patlamadır. Genç kuşağın patlamasıdır. Gençliğimiz esasında yerden göğe haklıdır”!

    İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği Başkanı Harun Karadeniz ise diğer fakülte taleplerinden faklı olarak “eğitimde ilkokuldan başlayan bir devrim istediklerini” belirtmektedir. En radikal tutumu takınan Harun Karadeniz, “Bugünkü eğitim düzeni, burjuva düzeni, burjuva eğitim düzenidir. Öğrenciler kapitalist dünya için bir robot, bir üretim aracı olarak yetiştirilmek istenmektedir. Tüm öğretim kurumlarında ülke gerçekleri ile bağdaşmayan bilgiler okutulmaktadır” diyordu.

    İstanbul Üniversitesi yöneticileri kapıda işgalci öğrencileri temsilen konsey tarafından karşılanmış ve birlikte rektörlük binasına gidilmişti! Rektör Egeli burada yaptığı konuşmada “Düşündüğümüzün dışında bir netice olmadı. Ancak bu kadar rahat, bu kadar anlayışlı bir hava içinde bitebilirdi. Sâkin ve hızlı çalışma ile olumlu sonuçlar alabiliriz” demişti.

    Yönetimin, dünyadaki benzer olaylara göre hareketi kazasız belasız geçiştirdiklerine sevindikleri anlaşılmakta. Öğrenci talepleri ise örneğin İstanbul Üniversitesi’nde kapsamlı bir reform tasarısı olarak kitapçık halinde basılmıştır. Köhnemiş geleneksel üniversite anlayışı yerine Batı’daki taleplere benzer, yeni dönemin ihtiyaçlarına uygun bir eğitim sisteminin ayrınıtılandırıldığı bir tasarıdır bu.

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Antiemperyalizm, tam bağımsızlık Eylemler arttıkça kullanılan semboller de kitleselleşiyordu. 6. Filo protestosu ile birlikte Temmuz’dan itibaren “antiemperyalizm” ve “tam bağımsızlık” vurgularda birinci sıraya oturur oldu.

    Ancak öğrenci olaylarını basit bir üniversite hoşnutsuzluğu ile sınırlı görmek mümkün değildi. Üniversite haberlerinin yanında gazetelerde şunları okumak da mümkündü: “… dün giden yıkım ekipleri, bir gecekonduyu yıktıktan sonra, 3 bin kişinin saldırısına uğrayınca, yıkım işinden vazgeçmek zorunda kalmıştır… Toplum polisi olaya müdahale edememiştir.”

    Öte yandan özgürlükler açısından Türkiye elbette bir cennet değildi. Mayıs ortasında gazetelerde şunları okuyabilirdiniz: “TİP’in İstanbul ve Ankara’daki toplantıları tecavüze uğradı: Üçü ağır, dokuz yaralı var”. TİP’in bir kahve toplantısı, yüzlerce kişinin taşlı sopalı saldırısına uğramıştı.

    Üniversite işgali, çeşitli hak arayışlarına etkin bir sesini duyurma şekli olarak yaygınlaştı ve eşzamanlı olarak Temmuz başında Derby fabrikasında grevde olan işçiler fabrikayı işgal ettiler. Daha önce rastlanmayan bu eylem biçimi, Demir-Döküm ve Hisar Çelik gibi fabrikalara da yayıldı.

    68 denince nedense yalnızca öğrenci hareketleri akla gelir. Oysa işçi hareketindeki bu yayılım, başlangıçta kendi ölçeğinde Batı’daki kadar radikal olmayan öğrenci hareketinin ardından “idare ve polis” tarafından aynı anlayışla karşılanmaz. İstanbul’un hemen kıyısındaki grevler, artık bir fabrika işgali ihtimaliyle birlikte düşünülür olur. 68’in bu dalgası, hükümetin sendikalar kanununu değiştirme niyeti üzerine patlak veren 15-16 Haziran 1970 olaylarıyla zirvesine varacaktır.

    ABD 6. Filosu ve gösteriler

    Dünya ölçeğinde Vietnam Savaşı vesilesiyle yükselen anti-emperyalist duyarlılığı sınarcasına, o güne kadar sakin bir şekilde tatillerini geçirdikleri İstanbul limanına gelen Amerikan 6. Filosu, siyaseten düşük profili başlayan Türkiye 68’inin kana bulanmasına ve gençliğin hızla radikalleşmesine yol açtı. Yapılan protestoları engellemek için İstanbul Teknik Üniversitesi öğrenci yurdunu polisin basması sonucu bir çok öğrenci yaralandı. Baskından sonra infial halinde olan öğrenciler önce Taksim’e çıkarlar, ardından Dolmabahçe’ye inerek Amerikan askerlerini denize atarlar.

    Olaylar artık hızlanmıştır. Yurt baskınında hastaneye kaldırılan Vedat Demircioğlu’nun, 6. Filo’nun gidişinden iki gün sonra öldüğü bildirilir. Öğrenciler ilkin Vilayet’e sembolik bir yürüyüş yaparlar; ardından büyük bir kitle Cağaloğlu’nda kortejin yolunu kesen polisle çatışır.

    Eğitimde reform talebiyle sakin başlayan üniversite gençliği olayları, fabrika işgalleri ve anti-Amerikan gösterilerle hızla siyasallaşır. Başbakan Demirel’in üniversite işgalleri karşısındaki ılımlı tavrı, yerini “idare ve polisin himmeti”ne bırakır.

    Geçmişteki güdümlü çeşitli gençlik hareketlerinin ardından (Tan Matbaası’nın basılması gibi) 27 Mayıs 1960 darbesi arifesindeki öğrenci olayları ile farklı türden bir siyasallaşma yaşayan gençlik hareketi, yeni bir siyasal özne arayışına yönelmiş; mevcut seçeneklerin toplumun karşı karşıya bulunduğu sorunları çözmekte aciz olduğu görüşü giderek egemen olmuştur.

    Prag baharı ve Çekoslovakya işgali

    Dünya 68’inin önemli bileşenlerinden Prag olayları ve ardından Varşova Paktı ülkelerinin tanklarla Çekoslovakya’yı işgali, Türkiye solunu da etkiler. Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde bu konudaki çatlamalar, başka nedenlerle birleşerek partinin parçalanmasının bir unsuru olur. Bu da Türkiye 68’inin dünyadan farklı bir yönüdür.

    Dünya ölçeğinde Varşova Paktı’nın eylemini haklı gören herhangi bir 68 bileşeni yokken, Türkiye’de (istisnalarla birlikte) tam tersi bir gelişme yaşanmaktadır. 1968 yılı, üç yıl önceki seçimlerden 15 milletvekili çıkaran TİP’in yavaş yavaş siyaset sahnesinden çekildiği, gençliğin sağlı sollu radikalleştiği, iktidar blokunda çatlakların belirdiği bir dönem olarak önceki yıllardan bir kopuşu temsil eder.

    Dünyanın bütün ülkelerindeki gibi Türkiye 68’i de iktidara yönelik veya iktidarı etkileyecek bir konumda ve yönelişte değildi. Bir itiraz geleneğinin oluşmasında önemli bir rol oynayan 68, miras aldığı kültürün de çok uzağına gitmedi ama bir dizi yeniliğin de hazırlayıcısı oldu.

    50 YIL SONRA 1968 OLAYLARI

    1968 dalgasında solcular, milliyetçiler ve radikal dinciler

    Türkiye özelinde sol radikalleşmeye tepki hem milliyetçi hem de radikal kesimlerden gelmiş; ancak birinci kesim derhal öne çıkar, daha doğrusu çıkartılırken, radikal dinci kesimin gelişmesi daha uzun vadeli ve daha yaygın bir örgütlenmenin ara adımlarını oluşturmuştur.

    TANJU AKAD

    Önce hak arayışları sonra baskı ve şiddet
    Arka planda öğrenciler arasındaki çatışmalarda da eşit oranda artış vardı.

    1968’den yarım asır sonra, söz konusu dönemin objektif bir analizi için yeterli zamanın geçtiğini düşünebiliriz. Ancak ilk iş olarak çok önemli bir kayıt koymak gerekir. Dönemin olaylarından etkilenenler sadece belli bir görüşün, akımın veya siyasi tutkunun insanları değildir. Bu dönemde radikalleşenler arasında çok farklı görüşlerden solcular, milliyetçiler ve dinî cemaatlere yakın muhafazakar kesimler de vardır. Yani 1968’in genel tanımı radikalleşme ise ve ilk öne çıkanlar da solcular olmakla birlikte; onların karşısında her türlü muhafazakar akımdan da sözedilmelidir.

    Türkiye özelinde sol radikalleşmeye tepki hem milliyetçi hem de radikal kesimlerden gelmiş; ancak birinci kesim derhal öne çıkar, daha doğrusu çıkartılırken, radikal dinci kesimin gelişmesi daha uzun vadeli ve daha yaygın bir örgütlenmenin ara adımlarını oluşturmuştur. 1968 sol için bir dönüm noktası sayılabilir ama sadece sola ait değildir. 68 dalgasının dünyadaki nedenleri şunlardı:

    • 1960’lar dünyada eski sömürgeciliğin tasfiyesi için yürütülen savaşların en yoğunlaştığı dönemdi. Özellikle Vietnam Savaşı’nda Amerikan gücünün başarısızlığı birçok ülkede anti-emperyalist mücadelenin nispeten kısa sürede başarılabileceği kanısını öne çıkarmıştı.
    • Che Guevara’nın Bolivya’da başlatmaya çalıştığı girişim her ne kadar kendisinin ölümü ve siyasi-askerî anlamda büyük bir başarısızlıkla sonuçlanmışsa da, dünyada anti-emperyalist heyecanı artırmış ve bugün dahi etkisi süren bir sembol yaratmıştı.
    • Avrupa ülkelerinde 1. ve 2. Dünya Savaşları sonrasında radikal solun yükselişi sona ermiş, Avrupa komünizmi çerçevesinde sol partiler sistemle tamamen uzlaşmıştı. Gençlik içerisinde bir kesim o dönemde hâlâ nispeten geniş bir tabanı olan komünist partilerin bu tutumunu bir ihanet olarak görmüş ve onlara karşı daha radikal bir çizgiyi benimsemişti. Ne var ki bu kesimin hiçbir şeyi değiştiremeyecek kadar marjinal olduğu ve sansasyonel eylemlerinin kitlelerden destek alamayacağı ortaya çıkmıştı. “Kızılordu Fraksiyonu” gibi umutsuz çıkışlar birkaç düzineden fazla eylemci bulamayacaktı. Üniversite öğrencilerinin sokak gösterileri ise çalışan kesimlerden herhangi bir destek görmeyince, tüm bunlar çok kısa sürede sönüp gitti.
    • 1968 yılında Çekoslovakya’nın işgali SSCB tipi güdümlü rejimlere tepkiyi artırmış, alternatif sol arayışlarını hızlandırmıştı.

    Tüm bu faktörlerin ışığında, 1968’de dünya solunun yükselişinin 1917-18 ve 1943-48 yılları arasındaki krizlerden kaynaklanan dalgaların bir devamı olmadığı, tam tersine sönmekte olan bir ateşin son kısa parlaması olduğu ortaya çıktı. Ne var ki bunlar, solun geleneksel olarak çok zayıf olduğu Türkiye’de birçok ülkeden daha derin bir etki yaptı. Gerçi, bu da sadece ülkemize özgü bir durum değildi. Sadece gelişmiş Batı Avrupa ülkelerinde değil, başta Latin Amerika olmak üzere birçok azgelişmiş ülkede de Komintern geleneğinden gelen kurumsal ve yerleşik sol partilerin pasifliğine karşı bir tepki gelişmekteydi. Bu bizde daha çok üniversite gençliği içerisinden çıkan ve silahlı kontra örgütlerin saldırıları nedeniyle daha da radikalleşen bir kesim oluşturdu. Bunların, toplumun tümü açısından marjinalliği aşamadığı belliyse de, ülkemiz açısından sansasyonel (hem basın hem de provokasyon peşinde olan kesimler tarafından abartılan) bir etki yaptığı görüldü. Bu etki radikal sol örgütlere (esas olarak Dev-Genç) biraz daha taraftar sağladı ama, bu gene de onları marjinallikten çıkaracak ölçüde değildi.

  • İstanbul’un hayalet treni

    İstanbul’un hayalet treni

    Büyük bir şehri önemli bir coğrafi bölgeye bağlayan bir tren hattının tarih sahnesinden sessizce çekilip unutulması nadir rastlanılır bir durumdur. 1914’te inşa edilen, İstanbullularca “Kağıthane Treni” olarak adlandırılan Haliç-Karadeniz Sahra Hattı’nın 1950’lerden itibaren başına gelen tam da bu. Üstelik bu hat Türkiye’nin kader anlarında tarihi roller üstlenmiş: Ağaçlı kömürleri Haliç’e bu hattan taşınarak 1. Dünya Savaşı’nda İstanbul’un elektriksiz kalmasının önüne geçilmiş; işgal yıllarında Anadolu’ya silah ve mühimmat yine bu hat kullanılarak kaçırılmış. Üç değerli araştırmacı tarafından 18 yılllık kılı kırk yaran bir çalışmayla hazırlanan Kayıp Bir Demiryolunun İzinde isimli kitabın ve konu edindiği gizemli demiryolu hattının fotoğraflarla ilginç hikayesi… 

    Haliç Karadeniz Sahra Hattı’nda çalışan bir lokomotifin Ayvad Kemeri’nden geçişini gösteren bir hatıra fotoğrafı. 

    ‘Kayıp tren’ nasıl kitaplaştı?

    Prof. Dr. Emre Dölen, koleksiyoner Mert Sandalcı ve gazeteci Hüseyin Irmak’ın ortaklaşa yürüttüğü 18 yıllık çalışma, Kayıp Bir Demiryolunun İzinde ismiyle Kâğıthane Belediyesi’nce 2015’te kitaplaştırıldı. Mert Sandalcı’nın editörlüğünde yayımlanan kitap, İstanbul tarihinin kayıp sayfalarını aralıyor. 

    İstanbulluların “Kâğıthane Treni” olarak adlandırdığı kayıp trenin işgal yıllarında Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılmasında da görev yaptığı, bu kitap için yapılan araştırmalar sırasında ortaya çıkarılmıştı. Haliç silah depolarından tren ile gece Ağaçlı- Karaburun’a çıkarılan mühimmatın buradan da bir yıl boyunca teknelerle İnebolu’ya aktarılma hikâyesine kitapta ayrıntılarıyla yer veriliyor. 

    Karaburun’dan Terkos’a kömür taşıyan dekovil, bir süre de yöre halkını denize ulaştırmakta kullanılmıştı. Bu nedenle, 1950’li yıllarda “banyo treni” olarak adlandırılıyordu. 

    Bir mikro tarih çalışması olan eser; 1. Dünya Savaşı koşullarında şehrin elektriksiz kalma tehlikesini bertaraf etmek için Ağaçlı kömürlerinin Haliç’e taşınma öyküsünü de tüm yönleriyle aktarıyor. Yıllar süren takiple ulaşılan birçok fotoğraf ilk defa bu kitapta gün yüzüne çıkıyor. 

    Kayıp hattın günümüzdeki güzergâhını hava fotoğrafları ile okuyucuya sunan kitap, karşılaştırma için demiryolunu gösteren eski haritaları kullanıyor. 

    Bütün bir hattan günümüze kalan tek ray parçası 2003’e kadar Odayeri’nde bir dere üstünde köprü vazifesi görmüştü. Şimdi Kâğıthane Açık Hava Müzesi’nde sergileniyor. 

    Trenin vaktiyle kullandığı rotanın yerden de fotoğraflandığı çalışma, 1950’ye gelindiğinde başlayan kayboluşun izlerini de sürüyor. 

    Lokomotif ve vagonların kitapta yer alan çizimleriyle birlikte yayımlanan teknik metin ise Alan Prior isimli bir demiryolu teknikeri tarafından hazırlanmış. Çizimlerde bire bir ölçü verildiği için maket yapımına da olanak sağlayan çalışma, Prof. Dr. Emre Dölen, Mert Sandalcı ve Hüseyin Irmak’ın yazılarının yan ısıra 1915’lerde Ağaçlı Ocak Müdürlüğü yapan Şevki (Sevgin) Bey’in ayrıntılı hâtıratına da yer veriyor. (Hüseyin Irmak).

    Hattın en büyük istasyonlarından biri olan Kâğıthane istasyonu önünde hat kumandanı Yüzbaşı Muhsin Bey (sağ önde), hat müfettişleri ve personelden subaylar ile birlikte hatıra fotoğrafında. Arka planda Kâğıthane Kasr-ı Hümâyunu binaları görülmektedir. 
    Demiryolunun yapım aşamasında hat çalışmalarını fotoğraflayan Hasan Mukadder Dölen (sağ başta ayakta), bu defa kendisini fotoğraflattırmış. 
    8+500 kilometre civarında Hasan Mukadder Bey’in objektifine poz veren teftiş heyeti üyeleri. 
    Hattı fotoğraflayarak şehir tarihine yönelik özgün bir miras bırakan Hasan Mukadder Dölen Bey’in (ön sağda) drez üzerinde çektirdiği bir diğer hatıra fotoğrafı. 
    Trenler Yeşilköy Şömendöfer Alayı depolarında. Burada, hattı Kâğıthane’de işletecek olan personele eğitim verilmektedir. 
    Yeşilköy’den Sirkeci’ye demiryolu ile getirtilen 71 A numaralı lokomotif, vinçle sahile indiriliyor. 
    Haliç-Karadeniz Sahra Hattı’nın 0 +000 kilometresi. Fotoğrafta başlangıç noktasındaki yükleme-boşaltma alanı ve arka planda Silahtarağa Elektrik Fabrikası görülüyor. 
    Kâğıthane İstasyonu’nda 1916 sonrasına ait bir karşılama töreni fotoğrafı. Hazırlıklara bakılırsa önemli birileri bekleniyor. 
    99 B numaralı lokomotif ve makinisti Kâğıthane Köyü istasyonunda, yola çıkmaya hazır vaziyette. 
    Dekovil Kemerburgaz Kemeri’nden (Kırık Kemer, Kovuk Kemeri, Eğri Kemer) geçiyor. Kemerburgaz İstasyonu’ndan Uzun Kemer’e doğru bir bakış (altta). 
    35+750 kilometrede Kömürcüpınar İstasyonu’nda hat kumandanı Yüzbaşı Muhsin Bey (sağda), Şömendöfer Kıtaları Müfettişi Kaymakam Haydar Bey (kıravatlı), Nafia Nezareti Müsteşarı Muhtar Bey ile birlikte. 
    Hattın 3+200 kilometresinde bulunan ve güzergâhtaki en büyük istasyonlardan biri olan Enver Paşa (Kâğıthane) istasyonu. Ağaçlı’dan yüklü gelmiş trenin törenle karşılanış anı. Büyük ihtimalle hattın açılış ve kömürün ilk getiriliş günü. 
    Dört açıklıklı bir ahşap köprünün üzerinde drezin geçişi. 
    Sekiz erkek dört kadından oluşan yabancı bir heyet Kemerburgaz İstasyonu’nda bir molada. 

    Varlıklı gençler hattın üzerinde bulunan küçük bir demiryolu köprüsünü lüks bir otomobille geçmeye çalışıyor… 

    Köprü geçilmiş, engel aşılmış, otomobilin hasar kontrolleri yapılıyor… 

    Otomobilli çift dekovil hattını takip ederek Kemerburgaz’a doğru yollarına devam ediyor… 
  • AFRİKA

    AFRİKA

    Adanmış bir hayat

    Dian Fossey, Kongo’da Karisimbi ve Visoke dağlarının arasındaki sırtta kurduğu kampa, her iki dağın kesişimi olan bir isim verdi: Kari-soke Araştırma Merkezi (1967). 1963’te bölgeye ilk kez gelmiş ve buradaki gümüş sırtlı gorillerden çok etkilenmişti. Kurduğu araştırma merkezinde yıllarca gorillerle birlikte yaşayacaktı. 

  • Film festivalinde yine ustaların tarihi var

    Film festivalinde yine ustaların tarihi var

    İsveçli usta yönetmen Ingmar Bergman’ın 100. yaşı Türkiye’den usta yönetmenler ve sinemaseverler tarafından kutlanıyor. Festivalde üç büyük isim, sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, yazar Yaşar Kemal ve sinemacı Duygu Sağıroğlu belgeselleriyle anılıyor, anlatılıyor. 

    İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen Türkiye’nin en büyük uluslararası sinema etkinliği İstanbul Film Festivali, Nisan’da 37. kez sinemaseverlerle buluşuyor. Bu yıl 6-17 Nisan tarihlerinde düzenlenen festivalde yerli ve yabancı 198 uzun metrajlı ve 12 kısa film etkinlik programında yer alıyor. Festivalde filmlerin yanısıra Türkiye ve dünya sinemasının usta sinemacılarıyla söyleşiler de gerçekleştiriliyor. Ayrıca festival kapsamında 13. kez düzlenen “Köprüde Buluşmalar” ortak yapım platformu sayesinde Türkiye’den ve komşu ülkelerden yapımcı, yönetmen ve senaristlerle, uluslararası sinema profesyonelleri bir araya geliyor. 

    Farklı kategorileriyle zengin bir içeriğe sahip olan festival programında Türkiye tarihinin en değerli ve en önemli isimlerinden üç çınarın portrelerini anlatan üç farklı belgesel özel gösterimlerle festival izleyicisiyle buluşuyor. Bu kapsamda dünyanın en önemli sümerologlarından 104 yaşındaki Muazzez İlmiye Çığ, yönetmen, sanat yönetmeni, senarist ve eğitimci Duygu Sağıroğlu ve dünyaca ünlü yazar Yaşar Kemal’in hayatlarını anlatan belgeseller gösterilecek. 

    Festivalin dikkati çeken kategorilerinden bir tanesi de Bergman’ın doğumunun 100. yılı için hazırlanan özel bölüm. 1944’ten 2003’e kadar uzanan 59 yıllık sinemacılık kariyerinde 45 uzun metraj ve 170’in üzerinde tiyatro oyunu yöneten, ayrıca birçok senaryoya imzasını atan İsveçli yönetmen, çağdaş sinemanın önde gelen ustalarındandı. Aile, ölüm, inanç gibi yaşamın en temel ve üzerinde en çok düşünülen konularını filmlerinde işleyen yönetmen, bu yıl festivalde kendisine ayrılan “Bergman 100 yaşında” özel bölümüyle anılıyor. Türkiye’den 10 yönetmen, Bergman’ın kendilerini en çok etkileyen filmlerini seçti. Yönetmenler kariyerlerini ve sinemasal yaklaşımlarını etkileyen bu filmlerin İstanbul Film Festivali’ndeki gösterimlerini bizzat sunacaklar. Reha Erdem “Sessizlik”i, Yeşim Ustaoğlu “Güz Sonatı”nı, Semih Kaplanoğlu ise “Kış Işığı”nı anlatacak. 

    Festivalde Bergman’ın 100. yaşı anısına Türkiye’den 10 yönetmen usta sinemacının 10 filminin özel gösteriminde filmleri anlatıyor. 
  • Odalık: Hizmete özel, çekici ve kaliteli cariye

    Odalık: Hizmete özel, çekici ve kaliteli cariye

    Odalık: Satın alınan köle kadın. Ev işleri için değil, satın alan efendisinin cinsel arzularına hizmet eden nikâhsız cariyelerdi. Güzellik ve seksüellikle orantılı değerleri de, hizmet cariyelerinden yüksekti. Efendisinin yatağını paylaşan bu köleler, bir bakıma servet, saygınlık, özenilirlik katma değeri idiler. İslâm ülkelerinde odalık edinimi yaygındı. Odalık alım satımı Osmanlı kentlerinde 1840’lara değin serbest ve şer’i idi. Tanzimat döneminde şer’an caiz ama kanun gereği yasaktı ve alım satımı kaçak olarak devam etti. Köleliğin yasaklanmasına karşın, Kafkasya ülkelerinden getirilen odalıklar el altından yüksek fiyatlarla satılır, bunların en güzelleri saraya alınırdı. “Müstefrişe” de denen saray ve konak odalıkları, “hotoz” ve “çarpi” denen tülbent başbağı takar, yakası kürklü kutni kısa entari, canfes etek ve şalvar giyerlerdi. 

    Otağ-ı Hümayun: Padişahlara özel görkemli ve konforlu büyük çadır/çadırlar. Otağ-ı sultanî de denirdi. Dış örtüleri kırmızı –saltanat renginde-olurdu. Çadır (hayme) mehterleri kurup kaldırırdı. Padişahın uzakça bir yere gideceği zaman ilk otağ Çırpıcı Çayırı, Davutpaşa Sahrası, Doğancılar’da kurulurdu. Bir menzilde iken diğer otağ daha ilerdeki menzile kurulurdu. Otağ dıştan çok güzel görünümlü, renkli saçak ve sırmalarla süslüydü. Yanında bir galeriyle bağlı ikinci bir çadır daha bulunurdu. Padişahlar sefere çıkmaz olunca, başkomutan konumundaki sadrıâzam, serdarıekremler seferlere otağla giderlerken onları sefere uğurlayan padişaha da Davutpaşa Sahrası’nda, Edirne’de, Sofya’da, ayrıca büyük törenlerde otağlar kurulurdu. Örneğin yaptığı gezi sırasında V. Mehmed Reşad için Kosova Sahrası’nda otağ-ı hümayun kurulmuştu. 

    Ölüm Eri: Dalkılıç, serdengeçti de denmiştir. Gazâ denen fetih seferlerine gönüllü katılan ve ölümle sonuçlanacak saldırıları gerçekleştiren yiğitlerdi. Akıncı birliklerinde yer alırlardı. 

    Alman ressam Gustav Richter’in 19. yüzyıl sonlarında yaptığı “Odalisque” portresi. 

  • Tarihe yön verenlerin imzalı mektupları

    Tarihe yön verenlerin imzalı mektupları

    Your Excellency’s Obedient Servant (Ekselansları’nın Sadık Hizmetkarı) isimli eser, Ömer M. Koç’un özel koleksiyonunda yer alan ve 1795-1922 tarihleri arasında tarihi şahsiyetlerce kaleme alınan imzalı yazışmaları bir araya getiriyor. Tarihin posta kutusundan çıkan kıymetli mektuplar.

    Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç’un özel koleksiyonunda bulunan resmi ve özel yazışmalar ile mektuplar Your Excellency’s Obedient Servant kitabıyla gün yüzüne çıktı. Kitapta tarihe yön veren isimler tarafından 1795-1922 diliminde kaleme alınmış imzalı el yazması mektuplara yer veriliyor. Eserde, Latin harfleriyle, dönemin uluslararası diplomasi dili Fransızca yazılmış, kronolojik sırayla derlenmiş mektuplar hakkında kısa İngilizce açıklamalar da bulunuyor. 

    Bu kıymetli el yazması mektup derlemesinde II. Abdülhamid’in şehzadeliği döneminde Londra sefiri Kostaki Musurus Paşa’ya yolladığı mektup da yer bulmuş. Mektup, tarihte Abdülhamid’in tek Latince imzalı yazışması olarak biliniyor. Ayrıca, 18. yüzyılın sonundan 20. yüzyıl başına kadar son dönem Osmanlı tarihine, özellikle de İmparatorluğun Avrupa’yla kültürel, diplomatik ilişkilerine ışık tutan mektuplar birçok araştırmaya kaynaklık etme potansiyeline sahip. İngiltere Kraliçesi Victoria’nın Sultan II. Abdülhamid ve Sultan Abdülmecid’e yolladığı mektuplarda kullandığı “Saygıdeğer Kardeşim” hitabı ile “İmparatorluğun Majestelerinin İyi Kız Kardeşi” imzası, Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda Avrupalı monarşilerden sayıldığını kanııtlıyor örneğin. Bunların haricinde, Fransız yazar ve şair Alphonse de Lamartine’den Britanyalı diplomat ve kumandan Lord Kitchner’a, Fransa İmparatoriçesi Eugénie’den İngiltere Kralı VII. Edward’a kadar birçok önemli şahsın mektuplarına da bu özel seçkide yer verilmiş. 

    Aygaz’ın kültür sanat danışmanı ve kitabın önsözünün yazarı olan Bahattin Öztuncay’ın koordinatörlüğünde hazırlanan bu değerli eser, Sadberk Hanım Müzesi’nde satışa sunuldu. 

    Tarihin tanığı mektuplar

    Koleksiyonda Abdülhamid’in şehzadeliği döneminde yazmış olduğu bilinen tek Latince imzalı mektubu (solda) ve Fransız ressam Alexandre Lunois’nın mühendis Alphonse Lotz-Brissonneau’ya yolladığı bir mektup (sağda) yer almakta. 

  • Dilhayat Kalfa’nın besteleri yeniden hayat buldu

    Dilhayat Kalfa’nın besteleri yeniden hayat buldu

    Osmanlı döneminin en önemli kadın bestekârlarından Dilhayat Kalfa’nın eserleri, Lale Kadınlar Topluluğu tarafından tekrar müzikseverlerin beğenisine sunuldu. Klasik Türk müziğinin kadim enstrümanlarının kullanıldığı albümde, Dilhayat Kalfa hakkındaki tarihsel bilgileri ve grup üyelerinin özgeçmişlerini içeren bir de kitapçık bulunuyor.

    Türk musikisinin unutulmaz kadın bestekârı Dilhayat Kalfa, eserlerini içeren bir albümle günümüz müzikseverleriyle buluştu. Prof. Dr. Şefika Şehvar Beşiroğlu’nun bir projesi olarak ortaya çıkan Dilhayat Kalfa albümü, değerli akademisyenin geçen yıl Mayıs ayındaki vefatının ardından Kalan Müzik tarafından hayata geçirildi. 

    “Lale Kadınlar Topluluğu” adıyla sanatlarını icra eden grup, 2015’te Hollanda’da Twensewelle Museum’un Kadınlar Sergisi’nin açılış konserini de Dilhayat Kalfa’nın eserleri ile yapmış, büyük beğeni toplamıştı. 

    Lale Kadınlar Topluluğu, İngiliz Müzikolog Rosaly Lambourn’un önerisiyle Şefika Şehvar Beşiroğlu’nun öncülüğünde kurulmuş,1990’da ilk konserlerini vermişti. Dilhayat Kalfa albümü, çalışmalarına bir süreliğine ara veren topluluğu tekrar bir araya getiriyor ve Osmanlı dönemi müzik tarihinden bir kesiti günümüze yansıtıyor.

    Türk musikisinin yükseliş çağı kabul edilen 18. yüzyılda yaşayan Dilhayat Kalfa, Osmanlı kadın müzisyenlerin tarihsel olarak ikinci temsilcisiydi. Ondan önce, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk kadın besteci olarak kabul edilen Reftar Kalfa geliyordu. Yaşamı hakkında pek az bilgiye sahip olduğumuz Dilhayat Kalfa’nın ölüm tarihini ise, araştırmacı Talip Mert’in 1998’de Osmanlı Arşivi’nde bularak yayımladığı terekenin tarihinden (1737) öğrenmiştik.

    Bazı şahsi eşyaları günümüze kadar ulaşan Dilhayat Kalfa’dan bugünlere kalan bir resim, minyatür hatta kesinliği sabit bir mezartaşı bulunmamaktadır. 12 eseri notalarıyla birlikte zamanımıza miras kalmıştır. 

    Meşk usulü

    Harem-i Humayun’da ya da saray dışındaki konaklarda hanende ve sazendelerden ders alan kadınlar “meşk usulü” denen bir sözlü aktarım yöntemi ile müzik yaptılar. Lâle Kadınlar Topluluğu da bu yöntemin günümüzdeki temsilcilerinden. 

  • Efsane cazcı Dizzy Gillespie’ye Esenboğa’da özel karşılama

    Efsane cazcı Dizzy Gillespie’ye Esenboğa’da özel karşılama

    Dizzy Gillespie ve orkestrası bundan 62 yıl önce Türk cazcılar tarafından Esenboğa Havaalanı’nda karşılanmıştı. Topluluk önce Ankara’da daha sonra da İstanbul’da konserler verdi. İlhan Mimaroğlu sanatçının karşılanmasını “Gillespie’nin havalanında karşılanması unutulur gibi değildi. Trompetçi Muvaffak Falay, küçük bir caz topluluğuyla alana gitmiş, uçağın kapısı açılıp Gillespie, orkestra üyeleriyle merdivenden aşağı inerlerken, onun ‘Good Bait’ini çalmaya başlamıştı. Fakat topluluğu Kıbrıs’tan Ankara’ya getiren uçak yolda fırtınaya yakalandığı için uçaktan inenler sedyeyle taşınacak durumdaydılar” diye anlatır. Gillespie Orkestrası’nın Ankara ve İstanbul’da verdiği konserler, Türkiye’de modern cazın miladı kabul edilebilir.

    (Gökhan Akçura Arşivi)

  • Zamanın kafa kağıdı: Nüfus tezkiresi

    NAKKAŞ/ NAKŞÎ Minyatür ressamı. Doğu-İslâm dünyası klasik resim ustaları çoğun­ca minyatür tekniğini tercih etmişlerdir. Nedeni, derinlikli resim ve gölgeli figür yapma­nın, “yaratma” hevesi dolayı­sıyla günah olduğu yorumuy­du. Osmanlı dönemi iç mi­marisinde, kalem işi kubbe ve tavan bezeme ve resimlerini yapanlara da nakkaş denirdi. Evliya Çelebi, bunların İstan­bul’da 40 dükkândan oluşan bir arastada faaliyet gösterdik­lerini yazar.

    NAKKAŞHÂNE Topkapı Sa­rayı’nda, nakkaşlar ağasının yönettiği resim atölyesiydi, 15. ve 16. yüzyıllarda burada ünlü nakkaşlar yetişti. Nak­kaş Osman, Lokman, Nigârî, Matrakçı Nasuh … bunlardan­dır.18. yüzyıl ilk çeyreğinde ise kendisi de hattat, müzehhip ve nakkaş olan III. Ahmed’in teşvikiyle ünlü Nakkaş Levnî, Seyyid Vehbî’nin Surnâme’sini resimlemiştir.

    NEVBET/NÖBET MERA­SIMI Mehterhane konseri. Saray avlusunda günün iki ve­ya üç vaktinde (sabah, ikindi, yatsı) nevbet vurmak (konser vermek) eski bir Türk geleneği olup, hakanın bağımsızlığının duyurulması anlamına gelirdi. Vezir valiler de görev yaptık­ları eyaletlerde paşa sarayının önünde aynı geleneği sürdü­rürlerdi.

    NEVBETHÂNE Padişahın otağ-ı hümayunu önünde, ve­zir, serdar ordugâhlarında ve kalelerdeki mehter çadırı, ko­ğuşu veya kulesi. İstanbul’da­ki saray nevbethânesi Sur-ı Sultanî’nin bir kulesi idi. Daha sonra İbrahimpaşa Sarayı’na taşınmıştı.

    NÜFUS TEZKIRESI Kimlik belgesi. Kişinin adını, lakabını, baba ve ana adını, doğum yeri ve tarihini gösteren tek yaprak­tan ibaret belge. Daha önceki Mecidiye yerine 1864 tahririn­den (nüfus sayımından) son­ra dağıtıldı. Halk bu belgelere “kafa kağıdı” adını vermişti.

    Kişi lakabıyla bilinir


    Osmanlı döneminde kimlik
    belgeleri sahibinin adını,
    lakabını, baba ve ana adını,
    doğum yeri ve tarihini
    gösteren tek yapraktan
    ibaretti.