Prof. Dr. Cemal Kafadar Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken adlı kitabında, Üsküplü Asiye Hatun’un rüya defterine bir bölüm ayırır. Kafadar şöyle der: “Kimse rüyasını ‘olduğu gibi’ bir başkasına gösteremez, ancak anlatır. Dolayısıyla elimizde rüyaların kendileri değil, görülmüş ya da uydurulmuş rüyaların sözlü ya da yazılı anlatıları, yani çatılmış- kurgulanmış metinler olabilir ancak. Bu nedenle tarihî rüyalar edebiyat tarihinin de ilgi alanına girerler…”
“… Açık olan şu ki, rüya anlatıları bağlamında siyasal bir söylem geliştirilir ve güç ilişkileri şebekesinde kimin nereye oturacağı konusunda taraflar arasında bir tart(ış)ma, bir gözden geçirme, bir ‘pazarlık’ sürdürülür. Bu yüzden rüyanın hakikati konusunda şüpheciliğe fazla prim vermeyen toplumlarda bile düşler ve yorumları siyasal açıdan her zaman tekin olmamıştır. Tabir ve tefaül gibi yollarla edinilen “bilgiler”, siyasal rejimleri ve sosyal yapıların içerdiği baskı unsurlarını tehdit edebilir. Buradan, görüldüğü anlatılan rüyaların başka amaçlarla uydurulduğu sonucu çıkmaz: İnsanlar gerçekten fetih, zafer, kargaşalık, isyan ya da kurtuluş rüyaları görebilir elbette. Hatta rüyaların, hiç olmazsa bir yanlarıyla, kişilerin kaygılarını ve üzerlerinde hissettikleri baskı unsurlarını ‘gözden geçirmeye’ yaradıklarını söylemek için, Freudcu olmaya gerek yoktur sanırım. Hükümdarın zaferi rüyası görülebileceği gibi, zulümden kurtuluşun rüyası da görülebilir. Bu yüzden kimi zaman, görülmüş de uydurulmuş da olsalar, düşler ve yorumlar kovuşturmaya uğrayabilir. Bizans imparatoru Justinyanus (521-565) çeşitli fal yöntemleri ile aynı kalemde tabirciliği de yasaklar mesela. Ama modernizm öncesi Müslüman geleneğinde olduğu gibi, Hıristiyan geleneğinde de rüyaların uzun vadede sarsılmayan saltanatı şuradan bellidir ki, imparator II. Konstans (641- 668) kendine özel bir düş yorumcusu tutar ve birkaç yüzyıl sonra Porfirogenitus’un (VII. Konstantin, 913-957) Bizans teşrifatını ele alan eserinde imparatorun sefere götürdüğü kitaplar arasında bir de tabirnameye rastlanır.
… Görülen rüyaların ya da görüldüğü iddia edilen rüyalar ekseninde geliştirilen söylemin, insanların dünya kaygılarını dile getirmekte ve çözmeye yönelmekte bir rol oynamasını mümkün kılan sosyal protokol, İslâmi gelenekte ‘istihare’ kavramında daha da billurlaşır. Yani insanların, kafalarını kurcalayan bir konuda cevap almak ümidiyle daldıkları uykularda o konuyu aydınlatacak bir şeyler görmeyi isteyebilecekleri, bir çeşit bilinçli düş çağırma tekniğinin geçerliği kabul edilmiştir…
… Kimse rüyasını ‘olduğu gibi’ bir başkasına gösteremez, ancak anlatır. Dolayısıyla elimizde rüyaların kendileri değil, görülmüş ya da uydurulmuş rüyaların, sözlü ya da yazılı anlatıları, yani çatılmış
kurgulanmış metinler olabilir ancak. Bu nedenle tarihî rüyalar edebiyat tarihinin de ilgi alanına girerler…
Rüyaların ya da rüya anlatılarının içeriğine gelince… Bu konu bile psikologların tekelinde değildir. Çeşitli tarihçilerin savunduğu üzere, rüyaların içerikleri tarih içinde oluşan kültürel yapılar çerçevesinde biçimlenir. Melik Danişmend Gazi fethedeceği şehirleri görür, 3. Murad, Avusturya imparatoruyla güreşe tutuşup sırtının yere geldiğini…
Kısacası rüya anlatıları, görenin kimliğine, görülenin bağlamına ve yorumlanışına göre değerlendirildiğinde, tarihçilerin ilgilendiği birçok sosyal ve kültürel meseleye ışık tutabilir…”
(Cemal Kafadar’ın Kim var imiş biz burada yoğ iken/Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun adlı kitabından derlenmiştir. Metis Yayınları, 2009.)
Türkiye’nin ve çok büyük ihtimalle dünyanın ilk kadın bilim tarihçisi Prof. Dr. Sevim Tekeli, Aralık ayında sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. Türkiye’de bilim tarihinin gelişmesi ve kurumsallaşmasında çok önemli katkıları bulunan Tekeli, özellikle Osmanlıların astronomi alanındaki çalışmalarını literatüre kazandırmıştı.
Türkiye’de akademik anlamda bir bilim tarihi disiplininin oluşması, 1955’te Aydın Sayılı’nın Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Bilim Tarihi Kürsüsü’nü kurmasıyla başlamıştı. Türkiye’nin ve belki de dünyanın ilk kadın bilim tarihçisi olarak bilinen Sevim Tekeli bu taze kürsünün ilk asistanlarındandı. 1991’de aynı kürsüden emekli olana kadar da burada çalışmıştı.
Akademik hayatı boyunca matematik, coğrafya ve teknoloji tarihi gibi çok çeşitli konuda çalışsa da Tekeli’nin asıl büyük mirası astronomi alanında oluştu. 1959’da tamamladığı doktora tezinde, 1575’te kurulan İstanbul Rasathanesi’nde Takiyüddin tarafından kullanılan gözlem araçlarını Meraga Rasathanesi’nde Nasîrüddin ve Uranienborg Rasathanesi’nde Tycho Brahe tarafından kullanılanlarla kıyaslayarak, bu dönemde Osmanlı astronomisinin dünyayla boy ölçüşecek durumda olduğunu göstermişti. 1960 ve 1967’de yayımladığı iki makale sayesinde ise o zamana dek basit bir astrolog olarak tanınan Takiyüddin’in ismi, 16. yüzyılın en önemli astronomlarından biri olarak literatüre girmişti.
Öncü
Sevim Tekeli bilim ve teknoloji tarihi üzerine yaptığı çalışmalarla bu alanı bir disiplin hâline getirmişti.
Ayrıca Takiyüddin’in Güneş parametrelerinin tespit edilmesine yönelik astronomik hesapları, trigonometri çalışmaları ve mekanik saat tarihindeki özel yeri de Tekeli sayesinde günışığına çıkacaktı. 1975’te kaleme aldığı Modern Bilimin Doğuşunda Bizans’ın Etkisi adlı eserinde, Rönesans’ın İstanbul’un fethinden sonra Batı’ya giden Rum biliminsanlarının eseri olduğu tezini sorguladı ve sadece Batılı kaynakları kullanarak bu tezin abartılı olduğunu, Müslüman biliminsanlarının da bu konuda önemli etkisi olduğunu ortaya koydu.
Astronomi haricinde, 13. yüzyılın ünlü mühendisi Cezerî’nin eserlerini Arapçadan tercüme ederek, teknoloji tarihi çalışmaları alanına da önemli katkı sağladı. Alanda yazılmış ilk Türkçe kitap olan Bilim Tarihine Giriş kitabının yazarları arasındaydı. Üniversitelerde kaynak kitap olarak kullanılan bu eserin yanısıra liseler için de Felsefeye Giriş ve Bilim Tarihi kitaplarını hazırladı.
Tekeli, vefatının ardından mezun olduğu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde düzenlenen bir törenle uğurlandı.
İstanbul’da bulunan Fransız Vagon-Li (Wagons-Lits) şirketinin Belçikalı müdürü Jannoni, telefonda Türkçe konuşan memur Naci Bey’e 25 kuruş para ve 15 gün işten uzaklaştırma cezası verdi. Cezanın duyulması üzerine şirketin bürosu, Darülfünun ve Milli Türk Talebe Birliği öğrencilerinin düzenlediği protesto için toplanan kalabalık tarafından tahrip edildi. Binlerce kişinin katıldığı, “Türke zincir vurulmaz”, “Türkiye’de Türkçe konuşulur” gibi sloganların kullanıldığı Taksim’deki mitinge polis müdahalesi yetersizdi. Giderek büyüyen olaylar 1928’deki “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyasının yeniden başlamasına ve Vagon-Li’nin devletleştirilmesine yol açacaktı.
350 bin metrekarelik devasa bir alanın beş ayrı bölgesinde Mayıs 2018’den beri sürdürülen Haydarpaşa kazılarında toprağın her katmanından ayrı bir döneme ait eserler çıkıyor. Klasik, Hellenistik, Erken Bizans, Osmanlı ve Erken Cumhuriyet dönemlerinden en önemli bulgular ve perde arkasındaki kahramanlar…
Denize nazır imparatorluk sarayı MS 4.-6. yüzyılda yapılan ve Bizans İmparatorluğu’nun yazlık sarayı olduğu düşünülen yapı kompleksinin içinde ilk göze çarpanlar oval bir havuz, tuvaletler ve ısıtma sistemi… İnşa edildiği dönemde yapı denize sıfırmış; zaman içinde bu mesafe artmış.
Hellenistik ve Erken Bizans dönemleri
Peronun altından Bizans sarayı çıktı
Gar önü, Peron 1, Peron 2, Menfez ve İbrahimağa olmak üzere beş ayrı bölgede yürütülen kazı çalışmalarından çıkarılan buluntuların en dikkati çeken, Peron 1 bölgesindeki yapı kompleksi. Hellenistik dönemden başlayarak 1960’ların betonarme ve taş yapılarına kadar yapılan eklerle genişletilen ve değiştirilen yapı grubunun genel mimarisi 4.-6. yüzyıllara tarihlenen Erken Bizans Dönemi’ne ait.
Yaklaşık olarak 3000 metrekarelik alanı kapsayan yapı kompleksinde, farklı dönemlere yayılan çok sayıda mekan var. Aralarından geçen ve 5. yüzyıla tarihlenen Roma yoluyla iki gruba ayrılan yapı kompleksinin içinde ilk göze çarpanlar oval bir havuz, tuvaletler ve ısıtma sistemi… Yapının doğusundaki iki sütunlu girişin zemininde bulunan Opus sectile tarzı mozaik, bugüne kadar gelmeyi başarmış. Onun haricindeki odalar, farklı dönemlerde aralarına örülen duvarlarla değiştirilmiş. Örneğin önce 10×3 metrelik tek bir mekan olarak tasarlanan oda, daha sonraki dönemde ihtiyaçlar değiştikçe araya inşa edilen bölmeler yardımıyla dört odaya çevrilmiş ya da duvarların yeri değiştirilerek büyütülmüş. Bu eklentilerden yapının Geç Bizans ve Osmanlı dönemlerinde de kullanıldığı anlaşılıyor. Mekanların çoğunun duvar kaplamalarının mermer olması, lüks bir yapıyla karşı karşıya olma ihtimalimizi güçlendiriyor.
Taşların dilini tercüme edenler Arkeolog Nuray Özbilir, yapı kompleksinin güneyindeki mendirekte çalışıyor. Antik kaynaklar, Bizans yazlık sarayının önünde Roma zamanından kalma bir liman olduğunu yazıyor. Burada da küçük liman kalıntılarına rastlanması, yapının İmparator Arcadius dönemindeki saray olma ihtimalini kuvvetlendiriyor.
Henüz bir yazıt çıkmadığı için kimin tarafından yaptırıldığı kesin olarak söylenemeyen yapı kompleksinin bir yazlık saray olma ihtimali üzerinde duruluyor. Avrupalı seyyahların yazılarında bu bölgede Bizans İmparatorluğu’nun yazlık sarayının bulunduğundan bahsediliyor. Örneğin 12. yüzyılda yaşamış olan ve 4. Haçlı Seferleri’na katılarak canlı tanıklığını kaleme alan tarihçi Geoffroy de Villehardouin buradaki ihtişamlı sarayı ayrıntılarıyla anlatmış. Bu belgelerde sözü geçen yapı, 17 yaşında imparator olan Arcadius’un (395–408) nazır ve hocası Rufin’e ait. Rufin, 397’de öldürüldükten sonra ise bu muhteşem yapı imparatorlar tarafından merasim ve sayfiye sarayı olarak kullanılmaya başlanmış. İmparatorlar, Bizans ordusunun Anadolu’ya gidiş-gelişlerinde yapılan merasimleri bu saraydan takip etmişler. Saray, ayrıca 13. yüzyılda bir dönem Venedik’ten Kudüs’e doğru yola çıkan Haçlı şövalyeleri tarafından işgal edilmiş. Bu sahil sarayının önünde Romalılar zamanından kalma bir de liman olduğunu yazıyor tarihî belgeler. Haydarpaşa kazılarında bulunan yapı kompleksinin önünde de küçük liman kalıntıları bulundu. Şimdiki dalgakıran, büyük ihtimalle o devirde yapılan dalgakıranın bakiyesi üzerine inşa edilmiş.
O eski halinden eser yok şimdi Yapı kompleksinin doğusundaki iki sütunlu girişin zemininde bulunan Opus sectile tarzı mozaik. Alanda çalışan arkeolog Emel Yıldırım, mermer, renkli mozaik taşı ve renkli cam parçalar gibi buluntuların vaktiyle burada yükselen lüks bir mekana işaret ettiğini söylüyor.
Isıtma sistemi de yapının kimliğine dair bir başka ipucu sunuyor. Burada büyük bir hamam kompleksi yok; ısıtma sisteminin yapıya göre küçük olması genellikle yazlık saraylarda görülen bir durum.
Yapı kompleksinin en büyük mekanı, 26mx15 m ölçülerindeki bölüm. Kuzey ve güney duvarlarında üçer adet paye ile yapılmış girişlerin olması ve burada bulunan mermer, renkli mozaik taşı ve renkli cam parçalar, bu bölümün imparatorların kabul salonu olduğunu düşündürüyor. Yine de belgelerde geçen yapıyla, Haydarpaşa’da ortaya çıkarılan buluntuların, aynı yapı grubu olup olmadığı şu anda kesin olarak söylenemiyor.
Yapının 7. yüzyıl başına kadar kullanıldığı, sonra terkedildiği anlaşılıyor. Herakleios zamanındaki Sasani saldırısı (602-628) sırasında, Khalkedon yakılıp yıkılıyor. Bu yapılar da yıkımdan sonra kullanılmıyor; Orta Bizans Dönemi’ne kadar atıl bir şekilde kalıyor. Orta Bizans Dönemi’nden sonraysa ancak tekil yerleşmeler oluyor. Osmanlı Dönemi’nde bölge bostan ve ordugah olarak kullanılıyor. 1872’de Bağdat Demiryolu’nun ilk istasyonunun yapılmasına kadar durum böyle sürüyor.
Peronun iki tarafındaki yapıların birbirleriyle bağlantılı olduğu görülebiliyor. Peron kaldırıldığında kazı devam ettirilerek bu bağlantılar ortaya çıkartılacak.
Alanın en yaşlısı
En erken yapı kalıntısı Hellenistik Dönem’den Arkeolog Didem Toy, alanda keşfedilen en eski yapı kalıntısının Hellenistik döneme tarihlenen bu platform olduğunu söylüyor. Kesme taş bloklardan yapılan platformun ne olduğu üzerine inşa edilen peronun kaldırılmasının ardından anlaşılacak.
Kazı alanında Kalkhedon’dan kalma en eski yapı, Hellenistik döneme, yani büyük ihtimalle MÖ 4. yüzyıla ait bir platform. Arkeologlar yapının dönemini, platformun yanındaki siyah keramiklerden tahmin ettiklerini belirtiyorlar. Hellenistik döneme tarihlenen düzgün kesme taş bloklardan yapılmış, üstündeki metal kenetlerle birbirine bağlanan platformun diğer mimari buluntulardan farklı olduğu ilk bakışta anlaşılıyor. Bu platformun bir tapınağa ya da büyük bir kiliseye ait olma ihtimali üzerinde duruluyor. Şu anda antik dönem platformunun sadece 2 metrelik uç kısmı ortaya çıkarıldı. Kalan kısım peronun altında kalıyor. Peronun altına doğru devam eden yapının ne olduğu peronun kaldırılmasının ardından anlaşılacak. Platformun altında Erken Bizans Dönemi’ne ait bir sütun başlığı da toprağın içinde duruyor.
Taşlara fısıldayan adamlar
Kazı alanında çalışan 400 kişinin gözü bu dört adamda: Rahmi Asal, Mehmet Ali Polat, Hüseyin Yıldırım ve Yusuf Tokgöz. Bir buçuk yıldır yürütülen, Haydarpaşa kazılarının yapıldığı alan, Bizans döneminden beri sayısız insana olduğu gibi onlara da yuva olmuş. Bütün zamanlarını geçirdikleri alanda çalışan herkesin kendisini evinde hissetmesi için ellerinden geleni yapıyorlar.
Alan sorumlusu arkeolog Mehmet Ali Polat, kazı alanının arkasına, ofislerinin bulunduğu yere kendi elleriyle meyve ağaçları dikmiş. Taze boyanmış çitleriyle bir şantiye alanından çok, şirin bir köyde olduğunuzu düşündürüyor bu alan. Polat, içeri girdiği anda, işçisinden arkeoloğuna herkesin ona soracağı bir sorusu, göstereceği yeni bir buluntusu, en azından vereceği bir selamı var. Tarihle ilgili her detayın yarattığı heyecan, gözlerinden fışkırıyor. Yalnızca binlerce yıllık tarih de değil üstelik, demiryolu çalışanlarının futbol turnuvasının kupasını da, vagonlardan bulduğu meşrubat kutularını da aynı heyecan ve tutkuyla kucaklıyor. Belli ki, onunla çalışan herkese de geçiyor bu heyecan…
Kazı alanı onlardan soruluyor Yusuf Tokgöz, Rahmi Asal, Mehmet Ali Polat (soldan sağa) ve Hüseyin Yıldırım (önde) daha uzun yıllar sürecek kazılar süresince herkesin rahat ve güvenli çalışması, kalıntıların zarar görmeden çıkarılması, belgelenmesi ve korunması için ekibe liderlik ediyor.
Haydarpaşa kazılarının kaptanı ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Rahmi Asal. İki şapkası var Rahmi Bey’in: Bir taraftan idari işlerle ilgileniyor, bir taraftan toprakla ilişkisini hiç kaybetmemiş bir arkeolog olarak tarihi yorumluyor. Kazıyla ilgili izinlerin düzenlenmesi, araştırmalar için sonuçların derlenmesi gibi sayısız bürokratik mesele onun sorumluluğunda… Bir ayağı bugünün dünyasında, diğeri binlerce yıl öncesinde olan Asal, kazıdan bahsederken gözlerimizin önünde daha da gençleşiyor: “Burada her arkeoloğun hayallerini süsleyen bir iş yapıyoruz. Kadıköy’ün antik kaynaklardan bilinen tarihini ilk defa arkeolojik buluntulara dayandırıyoruz” diye anlatıyor bu özel alanı.
Hüseyin Yıldırım ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin görevlilerinden… Alanda, Yusuf Tokgöz’le birlikte genel koordinasyonu sağlamaktan sorumlu. İş güvenliğinden ortaya çıkartılan buluntuların kaydına, bu koca alan onlara emanet.
Erken Bizans Dönemi
Kilise mahzenin bir toplu mezar
Kemiklerin şifre kırıcıları Bir kemik parçasından binlerce yıl öncesine dair kaç hikayeye ulaşabilirsiniz? Bu bölümde çalışan arkeologlardan Didem Toy ve Erdal Altıntel’e göre, çok fazla. Yanıklar salgın hastalıklara; çürümenin düzeyi mezarın hangi dönem aralığında kullanıldığına dair paha biçilmez bilgiler sağlıyor.
Kazıların başlamasından 6 ay kadar sonra, Kasım 2018’de yazlık saray olduğu düşünülen kompleksin kuzey bölümünde yeni bir yapının apsis kısmı belirmeye başlamış. Arkeologlar, ilk anda ne olduğunu anlayamamışlar. Kazılar derinleştikçe, ulaştıkları görüntü alanda çalışan herkesi şaşkınlığa sürüklemiş. Üzeri tuğla döküntüleri, devşirme mermer parçalarıyla kaplı yapının altında 3,5mx2m boyutlarında bir toplu mezar bulunmuş. Bir seneyi aşkın süredir, kelimenin tam manasıyla iğneyle kuyu kazar gibi titizlikle çalışılan mezarda, 26 insanın kafatası ve çok daha fazla sayıda insana ait uzuv kemiği var. Peki bu yapı ne, bu insanlar kim ve neden burada gömülmüşler?
Alandaki her bölümde olduğu gibi burada da henüz bir yazıt bulunmadığı için hep bir yanılma payı bırakarak yorum yapıyor arkeologlar. Elimizde antik kaynaklarla yapılan karşılaştırmalar, akıl yürütmeler ve kemiklerin bize anlattığı hikayeler var… Raymond Janin, Les Eglises et les Monastères des Grands Centres Byzantins (Büyük Bizans Merkezlerinin Kilise ve Manastırları) adlı kitabında uzun yıllardır nerede olduğu merak edilen Sainte-Basse Kilisesi’nin tam olarak burada bulunduğunu haritalarla göstermiş. 5. yüzyılın ilk yarısında inşa edildiği bilinen Sainte-Basse Kilisesi, Hıristiyanlık tarihi açısından da çok önemli. 6. yüzyılda buraya bir manastır eklendiği de biliniyor. Müze Müdürü Rahmi Asal, buldukları yapının Janin’in kitabında geçen kilise olması ihtimalinin çok yüksek olduğunu söylüyor. Günümüze ulaşan parçası ne yazık ki çok küçük; çünkü yapı bir tarafından rıhtımla, öbür tarafından ise kanal çalışmasıyla kesilmiş ve tahrip olmuş.
“Apsis kısmının hemen altındaki gömüde bulunan kemiklerse bu durumda çok büyük ihtimalle dinsel anlamda önemli kişilere ait” diyor Rahmi Asal. İskeletler üzerinde çalışan arkeologlardan Didem Toy ve Erdem Altıntel, bazı kemiklerde görülen yanık izlerinin olası bir salgın hastalığa karşı önlem olarak uygulanan dağlama yöntemini akla getirdiğini anlatıyor. Bazı kemikler çok kötü durumda; toplu mezarın en üstünde bulunan kemikler ise çok daha az deforme oldukları için büyük ihtimalle daha yakın zamanda buraya atılmış. Burada bulunan 10. yüzyıl sikkesine bakılarak, en genç iskeletin 10. yüzyıldan olduğunu söyleyebiliriz, fakat kesin sebepler ve tarihler kemiklerin laboratuvarda incelenmesinden sonra ortaya çıkacak.
Erken Bizans Dönemi’ne tarihlenen yapının doğusunda ise 6 toprak mezar tespit edilmiş. Bu iskeletler, batı-doğu aksında sırt üstü uzanmış ve elleri göğüs kafesinin üstünde kavuşmuş şekilde gömülmüşler. Mezarlardan bazılarında, iskeletlerin kaburgaları arasından bronz elbise apliklerine ulaşılmış.
En az 26 kişi burada gömülü Sainte Basse Kilisesi olduğu düşünülen kalıntılarda bulunan toplu mezarda 26 kafatasına ulaşıldı; fakat uzuv kemikleri çok daha fazla kişinin buraya gömüldüğüne işaret ediyor.
Erken Bizans Dönemi
Roma mimarisinde örneği olmayan T yapı
Kazı alanının kuzeydoğusunda, trenlerin manevra yaptığı bölgede yapılan sondaj çalışmalarında kuzeydoğu-güneybatı yönünde uzanan 12mx7m ölçülerinde bir yapı ortaya çıktı. Duvarları beş sıra taş, beş sıra tuğla örülü bu bina, T harfine benzeyen planı ve ebatlarıyla bugüne kadar Bizans mimarisinde örneğine rastlanmamış olan bir yapı. İçinde simetrik bir şekilde yerleştirilmiş kemerlerle örtülü dört de niş var. Bu bölgede deniz seviyesinin altına inen kazılar, çamur ve balçıkla sıkı bir mücadele gerektiriyor. Alanda çalışan arkeologlardan Murat Kabataş ve Serhan Mutlu, henüz tabanına ulaşamadıkları için yapının ne olduğundan emin değil, fakat duvar örgüsündeki taşların diziliş sisteminden 4.-5. yüzyıla ait olduğunu söylüyorlar. Yani peron bölgesindeki podyumun ardından Haydarpaşa kazı alanında ortaya çıkartılan en eski yapı. Kazılarla eşzamanlı olarak arşiv taramaları da sürüyor. Tahminler 1872’de gar binasının açılmasına kadar bu yapının burada olduğu, sonra üzerinin kapatıldığı yönünde.
Çamurun içinde zorlu mücadele T planlı yapıdan sorumlu arkeologlar Murat Kabataş ve Serhan Mutlu, yapının planı ve ebatlarının daha önce rastlanmamış bir tip olduğunu anlatıyor. Binanın ne amaçla kullanıldığı zemine ulaşıldıktan sonra kesinleşecek, fakat çamur ve balçık onları zorluyor.
Toprağın altına doğru uzanan yüksek bir yapı olması ve diğer yapılardan bağımsız bir noktaya konumlandırılması nedeniyle bir anıtmezar olabileceği düşünülüyor. Bir diğer ihtimal ise yapının gözetleme kulesi olarak kullanılmış olması… Şu anda denize 600-700 metre uzaklıkta; fakat daha önceki deniz sınırını oluşturan mendireğe mesafesi 400 metre kadarmış. “Belki de burası daha yüksek bir binaydı ama 1800’lerde üzeri kapatılırken törpülendi” diyor arkeolog Hüseyin Yıldırım; “ayrıca duvarları çok kalın: 130 cm. Bu kadar kalın duvarlar genellikle yüksek binalarda kullanılır”.
Bir diğer ilginç detay şu ana kadar yapının kapısına rastlanmamış olması. Belki kapısı yoktu, içeri girilmesi planlanmamıştı; belki de üstten girişliydi veya ahşap merdivenlerle çıkarak ulaşılan bir kapısı vardı ve henüz ulaşılamadı. İlerleyen günlerde ortaya çıkacak.
Bir kat yerin altında bir o kadar da yerin üstünde Manevra alanında bulunan T planlı yapının kazılarında şimdiye dek 2 metre kadar derine inilebildi, ama henüz tabana ulaşılamadı. Yapının kalın duvarlarından yüksek bir bina olarak tasarlandığı düşünülüyor.
Klasik, Hellenistik, Roma dönemleri
Binlerce sikke bu alandan çıktı
Kazılara başlamadan önce büyük umutlardan biri, Hıristiyanlık tarihinin en önemli eşik noktalarından biri olan ve Katoliklikle Ortodoksluğun ayrıldığı 4. Kadıköy Konsili’nin 451’de toplandığı Sainte-Euphemeia Kilisesi’nin kalıntılarının garın hemen arkasındaki İbrahimağa Çayırı’ndan çıkacağına dairdi. Alman arkeologlar Hıristiyanlar için kutsal bir ziyaret yeri olan bu büyük bazilika için ya bu bölgeye ya da Yeldeğirmeni’ne işaret ediyorlardı. Dolayısıyla kazı alanının doğusunda 4. yüzyıla tarihlenen yapı kalıntılarına rastlanması büyük heyecan yarattı. Eğer bu kalıntılar Sainte-Euphemia’ya ait olsaydı, büyük ihtimalle ziyaret için dünyanın her yerinden gelecek turistleri yatıracak yer bulamazdık.
Kilise İstanbul’un ilklerinden yerleşim 2500 yıl öncesinden İbrahimağa bölgesindeki dikdörtgen planlı yapıyla ilgili en güçlü tahmin, Hıristiyanlık tarihinin en kritik dönemeçlerinden 4. Kadıköy Konsili öncesi yapılmış, İstanbul’un ilk kiliselerinden biri olduğu. Alanda bazısı 2500 yıl önceye tarihlendirilen binlerce sikke bulundu.
Kazılar ilerledikçe, dikdörtgen planlı yapının apsisinin kuzeyde olduğu ortaya çıktı. Yine kuzey yönünde bir de vaftiz havuzu vardı. Hıristiyanlık tarihine bakıldığında kiliselerin apsislerinin doğu yönünde yapılması, 4. Ekümenik Konsili sonrası kabul edilen Kadıköy Akdi sonrasında başlayan bir alışkanlıktı. Dolayısıyla bu kilise, hem apsisinin kuzeyde olması, hem de ebatları ve mimari yapım teknikleri nedeniyle Konsil’in toplantığı 451 yılının öncesine tarihlendirildi. Bu da yapının 4. yüzyılda yapılan ilk Hristiyanlık kiliselerinden biri olduğunu söylüyor. Hem Hıristiyanlık hem de kültür tarihi açısından çok büyük bir keşif…
Kazı sırasında ortaya çıkarılan küçük buluntular ise bölgedeki yerleşimin kilisenin yapımından yaklaşık 1000 yıl kadar önceye gittiğini gösteriyor. İnce hamurlu, özenle yapılmış seramik buluntular MÖ 5. yüzyıldan kalma. Bu alanda çalışan arkeolog Murat Kabataş, içlerinde en dikkati çekici olanın Tanrıça Artemis’e ait pişmiş bir toprak figürinin parçaları olduğunu anlatıyor.
Çok nadir gümüş sikkeKilise alanında çıkan sikkelerde 8’i Kalkhedon dönemindendi. Bunlardan biri ise çok az sayıda üretilen gümüş bir sikke. MÖ 4. yüzyıl.
Kazı alanının üzerindeki yükseltilmiş yoldan gelip geçenlerin aşağı doğru bağırarak en çok sorduğu sorulardan biri: “Çok altın buldunuz mu?” (Bir diğeri de kalıntıların şimdilik fazla yüksek olmaması nedeniyle: “Burada cüceler mi yaşıyormuş?”) Altın değil belki ama, bol bol sikke bulunmuş, özellikle de bu alanda… Hatta çıkan çoğu bronz 6 bin kadar sikkenin 8 tanesi, Klasik, Hellenistik ve Roma dönemlerinden kalma Kalkhedon sikkeleri ve bir tanesi de çok az sayıda üretilen bir gümüş sikke. Bugüne kadar müzelerin koleksiyonlarına bağışlarla eklenen az sayıda Khalkedon sikkesi, ilk defa burada sistematik bir kazıyla elde edilmiş. Sikkeler MÖ 5. yüzyıldan MS 7. yüzyıla kadar uzanan bir kronolojik devamlılık arzediyor; bu durum Haydarpaşa’yı nümizmatik bilimi için de çok kritik bir kaynak haline getiriyor.
Bu denli fazla sikkenin aynı bölgede yoğunlaşmış olması, yapının para üretimi için kullanılmış olma ihtimalini de akla getirmiş başta; fakat bunu destekleyecek bir kanıt çıkmayınca bu fikirden vazgeçilmiş.
5. yüzyıldan bir Roma yolu Çok sayıda mekana ayrılan yapıya kullanıldığı dönem boyunca eklemeler de yapılmış. İki bölüme ayrılan yapı kompleksinin ortasından 5. yüzyıla tarihlenen bir Roma yolu geçiyor.
Osmanlı Dönemi
Bizans’tan Osmanlılara ayrılıkların mekanı
Bugün yeraltı ulaşımının kavşak noktalarından olan Ayrılık Çeşmesi, ismini kazı alanındaki İbrahimağa Çayırı’ndan alıyor. Roma’dan Osmanlı dönemine her çağda bu bölge, sefere çıkan orduların uğurlandığı yer olmuş. Haliyle de adı hep ayrılıkla anılmış. Hoş, kavuşmalar da burada oluyormuş ama ayrılık hüznü daha çok yer etmiş olacak İstanbullularda ki bugün bile yakınlardaki metro istasyonu adı Ayrılık Çeşmesi.
Seferden önce ocak başında 16. yüzyılda Doğu seferlerine çıkmadan önce bu alanda toplanan Osmanlı ordusu, zeminde halen izleri duran bu ocakların başında toplandı; ateşin başında pişirdi, ısındı, sevdiklerine veda etti.
Kazılar sırasında bölgede herhangi bir mimari kalıntıyla bağlantılı olmadan açık arazide duran dört adet ocak kalıntısı bulundu. Yanlarında da Kanunî Sultan Süleyman ve 3. Murat’a ait sikkeler duruyordu. Bir de üstüne demir çadır çivisiyle, 16. yüzyılın son çeyreğine tarihlenen İznik seramiği çıkınca durum kesinleşti. 3. Murat döneminde gerçekleştirilen 12 yıllık İran Seferi öncesi burayı ordugah olarak kullanan Osmanlı ordusundan kalma kalıntılara bakıyorduk! Burası da Bizans’tan bu yana orduların Doğu seferleri öncesi toplandığı meşhur noktaydı.
Ordugah alanında çalışan arkeolog Kadir İnce, ocak kalıntılarının titizlikle yürütülen bir çalışma sonucu ortaya çıkarıldığını anlatıyor. Yakından bakıldığında toprak üzerinde ocağın kiremit rengi çeperleri ve ortasındaki kömür yanıkları halen görülebiliyor.
16. yüzyıldan kalma çadır demiri.
Tarihin taşlarıyla örülen yol
Anadolu’dan İstanbul’a ilk adımların izleri Tarih boyunca Anadolu’yu İstanbul’a bağlayan Haydarpaşa bölgesindeki bu yol, Osmanlı döneminde yapılmış. Alan sorumlusu Mehmet Ali Polat, yolun karşılıklı iki at arabasının geçebileceği genişlikte tasarlandığını anlatıyor.
Ordugah alanının yanında Osmanlı döneminden kalma bir yol hâlâ gıcır gıcır duruyor. Bugünkü Nautilus Alışveriş Merkezi’nin yakınlarından başlayıp denize kadar uzanan taş yol, Haydarpaşa İskelesi’ne gelmek isteyenler için yapılmış. Alan sorumlusu Mehmet Ali Polat, yolun yapıldığı dönemde karşılıklı iki at arabasının yanyana geçebileceği genişlikte inşa edildiğini anlatıyor. Yüzlerce yıldır kimbilir kaç kişinin bastığı bu taşların üzerinden yürürken ayaklarımızın altındaki tarihe saygısızlık mı ediyoruz, diye aklımızdan geçmiyor değil. Birkaç yılda bir yenilenmesi gereken günümüz asfalt yollarına kıyasla bu taş yol sağlamlığını zamanla test etmiş neyse ki…
Geç Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri
Gündelik hayatın arkeolojisi de var
Açıkhava müzesi Gar alanı, demiryolu tarihiyle ilgili bir açıkhava müzesi gibi… Hurdaya çıkarılmış trenlerin hepsinin ayrı bir hikayesi var. Alanın ortasında tek başına duran bu lokomotif, 1970’lerde demiryolu işçilerinin kendi imkanlarıyla yapılmış.
Haydarpaşa Garı, 1872’de inşa edilen ilk istasyon binasının yetersiz kalması nedeniyle 1908’de 2. Abdülhamit devrinde İstanbul-Bağdat Demiryolu’nun başlangıç noktası olarak inşa edilmişti. Helmuth Cuno ile Otto Ritter adlı iki Alman mimar tarafından tasarlanan bina, şimdiye kadar yangınlar, sabotajlar, depremler atlatmış, yine de sapasağlam ayakta kalmaya devam etmişti. Kasım 2010’da çatı katından çıkan yangında ise büyük hasar gördü. Restorasyon çalışmaları sürerken kaldırılan rayların altında rastlanan kalıntılar, Haydarpaşa kazılarının başlangıç noktası oldu.
Alanda bulunan tarihî kalıntıların hepsi toprağın altından çıkmamış. Bir kısmı da çok daha yakın tarihe ilişkin: Fotoğraflar, eşyalar, yıllar öncesine ait kupalar, tren vagonlarının içinde bulunan haritalar, eski meşrubat kutuları ve çok daha fazlası…
1950’lerde demiryolu işçilerinin futbol turnuvalarının kupaları da, hurdaya çıkarılmış bir vagonda aynanın köşesine sıkıştırılmış eski bir fotoğraf da, yemekli vagonlardan çıkarılan yıllar öncesinin yiyecek-içecek paketleri de binlerce yıllık olmasa da yakın tarihin gündelik hayatına dair önemli buluntular.
Ayrıca hurdaya çıkarılan eski trenlerin de anlatacak bolca hikayesi var. Ordugah bölgesine yakın bir noktada tek başına duran turuncu lokomotifi, demiryolu personeli 1970’lerde gar içinde kullanılmak üzere kendi imkanlarıyla yapmış. İbrahimağa bölgesine doğru yürürken karşınıza çıkan üzeri graffitilerle kaplı vagon ise Pendik’te yaptığı kazanın (2004) izlerini halen taşıyor.
Kazının gizli kahramanları
SEZAİ FIRAT – İŞÇİ
Yalnız işçi değil aynı zamanda mucit
Alanda çalışan işçilerin hepsi tarihe çok özel bir itinayla yaklaşıyor. Büyük çoğunluğu uzun yıllardır arkeolojik projelerde çalıştıkları için alanlarında uzmanlaşmışlar. Artık bir bakışta ellerini attıkları parçalardan hangisinin değerli ya da değersiz olduğunu, hatta eserlerin dönemini, malzemesini isabetli bir şekilde tahmin edebiliyorlar. Arkeologların talimatlarını eksiksiz yerine getirmek için canla başla çalışıyorlar. İçlerinden biri ise arkeoloji sevgisini bir adım öteye taşımış. Uzun yıllardır kazı alanlarında edindiği deneyimle, elindeki aletlerin bazı durumlarda yetersiz kaldığını görüp kendi kazı aletlerini tasarlamış. Sezai Fırat’ın tasarladığı ahşap aletler, ince, uzun, tuhaf burgularıyla toprağın içindeki objeleri hiç zarar vermeden çıkartabiliyor. Hatta yurtdışından gelen ziyaretçiler arasında aletlerin patentini bile almak isteyen olmuş.
HASAN BAYBURA – ARŞİVCİ
İğneyle kuyu kazıyoruz
Genç bir öğrenci olan Hasan Baybura, hem merakı hem yeteneği hem de bilgisiyle, Haydarpaşa kazılarındaki en önemli fonksiyonlardan birini yerini getiriyor. Eski Türkçe bilgisiyle, Haydarpaşa alanı üzerine yapılan yazışmaları günümüze taşıyor ve arkeologlar için çok değerli bir malzeme sağlıyor. Aynı zamanda yine 1870’li yıllardan itibaren çekilen hava fotoğrafları üzerinden, o dönemki yapıları ve kullanım alanlarını tespit ediyor; bunların zaman içerisindeki dönüşümlerini kayda geçiriyor. Sahadaki arkeologlar nasıl iğneyle kuyu kazıyorsa, Baybura da belgeler ve fotoğraflar üzerindeki anlamların, bilgilerin, detayların izini sürüyor.
ARZU POLAT, MERVE FİDAN – ATÖLYE SORUMLULARI
Kazının yapboz uzmanları
Arazide bulunan parçaların çoğu kırık, toza-toprağa bulanmış, paslanmış halde… Bu parçaların hangilerinin önemli olduğunu ayırt etmek, elemeden geçenleri birbirleriyle eşleştirmek tam bir deli işi. Arzu Polat ve Merve Fidan, bu zorlu görevi, yapboz yapan bir çocuğun mutluluğuyla gerçekleştiriyorlar prefabrik atölyelerinde. Eserler önce yıkanıp, kurutuluyor; daha sonra onların çalıştığı atölye kısmına alınıyor. İlk eleme malzemeye göre… Kemikler bir tarafa, metal, cam ve toprak malzemeler başka taraflara. Sonra dönemsel ayrım yapılıyor ve etüt çalışmasının sonunda parçaların bir amforayı mı yoksa kase ya da heykele mi ait olduğuna karar veriliyor.
BURCU ÖZTÜRK – RESTORATÖR
Eserlere ilkyardım müdahalesi
Burcu Öztürk’ün çalıştığı bu küçücük oda, kırık-dökük parçalardan tarihin şaheserlerinin yeniden doğduğu yer. Alandan toplanıp, atölyede sınıflandırılan amforalar, seramik eserler ve sikkeler buraya geliyor. İlk etapta sikkelerin bozulma durumuna bakılıyor, korozyon varsa dış ortamla teması kesilip bozulmanın devam etmesi engelleniyor. Ardından parçalar geridönüşümlü perigon adlı bir malzemeyle yapıştırılıp alçıyla destekleniyor. Restorasyonda amaç, parçaların anlaşılmayacak şekilde tümlenmesi değil. Tam tersi alçı bir ton açık renge boyanarak eserin restorasyondan geçtiğinin ilk bakışta anlaşılmasını istiyorlar.
SEÇİL KAYALAR – ENVANTER UZMANI
Tarihe kayıt düşüyor
Envanter odasına girdiğimizde, burada çalışan Seçil Kayalar, restoratör Burcu Öztürk ve Alan Sorumlusu Mehmet Ali Polat arasında hummalı bir tartışma vardı. Leblebi büyüklüğünde bir sikkenin üzerine eğilmişler, üzerindeki amblemin ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Biri boğanın boynuzları diyor, diğeri Zeus’un asasına benzetiyor. Eğitimsiz bir göze göre ise yalnızca yanyana iki çizgi vardı sikkenin üzerinde. Seçil Hanım süreci şöyle anlatıyor: “Elimizdeki sikkeyse önce imparatorun adını okumaya çalışıyoruz; sonra kataloglardan benzerini buluyor, dönemini belirleyip, ölçü alıp, belgeleyip sandıklarla müzeye gönderiyoruz”.
DİLARA ŞEN TURAN – FOTOĞRAFÇI
Asırlık modellerin fotoğrafçısı
Arazide bulunan parçalar, toprağın altında geçirdikleri yılların izleri silindikten sonra, envanter bölümünden bir tutanak eşliğinde fotoğraflanmaya geliyor. Dilara Şen Turan, uzun yıllardır kazı alanlarında çalışan bir fotoğrafçı. İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne bağlı çalışıyor. Fotoğraflanmaya gelen heykel, sikke, çanak-çömlek fotoğrafları çekildikten sonra bilgisayarda işleniyor ve yine envanter bölümüne teslim ediliyor. Yine bu fotoğraflar, daha sonra kataloglarda başka kazılarda bulunan eserlerin tanımlanması için referans olarak kullanılıyor. Dilara Hanım ise kazıdan kazıya kamerasıyla keşiflerin peşinden koşmaya devam ediyor.
HASAN ÖZÇİFTÇİ – YİYECEK/İÇECEK
Arkeolog çaycıyım ben
Kazı alanında çalışan neredeyse herkesin eline baktığı Hasan Abi, mutfaktan sorumlu. Son 13 yıldır hep kazılarda görev almış, arkeolog ve diğer çalışanların mola zamanlarındaki siması, binlerce konuşmanın tanığı ve doğal olarak da insan sarrafı olmuş. “Unutamadığım görüntü, Marmaray kazılarında çıkan bayan iskeletinin görüntüsüdür” diyor.
NURETTİN SEVEN – OPERATÖR/İŞÇİ
Tüm büyük kazılarda çalıştım
Haydarpaşa kazı alanının en yaşlısı ve en kıdemlisi Nurettin Seven. 2006’dan bu yana İstanbul’daki en büyük kazıların tamamında görev almış. Sirkeci, Marmaray, Küçükçekmece, Beşiktaş ve Haydarpaşa. “Benim gibi kıdemli birkaç arkadaş daha var; mesela Ramazan Öztürk, Talat Uçar, Mehmet Şafi Tekin…” diyor. İş-makine operatörü Seven, gelecekten umutlu. “Yerli-yabancı hocalardan çok şey öğrendik. İnsan kalitesi de artıyor. Gençler yetişiyor. Burada hep birlikte, her buluntuda heyecanlanıyoruz” diyor.
Kamera arkasındaki göz
Haydarpaşa kazı alanında yaptığımız çekimlerde objektifin arkasındaki göz, özellikle arkeoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınan usta fotoğrafçı Manuel Çıtak’a ait. Çıtak daha önce NTV Tarih’in Eylül 2011’de basılan 28. sayısında “Yenikapı: Tarihin Yeniden Doğduğu Yer” dosyasında da bizimle birlikte çalışmıştı.
Daha Balkan Savaşı’nın acıları dinmeden 1. Dünya Savaşı’na giren Osmanlı Devleti, azalan askerî kuvvetini manevi güçlerle takviye etmek için gönüllülerden oluşan bir Mevlevî taburunu cepheye göndermeye karar verdi. Kendisi de Mevlevî olan Sultan 5. Mehmet Reşat’ın emriyle Sina-Filistin Cephesi’ne gönderilmek üzere kurulan “Mücahidin-i Mevleviyye” taburunun asıl amacı fiilen savaşmak değil, ordunun maneviyatını yükseltmekti. 14 Ocak 1915’te Tokat Hatuniye Camii’nin önünden önce Konya’ya oradan da Halep’e ve Şam’a uğurlanan dervişler için düzenlenen törenin fotoğrafında, arka planda beyaz çarşafları içinde gözü yaşlı anneler görülüyor. Askerlerden kaçının Tokat’a geri dönebildiği bilinmiyor.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin sekiz yıldır tadilatta olan yedi sergisalonu Eylül ayında yeniden ziyaretçilere açıldı. Müzenin en nadideeserlerinden İskender Lahdi’ne de evsahipliği yapan Sidon KralNekropolü salonu yepyeni bir müze deneyimi sunuyor.
Türkiye’nin müze olarak tasarlanan ve kullanılan ilk binası İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin yedi salonu, sekiz yıllık kapsamlı bir güçlendirme, restorasyon ve teşhir çalışmasının ardından yeniden ziyaretçilere açıldı. Bu alanlarda dünyanın en önemli arkeolojik keşiflerinden sayılan ve Sidon (Sayda) Kral Nekropolü kazılarında ortaya çıkarılan İskender, Ağlayan Kadınlar, Tabnit, Satrap ve Likya lahitleri de bulunuyor.
1887’de günyüzüne çıkarılan Sidon Kralı Tabnit’e ait mumya, o zamandan bu yana ilk defa ait olduğu lahdin içinde sergilenmeye başlandı.
Müzenin yenilenen bölümlerinde en çok ilgi gören eserlerden biri, şüphesiz Yunan sanatının eşsiz bir örneği olan İskender Lahdi… 1891’de Osman Hamdi Bey’in bugünkü Lübnan topraklarında bulunan Sayda antik kentinde yaptığı kazılarda ortaya çıkan İskender Lahdi, MÖ 325-311 yıllarına tarihleniyor. Lahitte, Yunan ve Persler arasındaki savaş ve av sahneleri tasvir ediliyor.
25 ton ağırlığındaki lahit, dünyanın en büyük lahdi olmasının yanında, yontulan figürlerindeki ustalık ve elbiselerin kırmalarına kadar tasvir edilmiş şaşırtıcı detaylarıyla da müzedeki en kıymetli eser sayılıyor. Blok mermer üzerine bu derece ince ayrıntılı bir çalışmanın nasıl yapılabildiği halen açıklanabilmiş değil. Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Alman Arkeoloji Vakfı tarafından 1980’lerde başlatılan 25 yıllık bir çalışmanın sonunda lahdin orijinal renklerde bir rekonstrüksiyonu oluşturuldu ve dünyanın çeşitli yerlerinde sergilendi. Üç ana birimden oluşan müze kompleksinin diğer iki yapısının da 2020 yılı içerisinde açılması öngörülüyor.
Kıymetlimiz… Osman Hamdi Bey’in bugünkü Lübnan’ın Sayda kentinde ortaya çıkardığı İskender Lahdi, sadece İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin değil büyük ihtimalle dünyanın en kıymetli arkeolojik eseri…
Tarih 14 Aralık 1960. Sabaha karşı 02.30 sularında İstanbullular müthiş bir patlamayla uyanır. Yunan bayraklı gemi World Harmony, Boğaz’ın en dar geçitlerinden Kanlıca-İstinye arasında 10 bin ton benzin, 12 bin ton petrolle yüklü Yugoslav bandralı Peter Zoranic tankeriyle çarpışmış; tankerin deposundaki akaryakıt alev almıştır. Akıntıyla sürüklenen tanker, önce İstinye’de bekleyen Tarsus vapuruna yaslanıp onu da kül eder, oradan lodosla beraber Beykoz koyuna doğru sürüklenir. İstanbullular bu tarihî anı gözleriyle görmek için Beykoz kıyılarına gelir. Kazadan dört gün sonra Beykoz’daki Umuryeri Kışlası’nın önünde ailesiyle çektirdiği fotoğrafı paylaşan Alex Abigadol, o yıl 11 yaşındadır. İstanbul şehri bu kazadan tam 19 yıl sonra, 1979 Kasım’ında Independenta tankerinin patlamasıyla sarsılacaktır.
Türk müziğinin en büyük yorumcularından Zeki Müren’in çoğu ilk kez yayınlanan 32 eseri, “Bir Zamanlar” albümüyle piyasaya çıkıyor. 6 Aralık’ta, sanatçının 88. doğumgününde dinleyicilerle buluşacak. Nilüfer Saltık’ın 10 yıllık çalışmasının ürünü olan albüm, Doğan Hızlan tarafından hazırlandı.
Romancı Yılmaz Karakoyunlu, “Her güftede, her bestede çağlardı sesi / Her nağmede gök kubbeyi dağlardı sesi / Emsalini ilham edecek benzeri yok / Âlemleri ahretlere bağlardı sesi” diyordu Zeki Müren için. Onun “çağlayan sesi”yle yorumladığı çoğu ilk kez yayımlanan 32 eseri, Z Müzik etiketiyle “Bir Zamanlar” albümünde toplandı. 6 Aralık 1931’de doğan sanatçının 88. doğumgününe bir armağan niteliği taşıyan ve Nilüfer Saltık’ın 10 yıllık çalışmasının ürünü olan albüm, kültür-sanat gazeteciliğinin duayeni Doğan Hızlan tarafından yayına hazırlandı.
Hızlan, CD ve LP formatlarında yayınlanan ikili albümün sunuş yazısında Zeki Müren’le ilgili kişisel anılarından da bahsediyor. Örneğin Antalya’da aynı motelde kaldıkları bir dönem akşam çaylarını birlikte içerlerken her günbatımında aynı şarkıyı mırıldanırmış: “Bir dost bulamadım gün akşam oldu”.
3 bin eserlik repertuvar Zeki Müren sahneye çıkmadan önce dinleyicilerin farklı müzik zevklerini de hesaba katarak 3 bin eserlik repertuvarından seçim yapıyor ve parçaların sıralamasına özel bir dikkat gösteriyordu.
Zeki Müren’in mirasını bıraktığı Türk Eğitim Vakfı, Mehmetçik Vakfı ve Müzikotek’in izniyle yayımlanan eserleri seçilirken, onun özellikle gazino repertuvarlarını belirlerken gösterdiği ihtimam dikkate alınmış. Sahnedeyken, çeşitli müzik zevklerinden kişilere kendisini dinletebilmek için repertuvarının sıralamasına özel bir dikkat gösteren Müren; genellikle klasik parçalarla başlar, yürük semaîlerle devam eder, Dede Efendi ve Zaharya Efendi’den sonra kronolojik sırayla şarkı türünden seçtiklerini okurmuş. Son olarak yaşayan besteciler ve mutlaka bir türküyle kapanışı yaparmış. Repertuvarında 3 bine yakın parça bulunan Müren’in albüm için seçilen parçalarında da bu yaklaşım devam ettirilmiş.
Cemal Süreya’nın deyimiyle “Son 40 yılın sadece en ilginç değil, aynı zamanda en büyük sanatçısı” Zeki Müren’in mirasını anlamak için kritik önem taşıyan bu seçki, aynı zamanda bir kısmı unutulan, bir kısmı halen popülerliğini koruyan parçalarıyla Türk müziğinin tarihini de yansıtıyor. Albüm LP formatında sadece 1.000 adet numaralı olarak üretildi.
19. yüzyılda çöküş sürecine giren tekkeler 1925’te kapatıldı. 1940’lardan itibaren farklı bölgelerde ortaya çıkan cemaatler adlarını duyurmaya başladı. İslâmî literatürde başka anlamda kullanılan “cemaat” kavramının ilk defa tarikat benzeri hareketlere isim oluşu 1950 hatta 1960 sonrasındadır.
Cumhuriyet’in ilanının ardından 1925’te yürürlüğe giren kanun uyarınca Türkiye genelinde faaliyet gösteren bütün tekkelerin kapatılması kararı da alınmıştı. Zaten tekkelerin çoğu aslî çizgisinden sapmış, hizmet göremez haldeydi. Tekke yapıları ise harap ve sahipsizdi. İstanbul, Bursa, Konya ve Edirne’de ise, merkezlerde bulunan tekkelerin çoğu kapanma kararının alındığı tarihlerde henüz faaldi. Bu tekkelere de tebligatlar yapıldı ve tekke binalarının anahtarlarının ilgili kurum müdürlüklerine teslim edilmesi bildirildi.
Ne var ki zaman içinde tekkelerin kapatılmasından doğan boşluk doldurulamadı. Diğer yandan gözden uzak yerlerde kanunun izin vermediği bazı faaliyetler gizliden gizliye yürütülmeye başlamıştı. Bu dönemde bazı eski şeyh aileleri haftalık usûl gününün yerine, yine haftanın belirli bir gününde sohbet yapmayı sürdürmüşlerdir. 1930’ların ve 1940’ların İstanbul’unda ünlü din adamlarından Samatya’daki Etyemez Cami’nin imamhatibi Şemseddin Efendi (Yeşil) ve Fatih, Hırka-i Şerif mahallesindeki konağında misafirlerini irşâd ile meşgul olan Kenan Efendi (Kenan Rifaî, Büyükaksoy) haftada bir ve özellikle Ramazan ayı boyunca yaptıkları bu tasavvufi sohbetlerle isimlerini kısa sürede bütün şehirde duyurmuşlardı. Boşluktan yararlanarak ortaya çıkan değişik dinî gruplarsa özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da gizli faaliyet göstermeye başladılar.
1946 seçimlerinden sonra “cemaat” deyimi duyulmaya başladığı gibi gayriresmi yaklaşımlarla da devletle uzlaşma çözümleri aranır oldu. Bu yeni süreçte ilk başarıyı Mevlevîler elde etti ve bir tarikattan çok sembolik bir kültür topluluğu haline gelmeyi önemsedi. Demokrat Parti yöneticileri ile ters düşse de mücadelesinden vazgeçmeyen Said Nursî, risaleleriyle devletle pasif mücadeleye girerken çalışmalarını yeraltında yürüten ve Süleyman Hilmi Tunahan’ın önderliğinde şekillenen Süleymancılık akımı ise cumhuriyet döneminde Kur’an-ı Kerim’in unutturulduğu endişesiyle yıllarca hafız yetiştirerek İslâmi bilimlerin yayılmasına çalışmıştı. 1970’lerde hayli güçlenen Süleymancılar sonraki yıllarda güç kaybetti.
Tam da tekkelerin ıslah edilmesi düşünülüyorken 1925’te kapatılmaları büyük bir şokun yaşanmasına ve boşluğun doğmasına sebep olmuştu. Bu boşluk özellikle merkezden uzak kentlerde şekillenen cemaatler eliyle dolduruldu. İslâmî literatürde farklı anlamlarda kullanılan “cemaat” kavramı ilk defa tarikat benzeri bir hareketi isimlendiriyordu. 1920’lerin sonunda şekillenmeye başlayan ve 1946-1950 yıllarından sonra ortaya çıkan bu “nev-zuhur” oluşum, gerek uygulamaları ve gerekse yapısı açısından tarikatlerden farklıydı.
Osmanlı devlet yapısı içinde tekkelerin kontrolünü sağlayan kurumlar vardı. Oysa cumhuriyet Türkiyesi’nde yapılanan cemaatler resmen tanınmadıkları ve bir kuruma bağlı olmadıkları için kontrolsüz kalmıştı. Tekkeler, yüzyıllar içinde tarihî bir fonksiyon üstlenmiş, eğitim kurumlarının yaygınlaşmadığı bir dönemde halkın edep-erkân öğrenmesine yardımcı olmuş, ardından doğal ömrünü tamamlayarak diğer kurumlar gibi tarih sahnesinden çekilmişti.
Galata mevlevîhânesi Mevlevîlik, Anadolu’nun gelmiş en eski tarikatlarından… Kısa sürede yayılmış ve önemli merkezlerde mevlevîhâneler açılmıştı. 1491’de İstanbul’da kurulan Galata Mevlevîhânesi de bunlardan biriydi.
Cumhuriyet Türkiyesi’nde ortaya çıkan cemaatler ise çok daha esnek, müdavimlerin kolaylıkla devam edebilecekleri, anlayışlı dinî yapılanmalardı. Tekkelerde görülen zikirlerin ve ağır evradların yani ödevlerin yerini belirli periyodlarla tekrarlanan sohbetler almıştı.
İslâmî literatürde başka anlamda kullanılan “cemaat” kavramının ilk defa tarikat benzeri hareketlere isim oluşu 1950 hatta 1960 sonrasındadır. Yaklaşımı ve uygulamalarıyla da tarikatlardan farklı olagelmiştir.
400 yıllık gelenek İstanbul’un en eski tekkelerinden olan Tophane’deki Kâdirî Âsitânesi’nin tarihi 400 yıla yaklaşıyor.
Osmanlı Devleti’nin tekke ve tarikatları tanımasına karşılık Cumhuriyet Türkiyesi’nde yapılanan cemaatler resmen tanınmadıkları için ortaya çıkışlarından itibaren kontroldışı yapılanmalar olageldi ve her cemaat belki bundan da yararlanarak çok daha esnek, müdavimlerin kolaylıkla devam edebilecekleri bir örgütlenme yolu seçtiler. Tekkelerde görülen zikirlerin ve ağır ritüellerin yerine de tesbihat ve sohbeti benimsediler. Tekkeler vakıf gelirleri ile ayakta dururken cemaatler ekonomik faaliyetlere de yönelerek şirketler kurdular, medya aracılığıyla seslerini duyurmaya başladılar. Zenginlerden alınan bağışlar, toplanan zekat paraları, kurban derileri, açılan okullardan elde edilen gelirler gibi kaynaklar edindiler… Halbuki tekkelerde böyle bir yapılanma tarihin hiçbir döneminde sözkonusu değildi. Kaynaklar tarikat bünyesinde sıkı ve samimi bir dostluğun sürdürelebildiğini kaydediyorken, günümüz cemaatleri içine kapalı, dışardan kimseyi kabul etmeyen ve birbirine mesafeli dinî topluluklar olarak çıkıyor karşımıza.
Dünyada ve Türkiye’de gösterime giren “Joker” filmi, değişen dünyadaki kurgu karakterleri de farklılaştırıyor. Bununla birlikte, edebiyat tarihi boyunca “süper” ama “kötü” kahramanların varlığı, bir dizi klasik eserin de ana ekseninde yer alıyor. Ayşen Gür, son filmden yola çıkarak, değişen/değişmeyen yönleriyle, dünya edebiyatındaki anti-kahraman arketipini anlattı.
Popüler kültürdeki süper kahramanlar, bilindiği gibi epey bir süredir sadece “iyi” insanlar değil. Zira “kötü”lere karşı mücadele etmek için salt “iyi” olmak yeterli gelmiyor. Ancak bu fantastik kahramanların hep “özünde iyi insan” olduğunu görürüz. Bu son Joker filminde ise biraz farklı bir durum var. Artık “özünde de iyi” olmak yetmiyor mu acaba?
Sadece bugün değil eski çağlardan beri destan, roman, öykü, tiyatro oyunu, sonra da sinemada “iyi” karakter yaratmak, her zaman “kötü” karakter yaratmaktan daha zor olmuştur. Tepeden tırnağa iyi, bir evliya veya aziz gibi tertemiz bir karakter yaratmak her babayiğidin harcı değildir. En büyük istisna, Dostoyevski’nin Budala romanının kahramanı Prens Mişkin’dir; bir iyilik timsali olduğu halde bir roman karakterinin bütün esrarengizliği ve derinliğini de içinde barındırır. Bu nedenle her zaman iyi kahramanların bile bir kusuru ve zaafı olmalıdır; çünkü okurların ve seyircilerin en hoşuna giden temalardan biri, özdeşleştikleri kahramanın bu eksiği gidermek için kendi kendisiyle verdiği mücadeledir.
Romantik karşı-kahramanlar19. yüzyılın anti- kahramanlarından (soldan sağa) Anna Karenina, Don Juan, Madame Bovary, Don Kişot gibi roman karakterleri, asil ve güçlü “iyi”lerin yanında zaafları, zayıflıkları ve ahlak dışı davranışlarıyla öne çıkarlar.
Edebiyat ve sanatta “anti-kahraman” olgusunun tarihi oldukça eski. Günümüzün Joker benzeri anti-kahramanları, daha önceki dönemlerin “anti”lerinden nasıl ayrılıyor?
Her şeye bir başlangıç tarihi düşmekten hoşlananlar, “anti-kahraman”ın Diderot’nun 1760’larda yazdığı Rameau’nun Yeğeni (Le Neveu de Rameau) adlı romanıyla başladığını belirtir. En ünlü örneklerden biri de Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar (1864) adlı eserinin kahramanıdır. Kitabın sonunda kahraman, anılarını yazmakla bir hata yaptığını, çünkü hayatını nasıl boşa harcadığını ortaya koymanın bir anlamı olmadığını söyler. Kitabın sonuna doğru açıkça belirtir: “Bir romanın bir kahramana ihtiyacı vardır, oysa bir karşı-kahramanın bütün özellikleri toplandı burada”.
Batı’da modern dönemle birlikte “anti-kahraman” veya “karşı-kahraman” denilen karakterin gittikçe rağbet görmeye başladığını söyleyebiliriz. Bu tip çok değişik olabilir: Donkişot bir karşı-kahramandır, gülünçlüğüyle, aymazlığıyla kötüleri yenen asil, güçlü şövalyenin tam karşıtıdır; Don Juan bir karşı-kahramandır, kadınlara karşı tutumu hiçbir ahlak anlayışında kabul edilemez; kocalarını aldatan, çocuğunu terkeden, borçlanan Madame Bovary, Anna Karenina gibi kadın tipleri de birer karşı-kahramandır. Zaten Goethe’nin ruhunu şeytana satan Doktor Faustus’undada görüldüğü gibi, romantik dönem yazar ve şairleri (19. yüzyıl başı) bir karakter olarak “şeytan” çekiciliğine inanırlar.
Ancak günümüz dünyasının karşı-kahramanı 19. yüzyılınkinden farklı. Romantik karşı-kahramanın herşeye rağmen bir tutkusu, bir ideali vardır; günümüz karşı-kahramanının ise hiçbir inancı yoktur. “Savaş Sonrası (1900-1950) İngiliz Tiyatrosunda Anti-Kahraman” başlıklı bir doktora tezi hazırlayan Murat Kadiroğlu’nun belirttiği gibi, 20. yüzyıldaki büyük savaşlar, günümüz karşı-kahramanının ortaya çıkışında önemli etkenler olmuştur. Belki bu korkunç savaşların da etkisiyle, hayatın anlamsızlıktan, bir umutsuzluk silsilesinden, siyasi mücadele, körkütük aşk veya ölümsüz sanat gibi kavramların yalandan ibaret olduğuna inanan; bağlanacak hiçbir tutku bulamayan bir insan tipi günümüzde daha “gerçekçi” görülmeye başlar. O zaman “iyi kahraman” tipi de gülünç hale gelir ve donkişotlaşır.
Son Joker filmi, “kötü”nün “haklılığına” vurgu yaparak ahlaki kategorileri de sorguluyor. Sinemadaki bu estetik veya anlamsal kaymayla, gündelik hayatımız arasındaki ilişki ne kadar sahici? Yani biz de “kötülükle” mücadele etmektense “kötü taraf”ta yer alarak bir bakıma rahatlıyor muyuz? Yoksa her zaman olduğu gibi “hem iyi hem kötü” taraflarımızla bir denge mi aramalıyız?
“Kötü” olan ne zaman “haklı” olur, ne zaman olmaz? Örneğin Machiavelli iktidar sanatının hilelerini ve acımasızlığını anlattığı kitabı (Hükümdar, 16. yüzyıl başı) nedeniyle “makyavelist” diye bir sıfatın Batı dillerine girmesini sağladı. Çin’de ise ondan çok daha önce, MÖ 3.-5. yüzyıllarda yaşadığı sanılan Sun Tzu’nun Savaş Sanatı adlı eseri “makyavelist” taktikler önermesine rağmen bu gözle görülmez. Dahası, bugün sayısız bilgisayar oyunu, film ve dizilerde yaşayan Çin edebiyatının klasiklerinden Luo Guanzhong’un Üç Krallığın Romanı (14. yüzyıl) adlı kitabında anlatılan siyasi ve askerî entrikalar, Batı’nın kahraman şövalye/kahraman ordu/kahraman hükümdar anlayışıyla bağdaşmaz. Karşılıklı hileler okurun veya seyircinin izlemekte zorlandığı, çözülmez bir düğüm haline gelir. Han imparatorluğunun çöktüğü, ülke topraklarının beyliklere bölündüğü, istikrarsız bir kriz dönemindeki mücadeleleri anlatan bu kitabın bütün karakterleri aslında birer anti-kahramandır; ama onları “ne kadar da zeki” diyerek birer kahraman olarak algılarız. Eğer amaç yaşamaksa, hayatta kalmaksa, birçok araç mubah hale gelir. Savaş koşullarında bu elbette böyledir. Savaş olmasa bile, örneğin ekonomik krizlerle sarsılan, eşitsizliğin gittikçe daha büyük bir sorun haline geldiği bir dünya da bundan farklı olmayabilir.
İktidar için her yol mubah Batı’nın kahraman hükümdarlarının yanında Savaş Sanatı’nın yazarı Sun Tzu (üstte) ve Üç Krallığın Romanı’nın yazarı Luo Guanzhong (altta) gibi Çinli düşünürlerin çizdiği hükümdar portresi anti-kahramana daha yakındır. İktidar için ellerini kirletmekten çekinmezler.
Joker, yalnızca etik çerçevesinden değil, psikiyatri bilimi bakımından da ilginç bir portre sunuyor. Kötülük, şiddet ve akıl hastalığı gerçekten burada yansıtıldığı kadar ilişkili mi birbiriyle? Şiddetin toplumsal kökenlerine dair neler söylüyor Joker?
Birçok davranışbilimcinin, ev içi şiddetin kuşaktan kuşağa aktarıldığını öne süren makalesi vardır. Çeşitli araştırmalarda doğrulanan bir başka iddia da, şiddet gören çocukların, görmeyen çocuklara göre ortalama 5-8 puan daha düşük IQ’ye sahip olmasıdır. Yani, şiddet dolu bir çocukluk yaşayan bir insan büyüdüğünde şiddete eğilim gösterebilir ama filmlerdeki gibi “olağanüstü zeki” bir şeytana dönüşmesi, gerçek yaşamdan çok kurgunun bir gereği.
Son 80 yılda neredeyse 10 yılda bir, ayrı bir Joker ortaya çıkmış; karakter giderek derinleşerek karmaşık bir hal almış ve nihayet de başrole taşınmış. 40’lardan bu yana Joker’in ya da genel olarak “kötü karakter”lerin evrimi, toplumların evrimiyle ilgili nasıl bir ipucu veriyor?
Joker karakteri günümüzde ne kadar geliştirilmiş olursa olsun, bir yandan da yüzyıllardır çocukların hem korktuğu hem de dinlemekten bıkmadığı hayaletlerin, cinlerin, cadıların cirit attığı masallara duyduğu ilginin bir devamı olarak da incelenebilir. İngiliz tarihçi Shane McCorristine (Leicester Üniversitesi), insanların kurban haline gelmeden ölüm deneyimini yaşamalarını sağladığı için bu tür dehşetengiz olaylara ilgi duyduğunu, günümüzde seri katillere duyulan merakın aslında çok geriye gittiğini öne sürer. Amerikalı kriminoloji profesörü Dr. Scott Bonn da Why We Love Serial Killers? (Seri Katilleri Neden Severiz?) başlıklı kitabında suçlular ve kötülerle ilgili saplantıları, insanların ölümle psikolojik olarak başetmesinin bir yolu olarak gördüğünü belirtiyor.
Popüler filmlerdeki karakterler, kimi zaman gerçek hayatı da etkiliyor. Daha önce benzer bir etki yaratan popüler karakterler oldu mu?
Kurgu karakterlerin toplumu olumsuz yönde etkilediği iddiası çok eskidir ve sansürün başlıca gerekçelerinden birini oluşturur. En bilinen örnek, Goethe’nin 1774’te yayımladığı Genç Werther’in Acıları adlı romanında kahramanın intihar edişiydi. Roman çok beğenildi, bütün Avrupa’da okundu ve gençlerin sırf bu nedenle bir salgın halinde Werther gibi tabancayla intihar ettiği iddiaları ortaya atıldı. Hattâ buna “Werther ateşi” adı verildi (bugün “Werther etkisi” deniyor). Danimarka ve İtalya’da romanın yasaklanmasına neden oldu. 1990’ların sonunda bu tür tartışmaların en bilinenlerinden biri, Japon Pokémon oyunu dünyayı sardığı sırada, Türkiye’de bir çocuğun Pokémon olduğunu iddia edip pencereden aşağı atlaması ve ardından çizgi filmin yayından kaldırılmasıydı. Günümüzde her ülkede geçerli olan film ve TV programı izleme/ bilgisayar oyunu oynama yaşı, kriterleri ve yasaklarına uyulması gerekiyor.
İntihar salgını
Anti-kahramanlar, toplumu kötü etkiledikleri bahanesiyle sık sık sansürlenmiş. Goethe’nin Genç Werther’in Acıları romanı da gençler arasında bir intihar salgınına yol açtığı gerekçesiyle yasaklanan kitaplar arasında…
Kadın süper kahraman neden yok veya az?
Günümüzde sinemada Super Woman, Wonder Woman veya Lara Croft gibi erkek kahramanların tam birer kopyası olan kadın süper kahramanlar varsa da, bu gelenek geriye doğru gitmez. Eski zamanların edebiyatında ya süper kahramanın aşkına layık, iyi kalpli, edilgen kadınlar ya da süper kahramanı baştan çıkaran “kötü kadınlar” vardır. Örneğin Odysseus ülkesine, kendisini orada gergef başında nakış işleyerek bekleyen karısı Penelope’ye dönmek için maceralara atılır. Penelope bir kahraman değil, ulaşılması gereken bir nesnedir. Odysseus’u baştan çıkararak yolculuğundan alıkoymaya çalışan büyücü Kirke ise bir çeşit karşı-kahramandır. 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar, ya Penelope gibi pasif ve masum kadınlar ya da Kirke gibi “femme fatale” denilen tipler edebiyatı ve sinemayı kaplar.
Süper kadınlar nerede?
Kadınlar, uzun yıllar süper kahraman filmlerinde kahraman değil, kahramanın ulaşmaya çalıştığı nesne oldular. Wonder Woman gibi karakterler de erkek kahramanların birer kopyası olarak çizildi.
BEYAZPERDEDE ÖNEMLİ JOKERLER
Süper kahramanın tarihteki yolculuğu
Gizli korku ve isteklerini hayali kahramanlara yansıtmak, insanlar için her zaman bir ihtiyaç oldu. Destan kahramanları zamanla fantastik edebiyat, çizgi roman, video oyunu ve sinema karakterlerine dönüştü. Yolculuk aynıydı: Sıradan bir insan dönüşerek olağanüstü güçlerle donanıyor, sınavlardan geçerek hedefine ulaşıyordu. Ama hiçbir süper kahraman kusursuz değildi, hepsinin insani zaafları vardı.
Yunan mitolojisine göre Akhilleus’un annesi oğlunun ölümsüz olmasını istediğinden doğar doğmaz bir ayağından tutarak bebeği Styks ırmağına sokup çıkarmıştı. Ne yazık ki, bu süper kahramanın büyülü suya girmeyen topuğu bedeninin diğer parçaları gibi ölümsüz değildi; Akhilleus’un hayatı topuğuna giren bir okla sona erecekti. Şehname’nin kahramanı İsfendiyar da bir süper kahramandı. Ancak, Zerdüşt’ün mucizevi yenilmezlik havuzuna daldığında, gözlerini kapatmıştı. Sonunda ölümü gözlerine fırlatılan bir okla gelecekti. İskandinav destanlarının kahramanı Siegfried bir ejderha öldürmüş, sonra da onun kanında yıkanmıştı. Ama bu kanlı banyo sırasında bir yaprak sırtına yapışmıştı. Siegfried’in bedeninde yenilebileceği tek yer, sırtıydı. 20. yüzyılın kahramanı Süpermen, kriptonit adlı bir radyoaktif maddeden yayılan radyasyona maruz kaldığında bütün doğaüstü gücü yokoluyordu. Bu efsanevi kahramanlar arasındaki ortak nokta açıktı: İnsan (ölümlü) olarak doğmuş, ölümsüzlüğe ulaşmak için tanrısal bir suya girmişlerdi; ama bedenlerinin bir parçası açıkta kalmıştı. Bu yüzden tanrılaşamamışlardı. Hepsinin de insani, zayıf bir noktaları vardı. Yüzyıllar boyunca hayalî kahramanların öykülerini dinleyenleri, okuyanları ve seyredenleri cezbeden, onlarla özdeşleşmelerini sağlayan işte bu kusurlu yanlarıydı.
Korfu’daki freskoda Akhilleus.
İsviçreli düşünür, psikiyatri ve psikolojinin babalarından Carl Jung’a göre “kahraman arketipi” insanoğlunun ortak bilinçaltının bir ürünüydü. Ortak korku, kaygı ve isteklerimizi ifade ediyordu. Süper kahraman çoğu zaman sıradan bir insan (tabii erkek!) olarak dünyaya geliyordu. Zor koşullar altında doğup büyüyordu. Ergenlik çağına ulaştığı sırada bütün yaşamını değiştiren bir olayla karşılaşıyordu. Örneğin genç Ali, Bolu beylerinin atlarından sorumlu imrahor olarak çalışan babasının gözlerine haksız yere mil çektirilince Köroğlu olarak bu adaletsizliğe isyan ediyor ve kahramanlaşıyordu. İngiltere’de köylü ayaklanmalarıyla geçen Ortaçağ’ın son yıllarında baladları söylenen Robin Hood’dan farkı yoktu.
Kahramanın dönüşümünü başlatan kıvılcım, uğradığı haksızlık olabilirdi; ama bir de hedefi, misyonu olmalıydı. Bu misyon bazen Odysseus gibi evine dönmek, bazen halkı haksızlıklara karşı korumak, kimi zaman sadece şöhret kazanmak, bazen de dinin hizmetinde savaşmak olabilirdi. Ortaçağ boyunca Hıristiyanlık ve İslâmiyet öğeleriyle dolu pekçok süper kahraman ortaya çıktı. Bu kahramanları harekete geçiren neden dinî inançlarıydı. Anadolu’daki Battal Gazi gibi ilk gazi efsanelerinin temalarından da biri buydu. Hıristiyanların tarafında ise Kutsal Kâse peşinde koşan Percival/Perceval gibi kahramanlar yer alıyordu.
Kahraman üstün güçlere sahip olabilirdi ama yine de ölümlü, kusurlu ve eksikti. Kısa bir süre için şeytana ayak uydurduğunda, ufak da olsa bir hata yaptığında, dinleyenler, okuyanlar, seyredenler daha çok zevk alıyordu. Örneğin Gılgamış, öykünün başında herkesin yaka silktiği, kadın peşinde koşan, şımarık bir prensti. İlyada destanının belki en “süper” kahramanı olan Akhilleus da sinirli ve alıngandı. Bir kız yüzünden orduların başkomutanı Agamemnon ile çatışmış, çadırına kapanarak savaşmayı reddetmişti.
Yunan-Roma mitolojisinin büyük kahramanı Herakles ise serüvenine bir karşı-kahraman olarak başlamıştı. Bir delilik anında karısı Megara’yı, oğlunu ve kızını öldürmüştü. Kendine geldiğinde duyduğu derin pişmanlık, ona doğru yolu göstermişti. Başarıyla verdiği 12 sınav, aslında Herakles’in ödediği kefaretti. Zaten kahramanla karşı-kahraman arasındaki fark, ince bir çizgiden ibaretti. Baştan çıkarılması, şehvete veya gücün sarhoşluğuna kapılması an meselesiydi. Kahramanların önce bir kötü büyüye kapılıp sonra titreyerek kendilerine dönmesi, epik yolculuklarının bir parçasıydı.
Ejderhayı öldüren Aziz Yorgo ve gücünü kaybeden Süpermen.
Yolculuk bir dizi sınavdan ibaretti. Kimi hikayelerde bu sınavlar bir liste halinde açıktan açığa kahramanımızın eline veriliyordu. İsfendiyar çeşitli kurt, ejderha, aslan, simurg ve büyücüleri öldürdükten sonra, bir çölden geçmek ve üç gün fırtınaya dayanmak gibi yedi görevi başarıyla yerine getirmişti. Herakles ise aralarında elma ve koyun çalmak, kuş, aslan, boğa vb. öldürmek gibi görevlerin de bulunduğu 12 işi tamamlamıştı. Bu sınavlar, bir yandan da öykü karakterinin büyümesini, olgunlaşmasını, kısacası kahramanlaşmasını sağlayan birer araçtı.
Modern zamanlarla birlikte bu tür kahramanlarla dalga geçen veya onların epik öykülerini tersine çeviren, insanları bu dünyanın sıradan gerçekliğine davet eden karakterler ortaya çıktı. Bunların ilki Cervantes’in Donkişot hikayesiydi. Ancak insanın gizli korku ve arzuları sona ermediği için, süper kahraman arketipi ölmedi. Fantastik edebiyat ve sinema, çizgi roman ve video oyunları hem çocuklara, hem çocukluklarının bir parçasını koruyan büyüklere yeni süper kahraman öyküleri anlatıyor; hatta bazen karşı kahramanlar bile bir çeşit süper kahramana dönüşüyor.
(Ayşen Gür’ün Eylül 2016’da #tarih’te yayımlanan yazısından derlenmiştir).
1000 YÜZLÜ, 17 ADIMLI
Bin Yüzlü Kahraman’ın ilk basımı, 1949.
Amerikalı düşünür ve mitoloji uzmanı Joseph Campbell, 1949’da Bin Yüz Kahraman (The Hero with a Thousand Faces) adlı kitabını yayımladı. BU kitapta binbir yüze sahşp olsa da kahramanın aslında tek bir arketipe indirgenebileceği öne sürülüyor ce bu serüven 17 adımda özetleniyordu.
1. MACERAYA ÇAĞRI: Bir insanın yaşamını temelden değiştiren olay.
2. ÇAĞRININ REDDİ: Müstakbel kahraman, kendisine yapılan çağrıyı önce reddeder. Korkar veya mevcut yaşamındaki görevlerini öne sürer.
3. DOĞAÜSTÜ YARDIM: Sonunda kahraman yolculuğuna başlar. Ona doğaüstü bir rehber yardım eder.
4. İLK EŞİK: Bu ilk sınavda kahraman bilinmeyen bir dünyaya girer.
5. BALİNANIN KARNI: Kahramanın en kötü anıdır. Ancak bu noktada yeni bir benliğe kavuşmayı kabul eder.
6. SINAVLAR YOLU: Sınavlar yolu önünde açılır. Bunlar kahramanın dönüşmesi için bir dizi görev veya zorluktur.
7. TANRILARLA BULUŞMA: Tanrı veya tanrılar, koşulsuz sevgi ve kahramanın kendi kendisiyle barışmasını temsil eder.
8. BAŞTAN ÇIKARICI KADIN: Kahramanı yolundan döndürmek için karşısına birçok hile ve büyü çıkar. Kadın baştan çıkarma metaforudur.
9. BABAYLA KARŞILAŞMA: Kahraman kendi üzerinde en büyük güce sahip kişi/kurum/ olay/şeyle yüzleşir. Baba figürü bunun simgesidir.
10. ZİRVE NOKTASI: Kahraman tanrısal özellikler kazanır.
11. SON LÜTUF: Yolculuğun misyonu gerçekleşir, aranan şey bulunur.
12. DÖNMEYİ REDDETMEK: Kahraman ulaştığı zirve noktasından geriye dönmek istemez.
13. SİHİRLİ UÇUŞ: Bazen kahraman ulaştığı “şey”den kaçmak zorunda kalır; dönüş yolculuğu gidiş kadar tehlikeli olabilir.
14. KURTULMA: Kahraman eğer yaralanmış veya zayıflamışsa rehberlerinin desteğine ihtiyaç duyar.
15. DÖNÜŞ EŞİĞİ: Kahraman geri dönerken, arayış sırasında kazandığı bilgeliği kaybetmemek zorundadır. Bu da bazen çok zor olur.
16. İKİ DÜNYANIN EFENDİSİ: Kahraman, maddi ve ruhani dünya arasında bir denge bulmalı, her iki dünyaya da egemen olmalıdır.
17. YAŞAMA ÖZGÜRLÜĞÜ: Kahraman ulaştığı bilgelik sayesinde ölüm korkusundan kurtulur, dönüşünde de yaşama özgürlüğüne sahip olur. Artık ne geçmişten pişmanlık duyar ne de geleceğe bel bağlar.