Kadın basın-yayın ressamlarından Sevinç Osma Tiryakigil bugün 87 yaşında. Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlayan yolculuğu, dünya denizlerinde sürmüş; sonrasında Bâbıâli’ye demir atan erkeklerin arasında gazete ve kitapları resimlemiş, onları bizim için canlandırmış.
İllüstrasyon ve grafik tasarım alanlarında, yakın zamanlara kadar gazete, matbaa, dergi, kapak, ilan, afiş yapanlar çalışırdı. 19. yüzyıl sonundan 20. yüzyılın sonuna kadar bizde basın-yayın dünyasının merkezi Bâbıâli’de çalışan ve ‘ressam’ olarak anılan bu kişiler; gazetelerin, dergilerin, yayınevi ve matbaaların görsel ihtiyaçlarını karşılarlardı. Basın-yayın ressamları büyük oranda erkekti ve kadınların bu alanda görünür olmaları 1970’lerden sonra başladı. Daha önceki dönemde Sabiha Bozcalı, Neriman Erkmen, Gülümser Aral Üretmen gibi ancak birkaç kişinin isminden sözedebiliyoruz. Şimdi #tarih sayfalarında bu isimlere bir yenisini daha ekliyoruz: Bugün Bodrum’da yaşayan Sevinç Osma Tiryakigil.
Sevinç Osma Tiryakigil 1970’li yıllarda basın-yayın dünyasında çalışmış nadir kadın sanatçılardan biriydi.
1933’te İstanbul Anadolu Hisarı’nda dünyaya gelen Sevinç Osma, Kandilli Lisesi’nden sonra 1955’te Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girmiş. 1960’ta eğitimini tamamlamadan evlenmiş ve uzun yol gemi kaptanı eşiyle dünyayı dolaşmış (Yolculukları sırasında günlüklerine eşlik eden resimlemeler, yıllar sonra yeğeni Bade Osma’nın kaleme aldığı Maruha romanıyla günyüzüne çıkacaktır). Sevinç Osma, o dönem Altan Erbulak ve Suat Yalaz’ın gösterdiği ilgi sayesinde Tan ve Tercüman’da gibi vinyetler çizer ve Bâbıâli’nin basın-yayın ressamları arasında yer alır. O dönemi hatırlarken şunları aktarıyor: “Beni Altan Erbulak ile Suat Yalaz tanıttı. Yalaz’ın tipleri, sert hatları olan katı tiplerdi; benim yumuşak çizgilerim, romanların içindekileri canlandırmam onlara cazip geldi. Başka kadın ressam yoktu”.
Birçok süreli yayın ve kitap için illüstrasyonlar yaptı.
Tiryakigil 70’li yıllarda Bâbıâli dünyasındaki ressamlardan bahsederken şöyle diyor: “Roman kapağı resimlerken içini de okuyorum, romanı okumadan olmuyor. Kırmızı Başlıklı Kız diyelim; içinde kurt var; aneneannesi var… Hemen okuyorum, müsveddelerini karalıyorum, aydıngere alıyorum ondan sonra çiziyorum. Düz bir kitap, resim falan yok. Onları canlandırıp kağıda geçiriyorum”.
Tarihçi Emrah Safa Gürkan’ın son kitabı Bunu Herkes Bilir-Tarihteki Yanlış Sorulara Doğru Cevaplar adlı kitabı, popüler sunumunun aksine önemli analizler içeren bir eser. Kitabın ilk bölümü ise Osmanlı döneminde “Kadınlar Saltanatı” olarak adlandırılan devrin neden ve nasıl bu şekilde tarihleştirildiğini anlatıyor.
“… İyi ya da kötü giden her şeyin faturasını bir kişiye çıkarmanın verdiği dayanılmaz hafifliğe kapılanlara göre, Osmanlıların yıkılması bir liderlik ve yönetim sorunu. Buna bir de ataerkil bir toplumun ve nizamperest bir devletçiliğin önyargıları eklenince, ortaya üç kurban çıkıyor: Kadınlar saltanatı, zayıf sultanlar ve azgın Yeniçeriler…
… Osmanlı toplumunda “kadının adı yok”tur. Yeri geldiğinde bugün eşcinsellik gibi tabu olan konulardan bile rahatlıkla bahseden Osmanlı entelektüelleri enteresan bir şekilde kadınlardan hiç sözetmemektedir. Bu ketumluk yüzünden birçok Osmanlı padişahının annelerinin adlarını bile bilmiyoruz. Valide sultan aslında valide-i sultan yani sultanın annesi ifadesinin kısaltılmışı değil midir? Padişahın eşleri ve kızkardeşleri ise ancak doğurdukları şehzadeler veya evlendikleri paşanın önemine göre tarihe geçebileceklerdir. Tam bir paterfamilias düzeni! Eğer vakfiye gibi ikincil derecede kaynaklar ya da şu çok geveze Avrupalı seyyah ve diplomatların hükümetlerine yetiştirdikleri olmasa, bunların birçoğunun ismini ve hatta varlıklarını dahi saptayamayacaktık.
Bu kaynakların popüler tarih dizilerinin imdadına yetiştiğini de belirtelim ve Mahidevran ile Hürrem’in Harem’deki kavgasını bize aktaran Venedik balyosundan (elçi) grazie’mizi eksik etmeyelim. Hem gelecekten hem de geçmişten gelen bu anlayış, Osmanlıların çektiği sıkıntıların baş müsebbibinin kadınlar olduğu sonucuna varmakta zorlanmamıştır. Kahramanlık, gaza ve siyaset erkeklerin alanıysa, yolsuzluk, hizipçilik ve ayakoyunu da kadınların egemenliğindedir. Yıldırım Bayezid’ı iş u işrete (zevk ü sefa) alıştıran, Kanuni’yi efsunlayıp saraya hapseden ve cengaver şehzademiz Mustafa’ya kıyan hep şu kadınlardır. Ellerinin hamuruyla erkek işine karışıp idareye karıştıklarında devlet zaafa uğramış, stratejiler ufak hesaplara kurban edilmiş ve yolsuzlukla çürüme almış başını yürümüştür.
Ne kadar da açıklayıcı bir tablo! Tüm yüzeysel dikotomiler gibi iç rahatlatan, ama tarihî gerçeklerin kompleksitesini kavramaktan uzak bu görüşün saçma olduğunu anlamak için roket bilimcisi olmaya gerek yok. Popüler kültürde Kösem ve Hürrem sultanların imajında tecessüm eden bu “şeytani kadın” imajının kökünün çok eskilere dayandığını da biliyoruz; bu tip basit stereotiplerin olguları açıklamaktan çok erkeklerin güvensizliğine işaret ettiğini de…
Sultan’ın gözdesini ve harem kadınlarını tasvir eden bir çizim.
1920’lerden beri dönem dönem gündeme gelen “Kadınlar futbol oynayabilir mi”, “Futbol kadının zarafetini bozar mı” tartışmaları, 1 Mart 1968’de Futbol Federasyonu Başkanı Orhan Şeref Apak’ın yaptığı açıklamayla ciddiye bindi. Bir Çek kadın futbol takımının Türkiye’de maç yapacak kadın futbol takımı bulamadığını söyleyen Apak, bu konuya eğilmek gerektiğini ifade etti. Bu açıklamanın üzerine 20 Mart 1968’de eski hakem Reşat Önen ilk kadın futbol takımı Hanımspor’un başvurusunu yapar, fakat sporcuların eşlerinden ya da babalarından izinle katılabildiği Ankara merkezli takım hayata geçirilemez. 1969’da ise ünlü modacı Nail Yurdakul’un kurduğu M.N.C’yle (kulübün ismi, aile şirketleri ‘Melahat-Nail-Cazip’in başharflerinden esinlenmiş) ilgili haberler çıkar. Fotoğrafta, M.N.C.’li sporcular antrenman sırasında görülüyor.
Batı ve Doğu edebiyatında, sanatında, “düş” temalı ürünler çok büyük bir kalem oluşturur. Rüya ve gerçek arasında-ortasında ortaya çıkan unutulmaz eserler hem uykunun hem uyanıklığın en seçkin tariflerini, tasvirlerini bugüne ulaştırır.
“Düş, düşün, düşünce. İmgelem ürününde düşün konu edinilmesi içiçe geçen halkalar oluşturur. Coleridge’in Kubilay Han’a ilişkin düşünde gördüğü mısraları uyanınca da anımsamış olması ürpertici bir örnektir. fiiir mi düşün içindeydi, düş mü şiirin içinde — Borges bile sorar ve durur. Yazı ve sanat tarihleri bir uçtan ötekine bu kılpayında çıkmış metinlerle, yapıtlarla doludur: Jean Paul ve Novalis, Dante ve Cervantes, Joyce ve Butor birkaç kilometre taşı. Düşünce, bu ilişkileri didiklerken kurallar ve kesinlikler değil, yorumlar ve belkiler getirmiştir. Freud, Jung, Groddeck, Bachelard, hattâ Lacan için bilinçaltı/ifade ikilisi arasındaki ilişki kadar, o ilişkinin içindeki boşluk da belirleyicidir. (…)
Borges, kendi yapıtının analizlerine de ışık tutacak ölçüde önem taşıyan, “Coleridge’in Düşü” başlıklı denemesinde, şairin ünlü “Kubilay Han” şiirinin dizelerini bir öğle uykusu sonrası nasıl kâğıda düştüğünü aktarırken, ilk elde öncü örneklere değinir: Giuseppe Tartini, “Trillo del Diavolo”yu düşünde duyduğu ezgiyi uyanır uyanmaz notalayarak bestelemiş, Stevenson “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde”ın konusunu bir düşünden çıkarmıştır.
Henry Fuseli’nin efsanevi “Kabus/The Nightmare” (1781) tablosunda perdenin ardından çıldırmış gözleriyle bakan at ve yataktan sarkmış kadının üzerindeki iblis/karabasanın tablonun izleyicileriyle birleşen bakışları.
İki örneği de ben eklemek istiyorum burada: Berlioz, “Anılar”ında dile getirir: “İki yıl önce karımın hastalığı sırasında, bir gece yeni bir senfoninin sesleri rüyama girdi. Ertesi sabah uyandığım zaman senfoninin birinci bölümü aşağı yukarı aklımdaydı…” Rastladığım ikinci örnek, İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın “Hoş Sadâ”sında yeralıyor: “Boğaz’da, Vaniköy’ündeki Beşiktaş muhafızı Hasan Paşazade Said Paşa yalısında Lemi Bey ile bir gece ziyafetindeler. O gece Lemi Bey rüyasında Nâmık Kemal’i görür. Büyük şair kendisine iltifat eder ve ‘Zevkin ne ise söyle hicab eyleme benden’ mısraiyle başlayan güftesini Manyasîzade bestelemiş ise de hoşlanmadığından bu şiirin bir de Lemi Bey tarafından bestelenmesini arzu ettiğini söyler. Vatan şairinin bu isteğinden sevinç ve gurur duyan üstad o ânda güfteyi nihâvend makamından besteler. Heyecanla uyanan Lemi Bey bu bestenin rüyada yapıldığını, diğer bir yatakta uyumakta olan Leon Efendi’yi uyandırarak anlatır”.
Uyku beldesinden uyanıklık haline dönebilen başka ürünler de olsa gerektir. Borges, bir adım daha ötesine geçmeyi dener: Gazneli Mahmud’dan kaynaklanan bir bilgiye göre Kubilay Han, ünlü sarayının plânını düşünde görmüştür — “bir düş zinciri” der Borges, belki de “sonsuz bir konu”yu devreye sokmuştur: İki düşün de varlığını bilmeyen bir “Kubilay Han” okuru, yüzyıllar sonra, düşünden hareketle mermere ya da ezgiye ulaşacaktır: “Son düşte saklı duracak anahtar”a dek.
Butor, Baudelaire’in tek bir düşünü kurcalayarak iki ‘dünya’ arasındaki ilişkiyi gözledikten sonra, oturup kendi düşlerini yazmıştır: Belki de, düşlerinden birini çözümlemeye girişecek bir gelecek yazar için. Zincirin gerisinde, Baudelaire’in düşlerini çevirdiği Poe durur: Buluta dönüşen atlarıyla. Onun için mi, kimbilir, aynı denemenin bir yerinde “her iki düş öyküsünün tıpkı bazan gökyüzünde bulutlar oluşturan at ya da aslan figürü gibi raslantı sonucu ortaya çıktığı”na değinir Borges?
Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi, ne yazık ki hâlâ gölgede duran ilginç yapıtı “A’mâk-ı Hayâl”in kahramanı Racî’yi, Aynalı Baba’nın iki ney üflemesi arasından uyku-ya gönderir her hikâyesinde: “Birşey görmüyor, işitmiyordum. Bir müddet uykuya yakın bir halde kaldım. Bu durum çok sürmedi. Zihnî faaliyetim başladı. Zahiren birşey hisset-mezken kendimi acayip bir âlemde görmeye başladım. Hayâl derinliklerine dalmıştım. Gözlerim kapalı olduğu halde görüyordum…” Ne görür Filibeli’nin kahramanı? Coleridge’den bir yüzyıl sonra, herhalde onun varlığından bütün bütüne habersiz: “Rüyasız, hayâlsiz derin bir uykuya dalmıştım. Ertesi günü sabah erkenden yolumuza devam ettik. Öğle vakti karşımızda bir saray göründü. Bu saray ancak hayâl safhasında görülebilen binalardan biri, yani hayâl kurmanın en son örneğiydi.”
Uyku edebiyatının önde gelen yapıtlarından biri, Gustav Meyrink’in ünlü Der Golem’idir. Anlatıcının ‘bir tür uyku’ durumuna geçişiyle başlayan bu fantastik roman, uyku içinde uyku, uyku içinde düş temposuyla halka halka olağandışının uçlarına yolculuk halinde gelişir ve kitap, anlatıcısının uyandığında kendisini topu topu yarım saattır uyuduğunu gördüğü otel odasında biter. Bir başka çizgidışı örnek, ressam Alfred Kubin’in neredeyse bir çırpıda yazdığı tek romanı Öteki Yaka’dı (Burada, De Chirico’nun tek kitabı olan Hebdomederos’u da anmak, yaşamöyküsel kesitlerin düşsel dönüşümden geçişinin bu biricik uygulamasını selamlamak istiyorum). Kubin’in romanı tekinsiz bir düşülkeyi getirir önümüze: Düşler İmparatorluğu’nun Asya’daki başkenti Perle’de oturan Patera’nın çetrefil dünyasında geçerli kurallara bakarken kendi dünyamıza sorular yağdırırız. Fantastik edebiyat, özellikle Hoffmann ve Poe’nun açtığı damarlarda, son dönemde sinemanın ve çizgi romanın görsel efektleriyle de zenginleşerek ‘uyku beldesi’ne her zaman sokulmuştur.
Bilge Alkor’un resimlerinde düş, sıklıkla kullanılan temalardan.
Plâstik açıdan değeri üzerine ne düşünülürse düşünülsün, Füssli’nin “Karabasan”ının anlam katları, karmaşık yapılarıyla resme bağlar bakıp yorumlayan kişiyi. Bir tek karabasan yakasına girdiği için mi, değil: Aynı ânda uykuyu da içinde taşıdığı için.
Özellikle modern resimde, düşler ve düş evreni geniş pay tutar olmuşsa, bunda gerçeküstücülerin ve Papa Breton’un manifestolarında gerçekçiliği sorgulayışının katkısı herşeyden önce gelmiştir. Max Ernst’in resmini bir dönem neredeyse bütününde kaplamıştır düşler ve düşsellik. İlk kuşak gerçeküstücü ressamlarından başlayarak, son döneme dek: Brauner, Labisse, Magritte, Dali, Balthus, Delvaux… fırtınalı, dingin, hafif, koyu bir düşselliğin haritası oluşur. Ustalardan Matisse ve Gümrükçü Rousseau’da da keşif alanına girer Düş. Türk resminde, öncelikle Bilge Alkor’da egemen bir izlektir; zihinsel uçarılığın aşınmamış bölgelerine yolalır Alkor.
Bir kez daha söylemeliyim, burada: Uyku başka bir “yerdir, Düş bambaşka bir “yer”. Gerçeküstücüler, farklı gerçeklik bölgeleriyle bire bir ilişki arayışı içindeydiler bir yandan, bir yandan da Freud’un öğretisinden sıcağı sıcağına etkilenmişlerdi. Uyku’yu, Düş’e varmak adına önemsediler — bu da, uyuma edimine içeriden bakmaya sürükledi onları. Serüvenin görsel karşılığı önümüzdedir: Düş, düşlem gücünün ağır basmasına yol açmıştır. (…)
(Enis Batur’un, Bi-Linç : Edebiyat ve Sanatta Uyku adlı kitabından derlenmiştir, 1991, YKY).
Rüyaları kötüye kullanarak etki ve iktidar alanları yaratmak, dünden bugüne geçerli bir teknik. Meşhur Hasan Sabbah’ın kullandığı yöntemler ve 1000 sene sona Fetullahçı Terör Örgütü’nce görevlendirilen “rüyacılar”…
Bir rüyanın, özellikle konusu Peygamber ya da veliler olan veya bu kişiler tarafından malum olunan bir rüyanın gerçekliğinden şüphe etmeye cesaret eden pek çıkmayacaktır. Bu sayede saf insanları kandırabilmek ya da kullanabilmek de kolaylaşır. Örneğin tarihçi İbn Hallikân (öl. 1282), Berberî önder İbn Tûmert’in (öl. 1131) insanları nasıl olup da İslâm davasının taraftarı haline getirdiğini anlatır. İbn Tûmert, bir bilgin olan dostlarından birine Berberiler arasındayken yarım yamalak Arapça konuşan cahil biriymiş gibi davranmasını söyler. Dine çağrı yapma zamanı geldiğinde de aynı arkadaşına sabah namazından sonra kalabalığın huzurunda kusursuz bir Arapçayla konuşarak bir rüyasını anlatması talimatını verir. Bu adam, rüyasında iki melek gördüğünü, onların kalbini açıp kendisini ilim, irfan ve Kur’an’la doldurduğunu iddia edecektir. Tabii bu “mucize” etkisini göstermekte gecikmez ve İbn Tûmert bu şekilde tecdit hareketini Kuzey Afrika ve Güney İspanya’da yaymayı başarır.
Bir rüyayı propaganda amacıyla kullanmış tek kişi İbn Tûmert değildir. Kuzey İran’daki meşhur Alamut’ta, kurnaz Hasan-ı Sabbah’ın (öl. 1095) yaptığı anlatılan hileler de rüya hileleri arasında sayılabilir Doğruluğu kesin olarak teyit edilemese de söylendiğine göre, Hasan-ı Sabbah’ın müritleri haşhaşla uyuşturulup, upuzun taş bir yolda yürütülür. Gözlerini açtıklarında kendilerini güzel kızların, rengarenk çiçeklerin, dünyanın dörtbir yanından getirilmiş egzotik hayvanların olduğu bir bahçede bulurlar ve burayı cennet zannederler. Daha sonra odalarına götürülürler ve tekrar o cennete gidebilmek için Hasan-ı Sabbah ne derse yapmaya hazır hale gelirler. Uyuşmuş zihinleriyle cennet zannettikleri, aslında Alamut Kalesi’nin arka bahçesidir.
Hasan-ı Sabbah’ın müritlerini afyonla uyuşturup cennet olduğunu iddia ettiği Kuzey İran’daki Alamut Kalesi’ni gösteren minyatür.
FETÖ örneği
Bu hadiseden yaklaşık 1000 sene sonra, Fetullahçı terör örgütü tarafından hayata geçirilen bir yapı da benzer tekniklerin hâlâ geçerli olduğunu gösteriyor. 2020 Ocak ayında Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan FETÖ/PDY Sözlüğü’nde rüyalarla ilgili ilginç bilgiler yer alıyor. 326 sayfalık sözlük, şüpheli, tanık/müşteki-mağdur veya bilgisi alınan kişilere ait ifadeler, raporlar, tahkikat evrakı, müfettiş raporları ile açık kaynaklardan faydalanılarak hazırlanmış. Sözlükte, cezaevinde tutuklu/hükümlü örgüt mensupları arasından seçilen ve “Rüyacılar” olarak adlandırılan kişilerin cezaevinde bulunan örgüt mensuplarını diri tutmak, itirafçılığı önlemek, dağılmaların önüne geçebilmek için rüyasında peygamber ve evliya gördüğünü, peygamberin onlara “sabırlı olun hepinizi kurtaracağım, hepiniz cennete gideceksiniz, günahlarınız af oluyor, aileniz de cennete gidecek” diye haber getirdiğini söylemekle görevlendirildikleri anlatılıyor. “Rüya sorumluları”, “Rüyacılar”, “Yakaza sorumluları” diye adlandırılan örgüt üyelerinin kullandığı şifreli kelimeler arasında “Ballı Şeker” de var. Ballı şeker, örgüt mensubunun rüyasında örgüt elebaşı veya peygamberlerle alakalı rüya görmesi demek.
12. Osmanlı padişahı 3. Murad’ın rüyaları, bir dönemin saray hayatına ve iktidar ilişkilerin dair önemli ipuçları sunar. Dr. Özgen Felek’in detaylı çalışması, “kadın” temasının, hanedanın devamlılığı açısından rüyalara nasıl sızdığını, sızdırıldığını araştırıyor.
(…) Nurbanu Sultan genç bir cariye olarak girdiği Osmanlı sarayında adım adım güçlü bir siyasi figüre dönüşmüş; saraydaki nezaret rolü, oğlu 3. Murad’ın yaşam alanlarının fiziki planına dahi yansımıştı. Öyle ki, merkezî bir konumdaki dairesinden sadece oğlunun özel dairesini değil, harem bölümünün tümünü kontrol edebiliyordu. Sultan Murad, vefalı ve hürmetli bir evlattı ve annesinin saraydaki konumunu ona “Valide Sultan” unvanı vererek daha da yükseltmişti. Sultan’dan sonra en yüksek makamlardan birine işaret eden bu unvan, daha sonraları diğer Osmanlı sultanların anneleri için de daimi olarak kullanılır oldu. (…)
Bununla birlikte, Murad’ın hasekisi Safiye’ye olan düşkünlüğünün ve tekeşlilikte ısrarının, oğlunun tahta bir varis bırakamama ihtimaliyle endişelenen Nurbanu için bir hayli rahatsız edici olduğu anlaşılıyor. Validesi Nurbanu’nun bütün ısrarlarına rağmen Sultan Murad’ın Safiye dışında hiçbir cariyeye iltifat etmediği rivayet edilir. Murad’ın devrine dair en önemli ve ayrıntılı kaynaklarımızdan olan Mustafa Ali, Safiye ile olan tek eşliliğini sona erdirenin Murad’ın iki cariye ile olan aşk macerasının başarısızlıkla sonuçlanması olduğunu yazar. Hem Mustafa Ali, hem de Mustafa Ali’den naklen 17. yüzyıl tarihçilerinden Peçevi, Sultan Murad’ın bu başarısız deneyimini detaylı ve renkli bir şekilde hikaye ederler. Hikayeye göre, Valide Sultan, oğlunun hasekisi Safiye tarafından tek elden kontrolünü engellemek için olağanüstü bir çaba göstermişti. Oğlunun Safiye’ye olan derinden bağlılığı Nurbanu’yu endişelendiriyordu. Üstelik, Sultan Murad’ın Mehmed dışında Safiye’den olan erkek çocukları henüz bebek iken vefat ettiği için, Murad’ın ani vefatı durumunda tahta çıkacak bir erkek varisin yokluğu ihtimali Nurbanu’nun endişe ve kaygılarını artırıyordu. (…)
3. Murad’ın çok sevdiği hasekisi Safiye Sultan, padişahın rüya günlüklerinde ne ismen ne cismen yer almamaktadır.
Validenin olduğu mektuplarda -vecd halinde de olsa- yere düşen, bilincini kaybeden, ağlayan, uzaklaşan/ kaçan, zayıf Murad figürü, validesiz rüya anlatılarındaki isimsiz kadınlar karşısında güçlü ve hüküm sahibi bir karaktere dönüşür. İsimleri belirsiz bu kadınlar geleneksel olarak kendilerine atfedilen roller içinde (mesela, doğum yapmak, süt sağmak, ağlamak vb.) yer alırlar. Kitâbü’l-Menâmât’ın bu isimsiz ve cisimsiz kadınları ne güçlüdürler, ne trajiktirler, ne de duygusal olarak coşkundurlar. Ne de kendi kimliklerini kurmak için bir gayret içindedirler. Bu kadınların bazıları ise seyr ü süluktaki Sultan Murad için adeta onun aklını çelmeye ve onu yolundan çevirmeye çalışan engellerdir. Lakin, Sultan Murad onları azarlayarak susturur ve aradan çıkarır. (…)
Uyan ey gözlerim
Gördüğü rüyaları tuttuğu günlüklerle şeyhine gönderen 3. Murad, güftesini kaleme aldığı bir ilahinin sözlerinde “Uyan ey gözlerim gafletten uyan” diyordu.
İçindeki irade gücünü neden rüyayla karşılaştırıyorsun? Yoksa bu irade gücü sana tıpkı rüyalar gibi saçma, tutarsız, kaçınılmaz, tekrarlanamaz ve temelsiz bir neşe gibi mi geliyor? Franz Kafka
Son olarak, devrin tarihçilerinin resmettiğinin aksine, cinsellik bu mektuplarda herhangi bir şekilde Sultan Murad’ın rüyalarının bir parçası değildir. Metindeki hiçbir kadın figür, seksüel bir imaj ile karakterize edilmez. Ya Sultan Murad cinsellik içeren hiçbir rüya görmedi ya da bu tür rüyaları kayda değer görmedi. Her ne kadar bir mürid olarak her rüyasını hiçbir detay atlamadan şeyhine rapor etmesi bekleniyorduysa da, bu tür rüyaları (tabii eğer var idiyse) şeyhiyle paylaşmaktan imtina etmiş veya mektupların istinsahı esnasında bu tür mektuplar ele(n)miş de olabilir. (…)
(Dr. Özgen Felek’in Doğu-Batı dergisinin 76. sayısında yer alan “III. Murad’ın Rüya Mektuplarında Kadınlar ve Cinsellik” makalesinden derlenmiştir).
Oldukça meşhur olan Osman Gazi’nin rüyası hem Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu hem de İstanbul’un fethini müjdeler. Bununla birlikte hükümdarlık ve fetih müjdelerinin “ağaç” imgesiyle anlatıldığı rüyaları Babil hükümdarı Nabukadnezar; Reşidüddîn’in Oğuzname’sinde yer alan Türk kağanı Tuğrul ve kardeşleri; Selçuklu Devleti’nin kurucusu Selçuk Bey’in babası da görmüştür!
Annemarie Schimmel, “Arapça, Farsça ve Türkçe kaynaklarda kayıtlı olan rüyalardan yola çıkarak geçen 1400 yılın İslâm tarihini yeniden kurgulamak mümkündür” der. Bu kaynaklardaki rüyaların kimileri tarih oyununun aktörlerine, kimileri de izleyicilerine aittir. Birçoğu siyasi tasarıları ortaya çıkarmaktadır, kimileri de sonradan uydurulmuştur. Aynı tespit bir nebzeye kadar Anadolu tarihi için de geçerlidir.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşü, en güçlü hükümdarı olan Alâeddin Keykubat’a bir rüyasında önceden bil- dirildiği gibi, Osmanlı Devleti’nin kuruluş hikayesi de bir rüyaya dayandırılmıştır. Rüyanın en yaygın versiyonuna göre, Osman Gazi bir gece bir Müslüman’ın yanına gider; bu kişi ona Kur’an’ı verir. Osman bütün gece ayakta Kur’an okur ve sonra rüyasında bir melek görür; melek ona Allah’ın kelamını getirmiştir: “Sen Ben’im sonsuz kelamımı böylesine saygıyla okuduğun için, çocukların ve torunların kuşaktan kuşağa onurlandırılacaklardır”.
Osman’ın rüyası dallanıp budaklandı
Osman Gazi’nin dallanıp budaklanan rüyası 1299’dan 1922’ye kadar 36 sultanın hüküm sürdüğü dev bir imparatorluğa dönüştü.
Sık sık anlatılan bir başka rüyada ise, Edebalı adlı bir kadıve onun bir kızı vardır; Osman Gazi bu kızla evlenmek istemektedir; ancak Edebalı iki yıl boyunca ona izin vermez. Sonra Osman Gazi bir rüya görür: Edebalı’nın bedeninden bir ay çıkmakta, bu ay dolunay halinde gelip Osman’ın göğsüne girmektedir. Ardından karnından büyük yeşil bir ağaç çıkar; Kafkasya, Atlas, Toroslar ve Balkanlar bu ağacın gölgesinde kalmakta, ağacın köklerinden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna fışkırmaktadır. Ağacın yaprakları birer kılıca dönüşmekte, rüzgar onları Kostantiniyye yönüne sürüklemektedir.
Kemal Ramazan Haykıran’ın “Hâkimiyet alameti: Hükümdar rüyaları” makalesinde (Doğu-Batı, s. 76) aktardığı gibi hükümdarlık müjdesinin ağaç imgesiyle anlatıldığı rüyaların Türk geleneğindeki ilk örneği değildir Osman Gazi’nin rüyası. Türk kültürüne ait edebi metinlerde geçen Türk beyi Toğurmış, rüyasında göğsünden bir ağaç çıktığını, yükselip, dallanıp budaklanıp yapraklarla dolduğunu görmüş. Sabah olup da Miran-Kahin’e rüyasını anlattığında “Sakın bu rüyanı hiç kimseye anlatma! Bu çok iyi bir rüyadır” cevabını almıştı.
Manas Destanı’nda geçen başka bir rüyada Manas’ın dirileceği de bir ağaç rüyasıyla bildirilir. Buna göre destanda Manas’ın evinin ocağından çıkıp göklere yükselen bir ağaçtan söz edilir. Babil hükümdarı Nabukadnezar’ın; Reşidüddîn’in Oğuzname’sinde yer alan Türk Kağanı Tuğrul ve kardeşlerinin; Selçuklu Devleti’nin kurucusu Selçuk Bey’in babasının hep hükümdarlıklarına işaret olarak dünyayı dallarıyla saran, insanlığı gölgesinde toplayan ağaç rüyaları gördükleri anlatılır. Bu rüyalar tabii yaşanacakları müjdelediklerine yorulmuş ya da bütün yaşanan bu başarılar bu rüyalar ile meşruiyet bulmuştu.
Eyüp Sultan ziyaretinde hanımlar.
Osman Gazi’ye rüyasında müjdelenen Kostantiniyye fethi için yaklaşık 150 yıl beklemek gerekecekti, fakat fetih rüyaları bu süre içinde ve fetih sırasında da gelmeye devam edecekti. Halil İnalcık’ın “İstanbul’un fethinin başladığı yer” olarak tanımladığı Aydos Kalesi’nin (fethedilmesi 1328) arka planında, Âşık Paşazade tarafından aktarılan rüya bu bağlamda önemli kabul edilebilir. Tekfurunun adı verilmeyen kızı, rüyasında bir çukura düşmüşken kendisini kurtaran bir genç görür. Kız, gazinin onu çukurdan çıkardıktan sonra yıkadığını, yuğduğunu ve yeni kıyafetler giydirdiğini görür rüyasında. Ona âşık olur. Yerleşimi kuşatan Osmanlı askerlerinin başında Abdurrahman Gazi’nin yüzünü görünce rüyasındaki kahraman olduğunu hatırlar ve kaleyi onlara teslim edeceğini bildiren bir notla birlikte askerlere bir taş atar. Kaleyi kuşatan askerlerin başında olan Abdurrahman Gazi’ye sahte bir geri çekilme yapmalarını, sonra gece bir baskın ile geri gelmelerini, kendisinin onları içeri alacağını söyler. Gece tekrar dönen Osmanlı ordusu komutanı Abdurrahman Gazi, tekfurun kızı tarafından içeri alınır, daha sonra kapıların açılmasıyla Osmanlı askerleri kaleyi ele geçirir. Tekfur kızı ile Osmanlı Komutanı Abdurrahman Gazi arasında geçen bu aşk daha sonra mutlu bir şekilde sonlanır ve bir de çocukları olur.
Bir rüya gibidir dünyada bulunman senin için, Yolculuğu sen yapsan da, mekanı kader belirler. Johann Wolfgang Von Goethe
İlginç olan, aynı rüyanın 16. yüzyılda yaşamış Hoca Sadettin Efendi’nin Tâcü’t-Tevârîh adlı eserinde geçirdiği dönüşümdür. Aynı rüyada bu sefer Hz. Muhammed tarafından çukurdan çıkarılan kızın rüyasından, gazileri coşturup genç kızların aşkını elde etme ümidiyle sefere teşvik eden detaylar çıkartılmış. Yerine daha çok şehirli, entelektüel zümreye hitap edecek detaylar eklenmiştir.
İstanbul’un fethi sırasında, en mucizevi kabul edilen rüyalardan bir diğeri ise Ak Şemseddin’in (öl. 1459) gördüğü rüyadır. Fatih Sultan Mehmed’in manevi önderi olan bu derviş, gördüğü rüya yoluyla, Peygamber’in efsanevi sancaktarı Ebû Eyyüb Ensâri’nin mezarını keşfetmiş; bu sayede İstanbul’un fethine karşı muhalifleri susturmuş, askerleri cesaretlendirmişti. Haliç kıyılarındaki Eyüb Sultan türbesi, günümüzde bile pek çok insanın ziyaret ettiği kutsal bir yer olmayı sürdürür. Bununla birlikte aynı mekanın gerek Hıristiyanlık önce pagan dönemde gerekse Bizans döneminde bir kutsal alan olduğu kayıtlarda karşımıza çıkar.
Diğer peygamberlerin aksine Hıristiyanlıkta Tanrı’nın vücut bulmuş hali olduğu kabul edilen Hz. İsa’nın bu konumu rüya görmesine müsaade etmez. Müşrikler, rüyasında gördüğü gibi Mekke’yi fethedemediği için alay eder ama, Hz. Muhammed 630’da ikinci denemesinde başarılı olur ve doğduğu şehre girer. Fetih Suresi’nin 27. ayeti bu olayı kastederek “And olsun, Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı” der.
Hz. Yusuf’a rüyaların yorumunun öğretilmesi, Hz. İbrahim, Yakub ve Yusuf’un gördükleri rüyaların yorumları ışığında hareket etmeleri, tarihte bilinen ilk örneklerden. Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim’den rüyasında oğlunu kurban etmesinin istendiği (es-Sâffât 37/100-113); Hz. Yusuf ’un rüyasında 11 yıldızın, ay ve güneşin kendisine secde ettiğini gördüğü ve bu rüya ile onun ileride peygamber olarak seçileceğine işaret edildiği (Yûsuf 12/4-5); yine Hz. Yusuf’un Mısır’da hapisteki iki gencin ve Mısır kralının gördüğü rüyaları yorumladığı (Yûsuf 12/99-100) anlatılır.
Dinler tarihi araştırmacısı Kürşat Demirci’nin aktardığına göre, Hıristiyanlığın erken dönemlerinde din adamları, rüyaları sıklıkla apokaliptik bir işaret olarak yorumlar. Hz. İsa’nın gelişini bekledikleri için, beklediklerinin alameti saydıkları rüyalar onları çok heyecanlandırır. Hıristiyanlığın 6. yüzyılda devletin resmî dini olmasından sonra ise artık Hz. İsa’nın gelişi, eskisi gibi bir heyecan yaratmamaya, dolayısıyla rüya kavramı da ötelenmeye başlanır. “Vahiy statüsü” düşürülen rüyalar, yine de azizler tarafından görülmeye ve kaydedilmeye devam edilir.
Diğer peygamberlerin aksine Hıristiyanlıkta Tanrı’nın vücut bulmuş hali olduğu kabul edilen Hz. İsa’nın bu konumu rüya görmesine müsaade etmez. Dolayısıyla Hz. Muhammed ve diğer peygamberlerin gördüğü rüyalar kaydedilmişken, Hz. İsa’nın gördüğü bir rüyanın olmayışı onun Tanrısallığına atfedilir. Buna rağmen Hıristiyanlık tarihinin kritik dönemeçlerinde yine de rüyalar vardır. İncil’de de geçen bir hikayeye göre, Hz. Meryem’in karnındaki İsa’nın Kutsal Ruh’un eseri olduğu, üvey babası Yusuf ’a rüyasında bildirilir; Hz. İsa’yı zalim kral Hirodes’in katlinden kurtarmak için derhal Mısır’a kaçmaları gerektiği yine bir rüya aracılığıyla Yusuf’a aktarılır.
Yusuf’un ilk rüyası
Yusuf’un rüyaları, Rembrandt, Crespi gibi 17.-18. yüzyıl ressamlarının tablolarına sıklıkla konu olmuş. Büyük ihtimalle ilk rüyayı tasvir eden bu resim (1773) Anton Raphael Mengs’e ait.
Hz. Muhammed’e ise ilk vahiy sâlih rüya şeklinde gelir. Altı ay boyunca vahiy bu şekilde devam eder. Bir hadiste 23 yıllık vahiy süresi içerisindeki bu altı aylık zaman dilimi kastedilerek, “Müminin sâdık rüyası nübüvvetin kırk altıda biridir” denilir. 624’teki Bedir Savaşı öncesi onu Mekkelilere karşı cesaretlendiren bir rüya olur. Bu olay el-Enfâl suresinde “Allah sana onları uykunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi çekinirdin” (8:43) diye aktarılır. Belki bundan da fazla bilinen bir başka rüyasında, Hz. Muhammed’e Mekke’deki Mescid-i Haram’a yeniden ayak basabileceği müjdelenir. Bu rüyayı 628’de o zamanlar evinin bulunduğu ve yönetim merkezi olan Medine’den Mekke’ye göç etmek istediği, ancak Hudeybiye’de Mekkeli karşıtlarıyla bir anlaşma yapmak zorunda kaldığı zaman görmüştür. Gerçi müşrikler, rüyasında gördüğü gibi Mekke’yi fethedemediği için onunla alay etmişlerdir ama 630’da ikinci denemesi başarılı olunca Peygamber doğduğu şehre girmiştir.
Uhud Savaşı’ndan (626) önce Hz. Muhammed rüyasında bir deveye bindiğini, deveyi bir koçun izlediğini ve kılıcının kırık olduğunu görür. Bu onun düşman ordusunun komutanlarından birini öldüreceği, ama kendi akrabalarından birini de kaybedeceği şeklinde yorumlanır. Gerçekten de amcası Hamza’yı bu savaşta şehit verir. Son olarak ezan geleneğinin de bir rüyadan yola çıkarak başlatılmış olduğunu hatırlatalım!
Müslümanlar için gerçekleşen rüyalar görmek, Allah’ın bir lütfuna işaret sayılır. Allah’ın armağanı olarak görülen rüyalara inanmamak, neredeyse dindarlık konusunda bir eksikliğe işaret eder.
Talmut’ta geçen “Yorumlanmayan düş, okunmayan mektup gibidir” cümlesi, rüya tabirinin günümüzde bile pek sarsılmayan tahtını anlatır. 2. yüzyıl rüya yorumcusu Efesli Artemidorus, şüphe bulutlarını dağıtmak için bir antropologun alan araştırması yapması gibi kasaba kasaba dolaşarak pazaryeri kahinlerinden rüya da toplar.
Erken dönem Hıristiyan teolog Tertullian’a (öl. 220’den sonra) göre, insanların büyük bir çoğunluğu Tanrı bilgisini düşlerden edinir. Ona göre ruhun uyku esnasındaki etkinliği, ölümden sonraki kurtuluşun bir imgesi iken uyku sonrasında bedenin yeniden canlanması da dirilişin bir simgesidir. Rüyaların dinî gelenek içindeki bir diğer fonksiyonu da bir inancı, olayı ya da kahramanı ilahî bir kaynakla meşrulaştırmak için kullanılmalarıdır. Yarı vahiy kabul edilen rüyanın ilahi bir işaret olduğu düşüncesi hem kutsal metinlerde Tanrı’yla rüya yoluyla iletişim kuran peygamberler ve kutsal kişilerde hem de kritik kararlarını rüyalar yoluyla alan insanlarda kendini gösterir. Ancak bu ilahi mesajın ne olduğunun anlaşılması için bir yorum bilgisi ihtiyacı ortaya çıkar. Talmut’ta geçen “Yorumlanmayan düş, okunmayan mektup gibidir” cümlesi, rüya tabirinin günümüzde bile pek sarsılmayan tahtını anlatır. Rüya tabiri konusunda ilk metinler MÖ 5000’lerde Asurlular tarafından yazılmış. Bu konuda günümüze ulaşan en eski eserse, MÖ 2000’lere ait olduğu tahmin edilen ve 200 kadar rüya tabirine yer veren bir Mısır papirüsü… MÖ 1500- 1000 yıllarında Hindistan’da yazılan Vedalar’da da rüyalara ait listeler yer alır. Fakat rüya ve rüyaların tabir edilmesi ihtiyacı evrensel bir olgu olsa da rüyaların içeriğindeki simgelerin anlamı evrensel olmaktan çok uzaktır. Rüyalarımızın ne anlama geldiğini söyleme iddiasındaki tabir kitaplarının içeriği zamana, mekana ve dinî geleneklere göre büyük değişkenlik gösterir. Hatta aynı kültürel dünya içinde dahi farklılıklar görülür. Örneğin hahamlara dair yaygın bir anlatı, Kudüs’te 24 düş yorumcusu olduğundan bahseder. Düş gören bir adam hepsine gider ve hepsinden yorumlar alır. Hepsi de gerçekleşir. Ancak tek bir düşten 24 doğru yorum üretilebiliyorsa, düşün imgeleri akıl almaz bir esnekliğe sahiptir. Bu esneklik de tabircilerin güvenilirliğine yönelik şüphe bulutları yaratır.
Hıristiyan teolog Tertullian (155- 240)
Ama bir rüya geride sadece duygular bırakıyorsa, akıl nerede kalmıştır? Rüya görme aklın düşmanıdır. Alfred Adler
2. yüzyıl rüya yorumcusu Efesli Artemidorus bu şüphe bulutlarını dağıtmak için bir antropologun alan araştırması yapması gibi hem düş yazınını inceler hem de kasaba kasaba dolaşarak pazaryeri kahinlerinden rüya toplar. Arapçaya da çevrilerek İslâm geleneğinde rüya tabirciliğini etkileyen Oneirocritica adlı eserinde, görülen düşleri daha sonra gerçekleşen olaylarla bağlantılandırmak için kendi sınıflandırma sistemini kurar. Bu alfabeyi tercüme edebilmek için rüyaları türlerine göre ayırmaya girişir. İlk grup, anlamı apaçık kestirilebilen rüyalardır. Örneğin rüyasında bir gemi kazası gören kişinin bindiği geminin bir gün sonra gerçekten batması gibi, görülür görülmez aynen gerçekleşen rüyalar… Bu tür rüyalar tabire ihtiyaç duymazken, simgesel anlatımlı rüyalar, birbiriyle alakasız iki durumu bağdaştırarak daha gizemli bir şekilde işler. Örneğin bir adamın düzensiz bir melodiyle şarkı söylemesi, işsizliği ve fakirliği simgeler.
Artemidorus, bir yandan da düş görenin kişiliği ile rüyanın anlamı arasında ilişki kurmanın zorunlu olduğunu söyler. Örneğin düşünde yılan gören yedi hamile kadının her birinin yaşına ve yaşamdaki konumuna bağlı olarak rüyaları farklı şeyler ifade edebilir. Ona göre ruh, doğuştan sezgi sahibidir, ama sezdiği şeyleri başka bir alfabeyle sunar.
Aristo, düşlerin ilahi varlıklardan gelen mesajlar olduğuna dair Homerik görüşü reddeder ve düşleri, fizyolojik ve ruhsal süreçlerin bağlantılı olarak ürettiği imgeler, bir phantasma olarak tanımlar. Çiçero ise “Tanrıların işi gücü yok da ölümlülerin yatakları etrafında uçuşup horlayan birilerini bulduklarında, onun başucunda eğri büğrü, bulanık bir görüntü şeklinde mi duracak?” demeye getirir.
Homeros’un Odysseia’sının 24. kitabı, Penelope’nin katledilen taliplerinin öldükten sonra fantastik bir coğrafyaya, Okeanos’a doğru yaptıkları seyahatin tasviriyle açılır:
Götürüyordu onları Sağlık Tanrısı Hermesias nemli yollardan. Okenaos’un akışını izleyip vardılar Ak Kaya’ya, Güneş’in Kapılarını geçtiler ve Düşler Ülkesi’ni ve Asfodel Çayırı’na ulaştılar az sonra, orda kalır ruhlar, geçmiş göçmüşlerin görüntüleri.
Okeanos, gerçekliğin bittiği ve herşeyin inanılmaz olduğu bir yer olarak tanımlanır. Düşler de ölülerin ikamet ettikleri yerin çok yakınındaki bir coğrafyadadır. Antik metinlerde “düşler ülkesi”, çoğunlukla, açıkça sorgulanamaz olan yaşam ve ölüm gibi gerçekliklerin karşılaştıkları, birbirlerini niteledikleri, hatta yer değiştirdikleri bir yerdir. Homeros gibi Ovidius da düşleri, ölüler ülkesinin çok yakınına, bir Kimmerya dağının altındaki mağaraya konumlandırır. Burası zeminin pus ve sisle karardığı “loş ve karanlık gölgeler”in yeridir. Uyku getirici haşhaş çiçekleriyle süslenmiş mağaranın girişinde mecalsiz biçimde Tanrı Somnus, yani Uyku yatar.
Ölümle rüya el eleLuca Giordano’nun (1684–1686) Floransa’daki Medici-Riccardi Sanat Galerisi için yaptığı freskte ölülerin kayıkçısı Kharon, cehennem nehri Stiks üzerinde yol alırken, düşler tanrısı Morpheus onu izliyor. Tanrı Morpheus’un ismi hayaller gördürmesi nedeniyle morfinin ilham kaynağı olmuş.
Çoğunlukla kehaneti tereddüde tercih eden insanoğlu, en büyük bilinmez olan ölümün sınırına yerleştirdiği düşlerin i dilini, hayatın diğer bilinmezlerini de tahmin etmek için kullanır. İskenderiye’de Hıristiyan bir rahip olan Athanasius (öl. 373), beden uykudayken insanın kendi dışında olanları sezmesi, yabancı ülkelerden geçmesi, zaman zaman “gaipten aldığı haberler”le günlük eylemlerini önceden öğrenmesinin, ussal bir ruha sahip olmamızın kanıtı olduğu sonucuna varır. Ruh ve rüya ilişkisine dair bu bağlantı, tarihte başka pek çok toplulukta da karşımıza çıkar. Bir Brezilya ya da Guayana yerlisi, bedeni hamakta uzanmış derin bir uykudayken ruhunun avlanmaya ya da balık tutmaya gittiğinden şüphe duymaz. İçlerinden biri rüyasında düşmanın yaklaşmakta olduğunu gördüğünde, bütün bir Bororo köyü dehşete kapılıp göçetmeye kalkabilir. Gran Chaco yerlileri, yabancıların “külliyen yalan” kabul ettiği hikayelerini anlatırken, rüyalarında gördükleri bu olağanüstü maceraları uyanıkken olup bitenlerden ayırdetmezler.
Antik Çağ’daki düş kuramcıları, ruhun düş görüntülerinin alıcısı mı üreticisi mi olduğu konusunda ayrılığa düşerler. İlk görüş, düş gören ruhu, melekler, şeytanlar gibi tinsel varlıkların dünyasından haber alan bir varlık olarak tanımlayan dinsel yoldur. Aristoteles tarafından ortaya atılıp, Çiçero tarafından devam ettirilen diğer görüş ise günümüzün rüya anlayışına çok daha yakın olan psiko-biyolojik düş görüşüdür. Aristoteles, düşlerin ilahi varlıklardan gelen mesajlar olduğuna dair Homerik görüşü reddeder ve bunun yerine düşleri, fizyolojik ve ruhsal süreçlerin birbiriyle bağlantılı olarak ürettiği imgeler, bir phantasma olarak tanımlar. Ona göre beden ve ruh, uykudayken, uyanık algılamaların izlerini taklit etmeye çalışır. Gerçekleşmiş düşler ise ancak rastlantının ve isabetli tahminlerin eseridir.
Göklerden gelen bir mesaj var MS 1000 yıllarında Doğu Ortodoks Kilisesi tarafından derlenen II. Basileios’un Menologion’u isimli elyazmalarında, İskenderiyeli Athanasius…
Chuang Tzu rüyasında bir kelebek olduğunu gördü ve uyandığında rüyasında bir kelebek olduğunu gören insan olarak mı yoksa rüyasında insan olduğunu gören bir kelebek olarak mı uyanacağını bilmiyordu. Herbert Allen Giles
Çiçero da Aristoteles gibi uykunun bir anlam kaynağı olarak güvenilmez- liğini göstermek için sarhoşlardan ve delilerden örnek gösterir. Ayrıca “Ölümsüz Tanrıların gerçekten de zamanlarını ölümlülerin şilteleri ve yatakları etrafında uçuşarak geçirdiklerini ve horlayan birilerini bulduklarında onun başucunda eğri büğrü, bulanık bir görüntü şeklinde durduklarını ve kehanet konusunda danışmak zorunda bırakmak için onu korku için- de uykusundan uyandırdıklarını düşleyebilir miyiz?” diye so- rar. Çoğu insanın düşlerini hatırlamadığını hatırlatarak, “Tanrılar insanlara faydasız paketlerde hayati bilgiler göndererek mi şefkat gösteriyor? Madem bizimle gerçekten iletişim kurmak istiyorlar, neden bulanık ve anlaşılmaz görüntüler yerine basit ve günlük konuşma diliyle mesaj göndermiyorlar” diye devam eder.
Buna rağmen, ilahi olanla insan arasındaki merdivende mesaj taşıyan tinsel arabulucular, çoktanrılı inanç geleneklerinden tektanrılı dinlere, günümüzde dahi karşımıza çıkmaya devam eder. Bu bağlamda vicdanla yüzleşme, niyetleri yeniden yönetme amacıyla gözden geçirme ve böylelikle içsel karmaşayı en aza indirme teknikleri olarak post-modern dünyada da etkisini sürdürür.
Gecenin ikiz çocukları: Ölüm ve Uyku Yunan mitolojisindeki gece tanrıçası Niks, ikiz çocukları uyku tanrısı Hypnos ve ölüm tanrısı Thanatos’u kendi başına doğurmuştu. Şakaklarında uyku veren bir çift kanat taşıyan genç bir erkek görünümünde betimlenen Hypnos, Roma mitolojisinde Somnus olarak geçer.