Yazar: #tarih

  • İnternet öncesi dönemin en önemli kandırmacaları

    İnternet öncesi dönemin en önemli kandırmacaları

    İnsanları kışkırtarak tartışma yaratmak, “oltaya getirerek” eğlenmek, bazen provokatif bazen de absürt mesajlarla apaçık gerçek kabul ettiklerini sorgulatmak, sosyal medyadan ve hatta internetten çok daha uzun bir geçmişe sahip. Antik Yunan’dan 90’lara kitleleri galeyana getiren en büyük kışkırtıcılar…

    SOKRATES

    Sokratik yöntem, tarihin ilk trolleme yöntemlerinden biri olarak adlandırılabilir mi? Sokrates, karşısındakine yeni bir şey öğretmek için ilk aşamada karşısındaki kişiye sorular sorarak onun neyi bilip neyi bilmediği araştırır; ikinci aşamada ironiye dayanarak onu provoke eder ve tartışmayı alevlendirir; doğruya ulaşmak için ihtilaf çıkaran, münakaşacı bir tarzı benimser; bazen insanları onu aşağılamaya yöneltir ve tartışığı kişinin kelimelerini ona karşı kullanmakta ustadır. Savunmasında “Ben Tanrı tarafından bu devlete gönderilmiş bir at sineğiyim. Bir at sineği gibi bütün gün boyunca her yerde sizi uyandırıyorum, hareketlendiriyorum, azarlıyorum ve ikna ediyorum” demesi de internet trollerinin onu ataları olarak kabul etmesinin nedenlerinden…

    İnternet öncesi dönemin en önemli kandırmacaları
    Fransız ressam Jacques- Louis David’in 1787’de yaptığı “Sokrates’in ölümü” isimli tablo.

    ODYSSEUS

    Rus trollerin kendilerini Amerikalı sosyal medya kullanıcıları olarak gösterip takipçi toplamak için popüler, moral yükseltici haberleri paylaşmalarına “Truva atı taktiği” dendiğini duymuş muydunuz? Bu taktiğin mucidi Odysseus da tarihin ilk trollerinden biri olarak gösterilebilir. Hatırlarsanız, Akhalılar’ı savaştan çekiliyor gibi gösterip, geride çok büyük bir tahta at bırakmayı akıl eden oydu. Diğer komutanlarla birlikte atın içine gizlenmiş, Troyalılar bu atı şehrin surlarından içeri alıp, tüm gece süren kutlamaların ardından sızdıklarında da atın içinden çıkıp onları gafil avlamış, Truva’yı yerle bir etmişlerdi.

    JONATHAN SWIFT

    İnternet öncesi dönemin en önemli kandırmacaları
    Kara mizahın atası Jonathan Swift.

    İrlandalı ünlü taşlama yazarı, kara mizahın atası Jonathan Swift için kusursuz bir trol demek hafif kalır. 1729’da yazdığı “İrlanda’daki yoksulların çocuklarının, ailelerine ve ülkelerine yük olmalarını önlemek ve onları topluma yararlı kılmak üzerine mütevazı bir öneri” makalesi makalesi de trollüğün başyapıtlarından sayılıyor. Swift’in bu çocuklar için sunduğu “mütevazı” seçenekler arasında “onları besin kaynağı olarak zenginlere satmak” da vardı. Bebeklerin “haşlanmış, kavrulmuş, fırında pişirilmiş olarak son derece besleyici ve sağlıklı bir gıda olabileceğini” söylemesi haliyle bir öfke fırtınası yaratmıştı. Ama aslında İrlanda’nın İngiltere tarafından sömürülmesinin karşısında teslimiyetçi bir tavırla oturan, kendilerini yoksul bırakan İngiltere’ye avuç açan halkına çok sert bir tepkidir bu.

    ORSON WELLES

    30 Ekim 1938. Amerikalılar radyolarının düğmesini çeviriyor ve bir tartışma programıyla karşılaşıyorlar. Bir spiker ve karşısındaki profesör sohbet ederken, araya bir “Son dakika haberi” giriyor. Programa bağlanan muhabirin gerçekten büyük bir haberi var: “Marslılar dünyayı istila etti”. Ardı ardına muhabirler devreye girer, patlayan bombalar, polis sirenleri derken işler çığrından çıkar. Bütün bunların Orson Welles tarafından titizlikle hazırlanmış bir radyo tiyatrosu olduğunu anlamayan halk sokaklara dökülür, sığınaklarına, bodrum katlarına kaçar. Aslında programın başında bunun kurgu olduğu açıklanmıştır, ama tabii herkes bu uyarıyı duymamıştır. Programdan 100 yıl kadar önce yazılan H.G. Wells’in Dünyalar Savaşı romanı da zaman içinde unutulduğu için “Durun, ben bu kitabı okumuştum” diyen de olmamıştır. Sonuç: İstemsizce de olsa tarihin en büyük trolleme vakalarından biri…

    İnternet öncesi dönemin en önemli kandırmacaları
    Halkı sokağa döken oyun
    Orson Welles’in yönettiği “Dünyalar Savaşı” radyo tiyatrosu, o kadar gerçekçiydi ki halk gerçekten Marslıların dünyayı istila ettiğini zannedip sokaklara dökülmüştü.

    ALAN SOKAL

    1990’lar, bildiğimiz haliyle bilimin, nesnel keşiflerden çok önyargılara dayandığını iddia eden postmodern akademisyenlerin yükselişine sahne oldu. New York Üniversitesi fizik profesörlerinden kuantum fizikçi Alan Sokal, bu “bilim savaşları” nın karşı cephesindeydi. Postmodernizmden bıkan Sokal, 1996’da postmodernistleri “trollemeye” karar verdi ve kültürel çalışmalar dergisi Social Text’e “Transgressing the Boundaries: Towards a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity” (Sınırları Aşmak: Kuantum Kütle Çekiminin Dönüştürücü Yorum Bilimine Doğru) adlı tamamen uydurma ve şişirilmiş bir makale gönderdi.

    İtibar gören bir entelektüel jargona sadık kalarak yazılan makalede meşhur kuramcılardan bol bol alıntı yapıyor, Aydınlanma eleştirisi yapıyor; fizik, matematik ve sosyal kuram arasındaki sınırları aşmanın gerekliliğinden söz ediyor ve fiziksel gerçekliğin toplumsal gerçeklik gibi dilsel bir oluşum olduğunu savunuyordu. Hatta bir ara kuantum yerçekiminin ve formülasyonlarının liberalizmi desteklediğine dair saçma bir argüman bile ortaya atmıştı. Dergi makaleyi yayımladı. Sokal, bütün bunların bir aldatmaca olduğunu açıkladığında ise olay, popüler ve akademik basında fırtınalar kopardı.

    İNGİLİZ ORDUSU

    “Havuç yersen gözlerin iyi görür” birkaç nesil çocuğun büyürken sürekli duyduğu bir cümleydi. Peki bunun kökeninin 2. Dünya Savaşı dönemindeki bir “trolleme”ye dayandığını biliyor muydunuz? 2. Dünya Savaşı yıllarında Alman Hava Kuvvetleri gece saldırılarıyla İngiltere’nin kendisini savunmasını güçleştiriyordu. Buna karşılık İngiltere, Airborne Interception Radar (AI) adlı yeni bir teknoloji sayesinde Alman uçaklarını geceleri bile imha etmeye başladı. Teknolojinin gizli tutulması hayati önemde olduğu için de, hedef şaşırtmak için başka bir açıklama buldular: Havuç! İngilizler, pilotlarının gece bile hedefi vurabilmelerini, havuç yedikleri için gözlerinin keskin olmasıyla açıkladılar. Kulaktan kulağa yayılan havuç efsanesi, bugün bile sürüyor.

    İnternet öncesi dönemin en önemli kandırmacaları
    ‘Havuç yiyen iyi görür’
    Askerlere gece görüşlerinin keskinleşmesi için havuç yemelerini öğütleyen bir ordu propaganda afişi.
  • Kanunî’nin mektubu varsa Fransız koruduğu için var!

    Kanunî’nin mektubu varsa Fransız koruduğu için var!

    Kanunî’nin 1526’da 1. François’ya yazdığı mektup, 494 yıldır Fransız arşivlerinde. Kanunî –son zamanlarda siyasette ve sosyal medyada gündem olan mektupta– gelen yardım talebine olumlu cevap veriyor. Bugün ise buradan hareketle, başka güncel problemler yaşadığımız Fransa’ya “ayağını denk al” deniyor. Oysa ki bu mektubu koruyan, günümüze ulaştıran Fransızlar. O tarihte onlardan bize gelen ve yardım isteyen mektup ise ortada yok.

    Türkiye’nin özellikle son yıllarda Fransa’yla ya­şadığı siyasi gergin­likler, yakın zamandaki Doğu Akdeniz krizi ve karşılıklı açık­lamalarla en üst düzeye taşın­dı. Fransa’ya, özellikle Başkan Emmanuel Macron’a haddini bildirmek isteyenler, ardı ar­dına Kanunî’nin 1. François’ya gönderdiği mektubu paylaşıyor. Osmanlı padişahının yazdık­larından, üslubundan hareket­le Fransa’ya “haddini bil, kimle uğraştığına dikkat et, tarihten ders al” deniyor.

    Orijinali bugün Paris’te­ki Ulusal Kütüphane’de (BNF) bulunan ve 1526 başında Ka­nunî Sultan Süleyman tarafın­dan yazılan meşhur mektup; bilindiği gibi Osmanlı sultanın­dan yardım talep eden Fransa Kralı 1. François’ya yazılan bir cevap niteliğinde.

    Kanunî’nin mektubu varsa Fransız koruduğu için var!
    Mektubun 1833 tarihli matbu metni Kanunî’nin mektubu yayımlandıktan sonra ortaya çıkan dizgi hatalarının Jouannin eliyle düzeltilip not düşüldüğü sayfa.

    “Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı, hükümdarla­ra taç veren Allah’ın yeryüzün­deki gölgesi…” diye başlayan ve “… Sen ki Fransa ülkesinin başı Fransuva’sın…” diye de­vam eden mektup… 1. François 1526’da Pavia Savaşı’nda Kut­sal Roma-Germen İmparatoru Şarlken’e esir düşerek hapse­dilmişti. Fransa, imparatorun annesi Louise de Savoie’nın girişimleriyle Kanunî’den yar­dım istedi. Yardım talebini içe­ren mektup, Fransa Elçisi Je­an Frangipani eliyle İstanbul’a ulaştırıldı. O sıralarda Avru­pa devletlerinin Osmanlılara karşı ittifakını kırmak isteyen Kanunî de bu yardım çağrısına özene bezene yazılan bir mek­tupla olumlu cevap verdi. Son­raki yıllarda da Barbaros Hay­reddin Paşa ve donanma, Fran­sızların yardımına gönderildi.

    Fransız arşivlerindeki mektup, doğaldır ki 1. Franço­is’nın Kanunî’ye gönderdiği ve yardım istediği mektup değil; bizden Fransa’ya giden mek­tup. Peki Kanunî’nin bu ceva­bi mektubuna neden olan, 1. François’nın bize yazdığı mek­tup nerede? O ortada yok. Biz­ler koruyamamışız. Fransız­lar ise bizden gelen mektupları gözleri gibi saklamışlar, yazıl­dığı gün kadar canlı, dipdiri bu­güne ulaştırmışlar. “Bir zaman­lar bizler zor duruma düşünce Kanunî’den yardım istemiştik, bunu unutturalım, örtbas ede­lim” dememişler. Hatta bundan iki asır önce de Fransa kralı­nın tercümanı ve baş sekreteri Joseph Marie Jouannin eliyle yayımlayıp dünya kamuoyuna sunmuşlar.

    Kanunî’nin mektubu varsa Fransız koruduğu için var!
    Fransız Kralı 1. François (solda) ve Kanunî Sultan Süleyman (sağda) ayrı ayrı Titian tarafından resmedilmiş (1530).

    Bitmedi. Kanunî’nin bu mektubu, yazılışından 307 yıl sonra 1833’te M. Jouannin ta­rafından yayımlandı demiştik ya; işte bu Fransız uzmanın ha­zırladığı 22 sayfalık kitapçıkta, Kanunî’nin yazdığı mektubun hem orijinali hem de izahatlı Fransızca tercümesi yer alıyor! Yine bitmedi; kendisi bu bas­kı önüne gelince iki yerde eski Türkçe yazım hatası bulmuş ve bunların doğrusunu ilgili say­fanın altına elyazısıyla not düş­müş! Yani adamlar Kanunî’nin mektubuna her bakımdan sa­hip çıkmışlar, bunu sonraki nesillerine taşımışlar. Yani biz bugün Muhteşem Kanunî’nin yazdığı bu muhteşem satırları, Fransızların yüzü suyu hürme­tine biliyoruz, öğrenebiliyoruz!

    Kanunî’nin mektubu varsa Fransız koruduğu için var!
    Kanunî’den François’ya Name-i Hümayun

    Bu Fransızlar, günümüzde de internet üzerinden herkesin kullanımına açmışlar mektubu. Kimselere göstermeyebilirler­di, hele Türklere hiç vermeye­bilirlerdi. Bu durumda ne ile gurur duyacaktık? Fransızlar üzerinde biraz olsun etki isti­yorsak, François’nın gönderdi­ğini bulup ortaya koyacaksın ki bir şeye benzesin. O etki de bizim umduğumuz gibi Fran­sızları aşağılık duygusuna sok­maktan ziyade, Türkiye’nin mazisiyle, tarihiyle güçlü bir ülke olduğunu hatırlatmaya yardımcı olacaksa önemlidir.

    Ne yazık ki Fransa’dan ge­len yardım çağrısı ve İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in gönder­diği mektuplar gibi o yüzyılda ecnebi hükümdarlardan gelen hiçbir mektup arşivlerimizde bulunmamaktadır. Bizim ko­ruyamadığımız mektupların karşılığı olarak gönderdiğimiz name ve mektuplar Fransa ve İngiltere arşivlerinde pırıl pırıl saklanıp korunmasaydı, kendi tarihimiz ne kadar eksik kalır­dı; bir düşününüz. Kanunî’nin bugün Fransa’daki Ulusal Kü­tüphane’de saklanan başka mektupları da vardır ve Türk­lerin gurur duyması için tüm dünyaya açıktır. Fransızlar ko­ruduğu için

  • Peñabot’lar, 50 kuruşçular ekrandan ‘sallayanlar’…

    Çin’de ‘50 Kuruş Partisi’, Rusya’da trol fabrikaları, Meksida’da Peñabot’lar… İktidarlar dünyanın dörtbir yanında sosyal medya hakimiyetini ellerinde tutmak için trolleri ve otomatik bot hesapları kullanıyor. Bu şekilde içeride ve dışarıdaki algıları yönetiyor, muhalif sesleri bastırıyor, arkalarındaki desteği olduğundan daha büyük gösteriyorlar.

    Siyasi troller sadece Türki­ye’de görülen bir propa­ganda malzemesi değil. Kimi kaynaklar, bu gruplar için trol yerine “astroturf” ismi­ni kullanıyor. Kökeni suni çim markası “Astroturf”e dayanan terim İngilizce’de tabandan ge­len ve kendiliğinden halk olu­şumları için kullanılan “grass­roots” (çimen kökü) kavramının aksine; yapay olarak yaratılan, bir merkezden finanse ve kont­rol edilen, kendisine kitlesel taban hareketi süsü veren kam­panyalar için kullanılıyor.

    Çin – 50 Kuruş Partisi

    Çin’de hükümete bağlı olduk­ları iddia edilen, devlet destekli anonim internet siyasi yorum­cuları ve troller için kullanılan bu terim adını paylaşım başı ödenen ücretten (0.50 yuan) alı­yor. 50 kuruşçuların kamuoyu­nu Çin Komünist Partisi lehine manipüle etmek amacıyla Çin makamları tarafından tutulduk­ları söylentiler arasında. Ge­nellikle siyasi eleştirilere cevap vermek yerine gündemi değiş­tirmeye, Çin’in güçlü yönlerini, tek partinin başarılarını anlata­rak gidişatı farklı yöne çekmeye çalışıyorlar.

    Rusya – Putin’in trol fabrikası

    Devlet Başkanı Vladimir Pu­tin’le yakın ilişkileri olan res­toran sahibi Yevgeny Prigoz­hin’in finanse ettiği söylenen ve St. Petersburg’da dikkat çekmeyen bir büroda faaliyet gösteren “İnternet Araştırma­ları” (Internet Issledovaniya) 2016 ABD seçimlerini etkiledi­ği iddialarıyla gündeme geldi. Dönemin Cumhuriyetçi adayı Donald Trump lehine, Hillary Clinton aleyhine propagan­da yapıldığı iddiasıyla açılan soruşturmada “Amerikalı gi­bi gözüken ve sahte Amerikan kimlikleri oluşturan zanlılar, sosyal medyada Amerikalı kit­leleri hedefleyen sayfalar ve grupları yönetti. Ayrıca Ame­rikalı gibi gösterdikleri sayısız Twitter hesabı açtılar” denildi. Bir diğer iddiaya göre, Rus trol ordusunun elemanları, sade­ce Rusya’da kalmayıp ABD’ye de giderek, Clinton’ı protesto eden eylemlere katıldı.

    Meksika – Peñabot’lar

    Peñabot’lar, Enrique Peña Nie­to hükümetiyle ilgili olumsuz haberlerin Meksika halkına ulaşmasını engellemek için kul­lanıldığı iddia edilen otomatik sosyal medya hesaplarının ismi. Twitter’da hükümeti eleştiren etiketleri bastırmak, hükümet yanlısı etiketleri spam mesaj­larla doldurmak, karalama kam­panyaları ve tehditlerle muha­lifleri sindirmek gibi amaçlarla kullanıldılar. Bot hesaplar, arka­sında gerçek insanlar olan trol hesapların aksine otomatik ola­rak oluşturuldukları için sosyal ağlardaki normal etkileşim faa­liyetlerinden farklı davranmala­rıyla ayırt edilebiliyorlar.

  • Hem en muhteşem hem en kanlı dönem KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

    Hem en muhteşem hem en kanlı dönem KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

    1520’nün Eylül sonunda tahta çıkan 1. Süleyman, 46 yıllık saltanatı sırasında hem müthiş fetihleri hem de korkunç zalimlikleriyle tarihe geçti. Osmanlı İmparatorluğu’nun “Yükseliş” ve en parlak yılları olarak okul kitaplarına aktarılan bu dönem, aslında sonun başlangıcıydı.

    Tevfik Fikret’in istilacı padişahlara öfkesi: Tarih-i Kadim

    Tevfik Fikret’in Osmanlı padişahları için tek dize övgüsü yoktur. Birkaç şiirinde –adını anmadan–2. Abdülhamid’i eleştirmiş, onun 1905 suikastından kurtuluşuna üzüldüğünü “Bir Lahza-i Teahhur” manzumesinde vurgulamıştı. Tarih-i Kadim’de de Batı’ya-Doğu’ya seferler yaparak ülkeler zapteden –adlarını anmasa da başta Yavuz ve Süleyman– padişahları, serdarları, istila, talan ve zulümleri nedeniyle yermiştir: 

    Başta en başta kanlı bir bayrak / Onu bir kanlı tâc eder takib
    Sonra hunin vesâit-i tahrib / Mızrak ok yay kılıç topuz balta
    Mancınık top sapan tüfek… / Arada kanlı âmirleriyle cünd-i vegaa
    Sonra artık alay alay üserâ / Mutlaka bir muzaffer on mağlub

    Din şehid ister âsuman kurban / Her zaman her tarafta kan, kan!
    Kahramanlık … Esası kan, vahşet / Beldeler çiğne ordular mahv et
    Kes kopar kır sürükle ez yak yık / Ne âmân! bil ne ah! işit ne “yazık!”
    Geçtiğin yer ölüm, elem dolsun / Ne ekinden eser ne ot ne yosun;
    Sönsün evler, sürünsün aileler / Kalmasın hırpalanmadık bir yer
    Her ocak benzesin mezar taşına / Damlar insin yetimlerin başına

    Bu ne vicdan-güdaz şenia, ne âr / Yere geç satvetinle ey serdar
    (Mehmet Fuat (Bengü), Tevfik Fikret, De Yayınevi, s: 146…)

    (Mehmet Fuat (Bengü), Tevfik Fikret, De Yayınevi, s: 146…)

    030-059-1
    Danimarkalı ressam Melchior Lorck’un 15 Şubat 1559’da Kanunî Sultan Süleyman’ı şahsen görerek yaptığını söylediği gravür.
  • Beyoğlu’nda bir doku, bir ses:         Ayla Erduran

    Beyoğlu’nda bir doku, bir ses: Ayla Erduran

    Dünyaca tanınmış keman virtüozu Ayla Erduran, “Pera’nın taçsız kraliçesi” ressam ve gravür sanatçısı Aliye Berger’in Narmanlı Hanı’ndaki atölye-evinin balkonundan İstiklal Caddesi’ni kemanının sesiyle dolduruyor. Müeyyet Sokak ve İstiklal Caddesi’nin kesişimindeki balkonda bu beklenmedik konserle karşılaşan insanların meraklı bakışları da Eliza Day’in objektifine takılmış. Birçok ünlü sanatçı ve yazara ev sahipliği yapan Narmanlı Hanı bugün tarihsel dokusunu yitirmiş durumda; civardaki her şey gibi…

    Ayla Erduran
  • Fatih’in bedduası ve İstanbul’daki vakıf malları

    Fatih’in bedduası ve İstanbul’daki vakıf malları

    Ayasofya’nın cami olması kararı, Fatih Sultan Mehmet’in bedduasına dayandırıldı, ama tüm vakıfnamelerde bulunan bu beddualardan kurtulmak için Ayasofya’yı camiye çevirmek yeterli değil. Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinden kalıp yöneticisi olmadığı için Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilen başka vakıf malları da var ve pek çoğu da amacına uygun kullanılmıyor.

    “İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, (…), camilikten çıkarırlarsa (…) Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın”.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya’nın cami haline getirileceği kararını açıklarken kullandığı “Bugün alınan karar, Fatih’in bu ağır bedduasından kurtulmamızı sağlamıştır” cümlesi üzerine çeşitli gazeteler ve internet siteleri, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nde 5,5 asırdır muhafaza edilen Ayasofya Vakfiyesi’nin olarak yukarıdaki metni dolaşıma soktular. Alıntının altındaki Fatih Sultan Mehmet imzası bile tek başına bu metnin gerçek olmadığından şüphelenmeye yeterdi aslında. Çünkü 2. Mehmet’in vefatından çok sonra “Fatih” unvanıyla anılmaya başladığı, çıkardığı fermanları “Kayser-i Rum” unvanıyla imzalamayı tercih ettiği yaygın olarak bilinen bir durum.

    5,5 asırlık Fatih Vakıfnamesi Tapu ve Kadastro Müdürlüğü’nde saklanıyor.

    Vakıfnâmeyi incelediğimizde, 2. Mehmet’in hayrat olarak kiliseden tahvil edilerek tamir ve ihya edilen Ayasofya Camii, Mevlânâ Molla Zeyrek Camii, Eski İmaret Mescidi, Kalenderhane Mescidi, Galata (Molla Arap) Camii, Silivri Camii ile yeniden inşa edilen Şeyh Vefa Mahallesi Camii (Şeyh Vefa Camii), Rumeli Hisarı Camii, Yeni Camii Mahallesi Camii (Fatih Camii), Sahn-ı Seman Medreseleri, Tetimme Medreseleri, Fatih Camii civarında imarethane ve ziyafethane ile darüşşifa vakfettiğini anlıyoruz. Ayasofya Cami başta olmak üzere diğer hayrat eserlerin bakım, onarım, görevli giderleri için Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul ve Trakya bölgesinde 35 köy, mezraa ve meranın yanısıra binlerce dükkan, onlarca çarşı, menzil, bostan ve bahçeyi vakfeylemişti. Vakfedilen akarlar sayesinde tarihî süreçte hayrat eserlerin yaşatılması temin edilmişti.

    Söz konusu vakfiyenin sonunda ise, benzer pek çok vakfiye metninde olduğu gibi gerçekten bir beddua vardı. Ancak bu beddua, bu vakıf varlıklarına ait bütün şartları, gelir ve giderleri de kapsıyordu. Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılmasına yönelik özel bir bölüm yoktu. Daha da önemlisi, bu iddiaya sarılanlar, bu ve benzeri vakfiyelerin içinde yer alan binlerce diğer varlıkta yapılan değişiklikler nedeniyle maruz kaldığımız bedduaları gözardı etmeyi tercih etmişti. Bugün Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinden günümüze intikal etmiş ancak yöneticisi kalmadığı için Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından temsil ve idare edilen vakıf sayısı yaklaşık 52 bin. Bunlardan pek azı şartlarına uygun kullanılıyor. Yalnızca birkaç örnek vermek gerekirse:

    1) Okmeydanı

    Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un kuşatması sırasında otağını Okmeydanı’na kurdurmuştu. Fetih’in ardından bu araziyi bedelinin iki katını ödeyerek satın almış, okçuluğu geliştirmek için bir talimgah ve dua meydanı olması için kendi adıyla kurduğu vakfın arazisi olarak bağışlamıştı. Vakfiyesinde, “(…) aslâ ve kat’a meydanı mezburda bağ ve bahçe ve mandıra ve bir türlü sair şeyler bina olunmayub ve kuyular hafr olunmayub ve koyun ve sığır ve şâir hayvanat ray olunmayub ve yehûd ve nasârâ ve müşrikini ayak bastırmayub mümkin olur ise meydan üzerinde kuş dahi uçurmayalar” deniyordu. Oğlu 2. Bayezid bu bölgeye Okçular Tekkesi’ni kurarak babasını onurlandırdı; ayrıca askerî tarihin en önemli altyapı merkezlerinden birini de oluşturmuş oldu. 1976’da Okmeydanı’nın tamamı tarihî sit alanı ilan edildi. Yasa gereği özel mülkiyete dönüştürülemeyeceği gibi üzerine bina da yapılamaması gerekiyordu. Ama zamanla “kuş bile uçurulmaması” gereken bu 1.400.000 metrekarelik arazide binalar yapıldı, tapular dağıtıldı, vakıflar mülkiyetinde olmasına rağmen imar affına dahil edildi. 2001’de ise Fatih Sultan Mehmet Vakfı’na ait araziler, Hazine arazisiyle değiş-tokuş yapıldı. Ardından da 2010’da 14 parça koruma alanı haricinde kalan araziler Beyoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne intikal ettirildi.

    Okmeydanı’ndaki Hacı Beşir Ağa Nişan Taşı: 1940’lar ve 2000’ler

    2) Kadıköy – Zühdü Paşa Camii ve Mektebi

    Kızıltoprak’ta Bağdat Caddesi’nin başlangıcında bulunan Zühdü Paşa Camii, 2. Abdülhamit dönemi (1876-1909) devlet adamlarından Ahmet Zühdü Paşa (1833-1902) tarafından, 1883-1884 tarihleri arasında yaptırılmış. Bitişiğindeki sıbyan mektebi ise 1889 tarihli. Zühdü Paşa cami ve mektebin masraflarının karşılanması için irat getiren mülkünü bunun için kurduğu vakfa bağışlamıştı. Mektepte 1888-1921 arasında eğitim verilmişti. İki katlı ahşap yapı, 1980’lerde restore edildikten sonra günümüzde Kadıköy Müftülüğü olarak kullanılıyor.

    3) Şehzade Mehmet Medresesi

    Kanûnî Sultan Süleyman’ın, 1543’te vefat eden oğlu Mehmed adına yaptırdığı Şehzadebaşı’ndaki Şehzade Külliyesi, Mimar Sinan’ın tasarladığı ilk selâtin külliyesi. İnşa kitâbesinden 1546’da tamamlandığı anlaşılan bir de medresesi var. 1950’lere dek kız yurdu vazifesi gören yapı, bir müddet sonra birçok tarihi eserin kaderiyle karşı karşıya kalmış. Boşaltıldıktan sonra cami ve çevresinde ne kadar moloz ve çöp varsa toplanıp, Sinan’ın büyük bir özenle yaptığı bu eşsiz güzellikteki eserin eyvanına boşaltılmış. Bir süre sonra restorasyon yapılmış, ama bu sefer de medrese, lokanta olarak kiraya verilmiş.

    Şehzade Mehmet Medresesi

    4) Kılıçali Paşa Medresesi

    Mimar Sinan’ın bir başka şaheseri, 1580’de Kılıç Ali Paşa tarafından Tophane meydanında yaptırılan Kılıç Ali Paşa Külliyesi. Cami, hamam, medrese, türbe ve çeşmeden oluşan külliyenin medresesi, 1914’te Çocuk Esirgeme Kurumu’nun dispanseri olarak kullanılmış; bu dönemde yapının özgünlüğünü bozan değişiklikler yapılmış. 1995’e doğru bina tahliye edilmişse de içi yapılan değişikliklerle olduğu gibi bırakılmış. Bugün Çayeli Vakfı tarafından kullanılıyor.

  • İktidardakiler değiştikçe, mabetler de dönüştü…

    İktidardakiler değiştikçe, mabetler de dönüştü…

    Eski çağlarda bir tanrıya inanmak, mutlaka diğerini inkar etmeyi gerektirmiyordu. Tektanrılı dinlerin yayılmasıyla bu etkileşimler sınırlandı; bir toprağa gelip orada iktidarı ele geçirenin eski mabetleri kendi ibadethanesine çevirerek gücünü kanıtlaması yaygın hale geldi. Bu şekilde bir yandan insanları alışık oldukları ortamda ama bu sefer kendi dinleri için dua etmeye çağırıyorlar, bir yandan da birçok yapının kullanılmaya devam ederek korunmasını sağlıyorlardı. Dünyanın dörtbir yanından bazen korumak bazen tarihten silmek için işlevi değiştirilen dinî yapılar…

    1) Cezayir – Keçiova (Keçava) Camii

    Cezayir’in en eski camilerinden biri olan Keçiova Camisi’nin ilk yapımına ait bilgiler varolan bir caminin büyütülüp yeniden yapılandırıldığı 1612-1613’e tarihleniyor. 1830’da başlayan Fransız işgali sırasında ise, halkın dinine, ibadet yerlerine dokunulmayacağı hükmüne rağmen Keçiova Cami, katedrale çevrilmek istenmiş. Direniş gösteren Cezayir halkından yaklaşık 4000 kişi kurşuna dizilmiş. Keçiova Camii ise önce depo, konut vb. amaçlarla kullanıldıktan sonra 1832’de katedrale dönüştürülmüş. 1840-1880 arasında cami ile hamam ve türbelerden oluşan külliyesi yıkılarak yerine bugünkü katedral formundaki yapı inşa edilmiş. Yapı, 130 yıl boyunca katedral olarak kullanıldıktan sonra 5 Temmuz 1962’de Cezayir’in bağımsızlığını kazanmasının ardından yeniden cami olarak ibadete açılmış. İşin ilginç tarafı, yapının Cezayir halkı tarafından benimsenmiş, Ayasofya’da olduğu gibi Kuzey Afrika cami mimarisini etkilemiş, zaman içinde cami denince bu coğrafyada akla gelen imgeye dönüşmüş olması… 

    2) İspanya – Córdoba Katedrali

    Günümüzde Córdoba Katedrali olarak bilinen İspanya’nın Córdoba kentindeki Kurtuba Ulu Camii (el-Mescidü’l-kebîr, el-Mescidü’l-câmi) Endülüs dinî mimarisinin en meşhur ve en büyük binası. Temeli 786’da 1. Abdurrahman tarafından atılan cami, Endülüs’ün 1236’da Katolik Hristiyanların eline geçmesinden sonra kiliseye çevrildi. Minareleri yıkılarak çan kulesi yapıldı. 1500’lerde ise orta bölümündeki 63 sütun kaldırıldı. 1984’ten beri UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde olan mabedin bir bölümünün Müslümanlara tahsis edilmesi için pek çok girişimde bulunulmasına rağmen, sonuç alınamadı.

    3) Hindistan – Babri Camii

    Hindistan’ın tarihî Ayodhya şehrinde, 1528’de Babür Devleti’nin kurucusu Babür Şah’ın komutanlarından Mir Baki tarafından inşa edilmiş Babri Camii. Hindular ise buranın Tanrı Ram’ın doğduğu yer olduğuna ve caminin bir Ram tapınağı üzerine inşa edildiğine inanıyor. İlk iddianın ortaya atıldığı 1853’ten beri cami ve arazisi Hindistan’ın neredeyse bütün dinî gruplarını birbirine düşürmüş. Hindular arazinin tekrar kendilerine verilmesini istemiş; Jainistler burası bizim demişler; Budistler Ram’ın aslında Buda’nın reenkarnasyonlarından biri olduğunu söylemiş. Babür Şah’ın camiyi yaptırırken Şii, ölürken Sünni olması nedeniyle, Müslümanlar da kendi aralarında mahkemelik olmuşlar. BJP lideri Lal Krishna Advani, Tanrı Ram gibi ok ve yay kuşanarak çıktığı bir yolculukla tapınağın inşası için kullanılacak tuğlaları toplamış. Başlattığı kampanya, kaybedilen hayatlara rağmen başarılı olmuş. 1992’de 500 yıllık cami, 5 saat içinde yerle bir edilmiş. Enkazı bile mahkemelik olan yapıyla ilgili Hindistan Yüksek Mahkemesi sonunda Hindular lehine karar verdi. Kararda, arazinin tapınak inşası için mütevelli heyetine verileceği, Müslümanlara da 5 dönümlük alternatif bir arazi tahsis edileceği ifade edilmişti.

    4) Bursa/Tirilye – Fatih Camii

    Kilise-cami dönüşümünün en trajik örneklerinden biri, Bursa’nın Tirilye beldesinde gerçekleşmiş. Burada bulunan ve 9. yüzyıl başlarına tarihlendirilen bir Bizans kilisesi, 14. yüzyıldan sonra Osmanlıların bölgeyi ele geçirmesiyle birlikte cami haline getirilmiş ve 1920’ye kadar cami işlevi görmüştü. Yani yapı, dört yüzyıl kilise, altı yüzyıl cami olarak kullanılmış. 1920’deki Yunan işgalinde iki yıl boyunca tekrar kilise olan mabette, Osmanlı döneminin 16. yüzyıla ait mermer minberi kırılıp yapıdan çıkarılmış. 1922’de kurtarılan kasabada Türklerin ilk işi kilise olmuş Fatih Camii’ni yeniden cami haline getirmek olmuş. Caminin özgün aksamı tahrip edildiği için bu sefer kilisenin ahşap aksamı değiştirilerek minber ve mahfil yapılmış.

    5) Mexico City – Metropolitan Katedrali

    Mexico City’nin merkez meydanını kaplayan Metropolitan Katedrali, sadece Meksika’nın değil tüm Latin Amerika’nın en büyük ve en eski katedrallerinden. Ama ondan eskisi de var. İspanyollar, Hernán Cortes önderliğinde Meksika’yı işgal ettiklerinde burada bulunan Templo Mayor (Büyük Tapınak) adlı Aztek tapınağı Tenochtitlán şehir-devletinin dinî ve politik kalbiydi. Tapınak, Azteklerin savaş ve güneş tanrısı olan Huitzilopochtli’ye adanmıştı. Antik kentin geri kalanıyla birlikte İspanyol istilacılar tarafından yerle bir edilmeden önce 15 katlı bir bina yüksekliğinde olduğu düşünülüyor. Gotik tarzda yapılan Metropolitan Katedrali’nin inşasında kullanılan taşların neredeyse tamamı da Templo Mayor’dan alınmış. Hatta ilk taşı döşeyen de Hernán Cortes olmuş.

    6) Kırım – Cuma Han Camii

    Kırım’ın en görkemli camilerinden olan Gözleve’deki Cuma Han Camii’nin altında tanıdık bir ismin imzası var: Mimar Sinan. Kendisinin şahsen Kırım’a gidip gitmediği bilinmemekle birlikte uzaktan verdiği talimatlarla camiyi inşa ettiren Mimar Sinan, bu eserinin yapımına 1552’de 1. Devlet Giray’ın isteğiyle başlamıştı. 1980’lerden itibaren arkeoloji müzesi olarak kullanılan yapı, 1990’dan sonra geri dönen Tatar Müslümanların baskısıyla tekrar ibadete açıldı.

    ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK

    Anadolu’da koruma ve birarada yaşama geleneği

    İSENBİKE TOGAN

    Unesco tarafından 1990’da yapılan İpek Yolu ekspedisyonu sırasında, İslâmiyet öncesi tapınakların harabe halinde olduğu bir kere daha ortaya çıkmıştı. 9. yüzyıla kadar olan aşağı yukarı bütün abidelerin bu durumda olduğu anlaşılmıştı. Ayrıca 15. yüzyıldan itibaren Budist tapınakların çoğunun kullanılmadığı için yıkıldığı da bir vakıadır.

    Türkiye coğrafyasında ise Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Hıristiyan ahali ile birarada yaşamaktan ötürü, farklı inançlara ait tapınakların korunmuş olduğunu görüyoruz. Unesco komisyonundaki bir Özbek tarihçi Ankara’ya geldiği zaman 13. yüzyıl sonundan kalma ahşap Aslanhane Camii’ni görmüş ve büyük şaşkınlık içinde “Buranın halkı çok medeni olmalı, bu eseri korumuşlar” demişti. Orta Asya’da ise ilk ahşap mimari 18. yüzyıldan itibaren başlar.

    Bu çercevede Anadolu’da din mekanların, tapınakların dönüştürülmesi eskiden beri görülür. Bunlar yokedilmemiş, korunmuştur. Bir dönemin pagan tapınakları da kiliseye çevrilerek yaşatılımıştı. Sanat tarihçisi Feridun Özgümüş’ün “Kiliseye Çevrilen Pagan Tapınakları” adlı ayrıntılı bir çalışması vardır. Sonuçta Anadolu coğrafyası, tarihte birlikte yaşanan bir çokkültürlülük sunar ve bugün bize düşen de bu anlayış ve yaşayışı koruyarak sürdürmektir.

  • Türk edebiyatının ‘dert dinleme uzmanı’

    Türk edebiyatının ‘dert dinleme uzmanı’

    Adalet Ağaoğlu’nun Romantik bir Viyana Yazı’nda bir karakteri “Hayalsiz tarih olmaz” diyordu. Gerçekten de ne hayal kurmaktan ne tarihten vazgeçmişti. Romanlarıyla halkın nabzını tutmuş, sesli ifade edilmekten çekinilenleri kahramanları üzerinden dillendirmiş; Cumhuriyet’in belleği, “Dert Dinleme Uzmanı” olarak yazmıştı. Ardından yazılanlar…

    “İntihar motifini işlememin nedeni, kaçış değil. Muhalefetin son noktası; düşünce intiharı” demişti ama sık sık bu kadar uzun yaşayacağını hiç tahmin etmediğini söylese de 91 yıl yaşadı; gönüllü olduğundan çok daha fazla şey gördü; yine de 65 yılı aşkın yılını adadığı kaleminin intihar etmesine hiçbir zaman izin vermedi Adalet Ağaoğlu. Kendi sözleriyle tiryakilikti adeta yazmak onun için. Şöyle demişti: “Yazarak öğrendiğim kadar hiçbir yerden öğrenmedim. Şimdi öyle bir şey ki yazmak, sigara tiryakiliğinden daha büyük bir tiryakilik. Sahiden. Ben elimden düşürmediğim sigarayı kolayca bıraktım, hiç de aramadım. Fakat yazmayı bırakamadım, tiryakilik o dereceydi.”

    Cumhuriyet’in ilk neslindendi, ama Cumhuriyet’in daha 50. yılında yazdığı Ölmeye Yatmak’tan bu yana da hiçbir zaman Cumhuriyet’e kendi özgün eleştirilerini getirmekten, kampların, kalıplaşmış alkışların/yuhalamaların dışına çıkmaktan çekinmemişti. Hemen her dönemde de sürüden ayrıldığı için eleştiri oklarının hedefi olmuştu. Öldükten sonra bile… Kendi kendisini başkalarından daha sert eleştirse bile…

    Türk edebiyatının ‘dert dinleme uzmanı'

    Romantik bir Viyana Yazı’nda bir karakteri “Hayalsiz tarih olmaz” diyordu. Gerçekten de ne hayal kurmaktan ne tarihten vazgeçmişti. Romanlarıyla halkın nabzını tutmuş, sesli ifade edilmekten çekinilenleri kahramanları üzerinden dillendirmiş; Cumhuriyet’in belleği, “Dert Dinleme Uzmanı” olarak yazmıştı. Etkilemediği, ruhuna dokunmadığı insan azdı, biz yalnızca birkaçının onun ardından yazdıklarıyla uğurluyoruz Adalet Ağaoğlu’nu. Elbette ebediyen değil, sayfaların arasında yeniden buluşmak üzere…

    Gençliğimde, Roman-tik / Bir Viyana Yazı’nı ilk okuduğumda şaşkına dönmüştüm. “Romantik” bir tarih felsefesi metni ancak böyle kaleme alınabilirdi. Sadece Cumhuriyet’in değil, dünyanın da tarihini sorguluyordu. Hiç çaktırmadan, didaktizm tuzağının yanından bile geçmeden, kurduğu estetik içinde dilediği gibi gezinerek. Yıllar yıllar sonra Dert Dinleme Uzmanı’nı okuduğumdaysa bir kez daha… Elli yılı aşkın süredir birbirinden değerli ürünler vermiş bir yazarın, kalemini kırıp, yeni’yi anlayabilmek, anlatabilmek için kendine yeni bir dil kurmaya çalışması; mucize kabilinden beklenmedik bir olaydı. Hele Türkiye gibi, yazarların/aydınların belli bir yaştan sonra, toplumdan ümidi kesince, entelektüel-bunaklığa düştüğü bir ülkede, 85’inde kendini yenilemeye devam eden bir zihin-kalem eşsiz bir umut işaretiydi. Mesut Varlık (K24)

    Aynı havayı soluduğu insanların yaşamlarını bilmekle kalmayan, haksızlıklar, adaletsizlikler karşısında itiraz etmeyi aydın sorumluluğunun gereği olarak görmüş bir yazar Adalet Ağaoğlu. Bunun izlerini romanlarında yakalamak tabii ki mümkün ama günlükler de onun toplumsal sorumluluk bilinci yüksek bir edebiyatçı olduğunu dolaysızca veriyor. Damla Damla Günler’i okurken yalnızca Adalet Ağaoğlu’nun kişisel tarihine tanık olmuyorsunuz. O kişisel tarih, ülkenin tarihiyle paralel ilerliyor. Hayatını toplumsal meselelerle özdeşleştirmesi, kimi zaman bu meseleleri bireysel mutlulukların önüne geçecek kadar birincil kılması, günlüklerin ruhunu oluşturuyor. Eşiyle ilişkisinden söz ederken, iki satır sonra ülkenin bir sorununun kafasını nasıl da kurcaladığını anlatan satırlarla karşılaşıyorsunuz. Irmak Zileli – Gazete Duvar

    Bir Düğün Gecesi’nin bendeki 5. baskısının tarihi 1981. Yaşım 10. Ölmeye yatmış ve hiç kalkamamışım. Başucumda hep o var. Adalet Ağaoğlu’nu annemden çok seviyorum. Gece hayatım onunla geçiyor. Eve, dünyaya sığamıyorum. Beni kurtaracak tek kişinin o olduğuna gönülden inanıyorum. Yazsonu da bitmiş, Göç Temizliği’ne başlamışım. Kitaptaki iç sesinin adı Fatma İnayet. Yazar boyuna onunla konuşuyor. Sonunda dayanamıyorum, samimiyetimize güvenerek oturup bir mektup yazıyorum. “Sevgili Adalet. Ben de yazar olmak istiyorum. Sana bir sır vereyim, Fatma İnayet benim” diye başlıyor. Günlerce o mektupla yatıp kalkıyor ama hiç göndermiyorum. Yıllar sonra ben de yazar olup Bitirgen’e seslenirken, o mektubu elden vermediğime yanarım da yanarım. Figen Şakacı

    Türk edebiyatının ‘dert dinleme uzmanı'
  • Fotoşop değil! Kalamış Koyu

    Fotoşop değil! Kalamış Koyu

    Hayal etmesi bile güç ama, bugün Kalamış Marina’nın olduğu güzelim koyda bir zamanlar neşe içinde gülüp-eğlenen, sandal sefası süren, “deniz banyosu” yapan insanlar vardı. Bu kareden bize gülümseyen dört genç hanımın arkasında bir de deniz hamamı var. 19. yüzyılın ortalarından itibaren yaygınlaşan tahta perdelerle çevrili bu ahşap kulübeler, daha sonra Haliç dahil şehrin muhtelif yerlerinde açılmıştı. Yaz aylarında kadınlar ayrı, erkekler ayrı deniz hamamlarında serinlerdi. 1920’lerde modern plajların açılmasıyla bu kareyi çekmek mümkün olabildi. Kalamış Koyu, şehir içinde 70’li yıllara kadar denize girilebilen bir durumdaydı. Sonrasında kirlilik arttı ve koya yat limanı koydurularak “temiz bir başlangıç” yapıldı.

    SEYHUN BİNZET ARŞİVİ

    kalamış
  • Spartacus’ü tabii biliyoruz, ama İslâm coğrafyasında köle ayaklanması duymadık!

    Spartacus’ü tabii biliyoruz, ama İslâm coğrafyasında köle ayaklanması duymadık!

    Çoğumuz MÖ 74-71 arasında yaşanan ve Spartacus önderliğinde Roma’ya meydan okuyan kölelerin ayaklanmasını bilir. Bu hadiseden 800 sene sonra, Abbasi hükümranlığı altında ve çok ağır şartlarda çalıştırılan siyah kölelerin isyanı ise neredeyse hiç bilinmez. 14 yıl süren ve Ali bin Muhammed önderliğinde Basra ve civarında gelişen siyah ayaklanmasının kısa tarihi… İslâm Ansiklopedisi’nden Mustafa Demirci’nin yazısı…

    Sözlükte “aşırı susuzluk; boynu uzun, hızlı koşan kimse” anlamlarındaki zenc kelimesi, Müslüman müellifler tarafından Doğu Afrika’dan getirilen köleleri tanımlamak için kullanılmıştır. Taberî, Doğu Afrika’dan getirilen bütün köleleri zenc veya “sûdân” şeklinde adlandırır (Târîḫ, bk. İndeks). Câhiz ise Etiyopya ve Sudan asıllı zenci köleler için sûdân yanında “humran” tabirini de kullanır (Resâʾil, I, 210). İslâm kaynaklarında “zencilerin” ana vatanı olarak genellikle Doğu Afrika sahilleri ve adaları ile Batı Afrika arasındaki bölge gösterilir. 

    Kaynaklarda Hz. Nûh’un üç oğlundan biri olan Hâm’ın soyundan geldiği rivayet edilen Zencler siyah renkli, yassı burunlu ve kıvırcık saçlı olarak tanıtılır. Yaşadıkları yerlerin mâmur olmadığı, elbise giymedikleri ve geçimlerini toplayıcılıkla sağladıkları belirtilir. Mutahhar b. Tâhir el-Makdisî zencilerin coğrafyalarında ağaç ve bitki yetişmediğini, bol miktarda maden bulunduğunu, yiyecek ve giyeceklerinin dışarıdan geldiğini kaydeder. Hayvanları henüz evcilleştiremediklerinden veya hayvan bulunmadığından eşyalarını başlarında ve sırtlarında taşıdıklarını ve bölgenin aynı zamanda muz ülkesi diye bilindiğini söyler (el-Bedʾ ve’t-târîḫ, IV, 63-70). İslâm coğrafyacıları Afrika’dan getirilen gümüş, inci, kereste, fildişi ve deri gibi pek çok ticarî emtiadan bahsetmelerine rağmen köle ticaretine hiç değinmezler.

    İslâm’ın ilk döneminde Mekke ve Medine’de Bilâl-i Habeşî, Ümmü Eymen, Atâ b. Ebû Rebâh ve Saîd b. Cübeyr gibi zenci köleler bulunmaktaydı. Hz. Peygamber döneminde Mekke ve Medine’deki siyahîler genellikle Habeşistan asıllıydı. Bunların Zenc olarak adlandırıldıklarına dair bilgi yoktur. Habeşistanlılar daha sonraki tarihlerde de ayrı bir kategoriye (Habeşî) dahil edilmiştir. İslâm tarihinde bir grup halinde zencilerden ilk defa, Mezopotamya’nın fethi esnasında Sâsânî ordusunda paralı asker olarak savaşan siyahî birliklerden alınan esirler (siyâhü’l-esâvira) dolayısıyla bahsedilir. Bu esirler Benî Temîm kabilesinin civarına yerleştirildi. Sahil bölgelerinde yaşayan Seyâbice (Seylanlılar), Zutlar ve diğer siyahî kölelerle birleştirilerek Irak’ta bulunan Tufûf’ta iskân edildi. Divana kaydedilen bu kölelerin sayıları oldukça fazlaydı. Köle ticaretinin yapıldığı eski merkezlerden biri olan Doğu Afrika ile Müslümanların ilk ilişkileri II. (VIII.) yüzyılın ortalarına rastlamaktadır. Bölgedeki en eski cami 780-800 yılları arasına tarihlenebilmektedir. Zenc ülkesine ilk müslüman göçü 122 (740) yılındaki Zeyd b. Ali isyanından sonra gerçekleşti. Abbâsîler döneminde Basra körfezinde Arap-İran tüccarlarının kurduğu deniz filoları Zenc ülkesiyle ticareti hızlandırdı, Zencler Abbâsîler’in merkezî şehirlerine, Mısır, Hicaz ve Irak gibi eyaletlere köle olarak taşındı. Meşhur Zenc isyanına katılan kölelerin sayısının 500.000 civarında gösterilmesi bu yoğun ticaretin önemli bir belirtisidir.

    Spartacus'ü tabii biliyoruz
    Basra Körfezi’nde sefer yapan bir Arap ticaret gemisini gösteren minyatürde halatlara asılanlar siyah köleler…

    Afrikalı yerli köle avcıları tarafından iç bölgelerde yakalanarak Doğu sahillerine götürülen zenci köleler burada Arap köle tâcirlerine satılıyordu. Basra körfezindeki Kîş adası sakinleri zencileri kaçırıp satan korsanlardı. Zenci çocuklarını kaçıran Araplar onları köle olarak satarlardı. Doğu Afrika kabileleri arasındaki çarpışmalarda esir alınan köleler de Arap köle tâcirlerine satılıyorlardı. Bunlar deniz yoluyla Kızıldeniz ve Basra körfezine, karadan Sudan yoluyla Mısır’a götürülüyordu. Irak’ta köle ticaretinin hayli canlı olduğu anlaşılmaktadır. Nehhâsîn, Cellâbîn ve Rakīkiyyîn gibi isimlerle anılan köle tâcirleri getirdikleri köleleri pazarlarda satışa çıkarırlardı. Toplumun artan emek ihtiyacı ve köle ticaretinin yüksek kârlılığından dolayı köle ticareti yüzyıllar boyunca devam etti.

    İslâm’ın ilk dönemlerinde Sevâd bölgesindeki toprak sahipleri satın aldıkları köleleri tarım arazilerinde çalıştırıyordu. Bunlar, bu dönemdeki siyasal olaylarda ve iç savaşlarda etkin biçimde yer almıştır. Muâviye tarlalarında çalışan köleleri savaşlarda kullanmıştır. Muhtâr es-Sekafî, Kûfe’de Hz. Hüseyin’in intikamını almak iddiasıyla başlattığı isyana (66/685) katılan zencilere hürriyet vaad etmişti. Zenci köleler, Zenc isyanı diye bilinen büyük kalkışmalarından önce Irak’ta pek çok defa ayaklanmışlardı. Bunların ilki 71 (691) yılında Mus‘ab b. Zübeyr’in son günlerinde Basra’da az sayıda zenci kölenin katıldığı isyandı. Bu isyancıların bir kısmı öldürüldü, bir kısmı kaçmayı başardı. İkinci isyan 75’te (695) Basra’da Şîr Zencî lakaplı Abdullah b. Cârûd er-Rebâh’ın önderliğinde gerçekleşti. Abbâsî Halifesi Mansûr döneminde yine Basra’da çıkan üçüncü isyan (143/760-61) Basra Kadısı Sevvâr b. Abdullah’ın gönderdiği askerler tarafından bastırıldı.

    Spartacus'ü tabii biliyoruz
    Aşağıdakiler/Yukarıdakiler 13. yüzyılda Arap dünyasında siyah köleler aşağıda, efendileri yukarıda… (BND MS Arabe 5847 fol.105r).

    Zencilerin ismini duyuran asıl olay, Abbâsîler döneminde 255-269 (869-883) yılları arasında Aşağı Mezopotamya’daki (Sevâd) bataklık bölgede ortaya çıkan isyandır. Bir rivayete göre bu isyana 500.000 zenci köle katılmıştır. İsyancılar Furâtiyye, Karmatiyye, Nûbe ve Sudan gibi isimlerle anılıyordu. İsyanın lideri Sâhibüzzenc Ali b. Muhammed’in yanında Râşid el-Karmatî ve Nâdir el-Esved gibi diğer liderler de bulunmaktaydı. Zenci köleler, 9. yüzyılda Aşağı Irak’taki bataklık bölgede aşırı sulamadan dolayı tuzlanan toprakların temizlenmesi için pirinç ve şeker kamışı gibi sulu tarım alanlarında 2.000 ile 5.000 kişilik gruplar halinde ağır şartlar altında çalıştırılıyordu. Hz. Ali soyundan geldiğini iddia eden Ali b. Muhammed ez-Zencî kendilerini bu durumdan kurtarma vaadiyle onları isyana teşvik etti. Dicle nehri kıyısında bulunan köyleri yağmalayıp efendilerinin mallarına el koyan zenciler, Abbâsîler’in Basra valisi tarafından üzerlerine gönderilen, toprak sahiplerinin de gönüllü olarak katıldığı birlikleri mağlûp ettiler. Çarpışmalar, Fırat ve Dicle nehri üzerinde açılmış kanallar ve bataklık içindeki kamışlıklarda vuku buldu. Zenciler isyanın başlamasından 10 ay sonra bu defa Basra körfezi ağzındaki Übülle, Abadan, Ahvaz ve Basra gibi şehirlere yönelerek buraları yakıp yıktılar. Basra günlerce süren yağmaya, tahribat ve katliama uğradı. 10.000 civarında Basralı’nın öldürüldüğü bu katliamın ardından “ba‘de harâbi’l-Basra” sözü darbımesel haline gelmiştir.

    Aşağı Mezopotamya’daki bataklıklara yerleşerek sazlıklar ve sulama kanallarıyla kaplı alanın ortasında Muhtâre adıyla bir şehir kuran zenciler Abbâsîler’i on beş yıl meşgul ettiler. Saffârîler ve Kürt aşiretleriyle ittifak kuran Abbâsîler’in üzerlerine gönderdiği orduları yenilgiye uğratıp bölgeyi tamamen kontrolleri altına aldılar. Zaman zaman Bağdat’ın 140 km. güneyine kadar yaklaştılar. Zencilerin kendi adlarına para bastırmaları, hutbe okutmaları ve bayrak kullanmaları dikkate alındığında âdeta bağımsız bir devlet haline geldikleri iddiasında bulundukları anlaşılır. Zenci isyanı ancak Tolunoğulları’nın askerî ve malî desteğiyle bastırılabildi (269/883). İsyana katılan zencilerin çoğu bu savaşlarda öldürüldü, sağ kalanlar tekrar köle haline getirildi. İslâm kaynaklarındaki rivayetlere göre 300.000 ile 500.000 arasında zencinin katıldığı bu isyan İslâm tarihindeki en kanlı ve yıkıcı isyanlardan biridir (Ali b. Hüseyin el-Mes‘ûdî, IV, 221-222; İbnü’l-Cevzî, XII, 212)…

    Spartacus'ü tabii biliyoruz
    SİYAH ÖFKE
    Mustafa Demirci
    ÇİZGİ YAYINLARI, 2005
    318 SAYFA
    28.5 TL