Yazar: #tarih

  • Kahire’nin diğer adı ‘Dünyanın Anası’ydı…

    Kahire’nin diğer adı ‘Dünyanın Anası’ydı…

    Necdet Sakaoğlu’nun yazdığı Osmanlı Tarihi Sözlüğü, Alfa Yayınları tarafından yayımlandı. 6.000’i aşkın maddeden örnekler…

    ULU CAMİ Câmi-i kebir, mescidü’l-câmi, Cuma câmii de denmiştir. Bunlar, kent halkının topluca Cuma namazı kıldığı mabetlerdi. Selçuklu ve Beylikler döneminde bu adla yapılan eserlerin birçoğu günümüze ulaşmıştır. Osmanlı Devleti’nin ilk yüzyılında İznik ve Bursa’daki Ulucami adını taşıyan birer mabede karşılık, daha sonra Edirne’de ve İstanbul’da yapılanlara ulucami adı verilmediğini vakıf kayıtları belgelemektedir. Bunun yerine Câmi-i kebir, Eski cami, -örneğin Ayasofya Câmi-i kebiri, Sultan Bâyezid Câmi-i kebiri, Mehmediye (Fâtih), Süleymaniye, Selimiye- adları verilmiştir.

    USKUMRU / LONDURA “Orta” da denirmiş. Kalın, dayanıklı ve kaliteli İngiliz çuhası. Londra’daki tezgâhlarda dokunur, Osmanlı kentlerinde de satılırdı.

    ÜLKÂ / ÜLKE Yurt, vatan. Bir devletin egemenliğindeki coğrafya parçası. Moğolcadan Farsçaya ve Türkçeye geçmiştir. Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Mısır’ı sınırdaş ülkeleri, “Ülkâ-yı Mısrıyye” adı altında birleştirerek Memâlik-i Osmaniye gibi bir imparatorluk kurmayı düşlemişti.

    ÜMMÜ’D-DÜNYA Kahire (Mısır) için yakıştırılan tanımlama: Dünyanın anası. Bunun gibi Mekke için Ümmü’l-bilâd (beldelerin anası), Kur’an-ı Kerim için Ümmü’l-kitâb (kitapların anası); Arapça’ya, daha kapsamlı olarak Arapça, Farsça, Türkçe karışımı Osmanlıcaya ümmü’l lisân; Hz. Muhammed’in eşleri için ümmü’l-mü’minîn (müminlerin annesi/anneleri) denmiştir. 

    ÜSRÛBÎ Kubbelerin dıştan örten kurşun levhaları, kubbeleri taşıyan büyük taş sütunlarla kaideler arasına kurşun yastıklar döken ustalardı.

    ÜST Sadrıâzam ve vezir kürkü. Sırma işlemeli kumaşla kaplı, kolları çift yenli (iki parçalı) tören üstlüğüydü. Erkân kürkü.

    Kahire’de çarşı, Osmanlı dönemi Mısır, 1800’ler.

  • Konstantinopolis ve Bizans’ı anlamak

    Konstantinopolis ve Bizans’ı anlamak

    Doğu Roma İmparatorluğu üzerine temel referans kitaplarından olan Bizans Dünyası adlı eserin ikinci cildi Türkçede yayımlandı. Konunun önde gelen uzmanlarınca kaleme alınan eser, beş buçuk asırlık dönemde daha ziyade bu devrin kurumları, başkent Konstantinopolis ve imparatorluğun diğer bölgelerinin durumuna odaklanıyor.

    BİZANS DÜNYASI (BİZANS İMPARATORLUĞU, 641-1204), Çeviren: Aslı Bilge, Ayrıntı Yayınları, 544 sayfa, 40 TL.

    Fransa’da Bizans tarihi ve uygarlığı konusunda geniş bir uzman grubu Bizans Dünyası isimli üç ciltlik bir çalışma hazırlamıştı. 2004, 2006, 2011 yıllarında basılan bu çalışma, güncel yaklaşımları iyi değerlendirerek, Bizans tarihi ve uygarlığının tanınması için temel bir referans kitabı oldu. Her cilt ayrı bir uzman başkanlığında hazırlanan, Bizans uygarlığını tanımak isteyen meraklılardan tarih, arkeoloji, sanat tarihi öğrencilerine ve akademisyenlere kadar geniş bir kitleye hitap eden, kolay okunur bu kitap Türkçeye de kazandırıldı.

    Ayrıntı Yayınları Fransızca kitabın Cécile Morrison tarafından hazırlanan ilk cildini, Aslı Bilge çevirisi ile Bizans Dünyası, Doğu Roma İmparatorluğu 330-641 başlığı ile 2014 tarihinde yayımlamıştı. Türkiye tarihinin önemli bir dönemini konu alan ve neredeyse bin yıl boyunca devam eden bir uygarlığı değerlendiren bu çalışmanın ikinci cildi de yine Aslı Bilge’nin tercümesi ile geçen aylarda piyasaya çıktı.

    Modern tarihçilerin Bizans devleti olarak isimlendirdiği Roma İmparatorluğu’nun hızla Doğululaştığı ve bir Ortaçağ uygarlığına dönüştüğü süreci ele alan bu cilt, Jean-Claude Cheynet editörlüğünde, çoğu Paris Üniversitesi’nin (I, IV, V) tarih bölümü uzmanları tarafından hazırlanmış. Çalışma 641 yılında Herakleios’un ölümü ile başlıyor; 4. Haçlı Seferi’nin Bizans başkenti Konstantinopolis’i ele geçirmesi (1204) ile sona eriyor. Beş buçuk asırlık bir dönemde imparatorluğun bitip tükenmez savaşlarından kısaca bahsedildikten sonra, daha çok bu devrin imparatorluk kurumları, medeniyetinin temelleri, başkent Konstantinopolis ve imparatorluğun diğer bölgelerinin durumu üzerine odaklanılmış.

    Çalışmanın “Hadımlar”, “Ordunun Finansmanı ve Maaş Ödemeleri”, “Demografik Sorunlar”, “Tarımsal Üretimin Koşulları”, “İyilikseverlik Şekilleri”, “Bizans Balkanları”, “Bulgar Muamması” gibi bölümleri oldukça ilginç. Bu bölümleri Béatrice Caseau, Michel Kaplan, Jacques Lefort, Cécile Morrison gibi Bizans ve Ortaçağ ile ilgili önde gelen uzmanlar hazırlamış. Kitap sonunda incelenen dönem ile ilgili çoğu İngilizce ve Fransızca kaynaklardan güzel bir seçme liste ve geniş bir şekilde oluşturulmuş bir dizin de bulunmakta. Bu cilt özellikle İslâm-Bizans ilişkileri ve Türklerin bu coğrafyaya geldiği dönemi kapsadığı için, Türk-İslâm tarihi ve uygarlığı çalışanlar için de kaynak olarak kullanılabilecek bir içeriğe sahip.

    Bizans Dünyası serisinin Angeliki Laiou – Cécile Morrison, iki önemli Bizans uzmanı tarafından hazırlanan ve devletin 13.-15. yüzyıllar arasındaki son devrini konu alan üçüncü cildinin de bir an önce Türk okurlara ulaştırılması dileğiyle.

    Bir uygarlığın ardından Bizans İmparatorluğu’nun 1000 seneyi aşkın tarihi, birçok noktasında Türkiye tarihi ile de kesişiyor. Başkent Konstantinopolis, bu iki tarihin ortak miras alanlarından biri.
  • Kuruluş döneminde bir ‘garp demokratı’

    Kuruluş döneminde bir ‘garp demokratı’

    Yıkılışı sırasında Osmanlı bürokrasisinin merkezinde olduğu gibi, kuruluşunda da yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin hazine ve maliye düzenlemelerinin merkezinde olacaktı. Mustafa Abdülhalik Renda’nın ilk kez yayımlanan hatıratı, kritik bir geçiş döneminde devletin içinden ve ilk elden aktarımları yansıtıyor.

    MUSTAFA ABDÜLHALİK RENDA, Hazırlayanlar: Aytaç Demirci-Sabri Sayarı, Yapı Kredi Yayınları, 377 sayfa, 30 TL.

    Aytaç Demirci ile Sabri Sayarı’nın yayına hazırladığı, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Mustafa Abdülhalik Renda’nın Hatırat’ı okurlarla buluştu. Kitabın kapağında görülen, Renda’nın Mustafa Kemal Atatürk’ün ardından yürürkenki pozu, sadece bir fotoğraf karesini değil, onun biyografisini ve dünya görüşünü de özetliyor.

    Balkan Savaşı’nda memleketi Yanya’nın düşman eline geçmesi sonucunda sürgün yollarına düşmesiyle başlıyor Renda’nın hayat hikayesi. Bir devlet adamı olarak yetişip, bürokrasinin basamaklarında yükseliyor. Halep valiliği sırasında, İngiliz işgal kuvvetlerinin vilayeti kuşatması sonucunda esir alınıyor ve Malta’ya gönderiliyor. 1921’de serbest bırakılır bırakılmaz Milli Mücadele’ye katılmak için Ankara’ya gidiyor ve Kuva-yı Milliye’nin iaşesinden sorumlu olarak BMM (Büyük Millet Meclisi) hükümeti tarafından Konya valiliğine atanıyor.

    Kendisi, yıkılışı sırasında Osmanlı bürokrasisinin merkezinde olduğu gibi, kuruluşunda da yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin hazine ve maliye düzenlemelerinin merkezindedir. Öyle ki, yeni kurulmuş devletin bu azimli kadrosu hakkında İsmet İnönü; “Bir daha görmüştüm ki, sözüne ve intizamına güvenilen bir Maliye vekili altın dolu bir kasa kadar kıymetlidir” şeklinde konuşacaktır.

    Okurlar bu zengin tarihe sadece tanıklık eden değil, devlet mekanizmasının içinde onu bizzat yaşayan ve deneyimleyen birinin anılarını okuma şansına sahip. Renda, yıkılmış bir imparatorluğun ardından çıplak elleriyle cumhuriyeti varetmek için mücadele eden bir kuşağın en iyi unsurlarından. Milli Mücadele’nin hangi kaynaklardan, hangi yöntemlerle, nasıl finanse edilmiş olduğundan, dönemin çeşitli siyasal isimlerine dair renkli ve düşündürücü anılara; yeni cumhuriyetin karşılaştığı sosyal zorlukların ne gibi ayrılıklara yol açtığından, Merkez Bankası’nın hangi tehditler karşısında kurulduğuna dek geniş bir konu yelpazesine yayılmış bulunan tarihî aktarımlardan bahsediyoruz.

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Renda’yı tarif ederken şu cümleyi uygun buluyor: “O, sanki, bir Garp demokrasisinin parlamenter teamülleri içinden yetişmiş gibiydi”. Hiç şüphe yok ki kuruluş senelerinde kritik bir pozisyonda bulunmuş olan bu “Garp demokratı”nın, “altın dolu bir kasa kadar kıymetli” olan anıları, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum sancılarını ilk elden anlamak, hissetmek isteyenler için faydalı bir başvuru kaynağı olacaktır.

    Vali, bürokrat, devlet adamı Yaşamı boyunca pek çok görevde bulunan Renda, son olarak Maliye Bakanlığı yaparak cumhuriyetin ekonomik altyapısını organize etti.
  • Kavimlerden devletlere Türklerin savaş tarihi

    Kavimlerden devletlere Türklerin savaş tarihi

    Dergimiz yazarı Mehmet Tanju Akad, “Türk Tarihinin Yönünü Değiştiren Savaşlar” dizisinden yayımlanan iki kitabıyla, askerî tarihimizi klasikleşen mitler ve resmî anlatımların çok ötesine taşıyor. Akad, eserlerinin önsözünde şöyle diyor: “(Tarihte) Türklerin yarattığı etkiler dünyayı hâlâ sarsmakta en azından artçı dalgaları kuvvetle hissedilmektedir. Gelecekte de sürecektir. Bunları kavramadan günümüz sorunlarını anlamak mümkün değildir”.

    KARA SAVAŞLARI-DENİZ SAVAŞLARI (TÜRK TARİHİNİN YÖNÜNÜ DEĞİŞTİREN SAVAŞLAR I-II), Mehmet Tanju Akad, İnkilâp Kitabevi, 215 sayfa-294 sayfa, 28’er TL.

    Mehmet Tanju Akad’ın Kara Savaşları ve Deniz Savaşları ana başlığı altında Hun İmparatorluğu’ndan Osmanlı İmparatorluğu’na, Anadolu Selçuklu Devleti’nden Osmanlı İmparatorluğu’na uzananTürk Tarihinin Yönünü Değiştiren Savaşlar” dizisinin iki kitabı İnkilâp Kitabevi’nden yayımlandı.

    Çağdaş toplumların kurduğu savaş ve teknoloji ilişkisi, modern silahlı çatışmaların gündelik literatüre kazandırdığı kelimeler ile kavramlar, 20. yüzyılın tayin edici savaşları, günümüzde gelişen ve değişen savaş teknikleri, stratejileri üzerine kitaplar, makaleler kaleme almış olan dergimiz yazarlarından Akad, bu eserlerinde Türk tarihinin akıbetini belirleyen kara ve deniz savaşlarının ayrıntılı anlatım ve analizlerini biraraya getiriyor.

    Hemen belirtmek gerekir ki -dergimiz okurlarının zaten bildiği gibi- Tanju Akad’ın Türk askerî tarihini anlatım ve yorumlayışı, alışagelen mitlerden ve resmî tekrarlardan hem içerik hem metot olarak hemen farklılaşıyor. Okuyucuyu bekleyen metin, kuru bir askerî tarih anlatımı değil; savaşları vareden koşullar gökyüzünden indiriliyor ve literatürdeki tüm somut veriler ve referanslar ışığında değerlendiriliyor. Akad, savaşların gerçekleştiği zamansal kesitlerin toplumsal üretim tarzlarını, mali ve ticari ilişkilerin karakterini, iklimsel değişikliklerin etkilerini, yaşanmakta olan doğal afetlerin sonuçlarını, siyasal rejim krizlerini, farklılaşan yönetim biçimlerini masaya yatırıyor ve bütün bunların prizmasından yansıyan data’yı, savaşların sosyal ve militer evrimini anlamak yolunda kullanıyor. Bu bağlamda son derece zengin ve çok yönlü tahlillerin ertesinde meyvesini veren sonuçlar ile karşılaşıyoruz.

    Çevresel etmenlerinden arındırılmış savaş tarihleri metinlerine hepimiz aşinayız. Bunlar hemen hemen her yerde karşımıza çıkarlar ve birtakım istisnalar haricinde hiç de tatmin edici bir malumat sunmazlar. Bu bunaltıcı yüzeyselliğin pençesinden kurtulup, Türklerin askerî serüveninin derin ve somut bir çerçeveye oturtulmasının hasretini çeken ilgili okuyucular için Akad’ın eserleriyalnızca bir başlangıç okuması olarak değil, sürekli bir kaynak olarak da kullanılabilecek nitelikte. Kitapların en önemli ve kalıcı niteliği de, Türk askerî tarihi için bütünlüklü bir metodik ve ampirik temel inşa etmiş olmasında.

    Ancak bu kitapları salt bir tarihçi perspektifiyle değerlendirmek de, bunların önemine haksızlık etmek olur. Zira kitaplar, popüler tarih meraklıları için de verimli bir malzeme bolluğuna, bilinmeyen veya az bilinen detaylara sahip. Malazgirt ve Miryakefalon savaşlarının Bizans Devleti’ni nasıl vergi alamaz bir duruma soktuğunu; İslâm dünyasındaki hangi askerî çelişkilerin halifeliğin Osmanlı Devleti’ne geçmesine sebebiyet verdiğini; Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul kuşatmasını hangi araçlarla organize ettiğini; II. Viyana Kuşatması’nda alınan mağlubiyetin nedenlerini; imparatorluk bürokrasininin Osmanlı Devleti ordusunu nasıl fiziksel bir felce maruz bıraktığını; Osmanlı komutanları arasındaki iktidar kavgalarının imparatorluğun çöküşünde nasıl katalizör rolü oynadığını merak edenler, bu sorularının cevaplarını Akad’ın çalışmasının birinci cildi olan Kara Savaşları-Hun İmparatorluğu’ndan Osmanlı İmparatorluğu’na başlıklı kitapta bulabilecekler.

    Çanakkale deniz muharebesi 18 Mart 1915’teki Boğaz muharebesinde batırılan Fransız savaş gemisi Bouvet.

    Akad’ın çalışmasının ikinci cildi ise hem tarihçiler hem de bizzat ilgililer tarafından genellikle ihmal edilen bir alan üzerine: Türk denizciliği. Konu üzerine uluslararası referans değeri taşıyan çalışmaların ülkemizde pek nadir olduğu herkes tarafından bilinmekte. Bu üzücü gerçek, Akad’ın Türk askerî denizciliğini farklı veçheleri ve aşamalarıyla ele aldığı çalışmasını çok değerli kılıyor. Osmanlı Devleti’nden önceki Türk denizciliği, Akad’ın eserlerinde ayrıntılarıyla ele alınıyor. Yazar, Türklerin Akdeniz ile Karadeniz’in kontrolü için vermiş olduğu deniz mücadelelerinin Avrupa’daki feodal toprak sisteminin çöküşünde ne gibi bir rol üstlendiği sorusunun de peşine düşüyor ve tatmin edici cevaplara ulaşıyor. Okuyucu yine bu ciltte Türk denizciliğinin büyük kaptanlarının aslında nasıl insanlar olduğunu ve neler yaşadıklarını, Karadeniz köle ticaretinde Osmanlı Devleti’nin payını, donanmadaki yozlaşma ve çürümenin nasıl başladığını, Akdeniz korsanlarının hangi şartlarda Osmanlı Devleti’nin buyruğuna geçtiğini öğrenebilir.

    Mehmet Tanju Akad’ın iki ciltlik çalışması, Türklerin tarihini şekillendiren savaşların arka planlarını ve bilinmeyenlerini merak edenler için, belge ve kanıtlarıyla, uluslararası standartta bir eser. Askerî tarihi özel olarak merak etmeyenlere dahi tavsiye edilir.

    Meydan muhabereleri I. Kosova Savaşı, I. Murat’ın savaş alanında şehit edilmesiyle sonuçlanmış olsa bile, Türkleri Balkanlardan atmaya dönük düzenlenen son Haçlı seferini durdurmuştu. Sırp güçlerine karşı verilen savaş, Osmanlı Devleti askeriyesinin parlak bir başarısı olarak tarihe geçmiştir.
  • Altın-mücevher kaplı sultanlığın yüce makamı

    Altın-mücevher kaplı sultanlığın yüce makamı

    Tt

    TAHT-I HÜMAYUN: Padişahın tören sırasında oturduğu altın kaplı, mücevher bezemeli, sedir-koltuk. Topkapı Sarayı hazinesinde saklanan tahtların bu en önemlisi, cülus ve bayram törenlerinde kullanılırdı. Tarihsel işlevi nedeniyle saray müzesinin en değerli öğelerindendir. Taht-ı âlî, baht-ı saltanat Sultanlığın bahtı, yüce makamı anlamında cülus hatt-ı hümayunlarında geçer.

    TÂ’İFE: Osmanlı tebası içinde, milliyet, din, cemaat, cinsiyet, göçebelik özellikleriyle farklılık gösteren topluluklara verilen isim. Bu farklılığı seçebilenler birtakım kuralları gözetirlerdi. Örneğin bir Müslüman bir Hıristiyana “selâmün aleyküm” demez, “sabahı şerifiniz hayırlı olsun” der, din ve milliyet duygularına dokunacak konulara girilmezdi.

    TÎR-GERAN: Ok atıcılar. Tîr-endâz, tîr-ger, tîr-zen de denmiştir. Tirkeş de aynı anlamda olmakla birlikte at eyerine bağlanan ok torbasına denirdi.

    TULÛAT: Doğaçlama sanatı. Orta oyununun sahneye uyarlanmış türü. Yazılı metne gereksinim duymaksızın sahne alan sanatçıların doğaçlama oynadıkları mizahi-eleştirel oyunlar. Kurucusu Güllü Agop bilinir. 19. yüzyılda en canlı ve etkili dönemini yaşadı. Her oyunun sanatçılarca kurgulanmış bir “çerçeve” konusu olmakla birlikte, tekerleme ve öykünmelere dayalı, esinini de seyirci işleyişi, zıtlıkları karşı karşıya getirme, kapıştırma akışından alan bir yapısı vardı. II. Meşrutiyet’le birlite Dârü’l bedayî kurulunca etkinliğini yitirdi.

    Sultan II. Süleyman’ı tahtında gösteren bir minyatür (Paris- Bibliothèque Nationale, Cabinet des Estampes, Od nr. 6)

  • Yakın tarihin utanç sayfaları

    Yakın tarihin utanç sayfaları

    Sonbahar 1955… DP’nin özellikle ekonomik darboğaz nedeniyle güven kaybetmeye başladığı günler… insanlar hoşnutsuz. Kıbrıs’ta Rumların Türklere uyguladığı zulüm sebebiyle sinirler iyice gergin. Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı yalan haberiyle 6 Eylül akşamı Şişli’de başlayacak olaylar kısa sürede Rumların yaşadığı diğer semtlere de sıçrayacak. Evler, dükkanlar, kiliseler yakılıp yıkılacak; mekanlar yağmaya, insanlar saldırıya uğrayacak. Kitlesel cinnetten Ermeni ve Yahudi cemaatleri de payını alırken, olaylarda sokaklara saçılan eşyaların başına iş işten geçtikten sonra nöbetçi dikilen bir asker, bu utanç sayfalarının tanığı olacak.

  • Rock’n Roll Çağının Kralı

    Rock’n Roll Çağının Kralı

    1953 yılının 18 Temmuz’unda Memphis’teki Sun Plak Şirketinin stüdyosuna girip ilk asetat demo’sunu kendi cebinden 3.98 dolar ödeyerek kaydettirdiğinde meteliksiz bir delikanlıydı. 16 Ağustos 1977’de saray yavrusu malikanesi Graceland’de kalp yetmezliğinden 42 yaşında öldüğünde arkasında milyonlarca hayran, sayısız eser ve devasa bir servet bırakan bir mega pop ikonu olmuştu. Kariyerinin yükseliş yıllarında “Rock’ın Roll’un Kralı” olarak isim yaptı, zirveye ulaştığında ise artık sadece “Kral” olarak anılıyordu. 2002’de, ölümünün 25. yılında Amerikalıların %16’sı yaşamını yitirdiğine hâlâ inanmıyordu. Elvis Presley’in fotoğraflarla kısa hayat hikayesi…

    Tam bir ana kuzusuydu

    Elvis Aaron Presley 8 Ocak 1935’de Tupelo Mississippi’de yoksul bir evde doğdu. İkiz kardeşi doğum sırasında öldüğünden tek çocuk olarak büyüdü. 1948 yılında ailece Memphis’e taşındılar.1953’te Hume lisesini bitirdiğinde henüz kendi evlerinin dışında tek bir gece bile geçirmemişti. Okul arkadaşlarına göre tam bir anakuzusuydu. Bazı biyografi yazarları Elvis’in ilk demo’sunu annesine yaşgünü hediyesi olarak doldurduğunu iddia eder. Ama Presleylerin evinde pikap olmadığı gerçeği göz önüne alındığında, daha sonra Record Collector dergisi tarafından 500.000 dolar değer biçilecek olan bu ilk kaydı Sun Plak Şirketi’nin sahibi Sam Phillips’in dikkatini çekmek için yapmış olması ihtimali ağırlık kazanmaktadır.

    Rock’n Roll Çağının Kralı
    Annesi Glayds ve babası Vernon ile, çocukluk yıllarında
    Rock’n Roll Çağının Kralı
    13 yaşındaki Elvis, Tupelo’daki Hume Lisesi’nde öğrenciyken, 1948.

    Siyah müziği beyazlara sevdirdi

    Elvis; pop, country, blues türlerinden olduğu kadar sık sık katıldığı gospel ayinlerinden ve Memphis’in efsanevi Beale Sokağı’nda dinlediği siyah R&B müziğinden etkilendi.
    19 Temmuz 1954’te Sun etiketiyle çıkan ilk single’ının gördüğü büyük ilgiyle başlayan kariyeri, kendi karizmasının olduğu kadar Sun’ın patronu Sam Phillips’in dehasının da bir eseriydi. Phillips, blues ve R&B gibi siyahlara özgü müziklerin göze hoş gelen bir ‘ambalaj’la beyazlara sunulması halinde, müzik endüstrisini sallayacağını öngörmüştü. Elvis, etkilendiği farklı müzikal türleri kendine özgü sesi ve tarzıyla bir potada eritirken, ırklar arasındaki duvarları yıkarak Amerikan müziği ve popüler kültüründe yeni bir sayfa açmayı başardı.

    Rock’n Roll Çağının Kralı
    Elvis Presley, kariyerinin erken yıllarında sahnede, 1950’ler.
    Rock’n Roll Çağının Kralı
    Şöhreti yeni yakaladığı yıllarda bir canlı performansta gitar çalıp şarkı söylerken. Arkasında, Bill Black kontrbasta, 1956.

    Altın ve platin plak rekortmeni

    Elvis Presley’in televizyon programları ve konserleri hep olay yarattı. Las Vegas’taki canlı sahne performansları tam 837 kez ardarda kapalı gişe yaptı. Bugüne kadar tüm dünyada bir milyarın üzerinde albüm satışı gerçekleştirdi. Billboard 100 listesine en çok şarkı sokan (149) ve açık ara en uzun süre (80 hafta) listebaşında kalan şarkıcı oldu. 81 altın, 43 platin, 18 multiplatin plak kazandı. Elvis ‘kral’ lakabını boşuna almamıştı.

    Rock’n Roll Çağının Kralı
    Elvis, 1 Nisan 1956′ da Heartbreak Hotel single’ının altın plağıyla basına poz veriyor.
    Rock’n Roll Çağının Kralı
    1977’deki ölümünden sonra müzeye dönüştürülen malikanesi Graceland’de, Elvis Presley’in altın ve platin plakları ile sahne giysilerinin sergilendiği bölüm.

    Hollywood’un ‘parlak’ çocuğu

    Elvis, 1956 Kasım’ında “Love me tender” filmiyle ilk kez kamera karşına geçti ve ikisi belgesel olmak üzere 33 Hollywood filminde başrol oynadı. En yüksek gişeyi Ann Margret ile başrollerini paylaştıkları ve beyaz perde dışında bir aşk macerası yaşadıkları “Viva Las Vegas”la yaptı. MGM bu filme yatırdığı 1 milyon dolar karşılığında 5 milyon dolar gişe hasılatı elde etti. Presley’in kariyeri boyunca Altın Küre’ye aday gösterilen tek draması 1962 tarihli “Girls, Girls, Girls” oldu. Buna karşılık bir konser filmi olan “Elvis on Tour” ise 1973’de En İyi Belgesel dalında Altın Küre kazandı. Elvis’in, çevirdiği 33 filmdeki kadın oyuncularından sadece dokuzuyla kaçamak yapmadığı iddia edilmiştir.

    Rock’n Roll Çağının Kralı
    Ann Margret ile 1964 yılında başrollerini paylaştıkları Viva Las Vegas filminin bir tanıtım çekiminde.
    Rock’n Roll Çağının Kralı
    1957’de çevirdiği Jailhouse ROck filminin setinde, dansçılarla

    Kısa süren mutluluk

    Elvis Presley 1 Mayıs 1967’de Priscilla Beaulieu ile evlendi. Bundan yaklaşık dokuz ay sonra, 1 Şubat 1968’de kızları Lisa Marie Presley dünyaya geldi. Elvis’i yıllardan beri tanıyan birçok arkadaşı, sanatçıyı hayatlarında hiç o günkü kadar mutlu görmediklerini ifade etmiştir. Fakat Elvis ile Priscilla’nın mutlulukları fazla uzun sürmedi, çift 1973 yılında ayrıldı. Elvis’in son günlerini birlikte geçirdiği kız arkadaşı Ginger Alden, 1977 yılının Noel’inde evlenmeye hazırlandıklarını açıkladı. Ama bu doğrulanması imkansız bir bilgiydi.

    Rock’n Roll Çağının Kralı
    Priscilla ve Elvis, Las Vegas’ ta nikah masasında, 1 Mayıs 1967.
    Rock’n Roll Çağının Kralı
    Presley çifti, kızları Lisa Marie’yi basına tanıtıyor, 1968.

    Şöhreti yeryüzünü salladı

    “Elvis: Aloha from Hawaii” konseri, şarkıcının Kui Lee Kanser Vakfını desteklemek için 14 Ocak 1973’de Honolulu’da verdiği bir hayır konseriydi. Etkinlik uydu üzerinden tüm dünyaya canlı yayınlandı. Sabah saatlerinde başlamasına rağmen, konser kelimenin tam anlamıyla yeryüzünü salladı, 40 ülkede 1,5 milyar izleyiciye ulaştı. Bu sayı, insanoğlunun Ay’a ayak basmasını canlı seyredenlerin sayısından çok daha fazlaydı.

    Rock’n Roll Çağının Kralı
    Canlı yayını izlenme rekorları kıran “Aloha from Hawaii” konserinde sahnede, 1973.
    Rock’n Roll Çağının Kralı
    Şöhretinin zirvesindeki “The King”, 197O’te ABD başkanı Richard Nixon tarafından kabul edilmişti, 1970.

    Elveda Kral, seni özleyeceğiz!

    Son yıllarında aşırı kilo alan Elvis Presley, 16 Ağustos 1977’de malikanesinde ölü bulundu. 18 Ağustos’ta Memphis’te düzenlenen cenazesine yüz binlerce hayranı katıldı. Resmi açıklamaya göre sanatçı hayatını kalp yetmezliğinden kaybetmişti. Bazı kaynaklar bunu kullandığı ilaçların yan etkilerine bağlamıştır.
    Plakları, filmleri, belgeselleri, lisanslı ürünleri Elvis’in ölümünden sonra da satmaya devam etti. “The King”, “öldükten sonra en çok kazanan sanatçı” listelerinde her zaman ilk sıralarda kalmaya devam etti.

    Rock’n Roll Çağının Kralı
    Elvis Presley, hayranları tarafından son yolculuğuna uğurlanıyor, 18 Ağustos 1977
    Rock’n Roll Çağının Kralı
    Daily Mirror gazetesi, “Kral”ın ölüm ve cenaze haberlerini derlediği “Dertli kral nihayet huzura kavuştu” başlıklı Elvis dosyasını 2 Eylül 1977’de birinci sayfadan girmişti.
  • Ekim devrimi, Sovyet tipi devlet ve toplumun dönüşümü

    Ekim devrimi, Sovyet tipi devlet ve toplumun dönüşümü

    GELECEK 1917: TARİH, DEVRİM, KÜLTÜR, Y. Doğan Çetinkaya-Foti Benlisoy, Habitus Yayıncılık, 239 sayfa, 24 TL.

    Rusya’da Kasım 1917’de Bolşevik Parti’nin iktidarı ele geçirmesiyle başlayan Ekim Devrimi, 20. yüzyılı şekillendiren en ciddi toplumsal olay olarak önemini ve değerini koruyor. Akademisyen Doğan Çetinkaya ile yazar Foti Benlisoy, ortaklaşa kaleme aldıkları yeni kitapları Gelecek 1917’de, bu önemin ve değerin teorik bir incelemesine girişmişler. Kitap boyunca tarih, devrim ve kültür prizmasından dönemin Rusya’sında yaşanan dönüşümleri, siyasal mücadele biçimlerini ve girift bir rota izleyen sosyal çalkantıları okuyoruz. Bunun yanı sıra Ekim Devrimi’nin bir azınlık partisinin komplocu bir darbesi mi olduğu veya devrimin yarattığı devlet şeklinin neden bir süre sonra yozlaşmaya tabi tutulduğu gibi polemikler de, kitapta işlenen konular arasında.

    Yazarlar okuyucuyu, Ekim Devrimi’nin ortaya koyduğu Sovyet tipi devlet modelinin dejenere olmuş olmasının nedenlerini devrimin sebeplerinde ve kendisinde değil, onun ardından yaşanmış olan birtakım sosyo-politik süreçlerde aramaya çağırıyor. 20. yüzyılda kurulmuş ve yıkılmış olan birçok partinin ve devletin kutbu olan Ekim Devrimi üzerine okuma ve araştırma yapmak isteyenler için bu kitap önemli bir kaynak olacak.

    Petrograd İşçi, Köylü ve Asker Sovyeti, 1917’de bir toplantı halinde.

    Felsefe ve kültür kuramı üzerine tarihsel bir inceleme

    YENİÇAĞIN KÖTÜ ÇOCUKLARI, Peter Sloterdijk, Çev.: Şeyda Öztürk, Edebi Şeyler, 400 sayfa, 32 TL.

    Felsefe ve kuramsal kültür üzerine günümüz çalışmalarında adı sıklıkla anılan isimlerden Peter Sloterdijk’in en kapsamlı çalışmalarından Die schrecklichen Kinder der Neuzeit (Yeniçağın Kötü Çocukları),Almanca orijinalinden başarılı bir çeviriyle Türkçeye aktarıldı. 1947 doğumlu filozof, bu kitabında zihin açıcı tezleri ile tefekkür dünyasına çağdaş bir soluk getirirken tarihi de yeniden düşündürüyor.

    “İnsan, durumu kendisine açıklanması gereken bir hayvandır” cümlesiyle başladığı kitabında Peter Sloterdijk, günümüz toplumunun Avrupa özelinde bir portresini çiziyor ve onu tarihsel cetvelde yerine yerleştiriyor. 

    Yazar, insanlığın ‘ilerleme’ dürtüsü, ‘tarihten ders çıkarma’ kaygısı, özgürleşme gibi modern zamanların ana çerçevesini oluşturan mefhumları anekdotlarla sorguladığı kitabında tarih düşüncesine dair kışkırtıcı tartışmalara zemin açıyor. Kitap, Öndeyiş ve Sondeyiş’in haricinde altı bölümden oluşuyor. İlk beş bölüm Shakespeare’den Nietzsche’ye; Madame de Pompadour’dan, Napoléon’a ve Hitler’e kadar birçok Avrupalı özneliğinde çeşitli kültürel motifler ile insanlığa eleştirel bir ayna oluştururken, ‘Büyük Kurtuluş’ başlıklı son bölümde bir çıkış yolu sunuluyor.

    Peter Sloterdijk, üretken bir isim olmanın yanında çalışmalarıyla Sigmund Freud ödülü (2005), Cicero ödülünün de (2008) aralarında bulunduğu takdirlerle birçok kez onurlandırılan bir kuramcı.

  • Şehbal: En kaliteli Eski Türkçe dergi

    Şehbal: En kaliteli Eski Türkçe dergi

    Şş

    ŞAM-I ŞERİF: Dımışk, Dımışk-ı Şam da denilen, Osmanlı Devleti’nin Suriye eyaleti ve yönetim merkezi olan Arap kenti. Osmanlı kültüründe Şam ön adıyla birçok deyim – söz yerleşikti. Şam alacası (kumaş), Şam baba (tatlı), Şam ekmeği  (francala), Şam şekeri (ince boru gibi renkli şeker), şambabası (sözü dinlenmeyen) Şâmî (Şam yapımı),  Şam kılıcı, Şam işi…

    ŞEHBÂL: 14 Mart 1909- 24 Temmuz 1914 tarihleri arasında, Hüseyin Sadreddin (Arel) tarafından 15 günde bir yayımlanan genel kültür dergisi. Edebiyat, tarih, müzik, moda konularında yazılar, konulardan bağımsız özgün fotoğraflar içermekteydi. Yazarları arasında, -yayıncısından başka- Halid Ziya (Uşaklıgil), Faik Ali (Ozansoy), Hıfzı Tevfik (Gönensay) gibi aydınlar da vardı. 

    ŞİRKET-İ HAYRİYE: 1850’de İstanbul’da kurulan denizcilik işletmesi. Osmanlı hükümetinin girişimiyle Tersaneden alınan gemilerle faaliyete geçen işletme, kısa zamanda gelişti. Osmanlı Devleti’nin kapanışından sonra da aynı adla daha 22 yıl çalıştı. 1944’te şirketin mal varlığı Devlet Denizyollarına geçti. Şirket-i Hayriye, Boğaziçi’nden başka Adalar, İzmit, Yalova, Bandırma hatlarında da vapur çalıştırmıştır.

    Mükemmel içerik ve tasarım

    Osmanlı Devleti’nin son döneminde yayımlanan Şehbal mecmuası, müthiş tasarımı ve tanınmış yazarlarıyla dikkati çekerdi.

  • İzmir Fuarı: 30 günlük zevk ü sefa dönemi

    İzmir Fuarı: 30 günlük zevk ü sefa dönemi

    İzmir Fuarı’nın kuruluş fikri İzmir İktisat Kongresi’nde (17 Şubat-4 Mart 1923) Mustafa Kemal tarafından ortaya atılmıştı. Gazi’nin talimatı doğrultusunda düzenlenen fuarların ilki, 4-25 Eylül 1927 tarihlerinde Mithatpaşa Sanat Enstitüsü’nde “9 Eylül Sergisi” adıyla açılmış, ülkenin ziraatçı, sanayici ve tüccarları birbirlerini tanıma, ürünlerini tanıtma fırsatını bulmuştu. İzmir Fuarı 1936’da yeni açılan Kültürpark’a taşındı. 30’lu yılların sonunda artık uluslararası bir kimlik kazanmış olan fuarın açılış günü de 20 Ağustos olarak belirlenmişti. İzmir Fuarı’nın ekonomiye katkısı önemliydi ama, İzmirliler için fuar çay bahçeleri, gazinoları, paraşüt kulesi ve lunaparkı ile esas olarak eğlence demekti. 50’li yılların sonlarında çekilen fotoğrafta, bir aylık bu zevk ü sefa döneminin keyfini çıkartan ziyaretçiler…

    (Gökhan Akçura Arşivi)