Yazar: #tarih

  • Yine, yeniden, yenilmeden…

    SUNUŞ: Türklerin Anadolu coğrafyasına gelerek yerleşmeleri ve sonrasında yaşananlar; bilinen dünya tarihinin bugüne kadar uzanan bölümündeki en belirleyici, tayin edici hadiseleri oluşturur. Yaklaşık 1.400 yıllık bu tarihin doğal ve doğal olmayan felaketleri; şahlardan-padişahlardan ziyade bölge insanlarının direnci ve yaşadıkları yerlere sahip çıkarak benzersiz bir “hayatta kalma” stratejisi sürdürmeleriyle atlatılabilmiştir.

    Yaşadıklarını genellikle kayıt altına almayan; yapılan yanlışlardan ders çıkarma noktasında hafıza problemleri olan; tekerrür eden hatalar tarihinin başkahramanı olan Türkler; en umutsuz ve korkunç dönemlerde bile eşsiz bir direnç göstermiş, mevcudiyetlerini sürdürmüştür.

    Bugün 100. yılında bulunduğumuz İstiklal Savaşı’yla Anadolu coğrafyasındaki mevcudiyetini yine-yeniden sağlayan, her seferinde küllerinden doğan Türklerin macerası…

    Çanakkale-Çan ilçesinde bir 23 Nisan günü. 60’lı yıllar…
  • Cumhuriyetin 10. yılında…

    19 Nisan 1925 tarihinde TBMM’de kabul edilen “29 Teşrinievvel (Ekim) günlerinin Ulusal Bayram olması addi” ile, bu mutlu gün Atatürk’ün deyimiyle Türk ulusuna “En büyük millî bayram” olarak hediye edildi. Bu tarihi izleyen yıllarda, Cumhuriyet Bayra­mı’nın coşkulu kutlamaları yurt çapında devam etti. Özellikle 1933’teki “Onuncu Yıl Bayramı” ve 10. Yıl Marşı tüm yurtta günlerce devam eden gösteri-şenliklerle toplumsal hafızamızda unutulmaz anılar bıraktı, bugün de devam eden bir gelenek yarattı. “Ne Mut­lu Milletime, Kendi Bağrından Bir Mustafa Kemal Çıkardı” pankartı altında Turgutlu’da (Manisa) düzenlenen “Cumhuriyetin 10. Yıl Kutlaması”…

    R. SERTAÇ KAYSERİLİOĞLU KOLEKSİYONU

  • Uzmanlar yıllar önce uyardı devletler yeni yeni ‘uyandı’

    Ülkemiz için iklim krizi, başka diyarların ve başka zamanların problemi değil. Tam burada ve tam şu anda etkileri hissedilmeye başlanan bir felaket. Geçen ay yaşanan sıcak hava dalgaları, ardından Türkiye’yi saran orman yangınları ve ardından sel felaketleri de kaygıların fazlasıyla gerçek olduğunu bir defa daha kanıtladı. Fakat giderek yaklaşan krizi önlemek için halen adım atılmadı.

    Türkiye, tüm uyarılara rağmen Paris İklim Anlaşması’nı meclisten geçirip yürürlüğe sokmayan 6 ülkenin arasında kalmaya devam ediyor. Her geçen gün ağırlaşan iklim kriziyle ilgili dünyada ve ülkemizde bizleri, şirketleri, devletleri uyaran biliminsanları, yazarlar, aydınlar… 165 yıldır sözlerine kulak asılmayanlar…

    Bilim insanları, iklim kriziyle deniz buzlarının hızla erimesi yüzünden kutup ayılarının neslinin 80 yıl içinde tükenebileceği uyarısında bulunuyor.

    Homo homini lupus yani “İnsan insanın kurdu­dur” lafını hemen her­kes duymuştur ama, Thomas Hobbes’un (1588-1679) “İnsan henüz olmamıştır” sözü çoğun­lukla gözden kaçar. Gerçekten de uygarlığın, kültürün ve tek­nolojinin bunca “ilerlemesine” karşın insanın pek de bu iler­lemeye koşut olarak geliştiğini göremiyoruz. Bunun en büyük göstergelerinden biri de insan haricinde hem kendini bu denli tüketen hem de yeryüzüne, hat­ta uzanabildiği ölçüde evrene bu kadar zararı dokunan baş­ka hiçbir canlının olmaması. Bundan daha da endişe verici olan ise, insanın sebep olduğu bozulmanın önce yaşadığı or­tama, sonra da bu ortamın bir parçası olan kendi varlığına yö­nelen tehdidin çok geç farkına varması.

    Olsa olsa çeyrek yüzyıldır dünyaya verdiği zararın dönüp dolaşıp kendi başını yakacağıy­la ilgili bir telaşa düştü insan­lar. Tabii sadece bir kısmımız… Dünya nüfusunun çoğunluğu, bilimsel literatürün hemfikir olduğu iklim krizinin insan et­kisiyle büyüdüğü ve bu şekilde devam edilirse yerkürenin yaşanılamaz bir yer hâline geleceği konusunda ikna olmuş değil.

    İnkarcılara bir doz Banksy 2009’da Kuzey Londra’daki Regent’s Kanalı’nın duvarına kırmızı boyayla “Küresel ısınmaya inanmıyorum” yazan sokak sanatçısı Banksy, bir kısmı suyun altında kalan bu duvar yazısıyla sonuçları hayal kırıklığı yaratan Kopenhag İklim Zirvesi’ne ironik bir eleştiri gönderiyordu.

    Sanayi Devrimi’nden (1760- 1840) beri daha fazla fosil yakıt yakıp atmosfere karbondiok­sit gibi sera gazlarını daha faz­la salıyoruz. Dünya’nın yay­dığı kızılötesi enerjinin uzaya salınmasına engel olarak at­mosferde kalmasına, bunun da atmosferde birikerek aynı bir sera gibi gezegeni ısıtmasına neden oluyoruz. Son 150 sene­dir yaşamakta olduğumuz ik­lim değişikliği insan kaynaklı… Bu değişikliğin önemli sonuç­ları arasında, ortalama sıcak­lığın artması; yağış rejiminin değişmesi; okyanus akıntıları­nın farklılaşması; kuraklık sü­relerinin ve şiddetlerinin art­ması; buzulların erimesi; deniz seviyesinin yükselmesi; orman yangınlarının hem şiddetlen­mesi hem de daha geniş alanla­ra yayılması; salgın hastalıkla­rın etki alanlarının genişleme­si gibi problemler var. Üstelik bu problemler geçen ay çok acı bir şekilde ülkemizde ve diğer ülkelerde tanık olduğumuz or­man yangınları ve sellerden de anlaşılacağı üzere, artık uzak bir geleceğin, uzak coğrafyala­rın değil, bugünün ve buranın problemleri.

    Artık yapmamız gereken, sera gazı kaynaklarından yapı­lan tüm salımları ya yok etmek ya da olabildiğince azaltmak. Bu da ancak enerji sektörü başta olmak üzere çeşitli sek­törlerde ciddi bir dönüşümle sağlanabilir. Problemin ancak radikal bir dönüşümle altından kalkılabileceği, aslında 1990’la­rın başından beri uluslararası toplantılarda tartışılıyor. Bir­leşmiş Milletler İklim Değişik­liği Çerçeve Sözleşmesi’nin im­zalanması, 1992’deydi. Bu söz­leşmeye dayanarak hazırlanan Kyoto Protokolü ise 1997’de imzaya açıldı. Ancak “insanın olmamışlığı”, bizim yaşam sü­remizi aşacak felaketler için önlem almayı, yaşam süremiz boyunca kârı ve lüksü artırma yanında geri plana attı. İçinden geçilmesi gereken dönüşümün büyüklüğü, devletleri hareke­te geçmek konusunda çekingen davranmaya itti. Tâ ki gelecek gelip, kapımızı çalana kadar…

    Geçen ay Birleşmiş Millet­ler bünyesindeki Hükümetler Arası İklim Değişikliği Pane­li’nin (IPCC) açıkladığı 3 bin sayfalık yeni raporda, “İklim krizinin her yerde daha önce hiç görülmemiş düzeyde kö­tüleştiği” ifade edildi. “İnsan­lık için kırmızı alarm” denen raporda incelenen 5 farklı kar­bon emisyonu senaryosunun tamamına göre, küresel sıcak­lıklar tahmin edilenden daha önce, yani 2040’a kadar 1.5 de­rece artacak ve bunu engelle­mek imkansız. Karbon salımla­rı önümüzdeki birkaç yıl içinde azaltılmazsa, bu daha da erken gerçekleşecek.

    14 binin üzerinde bilimsel makaleye atıfta bulunan rapor, iklim krizinin insan ürünü ol­duğunda şüphe bulunmadığı­nı söylüyor; nadir görülen aşırı hava olaylarının artık daha sık görüleceğine dikkati çekiyor. Tropik fırtınaların, yağmur ve kar yağışının artacağı belirtilir­ken, günümüze kıyasla 1.7 kat daha fazla kuraklık yaşanacağı da vurgulanıyor. IPCC’ye göre karbondioksit gazı emisyonu­nun radikal biçimde azaltılma­sı durumunda bile, sıcaklıkla­rın sanayileşme öncesi döne­me göre 1.5 derece artmasını engellemek artık mümkün değil. Kuzey Kutup Dairesi’n­deki ısınmanın, dünyanın geri kalan yerlerine göre 2 kat daha hızlı ilerlediğinin de belirtildi­ği raporda; en iyimser senaryo­da dahi 2050’ye kadar bölgede­ki buzulların tamamının erimiş olacağı vurgulanıyor. Raporun sonuçlarını değerlendiren BM Genel Sekreteri Antonio Guter­res, “Şimdi güçlerimizi birleşti­rirsek, iklim felaketini önleye­biliriz. Ancak raporun açıkça ortaya koyduğu gibi, bekleyecek zamanımız kalmadı; hiçbir öz­rün faydası olmaz” diyor.

    Norveç’in Svalbard takımadalarındaki Nordaustlandet adasında eriyen buz tabakaları bir şelale haline gelmiş.

    Neyse ki 1990’lara göre da­ha fazla ülke, özellikle gençler­den yükselen seslerle birlikte bu tehlikenin farkında. Küresel sıcaklık artışının 1.5 derece­nin üzerine çıkmamasını he­defleyen ve 2006’da yürürlüğe giren Paris İklim Antlaşması, 200 kadar ülkeyi biraraya ge­tirdi. Türkiye ise 197 ülkenin 191’inin onayladığı antlaşmayı İran, Irak, Eritre, Yemen, Lib­ya’yla birlikte halen meclisten geçirip yürürlüğe sokmayan 6 ülke arasında. Türkiye aynı za­manda, antlaşmayı onaylama­yan tek G20 ülkesi konumun­da. Bunun gerekçesi olarak da iklim krizi üzerindeki tarihsel sorumluluğumuzun “yok dene­cek kadar az” olmasını göste­riyoruz. Hangi ülkelerin daha fazla sorumlu olduğunu hesap­lamak kolay olmasa da, Türkiye mevcut oranlara bakıldığında en çok emisyona sahip 20 ül­keden biri olarak öne çıkıyor; dünya çapındaki enerjinin yüz­de 1’ini tüketiyor; kişi başına düşen emisyon miktarı da gide­rek artıyor.

    Türkiye’nin şikayetçi ol­duğu konulardan bir diğeri ise iklim fonlarına ulaşamamak. Türkiye bunun için gelişmiş ül­keleri kapsayan listeden çıka­rak, ağırlıklı olarak az gelişmiş ülkelerin ve ada devletlerinin uyum eylemleri için kullanması planlanan Yeşil İklim Fonu’n­dan yararlanması gerektiği­ni savunuyor. Gelişen ülkelere toplamda yıllık 100 milyar do­lar kaynak aktaracağı vadedilen bu fonda henüz 10 milyar top­lanmış olması ise, daha fazla ihtiyacı olan ülkelerin yanında Türkiye gibi yenilenebilir ener­ji potansiyeli yüksek ülkelerin kaynak talebinin tepki çekme­sine neden oluyor.

    2010’da Greenpeace, aralarında Özgürlük Anıtı, Tac Mahal ve Eyfel Kulesi’nin de bulunduğu, yarısı suya batmış yapıların heykelleriyle, tedbir alınmazsa karşı karşıya kalacağımız tehlikeyi hatırlatmıştı.

    Türkiye’nin rüzgar ve güneş gibi enerji üretim seçenekle­riyle ek kaynağa ihtiyaç duy­madan kömürden daha ucuza enerji üretebilecek olması bir yana; Avrupa Yatırım ve Kal­kınma Bankası, Fransız Kalkın­ma Ajansı, UNDP, Alman Ya­tırım Bankası, Avrupa Yatırım Bankası ya da Dünya Bankası gibi pek çok kurum aracılığıyla iklim finansmanına da erişimi var. 2013-2016 arasını incele­yen bir çalışma, AB kurumları­nın iklim fonlarından en fazla yararlanan ülkenin Türkiye ol­duğunu ortaya koyuyor (sene­de ortalama 667 milyon euro). Araştırmalar, yüzde 70’lere va­ran oranda enerjide dışa bağlı olan Türkiye’nin antlaşmaya taraf olmasının ekonomik yük getirmesi bir yana, millî gelirini yüzde 7 artırmasına, istihdam potansiyelini katlamasına yol açacağını gösteriyor.

    İklim krizinin kontrol altın­da tutulabilmesi için ortalama yüzey sıcaklığındaki artışın 1.5 dereceyle sınırlanması, en kötü ihtimalle 2 derecenin altında kalmasının sağlanması gereki­yor. Bunun için 34 ülke “kar­bon nötr” olma hedefini ulusal hukuk çerçevesine yerleştirdi. AB, 2030’a kadar emisyonla­rını %55 azaltmayı ve 2050’ye kadar da “karbon nötr” olmayı hedefliyor. Çin, 2060 için “kar­bon nötr” olma hedefini; Paris Antlaşması’na geri dönen ABD ise 2050’ye kadar “karbon nötr” olma, 2035’te ise elektrik üreti­mi sektörünü karbonsuzlaştır­ma hedeflerini açıkladı. İklim krizinden en çok etkilenecek coğrafyalardan birinde bulunan Türkiye ise 2030’a kadar emis­yonlarını iki katına çıkarmayı planlıyor! Herhangi bir karbon­suzlaşma hedefi de yok!

    Bugün geçmişte bizi uyar­maya çalışanları dinlememe­mizin, onları neredeyse mec­zup veya deli yerine koyma­mızın ceremesini çekiyoruz. Gelecekte de bugünkü uyarıları dinlememenin sonuçlarını ha­tırlamak için, iklim ve çevrey­le ilgili öncü biliminsanların­dan-yazarlardan bir derleme hazırladık. Onları o zaman din­leseydik, bambaşka bir bugünü yaşıyor olabilirdik.

  • Lise sıralarında hazırlanan tarih dergisi: Yesterworld

    Lise öğrencilerinin okulları bünyesinde çıkardıkları Yesterworld dergisi, her sayısında öğrencilerin kaleme aldıkları tematik konulardaki yazılardan oluşuyor. Türkçe-İngilizce hazırlanan dergi, güncel hadiselerin arkasındaki tarihsel süreci görmeyi-göstermeyi hedefliyor.

    Hisar Okulları’nın Sos­yal Bilimler bölümü başkanı ve tarih öğret­meni Aydan Demirkuş’un ini­siyatifiyle geçen dersyılında başlayan tarih dergisi çıkarma faaliyeti; 2021-22 dersyılında da devam edecek. Aydan Hoca tarih dergisi çıkarma fikrini ve uygulamasını #tarih dergiye anlattı:

    “Uzun yıllardır öğrenciler tarafından çıkarılacak bir ta­rih dergisi hayalim vardı. Bu yılın başında, bölümdeki ta­rih öğretmeni arkadaşlarımın desteği ile okul toplumuna du­yuru yaptık ve istekli öğren­cilerin başvurmasını istedik. Derginin çıkabilmesi için ya­zarlara, editör grubuna ve ta­sarım-yayın ekibine ihtiyacı­mız vardı. Öğrenciler çalışmak istedikleri alana başvurularını yaptılar. Derginin çıkarılma­sında tek bir sorumlu öğret­men yok. Benimle birlikte 2 arkadaşım daha dergi proje­sinde çalışıyor.

    Bu projede temel amacı­mız, okulda tarih alanında öğrencilerin dersler dışında derinleşebilecekleri bir plat­form oluşturmak ve tarihsel bakışaçısını yaşamlarının bir parçası hâline getirmek. Öğ­rencilerin güncel hadiselerin arkasındaki tarihsel süreci görmesini önemsiyoruz. Diğer yandan onların hem entellek­tüel bakışaçılarını genişlet­mek hem de spesifik konular­daki konsantrasyonlarını art­tırmak istiyoruz.

    Projeye katılan öğrenciler, önce Türkiye de yayımlanan tarih dergilerinden örnekle­ri incelediler; akademik bir araştırma sürecinin metotla­rını uygulamada gördüler. Ta­rih öğretmenleri olarak bizler de kaynağa yönlendirmede, konuların içerik tasarımında onları destekledik. Yazıları ya­zan grubun çalışmaları editör grubu tarafından değerlendi­riliyor. Sonrasında öğretmen­ler olarak bizler okuyoruz ve geri dönüşleri yapıyoruz. Son düzeltmelerden sonra, yazılar tasarım grubu tarafından der­giye dönüştürülüyor. Öğret­menlerin ve okul müdürümü­zün onayı ile basılıyor.

    Öğrencilerin her dergi de­neyiminde daha geliştikle­rini görüyorum. Pek çok ha­tayı kendileri görüp, düzelt­me çabasına giriyorlar. Hatta eleştirilerde bizden daha sert olabiliyorlar. Disiplinli bir sü­reç takip ediliyor. Yoğun ders programlarında, bu çabalarını çok takdir ediyorum”.

    Yesterworld ekibi şu öğ­rencilerden oluşuyor: Duru Polat (Editör), Ela Kopmaz, Demir Alp, Can Aymen, Jes­sica Sezer, Dila Yağmurdere­li, Aslı Taze, Tuna Bilici, Selin Dönmez, Emir Yıldırım, Alp Arditi, Zeynep Ölmez, Dafne Ovadya, Yasemin Dindar.

    www.instagram.com/yesterworldhisar/https://www.yesterworldhisar.com

  • Dönüşen Türkiye’nin değişen çocuklarına isimler

    Kişisel olanla toplumsal ve tarihsel olanın kesişimi: Bize konulan isimler. Doğan Gürpınar, Telemak Kitap’tan çıkan Türkiye’de Özel İsimlerin Tarihi’nde Tanzimat’tan günümüze Türkiye’nin farklı arkaplanlardan gelen ailelerinin kuşaklar boyu dönüşen hikayelerini, çocuklarına koydukları isimler üzerinden takip ediyor. 30’ların Türkçülük dalgasıyla Türkan, 50’lerde Hülya, onu takiben Nilgün… 80’lerle birlikte Burcu ve Pınar. Bugün ise artık Ada’lar, Duru’lar, Bade’ler zamanı.

    Refik Halid Karay, Şev­ket Turgut Paşa’dan bahsederken bu ismi duyduğunda “Dev cüsseli, pa­labıyık, iri sakal bir kuman­dan” hayal ettiğini anlatır. Karşısına “ayaklarını göster­mesi ayıp bir uzuvmuş gibi saklayan, ilave memuriyet is­temeye gelmiş bir tapu memu­ru tavrıyla helecan ve mahcu­biyet içinde bekleyen” gerçek paşayı görünce de “İnsanlara 30 yaşından sonra isim veril­mesi kanun olmalı” der. Ger­çekten de ismi bir kişiye dair bildiğimiz ilk bilgidir. Her ne kadar Karay’ı yanıltmış ol­sa da, ailelerin kendilerine ve çocuklarına dair topluma vermek istedikleri sinyallerle birlikte ulusal belleği taşıyan, konulduğu dönemin etkile­şimlerinden ilham almış ku­sursuz ulusal hafıza mekanla­rıdır da…

    Doğan Gürpınar, Türkiye’de özel isimlerin tarihine iliş­kin “Her ismin çok sarih ola­rak saptanabilir şekilde hayat bulduğu bir 5 yıl aralığı var. Bu 5 yılın ardından o isim görke­mini kaybederek seyrekleş­meye başlıyor” diyor. Örneğin “Türkan” tam olarak Türkçü­lük kavşağında karşımıza çıkı­yor. İttihatçılar ve kuşaktaşla­rı oğullarına Türk tarihinden isimler uygun görürken “Tür­kan”, kızlar için tek tabanca… Öyle ki Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin 1920-1930 arasında doğan ilk kadın me­zunlarının sekizde biri “Tür­kan” ismini taşıyor. “Türkan”ın yükselişi keskin olduğu gibi 1930’larda yeni cumhuriyet­çi isimler karşısında gözden düşüşü de o denli hızlı oluyor. Bir sonraki 15 yılda doğan me­zunlarda oranı %1,9’a düşüyor. 1950’ler “Hülya”nın çok yaygın bir şehirli isme dönüştüğü dö­nem. Zamanın İstanbul ve An­kara ilkokullarında onu “Neşe” ve Refik Halid Karay’ın roma­nından esinle “Nilgün” takip ediyor. Bu isimler de sonraki on yıllarda “halk ismi” haline gelmeleriyle beraber silikleşi­yor. 1970’lerin ikinci yarısın­dan 1980’lerin ortasına “Bur­cu” ve “Pınar”ın zirve on yılı. Son yirmi yılda ise isimler er­kekte de, kızda da istikrarlı şe­kilde kısalıyor. Ada’lar, Eda’lar, Ela’lar; o da olmazsa Duru’lar, Sıla’lar, Bade’ler kreşleri istila ediyor.

    Elbette her isim, dönemi­ne ilişkin bir şey söylemez. Tesadüfler, denk gelmeler, bir roman karakteri ya da şöhretli bir adaş da isim koymada etki­li olabilir. Ama o ismi yaygın­laştıran ilhamlar dönemlere dair bir fikri bize duyumsatır; içiçe geçmiş birçok etkiyi, bir anlamda ifşa eder. Her isim bir döneme sinmiştir. Doğan Gürpınar, bu şifreleri çözer­ken, isimlerin geride bıraktı­ğımız yüzyılın hafızasında ne denli önemli köşe taşları oldu­ğunu gösteriyor.

  • Yıldız Sarayı’nın portresi 2.Abdülhamid’in mimarisi

    Karakterini 2. Abdülhamit döneminde kazanan Yıldız Sarayı’nı bir bütün olarak inceleyen; yapının birbiriyle ilişkili tüm bölümlerini değerlendiren; 2. Abdülhamid dönemindeki değişimleri tarihsel bağlamı içinde ortaya koyan; ilk defa ortaya çıkarılan belge ve buluntuları, devrin ve günümüzün görsel malzemeleriyle kombine eden bir referans kitabı. 5 yıllık bir çalışmanın ürünü.

    AYŞE ERSAY YÜKSEL

    YILDIZ SARAYI
    MELEK ÖZYETGIN,
    VAHDETTIN ENGIN, AYŞE
    ERSAY YÜKSEL

    Dünyadaki tüm impara­torluklarda olduğu gibi Osmanlılarda da saray­lar devletin dünya görüşünü, teşkilatını, imajını ve yönetim sistemini yansıtmada önemli bir role sahip. Bununla birlik­te Osmanlı sivil mimarisinin önemli yapılarından biri olan bu mekanlar; mimarlık tarihi, sanat tarihi ve tarih gibi önemli disiplinler açısından dinî mi­mari ya da diğer anıtsal yapılar kadar ayrıntılı incelenmemiş­tir. Topkapı Sarayı gibi Osmanlı hanedanına yüzyıllardır evsa­hipliği yapmış en görkemli yapı dahi ancak son yıllarda önemli çalışmalarla ele alınmaya baş­lanmış; saraya dair popülist ve menkıbevi bakışaçılarının öte­sinde akademik değerlendir­meler yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştır.

    Osmanlı yönetim ve toplu­munda 18. yüzyılda başlayan zihniyet ve mekan algısının de­ğişimiyle imparatorluğun idare merkezi olan saraylar da doğal bir değişime uğradı. Bu bağ­lamda Osmanlı sarayında teş­rifatın, mimarinin ve zevklerin farklılaştığı açıkça görülebilir. Hem klasik Osmanlı devlet ge­leneğinden beslenen hem de değişen dünya düzenine uyum sağlamak adına yeni protokol mekanlarını ortaya koyan yeni yaklaşım, Çırağan-Dolmabah­çe-Beylerbeyi-Yıldız başta ol­mak üzere pek çok saray ve köş­kün inşaına vesile oldu.

    Bu son dönem Osmanlı sa­raylarından biri olan ve özellik­le 2. Abdülhamid’in tahta çık­masının ardından kısa bir süre sonra devletin yönetim merke­zi olarak belirlenen Yıldız Sa­rayı, Osmanlı sarayları içinde ayrı bir yere sahip. 2. Abdülha­mid’in uzun yıllar boyunca yerli ve yabancı kaynaklar tarafından farklı açılardan tartışılan siyasi hayatının gölgesinde kalan ve kimi zaman da onunla özdeş­leştirilen bu saray; sembolik değeri kadar mimari düzeni ve kurgusu, bütünselliği bakımın­dan da ayrıntılı şekilde ele alın­mamıştı.

    2. Abdülhamid’in tahta çık­tıktan kısa bir süre sonra, sahil­deki Dolmabahçe ve Çırağan gi­bi saraylar yerine, tam Boğaz’a nazır, açık bir manzaraya sahip ve çevresine hâkim bir tepe­de konumlanan Yıldız Sarayı’nı tercih etmesi tesadüfi değildi. Onun yönetim anlayışını ve ki­şisel zevklerini yansıtan stilleri bünyesinde barındıran, doğayla içiçe planlanmış Yıldız Sarayı, zaman içinde kapladığı alanla yatay bir anıtsallık kazandı. Bir­kaç yüzyıldan beri saray arazisi olan Yıldız korusu ve buraya in­şa edilmiş bazı köşkler dışında pek kullanılmayan bu mekan Abdülhamid döneminde asıl ka­rakterini kazandı; içiçe avlu ve bahçelerden oluşan klasik bir Osmanlı sarayı görünümü aldı.

    Yıldız Sarayı 2. Abdülhamid dönemindeki saray teşrifatı­na uygun şekilde düzenlenmiş, uzun ve yüksek duvarları ile dış dünyadan yalıtılmış küçük-gör­kemli bir kent gibi değerlen­dirilmiş. Saray, temelde devlet işlerinin yürütüldüğü Selamlık ve padişahın özel hayatına has Harem olmak üzere iki ana av­lu ile bunların uzantıları köşk ve su yapıları ile çevrili bahçe­ler, korular ve dış yapılardan oluşur. Padişahın 33 yıllık uzun saltanat döneminde değişen ih­tiyaçlar ve zevklere uygun şe­kilde yeni binalarla zenginleşen ve kalabalıklaşan saray, yine bu dönemde epey yapısal değişim geçirdi. Bununla birlikte Abdül­hamid’in tahttan indirilmesinin ardından farklı işlevlerle ve par­ça parça kullanılan Yıldız Sara­yı, özgün hâlini ve bütünlüğü­nü kaybetmiş olarak günümüze ulaşabildi.

    Fotoğraflardaki ayrıntılar Yıldız Sarayı kitabı için arşiv fotoğraflarındaki detaylar üzerinden sarayın yerleşim düzeni ve mimarisi gibi temel özelliklerine ulaşılmaya çalışıldı. Saray’ın bahçesi içinde 2. Abdülhamid’in Kulanımındaki Hususi Daire.

    Bugüne değin Yıldız Sara­yı’nın sistemli ve bütünsel inşa tarihçesinin yazılmamış, sa­rayın tarihsel bağlamı için­de değerlendirilmemiş olması önemli bir eksiklikti. Buradan hareketle saray tarihiyle ilgili çalışmalar, Yıldız Teknik Üni­versitesi Sultan II. Abdülhamid Uygulama ve Araştırma Mer­kezi Müdürü Prof. Dr. A. Melek Özyetgin öncülüğünde 2015’ten itibaren başlatılmıştı. Merkez, yerli-yabancı pek çok akade­misyen, araştırmacı ve sanat­çıyla işbirliği içinde bu alandaki çalışmalarını sürdürdü. Mer­kezin en kapsamlı projesi olan Yıldız Sarayı kitabı, uzun ve ti­tiz araştırmalar sonucu Melek Özyetgin, tarihçi-akademisyen Prof. Dr. Vahdettin Engin ve be­nim katkılarımla ortaya çıktı.

    Yıldız Sarayı, Osmanlı sa­rayları içinde inşaı, teşrifa­tı, kurumları ve sosyal yaşamı hakkında en fazla yazılı belgeye sahip olan sarayların başında gelir. Saray hakkında Osmanlı arşivindeki belgeler, Yıldız Sa­rayı Fotoğraf Koleksiyonu’ndaki fotoğraflar, sarayın mimari dü­zen ve işleyişinin anlaşılmasın­da büyük önem taşır. Varolduğu bilinen kimi belgelerin günü­müze ulaşmaması ve aralarda kronolojik boşluklar sözkonu­su olsa da, arşivin sağladığı bil­gi zenginliği eşsizdir. Şimdiye kadar Yıldız Sarayı ile ilgili ça­lışmalarda bu arşiv belgelerinin sistematik metotla kullanılma­ması, sarayın bütünsel algılan­masını engellemişti. Özellikle bu çalışmada yer alan 2. Abdül­hamid dönemine ait “Yıldız Sa­rayı vaziyet planları”, sarayı bü­tün olarak gösteren mevcut en eski çizimler olarak son derece önemlidir. Bu planlar sarayın değişen katmanlarını tespit­te ve avlularının sınırlarını be­lirlemede temel kaynak olarak kullanıldı, yapısal değişim bu planlardan takip edilebildi.

    Ayrıca günümüze ulaşan fotoğraflarından Yıldız Sara­yı’nın yerleşim düzeni, mimari­si, süslemesi, mobilyası, bahçe tasarımı ve peyzaj mimarisi gi­bi temel özelliklerine ulaşmak mümkün olabildi. Çekim tarih­leri tam bilinmemekle birlikte, fotoğraf karelerindeki ayrıntılar incelendi ve bunlar sarayın mi­mari katmanlarının oluşumuna uygun bir sırayla verilmeye çalı­şıldı. Yıldız Sarayı’nın bu fotoğ­raflarının bir kısmı önceden ya­yımlanmışsa da, bunlar eserde ilk defa olabildiğince doğru ta­nımlandı, adlandırıldı, kronolo­jik sıralandı ve yüksek çözünür­lüklü hâlleriyle yer aldı.

    20. yüzyıl başlarında Yıldız Sarayı Kütüphanesi’nin içi

    İlgili dönemde sarayı gör­müş, sarayda yaşamış yerli veya yabancılar tarafından kaleme alınmış hâtıra kitapları gibi bel­ge değeri olan çeşitli kaynak­lar da sarayın anlaşılmasında önem taşımaktaydı. Kitapta ha­tırat türündeki tüm kaynaklar­da yer alan bilgiler saray yapıla­rıyla ilişkilendirilmeye çalışıldı; her bir yapının sarayın mimari programındaki ve saray işleyi­şi bağlamındaki yeri verilmeye gayret edildi.

    İki ana bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde, sarayın özellikle 2. Abdülhamid’in kişi­sel ve yönetsel ilkeleri bağla­mındaki yapılaşması değerlen­dirildi; onun özel hayatı yanın­da sarayın şekillenmesinde de etkisi olan idealleri, şahsi özel­likleri, uğraşları ve zevkleri ele alındı. Bu bölümde, dönemin siyasi, sosyal ve kültürel olayları ile şekillenen Yıldız Sarayı’nın genel çerçevede değerlendiril­mesi de yapıldı. İkinci bölüm­de ise sarayın ana iki avlusunu (resmî bölüm ve özel bölüm) oluşturan yapılar ve bunların düzeni anlatıldı. Aynı zamanda sarayın dış bahçesi olarak be­lirlenen Şale Kasrı ve Merasim Daireleri, Malta Istabl-ı Âmire ile Yıldız Korusu’ndan oluşan bahçe ve bölümleri; ana yapı­nın etrafını kuşatan ve saray­la doğrudan ilişkili kısımlar (su yapıları, askerî yapılar, dinî ya­pılar ve diğer dış yapılar) avlu düzenleri ile verildi. Ayrıca ilgili avlularda bugüne ulaşmayan ve mevcudiyeti planlardan ve di­ğer kaynaklardan tespit edilen dönem yapıları da ele alındı. Sa­rayla ilişkisi ilk defa bu kitapta ortaya konan bazı yapılar ya­nında, yeri ve işlevi konusunda arşiv belgelerine dayalı yeni tes­pitlerin yapıldığı binalar da an­latıldı. Eserin “Ekler” kısmın­da, arşivde bulunan planların yeniden yapılan çizimleri; saray ve çevresinin erken cumhuri­yet devrine ait hava fotoğrafları; metin içinde görsel malzemesi kullanılmayan ancak atıf yapı­lan belgeler yer aldı.

    Yıldız Sarayı kitabını hazır­lama sürecinde zorluklar da ya­şandı. Saray yapıları ile ilgili sa­ha araştırması sırasında, devam eden restorasyon çalışmaları nedeniyle mekanların bir kıs­mını yerinde inceleme imkanı bulunamadı. Yine bu restoras­yon ve yeniden işlevlendirme sürecinde binaların içleri tama­men boşaltılmış olduğundan, yapıların iç düzenleri hakkında çalışmak mümkün olamadı.

    Küçük Mabeyn Köşkü 2. Abdülhamit tarafından 1901’de çalışma ve dinlenme köşkü olarak inşa ettirilen Küçük Mabeyn Köşkü, Sultan’ın tahttan indirildiğini de haber aldığı yerdi.
     

    Kitapta 2. Abdülhamid dö­nemi Yıldız Sarayı anlatıldığı için bu devrin görsel malzeme­leri tercih edildi; eğer bir yapıy­la ilgili fotoğraf yoksa bunun güncel karelerine yer verildi. Özellikle Yıldız Sarayı Fotoğraf Koleksiyonu içinde başta Ha­rem yapıları olmak üzere bir­çok saray yapısının özgün hâlini gösteren fotoğraf bulunmaması, sarayın görsel olarak ortaya ko­yulmasında eksiklik oluşturdu. Bunların yanısıra, saray yapıla­rının bir kısmının hâlihazırdaki durumunun fotoğraflanmasına bu süreçte izin verilmediği için, arşivlerden edinilen mevcut fotoğraflar kullanıldı. Ayrıca, Yıldız Sarayı’nda devam eden restorasyon sebebiyle, bazı sa­ray yapılarının daha önceki res­torasyon ve yapı durumlarını gösteren arşivlerdeki belgelere de (İstanbul 3 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Ku­rulu Müdürlüğü arşivi, IRCI­CA-Yıldız Sarayı yapıları resto­rasyon dosyaları gibi) ne yazık ki erişim izni verilemediğinden bunlardan istifade etmek müm­kün olmadı.

    Yıldız Sarayı dahilindeki gaz borularının haritası.

    Kitapta, Osmanlı mimarlık tarihinde çoğunlukla üzerine fazlaca durulan üslup ve biçim tipolojilerinden ziyade yoruma ağırlık veren; her bir yapının ayrıntılı formlarının ötesinde saray bütünlüğündeki yerine odaklanan ve bunların farklı iş­levlerini yansıtan bir yaklaşım benimsendi.. Kitabın temel ve nihai hedefi, ciddi ve kalıcı bir yayının yanısıra, bir kültür mi­rası olarak Yıldız Sarayı’na dik­kati çekmek, yapının korunma­sına ve doğru kullanılmasına katkı sağlamak. Bugün yapının kimliğine uygun onarım çalış­maları, T.C. Cumhurbaşkanlı­ğı’nın desteğiyle devam ediyor. Sarayın eski bütünlüğüne ka­vuşturulması ve yaşatılması en büyük temennimiz.

    1. Hem çınar hem bahar çiçeği

      Tiyatro ve sinemaya adanmış bir hayattı onunkisi. “… Bir oyun, bir oyun daha, bir oyun daha… Böyle mutlu geçer ömrüm, yeter ki siz burada olun ve birlikte kotaralım oyunumuzu…” diyordu.

      Bazı insanlar vardır; nadi­ren başrole soyunurlar; ama bir adım geriden, sessiz ve derinden hayata imza­larını bırakırlar. 91 yıllık haya­tını 18 yaşından beri sahnede, sahne arkasında, kamera önün­de geçiren; bazen müşfik, bazen sert “asil anne” rollerinin de­ğişmez yüzü Nedret Güvenç, bu unutulmaz imzalardan biriydi. “Nedret en basit şeyi bile büyük bir duyarlılıkla ve sevgi yükle­yerek anlatabiliyor. Sözgelişi patlıcan musakkasından bah­sediyor. Yüzüne bakıyorsunuz anlattığı musakka değil de bir aşk masalı sanki. Gel de etkilen­me…” diye anlatıyordu ünlü yö­netmen Atıf Yılmaz onu.

      Bu özel sanatçı 1930’da İz­mir’de dünyaya gelmişti. An­kara Devlet Konservatuvarı’n­da şan ve piyano okusa da gön­lünü tiyatroya kaptırmıştı. İlk olarak 1948’de İzmir Şehir Ti­yatrosu’nun “Kadınlar Terzi­hanesi” oyunuyla sahne tozu­nu yutmuş; 1950’de ise 1995’e kadar parçası olacağı İstanbul Şehir Tiyatroları’na katılmıştı. 1998’den beri “Devlet Sanatçı­sı” olan Güvenç’i 2009’da yaz­dığı Dünya Tiyatro Günü bil­dirisiyle uğurluyoruz:

      “Ben bir sahne işçisiyim, bir ağır işçi. İşim gereği gece-gün­düz çalışırım, buradan sizlere en güzel, en doğru, en çağdaş ve gerçekçi bir oyunla ulaşmak için… Bir oyun, bir oyun daha, bir oyun daha… Böyle mutlu ge­çer ömrüm, yeter ki siz burada olun ve birlikte kotaralım oyu­numuzu. Birlikte gülelim, bir­likte ağlayalım, birlikte coşalım, şaşalım, sevinelim ve birlikte düşünelim”

    2. Davulun iki efendisi veda etti

      Biri Rolling Stones’u efsane statüsüne taşıyan yolun en önemli taşlarındandı, diğeri Moğollar’dan Erkin Koray’a Anadolu Rock’ın ritmini emanet ettiği bagetlerin sahibi. Biri dünya çapında, diğeri Türkiye’de müzikseverleri yasa boğan, yerleri doldurulmaz iki kayıp ve müzikteki etkileri…

      74 yaşındaki Ayzer Danga’nın 28 Ağustos’ta koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiği öğrenildi.

      Yakın zamanda biri dün­ya çapında, biri Türki­ye’de müzikseverleri yasa boğan iki kayıp yaşadık: Rolling Stones’un efsanevi da­vulcusu Charlie Watts ve Mo­ğollar’dan Ayzer Danga… 58 yıldır Rolling Stones’la birlikte çalan Watts, kendi kuşağının en önemli davulcularından bi­riydi. The Beatles’tan Paul Mc­Cartney onu “Kaya gibi sağlam bir davulcu” olarak tanımlar­ken, ölümünün yarattığı şoku da tarif ediyordu. Evet, bir sü­redir hastaydı; son olarak bu yıl ABD’de yapacağı “No Filter” turnesine sağlık sorunları ne­deniyle katılamayacağını açık­lamıştı; fakat ilerleyen yaşına rağmen nesiller boyunca Rol­ling Stones’u Rolling Stones yapan en önemli parçalardan birinin kaybını kabullenmek yine de tüm müzikseverler için zor oldu.

      Charlie Watts, The Rolling Stones’un en “efendi” üyesi olarak da biliniyordu.

      Türkiye’nin gelmiş geç­miş en önemli davulcuların­dan Ayzer Danga ise Ağustos ayının son kayıplarındandı. “Moğollar’ın davulcusu” ola­rak ün kazansa da, aslında Er­kin Koray’dan Selda Bağcan’a, Edip Akbayram’dan Mavi Işık­lar’a birlikte çalmadığı Ana­dolu pop/rock’çı yok gibiydi. 1971’de Moğollar’ın Fran­sa’dan Türkiye’ye dönüşüyle gruba katılan Danga, son yılla­rına kadar sahneden inmemiş­ti. Murat Meriç onu şöyle an­latıyor: “Hikâyesini ‘yokluklar içinde kendi davulumu yaptım desem yalan olmaz’ cümlesiy­le başlatır -ki doğrudur. Onu tanımamıza sebep sihirli söz­cük, ‘hırs’. Mahallede kurdu­ğu Siyah Örümcekler, bu yolda ilk durağı. Sonrası, başarılar­la dolu. Muhabbeti aklımdan, güleryüzü gözümün önünden gitmeyecek. Alkışlarla uğurlu­yoruz…”

    3. Yeşilçam’ın altın çağı bize onun hediyesiydi

      1960’ların ortasından itibaren unutulmaz filmlere imza atan Kartal Tibet, okullu bir tiyatrocu, usta bir aktördü. 10 yıl süren oyunculuk kariyerinde 120’nin üzerinde filmde rol almış, sonrasında yine unutulmaz yapımların yaratıcısı-yönetmeni olmuştu. Hep yaşayacak.

      DEFNE AKMAN

      Vietnam savaşı 1965’te giderek şiddetlenirken, kozmonot Alexey Leonov ilk uzay yürüyüşünü gerçekleşti­rip tüm dünya Beatles’ın “Help!” şarkısıyla yankılanırken, Türki­ye’de zalimlere dünyayı dar eden bir kahraman, “Altay’dan Gelen Yiğit Karaoğlan” belirdi. Camo­ka’ya (Danyal Topatan) haddini bildiren Kartal Tibet, sinema­daki bu ilk rolünde, erkeksi ba­kışları, uzun boyu ve inandırıcı oyunuyla kısa zamanda sevildi.

      Yeşilçam’ın altın çağına imza atmış oyuncu, senarist ve yönet­men Kartal Tibet’i 2 Temmuz 2021’de 83 yaşında kaybettik. Öğretmen bir anne-babanın ilk çocuğu olarak Ankara’da doğan Tibet, aslında mimar olmak is­tiyordu. Ancak anne-babasının boşanmasının ardından sanatın ruhuna iyi geleceğini düşünerek konservatuvara girdi ve birinci­likle mezun oldu. Ardından An­kara Devlet Tiyatrosu’nda Albert Camus’nün Caligula oyunun­da rol aldı. 1961’de 4 arkadaşıy­la birlikte Ankara’nın ilk özel tiyatrosu Meydan Sahnesi’ni kurdu. Başarılı bir tiyatrocu ola­rak sinemaya adım atmaya ilk başta çok hevesli değildi. Ancak 1963’te evlendiği ve daha sonra iki çocuğu Kanat ve Kumru’nun annesi olan Gündüz Hanım’ın da teşvikiyle, Suat Yalaz’ın se­naryosunu okuyarak 1965’te si­nemaya atıldı. 10 yıl süren sine­ma kariyerinde 120’nin üzerinde filmde rol aldı. Önce Karaoğlan serüvenleri, daha sonra Sezgin Burak’ın yarattığı Tarkan ka­rakterinin uyarlamaları, ardın­dan halk tarafından çok sevilen melodramlarda oynadı. Bunlar arasında “Küçük Hanımefendi” (1970), “Son Hıçkırık” (1972) gi­bi Ertem Eğilmez filmleri, Metin Erksan’ın “Dağlar Kızı Reyhan”ı (1969), Atıf Yılmaz’ın “Ateş Par­çası” (1971) gibi yapımlar vardı.

      Seks filmleri furyasıyla si­nemaya kısa bir ara verdikten sonra Ertem Eğilmez’le Arzu Film’de çalışmaya başladı. Bura­da ilk kez 1976’da “Tosun Paşa” filmiyle yönetmenliğe adım attı. Arzu Film’in hüzünle neşenin içiçe geçtiği, halkın zevkle izle­yebileceği sinema anlayışı onun­kiyle örtüşüyordu. Aralarında Aziz Nesin uyarlaması “Gol Kra­lı” ve “Zübük”ün de bulunduğu birçok film yönetti.

      Her zaman iş yapan filmlerin oyuncusu, yaratıcısı ve yönet­meni oldu. Ancak yeni şeyler de­nemekten de hiç çekinmedi. Ke­mal Sunal’la birlikte Almanya’ya gidip zor şartlarda film çekmesi ya da Anadolu’nun farklı kentle­rinde oyunlar yönetmesi, bitmez tükenmez sanat sevdasını gös­teren birkaç örnek sadece. Tele­vizyonda ise milyonlar tarafın­dan sevgiyle hatırlanan “Süper Baba” ve “Bizim Aile” gibi dizile­ri yönetti.

      Kartal Tibet insanlara ulaş­mayı her şeyden daha çok önem­sedi. Sanatçının Zincirlikuyu Camii’ndeki cenazesi çok kala­balıktı. Yeşilçam emekçileri ve hayranları onu son yolculuğun­da yalnız bırakmadı. Sinemase­verlerin kalplerinde, yetiştirip ekrana ve sinemaya kazandırdı­ğı oyuncuların sahnelerinde her zaman yaşamaya devam edecek.

      1965’te başarılı bir tiyatro kariyerinin ardından sinemaya giren Kartal Tibet, tarihî dramalardan aşk filmlerine her rolün altında kalkan usta bir aktör, unutulmaz film ve dizilere imza atmış bir yönetmendi.
    4. Tam 41 yıl önce başladı zihinlerde harabeler bıraktı

      Türkiye’deki 12 Eylül 1980 darbesinden 10 gün sonra patlak veren İran- Irak Savaşı 8 yıla yakın sürdü, yaklaşık 1 milyon asker ve sivilin hayatını kaybetmesine, büyük acılara yol açtı. Devletlerin Ortadoğu politikalarını kökünden değiştiren, Irak’ın kimyasal-biyolojik silahlar kullanmasıyla katliama dönüşen savaşı; Tahran doğumlu yazar-sosyolog Shahzadeh N. İgual’ın çocukluk yıllarındaki anılarıyla hatırlıyoruz.

      SHAHZADEH N. IGUAL

      Ceng-i Tahmili. İran’ın içine sürüklendiği, yük­lenmek zorunda kaldığı savaş…

      İran-Irak Savaşı, yüzyılın en anlamsız harbi olmakla bir­likte her iki ülkede ağır hasar­lar bıraktı. Ölenler, ölüsü dahi bulunamayanlar, gaziler, kim­sesiz kalan çocuklar, bu insan­lık trajedisine şahit olanlara kocaman-atlatılamaz bir trav­ma bıraktı. Canından, topra­ğından olanların yanısıra, İran halkı da bir daha eskisi gibi olamadı… Yani, insanlar dün­ya değiştirdi yahut insanların dünyası değişti…

      Ben savaşa, yıkımlara, ölümlere gözünü açan milyon­larca çocuktan sadece biriy­dim. Dünyaya ayak basalı he­nüz bir buçuk yıl olmadan kan­lı bir devrimin ortasında veda etmiştim çocukluğuma…

      Yaşıyor ya insanoğlu her durumda, yaşıyorduk biz de o cehennemin orta yerinde!

      Olağan bir vaziyetmiş gi­bi alışılan bir şey oluvermişti bombardımanlar altında yaşa­mak o mahşerin içinde sürdü­rülmeye gayret edilen hayatla­rımız…

      2006’da 1980-88 İran-Irak Savaşı’nı anmak için düzenlenen “Kutsal Müdafaa Haftası” sırasında İranlı çocuklar bir tankın üzerinde oyun oynuyor.

      İşe, okula gidenler, doğan­lar, hastalananlar, sessiz seda­sız evlenenler, kapkara perdele­rin çekildiği evlerde ağırlanan misafirler, rengi koyultulmuş memleketimde silikti hayat­larımızın rengi. Ama yine de yaşanıyordu güç de olsa. Evle­re yeni eşya bile alınırdı ölüm korkusuna inat. Doğan erkekle­re Omid (Ümit), kızlara Azade (Özgür) adı veriliyordu artık… Okula başladığımda henüz beş yaşındaydım. Birinci sınıfta olmamıza rağmen işlediğimiz dersler, dolayısıyla öğrendikle­rimiz pek de hafif sayılmazdı. Hiçbir eğitmen bize savaşı izah edemezken normların dışında dersler veriliyordu okulda…

      “Savaşa özel” dersimizin adı ise biz parmak kadar ço­cuklar için dehşetengizdi. Ve ben tedrisatın yarattığı korku­dan muzariptim! Öğrendikle­rime kafa tutan öğrenmek is­temediklerim, yoksaymak için direndiklerim vardı. Kimi za­man tatbikat gereği gittiğimiz sığınaklara bazen de gerçek hava saldırıları nedeniyle tek sıra halinde, ağlayarak götürü­lürdük.

      “Kimya bombası nedir, size yakın bir yere isabet ettiğinde ne yapılabilir?”

      “Enkaz altında kaldınız. Sağsanız dışarı nasıl çıkarsı­nız?”

      “Bombardıman anında pa­niklememek için neler yapıl­malı?”

      “El bombalarının zarar ver­me gücü nedir?”

      “RPG-7 roketatarın özellik­leri ve tahribat gücü nelerdir?”

      “Bebek şeklinde kamufle edilmiş patlayıcıları nasıl ta­nırız?”

      Boyu posu daha sıralara güçbela yetişen bizler, dört ku­lak sekiz göz dinler, izlerdik en korktuğumuz dersi! Biz savaş çocuklarıydık, küçücüktük ama kahrolası bu savaşın çocukla­rıydık. Bilmeliydik bu gerçekle­ri, çalışıp sınavlarda doğru ce­vapları da vermeliydik üstelik. Bizi iliklerimize değin ürküten derslerden pekiyi alırdık ço­ğunlukla, ama pekiyi alan ço­cuklar da öldü bu savaşta. Oysa onlar da çalışmışlardı dersleri­ne. Lakin çalışılmazdı savaşla­ra! Bu çocuklar okulunda, evin­de, sokaklarda yakalanıverdi kahpe saldırılara…

      Saddam hükümeti kimya bombalarıyla saldırıya geçti­ğinde ise İran devletinin bu in­sanlık suçunu derhal durdur­masını bildirmeye gittiği BM Güvenlik Konseyi’nin kapı­sı yüzlerine kapanmıştı. Tüm dünya Irak’a silah satarken, İran’ın kimya bombası şikaye­tine kulak tıkanmıştı. Kimyasal silahlarla yokedilen İran hal­kının çığlığı onların vicdanını sızlatmamıştı. Yalnız bombar­dımanlar değil, büyük yerle­şim merkezlerine atılan sayısız füze de çok ocaklar söndür­müştü. Evi yıkılmayanların da zihninde bir ömür taşıyacağı harabeler bırakmıştı. Füzeler şehre kulakları sağır edici bir gürültüyle yaklaşıyor, sonra da isabet ettiği yerdeki anlatıla­maz patlama sesiyle evi, barkı, canı, yüreği alaşağı edip yok e­diyordu.

      Galibi olmayan savaşın kurbanları İran yönetimi tarafından “Kutsal Savunma” olarak tanımlanan savaşın galibi yok; 8 yılda kaybedilen 1 milyon hayat var. İran cephesindeki yaralı askerler (üstte). Siyah çarşaflı İranlı kadınlar, savaşın sonlarına doğru Tahran’daki bir mitingde (altta).

      Bazı gecelerde birkaç fü­zeyle birden saldıran Iraklılar, hemen ardından bombardıman uçaklarıyla Tahran göklerine geri dönüyorlardı. O uçakla­rı hedef alıp yoketmek isteyen İran hava müdafaasının deh­şetengiz sesinin de bombaların patlamasından hiç mi hiç farkı yoktu. Güzelim ülkem acıdan kıvranıyordu, çok yaralar al­mıştı, kanlara bulanmıştı ama hâlâ direniyordu…

      “Gece, duman, ateş ve zu­lümdür yaşam çıkınlarının özeti, müştekisi meçhul yüzler­ce davada şaki kalır ve artık se­vinmeyi bilmez, unutur savaş çocukları.

      ‘Köre beyazı sormak’ gibidir çocukluk neşelerine dair soru­lar. Sorulmaz, sorulsa da ceva­bını bilmez savaş çocukları.

      Mavi göklere baktıkça kır­kında bile hâlâ kısar gözlerini, zihninden kazıyamaz çocuklu­ğunun gri şehrini, renksiz kalır ihtiyarlarken savaş çocukları…

      Büyümeden yaşlanır, kara­rır Behrengi’nin Küçük Kara Balık’ları.

      Kayıp çocukluklarını arar ihtiyar savaş çocukları…”.

      (Yazarın Tahran’ın Kırmızı Sirenleri adlı kitabından derlenmiştir.)