Haitili yönetmen Raoul Peck, hayranı olduğu James Baldwin’in tamamlanmamış kitabı Remember This House’u tanıklıklar, belgeler ve notlarla zenginleştirerek önce sinemaya, sonra da filmle aynı isimli kitabı I am not your negro’ya (Ben senin zencin değilim) dönüştürdü. Geçtiğimiz ay Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan kitabı, çevirmeni Sevin Okyay’ın Baldwin’le ilgili anılarıyla birlikte okuyun…
James Baldwin, en sevdiğim düşünür/yazarlardan biridir. Lisedeyken kendisini burada, okulumun davetlisi olarak görmüş olmam da bir yakınlık havası yaratmıştı; elbette benden yana… Hemen hemen bütün kitaplarını okumuş, hatta İstanbul’da kaldığı yıllarda, Sander Kitabevi’ndeki imza günlerinde ona da imzalatmıştım. Baldwin bile şaşırmıştı bunları nereden bulduğuma. Azmin elinden bir şey kurtulmuyor işte. Oysa becerikli biri de değilimdir.
Bir başka ülkede James Baldwin aralıklarla defalarca geldiği İstanbul’da yakın arkadaşları Engin Cezzar ve Gülriz Sururi’nin evinde. Baldwin ‘Bir Başka Ülkede’ romanını onların evinde tamamlamıştı.
Ama ben yalnız Baldwin’i değil, onun bitmeden kalmış son kitabına yeniden hayat veren Raoul Peck’i de çok severim. Özellikle, 2000 yapımı filmi “Lumumba”, o sıralar Afrika’daki gelişmeleri merakla izleyen genç bir Amerikan Koleji öğrencisi için unutulmaz bir filmdi. Peck, kelimenin gerçek anlamıyla hayran olduğu James Baldwin’in kardeşi Gloria Karefa-Smart’ın kendisine verdiği ağabeyinin incecik son kitabı Remember This House’dan ülkesinin, ırkının tarihiyle içiçe anlatmak istediği üç kişinin, çok kısa aralıklarla öldürülmüş Afrikalı-Amerikalı üç aktivistin, üç arkadaşının: Medgar Evers, Malcolm X ve Martin Luther King Jr.’ın hikâyelerini, hepsini bağrına basarak anlatmış. Onların yaşadıklarını, bütün siyah Amerikalılar’ın yaşadıklarını bir Amerikan hikâyesi haline getirmiş. Aynı isimli kitabı ve filmi de böylece ortaya çıkmış.
James Baldwin, 1924’te Harlem’de doğan, dokuz çocuklu bir ailenin en büyük oğlu. Büyük çocukların, hele yoksul ve ayrımcılığa tabi tutulmuş ailelerde küçük kardeşlerine sahip çıkma sorumluluğu var. Dünyanın her yerinde olduğu gibi… Büyük çocuğun diğerlerinden önce ölmesi de normal sayılıyor. Ama Baldwin’in bu üç arkadaşının hepsi ondan önce dünyadan ayrılmış. Vicdan azabı çekiyor, çok rahat ettiği Paris’te kalmanın da ona vicdan azabı vermesi gibi. “Orada olmalıydım,” diyor, “elimi taşın altına koymalıydım”. Ve kalkıp, kendini artık yabancısı hissettiği ülkeye dönüyor.
İstanbul’da çok mutluydu ABD’yi artık evi gibi görmekte zorlanan Baldwin, İstanbul’da kendisini çok özgür hissettiğini söylemişti. Yaşar Kemal ise ona ‘Amerikalı olduğun için’ cevabını vermiş.
Okuduğum bütün kitaplarını severim. Çoğunu Ankara’daki Tarhan Kitabevi’nden almış, eksiklerimi Sander’den tamamlamıştım. İç kapak sayfalarında minik şiirler vardı. The Fire Next Time (Bundan Sonrası Ateş)’da olduğu gibi… Karaderililerin en sevdiği ilahilerden birinden, Siyah Hareket için yol gösterici olan bir ilahiden alınmıştı: “Tanrı Nuh’a gökkuşağı işareti verdi / Su yok artık, sıra ateşte şimdi”. Bu seferki muhatabı da beyaz Amerikalılardı. “Ne Zaman Gitti Tren?”de ise, aktör Leo Proudhammer geriye bakarken pek çok sorun geçer gider: Irkçılık, köktendincilik, eşcinsellik gibi. Leo’nun kurtuluşu dinde bulmuş kardeşi Caleb, “Annemiz neredeyse beyazdı,” der. “Ama bu onu beyaz yapmıyordu. Beyaz olmak için tamamen beyaz olman gerek”. Küçük bir kızın bunu öğrendiği an, filmde de var, kitapta da… Evet, beyaz gibi olmak yetmiyor! Belki bu iki kıymetlime (Giovanni’nin Odası’nın yeri ayrı) bir de Oscar’lı “Midnight”ın yönetmeni Barry Jenkins’in beyazperdeye uyarladığı, çok sevdiğim Baldwin romanı If Beale Street Could Talk (Sokağın Dili Olsa)’u da eklemek lazım.
Ne desem boş! Anlatmak çok zor. Okuyun!
BEN SENİN ZENCİN DEĞİLİM JAMES BALDWIN DERLEYEN: RAOUL PECK ÇEVİRİ: SEVİN OKYAY KIRMIZI KEDİ YAYINEVİ, 2020 144 SAYFA 20 TL
Amerikalı yazar James Baldwin, 2. Dünya Savaşı sonrası Amerika’da sınıf, ırk, din ve cinsel yönelimi birbirine bağlayarak homofobi ve ırkçılığın kesişimindeki tüm nefreti üzerine toplamayı göze aldı. İlk romanı Go Tell On The Mountain, 1953’te yayımlandığında çoktan ülkesini terketmek zorunda kalmıştı. Henüz yakın arkadaşları Martin Luther King ve Malcolm X’in hayatta olduğu bu dönemde bile ayaklanmalar, ölümler ve isyanlar onu kendi ülkesinde bir yabancı haline getirmişti. 1956’da yayımlanan Giovanni’nin Odası beyaz bir biseksüel olan başkahramanı ve siyah bir eşcinsel olan yazarıyla, henüz eşcinsel haklarının lafının bile edilmediği bir ortamda bomba etkisi yaratmıştı. Avrupa’da parasızlık içinde oradan oraya savrulurken yolu İstanbul’a da düşmüştü. Bir Başka Ülke kitabını, 1962’de dostları Engin Cezzar ve Gülriz Sururi’nin evinde tamamlamıştı. Baldwin’in yarım kalmış 30 sayfalık metni, Remember This House (Bu Evi Hatırla) 2016’da Haitili yönetmen Raoul Peck tarafından “Ben Senin Zencin Değilim” (I Am Not Your Negro) adıyla bir belgesele de uyarlandı. Henüz 40’ını göremeden ölen üç arkadaşına, Malcolm X, Medgar Evers ve Martin Luther King Jr.’a adadığı bu metin, geçtiğimiz ay, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından Peck’in notları, topladığı belge ve tanıklıklarla birlikte, Sevin Okyay’ın çevirisiyle yayımlandı. Ben Senin Zencin Değilim, ırkçılığa karşı bir başkaldırı metni!
Black Lives Matter hareketinin sıklıkla dillendirdiği gibi, ABD ırkçılıkla mücadelesinde görünürde ilerleme katetmiş olsa da sistematik ve kurumsal ayrımcılık şekil değiştirerek varlığını sürdürüyor. Amerikan rüyasının anlatılmayan yüzü ise detaylarda gizli. ABD’de ırkçılıkla mücadelenin iki ileri bir geri tarihinden az bilinen 6 tarihî kesit.
Geçmişte Jim Crow Yasası gibi kanunlarla kriminalize edilerek temel haklarından mahrum bırakılan siyahlar, bugün de sıklıkla adalet sisteminin ayrımcı uygulamaları nedeniyle şiddet içermeyen küçük suçlardan dolayı erken yaşlarda orantısız cezalarla karşılaşıyor. Hapisten çıktıktan sonra oy kullanma hakkı, çalışma hakkı, eğitime ve kamu yardımlarına ulaşma hakkı gibi pek çok haklarını kalıcı olarak kaybederek, ikinci sınıf vatandaşlığa mahkum oluyor. Ayrıca istatistiklerin eğilip bükülmesiyle, sanki içinde yaşadıkları koşullardan dolayı değil de doğuştan getirdikleri nitelikler yüzünden suç işlemeye daha yatkınmış gibi gösterilen siyahlar, polis şiddetine çok daha sık maruz kalıyor. Siyahlara yönelik polis şiddeti ise çoğunlukla cezasız kalıyor. Köleliğe başkaldırıyla başlayan, siyasal ve medeni haklarla devam eden mücadelelerinin tarihinden kesitler…
1- Amerikalı siyahlar 1870’den beri oy kullanabiliyor:YANLIŞ
1865’te sona eren Amerikan İçsavaşı’nın ardından 1870’de onaylanan Anayasa’nın 15. maddesi, siyah erkeklerin oy hakkını güvence altına alıyordu. Güney eyaletlerinde ise bu yasal hakkı uygulamaya koymamak için şiddet ve linç uygulanmış, “okuryazarlık testleri” de kullanılmıştı. Beyazlar için şart koşulmayan bu testlerde “sabunun üzerinde kaç baloncuk vardır?”, “kavanozda kaç mısır tanesi vardır?”, “bir karpuzda kaç çekirdek vardır?” gibi tahmin soruları soruluyordu. Tabii bu soruların doğru cevabının olmadığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu ayrımcı uygulamalar 1965 Oy Kullanma Hakkı Yasası’na dek devam etti.
2- Farklı ırkların yaşamın neredeyse her alanında birbirlerinden ayrı tutulmasını zorunlu kılan “Jim Crow yasaları”, adını hayalî bir karakterden alıyordu:DOĞRU
Jim Crow, İngiliz komedyen Thomas Rice’ın 1828’de siyahlarla dalga geçmek için kurguladığı bir karakterin adıydı. Daha sonra da yüzlerini kömürle siyaha boyamış beyaz komedyenler tarafından devam ettirilen tipleme, siyahları ilkel, cahil, her çeşit aşağılamaya boyun eğen insanlar olarak betimliyordu. Güney eyaletlerindeki devlet okulları, toplu taşıma araçları, halk kütüphaneleri, çeşmeler, restoranlar ve otellerde siyahlarla beyazların ayrı tutulmasını gerektiren, ırklararası evlilikleri yasaklayan Jim Crow yasaları, Martin Luther King Jr.’ın öldürüldüğü 1968’e kadar yürürlükte kaldı.
3- Rosa Parks, otobüslerdeki segregasyon uygulamasına karşı çıkan ilk kişiydi: YANLIŞ
Rosa Parks’ın 1 Aralık 1955’te otobüste yerini beyaz bir erkeğe vermeyi reddetmesiyle başlayan Montgomery Otobüs Boykotu, aslında 16 yaşındaki Claudette Colvin’den esinlenmişti. Rosa Parks’tan 9 ay önce otobüsteki yerini bir beyaz Amerikalıya vermeyi reddeden Colvin, otobüsten zorla indirilmiş ve tutuklanmıştı. Fakat yaşı ve olaydan kısa süre sonra evli bir beyaz erkekten hamile kalması nedeniyle Colvin geri planda tutulmuştu. Ayrıca Rosa Parks’tan yıllar önce, Irene Morgan isimli başka bir kadın da eyaletlerarası bir otobüs seferinde oturduğu koltuktan vazgeçmeyi reddetmişti. Avukatlığını yapan Thurgood Marshall sayesinde Morgan kendisine açılan davayı kazanmış ve eyaletlerarası otobüslerde segregasyon uygulaması yasaklanmıştı.
4- Martin Luther King Jr.’ın efsanevi “Bir Hayalim Var” konuşması doğaçlamaydı: DOĞRU
Ağustos 1963’de düzenlenen “İş ve Özgürlük Adına Washington’a Yürüyüş”, çeyrek milyonun üzerinde katılımcıyla Amerika’nın o güne dek gördüğü en büyük siyasi gösteri olmuştu. Martin Luther King Jr.’ın Lincoln Anıtı’nın önünde yaptığı “Bir Hayalim Var” konuşması ise dünya tarihinin en etkili konuşmalarından biriydi. Konuşmanın orijinal metninde “Bir hayalim var” cümlesi geçmiyordu. King’in konuşması esnasında sahnede yanında duran efsanevi gospel şarkıcısı Mahalia Jackson, King’e dönüp “Onlara hayalinden söz et, Martin” demiş; King de neredeyse bütün konuşmayı doğaçlama olarak yapmıştı.
5-Martin Luther King Jr. ve Malcolm X gerçek isimlerini kullanıyorlardı: YANLIŞ
Martin Luther King’in gerçek ismi, Michael King’di. Fakat babası Protestan Kilisesi’nin kurucusu Martin Luther’a olan sevgisinden dolayı hem kendi ismini hem de oğlunun ismini sonradan değiştirmişti. Malcolm X ise, Malcolm Little ismiyle dünyaya gelmiş; Little isminin kölelik döneminde verilmiş olmasından dolayı bunu kullanmayı reddetmişti. Kendisine seçtiği X ismi, atalarının unutturulmuş kabile ismini simgeliyordu.
6- “Beyaz” olmanın tanımı yıllar içinde değişmeden kaldı: YANLIŞ
Irkın kölelikle özgürlük, yoksullukla zenginlik, eşitlikle ayrımcılık arasındaki sınır çizgisini belirlediği ABD’de beyazlığın tanımı siyasal önceliklere göre değişmişti. Örneğin 1929’da Meksika’da doğmuş biri beyaz kabul edilirken, 1930 nüfus sayımından itibaren aynı insan, beyaz ırktan sayılmamaya başladı; çünkü bu dönemde ABD, göç hareketlerini sınırlandırmayı amaçlıyordu. 2. Dünya Savaşı yıllarında işgücüne dışarıdan destek gerektiğinde ise Meksikalılar yeniden beyaz statüsüne döndüler. Siyah olup olmadığınız da bir eyaletten diğerine geçerken değişebiliyordu. Bazı eyaletler 1/4, bazıları 1/16 oranında, bazıları ise “bir damla bile” Afrikalı kanı taşıyorsanız siyah olduğunuza hükmediyordu.
Plastik, etrafımızı çepeçevre kuşatmış olsa da plastik karşıtı hareket giderek artan oranlarda başarı elde ediyor. 2000’lerden bu yana plastiğin yarattığı çevre tahribatına dikkati çeken çevre hareketi, özellikle plastik poşet kullanımını en aza indirme hedefine doğru emin adımlarla ilerliyor. 19. yüzyıldan altın çağı 2. Dünya Savaşı yıllarına, plastiğin yükselişi ve gözden düşüşü…
Plastik hayatımızın her yerinde. Günümüzde arabaların ve uçakların yüzde 50’si plastikten yapılıyor. Üzerimize giydiğimiz kıyafetlerdeki naylon ve polyester oranı (her ikisi de plastik) giderek pamuk, yün gibi doğal malzemelerin üzerine çıkıyor. Oyuncaklardan çay poşetlerine, ev eşyalarından ambalaj malzemelerine elimizi attığımız her yerde karşımıza çıkan plastiğin saltanatı o kadar güçlü ki her yıl dünya çapında ürettiğimiz 340 milyon tonluk plastik atıkla New York’un bütün gökdelenlerini doldurabiliyoruz. 1950’den bu yana üretilen 8,3 milyar metreküp mikroplastikle ise Türkiye’nin yüzey alanı yaklaşık olarak diz boyuna kadar kaplanabiliyor.
Plastiğe karşı dünyanın her yerinden yükselen itirazlar ise oldukça yakın tarihli. 2016’da Greenpeace tarafından plastik kullanımına karşı başlatılan bir kampanya yalnızca dört ay içerisinde 365 bin imzaya ulaşarak o güne dek çevre hareketinin topladığı en büyük kamuoyu desteğini aldı. 2018 Dünya Çevre Günü’nde Birleşmiş Milletler, her yıl 8 milyon tondan fazla plastiğin denizleri doldurduğunu, böyle giderse 2050’ye gelindiğinde denizlerde balıktan çok plastik olacağını söyleyerek tek kullanımlık plastiklerin reddedilmesi gerektiği mesajını verdi. Türkiye’de de, pek çok başka ülke gibi 2018’in sonlarında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından çıkarılan bir kanunla plastik poşetlerin müşterilere bedava verilmek yerine satılması zorunlu hale getirildi.
Plastik dağları Pekin’deki bu çöplükte, plastik atıklardan dağlar oluşmuş. Bu atıklar ne yazık ki 1000 yıl boyunca doğaya geri döndürülemeyecek.
Aslında biliminsanlarının plastiğin çevre üzerindeki etkisini keşfetmesi yeni bir gelişme değildi. 1990’ların başlarında araştırmacılar okyanuslardaki atıkların yüzde 60-80’inin doğada 1000 yıl boyunca çözünmeyen plastiklerden oluştuğunu farketmişti. Plymouth Üniversitesi okyanusbilimcilerinden Richard Thompson’ın ürünlerde kullanılan küçük plastik partiküllere ya da büyük plastiklerin parçalanması sonucu milyarlarca minik parçaya ayrılmasına ”mikroplastik” ismini vermesinin üzerinden ise 16 yıl geçti. O günden bugüne dünyanın her yerindeki araştırmacılar, neredeyse yüzde 70’i denizlere taşınan mikroplastiklerin her yıl 10 milyonun üzerinde deniz canlısı üzerindeki öldürücü etkisini belgeliyor.
Kamuoyunun konuya artan ilgisi de mikroplastiklerle yakından ilgili. Temizlik ve kozmetik malzemelerinden, hatta sentetik ve naylon kıyafetlerden lavabolarımıza, oradan da denizlere taşınan bu partiküllerin doğadaki canlıların midesine giderek o canlıyı aç bıraktığını, bağırsaklarını tıkayıp öldürdüğünü öğrenmek milyonlarca insanı harekete geçirdi.
Yarattığımız tahribat Midesi yuttuğu plastik parçalarıyla dolu bu ölü albatros, yarattığımız tahribatın şok edici görüntülerinden yalnızca biri. Her yıl 10 milyonun üzerinde deniz canlısı, plastik atıklar yüzünden hayatını kaybediyor.
Plastik karşıtı harekete olan tüm bu ilgiye ve plastiğin hayatımızın her köşesini kaplayan varlığına rağmen çoğumuz plastiğin ne olduğunu, nereden geldiğini bir çırpıda söyleyemeyebiliriz. Petrol rafinerilerinde kullanılan ham petrolün işlenmesi sonucu arta kalan malzemelerden elde edilen plastiğin hikayesi aynı zamanda 2. Dünya Savaşı sonrasında tüketici kültürünü şekillendiren fosil yakıtların da hikayesi… Aslında kimyacılar 19. yüzyılda bile tarak gibi ev eşyalarında plastiğin erken bir formunu kullanıyorlardı. Başta “Parkesine” olarak adlandırılan bu materyal, daha sonra üretildiği bitkisel selülozdan yola çıkılarak selüloid adını almıştı. Plastiğin altın çağı ise 1907’de ABD’de “Bakelite”in keşfedilmesiyle başladı. Kolay kırılan “Parkesine”in aksine petrol üretiminde ortaya çıkan atıklardan elde edilen bir malzeme olan “Bakelite”, sert ve dayanıklıydı. Mucitleri, başta elektrik kablolarında yalıtım malzemesi olarak kullanılmasını planlamışlar, fakat çok geçmeden neredeyse sınırsız potansiyelinin farkına vararak onu “1001 şekilde kullanılabilen malzeme” olarak pazarlamışlardı. Bugünden bakınca “1001”in oldukça yetersiz bir tahmin olduğunu görüyoruz.
Denizlerin istenmeyen sakini Dünyada her saniyede 160 bin adet plastik poşet tüketiliyor. Yıllık plastik poşet üretimi ise 5 trilyon. Her yıl 8 milyon tonu denizlere dökülen plastik atıklar, deniz canlıları için büyük tehdit!
Plastiğin keşfinin ardından her geçen gün yenisi eklenen kullanım alanları kamuoyunu şaşırtadursun, bu materyali vazgeçilmez hale getiren 2. Dünya Savaşı’ydı. Savaş yıllarında yaşanan doğal malzeme kıtlığı, savaş malzemelerine olan artan üretim talebi ve yalnızca “kömür, su ve hava” kullanılarak elde edilen plastiğin sonsuz potansiyeliyle birleşince plastik bir anda savaş endüstrisinin motoru haline geldi. 1939-1945 arasında ABD’nin plastik üretimi neredeyse üç katına çıkarak 371 bin tona ulaştı.
Savaş sonrası yıllarda da, korkunç bir hızda büyüyen ekonominin hammadde ihtiyacı pamuk, cam ve mukavva yerine giderek daha fazla plastiğe dayandı. 1950’lerin başlarında piyasaya sürülen ince plastik ambalajlar, kağıt ve kumaş ambalajların yerini aldı. Aynı dönemde lateks boya ve polistiren yalıtım formunda plastik, milyonlarca eve girdi. Hattâ dünyanın sınırlarını aşıp uzaya bile ulaştı. 1969’da Neil Armstrong’un Ay’ın yüzeyine diktiği bayrak naylondan yapılmıştı. Ertesi yıl, dünyanın önde gelen iki meşrubat üreticisi cam şişelerini plastik versiyonlarıyla değiştirdi.
Dünyayı bitirdi,Ay’a bile dikildiPlastik, özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarından itibaren dünyayı ele geçirdi. Dünyayla kalmadı, Ay’a bile gitti. 1969’da Neil Armstrong’un Ay’a diktiği bayrak plastik bazlı bir malzeme olan naylondan yapılmıştı.
Her şekle girmesi ve hafifliği haricinde, maliyetinin düşüklüğü de plastiği kolayca kullanılıp atılabilen bir malzeme haline getirdi. Bu durum günümüzün tüketici kültürünün tercihlerini “uzun süre dayanan, kıymetli eşyalardan” “dayanıksız, ama uygun fiyatlı olduğundan hemen yenisi alınabilen eşyalara” doğru kaydırdı. Bu tercihin daha fazla çöp ve dolayısıyla daha fazla çevre tahribatı anlamına geldiği ise bugün aşikar.
Plastik-karşıtı hareketin dünya çapında kısa sürede elde ettiği başarının ümit verici olması ise büyük bir teselli. Türkiye’de 2018’de kişi başı yıllık ortalama 440 adet olan poşet kullanımının, yasa sonrası 2025 yılında 40 adete indirerek Avrupa Birliği değerlerine ulaşması amaçlanmıştı. İlk belirlemelere göre uygulamanın başlamasıyla plastik poşet tüketimi yüzde 70 azalmış durumda. Her ne kadar plastik, gözle görülür ve görülmez formlarıyla hayatın her alanına sızmış olsa da, en görünür ve yaygın olduğu alanlarından başlayarak kullanımını en aza indirmek tüm dünyayı tehdit eden plastik atık sorununu çözme yolunda atılacak en önemli adımlardan…
Bundan tam 53 sene önce de ABD’nin dörtbir yanında siyah isyanlar başgöstermişti. Ardı ardına patlak veren 159 ayaklanmanın en büyüklerinden Newark’ta beş gün boyunca süren olaylarda şehir yerlebir edilmiş; 26 kişi hayatını kaybetmiş; yüzlerce insan yaralanmış; kentteki hasar milyonlarca dolara ulaşmıştı. 12 Temmuz akşamı siyah bir taksi şoförünün polis tarafından öldüresiye dövüldüğü haberinin yayılmasıyla karakolun önünde toplanan kalabalık, polisin sert tepkisiyle kontrolden çıkmış; gerçek bir savaş yaşanmıştı. Çoğunluğu siyahlardan oluşan kent nüfusu, işsizliğe, yoksulluğa ve eğitimsizliğe isyan ediyordu. The New York Times’ın ilk siyah fotoğrafçısı Don Hogan Charles’ın bu karesinde, “gerektiğinde vur emri” emri almış Ulusal Muhafızlar’la halkın birbirlerine olan güvensizliği, hatta tiksinti hisleri yüzlerden okunuyor.
19. yüzyıl ortalarında moda olan kabarık etekler, çiçek ve kolera gibi salgınlarda “sosyal mesafe”yi korumaya yardımcı olmuş; yanlışlıkla da olsa salgınların şiddetini azaltmıştı. Ama kafesli eteklerin, geniş kenarlı şapkaların ve hatta şapka iğnelerinin arkasındaki asıl mantık, istenmeyen çapkınları uzak tutmaktı. Moda üzerinden sınıf, cinsiyet ve ırklar arası mesafenin tarihi…
Dünyanın koronavirüs salgınıyla boğuştuğu bu tuhaf dönemin öne çıkan kelimesi “sosyal mesafe” oldu. Yetkililer, sıradan insanların “eğriyi düzleştirmek” ve virüsün yayılmasını engellemek için yapabilecekleri en büyük yardımın, yiyecek stoklamak ya da hastanelere koşturmaktan değil, sosyal mesafeyi artırmaktan –insanlar arasındaki fiziksel uzaklığı istemli olarak açmak– geçtiğini söylüyorlar.
İzolasyon stratejisi denince ilk akla gelen şey moda olmayabilir. Fakat kıyafetlerin siyasi ve kültürel anlamları üzerine çalışan bir tarihçi olarak, modanın sosyal mesafe projesinde önemli bir rol oynayabileceğini söyleyebilirim. Bu bazen bir sağlık krizini çözmek için alan yaratmak olabilir, bazen de sinir bozucu tipleri uzaklaştırmak…
Güneşten de korur virüsten de…
Geniş kenarlı şapkalar, erkekleri uzakta tutmakta olduğu gibi İspanyol gribi yıllarında maskeleri sabitlemek için de kullanılıyordu.
Giysileri uzun zamandır yakın teması ve gereksiz teşhiri azaltmak için kullanılıyoruz. İçinde bulunduğumuz krizde de maskeler “benden uzak dur” demenin bir yolu oldu.
Moda, daha önceki salgınlarda da ne kadar kullanışlı olabileceğini göstermişti. Örneğin veba salgını sırasında doktorlar, sivri burunlu kuş maskelerini hastalarıyla mesafeyi korumak için kullanıyorlardı. Bazı cüzzam hastaları ise kıyafetlerinin üzerine bir kalp takmaya ve diğerlerine yaklaştıklarını haber vermek için çan ve tokmak taşımaya zorlanıyorlardı. Bunun da ötesinde, insanlarla aramızda bir kol mesafesini korumak istemek için illa dünya çapında bir salgın da gerekmiyor.
Geçmişte, –özellikle de cinsiyetler, sınıflar ve ırklar arası– mesafeyi korumak, sosyal toplaşmaların ve kamusal hayatın önemli bir parçasıydı. Sosyal mesafe, izolasyon veya sağlıkla ilgili değil, görgü kuralları ve sınıfla ilgiliydi. Ve moda, bunun için biçilmiş kaftandı. “Krolin” denen Viktorya dönemi kabarık eteklerini ele alalım. 19. yüzyıl ortalarında moda olan bu hacimli etekler, sosyal mekanlarda cinsiyetler arası bariyer oluşturmak için kullanılıyordu.
Çapkınsavar etekler Bu etekler kadınların erkeklerle aralarına güvenli bir mesafe koyabilmesi için idealdi.
Her ne kadar bu trendin kökeni 15. yüzyıl İspanyol saraylarına kadar takip edilebilirse de, katlı etekler ancak 18. yüzyılda sınıfsal bir imleç haline geldi. Ancak ev işlerinden muaf olabilecek kadar ayrıcalıklı kadınlar bunları giyebiliyordu; eteğin içindeyken bir odadan diğerine rahatça geçebileceğiniz kadar büyük bir eviniz ve giyinmenize yardımcı olacak hizmetçileriniz olmalıydı. Etek ne kadar büyük olursa, statünüz de o kadar yüksek demekti.
1850’ler ve 1860’larda kafesli krolinlerin seri üretime geçmesiyle orta sınıf kadınlar da bunlara ulaşabilmeye başladı. Kısa sürede “krolin çılgınlığı” bütün moda dünyasını ele geçirmişti. Kabarık etekleri kadınların hareketliliğini ve özgürlüğünü kısıtlamanın bir başka aracı olarak gören kıyafet ıslahatçılarının eleştirilerine karşın büyük, çemberli etekler toplumsal alanda kadınların güvenliğini sağlamanın sofistike bir yoluydu. Krolin, yapışkan bir talibin –daha da kötüsü bir yabancının– kadının bedenine ve dekoltesine güvenli bir mesafede kalmasını zorunlu kılıyordu.
Kabarık etekler, yanlışlıkla da olsa o dönem görülen çiçek, kolera gibi salgınlarda faydalı olmuş olabilir, ama asıl kendileri bir sağlık tehdidiydi. Pek çok kadın alev alan etekleri yüzünden hayatından olmuştu. 1870’lerde krolin, yerini eteklerin arka kısmının kabarık görünmesi için takılan yastıklara bıraktı. Her şeye rağmen kadınların modayı istenmeyen erkek alakasına karşı bir silah olarak kullanma ihtiyacı devam ediyordu. 1890’larda ve 1900’lerde etekler daralırken büyüyen şapkalar –ve daha da önemlisi şapkaları sabitlemek için kullanılan şapka iğneleri– tacizcilerden korunmak için krolinleri aratmadı.
Krolin denen kabarık etekler, Viktorya döneminde üst sınıflara has bir ayrıcalıktı, çünkü bunları hizmetçilerinizin yardımı olmadan giymek imkansızdı.
Sağlığımızı korumaya gelince… İspanyol gribi yıllarında mikrop teorisi ve hijyen kurallarının daha iyi anlaşılması, –bugün kullandıklarımıza benzer– maskelerin popülerleşmesine neden oldu. Bu dönemde de kadınların kendilerini yılışık çapkınlardan koruma ihtiyacı değişmemişti ya, şapkalar yabancıları uzak tutmaktan çok maskeleri sabitlemek için kullanılır olmuştu.
Bugün koronavirüsün yeni tarz ve aksesuarlara ilham verip vermeyeceğini kesin olarak bilemiyoruz. Belki Çin merkezli bir firmanın geliştirdiği “giyilebilir kalkan” gibi alışılmadık koruyucu kıyafetlerin yükselişini görürüz.
Şimdilik pijamalarımızla oturmaya devam etmemiz ise daha olası…
(Bu yazı theconversation.com sayfasında Einav Rabinovitch-Fox imzasıyla yayımlanan “The fashionable history of social distancing” başlıklı makaleden tercüme edilmiştir).
COVID-19 nedeniyle yaşamını yitirenlerin sayısı (3 Mayıs itibarıyla) dünya çapında 210 bini geçti; Türkiye’de ise 3000’e yaklaştı. Hemen her ülkenin ciddi kayıplar verdiği bu dönemde salgının gerektirdiği izolasyon kuralları, onlara yakışacak şekilde veda etmemizin de önüne geçti. Hastalığa karşı savaşın ön cephelerinde doktorlar, eczacılar ve hemşireler vardı. Ne yazık ki ilk kaybettiklerimiz de onlar oldu… Fedakarlıklarının karşılığını ödememiz mümkün değil.
Ecz. İhsan Giray1931 – 17 Mart 2020
18 Mart akşamında Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de ilk Coronavirüs kaynaklı ölümün yaşandığını “89 yaşındaki bir vatandaşımız maalesef hayatını kaybetti” sözleriyle açıkladı. Günler sonra kayıtlara geçen bu ilk vakanın İstanbul-Beyoğlu’ndaki Melis Eczanesi’nin sahibi İhsan Giray olduğu öğrenildi. 89 yaşındaki Giray, eczaneye haftada üç gün geliyordu. Yardımcısı Ekrem Öztürk (71) virüsü eczaneye gelen Çin temaslı bir hastadan kapmış, daha sonra Giray ve eczanede çalışan bir kişiye daha bulaşmıştı. Giray, 17 Mart günü 10 gündür yoğun bakımda olduğu hastanede hayata veda etti. Ardından Ekrem Öztürk 24 Mart’ta vefat etti.
Dilek Tahtalı1987 – 24 Mart 2020
Hemşire Dilek Tahtalı
Hemşire Dilek Tahtalı, Türkiye’nin salgın nedeniyle kaybettiği ilk hastane çalışanı oldu. İyileşmeye çalışırken sosyal medyadan yaptığı paylaşımda “Bir düş artık ateş, bir bırak yakamı yeter” demişti ama ne ateş ne de hastalık onu bıraktı. Ailesinin tek çocuğu Tahtalı, 24 Mart’ta 33 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.
Prof. Dr. Fevzi Aksoy1930 – 28 Mart 2020
İstanbul Tıp Fakültesi emekli nöroloji uzmanlarındandı. Goethe Enstitüsü kurucularından olan, bir dönem Alman Hastanesi Yönetim Kurulu başkanlığı yapan Aksoy, uzun yıllar Milliyet gazetesinde “Spor psikolojisi” köşesini yazdı.
Diş Hekimi Mustafa Oral1952 – 31 Mart 2020
Diş Hekimi Mustafa Oral
Türk Diş Hekimleri Birliği (TDB) Yüksek Disiplin Kurulu Başkanıydı. Yaklaşık 1 hafta önce yüksek ateş ve öksürük şikayetiyle Muğla’nın Milas İlçesindeki 75. Yıl Devlet Hastanesi’ne başvurmuş, yapılan testin pozitif çıkması üzerine tedavi altına alınmış, daha sonra da Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi yoğun bakım servisine kaldırılmıştı.
Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu1952 – 1 Nisan 2020
Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu
Onu tanıyanlar, hastaları, öğrencileri, meslektaşları kadar, tanımayanlar da ölüm haberiyle yasa boğuldu. İstanbul Çapa Tıp Fakültesi Dahiliye bölümünün efsane hocası, 68 yıla çok şey sığdırmış, yolunun kesiştiği herkesin hayatına dokunmuştu. Öğrencisi Dr. Bahar Eryaşar, kimsenin sözünü dinlemeyen yaşlı hastaları ellerini öperek ikna ettiğini, öğrencilerine yalnızca tıbbı değil tevazuyu da öğrettiğini yazmıştı. Taşçıoğlu, Türkiye’nin ilk Coronavirüs vakasını da tespit etmişti. Hasta hasta, ateşi varken bir hafta boyunca çalışmaya devam etmeseydi belki bugün aramızda olacaktı. Arkasından öğrencilerinin en çok tekrar ettiği cümle “Sizin öğrenciniz olmaktan onur duyuyorum” oldu. Sunay Akın’ın sosyal medyada yayınladığı mesajda Hoca için kullandığı “Cesur Yürek” tanımı her şeyin özeti gibiydi.
Prof. Dr. Feriha Öz
Prof. Dr. Feriha Öz1953 – 2 Nisan 2020
Çamlıca Kız Lisesi’nden mezun olduğu 1951’de İstanbul Tıp Fakültesi’ne girmişti. Yozgat’ın Akdağ madeni ilçesinde başlayan hekimlik hayatı, İstanbul Üniversitesi Patoloji’de devam etmiş ve1962’de yılında patoloji uzmanı, 1968’de doçent, 1976’da profesör olmuştu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyeliği görevinden 2000’de 67 yaşındayken emekli olan Feriha Öz, Edirne Tıp Fakültesi’nin kurucularındandı ve emekli olmasına rağmen çok sevdiği mesleğinden kopmamış, geleceğin genç hekimlerini yetiştirmeye devam etmişti.
Ecz. İsmail Durmuş1982 – 11 Nisan 2020
İstanbul Sancaktepe’de çalışıyordu. Okulda lakabı “isot”tu ve sınıf arkadaşlarına göre fakültenin yakışıklısı, basketbol takımının aranan oyuncusu, hocasından öğrenci işlerine herkesin sevdiği, “bu kadar da efendi olunmaz” dedirten biriydi. 7 ay önce baba olan Durmuş, riski biraz olsun azaltmak için Sancaktepe Belediyesi’nin bölgedeki eczaneleri dezenfekte etmesi talebinde bulunmuş, ama talebine karşılık vermekte gecikilmişti.
Dr. Mohamad Şamaa
Dr. Mohamad Şamaa 1975 – 16 NİSAN 2020
Suriyeli dahiliye uzmanı Muhammed Şamaa, İstanbul’daki Fatih Göçmen Sağlık Merkezi’nde görev yapıyor, Suriye Dernekler Platformu’nda mültecileri bilgilendirme çalışmalarında aktif rol alıyordu. Suriyeli hekimlerden oluşturulan gönüllü listesine adını yazdırırken verilen her görevi yapmaya hazır olduğunu söylemişti. Birlikte yaşadığı eşi, annesi ve 11 aylık çocuğu İstanbul’u çok sevdiği için buraya taşınmışlardı.
Op. Dr. Cemal Özkan 1946 – 19 Nisan 2020
OP. DR. CEMAL ÖZKAN
Üroloji uzmanı Özkan, Denizli Acıpayam Devlet Hastanesi’nden bir süre önce emekli olmuştu. 74 yaşında bile sporcu kimliğiyle tanınan Özkan’ın atletizm yarışlarından madalyaları, en son katıldığı veteran kategorisi koşularda 5 bin ve 10 bin metrede Türkiye şampiyonluğu vardı. Meslektaşlarının tüm çabalarına rağmen 19 Nisan sabahı tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.
Dr. Yavuz Kalaycı1964 – 19 Nisan 2020
Eyüp’te Nişanca Aile Sağlığı Merkezi’nde aile hekimi olarak görev yapan Karaman doğumlu Yavuz Kalaycı, iki kız çocuk babasıydı. Salgın yüzünden annesini, babasını ve kardeşini de kaybeden Kalaycı’nın ölmeden önce attığı son mesaj “Kızlarım küçük, sahip çıkarsınız değil mi?” oldu. Bu mesaj binlerce insanla birlikte, müzisyen Haluk Levent’i de harekete geçirdi. Haluk Levent aileye ulaşıp çocukların eğitim masraflarını üstlendi. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ise, Yavuz Kalaycı’nın isminin çalıştığı Aile Sağlığı Merkezi’ne verildiğini duyurdu.
Dr. Yavuz Kalaycı
Prof. Dr. Murat Dilmener1962 – 3 Mayıs 2020
Prof. Dr. Murat Dilmener
İstanbul Tıp Fakültesi’nde dahiliye bölüm başkanlığı yapmış, binlerce hekim yetiştirmiş bir duayen hocaydı. Tababetin gördüğü en iyi hekimlerden biriydi. 2004’te İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi’nde, yoksul hastaları hukuka aykırı şekilde ücretsiz tedavi ettiği gerekçesiyle 135 profesörle birlikte Maliye Bakanlığı tarafından hakkında soruşturma açılmıştı. Profesörlerden, toplam 3.5 milyon liralık tedavi masrafını ödemeleri istenen soruşturmada, kendisine de 500 bin liralık borç çıkarılmıştı. Hastanenin döner sermaye gelirleriyle zor durumda olan hastaları tedavi ettiğini söyleyen doktorlar konuyu yargıya taşımış, bunun üzerine mahkeme yürütmeyi durdurma kararı vermişti. Maliye Bakanlığı konuyu Yargıtay’a taşımış, ancak Yargıtay, hocaların bu paraları fakir hastaların tedavisi için kullandıklarına kanaat getirerek davayı temyiz edip kapatmıştı. 1 Nisan günü entübe edildiği yoğun bakım servisinde 3 Mayıs tarihinde hayata veda etti.
Vittorio Gregotti10 Ağustos 1927 – 15 Mart 2020
Mimar Vittori Gregotti hayatını kaybettiğinde arkasında Barcelona Olimpiyat Stadı, Cenova’daki Marassi Stadyumu, Lizbon’daki Belem Kültür Merkezi, Milano’daki Arcimboldi Operası gibi yapılar bıraktı. Gregotti, Neo-avangard akımın temsilcilerinden ve 1970’lerin postmodernist akımının en önemli figürlerindendi. 2019’da verdiği son röportajlardan birinde, “Mimarlar artık proje önermek yerine, etkileyici imajlar üretmekle ilgileniyorlar. Çağdaş mimari, bu mesleğin temelde kolektif bir ürün olduğu, dolayısıyla mekanlara ve tarihlerine bağlı belirli sosyal ihtiyaçlara cevap vermesi gerektiği fikrinden koptu” demişti.
Aytaç Yalman29 Temmuz 1940 – 16 Mart 2020
Emekli Orgeneral Aytaç Yalman ve eşi Belma Yalman
Emekli Orgeneral Aytaç Yalman, 41. Kara Kuvvetleri Komutanı’ydı. 1980-1982 arasında Ege Ordusu ve Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanı olarak görev yapan Yalman, 1982-1983 arasında 50. Piyade Alay Komutanlığı’na atandı. 1986’da Tuğgeneral, 1990’da Tümgeneral, 1994’te ise Korgeneral rütbesine terfi ettirildi. 1998’de Orgeneral rütbesine terfi ederek 2. Ordu Komutanlığına atandı ve 1998’de yaşanan Suriye krizi sonrasında Adana Mutabakatı gereği, Türkiye Cumhuriyeti adına Türkiye ve Suriye arasındaki güvenlik ilişkilerini yürüttü. Ağustos 2002 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanan Yalman TSK Üstün Hizmet Madalyası, Üstün Cesaret Madalyası, iki Altın Şeref Madalyası, Gambiya Devlet Nişanı ve Güney Kore Tong İl Jang madalyalarını almıştı. Özel bir askerî tören yapılamadan defnedilen Aytaç Yalman’ın eşi Belma Yalman da 8 Nisan’da COVID-19 nedeniyle hayatını kaybetti.
Lorenzo Sanz9 Ağustos 1943 – 21 Mart 2020
Lorenzo Sanz
Real Madrid’in 32 yıl aradan sonra kazandığı ilk Avrupa Şampiyonlar Ligi Kupası’nın arkasında onun ismi vardı. Sanz, 1998’de Juventus’u yenerek kupayı kucaklayan, iki yıl sonra finalde karşılaştığı Valencia’yı altederek başarısını tekrarlayan Real Madrid’in başkanlığını yaptığı beş yılda (1995-2000) efsane oldu. 2000 yılında yerine geçen ve halen kulübün başkanlığını sürdüren Florentino Pérez, Sanz’ın arkasından yayımladığı mesajda ondan “Bize umudu ve neşeyi geri getiren, Real Madrid’in tarihte hakettiği yeri almasına neden olan başkan” diye bahsetti.
Terrence McNally3 Kasım 1938 – 24 Mart 2020
Oyunlarında önce önyargıların daha sonra AIDS’in yarattığı gölgede filizlenen LGBT haklarına sıklıkla yer vermiş oyun yazarı Terrence McNally, pandemi sırasında New York’ta hayatını kaybetti. 50 yıllık kariyerinde 30’un üzerinde oyun ve 10 müzikal yazan McNally, tiyatro alanının en saygın ödüllerinden Tony Ödülleri’ni “Love! Valour! Compassion!” (1995), “Master Class” (1996), “Kiss of the Spider Woman” (1993) ve “Ragtime” (1998) adlı oyunlarıyla kazanmıştı. Kendisinin “eşcinsel yazar” olarak tanımlanmasının Arthur Miller’dan “heteroseksüel yazar” diye bahsetmek kadar abes olduğunu söylemişti.
Terrence McNally
Maria Teresa (Bourbon-Parma Prensesi)28 Temmuz 1933 – 26 Mart 2020
Bourbon-Parma Prensesi Maria Teresa
86 yaşında Paris’te hayata gözlerini yuman, tahttaki İspanya Kralı 6. Felipe’nin kuzeni, Bourbon-Parma Prensesi Maria Teresa, Sorbonne Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüydü. Hayatını adadığı kadın hakları ve sosyalizm mücadelesi nedeniyle “Kızıl Prenses” diye anılıyordu. 1960’lı ve 1970’li yıllarda İspanyol Carlist Partisi üyesi kardeşi Parma Dükü Carlos Hugo’nun destekçisi olan prenses, aynı zamanda dönemin önemli siyasi figürleri André Malraux, François Mitterrand, Yaser Arafat ve Hugo Chávez gibi isimlerle de yakın temas halindeydi.
John Prine10 Ekim 1946 – 7 Nisan 2020
John Prine
Amerikalı folk müzik sanatçısı John Prine, kendine has hışırtılı, burundan sesiyle Bob Dylan’ın tahtına aday gösterilmiş; bazen öfke dolu, bazen komik, ama her zaman kalbe dokunan şarkı sözleriyle 70’lerin favori folk müzik sanatçıları arasında yer almıştı. 1992 ve 2006’da iki kez Grammy Ödülü kazanan Prine, önce 1998’de boynunda çıkan tümörü, 2013’te ise akciğer kanserini yenmişti. COVID-19 tedavisi gördüğü hastanede öldüğünde 73 yaşındaydı. Arkasında “Sam Stone”dan bize seslenen uyuşturucu bağımlısı savaş gazisi, “Angel From Montgomery”de daha iyi bir hayatın hayaline ağıt yakan orta yaşlı bir kadın, “Hello in There”de yaşlanmanın ve yalnızlığın iç parçalayıcı umutsuzluğu kaldı.
Haydar Baş28 Ocak 1947 – 14 Nisan 2020
Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) kurucusu ve başkanı Haydar Baş siyasete 1970’lerde Necmettin Erbakan’ın başkanı olduğu Millî Selamet Partisi’nde atıldı. Erbakan tarafından partiden uzaklaştırıldıktan sonra Millî Selamet çizgisinden uzak durdu. 2001’de kurup hayatının sonuna dek başkanlığını yaptığı BTP, “İş, aş, Haydar Baş” gibi iddialı seçim sloganlarının yanı sıra 500 trilyon TL para basıp herkese 500 TL vatandaşlık maaşı bağlamayı öneren “Millî Ekonomi Modeli” gibi iddialı vaatleriyle de tanındı. Kadirî tarikatına bağlı olduğu bilinen Baş, Meltem TV, Mesaj TV, Öğüt, Mesaj, İcmal dergileri ve Yeni Mesaj gazetesinin sahibiydi.
Ali Ülkü Azrak1933 – 15 Nisan 2020
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kurucularından Prof. Dr. Ali Ülkü Azrak, eşi Hannelore Azrak’ın COVID-19 nedeniyle hayatını kaybetmesinden 15 gün sonra aynı nedenle vefat etti. Türkiye’de idare hukukunun en yetkin isimlerinden olan Azrak, 1995-98 arasında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin dekanlığını da yürütmüştü. 1999’da dönemin İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu’na tepki göstererek, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü, Kamu Yönetimi Bölümü Başkanlığı ve Senato üyeliği görevlerinden istifa etmişti. 2000’de Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapmaya başladı. 2009’da buradan ayrılıp tekrar İstanbul Üniversitesi’ne dönen Ülkü Azrak, 2001-2005 arasında YÖK üyesi olarak da görev yapmıştı.
Luis Sepúlveda4 Ekim 1949 – 16 Nisan 2020
Latin Amerika edebiyatının en önemli isimlerinden Şilili yazar Luis Sepúlveda, İspanya’nın kuzeyinde kaldığı hastanede yaşamını yitirdiğinde 70 yaşındaydı. Aşk Romanları Okuyan İhtiyar, Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Mutluluğa Dair bir Düşünce adlı kitapları Türkçeye de tercüme edilen Sepúlveda, Pinochet döneminde iki buçuk yıl hapis yatmış, 1977’de sürgüne gönderilmişti.
Nevzat Erkmen
Nevzat Erkmen1931 – 16 Nisan 2020
James Joyce’un çevrilemez denen Ulysses’i başta olmak üzere pek çok eseri Türkçeye kazandıran yazar ve çevirmen Nevzat Erkmen, 89 yaşında hayatını kaybetti. Kendi öykülerini derlediği Apartman Aşkları kitabıyla birlikte, başta Carlos Castaneda ve Jack Kerouac’tan olmak üzere çok sayıda çevirisini 1983’te kurduğu Söz Yayın Oyunajans’tan çıkardı. 1995’te Türkiye Zeka Oyunları Kulübü’nü kurdu ve Beyin Olimpiyatları’nda Türkiye’ye dünya üçüncülüğü kazandırdı. 1996’ta Yapı Kredi Yayınları’ndan basılan Ulysses tercümesi, ona Yayıncılar Birliği Yılın Çevirmeni Ödülü’yle birlikte, Uluslararası James Joyce Vakfı üyeliği de getirdi. Kitabın daha iyi anlaşılması için daha sonra Ulysses Sözlüğü’nü de yazan Erkmen “Çevirenin Sözü” kısmında “Ulysses’i çevirmek bir yolculuktur ‑hiç bitmeyecek…” diyordu.
UNUTULMAYACAKLAR…
Ayla Balaç – Hemşire, İstanbul, 30 Mart 2020
Muharrem İdiz – İşyeri hekimi, İzmir, 1 Nisan 2020
Nurettin Mutluergil – Göz hastalıkları uzmanı, İstanbul, 3 Nisan 2020
Ali İhsan Bulut – Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı, İstanbul, 6 Nisan 2020
Mehmet Ulusoy – Mikrobiyoloji uzmanı, İstanbul, 6 Nisan 2020
Hasan Ecevit – Yoğun bakım sağlık memuru, İstanbul, 10 Nisan 2020
Seyfi Gür – Diş hekimi, Ankara, 10 Nisan 2020
Nihat Dayanıklı – Üroloji uzmanı, İzmir, 14 Nisan 2020
Nurhan Uzun – Hastane santral görevlisi, İstanbul, 14 Nisan 2020
Süreyya Zıpkınkurt – Eczacı, Edirne, 14 Nisan 2020
Cuma Kurt – Sağlık çalışanı, Diyarbakır, 16 Nisan 2020
Prof. Dr. Sedat Tellaloğlu – Üroloji uzmanı, Türk Üroloji Derneği Onursal Başkanı, İstanbul, 17 Nisan 2020
Ahmet Cevdet Çitoğlu – Göz hastalıkları uzmanı, Bodrum, 19 Nisan 2020
Murat Çidam – Sarıyer Hamidiye Şişli Etfal Hastanesi güvenlik görevlisi, İstanbul, 19 Nisan 2020
Nuri İdiz – İşyeri hekimi, İzmir, 19 Nisan 2020
Erdinç Şahin – Aile hekimi, Silifke, 23 Nisan 2020
Kerim Koca – Acil tıp teknisyeni, Çankırı, 25 Nisan 2020
Prof. Dr. Refika Ferda Artuz – Ankara Numune Hastanesi Cildiye Klinik Şefi, Ankara, 27 Nisan 2020
Tuğba Yüce Kuşdemir – Hemşire, Balıkesir, 29 Nisan 2020
Taksim Meydanı’ndan yaklaşık 100 yıllık bir görüntü. Meydandan Harbiye yönüne doğru bakıyoruz. Tramvay bekleyenlerin bulunduğu durakta, üzerinde “Corona” yazılı bir reklam panosu ve elinde bir çanta taşıyan adamın görüntüsü. Büyük ihtimalle dünyada ve Türkiye’deki ilk taşınabilir daktilo markalarından Corona tanıtılıyor! 1922’de lisans alarak “Galata, Büyük Tünel Han, No: 1, Tel: 1561” adresli mağazasından “Royal / Kraliyet Daktiloları” satışını yapan, “Kh. Kroubalkian” isimli Türkiye temsilcisi vermiş bu reklamı. “Corona”, 1925’ten itibaren Meksika’ya özgü üst sınıf bir bira markasının ve bir şapka-giysi markasının da adı olacak. Arka planda Osmanlı-Rus-Hint mimari üslubunu yansıtan Topçular Kışlası (1806’da yapıldı, 1940’ta yıktırıldı) ve sağda buz pateni, hokey ve spor salonu.
Londra’daki Wembley Stadyumu’nda, içlerinde İngiltere Kralı 5. George’un da olduğu 90 bini aşkın seyirci, Arsenal’le Huddersfield Town’un karşılaşmasını izlemek için toplanmıştı. İlk yarının sonlarında, Arsenal’in 1-0 önde olduğu dakikalarda kapkaranlık bir gölge ve kulakları sağır eden bir gürültü sahayı kapladı. Stadın üzerinden helyum dolu dev bir kuş geçiyordu. Mühendislik harikası LZ 127 Graf zeplini, Federasyon Kupası finaline selam vermeye gelmişti. Neredeyse 240 metrelik uzunluğuyla o zamanın en büyük hava aracı olan zeplinin yarattığı şok ancak ikinci yarıda hafiflemiş; Arsenal ikinci golle tarihindeki ilk kupasını kazanmıştı.
19. yüzyıl ortalarında, henüz virüs-mikrop-hijyen kavramları dahi pratik olarak mevcut değilken “el yıkamanın” önemini anlayan ve bunun için mücadele eden bir hekim vardı: Macar doktor İgnaz Semmelweis. “Büyük doktorlar” onun söylediklerine prim vermediler ama ölümünden bir süre sonra Pasteur’ün mikroplarla ilgili keşifleri, enfeksiyonlar ve hijyen arasındaki bağlantıyı bilimsel olarak kanıtlamayı mümkün hale getirdi.
18. yüzyılda hastalıkların genel olarak vücut sıvılarındaki bir bozukluktan kaynaklandığı düşünülüyordu. Bu açıklama, hastalarının kangren olma riskine dikkati çekerek durup dinlenmeden “hastanelerin insanlığa faydadan çok zarar getirip getirmediğini” soran Claude Pouteau’ya ikna edici gelmiyordu. Pek çok deneyin ardından tek bir sonuca ulaşmıştı: Enfeksiyonlar, bir hastadan diğerine yeniden kullanılan bandajlarla bulaşıyordu. Pouteau önlem olarak üç öneri sıralamıştı: Pansuman malzemelerinin hastane dışında üretilmesi; artarda çok sayıda hastayı ameliyat etmemek ve cerrahlara el yıkama zorunluluğu getirilmesi. Sonuçlar ikna edici olsa da, ne yazık ki getirdiği uygulamalar onunla birlikte kayboldu.
Bir asır sonra el yıkamayla ilgili hijyen teorisini ortaya atan ise Ignaz Semmelweis oldu. Semmelweis’in Budapeşte’de doğduğu 1818’deki korkunç istatistiklere göre, lohusalık humması hastanede yapılan doğumlarda kadınların yüzde 5-12’sinin, enfeksiyonlar ise cerrahi müdahaleye maruz kalan 10 hastadan 9’unun hayatını kaybetmesine yolaçıyordu. Tıbba yönelmeden önce Budapeşte’de hukuk eğitimi alan Semmelweis, boş zamanlarında o zamanlar halka açık olarak gerçekleştirilen otopsileri izlemeye gidiyordu. Bu tutkusu onu kadın doğum cerrahisi üzerine ihtisas yapmak üzere Viyana Hastanesi’ne götürdü ve 1846’dan itibaren burada Prof. Klein ve Prof. Bartch ile çalıştı.
Minnetarlığın ifadesi heykel Semmelweis’in Budapeşte’deki Szent Rókus Hastanesi’nin önündeki heykeli 1904’te dikilmiş. Heykelin ayaklarının dibinde minnettar gözlerle kendisine bakan bir anne ve bebekler var.
Macar doktor Viyana’da şaşırtıcı bir bulguya ulaştı. Tıp öğrencilerinin çalıştığı Prof. Klein’ın doğum kliniğinde kadınların yüzde 10-40’ı lohusalık humması yüzünden hayatlarını kaybediyordu. Ebelerin görev yaptığı Prof. Bartch’ın kliniğinde ise bu oran, o dönemin ortalama rakamı olan yüzde 3’ü geçmiyordu. Öyle ki kliniklerde vardiya değişikliği saati geldiğinde bazı Viyanalı kadınlar Prof. Klein’a gitmektense sokaklarda doğum yapmayı tercih eder hale gelmişlerdi. Aradaki fark ne miydi? Ebeler, tıp öğrencilerinin aksine doğuma girmeden önce kadavralara dokunmuyorlardı.
Semmelweis, ellerindeki “bir şey”in ölüm oranlarını artırdığını farketti. Ama ne? Pasteur öncesi, kimsenin mikroplardan haberdar olmadığı bu dönemde cesetlerden kadınlara geçebilecek “miyazma”larla ilgili bir sezgisi olan doktor, deneysel bir yöntemle ellerini yıkadığı zaman daha az ölüme sebep olduğunu gördü.
Literatüre geçti ama nasıl… Hayatını enfeksiyonlara karşı elleri yıkamanın önemini anlatmaya adayan Macar doktor Semmelweis’in adı bugün “yeni bir bilgi ya da kanıtın, yerleşik paradigmalarla çeliştiği için refleks olarak reddedilmesi” durumunu tarif etmek için kullanılan Semmelweis refleksiyle birlikte anılıyor. Ignaz Semmelweis, burada 1860’da 42 yaşındayken Jeno Doby tarafından resmedilmiş.
Semmelweis el yıkama üzerine bu deneysel gözlemini biraz garip, biraz da agresif bir şekilde kabul ettirmeye çalıştı. Tabii patronları, “büyük Viyanalı doktorlar”a bir ders vermeye gelen bu Macar’a karşı pek de destekleyici bir tavır takınmadılar. Dr. Semmelweis hastaneden uzaklaştırıldı ve 1848’de Budapeşte’ye geri döndü. 1851’de kadın-doğum uzmanı olarak yöntemlerini uygulamasına izin veren Prof. Birley’in altında Budapeşte Saint-Roch Hastanesi’nde görev yapmaya başladı. Birley’in ölümünden sonra da onun yerine geçti. Fikirleri Macaristan’da yayılıyordu. Hükümet bile yöntemlerini sistematik hale getirmek için bir kararname yayımlamıştı.
Ömrünün geri kalanını enfeksiyonların bulaşmasıyla ilgili insanları uyararak, ellerin ve cerrahi aletlerin yıkanması gerektiğini savunarak geçiren doktor, yöntemlerini Avrupa’ya tanıtmaya da çalıştı. Metodunu anlatmak üzere bir öğrencisini Paris’e gönderdi, ama Semmelweis’in hipotezleri aldığı sonuçlara rağmen kimsenin ilgisini çekmedi. Ve nihayetinde kimse harekete geçmedi. Kadınlar doğum sırasında ölmeye devam ettiler. Bu, doğanın kanunu kabul edildi: Acı çekeriz ve doğumda ölürüz! 10 yenidoğanın 6’sı dünyadaki ilk yıllarını tamamlayamadı. Fransa ve İngiltere dahil olmak üzere tüm Avrupa, bu ölümlerin ardında sihirli nedenler aramaya devam etti. Deli yerine konan, moral bozucu bulunan ve yavaş yavaş paranoyaklaşan Semmelweis ise arkadaşları tarafından Viyana’da bir akıl hastanesine gönderildi. 1865’te hastaneye yatırılmasından iki hafta sonra burada yalnız başına öldü. Bazıları ölümünün bir intihar olabileceğini, bazılarıysa enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybettiğini söylüyor.
Virüslere karşı bir dakika 19. yüzyıla kadar el yıkamak doktorlar arasında bile yaygın değildi. Bugün virüslerle savaşta, elleri bir dakika boyunca sabunla yıkamanın en önemli önlemlerden biri olduğu kabul ediliyor.
Birkaç yıl sonra, Pasteur’ün mikroplarla ilgili keşifleri, enfeksiyonlar ve hijyen arasındaki bağlantıyı bilimsel olarak kanıtlamayı mümkün hale getirdi. Pasteur ünlü olurken, Semmelweis unutulmaya terkedilmişti. Ancak dehası, 1924’te tıp fakültesinde son sınıf öğrencisi olan Louis Destouches tarafından yeniden keşfedilecekti. Daha sonra Céline mahlasıyla dünyaya malolan bu genç, meşhur yazar Céline’den başkası değildi. Céline, bitirme tezinde ‘büyük bir yürek ve tıbbî bir deha’ diye bahsettiği Semmelweis’a itibarını iade etmeyi amaçlıyordu.
Pasteur’den itibaren hijyen uygulamalarında radikal bir kırılma yaşandı. Birkaç yıl içerisinde ameliyatlara özgü el yıkama pratiği halkın temiz ve akan suya ulaşımının artması ve büyük kamu sağlığı kampanyalarıyla gündelik yaşamının bir parçası oldu. O zamandan beri bu sayede sayısız insanın hayatı kurtuldu. Bugün bile Dünya Sağlık Örgütü her yıl 5-8 milyon hayatın daha iyi hijyen şartlarına ulaşımın artırılmasıyla kurtarılabileceğini söylüyor.
(Bu yazı « franceculture.fr » sayfasında Hélène Combis imzasıyla yayımlanan “Semmelweis, le médecin qui tenta d’imposer le lavage de mains” başlıklı yazıdan tercüme edilerek uyarlanmıştır).
Yazar-gazeteci Yıldırım Türker, son kitabı Bahçe’de “bu dünyayı yaşanılası kılan insanların serüvenlerini” okurlarıyla paylaşıyor. Türker’in daha önceki gazete yazılarından derlenen kitabında yer alan hayat öykülerinden biri de İsrail vatandaşı Tali Fahima’ya ait. İsrail’in katliam politikasına kafa tutan ve vatan haini ilan edilen aktivist Tali’nin hikayesi…
“Tali Fahima dünyanın en ünlü vatan hainlerinden. Fahima, 2004 yılında Batı Gazze’ye gittiği, düşmanlarla görüştüğü ve onlara ordu belgelerini tercüme ettiği gerekçeleriyle tutuklanmış bir İsrail vatandaşı.
Ona “Arapların orospusu” dendi. “Vatan haini” ilan edildi. Ona iyi bir Yahudi olmayı öğretmeye ant içmişlerdi. Günde 16 saat boyunca kollarını oturduğu sandalyeye kelepçeleyerek sürdürdüler bu eğitimi. İsrail gizli servisi Şin Bet, kararlıydı. Tali, iyi bir Yahudi olmayı beceremeyince hapse atıldı. 30 ay çok ağır koşullarda yattı. Artık serbest. Ama ülkeyi terk etmesi, Filistin bölgelerine yaklaşması hâlâ yasak.
…Tali, tahliye edildikten sonra Guardian’a verdiği ilk söyleşide anlatmıştı: “İlk suçum Şin Bet’le çalışmayı reddetmemdi, ikincisi Filistinlileri ziyaret etmeyi sürdürmem, üçüncüsü de İsrail’in katliam politikasını protesto etmem.”
“Şin Bet’in nasıl çalıştığını öğrendim. İsraillileri de Filistinlileri de, hepimizi nasıl terörize ettiklerini öğrendim. Devletimizin nasıl çalıştığını öğrendim. Bizim adımıza yapılan şeylerin nasıl bizden saklandığını öğrendim.”
…“Arapların bu topraklarda yaşamaması gerektiğini düşünecek şekilde büyütüldüm. Bir gün, bilgilerimde birçok eksiklik olduğunu, medyanın bizden çok şey sakladığını fark ettim. Jeton düştü. Mesele insan meselesiydi. Onların hayatlarından biz de sorumluyduk. İşte o gün televizyon seyretmeyi bıraktım.”
…2000 yılında bir gazetede El Aksa militanı Zekeriya Zübeydi ile yapılmış bir söyleşi Tali’nin hayat hikayesinin dönüm noktasıdır. Zübeydi, medyada hep yansıtıldığı gibi bir canavar değildir. Söyleşiyi yapan gazetecinin aracılığıyla Tali ve Zekeriya ilk olarak telefonda beş saat konuşurlar. Tali, bu “canavar”ın korkunç koşullarda yaşatılan kendi yaşlarında bir insan olduğunu fark eder. Uzun bir serüvenden sonra onu ziyaret etmek için yola çıkar. Amacı, Filistinlilerin İsrail’e saldırmalarının nedenlerini öğrenebilmektir. Zekeriya’yla tanışması, onunla uzun tartışmaları, orada görüp işittikleri Tali’nin canını yakar.
…İsrail’in üç kez suikast düzenleyip öldürmeyi başaramadığı, bir türlü kıstıramadığı bir adamla görüştüğü için, Filistinlilerin acılarını dile getirdiği için, barış istediği için suçlu bulundu. Uzun süren işkenceli sorgulanması sırasında Şin Bet, gazetelere Zübeydi ile aralarında bir ilişki olduğunu çıtlattı.
Tali, “İkimizi de kötülemek, karalamak için başvurulmuş bir Şin Bet taktiği” diyor. “Arapların orospusu”, düşmanın kadını olmak, vahşi savaşçıların ona uygun buldukları imge, doğal olarak. Dünyanın her yerinde kanseverlerin taktikleri ve düşgüçlerinin sınırı üç aşağı beş yukarı aynı değil midir?