İnsanların yerleşik düzene geçmesiyle kıymetlenen yerleşim ve tarım alanları, zaman içerisinde önemli merkezlere ve ekonominin kalbinin attığı kentlere dönüştü. Dışarda olan, dışarda kalan, “öteki” olanlar ise “barbarlar” diye nitelendi. Bunlara karşı savunma amaçlı yapılan devasa sınır duvarları ise istilacılara karşı içerdekileri korumak kadar, içerdekilerin dışarıya çıkmasını engellemeye de yarıyordu. Tarihte bu duvarların hiçbiri ne içerdekileri ne de dışardakileri durdurabildi. Ancak buna rağmen günümüzde de duvarlar yapılmaya devam ediyor.
1989’da Jean Marais tarafından yaratılan ve duvarın içinden geçen bir adamın sembolize edildiği “Passe-Muraille” heykeli Paris’te.
SUNUŞ
İlk kentlerin kurulmasıyla ‘şehir surları’ ortaya çıkmış, Neolitik Çağ’ın (MÖ 8000-5000) en belirgin özelliklerinden birisi de düzenli şehir planlarının hayata geçirilmesi olmuştu. Bu duvarlar, içeride yaşayan kentlileri dışarıdaki düşmanlardan ve vahşi hayattan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı koruyan ilk savunma hatlarıydı.
Tarihin bilinen ilk şehir surları olan, Eriha (Batı Şeria) ve Uruk duvarları, sonrasında Mezopotamya’da kurulan bütün uygarlıkların devşirdiği bir gelenek olarak nesilden nesile aktarılacaktı…
Duvar, insan uygarlığı üzerindeki sosyolojik ve psikolojik sonuçları itibariyle farklı anlamları olan bir tasarımdı. Sadece bir zaman diliminde çevrelidiği alan içerisinde yaşayanları değil, nesiller boyu orada şekillenen medeniyeti de koruyacak bir tasarımdı. Bütün bu özelliklerinin yanısıra sahipliğin ve egemenliğin nişanesi olarak duvarların içindeki bölgenin kime ait olduğunu da belirlemekteydi. Bu anlamda duvarlar sınırları belirledikleri ölçüde, sahiplik üzerinden kurulan iktidarı da tanımlayan hatlardı. Duvarların içindeki alan duvarca korunana, dışarısı ötekine aitti…
Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılışı uluslararası ilişkiler alanında temel söylemlerin ve kavramların değiştiği, yeni paradigmaların kurgulandığı bir milat olarak kabul edilmişti.
1. Dünya Savaşı’nın ‘tüm savaşlara son veren savaş’ olarak tanımlanması gibi, bunun da ‘tüm duvarları yıkan bir yıkış’ olabileceği düşünülüyordu…
Günümüzde ‘sınıra duvar’ fikri, sadece Trump’ın ya da ABD’nin bir politik fantezisi değil. Son dönemde dünyanın her yerinde sınırlar duvarlarla örülüyor. Küresel düzlemde bütün devletleri ve devlet olmayan aktörleri etkileyebilecek önemli bir paradigma değişimi ile karşı karşıyayız…
Duvarların neyi engellediği ya da engelleyemese bile neye karşı dikildiğini tespit etmek bu bakımdan oldukça önemli. Öncelikle duvarların küreselleşme ideolojisine ve aktörlerine karşı dikildiğini söyleyebiliriz. Zira bunlar bir anlamda ‘itiraz duvarları’ ve süregiden düzenin ekonomik, sosyal ve siyasal koşullarına karşı sembolik bir karşı duruşu yansıtıyorlar. Mal ve hizmet akışından küresel finansal aktörlere, ortak Pazar ve serbest ticaret stratejisinden emek göçüne kadar küreselleşmenin üzerine bina edildiği her iddiaya karşı bir direnişi simgeliyorlar.
Bu dünya çapında bir akım ve duvarlarla sınırlandırılmış alanların içinde yaşayan halkların bundan böyle çok daha otoriter ve totaliter sistemlerin yönetiminde olacağını da gösteriyor. Küreselleşmenin sonuçlarından hoşnutsuz geniş halk yığınlarının desteğiyle anti-demokratik, anti-entelektüel ve anti-liberal politikaların hayata geçmekte olduğunu görmek için fazla çabaya gerek yok…”
(Deniz Ülke Arıboğan’ın Duvar isimli eserinden alıntılanmıştır.)
60’larda özgürlüğe doğru salınan sarkaç 70’lerde aksi yöne ivmelenmiş, hürriyetten hızla uzaklaşarak kaosa meyletmişti. 70’li Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük isimli kitabı kaleme alan Derya Bengi’nin deyişiyle “60’lı yıllarda toplum ‘hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında’ olduğu inancıyla bugüne sarılıyor, 70’li yıllarda ‘ondan ne kadar uzak olduğunu’ yavaş yavaş sezerek yarına sığınıyordu”. Darbelerle, işkenceyle, yolsuzluk ve kuyruklarla, Kıbrıs Savaşı’yla, siyasal İslâm’ın doğuşu ve solun yükselişiyle, suikastlar, kundaklamalar ve evlat acılarıyla karakterize olan 70’ler Türkiye’sinin popüler kültür dünyasına bir zaman yolcuğu…
1976 Nisan’ında çıkarttığı “Beni Siz Delirttiniz” 45’liğinin tanıtımı için Cem Karaca HEY dergisinin fotoğrafçısına “Deli” pozları vermişti. Derginin 26 Nisan 1976 tarihli kapağı
ARKADAŞ
Yılmaz Güney’in iki mahpusluğu arasında yazdığı, yönettiği ve oynadığı 1974 yapımı Arkadaş, biraz yıktığı klişeler, biraz da sahip çıktığı “devrimci kalıp’lara dikkat çekecek, 70’lerin unutulmazları arasına girecekti. Filmin Atilla Özdemiroğlu- Şanar Yurdatapan imzalı tema müziklerinden -sözleri daha sonra yazılacak olan- “Arkadaş”, Melike Demirağ tarafından seslendirilecek ve yıllarca dillerden düşmeyecekti. Lobi kartında, Azra Balkan, Ahu Tuğbay, Kerim Afşar, Melike Değirağ ve Yılmaz Güney.
BENİMLE OYNAR MISIN?
“Mükemmel bir şair, şahane bir besteci, olağanüstü bir yorumcu… Bugüne kadar Türk hafif müziğinde böyle bir longplay dinlemediniz”. Ali Kocatepe böyle tanıtıyordu Bülent Ortaçgil’in “Benimle Oynar Mısın” albümünü. Dediği kadar da vardı. O günlerin anadolu pop ve aranjman akımlarından tamamen farklı bir yerde duran bu naif ama sağlam çıkış kalbimi iyiye işaretti. Bülent Ortaçgil, Türk hafif müziğindeki istisnai yerini o gün bugündür koruyor.
TAMİRCİ ÇIRAĞI
Cem Karaca, 1975’de yayınlanan -zamanın moda deyimiyle- ‘sosyal içerikli’ parçasında, otomobilini tamire götüren zengin kızına abayı yakan bir tamirci çıralı hikaye ediliyordu. ilhamını Orhan Gencebay’dan aldığını söyleyen Karaca, Gencebay şarkılarında itilip kakılan garibanın öyküsünü sınıfsal bir temele oturtmak istemişti. Şarkı 70’lerde olay olmuş, konserlerde hayranları Cem Karaca’ya çiçek yerine İngiliz anahtarı vermeye başlamıştı. “Tamirci Çırağı” 45’liğinin kapağı, Ocak 1975.
ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ
1946’da temeli atılan ve 1953’te, İstanbul’un fethinin 500. yılında açılması planlanan binanın tamamlanması 23 yıl sürmüş, Yapı Kültür Sarayı adıyla 12 Nisan 1969’da açılabilmişti. Saray, açılışının üzerinden iki yıl bile geçmeden, 27 Kasım 1970’de yandı. Kültür bakanı Talât Halman tarafından Atatürk Kültür Merkezi adıyla Cumhuriyetin kuruluşunun 50. yılında, 1971’de yeniden açılacağı bildirilen yeni yapı ise ancak 1978’de açılabildi. Bir süre kaderine terk edilen ve mayıs 2018’de yıktırılan talihsiz bina, şimdi yeniden inşa edilmeyi bekliyor.
TRAVOLTA
John Travolta’nın başrolünü oynadığı 1977 yapımı John Bedham filmi Saturday Night Fever (Cumartesi Gecesi Ateşi), 70’li yılların ikinci yarısına damgasını vurmuş, tüm dünyada disko müzik ve dans salgını başlatmıştı. Film Türkiye’ye yedi yıl rötarlı gelerek 1984’te vizyona girdi. Travolta’nın başrolde olduğu 1978 yapımı müzikal Grease ise üç yıl gecikmeyle, 1981’de Türk seyircisiyle buluştu. ‘Travolta Virüsü’nün sebep olduğu dans salgınının Türkiye’yi kasıp kavurması için 80’leri beklemek gerekecekti.
SEKS FİLMLERİ
Yeşilçam’daki seks filmleri furyasının bir nedeni “bedava” televizyonun ücretli sinemaya tercih edilmesiydi. Cinsellik bir tür “ahlaksız teklif” olarak kullanılmıştı. Ayrıca yurtdışında çekilen Emmanuelle, Paris’te Son Tango gibi cinsellik dozu yüksek yabancı filmlerin iyi gişe yapması yerli yapımcıların gözlerini kamaştırıyordu. Seks filmleri furyası yıllarında Muhafazakar Milliyetçi Cephe’nin iktidarda olması ise başlı başına bir ironiydi. Milliyet Sanat Dergisinin konuyla ilgili kapağı, 5 Mart 1976.
SARAYDAN KIZ KAÇIRMA Mozart’ın ünlü eserinin İstanbul Festivali kapsamında 1973’de Topkapı Sarayı’nda sahnelenmesi tartışmalara neden olmuştu. ‘Olur’cular eseri büyülü bir saray atmosferinde seyretmenin ruh yüceltici bir deney olduğuna dile getirirken, ‘Olmaz’cılar Topkapı Sarayı’nın böyle bir temsile ne fiziksel ne de manevi olarak uygun olduğunu söylüyordu. İki buçuk yıl önceki kültür sarayı yangını ise hâlâ bir travmaydı. Bazı seyirciler temsilden sonra “Yanmadı… Yanmadı!” diye birbirini kutlamıştı.
AŞK HİKAYESİ
Başrollerini Ali Macgraw ve Ryan O’neal’in oynadığı 1970 yapımı aşk hikayesi (Love Story) filmi Türkiye’de 1971’in son haftalarında vizyona girmişti. Gözlerde yaş bırakmayan acıklı eser, SES dergisinin yaptığı nabız yoklamasında Cüneyt Arkın, Ediz Hun ve Gönül Yazar tarafından 1972’nin en iyi yabancı filmi seçilmişti. Filmin popüler kültürdeki yansımaları muhtelifti: VAKKO, “Love Story” işlemeli bir mendil çıkartırken Sıraserviler’de aynı isimli bir gece kulübü açılacaktı.
FOTOROMAN
Kolay tüketilen, çok okunan fotoromanlar 70’lerde basın-yayın dünyasının önemli satış kozlarındandı. O yıllarda Barış Manço’dan Zeki Müren’e, Ajda Pekkan’dan Nilüfer’e nice ünlü objektif karşısına geçip rol kesmiş, replikleri balonlara yazılmıştı. Bu işi kralı ise 200 kadar fotoroman yöneten Gazeteci Arda Uskan’dı. Uskan’ın, Seyyal Taner ve Temel Gürsu ile festival döneminde Cannes’a gidip, işin içine konudan habersiz yabancı yıldızları ve yıldız adaylarını katarak çektiği fotoromanın bir sayfası, HEY dergisi, 31 Temmuz 1974.
İSTANBUL FESTİVALİ
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından ilki 1973 yılında düzenlenen İstanbul Festivali 70’li yıllarda ses getirmekle kalmadı, zamanla ‘alt marka’lara bölünerek popülaritesini her geçen yıl artırmayı başardı. Başlangıcında tutucu çevreler tarafından “3,5 smokinlinin işi” olarak görülen festival, uluslararası sanat takvimlerinde kendisine saygın bir yer edinecekti. Festivalin açılış gecesi sergilenen Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu, kaçak dizisinden önce televizyonda naklen yayınlanmıştı.
KASET Manyetik bant teknolojisiyle ses kaydı yapmaya ve kaydedilmiş sesi dinlemeye yarayan kasetler 1963’de üretilmişti. Müzik kaydı yapılmış (dolu) kasetler piyasaya 1969’da çıktı. İthal malı boş kasetler Türkiye’de 1972’den itibaren satılmaya başladı. 1974-75 yıllarında ise portatif kasetçalarlar (teypler) patlama yaptı. Yeni icat, 70’li yılların ortalarından itibaren müzik endüstrisine egemen olacak, “kaset çıkarmak” lafı dilimize yerleşecekti.
KAYNANALAR Siyah beyaz günlerin ‘Hayat Durduran’ dizisinin ilk bölümü 19 Mayıs pazar akşamı saat 19.30’da yayınlanmıştı. Doğu-Batı karşıtlığını farklı kültürel köklere sahip iki ailenin ilişkisi ekseninde ele alan dizi büyük ilgi görmüş. Jenerikte kullanılan moğollar’ın ıklığ isimli parçası ise “Kaynanalar”ın müziği olarak ünlenmişti. Sevda Aydan ve Haşim Hekimoğlu (Tijen ve Timur Hakmen), Leman Çıdamlı ve Tekin Akmansoy (Nuriye ve Nuri Kantar), Şermin Hürmeriç ve Muammer Çıpa (Nur ve Timuçin Hakmen). Karede Defne Yalnız (Kantar’ların çokbilmiş hizmetçisi döndü karakteri) eksik.
ABBA
Eurovision şarkı yarışmasını 1974 yılında “Waterloo” isimli parçasıyla kazanan İsveçli müzik grubu, diğer galipler gibi hemen tarihe karışmayacak, dünya pop listelerinde 10 yıl hükümranlık sürecekti. Bütün zamanların en büyük Eurovision kazananı grup, “S.O.S” “Chuquitita” “Gimme! Gimme! Gimme!” gibi sıradaki hitleriyle ülkemizde de kendisine büyük bir hayran grubu yaratacaktı.
TELEVİZYON
Türkiye’de TV yayınları ilk kez 1968’de Ankara’da başlamış, 1971’de İTÜ’den TRT’ye devredilen Maçka Stüdyosu sayesinde İstanbul’da televizyona kavuşmuştu. Beyaz cam kısa sürede 70’lere damgasını vuracak, sanat-eğlence dünyasına rakip çıkacaktı. 1973’te Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosu temsillerinin televizyon yayınlarıyla çakışmasına mani olmak için gazete ilanları verecek, “sevimli rakipleri” televizyon yayınları dolayısıyla oyun saatlerini değiştirdiğini duyuracaktı.
MUHAMMED ALİ Cassius Clay’in Türkiye’de büyük bir hayran kitlesi kazanmasının sebebi, ABD’de otoriteye başkaldırıp Vietnam’da savaşmayı reddetmesinden çok, İslamiyet’i kabul etmesiydi. “Kelebek gibi uçup, arı gibi sokan” ünlü ağır siklet boksörü 70’lerde ringleri rakiplerine dar ederken, Türkiye’de de hakkında pek çok güzelleme yazılıyordu. Ali Türközü tarafından seslendirilen 1974 tarihli “Vur Muhammed Ali” türküsünün sözleri şöyleydi: “Bir ismin Muhammed, bir ismin Ali / Karşına çıkanın ne olur hali / Sana gardaş olsun Hünkâr-ı Veli / Mevlana’nın aşkına vur Muhammed Ali”.
FUTBOL BALESİ Almanya’daki 1974 dünya kupası finallerinde şans eseri yapılan bir icat tüm dünyada neşe kayanı olmuştu: Futbol balesi. Mucidi Köln’lü televizyon muhabiri Manfred Sellge’ydi. Genç televizyoncu bir pozisyonu iyi görmek için görüntüyü ileri geri sararken futbolcuların hallerindeki gülünçlüğü fark etmişti. İleri geri hareket eden futbolcuların komik suretlerine müzik de ekleyince, futbol balesini yaratmış oldu. Kupayı naklen yayınlayan TRT sayesinde futbol balesi Türkiye’de de etkisini yıllarca sürdürecek bir fenomene dönüşecekti.
KIBRIS HAREKÂTI ŞARKILARI
Kıbrıs’a yapılan askeri müdahaleyi izleyen günlerde, 1974’ün Ağustos- Ekim aylarında Unkapanı adeta Türkiye’nin kahramanlık şarkıları üretim merkezi gibi çalıştı. Yasemin Kumral’dan Neşet Ertaş’a, Şemsi Yastıman’dan Rıza Pekkutsal’a pek çok sanatçı Kıbrıs şarkıları seslendirdi. Ecevit şarkılarının moda olduğu bu dönemde Şanar Yurdatapan imzalı iki de barış şarkısı sıkışmıştı araya. Bunlardan Yeşim’im seslendirdiği “Aslan Mehmedim”, “Düşmana Kin Bağlama” gibi sükunet tavsiye eden sözleriyle özellikle dikkat çekiyordu.
VE ARABESK…
Kaynakları 1934-36 arasındaki radyodaki Türk müziği yasağında, Hint (Avare) ve Mısır filmlerinde, Kahire radyosundaki Ümmü Gülsüm konserlerinde, Sadettin Kaynak ve Dramalı Hasan eserlerinde aranan arabesk müzik, 60’lı yıllarda Suat Sayın şarkılarıyla plakçılarda işitilmeye başlamıştı. Arabesk esas patlamasını Orhan Gencebay’ın “Bir Teselli Ver” şarkısıyla yapacak, 70’li yıllarda garibanın sesi haline gelerek müthiş bir popülarite yakalayacaktı.
İstanbul Film Festivali bu yıl 5-16 Nisan tarihleri arasında yapılacak. 12 gün boyunca 19 bölümde 45 ülkeden 187 yönetmenin 186 filminin gösterileceği festival için biletler 23 Mart Cumartesi günü satışa çıktı. Festivalde yer alacak 18 film, özellikle yakın tarihte yaşanmış hadiselerden yola çıkıyor.
Kırmızı
Yönetmen: Benjamin Naishtat Oyuncular:Dario Grandinetti, Alfredo Castro
Film, 1970’li yılların Arjantin’inde geçiyor. Toplumsal ortamın çalkantılı ve karanlık olduğu yıllarda bir kasabada avukatlık yapan Claudio’ya tuhaf bir yabancının hakaret etmesiyle başlayan film, giderek bir suç hikayesine dönüşüyor.
Vietminh savaşçılarının Çinhindi’ne düzenlediği ve binlerce sivilin öldürüldüğü saldırılar sonrasında bir Fransız askerinin yaşadıklarını konu edinen savaş filmi. Ancak ne savaş ne de plan, ailesinin intikamını almak için orduya katılan Robert’in beklediği gibi gitmiyor…
ABD’nin Aralık 1989’da Panama’yı işgali sırasında hayatını kaybeden İspanyol foto muhabiri Juantxu Rodriguez’in hayaletinin geri dönmesini işleyen filmde, arşiv görüntüleri ve işgal sırasındaki olayların yeniden yaratıldığı kurmaca sahneler esası oluşturuyor.
Hayatta Bir Gün Daha
Yönetmen: Raúl De La Fuente, Damian Nenow Ses: Miroslaw Haniszewski, Vergil J. Smith
Angola’da patlayan kanlı içsavaşı izlemek üzere 1970’lerde bu ülkeye giden Polonyalı idealist gazeteci Ryszard Kapuscinski’nin yaşadıklarını beyazperdeye aktaran animasyon film, savaşın korkunç gerçekliğini, çaresizliği ve acımasızlığı birinci elden deneyimleyen Kapuscinski’nin tanıklıklarına dayanıyor.
Polonya-İspanya-Almanya- Macaristan ortak yapımı Hayattan Bir Gün Daha.
Şehitler
Yönetmen: Köken Ergun
Çanakkale’de iki yıl boyunca şehitlik turlarına katılan Köken Ergun, tur rehberlerinin anlatımlarını, seyircilerin tepkilerini, devlet kurumları tarafından düzenlenen tiyatro temsillerini kaydetti ve katılımcılarla yaptığı röportajları film haline getirdi.
Çanakkale gezi turlarını konu alan Şehitler filmi.
Pantolon
Yönetmen: Tahsin Özmen Oyuncular:Suat Usta, A. Kadir Aslan
Film, Kıyafet İnkılabı’ndan sonra Anadolu’da yoksulluk içindeki bir köyde geçiyor. Şehre gitmek için uygun kıyafeti olmayan Dilo, köy öğretmeninin elbiselerini çalıyor…
Film, Yunanistan’da mübadele sonrası Atina’ya göç eden İstanbullu Rumlar tarafından 1924’te kurulan AEK’nın basketbol takımını, 4 Nisan 1968’de yüzbin kişinin izlediği bir maçta Slavia Praha’yı yenerek Avrupa şampiyonu olmasını anlatıyor.
Peterloo
Yönetmen: Mike Leigh Oyuncular: Rory Kinnear, Maxine Peake, Pearce Quigley
Mike Leigh’in Venedik’te Altın Aslan ödülü için yarışan yeni filmi tarihin karanlık sayfalarından birini aralıyor ve 1819’da Manchester’da gerçekleşen Peterloo Katliamı’na doğru giden süreci işliyor.
1819’da Manchester’da yaşanan Peterloo Katliamı’nı işleyen Peterloo.
Faili Meçhul
Yönetmen: Mads Brügger Kurgu: Nicolas Nørgaard Staffolani
Belgesel 1961’de, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Dag Hammarskjold’un uçağının düşmesi sonucu ölümünün ardındaki sır perdesini aralamaya çalışıyor.
Diğerlerinin Sessizliği
Yönetmen: Almudena Carracedo, Robert Bahar Kurgu: Kim Roberts, Ricardo Acosta
Yürütücü yapımcıları arasında Pedro Almodóvar’ın da yer aldığı belgesel, “Arjantin Davası”nı konu alıyor. Franco döneminde işkence gören, bebekleri devlet eliyle çalınan ya da yakınları öldürülüp toplu mezarlara gömülen mağdurlar, kendi ülkelerinde açamadıkları davayı Arjantin’de açarak haklarını arıyorlar.
Gorbaçov’la Görüşme
Yönetmen: Werner Herzog, André Singer
Sovyetler Birliği’nin 87 yaşındaki eski başkanı Mihail Gorbaçov ile yapılan üç görüşme üzerine kurulu belgesel, nükleer silahsızlanmadan Almanya’nın birleşmesine, 20. yüzyılın en önemli bazı olaylarına ışık tutuyor.
El Pepe, Yüce Bir Yaşam
Yönetmen: Emir Kusturica
Film, görevde olduğu yıllarda başkanlık sarayı yerine kendi evinde yaşaması, eski şahsi arabasını kullanmaya devam etmesi, toplantılara terlikle katılması gibi mütevazı duruşuyla tanınan, 2010-15 yılları arasında Uruguay’ın devlet başkanlığını yürütmüş olan “El Pepe” lakaplı José Mujica ile yapılan sohbetlere dayanıyor.
Santiago, İtalya
Yönetmen: Nanni Moretti Kurgu: Clelio Benevento
1973’te Salvador Allende’ye karşı gerçekleştirilen askerî darbede Santiago’daki İtalyan büyükelçiliğinin nasıl Şilili muhalifler için bir sığınak hâline geldiği anlatılılyor. Filmde büyükelçilik çalışanları, göçmen muhalifler ve darbecilerle yapılan röportajlar, yeniden canlandırma sahneleri ve arşiv görüntüleri kullanılmış.
Dağ
Yönetmen: Rick Alverson Oyuncular: Tye Sheridan, Jeff Goldblum, Denis Lavant
50’li yılların Amerika’sında geçen Dağ, lobotomi deneyleri yapan aile dostları Dr. Fiennes’in yanında fotoğrafçı olarak çalışmaya başlayan genç Andy’nin hikayesini anlatıyor.
Rüzgar
Yönetmen: Emma Tammi Oyuncular: Caitlin Gerard, Julia Goldani Telles
1890’larda kocasıyla birlikte Vahşi Batı’ya göç eden ve ıssız, çorak bir araziye yerleşen Lizzy, zaman geçtikçe o bölgeye has, kötücül bir varlığın onu taciz ettiğine inanıyor. Film gece duyulan ulumalar, gölgeler, duman, ateş ve rüzgârın hiç eksik olmadığı, doğanın her öğesiyle tehdit saçtığı, ıssız ve tekinsiz bir dünyayı tasvir ediyor.
Komedi tarzı bu filmde 1960’ların meşhur pembe dizisi Tel Aviv Alev Alev ana temayı oluşturuyor. Dizide stajyer senarist olarak çalışan ve her gün İsrail kontrol noktalarından geçerek Kudüs’ten dizinin çekimlerinin yapıldığı Ramallah’taki stüdyolara gitmek zorunda olan Selam, dizinin senaryosunu yeni baştan yaratır.
Leyla Gencer: La Diva Turca
Yönetmen: Selçuk Metin Ses: Halit Ergenç
Büyük yıldızla tanışan ve birlikte çalışan sanatçılarla yapılan söyleşiler aracılığıyla onu daha yakından tanıma fırsatı. La Diva Turca belgeselinin yapımcılığını, Leyla Gencer Arşivi’ni de bünyesinde bulunduran İKSV üstleniyor.
Üçüncü Eş
Yönetmen: Ash Mayfair Oyuncular: Le Vu Long, Tran Nu Yen Khe
19. yüzyılda Vietnam taşrasında, varlıklı bir ağanın üçüncü eşi olarak yeni hayatına başlayan Mary… Tören kayığından inen 14 yaşındaki May’in çocukluktan anneliğe geçişi…
Meclis’in açılış günü olan 23 Nisan, 1921’de kabul edilen yasa ile Hâkimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik) Bayramı ilan edilmişti. O yıl Büyük Millet Meclisi’nin açılışının yıldönümü, pek çok cephede savaş sürmesine rağmen yurdun dört bir köşesinde coşkuyla kutlandı. Bayram haberinin ulaştığı her yerde 23 Nisan 1337 (1921) tarihinde , çarşı esnafının, mekteplilerin ve halkın katıldığı şenlikler yapıldı. Fotoğraf Bartın’dan. Hükümet konağının önünde toplanan esnaf grupları, üzerinde örs, çekiç, kerpeten, pergel resimleri ve “Demirci Kalaycı Esnafı, 1337” yazılı, çift ayyıldızlı flamalarını taşıyorlar. Ağacın arkasında kalan flamadaysa muhtemelen “Bartın Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” yazısı okunuyor. Sağ başta, hükümet konağının girişindeki sarıklı kişi, Bartın müftüsü Tosçuoğlu Hacı Rıfat Efendi olmalı.
100 yıl önce şu soru ortadadır: Türk milleti diye bir millet var mıdır, yok mudur? Osmanlı yöneticilerine, padişaha, hatta bir çok aydına göre Anadolu’da Batılı anlamda “nation” denebilecek bir Türk milleti yoktur. Batılılara göre Türkler bir “hayvanat-ı vahşiye sürüsü”dür. Rauf Orbay’ın aktardığına göre, Sultan Vahideddin “milletin koyun sürüsü, Sultan’ın da çoban olduğu”nu düşünmektedir.
Mustafa Kemal İstanbul’da 1. Dünya Savaşı galibi ülkelerin temsilcileri ile yaptığı görüşmeler sonucu “Düşmanların bizi (Türkleri) imhaya karar verdiğini” görür. Bunun üzerine net bir şekilde “Ya İstiklal Ya Ölüm” cümlesiyle sembolleşen Millî Mücadele’ye girişir. O, Türk milletinin tarihiyle, medeniyetiyle kadim milletlerden biri olduğuna ve işgalcilere karşı bir millî mukavemete girişeceğine inanır. İngilizler ise Hindistan ve sömürgelerinden edindikleri deneyimle Müslüman bir halkın, Batılı güçlere karşı millî bir mücadeleye girebileceğine inanmaz ve Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişini fazla önemsemezler.
100 yıl önce Mustafa Kemal’in gizli ve görünmez silahı, aslında kimsenin varlığına inanmadığı Türk milletiydi. Millî Mücadele’nin asıl sırrı da budur.
Şehir ilk kez işgal ediliyor İstanbul 1453’teki fetihten sonra ilk kez işgale uğruyordu. İngiliz birliklerinin 1919’da şehri devralışları, İstiklal Caddesi.
Refah Partisi, 27 Mart 1994 Yerel Seçimleri’nde aldığı oy oranıyla olmasa da kazandığı kent sayısıyla tam anlamıyla bir zafer elde etmişti. Yenilgi ise koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Halkçı Parti’nindi. Recep Tayyip Erdoğan 28 Mart sabahına kadar parti merkezinde sonuçları ekibiyle birlikte takip etmiş, sıcağı sıcağına yapılan röportajda “SHP, ANAP, vesaire… İstanbul’a bir oradan bakış var, Moda’dan bakış var, Bebek’ten bakış var, Ataköy’den bakış var; bir de İstanbul’a Bağcılar’dan, Dudullu’dan bakış var. Gecekondu bölgelerinden bakış var. Şimdi bu ‘yeni İstanbul’un oyları geliyor” demişti. Erdoğan, anketlere, tahminlere ve basındaki havaya rağmen İstanbul’da 25.7 oranında oy almış, en yakın rakibi İlhan Kesici’nin 2.4 puan önünde, ilk sırada yer alarak başkan seçilmişti (Melih Gökçek Ankara’da 21.4 ile kazandı). 30 Mart’ta Necmettin Erbakan’ın sağında Erdoğan, solunda Gökçek ile yaptığı basın toplantısı…
1980’lerde Türkiye’ye gelen Fransız koleksiyoner Pierre de Gigord, arşivine Osmanlı dönemine ait binlerce fotoğraf eklemişti. 19. yüzyıl ile erken 20. yüzyılda Osmanlı coğrafyasında çekilen ve sayıları altı bini aşan bu fotoğraflardan bir kısmı bugüne kadar araştırmalarda kullanılmış, kitapları süslemiş ya da sergilere konu olmuştu. Sembol yapılardan şehir panoramalarına, doğa manzaralarından tarihî hadiselere, arkeolojik sitlerden günlük hayat görüntülerine kadar son derece geniş bir tematik içeriğe sahip olan koleksiyonun tamamı, şimdi Getty Araştırma Enstitüsü tarafından dijital ortama aktarıldı ve araştırmacıların, meraklıların ücretsiz kullanımına açıldı. Pierre de Gigord’un Osmanlı dünyasına ayna tutan zengin koleksiyonundan yaptığımız seçki… (www.getty.edu/research/)
Kozmopolit zenginlik İstanbul’un en canlı arterlerinden Cadde-i Kebir’de (İstiklal Caddesi) yoğun yaya trafiği. Günün hemen her saatinde ana baba günü olan güzergâh kalabalıklığıyla günümüzü aratmıyor. önde siyah tüller içinde bir kadın, arkada müthiş bir kültürel çeşitlilik. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1900’lerin başları.)
Liman-ı Kebir’in “dolmuş”ları Karaköy Limanı, o zamanki adıyla Liman-ı Kebir yani Büyük Liman. Önde o günlerde yolcu ve yük taşımada kullanılan irili ufaklı kayıklar. Kimi bağlı, kimi seyir halinde. Arka plandaki yapı kalabalığının içinde Galata kulesi ile Osmanlı Bankası binası seçiliyor. Görüntüdeki kayıklar Lale Devri’nden beri “dolmuş” adıyla anılıyor. Günümüzdeki dolmuş sözü, doldukları zaman kalkan bu kayıklardan geliyor. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1919.)
Kazan kaynıyor, içler ısınıyorKaraköy Limanı yakınlarında, muhtemelen Perşembe Pazarı civarında bir seyyar çorbacı. Fonda görülen kahvehanenin önüne atılmış masa üzerindeki sönmüş mumlar, henüz semte ya da binaya elektriğin gelmediğini gösteriyor. Kaynayan çorbayla ısınan esnaf grubunun arasında, gayrimüslim bir çift görülüyor. Poşulular, sarıklılar, fesliler, modern giyimliler… Osmanlı Dönemi’nin son yıllarından, İstanbul’un kozmopolit dünyasından bir başka kesit. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1919.)
Şehir merkezinde sakin bir sokakNuruosmaniye Camii’nin yanından geçen dar sokaktan bir günlük hayat manzarası. Caminin sütun ve revakları ile sokağın arnavut kaldırımı zemininin bakıma muhtaç olduğu dikkat çekiyor. Revakların üzerindeki terasta Nuruosmaniye Medresesi öğrencisi genç bir molla; aşağıda, sokakta başında yeldirmesi, kucağında çocuğuyla yürüyen bir kadın, fonda Mısır Çarşısı’nın dükkanları göze çarpıyor. (Sébah&Joailiers, 1880.)
Eminönü Meydanı’nda sıradan bir gün Dersaadet’te ekonomik faaliyetlerin önemli merkezi Eminönü Meydanı’nda iğne atılsa yere düşmeyecek… Valide Camii’nin önüne inşa edilmiş süslü cepheli, saat kuleli bina, turistik Eminönü Palas. Otel ile tarihi caminin öngörünümünü kapatan diğer yapılar Lütfi Kırdar’ın belediye başkanlığı sırasında yıkılacak, meydan bu fotoğrafın çekilmesinden yıllar sonra orijinal görünümüne kavuşacak. (Sébah&Joailiers, 1884-1900.)
Ağır eşyalarınız itinayla taşınır! Osmanlı Dönemi’nde günümüzün nakliyecilerinin yaptığı işi sırık hamalları yapar, ağır ve nakli zor eşyaları onlar taşırdı. Kamyonların, vinçlerin, yükleyicilerin olmadığı bir çağda sırık hamallığı kendine has teknikleri olan, deneyim gerektiren çok özel bir meslekti. Fotoğrafta, sırık hamalları büyük bir fıçıyı kaldırıp taşımaya hazırlanırken görülüyor. (Sébah&Joailiers, 1880’lerin ortaları.)
Develer tellal iken Bugün İzmir sokaklarında -eğer turistik bir atraksiyon sözkonusu değilse- deve görmek neredeyse imkansız. Oysa fotoğrafın çekildiği yıllarda, bu önemli liman şehrinin her iki yönde mal sevkiyatı deve kervanlarıyla yapılıyordu. Fotoğrafta kordon boyunda poz veren bir meraklının arkasından geçmekte olan kervanın iki devesi görülüyor. Onların önünde bütün deve kervanlarında olduğu gibi bir kılavuz eşek yürüyor. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1890’lar.)
Beyoğlu sedyesi Fotoğrafta görülen taşıtın adı Beyoğlu sedyesi. O yıllarda Frenkçe paralayanlar bu araca şeza portör (chaise à porteur-hamallı koltuk) demeyi tercih ederlerdi. Civardaki zengin muhitlerde oturan aileler, özellikle madam ve matmazeller Beyoğlu’na çıkmak için bu ilginç tahtırevanlara ücret karşılığında binerler; yokuşlarda, bozuk sokaklarda yürümezler, iskarpinlerini, eteklerini kirletmezlerdi. Fotoğrafta Beyoğlu sedyesinde bir hanım ile onu taşıyan özel giysili hamallar görülüyor. (Abdullah Frères, 1865.)
Abdal Köprüsü’nden ücretsiz geçiş 19. yüzyılda Bursa’nın şehir merkezinde pek çok fotoğraf çekilmiştir. Ama Çanakkale, Afyon, Kütahya, Balıkesir, Sakarya ve Bilecik’i de içeren Hüdâvendigâr Vilayeti’nin merkezi Bursa’nın kırsal bölgelerinden manzaralara nadir rastlanır. Fotoğrafta önde Nilüfer Çayı’nın üzerine kurulu Abdal Köprüsü’nü kağnı arabası ile geçen bir aile, fonda Bursa’nın dış mahalleleri görülüyor. (Sébah&Joailiers, 1894.)
Antika olan antikacı Kapalıçarşı’daki antikacı dükkanlarından biri. Bunların başlıcaları Büyük Bedesten, Bedesten-i Atık ya da İç Bedesten adlarıyla da bilinen Cevahir Bedesteni’nde faaliyet gösterirdi. Fotoğrafta daha önceleri hâcegî denen ünlü antika satıcılarının yeni kuşakları artık ceketli, kravatlı, fesli kıyafetleriyle görülüyor. (Sébah&Joailiers, 1880.)
Kahveci ve müşterileri 19. yüzyıl sonlarında tipik bir Türk kahvesi… muhtemelen Eyüp Çarşısı’nda bulunan klasik kahvehanede nargile içenler, tavla oynayanlar, onları seyrederek vakit öldürenler ve arka plandaki kahveci görülüyor. Şişeler, kupalar, tepsiler tezgahın üstüne, büfenin içine göz alıcı bir dekor oluşturacak şekilde dizilmiş. Zamanın tabiriyle, kahveci mostra düzenlemiş. (Guillaume Berggren, 1875.)
Eski zaman piknikleri İstanbullu feraceli, yaşmaklı zarif iki hanım ve bir kız çocuğu kır arabasının yanına halı sermiş, boğaz sırtlarında ilkbahar havası alıyorlar. Bahar aylarında Kâğıthane’ye, Göksu’ya ve diğer mesire yerlerine kır gezisine gitmek İstanbullu hanımların vazgeçilmez tutkularıydı. Bu pikniklerde nevale sepetlerinde başta söğüş et, envai çeşit yiyecek bulunurdu. Gezinti sezonu Hıdırellez’le açılırdı. (Abdullah Frères, 1865.)
İyi ki doğdun ufaklık! Gayrimüslim bir Osmanlı ailesinin, olasıdır ki Ermeni bir ailenin evinde, şık bir çay sofrası kurulmuş, karenin ortasına yerleştirilmiş küçük kızın doğum günü kutlanıyor. Sol önde anne, sağ önde baba, arkada halalar, teyzeler, ablalar… Doğum günü kızı ise, pastaya yakın olmaktan pek memnun. Fotoğraf, aile içinde, mahrem alanda çekilmiş olması bakımından ilgi çekici. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1890.)
Tulumbacılar tatbikatta İstanbul tarihi boyunca yangınlardan çok çekmiş, birçok semti farklı tarihlerde meydana gelen büyük felaketlerde yanıp kül olmuştu. Fotoğrafta Cibali Tütün Fabrikası’nın kurum içi itfaiye teşkilatı bir yangın tatbikatı sırasında görülüyor. Uzun merdivenler yüksek binaya dayanmış, tulumbacılar, amirlerinin direktiflerine uyarak söndürme çalışması yapıyor. (Guillaume Berggren, 1885.)
Hastane bahçesinde ameliyat 93 Harbi’nde (Osmanlı-Rus savaşı) yaralanan Osmanlı askerlerinin tedavi edildiği Beylerbeyi Hastanesi’nde, ihtimaldir ki gün ışığından yararlanmak için açık havada yapılan bir ameliyat. Fotoğraf çekimi için tüm hastane personeli ve durumu iyi olan hastalar da kapı önüne çıkmış. Fessiz ve sakallı hekimler ile başlarında diğerlerinden farklı geniş kep taşıyan hemşirelerin müttefik Almanya’dan gelmiş olmaları kuvvetle muhtemel. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1877-78.)
Al sunağı, ver çeşmeyi! II. Abdülhamid’in Bergama Sunağı’nın Berlin’e götürülmesine izin vermesine karşılık olarak Alman İmparatoru Wilhelm de bir teşekkür jesti yapmış, Sultanahmet’e tüm malzemesi Almanya’dan getirilen bir çeşme inşa ettirmişti. Alman çeşmesi adıyla bilinen eserin açılış töreni sırasında çekilen tarihi belge niteliğindeki fotoğrafta, Alman diplomatik misyonu ile saray erkanı bir arada poz veriyor. (Ali Sami, 27 ocak 1901.)
Deniz yoluyla cuma selamlığı Ortaköy Büyük Mecidiye Camii’nde bir cuma selamlığı. Sultanın maiyeti ve geleneksel ritüel için toplanan kalabalık tören sonunu bekliyor. Ortada görülen köşklü saltanat kayığı, dönemin padişahı II. Abdülhamid’in selamlığa deniz yoluyla geldiğini ve camiden deniz yoluyla ayrılacağını gösteriyor. (Pascal Sébah, 1885.)
‘Boynuzlu’lar İstanbul caddelerinde Gelişen teknolojiyle birlikte atlı tramvay döneminin sonlarına gelinmiş, İstanbul’da şehiriçi ulaşımda elektrikli tramvaylar kullanılmaya başlamıştı. Ulaşım tarihi açısından özel bir kıymete sahip bu fotoğraf, yeni açılan Karaköy-Beşiktaş hattındaki ilk elektrikli tramvay seferinin yapıldığı gün çekilmiş. Zamane aracı, Tophane Çeşmesi’nin önünde. (bilinmeyen fotoğrafçı, 20 şubat 1914.)
Katledilmeden üç yıl önce Harbiye Nazırı (Savaş Bakanı) Mahmut Şevket Paşa, yaverleri eşliğinde bugün İstanbul Üniversitesi olarak kullanılan Savaş Bakanlığı binasından çıkıyor. 23 Ocak 1913’teki Bâbıâlî Baskını’nın ardından sadrazamlığa getirilecek olan Mahmud Şevket Paşa, bu tarihten birkaç ay sonra silahlı bir saldırıya kurban gidecek, büyük bir törenle Âbide-i Hürriyet’e defnedilecekti. (1910.)
Cephe gerisinde savaşanlar Kurtuluş Savaşı sırasında Erzurum’dan Eskişehir’e, Ankara’dan Konya’ya Anadolu’nun birçok ilinde silah tamirhaneleri, cephane ve mühimmat atölye ve fabrikaları kurulmuştu. Bu onarım ve üretim tesisleri var güçleriyle çalışarak cephedeki Mehmetçik’e silah ve cephane yetiştirmiş, zaferin kazanılmasında önemli rol oynamıştı. Tezgahlarının başında gururla poz veren, aralarında çocukların da bulunduğu silah imalathanesi çalışanları. (bilinmeyen fotoğrafçı, 1920-1922.)
Yeniçerilere ait yazılı belgeler ve objeler çok az ama, onların gündelik hayatta kullandıkları kelime ve tabirlerin bir kısmı halen sözlü kültürde yaşıyor. Bu özel tabirler, günümüz argosuna ilham vermiş ve belki bazılarına da kaynaklık etmiş. Açıklamalı bir seçki.
AKİDE ŞEKERİ
Yeniçerilerin bağlılıklarını ifade etmek üzere devlet adamlarına hediye ettikleri şeker. Akide; “bağlamak, düğümlemek, iman ve itikat” anlamlarına gelen Arapça bir kelime. Üç aylık maaşlarının (ulûfe/yem parası) dağıtımı esnasında Yeniçeriler, memnuniyet ve bağlılıklarını ifade etmek isterlerse, asesbaşı gibi bir rütbelilerinin eliyle Vezîriâzam, Yeniçeri ağası, Sekbanbaşı ve diğer başka rütbe sahiplerine, ağdadan yapılan akide şekeri ikram ederlerdi. Şekerin miktarı rütbeye göre beş yüz ila beş dirhem (1 dirhem=3,2075 gr) arasında değişirdi.
BALTA ASMAK
Yeniçerinin bir yapıyı veya kişiyi kendine bağladığını ilan etmesi. Balta, Yeniçeri argosunda “bir mal veya şahıs üzerinde sahiplik hakkını gösteren nişan” anlamına geliyordu. Ocağın son yüzyılında Yeniçeriler iyice çeteleşmeye başlamıştı. Denetledikleri semtlerde temeli atılan inşaatlara, konak ya da baraka demeden musallat olmaktaydılar. “Bıyığını balta kesmez” tabir olunan Yeniçeri zorbası, temeli yükselen yapının herhangi bir yerine bir çivi çaktırır, buraya sapında mensup olduğu ortanın simgesini taşıyan bir balta asar, mülk sahibine; “İnşaatın devam etmesini istiyorsan haracını öde!” mesajını verirdi. Balta yapıda asılıyken talep edilen miktar ödenmeksizin hiçbir işçi bu binalarda selamet üzere çalışmaya devam edemezdi. Pakalın’a göre bu tabir daha sonraları yaygınlaştı: Tren ve vapurlarda yer tutmak isteyen bazı saraylıların oturaklara alamet olarak bıraktırdıkları gazete, şemsiye ve tespih gibi şeyler de “balta” tabiriyle karşılandı. Bugün toplu taşıma araçlarında ve kütüphanelerde yer tutmak için bırakılmış çantalar, kitap ve defterler modern birer “balta” sayılsa yeridir.
CİVELEK
Yeniçeri ocağının delikanlıları. “Canlı, oynak, çekici” manasına gelen kelime, Yeniçeriler arasındaki gençleri işaretle, “yaver” anlamına gelirdi. Mutfak hizmetlerinde aşçıbaşının emrinde olan bu güzel yüzlü seçme delikanlılar nadiren dışarı çıkarlar, bazen de kadın girmesi yasak olan koğuşlarda bazı Yeniçerilerin tacizine uğrarlardı. Bu gibi durumlardan olabildiğince korunmak içinse amirleri tarafından yüzlerine bir saçak peçe giydirilirdi. Ocağa “yeni kapılanmış” yani henüz girmiş genç erkeklere “Hacı Bektaş köçeği” ve “nedim” de denilir. Köçek kelimesinin, “küçük” ya da “köçek” (dans ederken dönmek) sözcükleriyle ilgili olduğu düşünülüyor. Galatalı Hüseyin isimli bir Yeniçeri halk şairi (çöğürcü), 19. yüzyılda, bir civelek için şu şiiri yazmış: “Germabede [hamamda] görsen eğer meleği / Belli olur Hacı Bektaş köçeği / Nişanı var eteğinde paçada / Trabzon bezi donu gömleği”.
ÇALIK
Ocaktan kovulan Yeniçeri. Ocaktan atılan veya idam edilen Yeniçerinin ismi defterden silinir, buna da “esâmesi çalınmak” denirdi. Son devirlerde bunun yerine “kaydı terkin olunmak” tabiri kullanıldı. Kovulan Yeniçerilerin affedilip ocağa geri alınmasına “çalık tashihi” denirdi. Adı Yeniçeri kütüğünde kayıtlı olan nefer, artık “defterlü” ve “esâmelü” olmakla övünebilirdi.
DÜZME SOLAK
Solak sınıfından olmayanlardan yapılan padişah muhafızı. Yeniçeri Ortalarının 60’tan 63’e numaralandırılanları, padişahı korumakla ve tören alaylarında kendisine refakat etmekle yükümlü Solaklardı. Yirmi civarında Solak ise padişahın yakın korumasını üstlenir, bunlara “rikâb-ı hümâyun” ya da “Hassa Solakları” denirdi. Bunlar anası-babası belli, bulaşıcı hastalığı ve kayıp uzvu olmayan, güvenilir, 25 yaşından büyük neferlerdi. Mavi gözlü, köse ve kısa olanlar Solak olamazdı. Daima yay ve okları kurulu olarak yürür, padişaha sırtlarını dönmemek için hünkârın sağında bulunanlar sol ellerini, solunda bulunanlar sağ ellerini kullanırdı (sol ellerini kullanabiliyor olmalarının isimlerine kaynaklık ettiği düşünülür).
ELLİ ALTI
Zabıtalık eden Yeniçeri. Galata Köprüsü yakınındaki Yemiş İskelesi’nde, vaktiyle Çardak denilen yerde, belediye işlerini denetleyen Yeniçeriler bulunurdu. Çardak İskelesi’ne yanaşan gemilerin mallarının indirilmesi ve denetlenmesi işiyle memur olduklarından kendilerine “çardak kolluğu” da denilmiştir. Kol ve baldırları, kadırga dövmeleriyle süslüydü ve bu mensup oldukları 56. Orta’nın alametiydi. Son zamanlarda bunlar da erzak ticaretiyle uğraşan esnafa sıkıntı çıkarır oldular. Gemilerden indirilen sebze, meyve, yağ ve ballara el koyuyor, kendileri yüksek fiyattan satıyorlardı. Sık sık esnaf çıraklarıyla kavga etmeleri ve kadınlara alenen tacizde bulunmaları ayyuka çıktı. Sonunda Ağakapısı’na şikâyet edildiler ve Câbî Said Vakayinâmesi’nde yazıldığına göre birkaç sorumlu 1812’de idam edildi.
FINDIK
Tüfek mermisi. Osmanlıların ilk kez 1343-44’teki Macar savaşlarında ve 1448’deki 2. Kosova Savaşı’nda tüfek kullandıkları düşünülmektedir. Ok ve yayın yanında Yeniçeriler tüfek talimi de yapıyor ve önemli bir kısmı bu silahı maharetle kullanıyordu. İlk mermiler fındığa benzediği için de bunlara fındık dediler. Lutfi Paşa (öl. 1563), 1526 Mohaç Savaşı’nda çok sayıda Yeniçerinin tüfekle donatıldığını belirtir. Ocaklılar kendilerinin kullandıkları mermilere “Yeniçeri fındığı”, bununla yapılan ateşe de “fındık serpmek” diyordu. Fındığı fırlatabilmek için gerekli barutu üreten Yeniçerilere ise “otçu” denirdi.
GEDİKLİ
Eski ve kıdemi Yeniçeri. Eski Türkçede “çentmek, delik açmak” manasına gelen “gedik” kelimesi, Osmanlılarda “imtiyaz” anlamına gelen bir tabirdi. Yeniçeri ağasının hizmetinde bulunanlara “ağa gediklileri” deniyordu. Bunlar diğerlerinden ayırtedilmek için altın, ipek ve gümüşle dokunan serâser kumaştan kuşak bağlarlar, alışıldık Yeniçeri börk ve başlıkları yerine “mücevveze” denen sarık takarlardı. Eski ve muteber Yeniçerileri ifade etmek için “kokonos, atik esâmeli, eski, emekdâr, ocak ihtiyarları” ifadeleri de kullanılırdı. Bunlar ulûfelerini genellikle 1 gün erken alıyordu.
HOŞAFIN YAĞI KESILMEK
Yeniçerilerin isyan etmek için sudan bahaneler üretmeleri. Ocağın bozulmaya başladığı 16. yüzyıl sonları ve 17. yüzyıldan beri, Yeniçeriler isyan etmek için çeşitli sebepler bulmakta güçlük çekmiyordu. Rivayete göre; vaktiyle mutfak meydancısı aynı kepçeyi kullanarak önce pilav gibi yağlı yemekleri çanaklara dağıtır, hoşafı en son koyarmış. Ortalara gönderilen hoşaf bakraçlarında hâliyle parmak kalınlığında yağ görmeye alışan Yeniçeriler, bir gün ağanın emriyle her yemeğin taksimi için ayrı kepçe kullanılmaya başlanınca velveleyi koparmışlar: “Hoşafun yağı kesildi, yağlu hoşaf isterüz!”. Yeniçeriler memnuniyetsizlik hâlinde derhâl Hacı Bektaş Velî’ye ait saydıkları kazan-ı şerifi alır, Atmeydanı’na çıkarırlar, böylece “kazan kaldırmak” adıyla meşhur isyanlarını başlatırlardı.
İSTANBUL AĞASI
İstanbul’daki Acemi Ocağı’nın başındaki zabit. Acemi Ocağı yayabaşısı ve bölükbaşısının tayini ve görevden alınması ile saray mutfağının odun ihtiyacının karşılanması işine bakardı. Bazı dönemlerde şehrin asayişinden de sorumlu olmuştur.
KILIÇ ATLAMAK
Yeniçerilerin yemin töreni. Savaşçının başat silahı olan kılıcı üzerine yemin etmesi tanıdık bir motiftir. Kaşgarlı Mahmud’a göre eski Türkler “Gök girsin kızıl çıksın!” diyerek birbirlerine kılıçlarını gösterdikleri bir yemin ayini icra ediyorlardı. Yeniçeriler de ocağa alındıkları zaman kılıç kuşanma töreni yapıyor, muhtemelen kılıç üzerine “yolumdan döner isem bu kılıçla doğranayım” yollu yemin ediyorlardı. Sünbülzâde Vehbî (öl. 1809) şöyle nazmediyor bu tabiri: “Vermeğe sözlerine istihkâm [sağlamlık] / Kılıç atlarlar öperler En’âm [Kur’an cüzü]”.
LEYLEK ÇADIRI
Seferde bağlı olduğu Ortadan firar eden Yeniçeri neferlerinin yakalanıp geri getirildikten sonra cellada verilip idam edildikleri çadır. Bu çadır, ordu karargahının ortasına kurulurdu.
MELEK GİRMEZ SOKAĞI
Yeniçerilerin Bahçekapı’daki fuhuş yuvası. Şehir surlarının dışında kalan, Yeniçerilerin sık uğradığı bu sokağın çehresine salaş ahşap yapılar hâkimdir; kahvehaneler, dükkânlar, kayıkhaneler… Üst katları ise yYeniçerilerin türlü uygunsuz işlerini gördükleri bekâr odalarıydı. Belki Yeniçeriler yaratmadı bu ismi ama, halk buraya Melek Girmez Sokağı adını verdi. Reşad Ekrem Koçu’nun ifadesiyle; buralara, aslında melek değil, şeytan bile girmeye cüret edemezdi. 1812’de şehirde veba kol gezmeye başlayınca, mikrobun kaynağının bu ve benzeri yerler olduğu düşünüldü ve Sultan II. Mahmud, Galata, Tophane ve Üsküdar’daki tüm bekâr odalarını yıktırdı. Bu sokağın günahkâr hatırasını silmek için de padişah buraya “Hidayet Camii” adında bir mabet açtı.
NÖBETÇİ YENİÇERİ
Özellikle sınırlara yakın kalelerde barış dönemlerinde görev yapan Yeniçerilere denirdi. Nöbet süresi üç yılla sınırlıydı ve bu süreyi dolduran komutanlar ve neferler İstanbul’daki kışlalarına dönerlerdi.
OTURAK
Emekli Yeniçeriler. Ocağın disiplinli dönemlerinde (16. yüzyıl ortaları ve öncesinde) Yeniçerilerin pir (yaşlı) ve amelmande (işten geri kalmış) olmadıkça emekliye ayrılmaları söz konusu değildi. Ancak sonraları bu da bozuldu. Koçi Bey’in 4. Murad’a (1623-1640) sunduğu layihada, Oturakların sayısının on bini aştığı ve bunların da henüz taze ve kuvvetli kişiler oldukları yazılıdır. Bunlar gündelik 30 ila 120 akçe ödenek alırdı. “Ortak”, bir diğer isimleriydi.
PENÇIK
Savaşta elde edilen esirlerden beşte birinin Osmanlı ordusuna asker olarak yetiştirilmek üzere seçilerek Acemi Ocağı’na gönderilenlere “pençik oğlanı” bu kanuna ise “pençik kanunu” denirdi. Acemi Ocağı’na gönderilmeye uygun olmayan esirlerden ise “pençik resmi” ismiyle vergi alınırdı.
REMİZ
Yeniçeri cemaat ve bölüklerinin her birinin sembolü. 101 cemaat ve 61 bölüğün her birinin değişik birer remizi vardı ve bunlar tabur sancaklarına, çadırlarına, cemaat ve bölüklerle ilgili binaların görülen yerlerine ve ölen Yeniçerilerin mezartaşlarına işlenirdi.
SEMER DEVİRMEK
Bir Yeniçerinin başka bir Ortaya geçmesi. Bir Ortadan başka bir Ortaya geçmek Ocak geleneğinde hoş görülmeyen bir şeydi ve tası tarağı toplayıp gidenlere alay yollu “semer devirdi” denirdi. Özellikle de paylaşılamayan genç yoldaşlar tarafından Ocağın son dönemlerinde sıkça tutulan bir yol hâline gelmişti. Terkedilen orta mensupları, giden yoldaştan intikam almak ister, tercih edilen diğer Orta ise yeni yoldaşlarını korumak için bıçaklarını bilerdi. 1819’da Galata’nın muhafazasından sorumlu 25. Orta’dan yine aynı işle görevli 71. Orta’ya “semer deviren” bir genç 25’liler tarafından öldürülünce ortalık karışmıştı. Üç gün süren sokak çarpışmalarında pek çok nefer öldü, sayısız dükkân yağmalandı.
TÜRK’E VERMEK
Devşirme çocukların yetişmek üzere Türk aileye verilmesi. Osmanlılar, Kapıkulu yapmak üzere devşirdikleri çocukları Hıristiyan ailelerden almaya özen gösterirdi. Kavânîn-i Yeniçeriyân’a göre; Türk evladını ocağa almamak faydalı bir tutumdu, zira “Türklerin çoğu merhametsiz, din ve diyaneti zayıf kimseler”di. Olur da bir Türk Yeniçeriliğe kabul edilirse, memleketlerindeki akrabaları “hünkâr kulı oldım” diye çevresindekiler üzerinde iktidar kurmaya kalkar, reayayı incitir, vergi de ödemezdi. Kâfir evladını cem etmenin faydası ise İslâm’a yeni giren fertlerin din gayreti ile savaşacağının umulması ve eskiden bağlı olduğu toplulukla aralarına düşmanlığın sokulmasıdır. Ayrıca bunlar devlette ne kadar yükselirlerse yükselsinler, akrabaları kâfir oldukları için vergilerini vermemezlik edemezdi.
Yine de, ocakta vücudu istenmeyen Türk’ün kültürüne ve inancına (ruhuna) talip olunmuş, devşirilen yabancı kökenli çocukların Acemi Ocağı’na girmeden önce, beş ila sekiz yıl Türk aileler yanında hizmet etmesi, Türkçeyi öğrenip örf, âdet ve Müslümanlığı tanıması beklenmiştir.
USTA
“Yeniçeri Ustası” da denir. Yeniçerilerin küçük rütbeli subaylarındandı. Ustalık unvanı 2. Mahmud’un yaptığı reformlar sırasında aşçıbaşılığa çevrildi.
ÜSKÜF
Yeniçeri Ocağı’nın yüksek rütbeli zabitlerinin giydiği ve börkten farklı olarak çevresi dört parmak eninde sırma şeritle çevrili başlık.
VELEDEŞ-VELED-I KUL
Yeniçerilerden Kapıkulu sipahi bölüklerine geçenlerden evlenip çocuk sahibi olanların yetişkin oğulları. Veledeşler babaları hayattayken ileride Ocağa kaydolmak için aday yazılırlar ve babalarının ulufesinden pay alırlardı. Baba emekli olunca veya ölünce onun yerine Ocağa kaydolurlardı.
YAHNİ KAPAN
Bey ve paşa konaklarında hizmet veren yeniçeri. Ocakta bulunmayıp, bey, paşa, ağa konaklarında muhafızlık görevi yapan Yeniçerilere, muhtemelen kışladaki yoldaşlarınca, burada yiyip içtikleri için “yahni kapan” denilmişti. Diğer bir isimleri “kapılı” idi ve üç aylıklarına “kapılı ulûfesi” deniliyordu.
ZAĞARCI
Ocağın 64. cemaat ortalarına mensup askerler. Bunların Orta komutanlarına ise “zağarcıbaşı” denirdi.
MİNYATÜR TARİH – EMRE TAŞ
Tarihe nakş’edilen askerler
İmparatorluğun bu en seçkin ve saygın savaşçı grubunun saray yazmalarında gözardı edilmesi elbette beklenemezdi. Tarihçiler Yenierilerin destanlarını anlatırken, minyatür ustaları da başkalarından kolayca ayırtedilen eşsiz görünümlerini, hayranlık verici maharetlerini ve değişik ruh hâllerini betimleyerek Ocağın görsel tarihine not düştüler.
Benzersiz Yeniçeri tarzının ortaya çıkışını Osmanlıların mevcut ilk tarihçesi Âşıkpaşazâde Tarihi (1485) şöyle hikâye eder: “Ak börk geydürdiler, adını ezel çeri iken yiniçeri kodılar”. Ön tarafında bir tüylük ya da kaşıklık bulunan, giyilince yarısı arkaya sarkan sırma işlemeli beyaz üsküfler, Yeniçeriyi minyatürlerde bir bakışta tanımamızı sağlıyor. Bu başlıklara elbette dönemine göre bir kaftan, çakşır, kuşak, çizme ve türlü teçhizatla birlikte, el üstünde tutulmanın getirdiği mağrur bir eda eşlik ediyor.
Her ne kadar arşivleri yakılmış, marşları ve sözlü kültürleri ciddi anlamda tarihten silinmiş olsa da, Osmanlı elyazmalarındaki Yeniçeri tasvirleri, zihnimizde hiç de silik olmayan bir Yeniçeri görüntüsü oluşturmaya ilk elden olanak tanıyor. Belki çok boyutluluktan yoksundur bu betimler ama, yine de seslerini duyamadığımız, üsluplarına vâkıf olamadığımız bu sert adamlara ilişkin belgesel nitelikte bir şahitlik imkânı, nakkaşlar tarafından sunulmuş bizlere.
Yırtıcı kuşlar gibi…
Levnî’nin bu klasik Yeniçeri minyatürü, çanak yağması seremonisini betimliyor. 1720-Okmeydanı şenliklerindeki olay, Surnâme’de Vehbî tarafından şöyle anlatılmakta: “Meydana bin tabla pilav ve zerde konuldu, Bektaşilerce yağmalansın diye. Turna katarı gibi dizildiler, doğan kekliğe dalar gibi öyle bir daldılar ki bulaşık hizmeti görenlere iş kalmadı” (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi).
Tut börkü yoldaş, düşmesin!
Pilav tablalarına seğirten Yeniçerilerin bazıları börklerini tutuyor. Öyle ya “başı kabak” kalmak pek makul değil.
Usûlden mi gönülden mi?
Nakkaş Osman’a atfedilen bu minyatür, Feridun Bey’in Nüzhetü’l-ahbâr (1569) adlı eserinde yer alıyor. Sahneye göre Sigetvar sonrası Kanunî ölmüş (1566), 2. Selim başında yas tutmaktadır. Yeniçeri ve Solaklar ise biraz uzakta, oldukça mahzun, dua okuyorlar; sakallı çizilmeleri de farklı bir bilgi. Çok geçmeden yeni padişahtan cülus bahşişi talep edecek ve miktarı beğenmeyip gürültü çıkartacaklar (TSMK).
‘Sevimli’ Yeniçeriler
Levnî’nin Surnâme’deki birkaç minyatüründe, padişah tarafından sünnet ettirilen yüzlerce reaya çocuğunu Yeniçerilerin elinden tutarken buluruz. Şenlikten 10 yıl sonraki Patrona İsyanı’na (1730) karışanların, bütün saflığıyla tebessüm eden bu halim selim kullar olacağına kim inanabilir?
Biz de geçtik bu yollardan!
Ârifî Süleymannâmesi’nde yer alan, nakkaşı belirsiz bu minyatürde, bir Balkan kasabasında pencik oğlanlarının toplanması tasvir edilmekte. Uzun başlıklı devşirme emini, acemilere verilecek yol harçlığını hesaplarken yanındaki katip de çocukların kimlik bilgilerini ana deftere geçiriyor. En üstte feryat eden bir anne ve biraz sağ tarafında, bir zamanlar aynı sahneyi yaşamış bir Yeniçerinin sakinleştirdiği başka bir kadın var (TSMK).
Şahnâme’de Yeniçeriler
Osmanlı sarayına Şiraz’dan gelen birkaç Şahnâme yazmasındaki “Dârâ’nın ölümü” sahnesinde şaşırtıcı biçimde Yeniçeri figürleri yer alır. Sanat tarihçisi Lâle Uluç’a göre bunun nedeni tasvirdeki İskender’in Rûm ülkesini simgeliyor oluşudur. Bu minyatür 16. yüzyıl Doğu-İslâm dünyasında “Rûm askeri” imgesiyle Yeniçeri görünümünün özdeşleştiğine ilginç bir kanıt teşkil eder (1522 tarihli Şahnâme yazması, TSMK).
Tiyarocu, yazar Gülriz Sururi 2018’in son günü hayata veda etti. Türk tiyatrosunun bu usta, yenilikçi, devrimci sanatçısını yine bir usta, Genco Erkal anlattı.
Annesi, Türkiye’nin ilk primadonnası Suzan Lütfullah Hanım’dı. Süreyya Operası’nda çıkıyor, operetlerde başrollerde oynuyor. Babası da Lütfullaf Bey, tenor, o da başrolde. Ondan sonra amcalar var. Celal Sururi, Ali Sururi, Yusuf Sururi. Celal ve Ali oyuncu; hepsi çok güzel sesleri olan, dans eden, şarkı söyleyen oyuncular. Yusuf Bey aynı zamanda yazar; sonraki yıllarda bütün aile olarak İstanbul Tiyatrosu adında bir tiyatro kuruyorlar; Toto Karaca, Muzaffer Hepgüler’le birlikte… Orada Yusuf Sururi, Paris’teki Fransız vodvillerini Türkçeye adapte ediyor, bunları sahneye koyuyorlar.
İşte Gülriz Sururi böyle bir ailede, böyle bir çevrede büyüdü. Zaten “Annem Ayşem operetini oynarken ben karnındaymışım” derdi. Henüz iki yaşındayken annesini kaybediyor. Babası Lütfullah Bey çok eve uğramayan bir adam, geziyor. Aynı zamanda Nâzım Hikmet’in, Semiha Berksoy’un arkadaşı. Gülriz Sururi tiyaroya Şehir Tiyatrosu’nda çocuk oyunlarıyla başladı. Daha sonra Muammer Karaca Tiyatrosuna geçti. Muammer Karaca bir anlamda bu ailenin rakibi ama Gülriz Sururi orada muazzam bir başrol oyuncusu oluyor.
Büyük ustalar sahnede bir arada Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu’nda “Canlı Maymun Lokantası” oyunu (1963-1964). Engin Cezzar, Çetin İpekkaya, Gülriz Sururi, Genco Erkal ve Erol Günaydın.
Daha çok vodvillerde oynayan çok güzel ve çok yetenekli bir kadın ama bu kendisine yetmiyor. İçinde başka şeyler var. Evet, bütün aile sanatla, sahneyle ilgileniyor ama bunlar daha ziyade hafif, komedi, güldürü türünde. Oysa Gülriz Sururi’nin gözü daha yükseklerde. Bütün tiyatro olaylarını takip ediyor. Tiyatro festivallerini izliyor ve çok daha yüksek bir yerde ideali var, oraya ulaşmaya çalışıyor. Engin Cezzar’la tanıştığı vakit de “Hah” diyor, “işte ben bu adamla çok daha yüksek hedeflere yönelebilirim”.
Gülriz Sururi’nin Dormen Tiyatrosu’na geçişi de, bir anlamda “sınıf atlamak” gibi bir hadise. Zira hafif vodvillerden Dormen Tiyatrosu gibi Amerika görmüş bir grubun içine giriyor. Orada “Sokak Kızı İrma”yı oynuyor. İlk en büyük başarısı. Ama o da yetmiyor. Daha ciddi bir iş yapmam gerek diyor. Engin Cezzar ile beraber kendi tiyatrolarını kuruyorlar ve orada gerçekten kendi dönemleri için çok önemli işler yapıyorlar. Mesela Shakespeare’in Othello’sunun oynanması. Bir özel tiyatronun Shakespeare oynaması çok ender rastlanan bir şey aslında. Sonra Güngör Dilmen’in “Midas’ın Kulakları”, “Canlı Maymun Lokantası”… Arkasından tabii Türk tiyatro tarihinde bir devrim olan “Keşanlı Ali Destanı”. Bu oyunda yine kendisiyle beraberdik ve bu prodüksiyonu çıkarmak için evlerini ipotek etmişlerdi! Tabii “Keşanlı Ali Destanı” müthiş bir başarı oldu, tarih yazdı. Bu oyun hem Haldun Taner’i öne çıkardı hem de Türk tiyatrosunda Batılı anlamda ilk Brechtien uygulama oldu. Hem geleneksel Türk tiyatrosunda kökleri olan hem de Brechtien bir tiyatronun sentezi olarak ilk özgün denemedir ve bir çok yazara yol açmıştır.
‘Keşanlı Ali’den bugüne… Gülriz Sururi’nin en meşhur performanslarından biri, Genco Erkal’ın yönettiği “Keşanlı Ali Destanı”nda (üstte) idi. Gülriz Sururi, son yıllarına kadar güzelliğini korumayı bildi.
Arkasından ilk büyük Nâzım oyunu “Ferhat ile Şirin” geldi. Nâzım Hikmet o zamana kadar yasaklı idi. Büyük bir cesaretle “Ferhat ile Şirin”i sahneye koydular. Gülriz Sururi bundan sonra yine Yaşar Kemal gibi ustayı ikna etti. Onun meşhur Teneke romanının oyun haline getirilmesinde Gülriz Sururi’nin payı çok büyüktür. Orijinal oyun beş tiyatro eseri yapılabilecek bir uzunluktadır ama Gülriz Sururi onu biçimlendirerek sahneye uyarlar, Yaşar Kemal’i tiyatroya kazandırır.
Arkasından Hair müzikali gelir. Başları belaya girer zira o dönem Çiçek Çocukları, Hippiler, Vietnam Savaşı karşıtlığı dönemi. Oyun yasaklanır. Arkasından “Düşenin Dostu” oyunu gelir. Sahneye koymak için James Baldwin gelir; ABD’de öğrenciliğinden beri Engin’in arkadaşıdır. Oyun ha-pishanede geçen bir eşcinsel hikayesi. Bu yüzden de takibata uğrarlar, yargılanırlar.
Tüm bu süreçte tiyatronun dinamosu Gülriz’dir. Ayrıca hem finansal konulardan, hem idareden ve kadronun yönetilmesinden o sorumludur. Müthiş güçlü bir kadındır. Son dönemdeki “Kaldırım Serçesi” çok büyük bir başarısıdır. Bunun ötesinde bir süre sonra bıraktı zaten tiyatroyu. Karı-koca Bodrum’a çekildiler.
Gülriz Sururi’nin tiyaro dışındaki yaşamı da bir sanattı. Çok özgün bir giyimi, kuşamı, görüntüsü vardı. Dostlukları, evi, eşyaları, onlarla ilişkileri de öyleydi. Kendini bir sanat eserine dönüştürmüş bir insan olarak görüyorum ben onu. O dönem için “Evet, ben tiyatroya ihanet ettim gibi gözüktü ama, ben tiyatro kadar yaşamayı da seviyorum” demişti. Mesela ben Genco Erkal olarak hiçbir zaman tiyatronun önüne koyamadım yaşamımı. O ise bir dönem bunu yaptı ve gitti çok güzel yaşadı teknede.
Çok yürekli bir kadındı. Özellikle son dönemlerde politik tavırları hatta aktivist tutmuyla öne çıktı. Birlikte birkaç eylem katıldık. Beni sürekli dürtüklüyordu “hadi gel, yapalım, yürüyelim, ne var, bir çıkmayacağız da kim çıkacak” diyordu. Bütün oyuncuları biraraya getirip iktidara karşı büyük bir yürüyüş yaptık; Taksim’deki Atatürk büstüne çelenk bıraktık. Aynı zamanda Türkan Saylan’ın da öldüğü haftaydı, onun da protestosuydu. Sonra son seçimde, referandum öncesinde bana dedi ki “topla onları, beraber yürüyelim, şunu yapalım”.
‘Tütün Yolu’ Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu’ndan “Tütün Yolu” oyunu (1962).
Son olarak ayrılırken seçtiği yol da bence çok güzel. Gömülme biçimi, onun ilan edilme şekli. Malvarlığını, karı-koca birlikte, hem genç tiyatrocularu özendirecek bir ödül olarak koydular hem de yarısını Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı’na, yarısını da Aziz Nesin Vakfı’na bağışladılar. Evini de, beş katlı apartmanı da bir kültür merkezi yapmak üzere vakfa bıraktı.
Çok saygıdeğer bir kişilikti. Müthiş güzel yemek yapardı. Uzun süre televizyonda da yemek programı yaptı, kitabını yazdı. Ayrıca öyküleri ve kitap yazarlığı da var. “Kendini yaratmış” bir kadındı.
Hiç anlaşamayacağını, kavga edeceğini bildiği insanlar, eğer konularında değerli ve uzman insanlarsa onları arar ve onlarla çalışırdı.
Kendisini çok özleyeceğim.
VİVET KANETTİ’NİN KALEMİNDEN
En zarif beden dili
“…Ama Gülriz’le durum başkadır. Model, tüm çarpıcılığıyla işte önümüzdedir. Beyoğlu’nda, yıllardır, en zarif beden diliyle, en hafif adımlarla yürüyen kadın kimdir? Gülriz. Kimin gözleri bir genç kızınki kadar konuşkandır? Gülriz’inkiler. Kim, ellerini, ayaklarını onun kadar güzel kullanmasını bilir? Hiç kimse. Kimin yüzü spotlar altında dahi zerrece terlemez, parlamaz? Onunki. Kim, “En acı günümde bile hayata bağlıyım ve ne olursa olsun kendime darılamıyorum (…) Bu hayatla sonuna kadar flört etmeye kararlıyım. Hâlâ…” demiştir? Gülriz…
Türkiye’de, özellikle sanatçı ve entelektüel kadın için nasıl enderdir, kendine ve hayata darılmama, ruhunu, bedenini bir “suçlar hamalı” gibi taşımama… Bu ülkede sanatçı veya entelektüel kadının neredeyse kaçınılmaz diyeti değil midir, öncelikle kendini kahretmek?..”
Aktüel dergisi, 2003, sayı: 6
CEMAL SÜREYA’NIN KALEMİNDEN
Güncel minyatür, tarihsiz şipşak
99 YÜZ, Cemal Süreyya, 472 sayfa, Kaynak Yayınları, 1991.
“… Makyaj, örtünme ya da kılık değiştirme anlamı taşımaz onun için. Makyajla maskesini atar; da-ha çok kendisi olur; hiç değişmeyen, değişmesini hiç istemediği yüzünü daha büyük bir süratle or-taya koyar. Bu yüz annesinin, babasının, amcalarının, Muammer Karaca’nın, Haldun Dormen’in, Engin Cezzar’ın, burnu kırık Hitit heykellerinin de yüzlerini içerir. Yürüyüşüyle, Tatariko’ya diktirdiği giysiler içinde salınışıyla, hep operet derleyen, izlenimci dans eden, eteğine fıskıyeden su dolduran, kedisini tilki olarak boynuna atan bu kadının kocaman sabit bakışlarında bir hüzün de var sanki. Sanki saati gelmemiş bir alarmı taklit ediyor. Öyle anlarda dekor da onu taklit etmeye başlıyor.
Büyü, totem ve tabu var Gülriz’in makyajında.
Salınıyor mu? Ne salınması? Durur hep Gülriz Sururi. Kimi zaman dans ederken bile. Sahnede en güzel duran oyuncu.
Yanılıyorum belki. Yüzünün suluboya resmi yapılamaz. Ama boy resmi sadece suluboya.
Sineması da olamaz gibi. Sinemada bozulur.
Güncel minyatür. Aynı zamanda tarihsiz şipşak.
Hesaplı ikona. Tiyatronun bir gösteri(ş) sanatı olduğunu kitabında yazmış. Ayakta, demlikten bar-dağa çay koyarken, ileriden, birkaç yerden bakılsa, bedeninin nasıl görüleceğinin hesabını yapar. Mehmene Banu’yu (onu mu?) oynarken de iyice yaşlanması gerekmiştir; ama bu kez bedenini son-suz diri göstermekten kendini alamadı. Öyle bir yapay yanı var. Ama sözgelimi bir Ajda Pekkan’ınki gibi plastik bir yapaylık değil onunki. Olgunluk bir noktadan sonra mizaha dönüşür ya, bu da bir soyutlanma durumu yaratır ya, öyle bir yapaylık. Tam öyle değil, her zaman öyle değil elbet. Sözcüğün gerçek anlamıyla bir yapaylık da var. Ama yakışıyor. O olmasa, Gülriz de olmazdı.
Hırsıyla, yapaylığını nar çiçeğine dönüştürdü.
Haldun Taner’in dediği gibi “Kaderini kendi çizdi bu kız. Kararını verdi. Gerçekleştirdi. Sırf iradesi ile. Doğuştan yeteneklerine her gün yeni bir şeyler katarak, ta arkalardan geldi, Türk tiyatrosunun en önde gelen kadın sanatçıları arasında yerini alıverdi”…
ABDİ İPEKÇİ (1929-1979)
Üzerinden 40 yıl geçti cinayetler devam etti
Gazeteci ve Milliyet’in başyazarı Abdi İpekçi’nin 1 Şubat 1979’da öldürülmesiyle, Türkiye’deki gazeteci cinayetleri merkez medyaya uzanmıştı. Failler Oral Çelik, Mehmet Şener ve Mehmet Ali Ağca (daha sonra kaçırıldı) yakalandı fakat gazeteci cinayetleri dehşetini arttırarak devam etti. Çetin Emeç, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Hrant Dink ve daha birçokları… Türkiye’nin gazeteci cinayetleri karnesinde 95 yılda 71, Abdi İpekçi’den bu yana 40 yılda 63 isim var.
Abdi İpekçi’yi ölümünün 40. yılında anarken yazarımız Necdet Sakaoğlu, İpekçi ile olan anısını şöyle anlatıyor:
“1920’lerde doğan Türk aydınlarının ortak ayrıcalığı ilkokul eğitimlerine yeni harflerle başlamaları olmuştu. Yazdığı gibi okumak, okuduğu gibi yazmak dönemi onlarla başladı. O kuşaktan gazeteciler 1950’lerde basın-yayın yaşamına da yön verdiler. Merhum Abdi İpekçi bunların öncülerindendi. 1954-1979 arasında dönemin düşünce ve siyaset hareketlerini yönlendiren basın organlarından Milliyet gazetesinin başındaydı. Bu gazete, kurumsal yapısı, işleyişi kadar ilkesel yayıncılıkta da öncüydü. İpekçi, 1969’ta ve 1971’de Karacan Armağanı kazandığımda, pazartesi sohbeti sayfasında beni de konuk etmişti. Benden Anadolu’daki kamusal ilgiden yoksun Türk mimari eserlerinin öykülerini dinlemiş, özellikle halkın eski eserlere bakışını, koruma anlayışını öğrenmek istemişti.
Çalışmalarımın Milliyet Yayınları serisinde basılmasını da sağlayan İpekçi’yi rahmetle anıyorum”.
Milliyet gazetesi başyazarı Abdi İpekçi, 50 yaşında iken suikast sonucu öldürüldü.
Gazeteciler Karaköy’de, Galata rıhtımında bekleyişte… Tarihe geçecek bir fotoğraf karesini yakalamanın peşindeler. Geceden hazırlanmışlar, sabaha karşı Troçki’nin İstanbul’a ayak bastığı anı yakalayacaklar. Fotoğraf makineleri kurulu, iliklerine işleyen soğuğa rağmen geceyi sabah ediyorlar. Troçki sabah saatlerinde İlyiç vapuruyla İstanbul’a geliyor, fakat tarihe kalan, dört foto muhabiri Faik Şenol, Ali Ersan, Namık Görgüç ve Hilmi Şahenk’in yer aldığı 12 Şubat 1929’da çekilen bu fotoğraf oluyor… Troçki’nin Odesa’dan İstanbul’a yüksek güvenlik önlemleri eşliğinde gelişi, yayın yasağı nedeniyle Türkiye’de haberleştirilememiş fakat tüm dünyada “Troçki İstanbul’da” haberleri yer almıştı. Türkiye’deki ilk haber ise 18 Mart’ta Milliyet gazetesinden Ahmet Şükrü Esmer’le yaptığı bir röportaj ile çıkmıştı.