Yazar: #tarih

  • Nâzım Hikmet’in bilinmeyen yolculuğu

    Nâzım Hikmet’in bilinmeyen yolculuğu

    Prof. Dr. Haluk Oral’ın 20 yıllık araştırmasının ürünü olan Nâzım Hikmet’in Yolculuğu isimli kitap, ölümünün 56. yılında çeşitli etkinliklerle anılan ünlü şairin hayatına dair hiç bilinmeyen bilgi, belge ve detayları bir araya getiriyor. 

    Bundan 56 yıl önce, 3 Haziran 1963’te bu dünyadan ayrılan Nâzım Hikmet, ölüm yıldönümünde çeşitli sergi ve yayınlarla anılmaya devam ediyor. Prof. Dr. Haluk Oral imzasını taşıyan ve yazarın 20 yıllık uzun soluklu araştırmasının meyvesi olan Nâzım Hikmet’in Yolculuğu isimli kitap, ünlü şairin bilinmeyen yönlerini, ailesinin üzerindeki etkisini ve hayatının gizli kalmış noktalarını yeni belgeler eşliğinde okura sunuyor. 

    Nâzım Hikmet’in yolculuğuna büyük dedeleri Müşir Mehmet Ali Paşa ve Mustafa Celâleddin’den itibaren, aile seceresinin izini sürerek başlayan kitap, Osmanlı döneminden cumhuriyete, devlet yönetiminde önemli görevler almış, şiirle, resimle, edebiyatla ilgilenmiş aile üyelerinin Nâzım üzerindeki etkilerini takip ediyor. Ayrıca anne ve babasının boşanması, Bahriye Mektebi’ndeki öğretmeni Yahya Kemal’le ilişkileri, Mustafa Kemal’le görüşmesi, Kurtuluş Savaşı sırasında Almanya’dan gelen Spartakistlerle karşılaşarak sosyalist düşünceyle tanışması gibi kırılma noktaları da kitabın öne çıkan vurguları arasında. 

    Kitapta Nâzım Hikmet’in Selanik’ten Moskova’ya uzanan yolculuğu, mektuplar, belgeler ve ilk defa sergilenen fotoğraflar eşliğinde adım adım canlanıyor. 

    Haluk Oral, Nâzım’ın güreşçiliği, 1928’de Hopa Cezaevi’ndeki mahkumlara ve Hopa Kaymakamı’na yeni alfabe dersleri vermesi, kavgayla başlayan tanışıklıkları daha sonra dostluğa dönüşen Naci Sadullah’la ilişkileri gibi ilginç anekdotlarla birlikte, bulduğu yeni belgelere dayanarak Nâzım Hikmet’in hayatına dair bazı tarihlendirmeleri de düzeltiyor. 

    Kitabı tamamlar nitelikte bir sergi de geçen ay içerisinde Nâzım Hikmet’i daha yakından tanımak isteyen ziyaretçilerle buluştu. İş Sanat Kibele Galerisi’nde açılan ‘Nâzım’a Yolculuk’ başlıklı serginin küratörlüğünü Haluk Oral, proje koordinatörlüğünü Rûken Kızıler, tasarımını ise Emre Senan yaptı. Sergi, Nâzım Hikmet’in şimdiye kadar bilinmeyen yönlerine dair ilk kez gün yüzüne çıkmış 1000’e yakın belge, mektup ve görsel materyali biraraya getirdi. İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılan kitap da bu yeni belgelerden hareketle şairin biyografisine önemli katkılarda bulunuyor. 

    Prof. Dr. Haluk Oral aynı zamanda serginin de küratörü. 

    Üzerinde ellerinin izi 

    Adını şairin “Açıyorum birer birer kitaplarını. Satırlarının üzerinde ellerinin izi var” mısralarından alan “Nâzım Hikmet’in Ellerinin İzinde” sergisi ise Yapı Kredi Bomontiada ALT’ta devam ediyor. Serginin küratörlüğünü M. Melih Güneş, tasarımını Aykut Genç yapıyor. 23 Ağustos’a kadar ziyaret edilebilecek olan sergi, şairin sağlığında 40’a yakın dilde yayımlanmış, Brezilya’dan Japonya’ya, Sovyetler Birliği’nden ABD’ye kadar dünyanın pek çok ülkesinden toplanmış kitaplarını Türk edebiyatseverlerle buluşturuyor. 

    Nâzım Hikmet’in Moskova’daki evinde 55 yıldır korunan çalışma odasından getirilen kendi kitapları ve daktilosu serginin en önemli parçaları arasında yer alıyor. M. Melih Güneş’in geri dönmemek üzere Türkiye’ye getirdiği bu kitaplar, Nâzım Hikmet mirasının “memlekete” dönen ilk parçaları… Ayrıca şairin İtalya’da basılan bir kitabı için Abidin Dino’nun yaptığı illüstrasyonlar ve Ara Güler tarafından Moskova’daki çalışma odasında çekilen imzalı fotoğrafları da ilk kez bu sergiyle İstanbul’da izleyicilerle buluşuyor. 

    23,5, Dink’in anısına hafıza mekanı

    “23,5 Hrant Dink Hafıza Mekanı”, 19 Ocak 2007’de katledilen gazeteci-yazar Hrant Dink anısına eski Agos ofisinde açıldı. 

    Küratörlüğü ve tasarımı Hrant Dink Vakfı ekibine ait olan mekan, Hrant Dink’in bugüne kadar aynen muhafaza edilen çalışma odasını ve Agos gazetesinin eski ofisini bir hafıza mekanına dönüştürerek, 60 video, yüzlerce fotoğraf ve Agos’un 2007’ye kadarki arşiviyle birlikte ziyarete açıldı. Geçmişte yaşananlardan ders alarak, geleceği daha yaşanabilir hâle getirme amacıyla hazırlanan mekan, 80 yaşındaki sanatçı Sarkis’in “acılardan pırlanta yaratma”yı esas alan “Tuz ve Işık” adlı yerleştirmesi ile Horst Hoheisel ve Andreas Knitz’in “Büyükelçilik Kurma Projesi”ne de süresiz evsahipliği yapacak. Çalışmalarına 2015’ten beri devam edilen mekanda ayrıca çok amaçlı etkinlik alanı, ziyaretçilerin kendi hikayelerini paylaşabilecekleri “Tırttava” odası, Agos odası, “Atlantis Uygarlığı” odası, 2004’ten itibaren Dink’in hedef gösterilme süreciyle ilgili belgeleri toplayan “Güvercin Tedirginliği” odası ve 80 Darbesi’nin ardından kaldığı tuvaletten bozma hücreyi temsilen mekana eklenen “Tuvalet Korosu” gibi bölümler de var. 

    Hafıza Mekanı için Holokost kamplarından darbe dönemi trajedilerinin yaşandığı yerlere dünyanın pek çok bölgesindeki farklı örnekler incelendi. 
  • Çağlayan Meydanı’nda ilk ulusal bayram

    Çağlayan Meydanı’nda ilk ulusal bayram

    Ülkemizin ilk ulusal bayramı olan “İyd-i Millî”, ilk defa 23 Temmuz 1909’da kutlandı. Meclis-i Mebusan’ın 5 Temmuz 1909 tarihli oturumunda çıkarılan bir kanunla, 1908’de Meşrutiyet’in yeniden ilân edildiği 23 Temmuz günü ulusal bayram günü kabul edilmişti. Kanun, ayrıca, 23 Temmuz’da resmî törenler ve şenlikler yapılmasını da öngörüyordu. 110 yaşındaki fotoğrafta, İstanbul’da yapılan bu törenlerin ilkini görüyoruz. Tören alanı ise, Hareket Ordusu’nun üç ay önce İstanbul’a girdiği iki noktadan biri: Çağlayan Meydanı. 31 Mart isyancılarıyla ilk ciddi vuruşmaların geçtiği yer olması nedeniyle önemli bir sembolik değer taşıyan bu yerdeki töreni gösteren fotoğraf, daha sonra Hürriyet Abidesi’nin dikileceği Hürriyet-i Ebediyye Tepesi’nden çekilmiş. 

    Fotoğraflar: Depo Photos

  • Ceasar’dan Trump’a tarihin en hileli seçimleri

    Ceasar’dan Trump’a tarihin en hileli seçimleri

    Serbest veya kısıtlı; gizli oy açık tasnif olsun veya açık oy gizli tasnif; olsun, parlamento veya başkan seçimi… Tarih boyunca dünyada birçok seçime defalarca kez şaibe ve hile karıştı. Bu bazen bir adayı kazandırmak ve diğerini kaybettirmek için, bazen de seçimleri iptal ettirebilmek için yapıldı. Tartışmaların demokratik çözümü olarak önerilen seçimler, kimi zaman içsavaşları başlatan anti-demokratik süreçlere dönüşebildi. Tarihe damgasını vurmuş en ciddi seçim yolsuzlukları…

    MÖ 60-ROMA ‘Konsüllüğe Julius ve Caesar seçildi’

    Julius Caesar’ı Roma konsülü ilan eden seçimin hileli olduğu, tarihçiler tarafından öne sürülen bir tezdir. MS 69’da doğmuş olan Romalı tarihçi Suetonius, genç konsül adayının seçmenlere dağıttığı rüşvetin tutarı ortaya çıktığında, rakiplerinin nasıl paniğe kapıldığını ve aynı miktarı dağıtmaya çalıştıklarını anlatır. Öyle ki, etik hassasiyeti ile tanınan politikacı Cato dahi, Ceasar’ın muhaliflerine rüşvet dağıtmanın refahı geliştirdiğini söylemek durumunda kalmıştı! Dönemin meşhur lafı (Suetonius) “Konsüllüğe Julius ve Caeser seçildi”dir.

    NİSAN 1792-ABD New York’ta iptal edilen geçerli oylar

    Nisan 1792’de New Yorklular kentlerinin valisini ve vali vekilini seçmek için sandıklara gitti. Adaylar John Jay ve George Clinton’dı. Jay yarışı önde tamamladı ancak New York Yasama Meclisi 1777 Anayasası’na dayanarak Otsego, Tioga ve Clinton ilçelerinin oylarını iptal etti. Böylece George Clinton ufak bir farkla kazanmış oldu.

    7 KASIM 1876-ABD Çöpe atılan oylar karşılıklı suçlamalar

    Cumhuriyetçi Rutherford B. Hayes ile Demokrat Samuel J. Tilden’ın yarıştığı 1876 ABD başkanlık seçimleri, Amerikan tarihinin en şaibeli seçimi olarak anılıyor. İki aday da Florida, Louisiana ve Güney Carolina eyaletlerini kendilerinin kazandığını duyurmuştu. İki taraf da seçimde hile yapıldığını söyledi ve karşı tarafın oy verenleri sindiren politikalara başvurduğunu iddia etti. Tilden oylamadan önde çıksa da Demokratlar’ın seçmenlere baskı uyguladığı suçlamasının yayılmasıyla Cumhuriyetçiler oy çuvallarını alıp çöpe atmaya başladı.

    3 MAYIS 1927-LİBERYA 15 bin seçmen, 252 bin oy var!

    1927 Liberya başkanlık seçimleri “ilginç” bir aritmetik tartışmasını gündeme taşıdı. Üçüncü kez başkan olmak isteyen Charles D. B. King ile muhalif aday Thomas J. Faulkner’ın yarıştığı seçimlerde King oyların %96.43’ünü alarak birinci oldu. King’e atılan oyun sayısı 243 bin iken, Faulkner sadece 9 bin oy almıştı. Ne var ki seçim sırasında Liberya’da resmen kayıtlı seçmen sayısı 15 bindi. Guinnes Rekorlar Kitabı’na “tarihin en yozlaşmış seçimi” olarak geçti.

    31 AĞUSTOS 1947-MACARİSTAN 50 bin hileli oy bile komünistlere yetmedi

    “Mavi oy” seçimleri olarak da anılan 1947 seçimleri, Macaristan’ın 1990’a dek yapacağı tek seçim olacaktı. Seçimden önce Sovyet Bloku’nun baskısıyla seçmenlerin %10’unun (466 bin) seçmenlik hakları, eski faşist partinin destekçileri olduğu gerekçesiyle ellerinden alındı. Buna ek olarak Komünist Parti lehine 50 bin hileli oy sayımlara dahil edildi. Tüm bunlara rağmen Komünist Parti hükümette çoğunluğu sağlayamadı. Sovyet destekli parti kısa sürede yürütme erkini eline geçirdi ve mutlak iktidarını ilan etti.

    30 NİSAN 1961-HAİTİ Komedi bir seçim

    1957’de Haiti başkanı seçilen François Duvalier, dört senenin ardından dünyanın şaşkınlıkla izlediği bir seçim organize etti. Duvalier’nin ilan ettiği seçimler “yaşam boyu başkanlık” yapacak kişiyi seçecekti. Seçimlerde 1.320.748 oy kullanılmıştı ve bunların hepsi Duvalier lehineydi! Çünkü seçime giren başka bir aday olmamıştı. Dahası oy pusulalarının üstünde sadece “Evet” yazıyordu..

    26 ARALIK 1991-CEZAYİR Milletvekili seçimleri ve içsavaşın kıvılcımı

    1991’de yapılan milletvekili seçimleri, ülkenin bağımsızlığını kazanmasından bu yana yapılan ilk çokpartili seçimdi. Ancak ilk turun sonuçlanmasıyla, seçimleri İslâmcı Kurtuluş Cephesi’nin kazanacağı anlaşıldığında, ordu duruma müdahale etti ve seçimleri iptal etti. Seçimlere katılım oranı %59 gibi bir seviyede kalmış olsa da bu karar ülkede öfke uyandırdı ve hükümet güçleriyle İslâmcıların çatıştığı, 2002’ye dek sürecek olan Cezayir İçsavaşı’nı başlatan olay oldu.

    2 HAZİRAN 1996-ÇAD Demokrasiye sancılı ve şaibeli başlangıç

    1996’da Çad, tarihinin ilk seçimlerine gitti. Rakipler mevcut başkan Idriss Déby ile onun karşısındaki muhalif Wadel Abdelkader Kamougué’ydi. Déby oyların % 48.82’sini alarak yine başkan seçildi. Uluslararası gözlemciler hazırladıkları raporlarda seçimde yaygın bir biçimde hile yapıldığını ve kolluk kuvvetlerinin sandıkları takip etmek isteyen muhalifleri sindirdiğini yazdı. Katılımın % 67.5’te kaldığı seçimler şaibeli olmasına rağmen iptal edilmedi.

    1996/2002/2009/2016-EKVATOR GİNESİ Diktatörün oy oranı yüzde 103 çıktı!

    Teodoro Obiang Nguema Mbasogo, demokrasi tarihinin seçimlerden sürekli olarak başarıyla çıkmayı başaran biricik figürü olabilir. 1979’da kanlı bir darbeyle iktidara gelen Mbasogo on yıllardır girdiği seçimlerden birinci çıkıyor. Mbasogo’nun bugüne kadar aldığı en düşük oy oranı % 98. Oy pusulasında başka adayların isimlerinin yazılmasına 1996’da izin verildi. Uluslararası gözlemcilere göre Mbasogo seçimlerde yaygın olarak hile yaptı. 2002 seçimlerinde ise Mbasogo bazı seçim bölgelerinden %103’lük bir oy aldı! Yine raporlara göre 2016’da muhalefetin güçlü olduğu yerlerde seçmenlerin sandıklara gitmesi engellendi.

    7 EYLÜL 2005- MISIR ‘Mübarek’ bir galibiyet

    2005 senesi Mısır tarihinde önemli bir milattı: Ülke tarihinin ilk çok adaylı başkanlık seçimleri yapıldı. Seçimlerde liberal Gad Partisi lideri Eymen Nur % 7.3 oranında oy alırken, Hüsnü Mübarek oyların % 88.6’sını aldı. Nüfusun sadece % 40’ının seçmen kaydının bulunduğu mevcut şartlarda, muhalefet liderleri seçimde hile yapıldığını ileri sürdü. Uluslararası raportörler Mübarek’in hükümet gücünü kullanarak sonuçları kendi lehine değiştirdiğini söyledi. Binlerce kişinin katıldığı bir protesto dalgasını olsa da sonuç değişmedi.

    23 ŞUBAT 2006- UGANDA 20 senenin ardından usulsüz seçimler

    Başkan Yoweri Museveni’nin 1986’da iktidara gelmesinden 20 sene sonra, Uganda ilk kez çokpartili bir seçime tanıklık etti. Seçimlerde Museveni’nin rakibi Demokratik Değişim İçin Forum isimli partinin adayı Kizza Besigye’ydi. Besigye daha bir sene önce Kasım ayında, vatan hainliği ve tecavüz suçlamalarıyla tutuklanmış, bu da suçlamaların uydurma olduğunu düşünen destekçilerinin ülke genelinde bir protesto dalgası başlatmasını tetiklemişti. Museveni seçimlerde % 59’luk bir oran yakaladı; Besigye ise % 37’de kaldı. 6 Nisan 2006’da yetkili mahkeme 3’e karşı 4 oyla Besigye’nin seçimlerin yenilenmesi kararını reddetti. Buna rağmen seçimlerde usulsüzlük tespit edildiğini dile getirdi.

    19 MART 2006- BELARUS Yüzde 85’lik başkan

    Doğu Avrupa’da küçük bir ülke olan Belarus’un 2006 başkanlık seçimlerine şaibe karıştı. Alexander Lukashenko oyların % 84.4’ünü alarak yeniden başkan seçildi ve rakibi Alexander Milinkievič’e büyük bir fark attı. Ancak seçimlere gözlemci olarak dahil olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) “seçimlerin, bir demokratik seçim olabilmesi için gereken AGİT standartlarını tutturamadığını” raporladı.

    27 ARALIK 2007- KENYA Seçim, ölüm ve sonrasında anlaşma

    Kenya cumhurbaşkanını, parlamento üyelerini ve yerel yönetimlerini seçmek üzere 27 Aralık 2007’de sandık başına gitti. Cumhurbaşkanlığı seçimi Mwai Kibaki ile muhalefet lideri Raila Odinga arasında bir yarış oldu. Kibaki oyların % 46’sını kazandığını ilan etti. Raila ise % 44 oy aldı. Buna rağmen, Raila’nın partisi, ulusal mecliste sandalyelerin çoğunluğunu kazandı. Kibaki’nin kazandığı bazı yerellerde, kayıtlara göre sandıklara “%100’den fazla” seçmen katılımı yaşanmıştı. Kibaki, 30 Aralık 2007’de aceleyle yemin etti. Sonuçlar etnik çatışmalara yol açtı. 1300’den fazla insan öldü ve 600 bin kişi yerinden edildi. Raila ve Kibaki daha sonra bir koalisyon hükümeti kuracaklardı.

    8 KASIM 2016- ABD Trump’ın seçilmesinde Rusya müdahalesi şüphesi

    Demokrat Parti’den Hillary Clinton ile Cumhuriyetçi Parti’den Donald Trump’ın yarıştığı 2016 başkanlık seçimine Rusya’nın müdahale ettiğine dair iddialar, özel yetkili savcı Robert Mueller tarafından araştırıldı. 22 ay süren soruşturmayla ilgili rapor ise “hâlâ devam eden soruşturmaların selameti ve  bazı kişilere ait hassas bilgilerle mahremiyetlerinin korunması” amacıyla Adalet Bakanlığı tarafından redakte edildikten sonra kamuoyuyla paylaşıldı. Adalet Bakanlığı’na göre, Trump ve kampanya ekibinin Kremlin’in seçimi etkileme faaliyetleriyle “suç teşkil edecek şekilde” işbirliği yaptığına dair kanıt yok. Ancak uzmanlara göre, siber saldırılar ve sosyal medyanın silah olarak kullanıldığı bu faaliyetlerin asıl hedefi demokrasinin altını oymak ve manipülasyon. Rus askerî dış istihbarat servisinin görevli üyeleri olduğu belirtilen 12 kişi hakkında, sofistike siber saldırılarla Demokrat Parti başkan adayı Hillary Clinton’a zarar vermek üzere kampanya gönüllüleri ve çalışanlarının e-mail adreslerinin ‘hack’lenmesi ve kamuoyunda infial oluşturabilecek e-postaların sızdırılması suçlamasıyla iddianame düzenlenmiş bulunuyor.

  • Bizans döneminde Anadolu coğrafyası

    Bizans döneminde Anadolu coğrafyası

    Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu, bu yıl Anadolu’da Bizans dönemini mercek altına yatırıyor. Sempozyum kapsamında açılacak olan ve hayatını Anadolu’daki kültürel varlıkları incelemeye adamış araştırmacı Marcell Restle’nin zengin arşivinden oluşan sergiyi de unutmamak gerek.

    ETKİNLİK: “BİZANS ANADOLUSU: MEKÂN VE TOPLULUKLAR”, 24-26 HAZİRAN, ANAMED (Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi), BEYOĞLU.

    Koç Üniversitesi, 24-26 Haziran tarihleri arasında, Anadolu’ya neredeyse bin yıl boyunca hükmetmiş olan Bizans İmparatorluğu’nun geride bıraktığı çevresel ve mekânsal miras üzerine bir sempozyuma ev sahipliği yapacak. Üç yılda bir gerçekleştirilen ve bu yıl 5. defa düzenlenecek Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu, konu olarak “Bizans Anadolu’su: Mekân ve Topluluklar” başlığını seçti. Bu konu başlığı altında ise üç ayrı tema tartışılacak: “Yerleşme ve Çevre”, “Mekân Kavramları” ve “Etkileşim, Ağlar ve Hareketlilik”. Sempozyum Koç Üniversitesi’nin Beyoğlu’nda bulunan ANAMED (Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi) binasında gerçekleşecek.

    Geç Antik Çağ ve Bizans Araştırmaları Merkezi (GABAM) tarafından düzenlenen sempozyumda  uluslararası alanda önde gelen Bizans araştırmacıları biraraya gelecek. Yaklaşık 40 konuşmacının yer alacağı sempozyumun açılışını, ABD’de Princeton Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Bizans tarihi dersleri veren John Haldon yapacak. Bunun yanısıra geç dönem Bizans sanatı üzerine çalışan Ivana Jevtic, Anadolu medeniyetlerinin arkeolojik miraslarında uzmanlaşan Owen Doonan ve erken dönem Bizans zamanında antik metinlerin taşıdığı sosyal işlev üzerine eser üreten Arkadiy Avdokhin gibi isimler de sempozyumda konuşma yapacaklar.

    Tartışmalar esnasında yeni saha çalışmalarının bulgularına, gelişen materyal zenginliğin sunduğu yeni yorumlara da yer verilecek. Böylece Bizans Anadolusu ile ilgili olarak gelecek araştırmalara referans olabilecek bilimsel bir birikimin oluşturulabilmesi hedefleniyor.

    Bizans kimliği Anadolu’nun kentsel ve kırsal peyzajına nasıl yansıdı? Su ve toprak yönetiminden mimari tercihlere dek, Bizans’ın kendi çevresine etkisi ne oldu? Bizans, Anadolu’nun doğal, kırsal ve kentsel yapısını görsel sanatlarda ve edebiyatta nasıl işledi? Bizans egemenliği altında Anadolu’daki topluluklar birbirleriyle nasıl etkileşime geçti? Bu toplulukların hangileri yerinden edildi? Sempozyumun sunduğu tartışma temaları, bütün bu sorulara cevap arayacak.

    Sempozyum kapsamında düzenlenecek olan “Arşivin Belleği: Marcell Restle’in Anadolu Araştırmaları” sergisinden de unutmadan bahsedelim. Sergi, Anadolu’daki Geç Antik Çağ, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait kültürel varlıkları yaşamı boyunca inceleyen Hollandalı Bizantolog Marcell Restle’in (1932-2016) zengin arşivini gözler önüne seriyor. 25 Haziran 2019 tarihinde kapılarını açacak olan sergi, 1 Aralık 2019’a kadar ziyaret edilebilecek.

    Bir Anadolu gravürü Flaman gravürcü Jodocus Hondius’un (1563-1612), Hollandalı coğrafyacı Gerardus Mercator’un Atlas’ına dayanarak ince el yazısıyla bakır levha üzerine çizdiği Küçük Asya (Anadolu) haritası, 1633.
  • Cumhurbaşkanı ve metin yazarları

    Cumhurbaşkanı ve metin yazarları

    YANLIŞ: Muayede salonunda imza merasimleri yapılırdı.

    DOĞRU: Muayede salonu bayramlaşmalar içindi.

    İZAH Danışmanlar “muayede” ve “muahede” farkını bilmiyor

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bilindiği gibi geçen ayın 25’i akşamı, sanatçı ve sporcularla Dolmabahçe Sarayı’nda biraraya geldi.

    Erdoğan’ın konuşmasının sonunda dile getirdiği bir husus, sonrasında kimsenin dikkatini çekmedi. Cumhurbaşkanı tam olarak şöyle demişti:

    “Bildiğiniz gibi burası Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede Salonu. Bu salonda inşasından bu yana sadece uluslararası toplantıların imza merasimleri, imza törenleri yapılmıştır. Her zaman toplanılan her zaman buralarda törenlerin yapıldığı bir salon değil; onun için adı muayede salonu ve bizler de bu salonu, doğrusu, böyle müstesna günlerde, bu tür uluslararası toplantılar vesilesiyle biraraya gelmiş ve burada toplanmışızdır…”.

    Son cümledeki basit Türkçe hatası, konuşma dilinde olabilecek, kabul edilebilir bir hata. Ancak önceki cümledeki “…bu salonda inşasından bu yana sadece uluslararası toplantıların imza merasimleri, imza törenleri yapılmıştır. Her zaman toplanılan her zaman buralarda törenlerin yapıldığı bir salon değil; onun için adı muayede salonu” cümlesi oldukça hatalı.

    Bu salonda hiçbir uluslararası toplantı veya imza merasimi yapılmadı. Zira bu salon, sadece saraydaki bayramlaşmalar için planlanmış ‘Büyük Salon’dur. Bayram günleri bu salonun ortasına taht kurulur; padişah devlet ricalinin, ulemanın, cemaat reislerinin ve ve saray halkının bayram tebriklerini kabul ederdi.

    Cumhurbaşkanını, daha doğrusu danışmanlarını/metin yazarlarını yanıltan ise, belki de kelimenin “yanlış bilinmesi”dir. “Muayede”, içindeki “iyd” yani “bayram” kökünden geliyor. Muayede salonu adı da buranın bayramlaşma mekanı olduğunu açıklamakta. “Muahede” ise içindeki “ahid” yani “antlaşma”dan geliyor.

    ‘Büyük Salon’da büyük buluşma Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sanatçı/ sporcularla buluşması, Dolmabahçe Sarayı’nın ‘Muayede Salonu’nda gerçekleşti.
  • 48 sene önce, bir ‘bilimkurgu’ filminde…

    48 sene önce, bir ‘bilimkurgu’ filminde…

    Tarih 1971. Moda Plajı’nda “En Güzel Bacak” yarışması… Gerek adı gerek mekanı gerekse fotoğraflarıyla tam bir “Eski Türkiye” hâlinin yaşandığı bu organizasyonda birincilik ödülü de İtalya seyahatiydi. Jüri üyelerinin katılımcıların yüzlerinden etkilenmemesi için yarışmacılara kukuletalar takılmıştı. Yarışmada 17 yaşındaki Neşe Ersoy birinci, yıllar sonra ünlü bir işkadını olacak 21 yaşındaki Sema Küçüksöz ikinci, 17 yaşındaki Nilgün Polat da üçüncü gelmişti. Birinci Neşe Ersoy sınavları olduğu, ikinci Sema Küçüksöz çalıştığı işyerinden izin alamadığı için İtalya seyahatine üçüncü Nilgün Polat gidecekti. Jürideki iki erkek ve dört muhabir dışında hiçbir erkeğin yarışma alanına girmesine izin verilmemiş, erkek meraklılar yarışmayı denizde sandalların üzerinden izlemişti.

    Murat Toklucu Arşivi

  • Kurtuluş Savaşı: 100. yılda 1000 eser

    Kurtuluş Savaşı: 100. yılda 1000 eser

    Türkiye İş Bankası Müzesi, 100. yılında Kurtuluş Savaşı hakkında en kapsamlı sergilerden birine, 1000’e yakın eserle ev sahipliği yapıyor. İstanbul Eminönü’ndeki müze binasında 26 Mart’ta başlayan serginin benzer içerikteki bir versiyonu da 2 Mayıs’ta Ankara Ulus’taki tarihî binada başlıyor. Sergilerin küratörü İzzeddin Çalışlar ile konuştuk. 

    Mustafa Kemal Samsun yolcusu Görsel zenginliğin dikkati çektiği sergide Mustafa Kemal’in 16 Mayıs’ta Samsun’a doğru yola çıkmadan çok kısa bir süre önce çekildiği belirtilen nadir bir fotoğraf da yer alıyor. 

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, Millî Mücadele’nin isimsiz kahramanlarını o günlerin atmosferiyle hatırlatmak üzere hazırlanan sergi; “On Yıllık Savaş”, “Mütareke ve İşgal”, “Direniş ve Kuvayı Milliye”, “Düzenli Ordu ve Sathı Müdafaa”, “Hukuk ve Taarruz”, “İstiklal ve Cumhuriyet” olmak üzere altı bölümde bilgi ve belgeleri ziyaretçilere aktarıyor. Sergide savaşa dair askerî objeler; o dönem kaleme alınmış günlükler, notlar; savaş sırasında hazırlanmış ve savaşın seyrini belirleyen haritalar ile cephelerde komuta kademeleri arasındaki emirler görülebiliyor. 1000’e yakın orijinal belge, fotoğraf, film ve objeyi bir araya getiren “İstiklal” sergisini, küratör İzzeddin Çalışlar ile konuştuk. 

    Bize öncelikle serginin hazırlık sürecinden bahseder misiniz? 

    İki seneden fazla bir geçmişi var konsept ve içerik fikrinin. Çok bilinen bir konu olduğu için, “bunu sergi olarak düşünmek ne gerektirir?” sorusu etrafında şekillendirildi. Harp tarihi odaklı bir dönem ama harpdışı  konuları da dahil etmek istedik ve birçok katman ortaya çıktı. Önce kendi arşivimden, sonra en kolay ulaşılabilen arşivlerden, daha sonra görece daha uzaktaki kaynaklara ulaşarak, uzunca bir süre malzeme toparladık. Yarı-ayrıntılı bir kronolojiyi baştan çıkarmak gerekti… Ana hatlar, anabaşlıklar ve temel ayrıntılar. Önce bir görsel havuzu oluşturduk; video görüntülerinin de peşine düştük. Yok zannedilen ama genelde yabancı kaynaklarda bulunan görsel malzemelerin bulunduğu ortaya çıktı. 

    Bu sergiyi farklılaştıran, hiç ortaya çıkmamış belge ve objeler. Dedem (Orgeneral) İzzettin Çalışlar’dan kalan, bendeki arşivde de şüphesiz bu tür malzemeler vardı. 

    Sergideki bu özel malzemeyi nasıl bir yöntemle sergilediniz? 

    Burada örneğin orijinal mermiler var ama, onları üretenlerin, savaşa hazır hale getirenlerin, İmalat-ı Harbiye çalışanlarının fotoğrafı da var. Dolayısıyla sergiyi gezen fotoğraf ile hakikisi arasında bağlantıyı rahatça kurabilir. Sergide sadece İstiklal Savaşı’na değil, 10 yıllık savaş dönemine dair önemli parçaları biraraya getirdik. Örneğin Haluk Oral ve Seyit Ahmet Sılay’ın koleksiyonlarından da parçalar var. 

    Serginin temel perspektifi nedir? 

    Sonuçta bir harp dönemini anlatıyoruz. En kolay düşülecek tuzak, militarist bir dil edinmek olabilirdi. Bu konuda hem küratör olarak ben hem de kurumumuz hassasiyet gösterdik ve insan hikayelerine yöneldik. Kaldı ki, Mustafa Kemal de tarihi değiştiren savaşlara komutanlık etmiş bir askerî şahsiyet olarak, “Savaş hayatî ve zarurî olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye düşmedikçe, savaş bir cinayettir” diyorsa, o fikri de yansıtmalıydık. Bu sergiyi gezenlerin ilk karşılaştığı, Balkan Savaşı esnasında Batı’dan Doğu’ya doğru yaşanan, birçok insanın sefalet içine düşmesine sebep olan göç. 10 yıl sonra savaşın sonuna gelindiğinde bu kez sergideki son video da benzer durumdaki insanların Doğu’dan Batı’ya göçü. “1. ve 2. İnönü, Sakarya ve Büyük Taarruz’dan sonra düşmanı topraklarımızdan attık” şeklinde özetlenen gelişmeleri, hem detayları hem insani taraflarıyla yansıtmaya çalıştık. Burada asker-sivil hiç kimsenin hakkını yemedik diyebilirim. 

    Ankara ve İstanbul’da açılan “İstiklâl” sergisine 1 milyon ziyaretçi bekleniyor. 

    100. yılda bu serginin önemi nedir? 

    Bu röportajdan hemen önce anı defterine göz gezdirdim. İzlenimim şu oldu: Genç yaş grubunda “hakkaten öyleymiş” diyenler, okulda öğretilenin bir anlamda deney laboratuvarını burada bulmuşlar. Dede-torun olarak buraya gelenler de özellikle memnuniyetlerini belirtme ihtiyacı hissetmişler; onların aralarında bir köprü oluşturduğunu gördüm. Bugünlerde 70’li yaşlarında olanların anne-babalarından dinlediği, bizimse bugün kaybetmekte olduğumuz bir hikaye. Bu ne demektir? Evin duvarında asılı kalmış bir obje, bir kapalı kutudaki silah ya da özel aile arşivi… 100. yıl işte böyle bir zamanlamayla tüm bu anı ve izleri tekrar günışığına çıkarıyor. 

    Sizi en çok hangi hikaye etkiledi? 

    Bu sergi sürecinde ne kadar çok koleksiyoner ve bu konuyla amatör olarak ilgilenen kişi olduğunu gördüm. Fakat koleksiyonerlerin elindeki malzeme bu denli zenginken, bizim bir Kurtuluş Savaşı müzemizin olmadığını farkettim. Örneğin Seyit Ahmet Sılay’ın koleksiyonundan, Çankırı’dan gelmiş bir sandık var. İkonik bir obje. Kurtuluş Savaşı dediğimiz zaman birçok insanın gözünün önüne gelen kağnı ve üzerindeki sandıktır; coğrafyası da Orta Anadolu’dur. İstanbul’da elkonulan silahların Anadolu’ya kaçırılma çabasında anlatılan kahramanlık hikayeleri de bilinir; ama o sandıklardan birinin burada görülebilir olması, tam da serginin ruhunu yansıtıyor. 

    Serginin hedefi nedir? Ne kadar ziyaretçi bekleniyor? 

    Burası merkezî bir yer. Bina, tarihî bir yapı. İlk katta her zaman süreli sergiler oluyor. Fakat bu sergi konusu bakımından çok çekici tabii. Eşzamanlı olarak aynı ekip tarafından Ankara’da da bir sergi düzenleniyor. Orada da benzer nitelikte orijinal eserler var. Toplamda 1 milyon ziyaretçi bekleniyor. 

    Kahraman sandık Çankırı’dan gelmiş cephane sandığı serginin nadide parçalarından biri. Seyit Ahmet Sılay koleksiyonundan. 
  • İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti…

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti…

    Cezasız kaldıkça tekrar yaşanan şiddet, günümüzde linç vakalarının temel karakterini belirliyor. Özellikle son 100 yıla damgasını vuran linç hadiseleri, Batı’da olduğu kadar bizim coğrafyamızda da maalesef yaygın. Son olarak Kemal Kılıçdaroğlu ve yanındakilere yönelen linç girişimi, özellikle yakın tarihimizdeki kimi acı olaylardan pek de ders alınmadığını gösteriyor. 

    “Şiddet, daha çok şiddet, iktidarsızlık korkusunun ilacıdır.”
    Tanıl Bora

    ‘Vurun’ mu, ‘durun’ mu?

    Tarih, yufka yüreklere uygun bir alan değildir. Bilinen, belgelenen uzun geçmiş boyunca pekçok acı hadise gerçekleşmiştir ama bunlar arasında şüphesiz en korkunçları linç hadiseleridir. Kalabalık bir güruhun (cemm-i gafir) kendince suçlu addettiği birini öldürünceye kadar döverek-yaralayarak cezalandırması, tarih boyunca sayısız kez tekrarlanan tahammülü zor vakalardandır. Bugün bu durumu, hukukun egemen olduğu toplumlarda “linç” olarak tanımlıyoruz. 

    Herhangi bir çağda linçten sözedilebilmesi için, o çağda önce hukuka dayalı bir yargı sisteminin varlığı sonra da bunun hiçe sayılması gereklidir. Bu bakımdan linç, her ne kadar en ilkel güdülerin galeyanıyla meydana gelsede sıkça dillendirildiği gibi bir “ilkel toplum âdeti” değil, bir modern zaman illetidir. 

    Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın yakın tarihi linç konusunda öylesine verimlidir ki, durumu tanımlayan bir kelimenin dilimizden doğmamış olması, linç sözcüğünü 18. yüzyıl Amerika’sından devşirmek zorunda kalışımız hayret vericidir. Şüphesiz özellikle Avrupa Ortaçağ’ındaki cadı avları ile 20. yüzyıl Amerika’sına damgasını vuran, siyahilere yönelik linç vakaları, konunun en acı sayfalarını tarihe bırakmıştır. Batı’daki linç olaylarının gerisindeki en büyük tarihsel motif, Roma döneminde filozof Hypatia’nın linç edilmesinden bu yana Hıristiyan taassubu olagelmiştir. Yazar Ida B. Wells, 1895’te yazdığı Kızıl Kayıt – Birleşik Devletler’de Linç Eyleminin Sözde Nedenleri ve Tablolaştırılmış İstatistikleri adlı eserinde “Ülkemizin ulusal suçu linç etmektir. Bu bir anlık bir tepki, kontrolsüz bir öfkenin dışavurumu ya da deliye dönmüş bir mafya örgütlenmesinin ağıza alınamaz acımasızlığı değildir. 19. yüzyıl linç çetesi kulakları, parmakları ve tırnakları kesiyor, deri yüzüyor ve kalabalıklara bu vücut parçalarını anı olarak dağıtıyordu” demiştir. 

    Bizim coğrafyamızda da İslâm’ı kötüye kullanan kontrolden çıkmış kalabalıkların “adaleti bizzat uygulaması”yla karşılaşılır. Bununla birlikte öfkeli kalabalığı önceden veya olaylar sırasında yönlendirmek; siyasi-ekonomik çıkarlar doğrultusunda toplumsal hassasiyetleri kullanarak çeşitli seviyelerde provokasyonlar gerçekleştirmek; gözdağı vermek amacıyla çeşitli “hedefler göstermek“ ve insanları galeyana getirmek; “ibret-i âlem” için toplumda sivrilmiş bir kişiyi “parçalattırmak“, ülkemizde özellikle son 100 yıldır sıklıkla karşılaşılan hallerdir. 

    Tüm bunların arkasında her zaman bir “derin devlet” veya bir “yüksek irade” aramak ne kadar ideolojik yönü ağır basan bir yaklaşımsa; linç hadiselerini tamamen kendiliğinden gelişen ve “halkın tepkisi”ni yansıtan girişimler olarak değerlendirmek de o denli yanlıştır. Buradaki esas mesele, çeşitli seviyelerde gerçekleşen toplu saldırı ve linç vakalarının faillerinin cezasız kalması ve bunun zaman içerisinde bir tür “cezasızlandırma kültürü”ne dönüşmüş olmasıdır. Linç edenlerin tespit edilemememesi veya daha acısı, tespit edilmesine rağmen serbest kalması, sonraki genç kuşakların da benzer eylemlere kalkışması için bir meşruiyet sağlamaktadır. 

    Günümüzde özellikle sosyal medyanın ağırlık-etkinlik kazanmasına koşut, yeni tür bir “sosyal medya üzerinden linç“ de gündemdedir. Bir tür “itibarsızlaştırma” olarak ortaya çıkan bu “elektronik“ saldırılar, maalesef fiili saldırılar için de zemin hazırlayabilmektedir. 

    Geçen ay şehit er Yener Kırıkçı’nın cenazesinde, anamuhalefet partisi lideri, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile beraberindekilere yönelen linç girişimi ise tarihsel bir uyarı niteliğindedir. Bununla birlikte olay sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmeler ile kimi siyasilerin açıklamaları, bu denli acı ve uyarıcı bir hadisede dahi biraraya gelinemediğini göstermiştir. Bu da maalesef gelecekteki muhtemel acı gelişmeler için tatsız bir davetiyedir. 

    Türkiye’de çeşitli tarihsel dönemlerde meydana gelmiş kimi önemli linç olaylarını ele alan kapak dosyamız, bunların tekrar yaşanma ihtimalini azaltacak dersler içeriyor… 

    Linç üzerine 3 kitap

    Kızıl Kayıt – Birleşik Devletler’de Linç Eyleminin Sözde Nedenleri ve Tablolaştırılmış İstatistikleri, 1895, Ida B. Wells. 
    Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni – Milliyetçilik, Agora Kitaplığı, 2009, Berat Günçıkan ve Murat Belge. 
    Türkiye’nin Linç Rejimi, Birikim Yayınları, 2014, Tanıl Bora. 


    26 MART 922

    Hallac-ı Mansur: İşkence ve idam…

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...
     

    9. ve 10. yüzyıllarda yaşamış İranlı mistik ve şair. Sufizm öğretisinden etkilenmişti. “Ben Gerçek’im” deyişiyle tanınan Hallac-ı Mansur, başarılı bir hatip olarak çevresine birçok taraftar topladı. Abbasi saltanatı içindeki iktidar mücadelelerine dahil oldu. Hallac’ın yaptığı açıklamalar hem halktan hem de toplumun elitlerinden tepki görüyordu; bir yandan Tanrı’ya olan aşkını ilan ediyor, diğer yandan da mevcut sistemi eleştiriyordu. Sünni reformcuların güneyde yol açtıkları problemlerden haberdar olan Bağdatlı elitler harekete geçti ve Hallac, Kâbe’yi yoketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi. Önce infazcısı tarafından dövüldü, ardından bayılana kadar kırbaçlandı ve son olarak kafası kesildi. Bedeni yağlandı ve ateşe verildi


    20 MAYIS 1622

    Genç Osman: Tecavüz edildi ve boğuldu

    Genç Osman adıyla bilinen II. Osman -divan edebiyatındaki mahlasıyla Farisî- tarihte eşine az rastlanır bir şekilde tahtan indirildi. Ayaklanmada öldürülen ilk padişah oldu ve Osmanlı padişahları arasında en genç vefat edeni olarak tarihe geçti. 19 Mayıs 1622’de başlayan isyanda, saraya girenler I. Mustafa’yı padişah ilan ettiler. II. Osman, Yeniçeri Ağası Ali Ağa’ya sığındı ve ondan Yeniçerileri ikna etmesini istedi. Ali Ağa konuşturulmadı ve kılıçla parçalandı. Ardından II. Osman’ı yakalayan isyancılar, onu beygire bindirip yol boyunca hakaretler ederek Yedikule zindanına götürdü. Hayaları sıkılarak etkisiz hale getirildi, tecavüz edildi ve boynuna atılan kementle boğularak öldürüldü. Katillerin arasında yer alanlardan biri de II. Osman’ın kulağını keserek I. Mustafa’nın annesine götürdü. 

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    10 ŞUBAT 1632

    Hafız Ahmad Paşa: Linç yoluyla intihar

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    Müezzinzade Hafız Ahmed Paşa, devlet idaresinin Valide Kösem Sultan’ın elinde olduğu dönemde iki yıldan fazla sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıydı. Karışıklık içindeki devlette Sipahiler, Kapıkulu askerleri, bir kısım ulema ve şehirli halkın ileri gelenleri taşkın haldeydi. Topal Recep Paşa sadrazamlık için hevesliydi. 1632’de çıkan isyanda, 4. Murat ayak divanına çağırıldı ve Hafız Ahmed Paşa ile bazı devlet adamlarının kellesi istendi. 4. Murat isyancılara nasihat etti ise de başarılı olamadı. Topal Recep Paşa henüz genç olan padişaha tehdide varan sözler etti. Bu sırada Hafız Ahmed Paşa abdestini alıp padişah huzuruna gelerek: “Padişâhim! Hezâr (bin) Hâfiz gibi kulun yoluna fedadır. Ancak ricâm budur ki, beni sen katletmeyip bu zalimler haksız yere kanımı döküp beni şehit etsinler ve lütfedip cesedimi Üsküdar’da defnettiresin ve yetimlerime lütf ve inayetini ricâ ederim” dedi. Saraya girmiş olan kalabalığın arasına daldı. Başı, göğsü ve vücudunun her tarafı hançerlerle lime lime edildi. 


    4-8 MART 1656

    Vaka-i Vakvakiye: Ağaçta insan meyveleri

    Padişah IV. Mehmed’di. Devletin idari yönden oldukça karışık bir dönemiydi. Çocuk yaşta tahta geçen Sultan IV. Mehmed’in devlet idaresine hâkim olamaması yüzünden sarayda vâlide sultanlar ve iç ağalar nüfuz kazanmış, devlet erkânı arasındaki rekabet ve geçimsizlik son haddine varmıştı. Memnuniyetsiz Yeniçeriler ayaklandı. 4 Mart Pazar günü Etmeydanı’ndan Atmeydanı’na geçerek arabuluculuk yapmak isteyen Kara Abdullah Ağa’yı öldürdüler. Padişahı ayak divanına çağırdılar. Enderun ve Bîrun erkânından otuz kadar ağanın ismini vererek bunların başlarını istediler. İstediklerini aldılar ve hepsini katlettiler. Öldürülenlerin cesetleri Sultanahmet Meydanı’ndaki çınar ağaçlarına asıldı. Bundan dolayı olaya Osmanlı tarihinde “Çınar Vakası” adı verildi. Bu manzara, mitolojideki meyvesi insan olan ağaca benzetildiğinden tarihimizde “Vaka-i Vakvakiye” adıyla meşhur oldu. 

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    6 KASIM 1922

    Cumhuriyete muhalifti, cesedi yollarda sürüklendi

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    Tanınmış gazetecilerden Ali Kemal Bey, keskin bir İttihat ve Terakki düşmanıydı. Millî Mücadele’nin biçimlenmeye başladığı sıralarda, 2. Damat Ferit Paşa Hükümeti’nde içişleri bakanı olmuş ve Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğü’ne Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin birbirlerine gönderdiği telgrafların çekilmemesi gerektiğini bildiren bir emir vermişti. 26 Haziran 1919’da bakanlıktan istifa etmiş, ancak çeşitli gazetelerde Millî Mücadele aleyhinde yazılar yazmayı sürdürmüştü. Bu nedenle Müdafaa-i Milliyye grubuna bağlı ajanlarca 4 Kasım 1922’de, Beyoğlu’nda gittiği bir berber dükkânında tutuklandı. Yargılanmak üzere Ankara’ya götürülürken İzmit’te, 6 Kasım günü halk tarafından linç edildi, cesedi sokaklarda sürüklendi. Bu olayın sorumlusu, o sıralarda İzmit yöresinin askerî valisi “Sakallı” Nurettin Paşa’ydı. 1. Ordu Komutanı sıfatıyla İzmir’e giren ilk komutan olan ve burada Metropolit Hrisostomos’un linç edilmesinden sorumlu olduğu gibi İzmir yangınında da başrolü oynayan Nurettin Paşa’nın bu hareketi, Dışişleri Bakanı İsmet Paşa’nın ve TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın kendisinden nefret etmesine neden olmuş, daha sonra Gazi Mustafa Kemal, ünlü Nutuk’unda Nurettin Paşa’yı sayfalarca kötülemişti. 


    23 ARALIK 1930

    Kubilay hadisesi: Şeriat adına cinayet

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    Manisa’dan Menemen’e gelen dördü silahlı altı kişi, bir camiden aldıkları yeşil sancağı sabah namazından sonra ilçe meydanına dikerek etraflarına adam toplamaya çalıştı. Grup kısa zamanda büyüdü. Giritli Derviş Mehmet, cemaate kendini Mehdi olarak tanıttı ve dini korumaya geldiklerini, arkalarında 70 bin kişilik halife ordusu olduğunu söyledi. Öğle saatlerine kadar şeriat bayrağı altında toplanmayanlar kılıçtan geçirilecekti. “Şapka giyen kafirdir. Yakında yine şeriata dönülecektir“ diyorlardı. Alay komutanı, yedek subay Kubilay’ı bir manga askerle birlikte olay yerine gönderdi. Silahlı eylemcilerden biri ateş ederek Kubilay’ı yaraladı. Bunu gören askerler ateşle karşılık verdiler ancak tüfeklerinde öldürücü etkisi olmayan manevra fişekleri vardı. Derviş Mehmet “Bana kurşun işlemiyor” diyerek halkı kutsal bir vazifesi olduğuna inandırdı. Kubilay’ın başı kesildi ve yeşil bayrağın sopasına iple bağlandı. Yardıma koşan Bekçi Şevki de açılan ateş sonucu öldü. Takviye birlikler gelince çıkan çatışmada, Derviş Mehmet de dahil bazıları öldü. Kaçmaya çalışanlar yakalandı. 36 kişinin idamına karar verildi, 28 kişi infaz edildi. 


    25 ŞUBAT 1933

    Vagon-Li: Makinist ‘derin devlet’ olunca

    Yataklı ve yemekli vagonları bulunan Fransız demiryolu işletmesi Vagon-Li (Wagons-Lits) şirketinin Belçikalı müdürü Jannoni, telefonda Türkçe konuştuğunu duyduğu memur Naci Bey’e, şirketin resmî dilinin Fransızca olduğu uyarısında bulunup, üstüne 25 kuruş para ve 15 gün işten uzaklaştırma cezası verince, kamuoyu galeyana geldi. Darülfünun ve Milli Türk Talebe Birliği öğrencileri, Fransız şirketin Beyoğlu’nda bulunan bürosunun önünde bir protesto organize etti. Giderek büyüyen olaylar, öğrencilerin camları kırarak büroya girmesi ve burada büyük tahribat yaratmasıyla sonuçlandı. Olaydan sonra “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyası yeniden başlatıldı ve Vagon-Li devletleştirildi. Hadise, resmî makamlar tarafından gayriresmî şekilde organize edilen ilk büyük eylem olarak yakın tarihimize geçti. 


    21 HAZİRAN 1934

    Trakya bölgesinde Yahudi kıyımı

    Trakya’da bölge ticaretine hakim olan Ermenilerin 1915 tehciri ile, Rumların 1923’te başlayan nüfus mübadelesi ile Trakya’dan ayrılmalarından sonra ticarette Yahudilerin egemen olmaya başlaması, gergin bir havaya sebep olmuştu. Trakya’da yayın yapan iki dergi, Nihal Atsız’ın Orhun’u ve Cevat Rifat Atilhan’ın Milli İnkilâp’ı ırkçılığı ve antisemitizmi yükseltiyordu. Haziran başında Çanakkale’de başlayan Yahudilere yönelik şiddet hareketleri, Edirne ve Kırklareli başta olmak üzere Trakya’ya yayıldı. Yahudilere ait yüzlerce ev ve işyeri yağmalandı, kadınlara tecavüz edildi. Kırklareli’nde bir jandarma onbaşısı öldürüldü. Kimi gazetelere göre olayları engellemeye çalışan onbaşıyı bir çingene bıçaklamıştı. 1927 sayımına göre Trakya’da 10.400 olan Yahudi nüfusu, 1935 sayımında 7.500’e düştü. Yahudi vatandaşalr göç etmeye başladı. Yazar Rıfat N. Bali’nin aktardığına göre, New York Times gazetesi, Yahudilerin Edirne’den kovulması çağrısı yapan Milli İnkilâp’ın binlerce nüshasının olaylardan önce Trakya’da dağıtıldığını yazmıştı. 


    4 ARALIK 1945

    Tan gazetesine hücum eden büyük kalabalık

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...
    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    Tek parti döneminin en çok satan iki gazetesinden, Zekeriya-Sabiha Sertel çiftinin Tan gazetesi ve matbaası, 1945’te “komünizm propagandası yapıyor” gerekçesiyle 10 bin kişilik kalabalık tarafından tarumar edildi. Bardağı taşıran damla, Boğazlar’da ortak denetim hakkı isteyen Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye’de tepki oluşmasına rağmen, gazetenin ilişkilerin geliştirilmesini savunması olmuştu. Gazete “1923’ten beri sınırlı kazançlarıyla ölçülemeyecek ölçüde han ve hamam sahibi olanlar mevcuttur. Bu zatların bu servetleri nasıl yaptığını bilmek vatandaşın en büyük arzusudur. Bütün servet sahiplerinin mal beyanına mecbur edilmesini istiyoruz” sözleriyle hükümete yüklenmiş; tek parti iktidarına karşı olduğunu belirtmiş bir an önce çok partili rejime geçilmesini talep etmişti. Olaylar geliştiğinde polis seyretmekle yetindi. Tek bir kişi bile gözaltına alınmadı. Sertel çifti ise 1950’den sonra yurtdışında yaşamak zorunda kaldı. 

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    6-7 EYLÜL 1955

    Rumları hedef alan ‘muhteşem’ örgütlenme!

    Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, Beyoğlu’nda Abdullah Efendi Lokantası’nda öğle yemeğindeyken gelen haber “Atatürk’ün evinin bombalandığı” şeklindeydi. Menderes, haberin radyodaki 13 haber bültenine yetiştirilmesi talimatı verdi. Birkaç saat içinde Kıbrıs Türktür Cemiyeti, diğer gençlik örgütleri, bazı meslek kuruluşları ve DP teşkilatının öncülüğünde binlerce kişi toplandı. Rum azınlığın yoğun olduğu semtlerde harekete geçen kalabalık, mahkeme zabıtlarına göre, 4 bin 214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5 bin 317 mekânı tahrip edip yağmaladı. Dilek Güven’in 6-7 Eylül Olayları adlı kitabında aktardığına göre, olaylarda 11 kişi öldü, en az 60 kadın tecavüze uğradı ve onlarca kişi yaralandı. İzmir’de Yunan pavyonu ve Yunanistan Konsolosluğu ateşe verildi. 14 ev, 6 dükkan, bir pansiyon, bir kilise ve İngiliz Kültür Merkezi tahrip edildi. İktidarın ilk işi olayları “komünistlerin yaptığını” söylemek oldu. Daha sonra Menderes olayların başlangıcını “millî hislerin şevkiyle nezih gösteriler” diye; eski Özel Harp Daire Başkanı Sabri Yirmibeşoğlu da “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diye yorumladı. Olay, Varlık Vergisi ile başlayan sermayenin Türkleşmesi sürecini hızlandırdı. 

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    1 MAYIS VE 4 MAYIS 1959

    İsmet İnönü’ye Uşak ve İstanbul’da saldırı

    12 Ocak’ta 1959’da toplanan ve önemli kararlar alan CHP 14. Kurultayı’ndan sonra, partililer gruplar halinde yurt gezilerine çıktılar. İsmet İnönü’nün başkanlığında bir grup partili de Uşak üzerinden İzmir’e gidecekti. İktidardaki Demokrat Parti yöneticileri bu gezilerden çok rahatsız olmuştu. CHP yanlısı basının İnönü’nün gezisine “Büyük Taarruz” adını koyması üzerine gerginlik daha da arttı. Hatta dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik, gezi öncesinde İsmet Paşa’yı uyardı, olaylar çıkabileceğini, güvenliğinin sağlanamayabileceğini söyledi. Nitekim İnönü’nün Uşak’a vardığı 30 Nisan günü kentte iki parti taraftarları arasında çatışmalar çıktı. Ertesi gün ise, İsmet Paşa kentten ayrılmak üzere tren istasyonuna giderken etrafı sarıldı, atılan bir taş İnönü’nün kafasına isabet etti. Manisa ve İzmir’e uğrayan İnönü, 4 Mayıs’ta İzmir’den uçakla İstanbul’a geçti. Yeşilköy’den Maçka’daki evine giderken Topkapı’da bir grup gösterici İnönü’nün otomobilinin yolunu kesti. Otomobil taşlandı, hatta göstericiler aracın kapılarını açmaya çalıştılar. İnönü, orada bulunan bir binbaşının yanındaki askerlerle olaya müdahale etmesi sayesinde kurtulabildi. 

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    16 ŞUBAT 1969

    Kanlı Pazar’ın kanlı bıçağı

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    Atilay Kayaoğlu’nun çektiği ve Kanlı Pazar’da yaşananları en iyi anlatan fotoğrafta, sağcı bir militan Ali Turgut Aytaç’ı bıçaklayarak öldürürken eli coplu polis seyretmekle yetiniyor… 16 Şubat’taki büyük yürüyüşten önce üniversitelerde de çeşitli etkinlikler yapılmıştı. Bir yıl önceki 6. Filo protestolarında öğrenci yurdunun ikinci katından atılarak öldürülen Vedat Demircioğlu’nun resminin olduğu bir kızıl bayrak, 11 Şubat’ta İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen forumun ardından, yangın kulesine asıldı. Başta Bugün gazetesi ve sağcı basın, hadiseleri tırmandıracak manşetler atıyor, açıklamalar yapıyordu. Binlerce protestocu Sirkeci, Karaköy, Tophane, Kabataş, Dolmabahçe, Gümüşsuyu üzerinden Taksim’e ulaştı. Bu arada kolluk kuvvetlerinin desteğindeki sağcı gruplar, Taksim’e çıkıp taş, sopa ve bıçaklarla beklemeye başladı. Saldırılarda, Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürüldü, 200 kişi yaralandı. Saldırıları için günler öncesinden toplantılar yapıldığı, İstanbul dışından insanlar getirildiği ve iki kamyon sopanın sağcı militanlara dağıtıldığı ortaya çıktı. 


    22-26 ARALIK 1978

    Maraş katliamı: Hedef Aleviler

    Olaylar, 19 Aralık 1978’de Cüneyt Arkın’ın başrolünü oynadığı, Rusya’dan kaçıp Türkiye’ye sığınan bir ajanla aşık olduğu genç kızın öyküsünü anlatan “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminin Çiçek Sineması’ndaki gösterimi sırasında patlayan bombayla başladı. Bombayı solcuların attığı söyleniyordu. Önce “misilleme” olarak iki solcu öğretmeni öldürüldü. Ertesi gün, öğretmenlerin cenazesine katılan yaklaşık 5 bin kişiyi, camide 8-10 bin kişilik sağcı grup bekliyordu. “Komünistlerin ve Alevilerin namazı kılınamaz” diye bağıran grup cenazeye taş ve sopalarla saldırdı. Sol parti ve örgüt binaları basıldı, ateşe verildi, Alevilere ait 300 civarında işyeri tahrip edildi. Olaylarda resmî rakamlara göre 101 kişi öldü; ancak gerçek ölü sayısı 200’e yakındı. Olayın ardından Maraş’ın da aralarında olduğu 13 kentte sıkıyönetim ilan edildi. Daha sonra olayların çıkmasına yolaçan bombalı saldırıyı sağcı provokatörlerin düzenlediği anlaşılacaktı. O dönem ana muhalefet partisi lideri Süleyman Demirel, meşhur “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözünü Maraş katliamı üzerine söylemişti. 

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    28 MAYIS-10 TEMMUZ 1980

    Çorum’da 1.5 ay süren şiddet ve provokasyon

    Gençlik ve Spor Bayramı kutlama hazırlıkları sırasında kızların kıyafetleri bahane edilerek şehirde dağıtılan bildiri fitili ateşliyordu: “Müslüman! Namusuna sahip çık. 19 Mayıs gösterileri adı altında yine bacılarımızın iffet ve hayasına kahpece ve haince saldıracak bir gün geliyor… Ne mutlu canı ile, kanı ile, malı ile cihad edenlere…” Bunun üzerine 27 Mayıs 1980’de MHP’nin önde gelen isimlerinden eski Bakan Gün Sazak’ın Ankara’da öldürülmesi üzerine tüm yurtta gerginlik arttı, Çorum’da kanlı olaylar başladı. 28 Mayıs Çarşamba günü, Çorum’un en işlek caddesinde ve çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan gruplar, “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın”, “Kana kan, intikam” sloganlarıyla yürüyüşe geçti. Cadde üzerinde bulunan “solcu işyerleri” tahrip edildi ve yakıldı. 29 Mayıs günü saldırı ve yağma devam etti. 10 Temmuz 1980’e kadar aralıklarla devam eden saldırılarda 57 Alevi yurttaş öldürülürken, 300’e yakın kişi yaralandı, yüzlerce ev ve işyeri tahrip edildi. 


    1 MAYIS 1996

    Canını zor kurtaran sivil polis

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    Kadıköy’de düzenlenen 1 Mayıs 1996 törenleri, sabahın erken saatlerinde polisin sert müdahalesiyle kana bulanmış, olaylarda üç gösterici hayatını kaybetmişti. Ölümlerin acısıyla gerginleşen ortamda Altıyol’da telsizini açık unutan bir sivil polis memuru takip ettiği sol gruplarca teşhis edilmiş ve linç girişimine maruz kalmıştı. Sopalarla öldüresiye dövülen memur canını zor kurtarmış, hadisenin kanlı fotoğrafları merkez medyada birinci sayfalarda yer almıştı.


    2 TEMMUZ 1993

    Sivas merkezde yana-yakıla 35 can

    Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılanların kaldığı Madımak Oteli’ne sığınmış olan 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. En yaşlısı 66 yaşındaki Asım Bezirci, en genci 12 yaşındaki Koray Kaya’ydı. Aralarında Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin de vardı. Hollanda vatandaşı Carina Cuanna Thedora Thuys katliamın tek yabancı kurbanıydı. 51 kişi ise olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. Kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, darp edilip tekrar eylemci kalabalığa doğru itildi. Nesin’i linçten polisler kurtardı… Olayın ardından 190 kişi gözaltına alındı. 1997’de verilen kararla 33 sanık idam, 9 sanık 7 yıl 6’şar ay, 4 sanık 20’şer yıl, 1 sanık 15 yıl, 1 sanık da 5 yıl hapis cezası aldı. 2002’de idam cezaları müebbete çevrildi. Davanın 1 numaralı sanığı Refah Partili Cafer Erçakmak ve tahliye edildikten sonra haklarında tekrar yakalama kararı çıkan 8 sanık ise hiç yakalanamadı. 

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    11 NİSAN 1999

    Ahmet Kaya’ya ‘ünlü’ saldırı

    Magazin Gazetecileri Derneği’nin düzenlediği etkinlikte Ahmet Kaya’ya çatal bıçak atılması hafızalara bir tür “linç girişimi” olarak yerleşmişti. Törende ödül almak üzere sahneye çıkan Ahmet Kaya yeni bir albüm hazırladığını ve Kürtçe klip çekeceğini söyleyince ortalık karıştı. Bir anda tüm salon savaş alanına döndü. O gece orada bulunan birçok sanatçı ve gazeteci olaya karıştı. Ardından Ahmet Kaya yurtdışına gitmek mecburiyetinde kaldı ve 16 Kasım 2000 sabahı geçirdiği bir kalp krizi sonucu Paris’te hayatını kaybetti. 


    5 NİSAN 2000

    İki Leeds taraftarı Taksim’de öldürüldü

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    UEFA Kupası yarı final ilk maçından bir gün önce, Leeds United taraftarları Taksim’de taşkınlık yapmıştı. Civardaki lokantalara bira şişeleri atan, gelip geçenleri taciz eden, Türk bayrağına hakaret eden holiganlardan altısı bıçak, sopa, sandalye ve yumruk darbesiyle yaralanmıştı. Christopher Loftus ile Kevin Speight adlı iki İngiliz ise defalarca bıçaklanarak öldürülmüştü. Daha sonra düzenlenen iddianemede sanıklar “failleri gayrimuayyen şekilde kasten” öldürmekle suçlanmış, 20 sanıktan 13’ü beraat ederken, yedi sanık çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştı. En ağır cezayı alan mahkumun dört yıl dokuz ay sonra serbest kalacağı hadise müessif bir arbededen çok, iddianamede de belirtildiği gibi orantısız gücün kasıtlı olarak öldürmek amacıyla kullanıldığı bir linç vakasıydı. Taşkınlık yapan İngilizlerin cezası yargı tarafından değil, ceza verme yetkisine sahip olmayan bir kalabalık tarafından, üstelik en ağır biçimde kesilmişti. Ertesi günkü Star gazetesinin ilk sayfası ise, Türk basın tarihinin utanç sayfaları içinde yerini alacaktı: Two Size! 


    NİSAN 2010

    Türk’e ve Yıldız’a atılan yumruklar

    Muş’un Bulanık ilçesinde 2009’da çıkan olaylarda iki kişinin ölümüyle ilgili davanın duruşmasını izlemek için Samsun’a gelen Ahmet Türk de adliye binası önünde yumruklu saldırıya uğramıştı. Saldırgan 68 gün hapiste kaldı. O dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Türk’ü telefonla arayarak, geçmiş olsun demiş, “konuyu yakından takip ettiğini” bildirmiş, eski Bakanı da bizzat ziyaret etmişti. 

    Şırnak’ta silahlı saldırıda şehit olan yüzbaşının Kayseri’deki cenazesi sonrasında, kalabalık dağılırken bir beden eğitimi öğretmeni Eski Enerji Bakanı Taner Yıldız’a yumruk atmıştı. Yüzüne aldığı darbeyle Bakan Yıldız’ın burnu kırılmıştı. Saldırgan olay yerinde gözaltına alındı, üç ay tutuklu kaldıktan sonra 1 yıl 5 ay 15 günlük hapis cezası ertelendi. 

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...
    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    2-3 HAZİRAN 2013

    Ali İsmail Korkmaz: İnsan onuru yıkılmaz

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    Anadolu Üniversitesi birinci sınıf öğrencisi 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz, Eskişehir’de Gezi Parkı protestolarına destek amaçlı düzenlenen bir yürüyüş esnasında polisin biber gazıyla müdahale etmesinin ardından karanlık bir sokakta pusuya düşürüldü. Önce polis tarafından dövülen Korkmaz, hemen ardından bu defa eli sopalı bir güruh tarafından öldüresiye dövüldü. 20 saat sonra tıbbi müdahale yapılan Ali İsmail Korkmaz 38 gün komada kaldıktan sonra 10 Temmuz 2013 günü hayatını kaybetti. Mahkemenin açıkladığı kararla, saldırganlardan bir bölümü 6 aydan 10 yıla dek değişen hapis cezaları aldı. İki polis memuru delil yetersizliğinden beraat etti. Fenerbahçe taraftar grubunca “Ali İsmail Korkmaz Marşı” bestelendi. Ailesinin kurduğu Ali İsmail Korkmaz Vakfı öğrencilere burs veriyor, sanatçıları, hayvanları, doğayı koruma etkinlikleri düzenliyor. 


    1-5 TEMMUZ 2015

    Çinli sanılan Korelilere linç girişimi

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    Çin’de Uygur Türklerine dönük baskıcı ve yasaklayıcı önlemler aldığı, Uygur Türklerinin dinî ibadetlerinin engellediği yönündeki haberlerin Türk basınında yer almasıyla beraber, Ülkü Ocakları Sultanahmet’te bir protesto yürüyüşü düzenledi. Yürüyüş sonlandıktan sonra protestocu grup, Sultanahmet’teki Koreli turistleri Çinli sanarak kafileye saldırdı ve linç girişiminde bulundu. Meydandaki Çevik Kuvvet ekipleri saldırganlarla Koreli turistlerin arasında etten bir duvar örüldü ve göstericileri dağıtmak biber gazı kullanıldı. Bu olaydan dört gün önce, 1 Temmuz’da ise altı kişilik bir grup İstanbul Tophane’deki Happy China isimli Çin lokantasına saldırmış; “burada Çin lokantası istemiyoruz. Defolun gidin!” diye bağıran grup, işyerinin camlarını kırmış; ardından Çinli sandıkları aşçıyı feci şekilde dövmüşlerdi. Ne var ki aşçı bir Uygur Türkü idi…Saldırıdan sonra işletmenin sahibi, lokantayı kapatma kararı aldı. Her iki olayda da “Çinli sandıkları” kişilere ve kurumlara linç girişiminde bulunan saldırganlar tespit edilmedi ve yasal işlem yapılmadı. 


    8 EYLÜL 2015

    Dövdükten sonra büstü öptürdüler

    İlkel toplum âdeti değil, modern zaman illeti...

    İbrahim Ç.’nin sosyal medyadan paylaştığı fotoğraftaki kıyafeti PKK’lılara benzetilince olanlar oldu. İbrahim Ç., Muğla’nın Fethiye ilçesi Kumluova Mahallesi’nde seracılık yapıyor, domates yetiştiriyordu. Muğla’nın PKK saldırısında şehit vermesi üzerine kendisini evinde kıstıran kalabalık grup tarafından bayılıncaya kadar dövüldü; kamyona bindirilip kent merkezine götürüldü. Meydandaki Atatürk büstü öptürülen İbrahim Ç.’nin görüntüleri sosyal paylaşım sitelerine verildi ve kendisi tekrar linç edilmek istendi. Olaydan sonra basına konuşan veren İbrahim Ç. fotoğrafta görülen kıyafetin yöresel olduğunu söylemiş ve kendisine linç girişiminde bulunanlar hakkında “Hepsini tanıyorum, kapı komşum” demişti. İfadesine göre, yaralı halde hastaneye kaldırıldığında doktorlar da kendisine bakmak istememişti.

  • Sultanahmet mitingleri: İstiklale doğru İstanbul

    Sultanahmet mitingleri: İstiklale doğru İstanbul

    Sultanahmet mitinglerinin ilki 23 Mayıs 1919’da yapılmıştı. Daha sonra 30 Mayıs, 10 Ekim, 13 Ocak 1920 tarihlerinde tekrarlanacaktı. Öncesinde ise 19 Mayıs 1919’da Fatih’te, 20 Mayıs’ta Üsküdar-Doğancılar’da, 22 Mayıs’ta Kadıköy’de mitingler gerçekleşti. Bunların en ihtişamlısı ve en geniş kapsama ulaşanı 23 Mayıs’takiydi. Nüfusu 1 milyon civarında olan başkentte yaklaşık 200.000 kişi mitinge katılmıştı. Özellikle kadınların dikkati çektiği kitleyi Kemal Tahir Esir Şehrin İnsanları’nda şöyle anlatıyor: “Sultanahmet Meydanı’nı görmeliydiniz. Siyah çarşaflı bir kadın kalabalığı, memleketin üzerinde bir an, siyah bir bayrak gibi dalgalandı”.

    Mitingde siyah örtüyle kaplı, üzerinde Wilson Prensipleri’nin Türk halkına “egemenliğini, yaşam güvenliğini ve özgürlüğünü” tanıyan 12. maddesi yazılı kürsüde ilk söz Mehmet Emin (Yurdakul) Bey’in, ardından Fahrettin Hayri Bey’indi. Üçüncü konuşmacı ise Halide Edip’ti. Halide Hanım o günü şöyle anlatıyor: “Bu, kımıldanamayacak kadar sıkı olan kalabalıktan başka, camiin demir parmaklıkları, damlar, cami kubbeleri dahi insanla doluydu. Nasıl o kürsüye yaklaşabildim, farkında değilim. İki yanımda, iki önümde dört süngülü asker, bana yol açıyordu. Bunların gösterdiği bir kardeş sevgi ve itinasını ömrüm oldukça unutamayacağım”. Halide Edip’in tarihe geçen konuşmasına topluluğa ettirdiği yemin damgasını vurmuştu:

    “Türkiye’nin istiklal ve hayat hakkını alacağı güne kadar hiçbir korku, hiçbir meşakkat önünden kaçmayacağız. Yedi yüz senelik tarihin ağlayan minareleri altında yemin ediniz!”

  • Nostaljiden tarihe

    Nostaljiden tarihe

    Kâğıthane, bugünkü resmî ilçe sınırlarını da aşan tarihi, coğrafi özellikleri ve sosyal nitelikleriyle, bir çağlar yelpazesine tanıklık etmiş. Öyle ki buradaki ilk yapılaşmaların tarihi, İs-tanbul’un bir şehir olarak kuruluşundan dahi önceye gidiyor. Kâğıthane’nin uzun ve zengin geçmişi, belediyenin basın danışmanı olarak çalışan Hüseyin Irmak’ın seneler süren titiz çalışmasıyla artık okuyucunun erişim alanında. Kâğıthane vadisinde, geçmişi en eski çağlara uzanan yerleşimlerin izini süren Irmak, arşivlerde Kâğıthane’yle ilgili bilinmeyenleri ve yayımlanmamış görsel malzemeyi İlk Çağdan Günümüze Kâğıthane başlıklı kapsamlı çalışmasında bir araya getiriyor. 

    BİR ZAMANLARIN EĞLENCE MERKEZİ 20. yüzyıl başında kâğıthane deresi’nde çekilmiş bir fotoğraf. O günlerde derede gezinti için kayık kiralamak, mesirede ailece vakit geçirmek, Hıdırellez’de ziyafet ve su kenarında müzik dinletileri düzenlemek popülerdi. Kâğıthane, İstanbul halkının eğlence merkeziydi.

    Bir ‘Kâğıthane Hikayesi’nin peşinde 20 yıl

    ‘Bir semt hafızası ve vicdanı oluştu’

    Kâğıthane’nin zengin tarihinin derlenmesi, ancak derin bir tarih duyarlılığının ve yıllar gerektiren bir sabrın ürünü olabilirdi. Hüseyin Irmak’ın İlkçağdan Günümüze Kâğıthane isimli çalışması, işte böylesi bir kaynak. Irmak, kaynaklardan edindiği bilgileri arazide test ediyor ve Kâğıthane tarihine bilimsel bir hassasiyetle sadık kalabilmek için üzerinde durulmadık konu bırakmıyor. Elbette bu kapsamlı çalışmanın ortaya çıkmasında, 2018 sonu itibariyle semt tarihiyle ilgili 33 kitap basmış olan Kâğıthane Belediyesi’nin kritik rolünü de unutmamak gerekiyor… 

    Elbette arşivde çalışanlar ve benzer konuları kaleme alanlar var ama siz bizzat alanda gidip yerinde inceliyorsunuz tarihi… Neden bu yöntemi seçtiniz? 

    Aslında zor bir soru. Mesela diyorsunuz ya “insana o duyguyu geçiriyor” diye, o duygu aslında ba-na da geçti. Ben tarih eğitimi almış bir insan değilim. Sadece işini iyi yapmaya çalışan, sorumluluk duygusu olan bir insanım. Sadece mesleğim olan basın danışmanlığını yapsam, kimse bana bu işleri niye yapmadığımı sormazdı. 

    Beni asıl olarak bu işe iten etken, ilkokul çocuklarıydı. İlkokul çocukları bize geliyordu, o sıralar bilgisayar da yaygınlaşmamış. Kâğıthane’yi bilen bilir. O dönemde “varoş” olarak anılıyor, genelinde de işçi aileleri oturuyordu. Bu ilkokul çocuklarının öğretmenleri, ilçe tarihiyle ilgili ödev veriyordu; ancak bu çocuklar bir kütüphaneye, bir kitaplığa gidemez, çünkü babaları gün içinde çalışıyor ve annelerin de en az yarım gününü bu işe harcaması gerekecek ki bu da masraf demek. Peki ne yapıyorlar? Haliyle ilçe belediyesine geliyorlar. İlçe belediyesine geldiklerinde, bizim elimizde Kâğıthane tarihiyle ilgili yalnızca bir sayfa – tekrar söylüyorum tek bir sayfa- vardı. Bu aileler zaten bize gelirken sıkılıyorlar, utanıyorlar… İlk olarak, bazı kütüphanelerden konuyla ilgili kaynakları bulup fotokopi çekmek ve onları çocuklara vermek gibi bir formül buldum. Diğer yandan liseliler, üniversiteliler de gelmeye başladı; onlara bir sayfalık metin yetmiyor tabii. Biz işe böyle başladık. Bu ihtiyaçtan yola çıkarak. Sonra da adım adım yolda öğrendik. Çalışmaya başlayınca müzayedeleri farkettik. Bunu üzerine sahafları gezmeye başladım. Bu arada belediye arazisindeki eski eserlerin bugünkü durumunu tespit için dolaşmaya başladım. Giderek araziyi tanıyınca, müzayedelerde, sahaflarda topladığın kaynaklarla ilgili bir seçicilik beliriyor. Bu arada makaleler okumaya başladık; eski dönemlerde Kâğıthane üzerine yazmış olan uzmanların makaleleri. Bunlardaki önemli tespitler kadar, hataları da görmeye başlıyorsun. Beni biraz da bu yanlışlar tetikledi. Bu sefer doğrusunu yazmam gerektiğini düşündüm. Ben aslında sıradan bir toplumsal tarih okuruyum. Bu halkın demagojiden çektiği kadar hiçbir şeyden çekmediğini düşünürüm ve bu sebeple bari doğru olan ortada olsun dedim. Biz yolda öğrendik. Bizim avantajımız sorumluluk duygusuydu ve basiretti. 

    ÇAĞLARA MEYDAN OKUYAN KÂĞITHANE

    Antik Yunan mitolojisine göre İstanbul Halicinin sonlanıp Alibey ve Kâğıthane derelerinin çatal yaptığı tepede bir yerleşim bölgesi vardı ve Byzantion’u Kuran Byzas’ı, annesi Keroessa burada doğurmuştu. Bulunan arkeolojik malzemeler de, Kâğıthane vadisinde geçmişi yüzyıllar ötesine dayanan bir yerleşimin söz konusu olduğunu kanıtlıyor. Lollia Salvia’nın mezartaşı (MÖ. 2. Yüzyıl, İstanbul Arkeoloji Müzesi Hariç Bölümü) (A), “Cenaze Şölenini’ni tasvir eden bir mezartaşı (MÖ 1. – 2. Yüzyıl – İstanbul Arkeoloji Müzesi Haliç Bölümü) (B) Simistras (Semystra) tapınağı bölgesinden çıkan madalyon büstlerden. Zeus’tan hamile olan İO (İstanbul Arkeoloji Müzesi, Silah-Tarağa Bölümü) (C)

    Zaten bu süreçte belediyeyle ilgili de ciddi bir arşiv oluştu, değil mi? 

    Kesinlikle, bugün belediyenin artık bir “yazılı hafızası” var! Müzayedeciler benim ısrarla takip ettiğimi gördükçe, güven duydular. Bu sefer onlar bana çeşitli kaynakları hediye etmeye başladılar. Misal, müzayedede benim alanımla ilgili malzemeler ortaya çıkıyordu bazen. Oradaki birisi onu satın almak üzere bayrak kaldırsa, ben onunla yarışamam, öyel bir bütçem yok. Böyle durumlarda ben bayrak kaldırınca, onlar bayrak kaldırmaz oldu; hatta müzayedelerde beni göstererek “orada olması daha doğru” diyorlardı. Müthiş bir olay! Böylece neredeyse her noktayla ilgili malzeme top-adık. Ayrıca yaşadığın günün de bir gün tarih olacağını bileceksin. Biz diyelim 100 yıl öncesini topluyoruz ama, 100 yıl sonra toplayacaklara da yardımcı olmamız lazım. 

    KAYIP DEMİRYOLUNUN İZİNDE Kâğıthane tren istasyonunda bir tören alanı. Arkada görülen tepe, bugün Çağlayan Mahallesi’nin bir kısmı. Demiryolu ve Kağıthane sık sık yanyana gelen kelimeler değil. Halbuki 1915-1952 arasında, Kağıthane Vadisi kuzeye doğru ilerleyen bir dekovil hattına ev sahipliği yapmıştı (bilinmeyen fotoğrafçı, 1915-1920). Bugün tarihî Kâğıthane demiryolu hattı anısına Eyüp Sultan Caddesi üzerinde 2 kilometrelik bir nostaljik tramvay hattı var.

    Aslında burada bizim rolümüz daha ziyade boşlukları tamamlamak oldu. Yapbozdan oluşan bir tablo düşünün. 500 parçalık bir yapboz var önünüzde. Ben ilk önce 20 parçayla başladım, sonra 50 parçaya geçtim ve böyle gide gide parçaları toparladım. O zaman da ortaya çıkana bakıyorsun ve diyorsun ki, bari hepsini toparlayayım. Bizde süreç böyle yaşandı; ilkokul çocuklarının yardım istemesiyle, bizim sorumluluk göstermemiz ve basiretle tarihimizi takip etmemiz. Örneğin, Kâğıthane’nin 15 yıllık dönemdeki belediye başkanı Fazlı Kılıç, bu projeye gönülden inandı ve arka çıktı. İnisiyatifini ortaya koyarak aksamaları engelledi ve beni çok destekledi. Şimdi yeni belediye başkanı da destekliyor ve inanıyor bu işe. Bu kadar elverişli koşullar biraraya geldiğinde bunu yapmazsan artık ayıp olur. Bizim yaptığımız kısaca Kâğıthane’nin bir hikayesi olduğunu göstermekti. Aslında bir hikayenin peşine düştük biz; bütün yaptığımız bu. 

    KADINLARIN SOSYALLEŞME MEKANI Kâğıthane mesiresinde kadınlar… Gönüller ferah, kasvet uzak, rahat ve huzur içindeler. Arka planda Sadabad Kasrı’nın mutfak binası ile saray duvarları. Kadınlar Kâğıthane meriresinde sık sık piknik yapmak veya gezintiye çıkmak için buluşurlardı. Bu fotoğraf, İstanbul’da çekilen ilk fotoğraflardan biri (Basile Kargopoulo, 1850-1860).
    DERE KENARINDA ‘BAHARA MERHABA’ Kâğıthane deresi kenarında ‘Bahar Bayramı’ hatırası, Fonda Baruthane binaları. Sağdan altıncı kişinin (arkada, kravatlı) ünlü şair Orhan Veli Kanık olduğu tahmin edilmektedir. Kâğıthane doğal güzellikleri ve sunduğu olanaklarla, İstanbulluların tatil günlerinin favori mekanlarındandı (Bilinmeyen fotoğrafçı, 1 Mayıs 1948).
    OTOBÜSLERİN DEĞİL, KAYIKLARIN SON DURAĞI Fotoğrafta görülen yer, kayıkların son durağıydı. Sol arkada karakol koğuşunu, yanında müdüriyet binasını, arkada dere üzerinde Doğancılar Köprüsü’nü, en geride ise Sadabah (Çağlayan) Kasrı’na ait duvarlar… (Bilinmeyen fotoğrafçı, 19. yüzyıl sonu).
    ŞEHİRLEŞME BAŞLARKEN 20. yüzyıl’ın ikinci yarısından itibaren Kâğıthane yavaş yavaş bugünkü siluetine kavuşmaya başladı. Kâğıthane merkez otobüs plantonluğu ve toprak döküm sahası… Bugün aynı yerde, Kâğıthane metro köprüsü bulunuyor. Sağ tarafta, Uğur Sokak üzerinde Ayyıldız Fabrikası’nın yan duvarı ve kamyon durağı (Bilinmeyen fotoğrafçı, 1978).
    BEYAZPERDE KÂĞITHANE Kâğıthane’nin tabii güzellikleri sadece gezi ve eğlence planı yapan İstanbulluları değil, sinema sektörünün de ilgisini çekiyordu. “Üçüncü Selim’in Gözdesi” isimli 1950 yapımı filmde, Münir Nurettin Selçuk ve Perihan Altındağ sözleri, dönem kıyafetleriyle Kâğıthane deresinde (Bilinmeyen fotoğrafçı).
    OKUL GEZİLERİNİN UĞRAK NOKTASI Jimnastik eğitimlerinden bayram kutlamalarına dek, okulların gözde uğrak noktalarından biriydi Kağıthane. Her yıl 5-6 Mayıs tarihlerinde gerçekleşen ve Hızır ile İlyas Peygamberlerin dünya üzerindeki buluşmasının kutlandığı Hıdırellez’de öğrencilerin kuzu eti ziyafeti (Abdullah Freres, 1892, Yıldız Arşivi).
    NAM-I DİĞER ‘AVRUPA TATLI SULARI’ İçinden geçen deresi, taş köprüsü, camisi ve yeşil örtüsüyle tipik bir Kâğıthane Vadisi Panoraması. Yüzyılın başında vadi, Kâğıthane Köyü olarak anılıyordu. Kâğıthane deresi için Avrupalıların kullandıkları tabir ise “Les eaux douces de l’europe” (Avrupa Yakasının Tatlı Suları) idi (Guillaume berggren, bilinmeyen tarih).
    O GÜN ÇOCUKLAR GİBİ ŞENDİK! Kağıthane mesiresine kurulan salıncaklar, fotoğrafın bir bayram gününde çekildiğini düşündürüyor. Dere gezintileri ve müzik dinletilerinden sonra salıncak faslı, Kâğıthane gezilerinde eğlenceyi tamamlıyor (Bilinmeyen fotoğrafçı).
    VUR VUR İNLESİN, MESİRE YERİ DİNLESİN! 20. yüzyılın ilk yarısında Kâğıthane’de düzenlenen bir boks karşılaşması. Arka planda Sadabad (Çağlayan) Camii. Sık sık düzenlenen ve vadideki gündelik hayatın bir parçası haline gelen spor müsabakaları, Kâğıthane’nin dönem İstanbul’unun bir çekim, merkezi olduğuna işaret ediyor (Bilinmeyen fotoğrafçı).
    HER-ŞEY-VATAN-İÇİN! Kağıthane poligonunda atıştan dönen askerler. Geniş arazileri ve düz zeminiyle Kâğıthane, İstanbul’ın askerî atış talimleri için en elverişli yerlerindendi. Askerlerin yürüdükleri yol, günümüzde tümleç sokak olarak adlandırılmakta. Atış poligonu ve poligon kasrı ise II. Abdülhamid Dönemi yapısıdır (Bilinmeyen fotoğrafçı).
    KÂĞITHANE İSKELESİ Cuma günleri herkes erkenden hazırlığını görür; karadan gidecekler araba ve hayvanlarına, denizden gidecekler de kayıklarına binerek Kağıthane’nin yolunu tutarlardı. Semtte oturanlar da cuma günleri kayık kiralar, bilhassa gençler süslü ve narin sandallarda kürek çekmeye özenirlerdi. Yanmadan önce Kâğıthane İskelesi (Bilinmeyen fotoğrafçı).
    ALİBEYKÖY SANTRALİ Önde-Alibey Deresi ve elektrik fabrikası, arka planda Kâğıthane Baruthanesi ve depoları. Tepede dört blok halinde darülaceze binaları. Günümüzde Alibey Deresi kenarındaki elektrik fabrikasının bazı birimleri, Bilgi Üniversitesi bünyesinde müze ve sanat galerisi olarak kullanılmakta (Bilinmeyen fotoğrafçı, 20. yüzyılın ilk yarısı).

    MASLAK SU TERAZİSİ: DÜN VE BUGÜN

    Solda cendere hamidiye sularını boğaz ve yıldız taraflarına yönlendiren Maslak Su Terazisi’nin 20. yüzyıl başındaki görünümü. Günümüzde Kâğıthane ilçe sınırları içinde kalmaktadır (Bilinmeyen fotoğrafçı). Sağda Maslak su terazisinin dış görünümü, 27 Nisan 2017.

    MUSİKİSİZ OLMAZ Dere kenarında müzikli bir piknik. Kağıthane’de sermayesi ellerindeki müzik aletleri olan müzisyenler hiç eksik olmaz, mevsime uygun şarkılarla ziyaretçilerin kulağının pasını alırlardı. Roman çalgıcılar, hokkabazlar, maymun oynatıcıları, bulgar gaydacılar Kâğıthane’nin kültürel zenginliğinin önemli parçalarıydı (Bilinmeyen fotoğrafçı).