2018 hem kritik bir dönemden geçen Türkiye’de hem de ülkemizin içinde yer aldığı “sıkıntılı” coğrafyadaki olaylarla iz bıraktı. Ve foto-muhabiri, sıcak haber neredeyse makinasıyla hep oradaydı. Günümüz Türkiye’sinin basın fotoğrafçılığı alanında uluslararası saygınlığa ve bilinirliğe sahip birkaç isminden biri Bülent Kılıç… Fotoğrafçılığa 2002’de, AFP (Agence France Presse) için çalışmaya 2004’te başlayan başarılı foto-muhabirinin özgeçmişinde birçok önemli uluslararası ödül de bulunuyor. Bülent Kılıç’ın çalışmalarından 2018 seçkisi…
KADINA ŞIDDET PROTESTOSUNDA KADINA ŞIDDET KADINA YÖNELIK ŞIDDETLE ULUSLARARASI MÜCADELE VE DAYANIŞMA GÜNÜ’NDE TAKSIM MEYDANI’NA ÇIKMAYA ÇALIŞAN KADIN HAKLARI SAVUNUCULARI POLISINSERT MÜDAHALESIYLE KARŞILAŞIYOR. 25 KASIM 2018.
TARLABAŞI’NDA “YERYÜZÜ SOFRASI” TARLABAŞI DAYANIŞMASI’NIN DÜZENLEDIĞI IFTARDA, MAHALLE HALKI ÇOĞUNLUĞU AFRIKA KÖKENLI GÖÇMENLERLE BIRLIKTE SOKAKTA KURULAN SOFRADA ORUÇ AÇIYOR. 9 HAZIRAN 2018.
EVSIZ KALMANIN ACISI, SAĞ KALMANIN SEVINCI ZEYTIN DALI OPERASYONUNUN BAŞLAMASININ ARDINDAN, EVLERI SINIRIN SURIYE TARAFINDAN ATILAN ROKETLERDEN BIRI TARAFINDAN VURULAN KILISLI FEVZIYE DEMIR, BABASIYLA KUCAKLAŞARAK ACISINI DINDIRMEYE ÇALIŞIYOR. 23 OCAK 2018.
BOMBALAR PATLIYOR KAÇAN KURTULUYOR TSK TARAFINDAN SURIYE’NIN KUZEYBATISINDAKI AFRIN BÖLGESINDE YPG/PYD VE DAEŞ TERÖR UNSURLARINA KARŞI DÜZENLENEN ZEYTIN DALI OPERASYONU SIRASINDA, ÖZGÜR SURIYE ORDUSU BIRLIKLERI ŞEHIR MERKEZINI YPG MILISLERINDEN TEMIZLERKEN MEYDANA GELEN ŞIDDETLI ÇATIŞMALARDAN KAÇAN SIVILLER. 18 MART 2018.
HADI BAŞKA KAPIYA! KADINA YÖNELIK ŞIDDETLE ULUSLARARASI MÜCADELE VE DAYANIŞMA GÜNÜ’NDE KADIN HAKLARI AKTIVISTLERININ TAKSIM’E YÜRÜYÜŞÜ SIRASINDA İSTIKLAL CADDESI’NIN ARKA SOKAKLARINDAN BIRINDE BIR TRANS BIREY PENCEREDEN OLAYLARI IZLERKEN, MAHALLE SAKINI BIR KADIN EYLEMCILERE TEPKI GÖSTERIYOR. 25 KASIM 2018.
ATIL KURT, GÖSTERICIYI TUT! LGBTİ ONUR YÜRÜYÜŞÜ’NÜN İSTANBUL VALILIĞI TARAFINDAN DÖRDÜNCÜ KEZ YASAKLANMASINI İSTIKLAL CADDESI’NE ÇIKARAK PROTESTO ETMEYE ÇALIŞAN 1000 KADAR GÖSTERICIYI DURDURMAK ÜZERE ÖNLEM ALAN KÖPEKLI POLISLER VE TEDIRGINLIKLERI VÜCUT DILLERINE YANSIYAN İSTANBULLULAR. 1 TEMMUZ 2018.
SOKAKTA HEYECAN SANDIKTA HAYALKIRIKLIĞI 24 HAZIRAN SEÇIMLERINDE CHP’NIN CUMHURBAŞKANI ADAYI OLAN VE ANAMUHALET PARTISI SEÇMENINDE SOKAKLARA TAŞAN BIR HEYECAN DALGASI YARATAN MUHARREM İNCE, MITINGE GIDERKEN ŞIŞLI’DE SEÇIM OTOBÜSÜNDEN HALKI SELAMLIYOR. 3 HAZIRAN 2018.
HAÇ VE AY-YILDIZI BULUŞTURAN ADAM 90 YAŞINDA HAYATINI KAYBEDEN BÜYÜK FOTOĞRAFÇI ARA GÜLER’IN TÜRK BAYRAĞINA SARILI TABUTUNU TAŞIYAN CENAZE ARABASI İSTIKLAL CADDESI’NDEN GEÇIYOR. 20 EKIM 2018.
GAZANIZ MÜBAREK OLA! 20 OCAK’TA HAVA HAREKATLARIYLA BAŞLAYAN ZEYTIN DALI OPERASYONU, ERTESI GÜN KARA HAREKATIYLA DEVAM ETMIŞTI. SURIYE SINIRINI GEÇEN TÜRK TANKLARINI OTOMOBILLERIYLE IZLEYEN YÖRE HALKINDAN BIR AILE MEHMETÇIĞI SAVAŞA UĞURLUYOR. 21 OCAK 2018.
VER PAPAZI! TÜRKIYE ILE ABD ARASINDA GERGINLIK YARATAN KONU BAŞLIKLARINDAN BIRI OLAN VE IKI YIL TUTUKLULUĞUN ARDINDAN SERBEST BIRAKILAN RAHIP ANDREW CRAIG BRUNSON, ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞMASININ ARDINDAN ÜLKESINE DÖNMEK ÜZERE GELDIĞI İZMIR ADNAN MENDERES HAVAALANINDA. 12 EKIM 2018.
BAŞKANLIK SISTEMINE DOĞRU CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYIP ERDOĞAN, 24 HAZIRAN SEÇIMLERINDE OYUNU KULLANDIKTAN SONRA SANDIK KABININDEN ÇIKIYOR (ÜSTTE). YAŞANAN EKONOMIK SIKINTILAR NEDENIYLE EN ZOR SINAVIYLA KARŞI KARŞIYA OLDUĞU DÜŞÜNÜLEN AMA “ÇIFTE SEÇIM”DEN MUZAFFER ÇIKMAYI BAŞARAN ERDOĞAN, PROPAGANDA DÖNEMINDE DESTEKÇILERININ SEVGI GÖSTERISINE KARŞILIK VERIYOR (ALTTA).
10.000 YILLIK TARIHLE BURUK VEDALAŞMA HASANKEYF’I TÜM TARIHÎ-KÜLTÜREL MIRASIYLA BIRLIKTE SULAR ALTINDA BIRAKACAK OLAN ILISU BARAJI’NIN YAPIMINA KARŞI MÜCADELE VEREN AKTIVIST RIDVAN AYHAN, DICLE’NIN KARŞI KIYISINDA YÜKSELMEYE BAŞLAYAN YENI HASANKEYF’I HÜZÜNLÜ GÖZLERLE IZLIYOR. 12 ARALIK 2018.
KANAT DONDURAN MART SOĞUĞU ALIŞILMADIK BIR SOĞUK HAVA DALGASININ ZIYARET ETTIĞI İSTANBUL’DA, KARLA KAPLI ÇATILARDA UÇUŞAN MARTILAR ILE FONDAKI GALATA KÖPRÜSÜ VE HALIÇ GÖRÜLMEYE DEĞER BIR MANZARA SUNUYOR. 1 MART 2018.
Bursa’nın güneybatısında, kente yarım saat (36 km) mesafede bulunan dağa, Antik Yunancadaki adı Olympos ile birebir aynı anlama gelen Uludağ adını 1925’te Osman Şevki Bey vermişti. Dağın Osmanlı dönemindeki adı ise Keşiş Dağı idi. 1933’ten itibaren Uludağ, kışın kayak yapmak isteyenler için bir merkez haline gelmeye başladı. Bursa valisi Fatin Güvendiren zamanında, 30’lu yıllarda burada yapılan 17 odalı otelin donanımı yetersiz kalıyordu ama, artık yöre halkı da kasketleri ve şalvarları ile dağda kaymaya başlamıştı.
Bir zamanlar gazinolar ve haftada bir düzenlenen “kadınlar matinesi” vardı. Kadınlar bu matineye yiyeceklerini ve içeceklerini kendileri getiriyorlardı. Kuru köfteler, zeytinyağlı dolmalar, börekler ve termosta çaylar değişmez mönüydü. Dönemin Hayat dergisinde yayımlanan fotoğrafta, bu ay doğumunun 87. yılını yokluğunda kutlayacağımız Zeki Müren güçbela görülüyor. Kadınlar, ‘Sanat Güneşi’nin sahnesine hücum etmiş. Hayat dergisi şöyle yazıyor: “Perde açılıp sahnede Zeki Müren göründüğü zaman, salonun orta yerine bir bomba düştü zannettik. Çığlık çığlığa bağıranlar, bir anda yürüyüp sahneyi işgal ettiler. Hiçbirini durdurmaya imkân yoktu. Sanatçının boynuna sarılıp öpenler mi ararsınız, mendilleriyle terini silenler mi…”
Araştırmacı-yazar Melih Şabanoğlu’nun Kuruluş: Mekteb-i Sultani’den Galatasaray Spor Kulübü’ne Türkiye’de Futbolun Erken Çağı adlı eseri, başta Galatasaray Spor Kulübü olmak üzere Türk futbolunun ilk yıllarına ışık tutuyor.
KURULUŞ Melih Şabanoğlu Vakıf Bank Kültür Yayınları 353 sayfa, 32 TL
Osmanlı modernleşmesi, Mekteb-i Sultani’nin ilk 50 yılı, Osmanlı döneminde modern sporların tarihi ve bilhassa Galatasaray Spor Kulübü’nün ilk dönemleri üzerine araştırmalar yapan Melih Şabanoğlu’nun son kitabı Kuruluş: Mekteb-i Sultani’den Galatasaray Spor Kulübü’ne Türkiye’de Futbolun Erken Çağı çıktı. Çalışma aynı zamanda yayın hayatına yeni başlayan Vakıf Bank Kültür Yayınları’nın öncü kitapları arasında yer alıyor.
#tarih’e de yazıları ve çalışmaları ile birçok kez katkıda bulunan Melih Şabanoğlu’nun bu kitabı, Osmanlılarda futbol konusunu 19. yüzyıl dönemine kadar irdeliyor. Futbolun bu topraklara nasıl geldiğinden tutun, Mekteb-i Sultani’de oynanan ilk futbol oyununa kadar, Galatasaray’ın ilk futbolcularının ve ilk formayı dikenlerin bilgisinin verildiği bu ayrıntılı kitap, dönemin bakışaçısını ve uygulamalarını da kapsamlı şekilde ele alıyor.
Fransızca, İngilizce ve tabii eski Türkçe ile basılı kaynakların, arşiv belgelerinin, hatıratlar ve şahsi mektupların yıllar alan titiz taranmasıyla sözlü tarih çalışmalarının ortak sonucu olan çalışma, yalnızca Galatasaray’ın değil İstanbul Futbol Ligi’nin ilk takımlarına dair geniş bir bilgi kaynağı. Fotoğraflarla da somutlaştırılmış metinlerde, bugün birçoğunun yerinde yeller esen spor takımları ve spor insanları anlatılıyor.
Yazar Melih Şabanoğlu, bu titiz ve kapsamlı çalışması hakkında şöyle diyor: “Bu kitabın kanımca dört temel özelliği var. İlki spor tarihçiliğinde doğru bilinen yanlışları ortaya koyması. Bu, elimizdeki tarihsel kaynakları, ‘hangileri dönemseldir, hangileri değildir’ gibi bilimsel olarak sınıflandırmak ve bu kaynaklara hiç bilinmeyen yenilerini eklemek sayesinde mümkün oldu. İkincisi spor tarihçiliğini popüler değil de, akademik bir tabana oturtmaya çalışması. Üçüncü özelliği ise spor tarihçiliğini disiplinlerarası bir yöntemle sosyal tarih olarak ele alması. Böylece dönemin spor tarihi, yine dönemin siyasal, ekonomik, sosyal, eğitim ve milletler tarihiyle birlikte ele alınarak canlı bir panorama oluşturulmaya çalışıldı. Son olarak kitap temel bir teze sahip. Bu tez ‘1905’te Müslüman-Türk zümresi nasıl oldu da bir futbol kulübü oluşturabildi’ sorusunun peşine düşüyor”.
Galatasaray futbol takımı Galatasaray’ın bilinen ilk fotoğrafı (1906). Soldan birinci sıra: Mazhar Arat, Asım Tevfik Sonumut, Milo Bakiç, Refik Cevdet Kalpakçıoğlu, Boris Nikolov. İkinci sıra: Abidin Daver, Tullius Apostolgo, Bekir Sıtkı Bircan, “Sinekemani” Nuri Duyguer, “Şehit” Celal, Kâmil. Üçüncü sıra: Tahsin Nahit, Ali Sami Yen, Emin Bülent Serdaroğlu, Reşat Sirvani, Mehmet Ali Tamay.
BİR DEVRİMCİNİN HATIRALARI Victor Serge Türkçesi: Bülent Tanatar Yazın Yayıncılık 543 sayfa, 70 TL
Rus Devrimi’nin tarihsel tanıklıkları
Rus göçmen bir aileden gelip Brüksel’de doğan Victor Serge, 20. yüzyılın en ilginç yazarlarından. Siyasal ve edebi yaşamı hapishanelerde geçmiş yazar, 1919’dan itibaren Rusya’daki devrimci mücadeleye katılmış ve önemli olayların tanığı olarak kişisel hatıralarını bir dönemin tanıklığı biçiminde kaleme almış. Sovyet Devrimi’nin önde gelen simalarının yanısıra dönemin Fransız ve Rus edebiyatçılarının portrelerinin de yer aldığı hatıraları, bir dönemin katalogu gibi. Türkçede İçerdekiler ve Gücümüzün Doğuşu adlı romanları bulunan yazarın bu eseri, Yazın Yayıncılık tarafından yeniden çevrilerek basıldı.
Eseri kendine düstur edinen John Berger’in nitelemesi şöyle: “Önermekte olduğum yaratıcı pratik türünün ruhu, devrimci ve romancı Victor Serge’in yapıtlarında örneklenmiştir sanırım. Serge, hem devrimci hem yazar olarak sahip olduğu role ilişkin geleneksel entelektüel görüşü taşımıyordu. Öncü bir partinin teorisyeni olarak görmüyordu kendini; daha çok kitlelerin deneyinin bir tanığı olarak görmekteydi”. Serge’in bu “gazeteci yaklaşımı”, edebi olduğu kadar tarihsel açıdan da kitabı benzersiz kılıyor.
Rus asıllı Belçikalı edebiyatçı Victor Serge (1890-1947).
EN SEVİLEN KLASİKLER Darren Henley, Tim Lihoreau, Sam Jackson Çev.: Ecem Yücel Kitap Kurdu Yayınları 470 sayfa, 35 TL
Klasik müziğin güncel ansiklopedisi
Müzikseverlere, klasik müzikle ilgilenmek isteyenlere, hem müptelalara hem de yeni başlamaya niyetlenenlere bir rehber olacak kitap. Klasik Batı Müziğinin en çok dinlenen 300 parçasını sıralayan bu kitap, Classic FM istatistiklerine göre hazırlandı. 1996’da, Classic FM’de “En Sevilen Klasikler Listesi”ni ortaya çıkaran ve 11 yıl süreyle bu listeyi idare eden Darren Henley, 2008’den bu yana listenin yapımcılığını üstlenen Sam Jackson ve haftasonu programlarının sunucusu Tim Lihoreau tarafından hazırlanan kitap, İngiltere’de 2011’de yayınlanmıştı. Kitabın repertuvarı Beethoven’dan Rahmaninov’a, Mozart’dan Şostakoviç’e dek uzanıyor. Kitap Bach, Çaykovski, Brahms, Bruch, Vaugan, Chopin, Verdi’ye uzanıyor. Yüzlerce yıllık bir serüvene sahip klasik müzik parçalarının bugünün dinleyicileriyle buluşmasını sağlayacak bir kılavuz niteliğinde. Her meşhur parçaya ilgili kısa fakat temel bilgileri aktaran bir temel eser.
Yazar Minawi’ye göre Osmanlılar son dönemlerinde kendilerini küresel bir emperyal devlet olarak yeniden yaratmaya çalıştı. “Osmanlılar ve Afrika Talanı” Afrika ve Hicaz’daki bu son imparatorluk mücadelesine odaklanıyor.
Almanya’nın başkentinde 1884-85’te yapılan Berlin Konferansı, Osmanlı temsilcilerinin de katıldığı, bütün imparatorlukları biraraya getiren, Afrika’daki büyük kapışmanın su yüzüne çıktığı bir uluslararası toplantıydı. Paylaşmak üzere Afrika’ya hücum eden Batılı güçler, İngilizce “Scramble for Africa”, Fransızca “Ruée sur l’Afrique” denilen, bu kitapta “Afrika Talanı” olarak Türçeleştirilen bir dönemi başlattılar. 1. Dünya Savaşı’na gelindiğinde, kıtanın neredeyse tamamı sömürgeleşmişti.
Afrika’da 16. yüzyıl başından beri kendisine bağlı toprakları bulunan, kıtadaki Müslüman sultanlıklarla himaye ilişkisi kurmuş olan Osmanlı İmparatorluğu, Afrika Talanı döneminde ne yapmıştı? Mustafa Minawi, bu kitapta, Osmanlı devletinin II. Abdülhamid döneminde (1878-1909) kıta üzerindeki iddialarını sürdürdüğünü, Batılı devletlerle dönemin diline uygun bir diplomasi mücadelesi verdiğini, kıtada kendisine stratejik ortaklar edindiğini, onların aracılığıyla gerek Trablusgarp ve Bingazi’de, gerekse kendi “nüfuz alanı” olarak tanımladığı (nüfuz alanı Berlin Konferansı’nda ortaya çıkmış bir terimdi) Sahra altı Afrikası’nda dönemin diğer emperyal devletleri gibi mücadele ettiğini anlatıyor. Yazar, bu son mücadelede Osmanlı devletinin küresel bir proje olarak kendisini yeniden icat ettiğini, gerek Afrika’da gerekse Arabistan’ın güney sınırlarında bilinçli bir emperyalizm politikası uyguladığını öne sürüyor.
Senusiye TarikatıEnver Paşa, Osmanlı Devleti yanlısı ve Afrika politikalarında da önemli roller üstlenen Senusiye tarikatı dervişleri ile birlikte, Trablusgarp.
Kitabın ilk bölümü bugünkü Libya’da (Trablusgarp ve Bingazi) II. Abdülhamid döneminde Senûsîlerle Osmanlılar arasındaki işbirliğine odaklanıyor. Gerek Libya’da gerekse güney Sahra’da yaygın olan Senûsîye tarikatı, hem batıda Cezayir ve Tunus’u ele geçiren Fransız sömürgecilere karşı, gerekse Sudan’da ortaya çıkan Mehdi devletine karşı mücadele etmiş, Afrikalı Müslümanların en etkili hareketlerinden biriydi. Kitabın ikinci bölümü ise, yine emperyal bir proje olarak II. Abdülhamid döneminde döşenen Hicaz telgraf hattı projesini ele alıyor. Burada amaç, imparatorlukta kıtalararası iletişimi sağlamaktı. İmparatorluğun kendi imkânlarıyla döşemeye karar verdiği bu telgraf hattı da, tıpkı Hicaz demiryolu gibi, Mekke emirinin engellemeleriyle karşılaştı.
Kitabın bir başka ilginç yönü ise, birkaç yüzyıl boyunca Osmanlı seçkin ailelerinden biri olan Şamlı Azmzade ailesinin önemli bireyi Sadık el-Müeyyed Azmzade’nin yetenekli bir imparatorluk diplomatı ve memuru olarak Afrika ve Hicaz’da gösterdiği çabaları vurgulaması. Bu bölgelerde yaşadıklarını anlatan anıları Latin harflerine çevrilerek yayınlanmış olan Azmzade, ciddi bir biyografiyi hak ediyor.
“10 Kasım 1938” belgeseli, 80. yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün son yolculuğunu, ona eşlik eden ve bugün 90’lı yaşlardaki tanıklarla anlatıyor. İşte Cem Fakir ve ekibinin gerçekleştirdiği çalışmada, bir halkın kahramanına vedası ve hiç dinmeyen bir özlemin başlangıcı…
Mustafa Kemal 1.1. 1926 Şefika Falih Rıfkı Hanımefendi’ye… Gazi M. K. (ZEYNEP IRGAT KOLEKSİYONU).
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 80 yıl önce 10 Kasım 1938’de hayata gözlerini yumdu. Naaşı 16 Kasım’da Dolmabahçe Sarayı’nın muayede salonunda katafalka kondu. İstanbullular üç gün boyunca, eskilerin deyişiyle tazim, yani saygı geçişi yaptı. Atatürk’ün cenazesi, 19 Kasım’da törenle Karaköy ve Sarayburnu üzerinden Yavuz zırhlısına taşınarak İzmit’e götürüldü. İzmit’ten trenle Ankara’ya taşınan cenaze, 20 Kasım’da devlet erkanı ve halk tarafından karşılanarak TBMM önündeki katafalka kondu. 21 Kasım 1938’de ise 15 yıl boyunca kalacağı Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine nakledildi.
“Ölümün bitmeyen ufkunda yatarken gene sağ; Bir avuç toprak olurken gene yüksek, gene dağ.” Mithat Cemal Kuntay
Ali Fuar Diriker
Onu kaybetmenin acısı çok büyüktü
11 Kasım 1918’de İzmir’de doğdu. Babası Ahmet Nuri Diriker, Çanakkale Savaşı’nda ve Millî Mücadele’de Atatürk’ün silah arkadaşlarındandı. İnşaat Yüksek Mühendisi Fuat Diriker, Atatürk vefat ettiğinde Galatasaray Lisesi’nde öğrenciydi.
O’na büyük hayranlık duyardık çocukluğumuzda. Mustafa Kemal hakikaten bizim en büyük idolümüzdü. Atatürk okulumuzu ziyaret ederdi. 6. sınıfa geçtiğimiz vakit Atatürk üçüncü defa lisemizi ziyaret etti. Onu Galatasaray’ın giriş bahçesinde karşıladık ve ondan sonra lisemizin sınıflarını ziyaret etti. Maalesef lise son sınıftayken onu kaybettik. Atatürk’ün rahatsız olduğunu, Dolmabahçe’de olduğunu takip ediyorduk ve vefat ettiği zaman da Galatasaray Lisesi’ne haber verildi. O sadece bir kumandan değildi; aynı zamanda çok ileriyi gören ve her bakımdan Anadolu’nun, daha doğrusu Türkiye’nin garba açılmasını isteyen biriydi. Lisemiz, bizim sınıf, bilhassa 12 Fen sınıfımız Dolmabahçe Sarayı’nda onun hatırası önünde geçit yaptık. Dolmabahçe önünde biraz da hava soğuktu. Ben böyle bir şey tahayyül edemiyorum, bütün milletin ağladığını. Ertesi gün de Galata Köprüsü’nde cenazenin geçişini bekledik ve top arabasında geçerken tazimde bulunduk. Onun kaybetmenin büyük acısını hissetti bütün millet.
Ayşe Sıdıka Tulça
İçimizdeki boşluk hiçbir zaman dolmadı
1922’de İstanbul Bebek’te doğdu. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Moskova Büyükelçisi Enis Akaygen’in kızı. 10 Kasım 1938’de Arnavutköy Amerikan Koleji’nde öğrenciydi.
Atatürk’ü çok severdik. Onun muhakkak muvaffak olacağına inanıyorduk. Atatürk’ün bütün inkilaplarına bayılıyorduk, seviyorduk. Daha hür olduk. Gençler daha hür oldu. Biz o gün maaile İstanbul’a iniyorduk. Yakacık’ta evimiz vardı. İstanbul’a iniyoruz. Araba vapuruna geldik. Bir de baktık sarayın bayrakları inmiş yarıya. Herkes şaşkın falan böyle. Eminönü’ne doğru gideceğiz. Biz arabayla ilerledikçe bütün bayraklar yarıya iniyor. Yani o manzarayı hiç unutmam. Ölümünde babam ölmüş gibi oldum ben. O kadar üzüldüm. O kadar büyük bir boşluk. O boşluk hiçbir zaman dolmadı. Onun yerine kimse gelemez ki.
Onu ben gördüm de. İngiltere Kralı gelmişti. Ben de Dolmabahçe’de piyano dersine gidiyordum. Bir de baktım Atatürk, İngiltere Kralı ile açık arabada. Ne polis var ne bir şey. Öldüğü vakit hepimiz mahvolduk. Okulla Dolmabahçe’ye gittik. Çok kalabalıktı ama bize yolu açtılar talebe geldi diye. Cenazesini bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi’nden takip ettik, en önden. Öyle bir uğultu ki, anlatamam nasıl. Bir rüzgar gibi geldi o uğultu.
Hıfzı Topuz
Beyoğlu’na çıktık, bütün millet ağlıyor
Gazeteci-yazar Hıfzı Topuz 1923’te İstanbul’da doğdu. Atatürk’ün ölümünü Galatasaray Lisesi’nde öğrenciyken öğrendi. 1947’de gazeteciliğe başlayan Hıfzı Topuz, Yunan generali Trikopis başta olmak üzere dönemin tanıklarıyla Atatürk üzerine röportajlar yaptı. Atatürk ile ilgili üç kitabı bulunuyor.
Atatürk’ü ne zaman gördüm ilk? İlkokuldaydım galiba. Ankara’da bir motosikletli polis geçer, dururuz, Atatürk gelir. Araba açıktır, selam verir geçer. Böyle bir havada müthiş heyecanlanırdık… İstanbul’da Galatasaray’da Ortaköy’de okuyordum. İlkokul Ortaköy’deydi. Bir de bakardık uzaktan Atatürk’ün motoru geliyor. Herkes yığılırdı kenara. Motor yaklaşırdı, Atatürk selam vererek geçerdi. Müthiş heyecanlanırdık Atatürk’ü gördük diye. Sonra Atatürk’ü birkaç kez daha gördüm… Biz o zamanlar Atatürk’ü ölmeyecek gibi görürdük. Sağlığı hakkında bir şeyler söylenmeye başlanmıştı. Bir gün sınıfta galiba Fransızca dersi vardı. Öğretmen dersi kesti, “Atatürk’ün öldüğünü öğrendim,” dedi. Ağlamaklıydı. Hepimiz ayağa kalktık. Ondan sonra dersi terk etti. Beyoğlu’na çıktık, bütün millet ağlıyor. Ondan sonra bizi toplu halde saraya götürdüler. Atatürk’ün cenazesi katafalka konmuştu. Biz de katafalkın önünden dolaştık. Birkaç gün sonra Atatürk’ün cenaze töreni yapıldı. Biz de okul olarak katıldık o cenazeye. Böyle müthiş bir sessizlik içinde, yalnız top arabasının tekerleğinin sesi duyuluyor. Kenarda hıçkıran insanlar. Atatürk’ü öyle yolcu ettik. Atatürk’ün bu cenaze töreni yıllarca belleğimden çıkmadı.
Cavit Bayer
“Eyvah sonumuz geldi” gibi bir duygu vardı
5 Ekim 1926’da Kilis’te doğdu. 1947’de ykatıldığı ordudan, 1971’de tankçı albay olarak emekli oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün vefat ettiği sırada, Bursa’da ortaokul öğrencisiydi.
O gün Türkçe dersimiz vardı. Türkçe hocamız Saadet Oktar diye bir hanımefendiydi. Sınıf mümessilimiz ödevleri aldı, vermeye götürdü. Hoca ağlayarak sınıfa girdi ama, biz tabii bilmiyoruz. ‘Ne ödevi? Atatürk öldü haberiniz yok mu?’ dedi ve ağlamaya devam etti. Biz Atatürk’ün ölümünü böyle duyduk. Akşamüstü sokakta bilhassa kadınlar, mendil ellerinde ağlayarak sokakta dolaşıyorlardı. Ve hemen aileler radyosu olan evlerde toplandı. Herkes yas içinde ağlıyor. ‘Atatürk öldü, bittik’ sesleri… Biz Atatürk ruhuyla yetiştik. Ben 1933’te birinci sınıftaydım. O zaman ‘Çıktık açık alınla’ marşını söylerdik. Düşünün, çocuk balosu yapılıyordu. Babam bana smokin gibi bir elbise diktirmişti. Her zaman Cumhuriyet balosu yapılırdı. Okullarda Atatürk anlatıldı, konuşuldu. Atatürk öldüğü zaman ‘eyvah sonumuz geldi’ diye bir duygu vardı yani, öyle bir duygu ki anlatılamaz.
Ali Nejat Ölçen
‘Bugün Türkiye yağmur yağmadan ıslandı’
4 Haziran 1922’de Amasya’da doğdu. DPT uzmanı ve ekonomist. 1980 öncesinde iki dönem milletvekilliği yaptı. 1993’ten bu yana “Türkiye’nin Sorunları” kitapçığını yayınlıyor. 10 Kasım 1938’de Kabataş Lisesi öğrencisiydi.
1926’da veya 27’ya yakın bir dönemde Mustafa Kemal, Tokat’a geldi. 4 yaşındaydım. Babam elimden tuttu. Büyük bir balkonda Mustafa Kemal’i gördüm ama etrafında da insanlar vardı. İkinci defa 1935’te, Nişantaşı’nda ilkokulun 5. sınıfındaydık. Elimize kağıt bayraklar verdiler ve Şişli Terakki yani Işık Lisesi’nin önünde açık arabada Şah’la birlikte geçmekte olan Mustafa Kemal’i bayraklarımızla selamlayacaktık. Atatürk geçtikten sonra, ‘bana baktı, sana baktı’ diye aramızda tartıştık. Onun öldüğünü gazeteden öğrendik. Nihat Sami Banarlı edebiyat öğretmenimizdi. Ertesi gün sınıfa geldi, ‘anılarınızı bir kağıda yazınız’ dedi. Faruk Dursunoğlu yanımda oturuyordu. Tek bir cümle yazmıştı. Ayağa kalktı, ‘Bugün Türkiye yağmur yağmadan ıslandı’ dedi. Nihat Sami mendilini çıkardı, gözyaşını sildi. ‘Çok güzel olmuş’ dedi ve sınıfı terketti. 1938’in Kasım ayının 10. günüydü.
Sonra naaşı Dolmabahçe’de ziyarete açıldı. Biz ikinci günü müdürümüzle birlikte bütün Kabataş orta ve lise kısmı Dolmabahçe Sarayı’na yürüyerek gittik. Yol boyunca marşlar söyledik. O büyük salona girdik. İki subay kılıçlarını uzatmışlardı. Orada kimimiz fatiha okuduk ve bir 10 dakika eğildik Mustafa Kemal’in yatakta bize bakan bakışları altında. Öyle selamladık Mustafa Kemal’i.
Betül Mardin
Başka türlü bir şeydi ‘Canım Atatürk…’
1926’da İstanbul’da doğdu. Halkla ilişkiler ve iletişimcilik mesleğinin Türkiye’de gelişmesinde öncü oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatını öğrendiğinde Arnavutköy Kız Koleji’nde öğrenciydi.
“Cihangir’den koşa koşa aşağı inerdik, aşağı yola, deniz kenarına. Tramvaylar o zaman çok dolu, başka bir şey yok. Tramvaylar geliyor, önümüzden geçiyor, Eminönü’ne gidiyor, dönüyor tekrar geçiyor. Biz koleje Arnavutköy’e gideceğiz. Koştura koştura aşağı ineriz, bekleriz. Dolmabahçe’nin önünde vatman biraz yavaşlar, biletçi koşaraktan gider, o büyük kapının üstünde bir beyaz kağıt asılı olurdu. Gider ona bakar gelir, ‘İyi uyumuş’ diye bağırır, ‘Gazi iyi uyumuş dün gece’, onu yazarlar. ‘Çok öksürüyormuş’ derler, herkes başlar öksürmeye. Yok benimki gibi öksürüyordur falan diye. Başka türlü bir şeydi canım Atatürk. Böyle bir sevgi, böyle bir tutku bilemezsiniz Türklerde. Ondan sonra evimize gittik ‘vefat etti’ dediler. Kıyamet koptu. Konuşma yok, herkes ağlıyor. Erkekler de ağlıyor, kızlar da ağlıyor, kapıcı da ağlıyor, şoför de ağlıyor, garson da ağlıyor, sen de ağlıyorsun. Atatürk başka bir şey. Gazi. Kurtarmış adam bizi.
Ne yapacağını bilmiyorsunuz Gazi’nin. Yarın ne çıkaracak? Kadınları açıyor, erkekler de daha bir rahatlıyor ama mesela şort sevmiyor adam. Şortun dizin üstünde bitmesini istiyor. Dikkat ederseniz ben hep ceketliyim. Hep o devirden kalma. Çocukların mutlaka bir dil daha öğrenmesini istiyor. ‘Türkler geliyor’. Hissiyat böyleydi canım. Kendimizle iftihar ederdik, güvenirdik. Eskiye çok meraklı değildik, ileriye meraklıydık.
Dolmabahçe’ye girdik. Ana-baba günü. Beşiktaş’tan itibaren halk kuyruğa giriyor, Dolmabahçe’ye giriyorlar. Ağlaya ağlaya o halıların üzerinden geçiyorsun, Atatürk’ün etrafından geçip çıkıyorsun. Nasıl bir ağlama var! Bu başka türlü bir aşk. Adam bizi kurtarmış, daha ne yapsın. Sarayburnu taraflarında seyrettim ben cenazenin gidişini. Memleket yasa girdi. Çok büyük bir aşktı. Gitti, genç gitti. Çok genç öldü.
Altan Öymen
Ankara’daki tören ve büyük bir hüzün
Gazeteci ve siyasetçi. 1932’de Trabzon’da doğdu. Çocukluğu başkent Ankara’da geçti. Atatürk’ün cenazesi İstanbul’dan Ankara’ya getirildiğinde ilkokul birinci sınıftaydı.
Hastalık haberleri geliyor olsa bile fazla inanılmıyordu Atatürk’ün öleceğine. ‘Gazi atlatır bunu’ deniyordu. Babam memur, devlet dairesine gidiyor geliyor. O biraz daha endişeli gibiydi. Fakat bize hiç hissettirmiyorlardı. Okulda da öyleydi. Bir gün yine okuldayız. İşte birinci sınıftayım o zaman. Birden bir haber dolaştı ‘Atatürk öldü’ diye ve herkes ağlamaya başladı. Öğretmenler başta, çocuklar da öyle. Sonra dediler ki ‘herkes evine gitsin’. Evde de herkes ağlıyor. Böyle öğrendik yavaş yavaş.
Atatürk’ün naaşının Ankara’ya getirilişini hatırlıyorum. Bir gün dediler gelecek. Ne olacak? İşte katafalka konulacak. Katafalk denilen şeyin resimleri, fotoğrafları İstanbul gazetelerinde vardı. Böyle bayrakların bulunduğu gösterişli bir mekan, ortada bir tabut. Ankara’da da öyle bir katafalk TBMM binasının önünde yapılacak. Ve bu yapıldı. Önce devlet memurları geçiyordu, sonra işte öğretmenler, okullar ve herkes. Annem, babam, ben, anneannem geçtik. Tabutun etrafında yüksek rütbeli askerler nöbet tutuyorlar, kılıçlarını çekmişler. İlk defa gördüm o manzarayı. Sonra tabii herkes ağlıyor, bizimkiler de öyle. Çocuklar da büyükler de öyle. Ağlamamayı becerebilen büyüklerin de gözleri kırmızı. Hıçkırıyorlar. O da duyuluyor. Şimdi bile hatırlarken heyecanlanıyorum. Sonra Etnografya Müzesi’ne götürüldü Atatürk’ün naaşı. Orada da epey kaldı. Çünkü Anıtkabir’in yapılması 1953. 15 yıl sürdü. Etnografya Müzesi’nde kaldırılıp Anıtkabir’e götürülmesini de gazeteci olarak izledim.
Son araştırmalarda şehrin “en kalabalık”, “en eğitimli”, “İstanbul doğumlu en çok sakini olan” ilçesi seçilen Kadıköy, aslında hep kendini anakentten farklı bir yere koymuştu. Kadıköy’ün eskileri, şehrin Avrupa yakasına geçeceklerinde “İstanbul’a gidiyorum” derlerdi. Yakın zamanlarda İstanbul’un gece hayatının da merkezi haline gelen Kadıköy, 1920’lerin ortalarında “en” ile başlayan bir başka unvana sahip olmuştu. Hayat dergisinde yer alan “Şık Kadıköy” başlıklı ve 28 Kasım 1926 tarihli foto-haberde şöyle deniliyordu: “Şapka kanununun yıldönümünde Türkiye’ye gelen yabancı gazeteciler İstanbul’un en şık semti olarak Kadıköy’ü seçmişlerdir. Hatta bir Fransız gazeteci Kadıköylü hanımlardan bahsederken ‘Parislilerden farkı yok’ demektedir”. Galata Köprüsü’ndeki iskeleye yanaşan meşhur 1. Vapuru’ndan çıkan şık Kadıköylüler…
Siyasi iktidarlar doğaları gereği her şeye siyaset açısından baktıkları için, tarihin tekerrür ettiğine inanır ve toplumları buna inandırmaya çalışır. Ama toplumlar seslerini çıkarırken siyaset yapmıyordur. Onlar arayışlarının siyasi sonuçlarını düşünmez. Tarihi onlar yapar ama yaptıkları tarihin farkında olmazlar.
AHMET KUYAŞ
m vel ut ea adit iriuremNet nim velit luptate minit landrerCat re, C. Egervium milin vivid
Geçen ay Taksim Gezi Parkı’nda yaşananlar, “ambülansın ardına takılanlar”ı veya bulanık suda balık avlamaya çalışanları, “Ticari; sağa çek!” deyip bir kenara bırakacak olursak, iki yorumla karşılandı. Bu yaşananlar, birçok gözlemci tarafından yepyeni, bugüne dek görülmemiş bir şey olarak değerlendirilirken, başkalarınca daha önce yaşanmış bir dizi eylemin, özellikle de 27 Mayıs’ın ve 28 Şubat’ın öncesindeki eylemlerin yeniden sahnelenmesi biçiminde okundu. Yani kimileri “tarihte bir ilk” görürken, kimileri de tarihin tekerrüründen dem vurdu.
Bu gözlemcilerin, hem bir Nasrettin Hoca fıkrasında olduğu gibi hepsinin haklı, hem de bir La Fontaine fablinde olduğu gibi hepsinin haksız olduğu söylenebilir. Konunun, olaylara hangi açıdan ve hangi yöntemle bakıldığına göre değişik yorumlara yol açabilecek bir özelliği var. Eğer Gezi Parkı olayına toplumsal açıdan bakılırsa, tümüyle yeni bir olguyla karşılaşıldığını vurgulamak gerekir. Yeni bir nesil, yepyeni bir Türkçeyle ve yepyeni bir mizahla hoşnutsuzluğunu dile getirdi. Dergimizde bu konuda çok daha yetkin olanların kaleminden çıkma yazılar olduğu için, olayın bu boyutu üzerinde fazla durmayacağım. Bir tarihçi olarak söyleyebileceğim tek şey, sürekli değişen bir toplumdan her defasında ancak değişik bir şey beklenebileceğidir. Ama gene de şaşırırız; fakat biliriz: şaşırtmıyorsa, öngörülebiliyorsa nasıl yeni olabilir ki?
Gezi Parkı olayına siyaset açısından bakıldığında ise, bir tekrardan söz etmek mümkündür. Sonuç olarak hep bir iktidar vardır, bir de o iktidarın yaptıklarından veya yapmadıklarından rahatsız olan hoşnutsuzlar grubu. Bu hoşnutsuzlar grubunun, mutlaka modern politikanın muhalefet olarak adlandırdığı, yani kendini iktidara aday olarak gören, parti biçiminde örgütlenmiş bir kitle olması gerekmez. Nitekim Ortaçağ ve Yeniçağ’da hoşnutsuzluk- larını isyanlara, ayaklanmalara kadar götüren birçok – Yeniçeriler gibi – çıkar çevresi veya – köylüler gibi – toplumsal sınıf, beğenmedikleri ya da kızdıkları iktidarın yerine geçmeyi yahut iktidara başka birilerini geçirmeyi hayal bile etmemiştir. Belirli bir dizi istekleri vardır ve bunları bazen elde ederler, bazen de edemezler. Dolayısıyla siyaset açısından bir Yeniçeri isyanının diğer bir Yeniçeri isyanından farkı olmadığı gibi, Yeniçeri isyanlarıyla Celâlî İsyanları, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin etkinlikleri ya da 27-28 Nisan hadiseleri de aynı şeydir. Sonuçta da, bazen İstanbul Valisi Gezi Parkı’nı dağıtır, bazen de Mamuretü’l-Aziz Valisi, Sivas Kongresi’ni dağıtamaz.
Nim ing enit, venibh et et, con vel ut ilisit la feugue tio consent lut adipis am quismolum vel ut ea adit iriuremNet nim velit luptate minit landrer
Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta da, Gezi Parkı’nda olanların isyan değil de direniş ya da protesto olmasının herhangi bir farklılık yaratmadığıdır. 27-28 Nisan hadiseleri de bir protestoydu ve polis gücüyle bastırıldı. Sonraki haftalarda Adnan Menderes hükümeti istifa edip erken seçime gidilseydi 27 Mayıs olmayabilir, biz de o dönem yaşanan hadiseleri bugün başka bir biçimde açıklayıp anlatabilirdik. Kaldı ki, 27 Mayıs’ın, 27-28 Nisan hadiselerine karışan üniversiteli gençlerin hepsinin arzu ettiği bir şey olmadığını da iddia edebiliriz. Ama bugünkü iktidar o zamanki üniversitelilerle Millî Birlik Komitesi’ni aynı hamurdan gördüğü için, Gezi Parkı’nı da 27-28 Nisan hadiseleri gibi gördü. Bütün bunlara, son haftalarda medyada görülen, AKP iktidarıyla 1950’lerin ikinci yarısındaki Demokrat Parti iktidarı karşılaştırmalarını eklersek, sanki tarih tekerrür ediyormuş gibi bir hisse kapılmak iyice kolaylaşıyor.
Ne var ki tarih hiçbir zaman tekerrür etmez. Zira toplum ve koşullar, hiçbir zaman aynı toplum ve koşullar değildir. Aynı olmayan toplumda ve koşullarda meydana gelen olaylar da hiçbir zaman daha önce görülmüş ve kayda geçirilmiş olayların tekrarı olamazlar. Yani Yeniçeri isyanları bile tarihin bir tekerrürü değildir. Hepsini Yeniçeriler çıkarsa da, nedenleri farklıdır. Nitekim 15. yüzyılın Yeniçerileriyle 18. yüzyılın Yeniçerileri arasında önemli bir toplumsal köken ve işlev farkı vardır. Aynı biçimde, 27 Mayıs’a ve 12 Eylül’e “darbe” deyip geçebiliriz. Ama Milli Birlik Komitesi’yle Milli Güvenlik Konseyi’nin arasında dağlar kadar fark olduğu gibi, 1961 Anayasası’yla 1982 Anayasası arasında da okyanuslar kadar fark vardır. Yani toplumsal aktörler farklı, toplumsal süreçler farklı, fakat bir ana özgü olan mekanik olgu (isyan, darbe) aynıdır. İşte bu yüzden diyebiliriz ki, bütün dillerde tarihin tekerrür ettiğini dile getiren bir deyimin olması gerçekte bir yanılgıdır ve tekerrür eden şey aslında tarih değil, politikadır.
m vel ut ea adit iriuremNet nim velit luptate minit landrerCat re, C. Egervium milin vividRilit wisi. Endreet vel ute conse del eu facing endre facinim zzriurerit nibh el.
İktidar/muhalefet ya da iktidar/ iktidardan şikayetçi olanlar ikilileri, her zaman olagelmiştir. Bu ikililer arasındaki ilişkiler de, değişik biçimler alsalar da, temelde hep aynıdırlar. Buna koşut olarak, “politika” sözcüğünün anlattığı etkinlik alanında da durum hep aynıdır. Politikanın amacı, “polis”in, yani kendini bir devletle taçlandırmış olan toplumun barış içinde yaşamasını sağlamaktır. Modern devletlerin asayişi sağlamakla görevli birimlerine de bu yüzden ad olarak “polis” sözcüğünün çeşitli türevleri verilmiştir. Toplumsal barışın sağ- lanması ise, kimi durumlarda adları hiç değişmeyen, söz gelimi, “şehirli”, “köylü”, “tüccar”, “üretici”, “tüketici” gibi gruplar arasındaki ilişkilerin belli bir dengede tutulması, kimi durumlarda da adları zaman ve mekana göre çok değişen ama konumları hep aynı olan “büyükler ve küçükler”, “güçlüler ve zayıflar”, “zenginler ve yoksullar” arasındaki ilişkilerin belli bir dengede tutulmasıdır. Bu gruplar hep olagelmişlerdir ve aralarındaki ilişki de hep bozulma potansiyeli taşıyan bir gerginlik, bir çıkar çatışmasıdır.
Bu işlevsel olarak değişmeyen aktörlerin barış içinde yaşamasını daha iyi sağlama iddiasıyla politika sahnesine çıkan aktörler de hep aynıdırlar. Her toplumun gericisi, muhafazakârı, liberali, reformcusu ve devrimcisi vardır. Tarihsel ve toplumsal dönüşüm sonucunda belki bir dönemin gericisi, zaman makine- sine binip o döneme gelen daha eski bir dönemin gericisine devrimci gibi gözükebilir. Ama her dönemin, kendine özgü koşullarına göre bir gericisi – ya da muhafazakârı, liberali vs. – mutlaka olur.
Endreet vel ute conse del eu facing endre facinim zzriurerit nibh el.Hent acidunt in vel ut praessis
27 Mayıs’a ve 12 Eylül’e “darbe” deyip geçebiliriz. Ama Milli Birlik Komitesi’yle Milli Güvenlik Konseyi arasında dağlar kadar fark olduğu gibi, 1961 ile 1982 Anayasaları arasında da okyanuslar kadar fark vardır.
Demek oluyor ki, siyaset açısından bakılırsa, yalnız Gezi Parkı değil, her olay, her gelişme bir tekrar olarak görülebilir. Nitekim iktidarlar da, doğaları gereği, her şeye siyaset açısından baktıkları için, tarihin tekerrür ettiğine inanırlar ve toplumları buna inandırmaya çalışırlar. Geçmişteki her olayın, her gelişmenin siyasal bir sonucu olduğu için de, eğer benzetmelerini iyi seçmişlerse, haklı gibi görünebilirler. Ama toplumlar seslerini çıkarırlarken siyaset yapmıyorlardır. Onlar seslerini belli, somut konularda hak ve adalet aradıkları için çıkarırlar ve arayışlarının ne gibi siyasi sonuçlar doğurabileceğini düşünmezler. Tarihi onların yaptıklarına, ama yaptıkları tarihin de farkında olmadıklarına ilişkin meşhur söz, bu yüzden söylenmiştir.
Elefterios Venizelos, Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanistan’ın başbakanıydı. Megali İdea’nın (Büyük Fikir), eski Bizans toprakları üzerinde başkenti Kostantiniyye olan Büyük Helen İmparatorluğu’nu kurma ülküsünün ateşli savunucularındandı. Fakat 1928’de yeniden iktidara gelince genç cumhuriyete karşı dostane bir tutum benimsedi. Atatürk, eski düşmanının uzattığı dostluk elini havada bırakmadı ve Venizelos’u Türkiye’ye davet etti. 1930’daki ziyaret sırasında iki ülke bir dostluk ve işbirliği antlaşması olan Ankara Antlaşması’nı imzaladılar. Bundan dört yıl sonra Venizelos, “bölgede barışın güçlü bir savuncusu haline gelen Türkiye”nin kurucusu olduğu gerekçesiyle Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterecekti. Fotoğrafta iki “eski düşman” ile Macaristan başbakanı Kont Betlen, ülkelerinin diplomatik erkanıyla birlikte 29 Ekim 1930’da Ankara Palas’ta düzenlenen Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda görülüyor.
Çanakkale muharebelerine dair gerçek olmayan anlatı ve “tarih”ler, bugün bu tayin edici savaşa dair bildiklerimizden çok daha etkili ve yaygın. “Çocuk askerler”den uzaylı hikayelerine, evliyalara ve anlamsız abartılara uzanan bu dev dezenformasyon sektörü, “hem kökü içerde hem kökü dışarda mihraklar” tarafından yıllardır besleniyor. İnsanların inançlarını kullanarak büyütülen anlatılar, bir müddet sonra “resmen gerçek” halini alıyor.
MUSTAFA ONUR YURDAL
İnsanlık tarihinin uzun bir dönemi biri bitmeden diğeri başlayan savaşlar ile devam etmiştir. Çanakkale Savaşı ise eski zamanların ilk modern savaşı ya da modern zamanların son eski savaşıdır. Neredeyse tüm İngiliz, Fransız askerleri, hatta kendi müttefikimiz Almanlar ve Avusturya-Macaristan askerleri evlerine mektuplar göndermiş, günlükler tutmuş, hatıralar yazmıştır. Türk tarafında ise Çanakkale cephesinde geçen yıllarda ortaya çıkan birkaç günlük dışında, çoğu subayımızın ileri yaşlarda kaleme aldıkları hatıralar vardır.
Elbette tüm bu yazılı eserler dışında cepheden eve dönen askerlerin geride bıraktıkları sözlü tarih anlatılarının çok az bir kısmı ropörtaj, ses kaydı, yazılı transkripsiyon olarak 50’li yıllardan önce kayıt altına alınmıştı. Bugün elimize ulaşabilen Çanakkale gazilerine ait 60 civarında ses kaydı bulunmaktadır. Onların anlattıkları gerçekler, sonradan uydurulan mitlere, efsanelere, hikayelere nazaran çok daha az bilinir.
Cephede sağ kalmayı başarmış, hikâyenin asıl kahramanları genellikle unutulmuş; sonradan ortaya atılan efsane ve uydurmalar ise popüler olmuştur. İşte en meşhur Çanakkale efsaneleri ve gerçekler…
Çanakkale Savaşı’nda çocuk askerler!
Cepheye “çocuk asker” gönderildiği iddiası, konuyla ilgili yazılan tezler-kitaplara rağmen, Çanakkale’yi sadece ziyaret etmiş kimi ziyaretçilerin; hatta kimi konuyla ilgili “tarihçi”lerin de en sevdiği efsanelerdendir. Hatta bir ara İstanbul’un belediyelerinden biri “kültür yayını” olarak Çanakkale’de Çocuklar da Savaştı adlı bir eser dahi bastırmıştı.
Bu efsanenin nasıl doğduğu tam olarak bilinmese de, çıkış noktası büyük ihtimalle savaş sırasında gerçekleşen bir Alman propagandasıdır. Berliner Illustrirte Zeitung gazetesinin 22 Ağustos 1915’te çıkan “Çanakkale Özel” sayısının (No:34) 9. sayfasında “Türk ordusunun en genç çavuşu 15 yaşındaki Ali Reşad” başlığıyla yayımlanan fotoğraf ve haber, büyük ihtimalle efsanenin kaynağıdır. Propagandadan öte tarafı olmayan resim, yıllarca maalesef Genelkurmay dahil birçok resmî ve sivil kuruluş tarafından ciddiye alınarak kullanılmıştır, kullanılmaktadır.
Bombacı çocuk fotoğrafı ve propaganda
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de yayın organlarında “Gönüllü Bombacı” olarak kullandığı Ali Reşad Çavuş fotoğrafı. Fotoğraf, Çanakkale Savaşı sırasında bir Alman gazeteci tarafından propaganda amacıyla çekilmiş, sonradan gerçek kabul edilmişti.
Bu meseleyi tetikleyen bir diğer konu da, Anadolu’da sıklıkla çalınıp-söylenen ve esasen bir ağıt olan Onbeşliler Türküsü’dür. Türküde bahsi geçen 15’lileri, 15 yaşında cepheye giden askerler olarak algılamak herkesin hoşuna gitmiştir! Oysa ki durum çok farklıdır. 12 Mayıs 1914 tarihinde çıkarılan Geçici Askerî Yükümlülükler Kanunu’na göre, o dönemde 21 yaşındakilerin askere alındığı görülmektedir. 3 Ağustos 1914 tarihinden sonra ise tahsilli olanlardan veya tahsili devam edenlerden 1887 ile 1894 (21 ile 28 yaş arası) yaşta olanların silah altına alınması kanun ile yürürlüğe sokulmuştur. Çanakkale Savaşı’nın sonuna gelindiği 1915 sonunda ise silah altına alınacakların yaşı 18’e düşürülmüştür. Birçoğumuzun bildiği üzere o dönemde Osmanlı Rumî takvim kullanıyordu. Yani türküde geçen 15’liler, 15 yaşındaki gençleri değil, 1315 doğumluları işaret etmektedir ki, bu da onların 18 yaşında silah altına alındığına işaret eder.
Bu efsaneyi ateşleyen elbette yalnızca bunlar değildi. Diğer taraftan sonraki yıllarda Osmanlı askerî eğitim sisteminde mevcut ilkokul, ortaokul ve liselerde eğitim gören öğrencilerin tören kıyafetli resimleri “Çanakkale’de Savaşan Lise öğrencileri” olarak sıkça kullanılmıştır. Hatta cumhuriyetin erken yıllarında askerî okullarda eğitim gören öğrencileri gösteren fotoğraflar da, “Çanakkale’de çocuk askerler” olarak sunulmuştur. Çanakkale’de “çocuk asker” yoktur. Bu tür yalanlara ise hiç ihtiyacımız yoktur.
15’liler hikayesi… Meşhur türküde geçen 15’liler, 15 yaşındaki gençleri değil, 1315 (1897) doğumluları işaret etmektedir ki, bu da onların 18 yaşında silah altına alındığına işaret eder. “Çanakkale’de Savaşan Lise öğrencileri” olarak yayınlarda sıkça kullanılan bu kare, 1920’li yıllara ait bir geçit törenini gösteriyor.
‘251.000 şehit verdik’ efsanesi
Öncelikle muharebedeki “kayıp”ların, cephede hayatını kaybedenler olarak görülmemesi gerektiğini söyleyelim. Bugün “kayıp” olarak ifade edilen “zayiat” kelimesinin karşılığı “savaşdışı kalan”dır; dolayısıyla verilen rakamlar şehit sayısını değil, muharebelerin sonunda hesaplanan kayıp (zayiat) miktarıdır ve bunlar şehitlerin yanısıra yaralıları, akıbeti belirsiz olanları ve esirleri kapsar. Çanakkale cephesi için Genelkurmay Başkanlığı’nın gösterdiği resmî kayıp miktarı şu şekilde güncellenmiştir: 86.692 şehit, 164.617 yaralı, toplam 251.309 kişi. Türk Asker Hekimliği Tarihi’ni yazan Dr. Kemal Özbay’a göre 1915’te Çanakkale cephesinde yaralanıp tedavileri devam etmekte olan askerlerden bir kısmı, daha sonra kaldırıldıkları çeşitli hastanelerde şehit olmuştur. Onun tespitlerine göre toplam şehit sayısı 100.000 dolaylarındadır. Görülen şudur ki, toplam zayiatı birileri hep şehit sayısı olarak göstererek yaygınlaşmıştır.
Çanakkale’deki açlık meselesi
Çanakkale ile ilgili duygu sömürüsü yapan bu efsane için kaynak gösterilen, 15 Haziran 1917 tarihli, 43. Piyade Alayı 1. Tabur 1. Bölük Yemek Listesi’dir. Bu liste 1917 yılına ve Irak cephesine ait olmasına rağmen birileri tarafından Çanakkale Savaşı’ndaki iaşe listesi diye bağdaştırılmış ve meşhur olmuştur. Alanda kılavuzluk ya da rehberlik yapanların ellerinde dolaştırdığı, dahası milyonlarca kişinin izlediği dizilerde ajitasyon için kullanılan bir listedir.
Çanakkale Cephesi, daha önce yukarıda belirttiğimiz üzere 9 Ocak 1916’da kapanmıştı. Daha önce #tarih dergisinin 2017 Nisan sayısında günlüğünden kesitler vererek hikayesini anlattığımız Mehmed Raşid Moralı, günlüğünde limonatadan kahveye, taze peynirden, sıcak kakaoya kadar bir çok yiyeceğe ulaşabildiklerini yazmıştır. Herşey bir yana birçok subay hatta meşhur 27. Alay komutanı Yarbay Şefik (Aker) Bey dahi hatıralarında konserve çorba bir çok yemek verildiğinden bahseder. Ayrıca Çanakkale cephesinin iaşesinin eksik olmaması için İzmir’de konserve fabrikası da kurulmuştur, Şefik Bey’in bahsettiği çorbalar ve diğer konserve ürünler bu fabrikada üretilmiştir. Yine belgelere göre zaman zaman günde 250 gr et ve hergün 800 gr ekmek verilebiliyordu. Bazı taarruz anlarında aksilikler olsa da, ilerideki ateş hattına muharebe devam ettiği için yemekler geç verilse de, erzak ve iaşe konularında sorun yaşanmamıştır.
5. Ordu’nun ikmal ve lojistiğinden mesul Menzil Müfettişliğinde görev yapan, sonradan profesör olan Abdülkadir Noyan da hatıralarında askerlerin iskorbüt gibi çeşitli hastalıklarının önüne geçilebilmesi için taze sebzelerden salatalar yedirildiğini belirtir. Hatta bölgede yetişen kuzukulağının da askerlere toplatılarak salatalara katılması veya sade yenilmesi talimatı verildiğini ifade eder. Öte yandan 5. Ordu Menzil Müfettişliğinin raporlarında; Çanakkale cephesindeki askerler için Muğla’da taze Ispanak, Aydın’da meyve sebze yetiştirildiğini, Biga, Lapseki, Gelibolu ve civarındaki hayvan ağıllarının sürekli 40.000 baş hayvan ile depolandığını, etlerinin de sürekli Gelibolu Yarımadası’na sevkedildiğini anlıyoruz.
Türk tarafı Gelibolu’da iç kesimlerde konuşlandığı ve kendi ana toprakları üzerinde bir cephe olduğu için taze ve içilebilir su kaynaklarına da sahipti. İtilaf askerleri ise deniz kıyısında hatlarını kurmak zorunda olduğu için, zaman zaman deniz suyunun tatlı suya çevrilmesiyle ancak içme suya sahip olabiliyordu ki bu suyun ne denli berbat olduğunu hemen her İtilaf askerinin günlüğünden okumak mümkün. Diğer taraftan, yine İtilaf askerleri sürekli “diş kıran” bisküviler, berbat sığır bifteği konservesi, kötü reçeller ile hayatını idame ettirdiğinden ve taze ürünlerle beslenemediğinden iaşe açısından Türk tarafındaki askerlerden daha kötü koşullarda muharebe etmişlerdir.
Seyit attı, gemi battı!
Çanakkale’de harp sahasını ve şehitlikleri gezmek isteyenlerin en gencinden en yaşlısına kadar hemen hepsi muhakkak “Seyit Onbaşı”nın adını anar ve görev yaptığı Mecidiye Tabyası’nı ve hemen kıyıdaki top mermisini kaldırırken tasvir edilmiş heykelini görmek ister. Seyit Onbaşı aslında bir ikmal eriydi ve görevi yalnızca top atışlarının devam edebilmesi için cephane sağlamaktı.
Bir tabyada bulunan topun doğru bir şekilde ve seri olarak çalışabilmesi için 20 ile 28 arasında görevli askere ihtiyaç vardır. Bu askerlerin bir kısmı cephaneyi sağlamak üzere çalışır, bir kısmı da topun teknik mekanizmasından sorumlu ustalar ve atış için gerekli açı ve hesaplamaları yapan subaylardır. Yani topun ateşlenmesi için teknik bilgi sahibi olan kişileri bu işte tahsilli subaylardır; zira bu hesapları yapabilmek mühendislik düzeyinde matematik ve fizik bilgileri gerektirir. 18 Mart günü isabet alan Mecidiye tabyasındaki Seyit Onbaşı, top mermisini sırtlayarak arkadaşlarıyla birlikte vinci bozulan topa taşımıştır. Arkadaşlarıyla birlikte diyoruz, çünkü Genelkurmay ATASEDaire Başkanlığı’nın 2015’te yayımladığı ATASE Arşivinden seçilmiş Çanakkale Deniz Savaşına Ait Belgeler adlı eserde, 18 Mart günü gösterdikleri yararlılıklar nedeniyle Seyit Onbaşı ile birlikte aynı nedenden (190 ila 215 kiloluk mermileri taşımak) taltif edilen başka askerler de bulunmaktadır.
Seyit Onbaşı ve tahtadan top mermisi Harp Mecmuası’nın 2. sayısında (1915) kapakta kullanılan ve 215 kg’lık topu kaldıran Seyit Onbaşı. 18 Mart günü yaşanan hadise sonradan fotoğraflanmak istenince Seyit Onbaşı doğal olarak mermiyi kaldıramamış, top mermisinin tahtadan yapılmış maketiyle poz verdirilmişti.
Elbette Seyit Onbaşı’nın bu denli öne çıkmasının asıl nedeni, dönemin Harp Mecmuası’nda yayımlanan fotoğrafıydı. Yine Yüzbaşı Hilmi Bey bu durumdan hatıralarında şöyle söz eder: “Bu durumu (sırtlarında ve kucaklarında top taşıma) bütün millete göstermek için 18 Mart savaşından hemen sonra, o zaman ki Savunma Bakanlığı’nın foto muhabirleri bataryaya gelerek, Edremit’li Seyit’in topa mermi çıkardığının resmini çekmişlerdi. Bu resim Harp Mecmualarında da vardır”.
Lakin ilerleyen yıllarda 190 kg ve 215 kg ağırlığındaki mermiler, yerini 276 kg ağırlığındaki mermilere bırakacak ve gerçek abartılarak içi boşaltılacaktı. Halbuki, bu ağırlıktaki bir mermiyi ateşleyecek yetenekte ve kalibrede top bulunmuyordu. Bu hatanın kaynağı da, yine resmi çeken muhabirin topun ağırlığını yazarken 215 kg yerine 215 kıyye olarak yazmasıdır.
Bazıları işi daha da öteye götürerek Seyit Onbaşı’nın üç defa mermi kaldırıp, tek başına topu ateşlediği ve yine tek başına Ocean zırhlısını batırdığını söyleyecek kadar efsaneyi ilerletmiştir. Oysa ki ki askerî rapor ve eldeki veriler Ocean’ın, Seyit Onbaşı’nın görev yaptığı Mecidiye Tabyasının tesirli menzili dışında olduğunu gösteriyor.
Bugünkü modern Seyit Onbaşı heykelinde ise mermi kucağa konmuş!
Bir bulut efsanesi ve UFO hikayeleri
Bu efsane diğerlerine göre en sıradışı ve uluslararası olanıdır. Muharebelerden sonra İngilizler tarafından dillendirilen, ilerleyen yıllarda ise bir sektör halini alacak UFO hikayelerinin çıkış noktası da Çanakkale’dir. Türk tarafında Çanakkale ile ilgili “evliya” efsaneleri nasıl bol ve çeşitli ise, Batı’da da bir dönem UFO efsaneleri epey etkili olmuştur.
Dr. Tuncay Yılmazer daha önce “geliboluyuanlamak.com” sitesinde bir makale ile olayı etraflıca anlatmıştı. Türk tarafındaki belge ve kanıtlardan yoksun olarak Nigel McCrery tarafından yazılan The Vanished Battalion adlı kitap 90’lı yılların başında epey ses getirmişti.
Olay kısaca şöyledir:
Çanakkale kara muharebelerinin ikinci evresi olarak kabul edilen 6 Ağustos 1915 tarihinde Anafartalar Limanı’na (Suvla Koyu) yapılan İngilizlerin 9. Kolordusu’nun çıkarmaları sırasında ilk etapta istenilen hedefler ele geçirilemeyince, başka birliklerin de çıkarmaları devam etmişti. 12 Ağustos 1915 tarihinde karaya çıkan birlikler için Küçükanafarta Sülecik bölgesine bir taarruz planladı. Bu taarruza katılacak birliklerden biri de Norfolk Alayı idi. Bu alaya bağlı Sandringham Bölüğü, Anafartalar ovasında saldırıya geçmiş, çok bulutlu ve bulutların oldukça aşağıya indiği bir ortamda ilerleyerek gözden kaybolmuş, gerisiyle bağlantısı kopmuştu.
İngiliz bölüğü Türk birliklerinin arkasına düşmüş, bir kısmı muharebede esir alınmış, bir kısmı da öldürülmüştü. Bu olaylar Türk tarafında olduğu için gizemli bir hal almış, birlikten kimse haber alamamıştı. İngilizler savaştan sonra, Mütareke döneminde bu hadisenin peşine düştüler. Zira bu bölük, esas olarak Kral’ın yazlık sarayında (Sandringham) görevli gönüllü askerlerden, hanedanın bizzat tanıdığı insanlardan oluşuyordu. Kral V. George’un da arkadaşı olan birlik komutanı Yüzbaşı Frank Beck’ten haber alamayan annesi de, haliyle Kral’a başvurmuştu.
İtilaf’ın Çanakkale’deki ilk komutanı Ian Hamilton’un raporu beklendi. 6 Ocak 1916’da Hamilton, bu askerler için şu cümleleri kullanmıştı: “Bu cesur ve kahraman askerler arasında Kraliyet Sandringham Malikânesi’nden askere yazılmış bir bölük asker de vardı. O zamandan beri bunların akıbetinden hiçbir haber alınamadı. Bunlar ormanlığa daldılar ve kaybolup gittiler. Bunlardan hiçbiri bir daha geriye dönmedi. Gece kaybolup gittiler”. Bu ifadeler olayı açıklığa kavuşturmaktan çok daha da karmaşanın içine itmişti. Gelibolu Yarımadası’nda kurulan Mezar Kayıt Birimi’ne (Grave Register Unit) tayin edilen Din İşleri Subayı Leonar Egerto-Smith, kayıp Norfolkluların hikayesini şöyle anlatıyordu: “Uzun süre aramalardan bir sonuç alınamadı. Daha sonra tamamen tesadüf eseri hemen hepsinin cesetleri bulundu. Görevli askerlerimizden biri muharebeler sırasında Türklerin elinde olan bölgede bugün bulunan bir çiftlikten erzak alırken çiftçinin üzerinde kolye olarak kullanılan Norfolk Alay rozetini görmüş. Çiftçi bulduğu yeri gösterdikten sonra yapılan araştırmalarda 114 ceset bulundu”.
Bu cesetler bölgedeki Azmak Mezarlığı’na nakledilip, oraya defnedilmiştir. Her şey aslında tam açığa kavuşmuşken bu hikâyeye yeniden ivme kazandıracak destek Yeni Zelanda’dan gelmişti, hem de UFO ve gökyüzü olaylarının zirve yaptığı ve aynı zamanda Çanakkale Savaşlarının 50. yıldönümü olan 1965 yılında. İşte artık burada efsanenin adı konacaktı: “Bulut olayı”. Olaylar sırasında daha güneyde, ANZAC sektöründe bulunan üç askerin noter onaylı ifadeleri; 12 Ağustos’taki bu taarruz sırasında havanın açık olmasına rağmen 250 metre uzunluğunda ve yaklaşık 60 metre eninde bir bulutun yere doğru indiğini, Norfolk taburuna mensup askerlerin bunun içine girdiğini ve kaybolduğunu beyan ediyordu.
‘Kralın Bütün Yalanları’
BBC yapımı “All The King’s Men” filmi, İngiliz askerlerinin Türkler tarafından esir alındıktan sonra öldürüldüğünü iddia ediyordu.
Hikayenin yarattığı sansasyon dalga dalga yayıldı ve Nigel McCrery’nin kitabından sonra, 1998’de yılında BBC iç yapımı, “All The King’s Men” adlı filmle hikaye Avrupa’da daha da popüler hale geldi. Türkiye’de gösterimi nedense yasak olan bu filmde, Türklerin gerilerine düşen Norfolk askerlerini bir çiftlik evine kadar takip ettiği; burada onları sıkıştırdığı ve dışarı çıkarmak için çiftlik evini ateşe verdiği anlatılıyor; dışarı çıkanların ise esir alınmak yerine başlarından vurularak öldürüldüğü bir katliam sahnesi canlandırılıyordu.
Biz de bu efsaneyi, yani “bir bulutun Norfolk askerlerini alıp götürmesi” efsanesini, 2002 yılında basılan ve Buket Uzuner’in yazdığı bir roman (Uzun Beyaz Bulut) ile ithal etmiştik. Fakat gelin görün ki, kurgudan önce daha henüz tarihî gerçeklerden habersiz olanlar, bu edebiyat ürününe uhrevi bir hava katmış, ateşli bir şekilde “bulutların Yaratıcı tarafından gönderildiğini” konuşmaya başlamışlardı. Hatta kendilerine karşı çıkanlara “hem de bunu biz değil, İngilizler söylüyor” demekten geri de kalmıyorlardı. Haklılardı.
‘Bulutta kayboldu’ denilenlerin ifadeleri Norfolk taburundan Yüzbaşı Cedric A.M. Coxon’un esir düştükten sonra ailesine gönderdiği mektubun tutanağı. Mektuplar haliyle ne içerdiğini anlamak için kontrol ediliyordu. Coxon’un mektupta “12 Ağustos’ta hücum sırasında boynumdan yaralandım. Etrafımızı çeviren Türk askerleri tarafından esir edildim. Hastaneden yeni çıkıp geldim” diye yazdığı görülüyor (solda). Norfolk Alayı’na mensup Çavuş Allen, esir düştükten sonra verdiği ifadesinde “10 Ağustos’ta bütün alay Suvla Körfezi’nin kuzey sahiline çıktık. 12 Ağustos günü bir siper içerisinde 20 kişiydik. 17 kişi vuruldu. Üçümüz yaralandık. Siperde öylece kaldık. Beni esir ettiler” diyor (sağda).
İşin gerçeği, Türk hatlarının gerisine düşen İngiliz askerlerinin birçoğunun hayatını kaybettiğiydi. Yaralananlar tedavi edilmiş, hatta bunlardan ikisi İstanbul’a götürülerek bakılmış ve hastanede ölmüşlerdir; mezarları bugün Haydarpaşa’daki CWGC (Commonwealth War Graves Commission) alanındadır.
Cephede yaşamından vazgeçip, ailelerini geride bırakıp, milleti için can-ı feda ederek kahramanlığa adanmış hayatların sahibi şehitlerimiz ile cephede bir taraftan arkadaşlarının cesedini, bir taraftan harbin yükünü, psikolojik ağırlığını taşıyan; bir taraftan da bacağını, kolunu bırakan gazilerimize hakettikleri değeri göstere(mey)enler, efsanelere ve uydurmalara sarılır. John F. Kennedy’nin şöyle demiş: “Gerçeğin en büyük düşmanı çok sıklıkla söylenen yalan değildir. Yalan kasıtlı, yapmacık ve aldatıcıdır; fakat efsaneler kalıcı, ikna edici ve etkilidir”.