SUNUŞ: Türklerin Anadolu coğrafyasına gelerek yerleşmeleri ve sonrasında yaşananlar; bilinen dünya tarihinin bugüne kadar uzanan bölümündeki en belirleyici, tayin edici hadiseleri oluşturur. Yaklaşık 1.400 yıllık bu tarihin doğal ve doğal olmayan felaketleri; şahlardan-padişahlardan ziyade bölge insanlarının direnci ve yaşadıkları yerlere sahip çıkarak benzersiz bir “hayatta kalma” stratejisi sürdürmeleriyle atlatılabilmiştir.
Yaşadıklarını genellikle kayıt altına almayan; yapılan yanlışlardan ders çıkarma noktasında hafıza problemleri olan; tekerrür eden hatalar tarihinin başkahramanı olan Türkler; en umutsuz ve korkunç dönemlerde bile eşsiz bir direnç göstermiş, mevcudiyetlerini sürdürmüştür.
Bugün 100. yılında bulunduğumuz İstiklal Savaşı’yla Anadolu coğrafyasındaki mevcudiyetini yine-yeniden sağlayan, her seferinde küllerinden doğan Türklerin macerası…
Çanakkale-Çan ilçesinde bir 23 Nisan günü. 60’lı yıllar…
19 Nisan 1925 tarihinde TBMM’de kabul edilen “29 Teşrinievvel (Ekim) günlerinin Ulusal Bayram olması addi” ile, bu mutlu gün Atatürk’ün deyimiyle Türk ulusuna “En büyük millî bayram” olarak hediye edildi. Bu tarihi izleyen yıllarda, Cumhuriyet Bayramı’nın coşkulu kutlamaları yurt çapında devam etti. Özellikle 1933’teki “Onuncu Yıl Bayramı” ve 10. Yıl Marşı tüm yurtta günlerce devam eden gösteri-şenliklerle toplumsal hafızamızda unutulmaz anılar bıraktı, bugün de devam eden bir gelenek yarattı. “Ne Mutlu Milletime, Kendi Bağrından Bir Mustafa Kemal Çıkardı” pankartı altında Turgutlu’da (Manisa) düzenlenen “Cumhuriyetin 10. Yıl Kutlaması”…
Ülkemiz için iklim krizi, başka diyarların ve başka zamanların problemi değil. Tam burada ve tam şu anda etkileri hissedilmeye başlanan bir felaket. Geçen ay yaşanan sıcak hava dalgaları, ardından Türkiye’yi saran orman yangınları ve ardından sel felaketleri de kaygıların fazlasıyla gerçek olduğunu bir defa daha kanıtladı. Fakat giderek yaklaşan krizi önlemek için halen adım atılmadı.
Türkiye, tüm uyarılara rağmen Paris İklim Anlaşması’nı meclisten geçirip yürürlüğe sokmayan 6 ülkenin arasında kalmaya devam ediyor. Her geçen gün ağırlaşan iklim kriziyle ilgili dünyada ve ülkemizde bizleri, şirketleri, devletleri uyaran biliminsanları, yazarlar, aydınlar… 165 yıldır sözlerine kulak asılmayanlar…
Bilim insanları, iklim kriziyle deniz buzlarının hızla erimesi yüzünden kutup ayılarının neslinin 80 yıl içinde tükenebileceği uyarısında bulunuyor.
Homo homini lupus yani “İnsan insanın kurdudur” lafını hemen herkes duymuştur ama, Thomas Hobbes’un (1588-1679) “İnsan henüz olmamıştır” sözü çoğunlukla gözden kaçar. Gerçekten de uygarlığın, kültürün ve teknolojinin bunca “ilerlemesine” karşın insanın pek de bu ilerlemeye koşut olarak geliştiğini göremiyoruz. Bunun en büyük göstergelerinden biri de insan haricinde hem kendini bu denli tüketen hem de yeryüzüne, hatta uzanabildiği ölçüde evrene bu kadar zararı dokunan başka hiçbir canlının olmaması. Bundan daha da endişe verici olan ise, insanın sebep olduğu bozulmanın önce yaşadığı ortama, sonra da bu ortamın bir parçası olan kendi varlığına yönelen tehdidin çok geç farkına varması.
Olsa olsa çeyrek yüzyıldır dünyaya verdiği zararın dönüp dolaşıp kendi başını yakacağıyla ilgili bir telaşa düştü insanlar. Tabii sadece bir kısmımız… Dünya nüfusunun çoğunluğu, bilimsel literatürün hemfikir olduğu iklim krizinin insan etkisiyle büyüdüğü ve bu şekilde devam edilirse yerkürenin yaşanılamaz bir yer hâline geleceği konusunda ikna olmuş değil.
İnkarcılara bir doz Banksy 2009’da Kuzey Londra’daki Regent’s Kanalı’nın duvarına kırmızı boyayla “Küresel ısınmaya inanmıyorum” yazan sokak sanatçısı Banksy, bir kısmı suyun altında kalan bu duvar yazısıyla sonuçları hayal kırıklığı yaratan Kopenhag İklim Zirvesi’ne ironik bir eleştiri gönderiyordu.
Sanayi Devrimi’nden (1760- 1840) beri daha fazla fosil yakıt yakıp atmosfere karbondioksit gibi sera gazlarını daha fazla salıyoruz. Dünya’nın yaydığı kızılötesi enerjinin uzaya salınmasına engel olarak atmosferde kalmasına, bunun da atmosferde birikerek aynı bir sera gibi gezegeni ısıtmasına neden oluyoruz. Son 150 senedir yaşamakta olduğumuz iklim değişikliği insan kaynaklı… Bu değişikliğin önemli sonuçları arasında, ortalama sıcaklığın artması; yağış rejiminin değişmesi; okyanus akıntılarının farklılaşması; kuraklık sürelerinin ve şiddetlerinin artması; buzulların erimesi; deniz seviyesinin yükselmesi; orman yangınlarının hem şiddetlenmesi hem de daha geniş alanlara yayılması; salgın hastalıkların etki alanlarının genişlemesi gibi problemler var. Üstelik bu problemler geçen ay çok acı bir şekilde ülkemizde ve diğer ülkelerde tanık olduğumuz orman yangınları ve sellerden de anlaşılacağı üzere, artık uzak bir geleceğin, uzak coğrafyaların değil, bugünün ve buranın problemleri.
Artık yapmamız gereken, sera gazı kaynaklarından yapılan tüm salımları ya yok etmek ya da olabildiğince azaltmak. Bu da ancak enerji sektörü başta olmak üzere çeşitli sektörlerde ciddi bir dönüşümle sağlanabilir. Problemin ancak radikal bir dönüşümle altından kalkılabileceği, aslında 1990’ların başından beri uluslararası toplantılarda tartışılıyor. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin imzalanması, 1992’deydi. Bu sözleşmeye dayanarak hazırlanan Kyoto Protokolü ise 1997’de imzaya açıldı. Ancak “insanın olmamışlığı”, bizim yaşam süremizi aşacak felaketler için önlem almayı, yaşam süremiz boyunca kârı ve lüksü artırma yanında geri plana attı. İçinden geçilmesi gereken dönüşümün büyüklüğü, devletleri harekete geçmek konusunda çekingen davranmaya itti. Tâ ki gelecek gelip, kapımızı çalana kadar…
Geçen ay Birleşmiş Milletler bünyesindeki Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) açıkladığı 3 bin sayfalık yeni raporda, “İklim krizinin her yerde daha önce hiç görülmemiş düzeyde kötüleştiği” ifade edildi. “İnsanlık için kırmızı alarm” denen raporda incelenen 5 farklı karbon emisyonu senaryosunun tamamına göre, küresel sıcaklıklar tahmin edilenden daha önce, yani 2040’a kadar 1.5 derece artacak ve bunu engellemek imkansız. Karbon salımları önümüzdeki birkaç yıl içinde azaltılmazsa, bu daha da erken gerçekleşecek.
14 binin üzerinde bilimsel makaleye atıfta bulunan rapor, iklim krizinin insan ürünü olduğunda şüphe bulunmadığını söylüyor; nadir görülen aşırı hava olaylarının artık daha sık görüleceğine dikkati çekiyor. Tropik fırtınaların, yağmur ve kar yağışının artacağı belirtilirken, günümüze kıyasla 1.7 kat daha fazla kuraklık yaşanacağı da vurgulanıyor. IPCC’ye göre karbondioksit gazı emisyonunun radikal biçimde azaltılması durumunda bile, sıcaklıkların sanayileşme öncesi döneme göre 1.5 derece artmasını engellemek artık mümkün değil. Kuzey Kutup Dairesi’ndeki ısınmanın, dünyanın geri kalan yerlerine göre 2 kat daha hızlı ilerlediğinin de belirtildiği raporda; en iyimser senaryoda dahi 2050’ye kadar bölgedeki buzulların tamamının erimiş olacağı vurgulanıyor. Raporun sonuçlarını değerlendiren BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, “Şimdi güçlerimizi birleştirirsek, iklim felaketini önleyebiliriz. Ancak raporun açıkça ortaya koyduğu gibi, bekleyecek zamanımız kalmadı; hiçbir özrün faydası olmaz” diyor.
Norveç’in Svalbard takımadalarındaki Nordaustlandet adasında eriyen buz tabakaları bir şelale haline gelmiş.
Neyse ki 1990’lara göre daha fazla ülke, özellikle gençlerden yükselen seslerle birlikte bu tehlikenin farkında. Küresel sıcaklık artışının 1.5 derecenin üzerine çıkmamasını hedefleyen ve 2006’da yürürlüğe giren Paris İklim Antlaşması, 200 kadar ülkeyi biraraya getirdi. Türkiye ise 197 ülkenin 191’inin onayladığı antlaşmayı İran, Irak, Eritre, Yemen, Libya’yla birlikte halen meclisten geçirip yürürlüğe sokmayan 6 ülke arasında. Türkiye aynı zamanda, antlaşmayı onaylamayan tek G20 ülkesi konumunda. Bunun gerekçesi olarak da iklim krizi üzerindeki tarihsel sorumluluğumuzun “yok denecek kadar az” olmasını gösteriyoruz. Hangi ülkelerin daha fazla sorumlu olduğunu hesaplamak kolay olmasa da, Türkiye mevcut oranlara bakıldığında en çok emisyona sahip 20 ülkeden biri olarak öne çıkıyor; dünya çapındaki enerjinin yüzde 1’ini tüketiyor; kişi başına düşen emisyon miktarı da giderek artıyor.
Türkiye’nin şikayetçi olduğu konulardan bir diğeri ise iklim fonlarına ulaşamamak. Türkiye bunun için gelişmiş ülkeleri kapsayan listeden çıkarak, ağırlıklı olarak az gelişmiş ülkelerin ve ada devletlerinin uyum eylemleri için kullanması planlanan Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanması gerektiğini savunuyor. Gelişen ülkelere toplamda yıllık 100 milyar dolar kaynak aktaracağı vadedilen bu fonda henüz 10 milyar toplanmış olması ise, daha fazla ihtiyacı olan ülkelerin yanında Türkiye gibi yenilenebilir enerji potansiyeli yüksek ülkelerin kaynak talebinin tepki çekmesine neden oluyor.
2010’da Greenpeace, aralarında Özgürlük Anıtı, Tac Mahal ve Eyfel Kulesi’nin de bulunduğu, yarısı suya batmış yapıların heykelleriyle, tedbir alınmazsa karşı karşıya kalacağımız tehlikeyi hatırlatmıştı.
Türkiye’nin rüzgar ve güneş gibi enerji üretim seçenekleriyle ek kaynağa ihtiyaç duymadan kömürden daha ucuza enerji üretebilecek olması bir yana; Avrupa Yatırım ve Kalkınma Bankası, Fransız Kalkınma Ajansı, UNDP, Alman Yatırım Bankası, Avrupa Yatırım Bankası ya da Dünya Bankası gibi pek çok kurum aracılığıyla iklim finansmanına da erişimi var. 2013-2016 arasını inceleyen bir çalışma, AB kurumlarının iklim fonlarından en fazla yararlanan ülkenin Türkiye olduğunu ortaya koyuyor (senede ortalama 667 milyon euro). Araştırmalar, yüzde 70’lere varan oranda enerjide dışa bağlı olan Türkiye’nin antlaşmaya taraf olmasının ekonomik yük getirmesi bir yana, millî gelirini yüzde 7 artırmasına, istihdam potansiyelini katlamasına yol açacağını gösteriyor.
İklim krizinin kontrol altında tutulabilmesi için ortalama yüzey sıcaklığındaki artışın 1.5 dereceyle sınırlanması, en kötü ihtimalle 2 derecenin altında kalmasının sağlanması gerekiyor. Bunun için 34 ülke “karbon nötr” olma hedefini ulusal hukuk çerçevesine yerleştirdi. AB, 2030’a kadar emisyonlarını %55 azaltmayı ve 2050’ye kadar da “karbon nötr” olmayı hedefliyor. Çin, 2060 için “karbon nötr” olma hedefini; Paris Antlaşması’na geri dönen ABD ise 2050’ye kadar “karbon nötr” olma, 2035’te ise elektrik üretimi sektörünü karbonsuzlaştırma hedeflerini açıkladı. İklim krizinden en çok etkilenecek coğrafyalardan birinde bulunan Türkiye ise 2030’a kadar emisyonlarını iki katına çıkarmayı planlıyor! Herhangi bir karbonsuzlaşma hedefi de yok!
Bugün geçmişte bizi uyarmaya çalışanları dinlemememizin, onları neredeyse meczup veya deli yerine koymamızın ceremesini çekiyoruz. Gelecekte de bugünkü uyarıları dinlememenin sonuçlarını hatırlamak için, iklim ve çevreyle ilgili öncü biliminsanlarından-yazarlardan bir derleme hazırladık. Onları o zaman dinleseydik, bambaşka bir bugünü yaşıyor olabilirdik.
Lise öğrencilerinin okulları bünyesinde çıkardıkları Yesterworld dergisi, her sayısında öğrencilerin kaleme aldıkları tematik konulardaki yazılardan oluşuyor. Türkçe-İngilizce hazırlanan dergi, güncel hadiselerin arkasındaki tarihsel süreci görmeyi-göstermeyi hedefliyor.
Hisar Okulları’nın Sosyal Bilimler bölümü başkanı ve tarih öğretmeni Aydan Demirkuş’un inisiyatifiyle geçen dersyılında başlayan tarih dergisi çıkarma faaliyeti; 2021-22 dersyılında da devam edecek. Aydan Hoca tarih dergisi çıkarma fikrini ve uygulamasını #tarih dergiye anlattı:
“Uzun yıllardır öğrenciler tarafından çıkarılacak bir tarih dergisi hayalim vardı. Bu yılın başında, bölümdeki tarih öğretmeni arkadaşlarımın desteği ile okul toplumuna duyuru yaptık ve istekli öğrencilerin başvurmasını istedik. Derginin çıkabilmesi için yazarlara, editör grubuna ve tasarım-yayın ekibine ihtiyacımız vardı. Öğrenciler çalışmak istedikleri alana başvurularını yaptılar. Derginin çıkarılmasında tek bir sorumlu öğretmen yok. Benimle birlikte 2 arkadaşım daha dergi projesinde çalışıyor.
Bu projede temel amacımız, okulda tarih alanında öğrencilerin dersler dışında derinleşebilecekleri bir platform oluşturmak ve tarihsel bakışaçısını yaşamlarının bir parçası hâline getirmek. Öğrencilerin güncel hadiselerin arkasındaki tarihsel süreci görmesini önemsiyoruz. Diğer yandan onların hem entellektüel bakışaçılarını genişletmek hem de spesifik konulardaki konsantrasyonlarını arttırmak istiyoruz.
Projeye katılan öğrenciler, önce Türkiye de yayımlanan tarih dergilerinden örnekleri incelediler; akademik bir araştırma sürecinin metotlarını uygulamada gördüler. Tarih öğretmenleri olarak bizler de kaynağa yönlendirmede, konuların içerik tasarımında onları destekledik. Yazıları yazan grubun çalışmaları editör grubu tarafından değerlendiriliyor. Sonrasında öğretmenler olarak bizler okuyoruz ve geri dönüşleri yapıyoruz. Son düzeltmelerden sonra, yazılar tasarım grubu tarafından dergiye dönüştürülüyor. Öğretmenlerin ve okul müdürümüzün onayı ile basılıyor.
Öğrencilerin her dergi deneyiminde daha geliştiklerini görüyorum. Pek çok hatayı kendileri görüp, düzeltme çabasına giriyorlar. Hatta eleştirilerde bizden daha sert olabiliyorlar. Disiplinli bir süreç takip ediliyor. Yoğun ders programlarında, bu çabalarını çok takdir ediyorum”.
Yesterworld ekibi şu öğrencilerden oluşuyor: Duru Polat (Editör), Ela Kopmaz, Demir Alp, Can Aymen, Jessica Sezer, Dila Yağmurdereli, Aslı Taze, Tuna Bilici, Selin Dönmez, Emir Yıldırım, Alp Arditi, Zeynep Ölmez, Dafne Ovadya, Yasemin Dindar.
Kişisel olanla toplumsal ve tarihsel olanın kesişimi: Bize konulan isimler. Doğan Gürpınar, Telemak Kitap’tan çıkan Türkiye’de Özel İsimlerin Tarihi’nde Tanzimat’tan günümüze Türkiye’nin farklı arkaplanlardan gelen ailelerinin kuşaklar boyu dönüşen hikayelerini, çocuklarına koydukları isimler üzerinden takip ediyor. 30’ların Türkçülük dalgasıyla Türkan, 50’lerde Hülya, onu takiben Nilgün… 80’lerle birlikte Burcu ve Pınar. Bugün ise artık Ada’lar, Duru’lar, Bade’ler zamanı.
Refik Halid Karay, Şevket Turgut Paşa’dan bahsederken bu ismi duyduğunda “Dev cüsseli, palabıyık, iri sakal bir kumandan” hayal ettiğini anlatır. Karşısına “ayaklarını göstermesi ayıp bir uzuvmuş gibi saklayan, ilave memuriyet istemeye gelmiş bir tapu memuru tavrıyla helecan ve mahcubiyet içinde bekleyen” gerçek paşayı görünce de “İnsanlara 30 yaşından sonra isim verilmesi kanun olmalı” der. Gerçekten de ismi bir kişiye dair bildiğimiz ilk bilgidir. Her ne kadar Karay’ı yanıltmış olsa da, ailelerin kendilerine ve çocuklarına dair topluma vermek istedikleri sinyallerle birlikte ulusal belleği taşıyan, konulduğu dönemin etkileşimlerinden ilham almış kusursuz ulusal hafıza mekanlarıdır da…
Doğan Gürpınar, Türkiye’de özel isimlerin tarihine ilişkin “Her ismin çok sarih olarak saptanabilir şekilde hayat bulduğu bir 5 yıl aralığı var. Bu 5 yılın ardından o isim görkemini kaybederek seyrekleşmeye başlıyor” diyor. Örneğin “Türkan” tam olarak Türkçülük kavşağında karşımıza çıkıyor. İttihatçılar ve kuşaktaşları oğullarına Türk tarihinden isimler uygun görürken “Türkan”, kızlar için tek tabanca… Öyle ki Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin 1920-1930 arasında doğan ilk kadın mezunlarının sekizde biri “Türkan” ismini taşıyor. “Türkan”ın yükselişi keskin olduğu gibi 1930’larda yeni cumhuriyetçi isimler karşısında gözden düşüşü de o denli hızlı oluyor. Bir sonraki 15 yılda doğan mezunlarda oranı %1,9’a düşüyor. 1950’ler “Hülya”nın çok yaygın bir şehirli isme dönüştüğü dönem. Zamanın İstanbul ve Ankara ilkokullarında onu “Neşe” ve Refik Halid Karay’ın romanından esinle “Nilgün” takip ediyor. Bu isimler de sonraki on yıllarda “halk ismi” haline gelmeleriyle beraber silikleşiyor. 1970’lerin ikinci yarısından 1980’lerin ortasına “Burcu” ve “Pınar”ın zirve on yılı. Son yirmi yılda ise isimler erkekte de, kızda da istikrarlı şekilde kısalıyor. Ada’lar, Eda’lar, Ela’lar; o da olmazsa Duru’lar, Sıla’lar, Bade’ler kreşleri istila ediyor.
Elbette her isim, dönemine ilişkin bir şey söylemez. Tesadüfler, denk gelmeler, bir roman karakteri ya da şöhretli bir adaş da isim koymada etkili olabilir. Ama o ismi yaygınlaştıran ilhamlar dönemlere dair bir fikri bize duyumsatır; içiçe geçmiş birçok etkiyi, bir anlamda ifşa eder. Her isim bir döneme sinmiştir. Doğan Gürpınar, bu şifreleri çözerken, isimlerin geride bıraktığımız yüzyılın hafızasında ne denli önemli köşe taşları olduğunu gösteriyor.
Karakterini 2. Abdülhamit döneminde kazanan Yıldız Sarayı’nı bir bütün olarak inceleyen; yapının birbiriyle ilişkili tüm bölümlerini değerlendiren; 2. Abdülhamid dönemindeki değişimleri tarihsel bağlamı içinde ortaya koyan; ilk defa ortaya çıkarılan belge ve buluntuları, devrin ve günümüzün görsel malzemeleriyle kombine eden bir referans kitabı. 5 yıllık bir çalışmanın ürünü.
Dünyadaki tüm imparatorluklarda olduğu gibi Osmanlılarda da saraylar devletin dünya görüşünü, teşkilatını, imajını ve yönetim sistemini yansıtmada önemli bir role sahip. Bununla birlikte Osmanlı sivil mimarisinin önemli yapılarından biri olan bu mekanlar; mimarlık tarihi, sanat tarihi ve tarih gibi önemli disiplinler açısından dinî mimari ya da diğer anıtsal yapılar kadar ayrıntılı incelenmemiştir. Topkapı Sarayı gibi Osmanlı hanedanına yüzyıllardır evsahipliği yapmış en görkemli yapı dahi ancak son yıllarda önemli çalışmalarla ele alınmaya başlanmış; saraya dair popülist ve menkıbevi bakışaçılarının ötesinde akademik değerlendirmeler yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştır.
Osmanlı yönetim ve toplumunda 18. yüzyılda başlayan zihniyet ve mekan algısının değişimiyle imparatorluğun idare merkezi olan saraylar da doğal bir değişime uğradı. Bu bağlamda Osmanlı sarayında teşrifatın, mimarinin ve zevklerin farklılaştığı açıkça görülebilir. Hem klasik Osmanlı devlet geleneğinden beslenen hem de değişen dünya düzenine uyum sağlamak adına yeni protokol mekanlarını ortaya koyan yeni yaklaşım, Çırağan-Dolmabahçe-Beylerbeyi-Yıldız başta olmak üzere pek çok saray ve köşkün inşaına vesile oldu.
Bu son dönem Osmanlı saraylarından biri olan ve özellikle 2. Abdülhamid’in tahta çıkmasının ardından kısa bir süre sonra devletin yönetim merkezi olarak belirlenen Yıldız Sarayı, Osmanlı sarayları içinde ayrı bir yere sahip. 2. Abdülhamid’in uzun yıllar boyunca yerli ve yabancı kaynaklar tarafından farklı açılardan tartışılan siyasi hayatının gölgesinde kalan ve kimi zaman da onunla özdeşleştirilen bu saray; sembolik değeri kadar mimari düzeni ve kurgusu, bütünselliği bakımından da ayrıntılı şekilde ele alınmamıştı.
2. Abdülhamid’in tahta çıktıktan kısa bir süre sonra, sahildeki Dolmabahçe ve Çırağan gibi saraylar yerine, tam Boğaz’a nazır, açık bir manzaraya sahip ve çevresine hâkim bir tepede konumlanan Yıldız Sarayı’nı tercih etmesi tesadüfi değildi. Onun yönetim anlayışını ve kişisel zevklerini yansıtan stilleri bünyesinde barındıran, doğayla içiçe planlanmış Yıldız Sarayı, zaman içinde kapladığı alanla yatay bir anıtsallık kazandı. Birkaç yüzyıldan beri saray arazisi olan Yıldız korusu ve buraya inşa edilmiş bazı köşkler dışında pek kullanılmayan bu mekan Abdülhamid döneminde asıl karakterini kazandı; içiçe avlu ve bahçelerden oluşan klasik bir Osmanlı sarayı görünümü aldı.
Yıldız Sarayı 2. Abdülhamid dönemindeki saray teşrifatına uygun şekilde düzenlenmiş, uzun ve yüksek duvarları ile dış dünyadan yalıtılmış küçük-görkemli bir kent gibi değerlendirilmiş. Saray, temelde devlet işlerinin yürütüldüğü Selamlık ve padişahın özel hayatına has Harem olmak üzere iki ana avlu ile bunların uzantıları köşk ve su yapıları ile çevrili bahçeler, korular ve dış yapılardan oluşur. Padişahın 33 yıllık uzun saltanat döneminde değişen ihtiyaçlar ve zevklere uygun şekilde yeni binalarla zenginleşen ve kalabalıklaşan saray, yine bu dönemde epey yapısal değişim geçirdi. Bununla birlikte Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin ardından farklı işlevlerle ve parça parça kullanılan Yıldız Sarayı, özgün hâlini ve bütünlüğünü kaybetmiş olarak günümüze ulaşabildi.
Fotoğraflardaki ayrıntılar Yıldız Sarayı kitabı için arşiv fotoğraflarındaki detaylar üzerinden sarayın yerleşim düzeni ve mimarisi gibi temel özelliklerine ulaşılmaya çalışıldı. Saray’ın bahçesi içinde 2. Abdülhamid’in Kulanımındaki Hususi Daire.
Bugüne değin Yıldız Sarayı’nın sistemli ve bütünsel inşa tarihçesinin yazılmamış, sarayın tarihsel bağlamı içinde değerlendirilmemiş olması önemli bir eksiklikti. Buradan hareketle saray tarihiyle ilgili çalışmalar, Yıldız Teknik Üniversitesi Sultan II. Abdülhamid Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. A. Melek Özyetgin öncülüğünde 2015’ten itibaren başlatılmıştı. Merkez, yerli-yabancı pek çok akademisyen, araştırmacı ve sanatçıyla işbirliği içinde bu alandaki çalışmalarını sürdürdü. Merkezin en kapsamlı projesi olan Yıldız Sarayı kitabı, uzun ve titiz araştırmalar sonucu Melek Özyetgin, tarihçi-akademisyen Prof. Dr. Vahdettin Engin ve benim katkılarımla ortaya çıktı.
Yıldız Sarayı, Osmanlı sarayları içinde inşaı, teşrifatı, kurumları ve sosyal yaşamı hakkında en fazla yazılı belgeye sahip olan sarayların başında gelir. Saray hakkında Osmanlı arşivindeki belgeler, Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu’ndaki fotoğraflar, sarayın mimari düzen ve işleyişinin anlaşılmasında büyük önem taşır. Varolduğu bilinen kimi belgelerin günümüze ulaşmaması ve aralarda kronolojik boşluklar sözkonusu olsa da, arşivin sağladığı bilgi zenginliği eşsizdir. Şimdiye kadar Yıldız Sarayı ile ilgili çalışmalarda bu arşiv belgelerinin sistematik metotla kullanılmaması, sarayın bütünsel algılanmasını engellemişti. Özellikle bu çalışmada yer alan 2. Abdülhamid dönemine ait “Yıldız Sarayı vaziyet planları”, sarayı bütün olarak gösteren mevcut en eski çizimler olarak son derece önemlidir. Bu planlar sarayın değişen katmanlarını tespitte ve avlularının sınırlarını belirlemede temel kaynak olarak kullanıldı, yapısal değişim bu planlardan takip edilebildi.
Ayrıca günümüze ulaşan fotoğraflarından Yıldız Sarayı’nın yerleşim düzeni, mimarisi, süslemesi, mobilyası, bahçe tasarımı ve peyzaj mimarisi gibi temel özelliklerine ulaşmak mümkün olabildi. Çekim tarihleri tam bilinmemekle birlikte, fotoğraf karelerindeki ayrıntılar incelendi ve bunlar sarayın mimari katmanlarının oluşumuna uygun bir sırayla verilmeye çalışıldı. Yıldız Sarayı’nın bu fotoğraflarının bir kısmı önceden yayımlanmışsa da, bunlar eserde ilk defa olabildiğince doğru tanımlandı, adlandırıldı, kronolojik sıralandı ve yüksek çözünürlüklü hâlleriyle yer aldı.
20. yüzyıl başlarında Yıldız Sarayı Kütüphanesi’nin içi
İlgili dönemde sarayı görmüş, sarayda yaşamış yerli veya yabancılar tarafından kaleme alınmış hâtıra kitapları gibi belge değeri olan çeşitli kaynaklar da sarayın anlaşılmasında önem taşımaktaydı. Kitapta hatırat türündeki tüm kaynaklarda yer alan bilgiler saray yapılarıyla ilişkilendirilmeye çalışıldı; her bir yapının sarayın mimari programındaki ve saray işleyişi bağlamındaki yeri verilmeye gayret edildi.
İki ana bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde, sarayın özellikle 2. Abdülhamid’in kişisel ve yönetsel ilkeleri bağlamındaki yapılaşması değerlendirildi; onun özel hayatı yanında sarayın şekillenmesinde de etkisi olan idealleri, şahsi özellikleri, uğraşları ve zevkleri ele alındı. Bu bölümde, dönemin siyasi, sosyal ve kültürel olayları ile şekillenen Yıldız Sarayı’nın genel çerçevede değerlendirilmesi de yapıldı. İkinci bölümde ise sarayın ana iki avlusunu (resmî bölüm ve özel bölüm) oluşturan yapılar ve bunların düzeni anlatıldı. Aynı zamanda sarayın dış bahçesi olarak belirlenen Şale Kasrı ve Merasim Daireleri, Malta Istabl-ı Âmire ile Yıldız Korusu’ndan oluşan bahçe ve bölümleri; ana yapının etrafını kuşatan ve sarayla doğrudan ilişkili kısımlar (su yapıları, askerî yapılar, dinî yapılar ve diğer dış yapılar) avlu düzenleri ile verildi. Ayrıca ilgili avlularda bugüne ulaşmayan ve mevcudiyeti planlardan ve diğer kaynaklardan tespit edilen dönem yapıları da ele alındı. Sarayla ilişkisi ilk defa bu kitapta ortaya konan bazı yapılar yanında, yeri ve işlevi konusunda arşiv belgelerine dayalı yeni tespitlerin yapıldığı binalar da anlatıldı. Eserin “Ekler” kısmında, arşivde bulunan planların yeniden yapılan çizimleri; saray ve çevresinin erken cumhuriyet devrine ait hava fotoğrafları; metin içinde görsel malzemesi kullanılmayan ancak atıf yapılan belgeler yer aldı.
Yıldız Sarayı kitabını hazırlama sürecinde zorluklar da yaşandı. Saray yapıları ile ilgili saha araştırması sırasında, devam eden restorasyon çalışmaları nedeniyle mekanların bir kısmını yerinde inceleme imkanı bulunamadı. Yine bu restorasyon ve yeniden işlevlendirme sürecinde binaların içleri tamamen boşaltılmış olduğundan, yapıların iç düzenleri hakkında çalışmak mümkün olamadı.
Küçük Mabeyn Köşkü 2. Abdülhamit tarafından 1901’de çalışma ve dinlenme köşkü olarak inşa ettirilen Küçük Mabeyn Köşkü, Sultan’ın tahttan indirildiğini de haber aldığı yerdi.
Kitapta 2. Abdülhamid dönemi Yıldız Sarayı anlatıldığı için bu devrin görsel malzemeleri tercih edildi; eğer bir yapıyla ilgili fotoğraf yoksa bunun güncel karelerine yer verildi. Özellikle Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu içinde başta Harem yapıları olmak üzere birçok saray yapısının özgün hâlini gösteren fotoğraf bulunmaması, sarayın görsel olarak ortaya koyulmasında eksiklik oluşturdu. Bunların yanısıra, saray yapılarının bir kısmının hâlihazırdaki durumunun fotoğraflanmasına bu süreçte izin verilmediği için, arşivlerden edinilen mevcut fotoğraflar kullanıldı. Ayrıca, Yıldız Sarayı’nda devam eden restorasyon sebebiyle, bazı saray yapılarının daha önceki restorasyon ve yapı durumlarını gösteren arşivlerdeki belgelere de (İstanbul 3 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü arşivi, IRCICA-Yıldız Sarayı yapıları restorasyon dosyaları gibi) ne yazık ki erişim izni verilemediğinden bunlardan istifade etmek mümkün olmadı.
Yıldız Sarayı dahilindeki gaz borularının haritası.
Kitapta, Osmanlı mimarlık tarihinde çoğunlukla üzerine fazlaca durulan üslup ve biçim tipolojilerinden ziyade yoruma ağırlık veren; her bir yapının ayrıntılı formlarının ötesinde saray bütünlüğündeki yerine odaklanan ve bunların farklı işlevlerini yansıtan bir yaklaşım benimsendi.. Kitabın temel ve nihai hedefi, ciddi ve kalıcı bir yayının yanısıra, bir kültür mirası olarak Yıldız Sarayı’na dikkati çekmek, yapının korunmasına ve doğru kullanılmasına katkı sağlamak. Bugün yapının kimliğine uygun onarım çalışmaları, T.C. Cumhurbaşkanlığı’nın desteğiyle devam ediyor. Sarayın eski bütünlüğüne kavuşturulması ve yaşatılması en büyük temennimiz.
Tiyatro ve sinemaya adanmış bir hayattı onunkisi. “… Bir oyun, bir oyun daha, bir oyun daha… Böyle mutlu geçer ömrüm, yeter ki siz burada olun ve birlikte kotaralım oyunumuzu…” diyordu.
Bazı insanlar vardır; nadiren başrole soyunurlar; ama bir adım geriden, sessiz ve derinden hayata imzalarını bırakırlar. 91 yıllık hayatını 18 yaşından beri sahnede, sahne arkasında, kamera önünde geçiren; bazen müşfik, bazen sert “asil anne” rollerinin değişmez yüzü Nedret Güvenç, bu unutulmaz imzalardan biriydi. “Nedret en basit şeyi bile büyük bir duyarlılıkla ve sevgi yükleyerek anlatabiliyor. Sözgelişi patlıcan musakkasından bahsediyor. Yüzüne bakıyorsunuz anlattığı musakka değil de bir aşk masalı sanki. Gel de etkilenme…” diye anlatıyordu ünlü yönetmen Atıf Yılmaz onu.
Bu özel sanatçı 1930’da İzmir’de dünyaya gelmişti. Ankara Devlet Konservatuvarı’nda şan ve piyano okusa da gönlünü tiyatroya kaptırmıştı. İlk olarak 1948’de İzmir Şehir Tiyatrosu’nun “Kadınlar Terzihanesi” oyunuyla sahne tozunu yutmuş; 1950’de ise 1995’e kadar parçası olacağı İstanbul Şehir Tiyatroları’na katılmıştı. 1998’den beri “Devlet Sanatçısı” olan Güvenç’i 2009’da yazdığı Dünya Tiyatro Günü bildirisiyle uğurluyoruz:
“Ben bir sahne işçisiyim, bir ağır işçi. İşim gereği gece-gündüz çalışırım, buradan sizlere en güzel, en doğru, en çağdaş ve gerçekçi bir oyunla ulaşmak için… Bir oyun, bir oyun daha, bir oyun daha… Böyle mutlu geçer ömrüm, yeter ki siz burada olun ve birlikte kotaralım oyunumuzu. Birlikte gülelim, birlikte ağlayalım, birlikte coşalım, şaşalım, sevinelim ve birlikte düşünelim”
Biri Rolling Stones’u efsane statüsüne taşıyan yolun en önemli taşlarındandı, diğeri Moğollar’dan Erkin Koray’a Anadolu Rock’ın ritmini emanet ettiği bagetlerin sahibi. Biri dünya çapında, diğeri Türkiye’de müzikseverleri yasa boğan, yerleri doldurulmaz iki kayıp ve müzikteki etkileri…
74 yaşındaki Ayzer Danga’nın 28 Ağustos’ta koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiği öğrenildi.
Yakın zamanda biri dünya çapında, biri Türkiye’de müzikseverleri yasa boğan iki kayıp yaşadık: Rolling Stones’un efsanevi davulcusu Charlie Watts ve Moğollar’dan Ayzer Danga… 58 yıldır Rolling Stones’la birlikte çalan Watts, kendi kuşağının en önemli davulcularından biriydi. The Beatles’tan Paul McCartney onu “Kaya gibi sağlam bir davulcu” olarak tanımlarken, ölümünün yarattığı şoku da tarif ediyordu. Evet, bir süredir hastaydı; son olarak bu yıl ABD’de yapacağı “No Filter” turnesine sağlık sorunları nedeniyle katılamayacağını açıklamıştı; fakat ilerleyen yaşına rağmen nesiller boyunca Rolling Stones’u Rolling Stones yapan en önemli parçalardan birinin kaybını kabullenmek yine de tüm müzikseverler için zor oldu.
Charlie Watts, The Rolling Stones’un en “efendi” üyesi olarak da biliniyordu.
Türkiye’nin gelmiş geçmiş en önemli davulcularından Ayzer Danga ise Ağustos ayının son kayıplarındandı. “Moğollar’ın davulcusu” olarak ün kazansa da, aslında Erkin Koray’dan Selda Bağcan’a, Edip Akbayram’dan Mavi Işıklar’a birlikte çalmadığı Anadolu pop/rock’çı yok gibiydi. 1971’de Moğollar’ın Fransa’dan Türkiye’ye dönüşüyle gruba katılan Danga, son yıllarına kadar sahneden inmemişti. Murat Meriç onu şöyle anlatıyor: “Hikâyesini ‘yokluklar içinde kendi davulumu yaptım desem yalan olmaz’ cümlesiyle başlatır -ki doğrudur. Onu tanımamıza sebep sihirli sözcük, ‘hırs’. Mahallede kurduğu Siyah Örümcekler, bu yolda ilk durağı. Sonrası, başarılarla dolu. Muhabbeti aklımdan, güleryüzü gözümün önünden gitmeyecek. Alkışlarla uğurluyoruz…”
1960’ların ortasından itibaren unutulmaz filmlere imza atan Kartal Tibet, okullu bir tiyatrocu, usta bir aktördü. 10 yıl süren oyunculuk kariyerinde 120’nin üzerinde filmde rol almış, sonrasında yine unutulmaz yapımların yaratıcısı-yönetmeni olmuştu. Hep yaşayacak.
DEFNE AKMAN
Vietnam savaşı 1965’te giderek şiddetlenirken, kozmonot Alexey Leonov ilk uzay yürüyüşünü gerçekleştirip tüm dünya Beatles’ın “Help!” şarkısıyla yankılanırken, Türkiye’de zalimlere dünyayı dar eden bir kahraman, “Altay’dan Gelen Yiğit Karaoğlan” belirdi. Camoka’ya (Danyal Topatan) haddini bildiren Kartal Tibet, sinemadaki bu ilk rolünde, erkeksi bakışları, uzun boyu ve inandırıcı oyunuyla kısa zamanda sevildi.
Yeşilçam’ın altın çağına imza atmış oyuncu, senarist ve yönetmen Kartal Tibet’i 2 Temmuz 2021’de 83 yaşında kaybettik. Öğretmen bir anne-babanın ilk çocuğu olarak Ankara’da doğan Tibet, aslında mimar olmak istiyordu. Ancak anne-babasının boşanmasının ardından sanatın ruhuna iyi geleceğini düşünerek konservatuvara girdi ve birincilikle mezun oldu. Ardından Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Albert Camus’nün Caligula oyununda rol aldı. 1961’de 4 arkadaşıyla birlikte Ankara’nın ilk özel tiyatrosu Meydan Sahnesi’ni kurdu. Başarılı bir tiyatrocu olarak sinemaya adım atmaya ilk başta çok hevesli değildi. Ancak 1963’te evlendiği ve daha sonra iki çocuğu Kanat ve Kumru’nun annesi olan Gündüz Hanım’ın da teşvikiyle, Suat Yalaz’ın senaryosunu okuyarak 1965’te sinemaya atıldı. 10 yıl süren sinema kariyerinde 120’nin üzerinde filmde rol aldı. Önce Karaoğlan serüvenleri, daha sonra Sezgin Burak’ın yarattığı Tarkan karakterinin uyarlamaları, ardından halk tarafından çok sevilen melodramlarda oynadı. Bunlar arasında “Küçük Hanımefendi” (1970), “Son Hıçkırık” (1972) gibi Ertem Eğilmez filmleri, Metin Erksan’ın “Dağlar Kızı Reyhan”ı (1969), Atıf Yılmaz’ın “Ateş Parçası” (1971) gibi yapımlar vardı.
Seks filmleri furyasıyla sinemaya kısa bir ara verdikten sonra Ertem Eğilmez’le Arzu Film’de çalışmaya başladı. Burada ilk kez 1976’da “Tosun Paşa” filmiyle yönetmenliğe adım attı. Arzu Film’in hüzünle neşenin içiçe geçtiği, halkın zevkle izleyebileceği sinema anlayışı onunkiyle örtüşüyordu. Aralarında Aziz Nesin uyarlaması “Gol Kralı” ve “Zübük”ün de bulunduğu birçok film yönetti.
Her zaman iş yapan filmlerin oyuncusu, yaratıcısı ve yönetmeni oldu. Ancak yeni şeyler denemekten de hiç çekinmedi. Kemal Sunal’la birlikte Almanya’ya gidip zor şartlarda film çekmesi ya da Anadolu’nun farklı kentlerinde oyunlar yönetmesi, bitmez tükenmez sanat sevdasını gösteren birkaç örnek sadece. Televizyonda ise milyonlar tarafından sevgiyle hatırlanan “Süper Baba” ve “Bizim Aile” gibi dizileri yönetti.
Kartal Tibet insanlara ulaşmayı her şeyden daha çok önemsedi. Sanatçının Zincirlikuyu Camii’ndeki cenazesi çok kalabalıktı. Yeşilçam emekçileri ve hayranları onu son yolculuğunda yalnız bırakmadı. Sinemaseverlerin kalplerinde, yetiştirip ekrana ve sinemaya kazandırdığı oyuncuların sahnelerinde her zaman yaşamaya devam edecek.
1965’te başarılı bir tiyatro kariyerinin ardından sinemaya giren Kartal Tibet, tarihî dramalardan aşk filmlerine her rolün altında kalkan usta bir aktör, unutulmaz film ve dizilere imza atmış bir yönetmendi.
Türkiye’deki 12 Eylül 1980 darbesinden 10 gün sonra patlak veren İran- Irak Savaşı 8 yıla yakın sürdü, yaklaşık 1 milyon asker ve sivilin hayatını kaybetmesine, büyük acılara yol açtı. Devletlerin Ortadoğu politikalarını kökünden değiştiren, Irak’ın kimyasal-biyolojik silahlar kullanmasıyla katliama dönüşen savaşı; Tahran doğumlu yazar-sosyolog Shahzadeh N. İgual’ın çocukluk yıllarındaki anılarıyla hatırlıyoruz.
SHAHZADEH N. IGUAL
Ceng-i Tahmili. İran’ın içine sürüklendiği, yüklenmek zorunda kaldığı savaş…
İran-Irak Savaşı, yüzyılın en anlamsız harbi olmakla birlikte her iki ülkede ağır hasarlar bıraktı. Ölenler, ölüsü dahi bulunamayanlar, gaziler, kimsesiz kalan çocuklar, bu insanlık trajedisine şahit olanlara kocaman-atlatılamaz bir travma bıraktı. Canından, toprağından olanların yanısıra, İran halkı da bir daha eskisi gibi olamadı… Yani, insanlar dünya değiştirdi yahut insanların dünyası değişti…
Ben savaşa, yıkımlara, ölümlere gözünü açan milyonlarca çocuktan sadece biriydim. Dünyaya ayak basalı henüz bir buçuk yıl olmadan kanlı bir devrimin ortasında veda etmiştim çocukluğuma…
Yaşıyor ya insanoğlu her durumda, yaşıyorduk biz de o cehennemin orta yerinde!
Olağan bir vaziyetmiş gibi alışılan bir şey oluvermişti bombardımanlar altında yaşamak o mahşerin içinde sürdürülmeye gayret edilen hayatlarımız…
2006’da 1980-88 İran-Irak Savaşı’nı anmak için düzenlenen “Kutsal Müdafaa Haftası” sırasında İranlı çocuklar bir tankın üzerinde oyun oynuyor.
İşe, okula gidenler, doğanlar, hastalananlar, sessiz sedasız evlenenler, kapkara perdelerin çekildiği evlerde ağırlanan misafirler, rengi koyultulmuş memleketimde silikti hayatlarımızın rengi. Ama yine de yaşanıyordu güç de olsa. Evlere yeni eşya bile alınırdı ölüm korkusuna inat. Doğan erkeklere Omid (Ümit), kızlara Azade (Özgür) adı veriliyordu artık… Okula başladığımda henüz beş yaşındaydım. Birinci sınıfta olmamıza rağmen işlediğimiz dersler, dolayısıyla öğrendiklerimiz pek de hafif sayılmazdı. Hiçbir eğitmen bize savaşı izah edemezken normların dışında dersler veriliyordu okulda…
“Savaşa özel” dersimizin adı ise biz parmak kadar çocuklar için dehşetengizdi. Ve ben tedrisatın yarattığı korkudan muzariptim! Öğrendiklerime kafa tutan öğrenmek istemediklerim, yoksaymak için direndiklerim vardı. Kimi zaman tatbikat gereği gittiğimiz sığınaklara bazen de gerçek hava saldırıları nedeniyle tek sıra halinde, ağlayarak götürülürdük.
“Kimya bombası nedir, size yakın bir yere isabet ettiğinde ne yapılabilir?”
“Enkaz altında kaldınız. Sağsanız dışarı nasıl çıkarsınız?”
“Bombardıman anında paniklememek için neler yapılmalı?”
“El bombalarının zarar verme gücü nedir?”
“RPG-7 roketatarın özellikleri ve tahribat gücü nelerdir?”
“Bebek şeklinde kamufle edilmiş patlayıcıları nasıl tanırız?”
Boyu posu daha sıralara güçbela yetişen bizler, dört kulak sekiz göz dinler, izlerdik en korktuğumuz dersi! Biz savaş çocuklarıydık, küçücüktük ama kahrolası bu savaşın çocuklarıydık. Bilmeliydik bu gerçekleri, çalışıp sınavlarda doğru cevapları da vermeliydik üstelik. Bizi iliklerimize değin ürküten derslerden pekiyi alırdık çoğunlukla, ama pekiyi alan çocuklar da öldü bu savaşta. Oysa onlar da çalışmışlardı derslerine. Lakin çalışılmazdı savaşlara! Bu çocuklar okulunda, evinde, sokaklarda yakalanıverdi kahpe saldırılara…
Saddam hükümeti kimya bombalarıyla saldırıya geçtiğinde ise İran devletinin bu insanlık suçunu derhal durdurmasını bildirmeye gittiği BM Güvenlik Konseyi’nin kapısı yüzlerine kapanmıştı. Tüm dünya Irak’a silah satarken, İran’ın kimya bombası şikayetine kulak tıkanmıştı. Kimyasal silahlarla yokedilen İran halkının çığlığı onların vicdanını sızlatmamıştı. Yalnız bombardımanlar değil, büyük yerleşim merkezlerine atılan sayısız füze de çok ocaklar söndürmüştü. Evi yıkılmayanların da zihninde bir ömür taşıyacağı harabeler bırakmıştı. Füzeler şehre kulakları sağır edici bir gürültüyle yaklaşıyor, sonra da isabet ettiği yerdeki anlatılamaz patlama sesiyle evi, barkı, canı, yüreği alaşağı edip yok ediyordu.
Galibi olmayan savaşın kurbanları İran yönetimi tarafından “Kutsal Savunma” olarak tanımlanan savaşın galibi yok; 8 yılda kaybedilen 1 milyon hayat var. İran cephesindeki yaralı askerler (üstte). Siyah çarşaflı İranlı kadınlar, savaşın sonlarına doğru Tahran’daki bir mitingde (altta).
Bazı gecelerde birkaç füzeyle birden saldıran Iraklılar, hemen ardından bombardıman uçaklarıyla Tahran göklerine geri dönüyorlardı. O uçakları hedef alıp yoketmek isteyen İran hava müdafaasının dehşetengiz sesinin de bombaların patlamasından hiç mi hiç farkı yoktu. Güzelim ülkem acıdan kıvranıyordu, çok yaralar almıştı, kanlara bulanmıştı ama hâlâ direniyordu…
“Gece, duman, ateş ve zulümdür yaşam çıkınlarının özeti, müştekisi meçhul yüzlerce davada şaki kalır ve artık sevinmeyi bilmez, unutur savaş çocukları.
‘Köre beyazı sormak’ gibidir çocukluk neşelerine dair sorular. Sorulmaz, sorulsa da cevabını bilmez savaş çocukları.
Mavi göklere baktıkça kırkında bile hâlâ kısar gözlerini, zihninden kazıyamaz çocukluğunun gri şehrini, renksiz kalır ihtiyarlarken savaş çocukları…
Büyümeden yaşlanır, kararır Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ları.
Kayıp çocukluklarını arar ihtiyar savaş çocukları…”.
(Yazarın Tahran’ın Kırmızı Sirenleri adlı kitabından derlenmiştir.)