Yazar: #tarih

  • ‘Dünyanın yazısı’nı yazdı

    66 yılı aşkındır Milliyet’te çalışan Sami Kohen, 93 yaşında hayata gözlerini yumdu. Ardında binlerce haber, makale, röportaj bırakan Kohen, ölmeden 3 hafta öncesine kadar yazılarını yayımlamaya devam eden Milliyet’te aynı gazete için en uzun süre çalışan isim oldu. Gazetecilikteki mirası…

    Milliyet gazetesiyle özdeş­leşen isimlerdendi Sami Kohen. 1954’te gazete kurul­duğunda oradaydı ve 66 yıl bo­yunca yazılarını Milliyet için yazdı. Türkiye’de aynı gazete için en uzun süre hizmet et­miş isimdi. 20 Nisan 1928’de İstanbul’da doğan Kohen’in babası Albert Kohen de bir ga­zeteciydi. Babasından miras gazeteciliğe önce onun Ladino ve Fransızca dillerinde 1939-1949 yılları arasında çıkardı­ğı La Boz de Türkiye gazetesi­ni Türkiye’nin Sesi ve Hafta­nın Sesi adlarıyla yayımlayarak başladı. Sonra Tan, Yeni İstan­bul, İstanbul Ekspres... Son­ra hep Milliyet. Milliyet’te dış haberler müdürü oldu ve yıllar boyunca bu görevini sürdürür­ken sayısız habere, makaleye, röportaja imza attı. Milliyet’in yanısıra ABD merkezli New York Times, Christian Science Monitor’da da makaleleri ya­yımlandı. Newsweek, The Gu­ardian, The Washington Post, The Economist ise zaman için­de Türkiye muhabirliğini yü­rüttüğü yabancı gazeteler ara­sındaydı. Gazetecilik yaşamı, 2007’de Özer Yelçe’nin kaleme aldığı Sami Kohen Dünyanın Yazısı ile kitaplaştı. 2021’de ise Nihal Boztekin’in Sami Kohen Anlatıyor: Ver Elini Dünya – 70 Yıllık Gazetecilik Serüveni ki­tabı yayımlandı.

    25 Eylül’de son yazısını ya­yımladıktan sonra böbrek yet­mezliği nedeniyle hastaneye kaldırılan Kohen, 18 Ekim’de yaşamını yitirdi.

    Hoca, Bakan, yazar…

    Cumhuriyetle yaşıt bir hayat. Üniversite hocalığından milletvekilliğine, Millî Eğitim Bakanlığından RTÜK Başkanlığına çalışmakla, özellikle de eğitim için çalışmakla geçen 98 yıl.

    Eski Millî Eğitim Baka­nı, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin kuru­cusu, Marmara Üniversite­si’nin kurucu rektörü Prof. Dr. Orhan Oğuz, 98 yaşında hayata gözlerini yumdu. 1923 yılında Eskişehir’de doğan, üniversiteye kadar tahsilini memleketinde tamamlayan Oğuz, İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu’nu bitirdik­ten sonra Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk dokto­rası yaptı. 1950’de yurda dön­dükten sonra İzmir Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu’n­da iktisat ve maliye dersleri verdi. 1951-1955 arasında Af­ganistan’daki Kabil Üniversi­tesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 1958’de Anadolu Üniversite­si’nin temelini oluşturan Eski­şehir İktisadi ve İdari İlimler Akademisi’ni kurdu. Adalet Partisi’nden milletvekili se­çilerek parlamentoya girdi. 3. Süleyman Demirel hüküme­tinde Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. 1978’de İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Başkanlığına seçildi. 1982’de bu akademinin Marmara Üni­versitesi’ne dönüştürülmesin­den sonra rektörlüğe getirildi. 28 Şubat süreci sonrası Mart 1997’de RTÜK başkanlığına getirildi. Türkiye’de Zirai Re­formlar (1950), Beynelmilel Ticaret (1955), Avrupa Ekono­mik Topluluğu (1966), Genel İktisat Teorisi (1968), 80: Yıl Cumhuriyet’e Yaşıt Bir Hayat (2004) kitaplarını yazdı. 19 Ekim’de yaşamını yitirdi.

  • Öncü, çok yönlü ve eğitimci bir müzisyen

    Türkiye’nin ilk rock’n’roll grubunun kurucularından ve ülkemizde cazın öncülerinden Durul Gence, icracı, aranjör, şef ve eğitimci olarak hayatını adeta müziğe adadı. Alanında “yaşam boyu başarı ödülü”nü en çok hakedenlerin başında gelen Gence’nin Deniz Harp Okulu Orkestrası’ndan başlayan yolculuğu.

    Deniz Harp Okulu Orkestrası’nın efsane davulcusu Durul Gence…

    Türkiye’de müziğin ön­cü isimlerinden, davu­lun ustalarından Durul Gence özellikle rock ve caz olmak üzere pek çok dalda ic­racı, aranjör, şef ve eğitimci kimliğiyle öğreten, yol göste­ren ve yaratan bir müzisyen­di. İlk rock’n’roll topluluğu De­niz Harp Okulu Orkestrası’nın (1955) kurucularındandı. İs­tanbul Express, Asia Minor Mission gibi gruplarıyla Ajda Pekkan, Rüçhan Çamay, Alpay, Tanju Okan, Ertan Anapa, Öz­demir Erdoğan, Güneri Tecer gibi dönemin önemli solistle­rine eşlik etti. Durul 5’ten DG-4’e kurduğu gruplarda Onno Tunç, Şerif Yüzbaşıoğlu, Erol Duygulu, Cezmi Başeğmez, Şanar Yurdatapan gibi müzis­yenlerle biraraya geldi. İlk caz emisyonlarını gerçekleştirdiği dönemde çıkan “Şeyh Şamil” plağı (1970) ile ulusal çap­ta ünlendi. Yurtdışında Herb Geller, Sonny Sharock, Berti­ce Reading, Four Pennies, Lili Ivanova, Mads Vinding, Peter Bastian, Anders Koppel, Her­bie Mann’la çalıştı. 1970’lerde özellikle İskandinav ülkelerin­de verdiği konserlerle tanın­dı. 1982-1984 arasında Durul Gence 12’yi kurarak konserler verdi. Kariyerinin ileriki dö­nemlerinde Avrupa ve Ameri­ka’da önemli festivallerde sah­ne aldı.

    1986’dan itibaren Hacet­tepe ve ODTÜ’de caz tarihi üzerine dersler (İnsan, Müzik ve Caz) veren Gence, müzik yazarı Murat Meriç’in ifade­siyle “Caza asıl katkısını yıllar boyunca yetiştirdiği gençler­le” sağladı. Eşi Melda Gence ile kurduğu Gence Çocuk Yuvası ve Sanat Kursları ile eğitimcili­ğini farklı yaş gruplarına yaydı. 2013 yılında İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği İs­tanbul Caz Festivali tarafından Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne layık görüldü.

    Uzun süre Parkinson hasta­lığıyla mücadele etti. 6 Ekim’de kaldırıldığı Hacettepe Üniver­sitesi Tıp Fakültesi Hastane­si’nde ardında dev bir müzik mirası bırakarak hayata gözle­rini yumdu.

    Mithat Fabian Sözmen

    Dünyanın her yerinde Durul Gence sadece yurtiçinde değil yurtdışında da ses getiren, albümler, konserler yapan, festivallere katılan evrensel bir müzisyendi.
  • Anıtkabir’e doğru…

    Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı, ölümünden sonra Ankara’ya getirilmiş ve Etnografya Müzesi’nde koruma altına alınmıştı. 10 Kasım 1938’den 15 yıl sonra, buradan hareketle Anıtkabir’e nakledildi. O gün, 136 asteğmen tarafından çekilen top arabasındaki Ata’nın yola çıkış anı. Arkada 12 general ve TBMM üyelerinin oluşturduğu kortej…

    R. SERTAÇ KAYSERİLİOĞLU KOLEKSİYONU

  • Oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize

    İnsanın yıldızlara ulaşma hayali ve merakı tarih boyunca savaşlar ve ekonomik krizlerle kesintiye uğradı; bitmek bilmez rekabetle tekrar tekrar tetiklendi. Uzaydaki ilklerin bir bir ABD ve SSCB’nin hanesine yazıldığı yıllar, yavaş yavaş geride kaldı. Soğuk Savaş yıllarının rakipleri, bir süredir başka alanlarda çekişmeye devam etse de, uzayda işbirliğini öne çıkarıyor. Günümüzün büyük rekabeti ise yine askerî alanda ve iletişim sektöründe. Değişen aktörleri ve hedefleriyle uzay yarışının geçmişi ve bugünü…

    RONİ MİDYAT

    İnsanların -edebiyat ve kur­gunun ötesinde- uzaya git­mekle ilgili ilk düşüncele­ri 19. yüzyılda ortaya çıkmaya başladı. H. G. Wells gibi yazar­ların dönemine göre fütüristik, fakat bugüne göre gerçekçi var­sayımlar sunan kitapları o ka­dar popüler olmuştu ki insanlar gerçekten Dünya’nın sınırlarıyla yetinmeye mahkum olmadıkla­rına kanaat getirdiler.

    Bu yolda ilk adımı atanlar­dan bahsederken, adı anılma­dan geçilemeyecek kişilerden biri, roket biliminin kurucusu kabul edilen Rus biliminsanı Konstantin Tsiolkovski idi. 1857 doğumlu kaşif, en önemli eseri Kozmik Uzayın Tepkili Motor­larla Keşfi’nde, sıvı yakıtla çalı­şan yeterince güçlü bir roketin Dünya’nın yerçekiminden kur­tularak diğer gezegenlere ulaşa­bileceğini teorik olarak açık­layarak çığır açtı. Tsiolkovski, Dünya’nın çekiminden kurtul­mak için gereken hızı doğru ola­rak hesaplamış; roket yakıtı ola­rak daha sonra gerçekten de kul­lanılacak olan sıvı oksijen ve sıvı hidrojeni de önermişti. 1926’da Amerikalı Robert H. Goddard, onun fikirlerini hayata geçirerek dünyanın ilk sıvı yakıtlı roketini imal etti.

    Roket biliminin babası Tsiolkovski Roket biliminin kurucusu kabul edilen Rus biliminsanı ve kaşif Konstantin Tsiolkovski, sıvı yakıtla çalışan bir roketin diğer gezegenlere ulaşabileceğini teorik olarak açıklayarak çığır açmıştı.

     Yazının devamını okumak için #tarih‘in Kasım-Aralık 2021 sayısını buradan satın alabilirsiniz.

  • GÜLERİZ AĞLANACAK HALİMİZE KABINA SIĞMAZ MUHALEFET

    SUNUŞ

    Tarih boyunca bir yanda iktidarını kötüye kullanan, o günkü gücüne güvenip zulmetmekte, çalıp çırpmakta beis görmeyenler, öbür yanda bunlara bakıp bazen kendisi de yoldan çıkan, bazen de çıldırdıkça çıldıran, içi şişen, bir of dese karşıki dağları yıkacak hâle gelen halk oldu. İkisinin arasında elektrikle yüklenen gerilim hatlarını arada bir sallayıp boşaltmak ise mizahçılara, hicivcilere düştü. Tabii kendisine gülmek her babayiğidin harcı olmadığından mizah her zaman anlayışla karşılanmadı. İnsanlık kadar eski olan fıkra geleneğinin devamı olan 280 karakterlik Twitter şakaları nasıl bugün yazanın, paylaşanın, hatta beğenenin başına bela olabiliyorsa, eskinin komiklerinin hayatından da meslek kazaları eksik olmuyordu. “Güldürürken düşündürmek”ten güldürürken hapse düşmeye, sürgün edilmeye, hatta canından olmaya uzanan yol, epeyce kısaydı. Mizah, her zaman riskli bir işti!

    Oysa mizahın hiç de korkutucu olmadığını söyleyenler de var. “Gülen ısırmaz” diyen Norbert Elias gibi pek çokları, gülerek biriken gerilimi boşaltan halkın isyan etmeden dertleri-tasaları sineye çekebileceğini söylüyor. Halkın yaralarına pansuman yapan, iyileştiren bir hemşire gibi resmedilen mizahın muktedirle bir olup ezilene, ötekine bir tekme de kendi savuran diğer yüzü ise kolaylıkla unutulabiliyor. Tarih boyunca en çok alaya alınan, en çok fıkraya konu olanların kadınlar, azınlıklar, dışlanmışlar olması, belki bugün politik doğruculuğa karşı en çok yaygarayı da mizahçıların koparmasının arkasındaki nedenlerdendir. Çağlar boyunca kahkahaların gürlüğünün kendisine verdiği yetkiye dayanarak her türlü baskıya göğüs geren mizahçılar, bugün gülme refleksleri dönüşen bir toplum karşısında sudan çıkmış balığa benziyor.

    “Bugün var olan hiçbir şeyin geleceği yoksa bile, kahkahamızın bir geleceği vardır” demiş Friedrich Nietzsche. Geleceğin insanının nelere güleceği belki bugün belirsiz, ama tarihe bakarak, barış ve huzur içinde yaşamak için umutlarımızı her şeye rağmen gülebilen bir yaratık olmamıza bağlamaktan başka çare de yok gibi görünüyor. Tüm imtihanları, yoldan sapmaları, direnişleri ve bedelleriyle memleket mizahının dönüm noktaları…

    Fransa, Compiègne’deki Joan of Arc festivalinde rengarenk bir soytarı ekibi. 90 yıl önce Jules Gervais Courtellemont tarafından çekilen fotoğraf orijinal renklerinde…

    Yazının devamını okumak için #tarih‘in Kasım-Aralık 2021 sayısını buradan satın alabilirsiniz.

  • Siyah ağlarla ördüler Amerika’yı dört baştan

    Amazon Prime Video yapımı “The Underground Railroad” (Yeraltı Demiryolu) Amerika’nın güney eyaletlerinden köleliğin yasaklandığı kuzeye doğru bir özgürlük yolculuğuna çıkan siyah kölelerin kurdukları dayanışma ağını alıp, gerçek bir yeraltı demiryolu olarak somutlaştırıyor. Ülkeyi baştan başa kateden trenin penceresinden dışarı bakıldığında tek bir manzara görünüyor: Her yeri kaplayan dipsiz bir karanlık..

    If Beale Street Could Talk ve “Moonlight”ın Akade­mi ödüllü yönetmeni Bar­ry Jenkins, çifte Pulitzer’li yazar Colson Whitehead’le buluşursa ne olur: Amazon Prime Video yapımı “The Un­derground Railroad” sorunun cevabı… Siren Yayınları’nın Yeraltı Demiryolu adıyla bas­tığı romanın aslına sadık bir uyarlaması olan 10 bölümlük yapım, kurgusuyla klasik bir diziden çok görsel bir roman hissi veriyor. İçsavaş öncesin­den başlayarak, plantasyon­larda çalıştırılan siyahların güney eyaletlerinden köleliğin yasak olduğu kuzeye kaçmak için kullandıkları yeraltı ro­talar ve güvenli evler sistemi, dizide hakiki bir “yeraltı de­miryolu” olarak somutlaştırıl­mış. Georgia’dan Indiana’ya uzanan bu mistik rotada Co­ra (Thuso Mbedu) ve Caesar (Aaron Pierre) ile köle avcısı Ridgeway (Joel Edgerton) ara­sındaki kovalamacanın, yan hikayeler ve geriye dönüşler­le kesintiye uğraması, dizinin de raylardan sapıp aynı bir de­miryolu ağı gibi genişlemesi­ne neden oluyor. Her durakta, ülkenin dörtbir yanına sinsice yayılmış ırkçılığın ayrı bir te­zahürü de hikayeye ekleniyor.

    Gerçekte ise “Yeraltı De­miryolu” hakiki bir demiryolu değil, kaçaklara çeşitli şekil­lerde yardım eden siyah ve be­yaz kölelik karşıtlarının oluş­turduğu yerel ağlar için kulla­nılan bir metafordu. Bu zorlu yolculukta kaçakları güvenli evlerde saklamaktan para top­lamaya çeşitli yardımlarda bu­lunanlar “kondüktör” olarak anılıyordu. Dizinin karakterle­rinden hiçbiri gerçek hayatta varolmuş değil; ama hepsinde Harriet Jacobs’tan Frederick Douglas’a başarılı olmuş meş­hur kaçış hikayelerinden alın­tılar var. Douglas’ın hareket eden bir trene atlaması, Ja­cobs’ın yedi yılını bir tavana­rasında saklanarak geçirmesi Cora’nın hikayesine giren ger­çek hayat kesitlerinden…

    THE UNDERGROUND RAILROAD


    YÖNETMEN: BARRY JENKINS
    SENARYO: COLSON WHITEHEAD
    OYUNCULAR: THUSO MBEDU,
    CHASE W. DILLON, JOEL
    EDGERTON, FRED HECHINGER,
    PETER MULLAN

    Dizi, Kaçak Köle Yasası’nın kabul edildiği 1850 yılı civa­rında geçiyor. Özgür eyaletle­re yerleşen kaçaklara ve onlara yardım edenlere ağır cezalar biçen acımasız mevzuat, di­zide de açıkça anlatılıyor. Hi­kayeyi güçlendirmek için bu dönemde henüz başlamamış olan öjenist hareket ve zorla kısırlaştırma gibi detaylar ek­lenmiş; ama Tuskegee Sifilis Araştırması; 1898’de Wilming­ton’da ve 1921’de Tulsa’da var­lıklı siyahlara yönelen şiddet, dönemin gerçekten yaşanmış dönüm noktaları… Bu kronolo­jik karmaşa, köleliğin sona er­mesinin ırkçılığın sonu olma­dığını hatırlatmak için bilinçli olarak seçilmiş gibi görünüyor. İlk bakışta Whitehead’in ha­yalî Güney Carolina’sı kölelik karşıtı beyazların, özgürlüğü­ne yeni kavuşmuş siyahlara eğitim ve istihdam sunduğu güvenli bir liman izlenimi ve­riyor. Ancak kahramanlarımı­zın da çok geçmeden farkına varacağı gibi şekerle kaplı söz­lerinin üstü biraz kazınınca al­tından yine beyaz üstünlüğüne olan inançları çıkıyor. “Önce kadınlara, sonra herkese uy­gulanacak stratejik kısırlaştır­malarla, uykumuzda boğazlan­ma korkusu olmadan onları zincirlerinden kurtarabiliriz” diyen sarhoş beyaz doktorun söylediği gibi…

    Bu kurgu dünyada köleliği tamamen yasaklayan ilk beyaz eyalet Kuzey Carolina ise as­lında 19. yüzyılın Oregon’unu anlatan bir distopya… Oregon 1843’te köleliği yasaklamış, ama siyahların eyalette kaldık­ları her 6 ay için en az 29 kez kamçılanması şartıyla özgür siyahları kapı dışarı etmişti.

    “Bu ülkenin neyin üzerine kurulduğunu anlamak istiyor­san, trenle yolculuk etmeli­sin. Hızlanırken dışarı bak ve Amerika’nın gerçek yüzünü göreceksin” demişti bir tren kondüktörü Cora’ya. Ama onun da bizim de farkettiği­miz gibi dışarıda her yeri kap­layan karanlıktan başka bir şey yoktu.

    Özgürlük treninin beyaz-siyah kondüktörleri Güney’den Kuzey’e kaçan siyah kölelere yardım edenlerin oluşturduğu “Yeraltı Demiryolu” isimli dayanışma ağında kölelere yardım edenler genellikle beyazlardan ibaretmiş gibi gösterilse de, gerçekte “kondüktörler” arasında hem siyahlar hem de beyazlar vardı.
  • Önce parlamento binası sonra konser salonu oldu!

    Mora Yarımadası’nda, denize doğru uzanan dil üzerinde bulunan 1730 yapım tarihli Ağa Camii; bölge tarihinde yaşanan tüm acı dolu hadiselere rağmen varlığını koruyor. Hapishane, mahkeme, okul, hastane, kışla, dans salonu, müze ve eski eser deposu olarak kullanılan ve günümüzde konser salonu olan tarihî caminin hazin hikayesi.

    NEVAL KONUK

    Yunanistan’ın Nafplio şehir merkezinde, Sy­ntagma Meydanı’nda dolaşırken heybetli bir cami görürsünüz. Yapı, 1730’larda geç devir Osmanlı mimarisi üs­lubunda yerel malzeme ile, to­pografik konumuna uygun ola­rak bir yükselti üzerinde inşa edilmiştir. 1825 sonbaharından 1826 baharına kadar cami, ilk Yunan parlamentosuna evsa­hipliği yapmıştır.

    Osmanlılar döneminde şe­hir muhtemelen Nauplia veya daha kuvvetli bir ihtimalle Na­poli’den bozma olan, hatta eski Arap coğrafyacılarından İdrisî tarafından da kullanılan “Ana­bolu” ismiyle bilinir. Evliya Çe­lebi de İtalyan ve Frenk lisanın­da buraya “Anapol” denildiğini Osmanlıların ise bundan boz­ma olarak şehri “Anabolu” adıy­la andıklarını belirtir.

    Anabolu ya da Naflion; Mo­ra’da Agrolis körfezinde denize doğru uzanan dil üzerinde bu­lunan bir liman şehridir. Bu kü­çük yarımadada 85 m. yüksek­liğindeki tepe, milattan önce 3. bin sonlarından itibaren bir yerleşme yeri olur. Grek, Roma ve Bizans idaresinde önemli bir liman şehri özelliğini kazanır. 1389’da Venedikliler’in idare­si altına girer. Şehir ve kalesi 3 Ekim 1540 Osmanlı-Venedik Antlaşması sonucu Türklere bırakılır.

    1667’de şehre gelen Evli­ya Çelebi, kaleden ve şehirden tafsilatlı bir şekilde sözeder ve o sırada buranın Girit’e gide­cek asker, zahire ve mühim­matın toplandığı bir üs olması sebebiyle çok kalabalık bir yer olduğunu belirtir. Anabolu, Ev­liya Çelebi’den 19 sene sonra Mora’yı zapta girişen Venedik­liler tarafından tekrar alınır ve Mora’daki Venedik idaresinin merkezi olur. 1715’te Şehid Ali Paşa’nın Mora harekatı sırasın­da ikinci defa Osmanlı hakimi­yetine geçer.

    Günümüzde konserler ve sergiler için kullanılan Mora Yarımadası’ndaki Ağa Camii’nin eski günlerinden kalma kallavi kavuk, caminin haziresinden…

    Ağa Camii’nin inşaı

    İkinci Osmanlı fethinden son­ra Anabolu’daki bütün kilise ve özel ibadethanelerin camiye çevrilmesi emredilir. Bunun so­nucunda daha o sıralarda Ana­bolu’daki cami ve mescid sayısı 9’a ulaşır. Bunlar Sultan Ahmed Camii, Vezîriâzam Şehid Ali Paşa Camii, Sahrınçbaşı Mes­cidi, Bayraklı Mescidi, Bayezi­diyye Mescidi, Elhâc Mustafa Efendi Mescidi, Elhâc Hüseyin Efendi Mescidi, Kastel-i Bah­riyye Mescidi, Palamuda Kalesi Camii idir. Ayrıca Ali Paşa’nın kethüdâsı İbrâhim Ağa Mescidi ve Mektebi, Abdurrahman Ağa Mektebi, Selim Baba Türbe­si, Halvetî ve Cerrâhî tekkeleri ve birçok çeşmenin bulundu­ğu da tesbit edilmiştir. Anabo­lu, 1790’a kadar Mora’da önemli bir idari merkez vazifesi görür; bu tarihten sonra ise korunma­ya daha elverişli bir yer olan Tripoliçe önem kazanacaktır.

    Yunan kaynaklarına göre Ağa Camii, atalarından birinin sakladığı hazineyi bulmak için Venedik’ten Anabolu’ya gelen iki Venedikli genci öldüren bir ağa tarafından 1730’da yaptırıl­mıştır. Ancak ağa, sonrasında bu korkunç davranışından do­layı suçluluk duygusuna kapı­larak, hazinenin altınlarıyla bu camiyi inşa ettirir. Cami, bu ne­denle “Ağa Camii” adıyla bilinir. Ancak ağa, inşaatı izlerken evi­nin ön cephesindeki balkondan düşerek caminin tamamlandı­ğını göremeden ölür.

    Ağa Camii, 1823’te Yunan İhtilâli öncülerinden Kolokot­ranis tarafından işgal edilir ve ilk Yunan Millî Meclisi’nin top­landığı yer burası olur. Bu sı­rada şehirdeki Müslüman halk katledildiği gibi tarihî eserler de tahribata uğrar (Bugün biri kilise, diğeri tiyatro, bir başkası da müze olarak kullanılan mi­naresiz üç cami ve bazı çeşme­lerin tespit edilebildiği Nauplia, Yunanistan’ın önemli bir tu­rizm merkezidir).

    Haziran 1824’te Ağa Ca­mii, Yunan Devleti’nin parla­mentosu olarak kullanılmak üzere onarılır. 21 Eylül 1825’te Vouleftiko (Parlamento bina­sı) açılır ve 1826 baharına ka­dar Yunan Parlamentosu olarak hizmet verir. Bu, binanın en önemli kullanımıdır ve mekan günümüze gelinceye kadar da “Vouleftiko” ismiyle anılmaya devam eder.

    Eski Çınar Meydanı Bugün Sintagma (üstte)adıyla anılan eski Çınar Meydanı’ndan (altta) Ağa Camii’nin görünümü. Yapı, ana kütlesi ve devasa kubbesiyle Osmanlı taşra cami mimarisinin önemli örneklerinden…

    Ağa Camii zaman içinde çeşitli amaçlar için kullanılır. 1831’de Yunan Okulu olarak kı­sa bir süre faaliyet gösterirken, zemin katı hapishane hâline getirilir. 1834’te, krallık döne­minde, Yunan Devrimi’nin iki önemli ismi, Theodoros Kolo­kotronis ve Dimitrios Plapou­tas’ın yargılanması burada ger­çekleşir.

    Nafplio, Yunan devletinin başkenti (1827-1834) olduğun­da önemli ölçüde kamu binası sıkıntısı yaşanır. Dönemin tüm önemli binaları gibi cami, za­man içinde çok farklı fonksi­yonlarda kullanılır: Hapishane, mahkeme, okul, hastane, kışla, dans salonu, müze ve eski eser deposu, konser salonu.

    Yapı, ana kütlesi ve deva­sa kubbesi ile Osmanlı taşra cami mimarisinin önemli bir örneğidir. Yapının zemin katı 10 kare odadan oluşur; üst katı camidir. 20. yüzyılın başlarında bir deprem sırasında yıkıldığı söylenen (!) kubbelerle örtülü bir son cemaat yeri vardı. Son cemaat yerinin görünüşü, L. Lange’nin 1834 tarihli bir gra­vüründe vardır. Caminin ana mekanı ise 8 kenarlı bir alınlık üzerine oturan büyük bir kub­beyle örtülü dikdörtgen bir ha­rim mekanından oluşmaktadır. 1990’lı yıllarda yapılan resto­rasyon çalışmaları sırasında mihrapta kırmızı bir perde çizi­mi bulunmuştur.

    Cami 1994’ten 1999’a kadar önemli bir restorasyon geçirir. Bugün bina konferanslar, kon­serler vb. için bir salon olarak hizmet vermektedir. Nafplio Belediye Sanat Galerisi, yakın zamanda modern sanatçıların resimlerinin yeraldığı bir ko­leksiyonla caminin zemin katı­na taşınır.

    Ağa Camii genellikle halka açık değildir. Çok dikkatli ba­karsanız, avlusunda bu şehre evsahipliği yapmış neredeyse her uygarlığın kültür varlıkları koleksiyonu içinde, bizden de kallavi kavuklu bir mezartaşı başlığını görebilirsiniz!

  • Çarşamba’dan Strasbourg’a kendi kaleminden…

    Türkçeye envai çeşit kelime katan bir yazar/şair; tiyatro tarihimize en büyükler arasında ismi yazılacak bir sahne emekçisi, yönetmeni, oyuncusu, kavuklusu; Galatasaray Liselilerin her daim “abi”si… Velhasıl, aynı çağı paylaşmaktan gurur duyduğumuz insanlardandı Ferhan Şensoy. Ardından kim yazsa, onun kendini anlattığı gibi olmayacaktı. Biz de aldık Kalemimin Sapını Gülle Donattım’ı elimize, Çarşamba’dan Strasbourg Devlet Konservatuvarı’na çocukluk-gençlik yıllarını, onun kaleminden aktardık. Belki ayak izlerini takip etmek isteyen olur diye…

    İstanbul’a ikinci gidişim. İlki Samsun’dan gemiyle. Gene bir yaz sabahıydı. Beş yaşım­daydım. Gemiye ulaşmak için limandan sandala bindik an­nem, babam ve üç yaşındaki kız kardeşimle. Annem ve babam İstanbul’u biliyorlar. Evlendik­lerinde bir süre orada yaşamış­lar. Fatih’te oturmuşlar. Annem orada hamile kalmış. Babam benim dede evinde doğmamı is­temiş, annem hamileyken İstan­bul’dan Çarşamba’ya gelmişler. Babam Belediye Başkanı olmuş, bir daha İstanbul’a dönmemiş­ler. Fatih’te annem ve babamın oturduğu evi merak etmiştim. Tohumum orda atılmış. Sonra göstermişti annem bana orayı. Edirnekapı’dan tramvayla Fa­tih’e gitmiştik. Oturduğum kol­tuğun arkasını kaydırarak her iki yönde de oturabileceğimi keş­fetmiş, bir öyle bir böyle oturup oynamıştım Fatih’e kadar, anne­min sürekli uyarısına rağmen: “Yapma oğlum!” “Yapıcam!”

    Sınav günü gelip çatıyor, gö­türülüyoruz Galatasaray Lise­si’ne. Okulun kapısı ne kadar güzel, bahçe ne kadar güzel, okul çok güzel. Ellişer ellişer değişik salonlara alıyorlar bizi. Tek tek sıralara oturturuluyoruz, sınav kağıtları dağıtılıyor, başlıyor sı­nav. Avuçlarım terliyor… Kurşun kalemimin sürekli ucu kırılıyor… Kimi sorular çok zor… Zorlan­dıklarımı atlayarak devam edi­yorum. Giderek daha rahatlıyor sorular… Sonuna gelince, geri dönüp atladığım soruları yapı­yorum, kimisini olsa olsa ne olur mantığıyla, kimisini de kafama göre doldurup tamamlıyorum testi. Kazanıyoruz sınavı. Am­cam bize birer Galatasaray roze­ti armağan ediyor.

    Türk tiyatrosunun kavuklusu Tuluat oyuncusu Kel Hasan Efendi’nin İsmail Dümbüllü’ye, onun da Yeşilçam’ın usta oyuncularından Münir Özkul’a devrettiği kavuğu yaklaşık 30 yıl boyunca Ferhan Şensoy taşıdı.

    Galatasaray yılları

    Fransızcayla cebelleşerek baş­ladı okul. İlk yıl yalnız Fransızca okunuyor. Ve fakat bu adi Fran­sızca yazıldığı gibi okunmuyor, okunduğu gibi yazılmıyor. Öğ­retmenimiz Mösyö Arditi, tek kelime Türkçe konuşmuyor. Bil­mediğinden değil, dilimizi çok iyi biliyor. İlk gün Fransızca gir­di sınıfa, sen anla anlama, öyle konuşuyor adam. Nasıl olduysa bir gün sökmeye başladık Fran­sızcayı, hatta aramızda Fransız­ca şakalara geçtik. İstanbul’daki semt isimlerini, sokak isimleri­ni Fransızcaya çevirip, Fransız hocamızın çok Fransız kaldığı espriler türetiyoruz.

    Kimi cumartesiler yengem bizi tiyatroya götürüyor. Bu cu­martesilerin ilkinde, Fatih Şehir Tiyatrosu’nda tiyatroyla tanışı­yorum. İlk kez tiyatro görüyo­rum. Cahit Atay’ın “Pusuda” ve “Sultan Gelin” oyunları oyna­nıyor arka arkaya. Hale Rakunt, Fuat İşhan gibi oyuncuları ta­nıyorum, hayran oluyorum. Si­nemadan “Cilalı İbo” tipiyle ta­nıdığımız Feridun Karakaya’yı sahnede görünce çıldırıyorum. Çok seviyorum tiyatroyu. Ondan sonra onbeş günde bir gider olu­yoruz değişik tiyatrolara. Vasfi Rıza, Bedia Muvahhit, Vahi Öz, Fadıl Garan, Ertuğrul Bilda gibi oyuncuları izliyorum. Tiyatro­nun büyüsü çarpıyor beni. Oyun bitince hiç çıkmak istemiyo­rum salondan. Eğer öksürüğüm varsa, tiyatroya gitmeden önce, Edirnekapı’daki kurukahveciden okaliptüs alıyoruz, gösteri bo­yunca okaliptüs emiyorum ök­sürmemek için. Tiyatroda öksü­rülmezi öğreniyorum.

    Diş fırçası saçlı Mösyö Fi­ot, çılgın resim öğretmenimiz kırmızı saçlı Pinokyo Kemal, iş bilgisi dersini en önemli ders olarak gören Kürt Ali, sürekli burnunu karıştıran Madam Co­lombier… Birden renklendirdi­ler okul hayatımızı. Liseye geç­tik. Hem de bütünlemesiz falan, haşırt diye bitirmişim ortaoku­lu. Yıllardır bana yaşgünlerimde hediye olarak küçük kaatlara ya­zılı nasihatler veren ve genelde babalar çocuklarına her zaman değil de, önemli okulları bitir­diklerinde önemli hediyeler alır, örneğin ortaokul bittiğinde gibi bir taktik izleyen babamın artık denilecek hiçbir şeyi kalmamış­tı. Ne istersem alınacaktı. Yazı makinesi istediğimi belirttim. Babam durumu şaşkınlıkla kar­şıladı: “Arzuhalci mi olucaksın oğlum sen?” Kem küm ettim, kimi Fransızca ödevleri sınıfta herkesin makinayla yazdığını, sınıfta bir sürü öğrencinin ya­zı makinesi olduğunu söyledim. Babam da, oğlum öbür çocuklar­dan geri kalmasın diye düşüne­rek ikna oldu. Karaköy’den gıcır bir Remington marka dakti­lo alındı. Gri fermuarlı çantası içinde, mutluca sallanarak giril­di küf kokulu Tünel’e. Cumarte­si-pazarları, şiirlerimi daktiloya çekmeye başladım.

    Bir dünya rekoru 33 sene boyunca sahnede kalmış “Ferhangi Şeyler” sürekli yukarı taşımaya devam ettiği bir dünya rekorunu da elinde tutuyordu (üstte). Ferhan Şensoy (solda, en önde) Galatasaray Lisesi’nden arkadaşlarıyla (altta).

    Tahir Alangu ile Edebiyat başladı. “Mollalar, o önünüzdeki, üstünde ‘Edebiyat’ yazan kitap okunmayacak! Ananıza babanı­za söyleyin, size birer Sait Faik külliyatı alsın… Haftaya edebi­yat! Bu ders serbestsiniz, ne is­terseniz yapın” diyerek çekip gidiyor sınıftan. Bir ay içinde, herkes Sait Faik’i hatmetmiş du­rumda. Alangu bize hiç duyma­dığımız, yeni yazarlar tanıtıyor, kitaplarını getiriyor, öykülerini okutuyor, birden Osman Cemal

    Kaygılı, F. Celalettin, Memduh Şevket Esendal’la doluyor küçük beyinlerimiz. Her gün yeni bir pencere açıyor bize Tahir Baba… Kimi gün bir Çehov öyküsü, kimi gün Homeros… Derken Kaleve­la Destanı… Daha sonra, henüz dilimize çevrilmemiş olan Hein­rich Böll, Friedrich Dürrenmatt gibi yazarları, evinden getirdi­ği Almanca özgün baskılarını açıp, gözlüğü alnına kaldırarak, anında çeviri yöntemiyle kendisi okuyor bize… Sınıfta neredeyse herkes öykü yazmaya başlıyor… Birinin ukala velisi, müfredat programını uygulamıyor diye şi­kayet etmiş hocamızı Milli Eği­tim Bakanlığı’na. Ankara’dan müfettiş geliyor. Sınıfa sokmu­yor müfettişi: “Arkadaşlarımla edebiyat görüşüyoruz. Edebi­yatın teftişi olmaz, çok ayıptır” diyerek yol ediyor, hiç böyle bir adam görmemiş olan şaşkın mü­fettişi. Sonra bir gün içimizden birilerini dolma parmaklarıyla göstererek: “Sen! Sen! Sen! Siz­ler yazar olacaksınız, bu işin pe­şini bırakmayın… Çok okuyun! Günlük tutun mollalar” diyor. Tahir Alangu parmakla göster­diğinde, utanarak önüne bakan, yüzü kızaran bu küçük çocuklar: Nedim Gürsel, Selim İleri, Ma­hir Şaul, Engin Ardıç, İzzet Ya­sar, Ferhan Şensoy…

    Charles de Gaulle ziyareti

    1968’de onuncu sınıftaydım. 1969’da da onuncu sınıfta ola­cağımı henüz bilmiyordum. İlk 10’umdaydım yani. O yıl, Fran­sızların cumhurbaşkanı Charles De Gaulle’ün Türkiye ziyare­ti programının içine Galatasa­ray Lisesi de konuşlandırılmıştı. Adam Kasım’ın sonunda geldi, fakat Eylül ayından itibaren De Gaulle’ü bekleyen bir hazırlık başladı okulda. Önce onun ge­çeceği orta yol asfaltlandı, asfalt yamru yumru bulundu, üstü bir kat daha asfaltlandı… O da be­ğenilmedi, bir yeni kat çekildi… Giderek otoyol gibi yükselme­ye başladı o orta yol. Bu hazır­lıklar sürerken, oraya harcanan paranın bir yerlerden kısılma­sı gerekmiş olmalı ki, birdenbi­re bizim yemekler dandikleşti, haftada üç çıkan gassay pilavı haftada bire indi, genelde mer­cimek, nohut biçimi bir askerî tabldot uygulaması gözlenmeye başlandı. Biz de bütün bunlar De Gaulle’ün yüzünden oluyor diye, çocuk beynimizde bir De Gaulle düşmanlığı geliştirdik.

    Neyse günü geldi, adam Ga­latasaray Lisesi’ne caddeden or­ta kapıdan, üstü açık siyah bir mercedesle, yanında zamanın Dışişleri Bakanı, bir Galatasa­raylı ağbimiz İhsan Sabri Çağla­yangil ile birlikte giriş yaptı. Al­kışladık. Çünkü bizi yolun sağına soluna alkışlayalım diye dizmiş­lerdi ve iyi alkışlayıp alkışlama­dığımız gözetim altındaydı. Çok uzun boylu adam, Tevfik Fikret salonunda, hepimizi şaşırtan bir konuşma yaptı. Bizler onu, asker olmasından ötürü biraz aşşa­ğılıyor, alt tarafı asker işte, diye düşünerek tanıdığımız şube re­islerine benzetmeye uğraşıyor­duk. Ve fakat Charles De Gaulle: “Quelle secrète harmonie que ma visite en Turquie coïncide avec le centenaire du Lycée de Galatasaray” diyerek girdi söze. Ne gizemli bir uyumdur ki Tür­kiye’yi ziyaretim Galatasaray Li­sesi’nin 100. yılına denk düşüyor, biçiminde başlayan konuşma­sıyla, bambaşka bir devlet ada­mı olarak çıktı karşımıza. Uzun cümleli, çok noktalı virgül kulla­narak, edebi ve şiirsel bir Fran­sızca konuşuyor, konuşması­nın içinde, Baki’den, Fuzuli’den, divan edebiyatından Fransızca çeviri alıntılar söylüyor ve bütün bunları hiçbir kağıda bakmadan, o an aklına gelmiş gibi, gözümü­zün içine bakarak dile getiriyor­du. Sus pus olmuştuk.

    Yaşayan bir tiyatro müzesi 87 yıl tiyatro, 17 yıl da sinema olarak hizmet verdikten sonra 1989’da Ferhan Şensoy tarafından bir bölüm hissesi alınarak tekrar tiyatroya çevrilen Ses Tiyatrosu (üstte)… “Şahları da Vururlar” oyuncuları (üstte, sağda)…

    O gittikten hemen sonra, Yüksekkaldırım’da şapkacılara koşup lazımlık biçim şapkasının tıpkısını yaptırdım ve bu şapkayı başıma takarak, okulda De Gaul­le taklitlerine başladım. Benim oynadığım De Gaulle gene aynı stilde konuşuyor, ama biraz bi­zim okulun iç işlerini biliyor ve yarı Fransızca, yarı Türkçe bir Galatasaray Fransızcası kulla­nıyor: “Quelle secrète harmonie que ma visite en Turquie coïnci­de avec l’asphaltage, le badanaje et le bombokation des yemeka­ges du Lycée de Galatasaray” bi­çiminde, yemeklerin b.mboklaş­ması ve benzeri şikayetlerimizi dile getiriyor. Taklidim çok tu­tulur oldu. Okulda akşam ikinci etütlerde sınıfta genel istek üze­rine çıkıp yapıyorum. Arkadaş­lar çok eğleniyorlar. Bir daha yap deniliyor, bir daha yapıyorum. Her yaptığımda biraz geliştiri­yorum. De Gaulle’ü oynuyorum, müdürü oynuyorum. Hikaye git­tikçe gelişiyor. Muhalif ve gerilla bir gösteri olarak geceleri yatak­lar kenara çekilip, bana boşaltı­lan bir orta alanda, başka yatak­hanelerden gelen izleyicilerle oluşan bir izdihamın ortasında taklitlerimi yaparken, kimi za­man birinin panik halinde “Mü­dür!” demesi üzerine izleyiciler kaçışıyor, o an taklidini yapmak­ta olduğum müdürle burun bu­runa geliyordum. Meğer müdür de kalabalığın arkasından izli­yormuş beni. Genetik kopya­sıyla karşı karşıya gelen müdür gülmesini tutamazken, beni de azarlamadan edemiyordu.

    Şensoy; oyuncu ve yönetmen Nefrin Tokyay, Dümbüllü’nün kavuğunu devrettiği Rasim Öztekin, ve tiyatro eleştirmeni Zehra İpşiroğlu ile bir yemekte.

    Strasbourg Devlet Tiyatrosu

    Strasbourg Devlet Tiyatrosu’nun arka bahçesi, konservatuvar giri­şi. 200 kişinin üstündeyiz. Bah­çeye sığamıyoruz. Herkes çok özgür ve spor giyimli, tek boyun­bağı, gömlek, ceket konumlu tip benim. İş görüşmeye gelmiş gi­bi bir halim var. Adayların çoğu Fransız. Fransız olmayanlar da, Belçikalı, İsviçreli, Faslı, Tunus­lu, Cezayirli. Bir Alman kız var, onun da annesi Fransızmış. Her­kes ana dili olarak konuşuyor bana yabancı olan dili. Ve ne ka­dar hızlı konuşuyorlar. Bu sinir bozucu bir durum. Ben konuş­mak için, önce kafamda cümle­mi kuruyorum, sonra konuşma eylemine geçiyorum.

    Benim adım okunmuyor. Al­fabematik sırasıyla mı çağırı­yorlar? Başvuru sırasına göre mi çağırıyorlar? Bir de gelmeyen var, sabahtan beri arasıra onun adı ünleniyor: “Mösyö Fernand Sansua, Mösyö Fernand San­sua!” Kimse o tip, yok, gelmemiş. Başka birinin adı çığırılıyor. Çe­kip gitsem mi şurdan? Ağlamak istiyorum. Her çıkandan sonra ısrarla o gelmeyen inek “Fer­nand Sansua”nın adı okunuyor. Yok kardeşim, adam gelmemiş, allahallah, beni çağırın artık! Ba­yılmak üzereyim. (…)

    “Çıkın sahneye!” diyorlar. Benimle ilgili değiller, kahve ma­kinesinin oradalar. Sahneye çı­karken tökezliyorum, düşecek gibi oluyorum, toparlanıyorum. Kendi yazdığım bir şeyi oynaya­cağımı açıklıyorum. “Fransızca mı yazdınız?” diyor pos bıyıklı. “Nerede öğrendiniz Fransızca­yı?”, “Liseyi Fransızca okudum. İstanbul’da, lö lise dö Galata­saray!” “Kaç yıl yani?” “Aşşağı yukarı bir asır” diyorum. Gü­lüyorlar. Başlıyorum De Gaul­le numaramı oynamaya. Jüride kıkırdama oluyor. Kahve maki­nası grubu da masaya yanaşıyor. Gömleği blucininden taşan gülü­yor. Pos bıyıklı gülüyor. Frenkçe kahkahalar arasında indiriliyo­rum sahneden.

    En son o kalmıştı 1987’de “İstanbul’u Satıyorum” adlı tiyatro oyununda Münir Özkul, Erol Günaydın, Rasim Öztekin ve Baykal Kent’le çekilen fotoğraftan en son Ferhan Şensoy hayatta kalmıştı.
  • Fransa’nın ‘Çirkin Kralı’na görkemli bir elveda: ADIEU BÉBEL!

    Hayranlarının “Bébel”i diye bağrına bastığı Jean-Paul Belmondo, 6 Eylül’de 88 yaşında hayata veda etti. Arkadaşı ve zaman zaman rol arkadaşı olan Alain Delon ne kadar yakışıklı (hatta güzel) ise, o da o kadar çirkindi. Ama Amerikalı bir eleştirmenin söylediği gibi “büyüleyici bir çirkinlik”ti bu. Fransa, Yeni Dalga ile tanınıp bir dünya starına dönüşen sevgili aktörüne, bizdeki meslektaşlarını kıskandıracak denli görkemli bir törenle veda ederken, o pırıltılı hayattan geriye kalan kesitler…

    Ülkesinin en büyük yıl­dızlarından, Yeni Dal­ga efsanesi Jean-Pa­ul Belmondo’nun 6 Eylül’de hayata gözlerini yummasının ardından düzenlenen görkemli törende, üç renkli Fransa bay­rağına sarılı tabutu Paris’te Les Invalides askerî müzesinin av­lusundan uğurlandı. 1960’lar ile 70’lerde onunla birlikte Fransız sinemasının çehresi olan aktör Alain Delon da ora­daydı. Fransa Başkanı Emma­nuel Macron “Herkesin sahip olma hayali kurduğu bir dost­tu o” diyor; “Adieu Bébel” di­ye noktalıyordu konuşmasını. Fransa halkı sevgili aktörüne bu lakabı uygun bulmuştu.

    Klasik yakışıklılıktan uzak bir aktördü. Ama asi saçları, boksör burnu, pırıl pırıl parla­yan gözleri, sık sık başparmağı ile ovma alışkanlığında olduğu şehvetli dudakları, kafa den­gi gülüşüyle herkes onu çekici bulurdu. Arkadaşı ve zaman zaman rol arkadaşı olan Alain Delon ne kadar yakışıklı (hatta güzel) ise, o da o kadar çirkindi. Amerikalı bir eleştirmen “bü­yüleyici bir çirkinlik” demek­ten de çekinmemişti.

    Jean-Paul Charles Belmon­do, 9 Nisan 1933’te Paris’in orta halli banliyösü Neuill­y-sur-Seine’de dünyaya geldi. O çocukken ailesi şehrin Sol Kıyı’sına, Montparnasse ve Sa­int-Germain-des-Prés’nin ol­duğu bölgeye taşındı. İtalyan asıllı bir aileden gelen Cezayir doğumlu babası Paul Belmon­do saygın bir heykeltraş; Fran­sız annesi Madeline Raina­ud-Richard ise ressamdı.

    Jean-Paul Belmondo, Jean-Luc Godard’ın Yeni Dalga klasiği “A bout de souffle” (Serseri Âşıklar) (1960) filminde rol arkadaşı Jean Seberg ile…

    Hiçbir zaman iyi bir öğren­ci olmamıştı, ama iyi bir spor­cuydu. Sonunda okuldan ayrıl­dı. 16 yaşında amatör boksör oldu -fakat burnu ringde değil de okul bahçesindeki bir kapış­mada kırılmıştı. Sporla geçen gençliği sayesinde 1985’e kadar aksiyon sahnelerinde dublör­süz oynadı. O yıl Marc Allég­ret’nin filmi “Hold-Up”ta kaza geçirince, bu işten vazgeçti.

    Yirmi yaşına gelene kadar ailesi ona özel bir konservatu­varda oyunculuk dersleri aldır­dı. Cezayir’de geçen altı aylık askerliğinin ardından 1953’te Paris’e döndü ve üç yıl eğitim gördüğü Conservatoire Nati­onal d’Art Dramatique’e kabul edildi. Okul, bu çok yetenek­li ama Molière oyununa elleri ceplerinde çıkan öğrencisiyle ne yapacağını bilemedi. Mezu­niyet treninde, sınıf arkadaşla­rı hocaların sadece mansiyon verdiği Belmondo’yu salla sırt edip götürürken, genç mezun onlara hiç de nazik olmayan bir el işareti yaptı.

    1950’lerin ilk yarısını tiyat­roda geçirdi. 1957’de sinemaya adım attı. Marc Allégret’nin yö­nettiği “Sois Belle et Tais-Toi”­da (1957) sonradan kendisi gi­bi yıldızlaşacak Alain Delon’la birlikte oynadılar. Unutulmaz filmleri arasında Jacques De­ray’in yönettiği “Borsalino” da vardı. Fransız Yeni Dalga’sı­na yetişmiş olanlar ise onu Je­an-Luc Godard’ın “A bout de souffle” (Serseri Âşıklar) fil­minde, masum Jean Seberg’in nefesini kesen hırsız Michel olarak hatırlar. Humphrey Bo­gart hayranı hırsız Michel Po­iccard karakteri; sertliğiyle, fiziğiyle, aldırmaz bakışlarıy­la, toplumun dışında kalmayı tercih edişiyle o yılların bütün asi gençlerinin ruhuna kazın­dı. Film, bir başka Yeni Dalga yönetmeninin, François Truf­faut’nun bir fikri üzerine ku­rulmuştu. Belmondo bu filmle Fransa’nın James Dean’i, Jean Gabin’in varisi oldu. Sonraki yıllarda dramlarda, komediler­de, müzikallerde, tarihî filmler­de ve özellikle gangster filmle­rinde, kısacası akla gelecek her janrda oynadı.

    Çapkınlığı sadece rol değildi


    1976 yapımı “Le Corps de mon ennemi”de Valerie Lemercier ile (altta) tam bir jön rolündeki Belmondo, gerçek hayatta da çapkınlığıyla oynadığı karakterleri aratmıyordu.

    “Serseri Âşıklar” çekilirken Belmondo 26, Jean-Luc Go­dard ise 28 yaşındaydı. Aktör daha sonra başka Yeni Dalga yönetmenleriyle de çalıştı ama filmlerin bazılarının senaryola­rı ona biraz fazla “entelektüel” geldi. 1960’ların ortalarından itibaren bir aksiyon-komedi yıldızı olmayı tercih edişi belki de onu “satılmış”lıkla suçlayan kimi eleştirmenlere rağmen, biraz da bu yüzdendir. Alain Delon gibi o da kendi film şir­ketini kurdu, şirkete “Cerito” adını verdi. 1960’ların ikinci yarısından itibaren filmlerinin çoğu kendi şirketinin yapımıy­dı. Sette tam bir profesyonel olduğu söylenir.

    Fransız sinemasında seç­kin bir yer edinen Belmon­do, 1963’te Fransız Oyuncu­lar Birliği başkanlığına seçildi. 1988’de Claude Lelouch’un yö­nettiği “Itinéraire d’un En­fant Gaté”deki rolü ile “En İyi Oyuncu” dalında Fransa’nın César ödülüne layık görüldü, ancak ödülü geri çevirdi. Ge­rekçe olarak da oyunculara ancak halkın ödül verebilece­ğini öne sürdü. Ancak gerçek neden başkaydı. César ödülü­nün heykelciğini babası Paul Belmondo’nun rakibi olan ve onun hakkında ileri geri konu­şan heykeltraş César Baldacci­ni yapmıştı.

    Hollywood ona göre değil­di. “Niye hayatımı zorlaştıra­yım?” demişti. “Dil öğreneme­yecek kadar aptalım, bir felaket olurdu.” Dört çocuğuna rağmen (biri yanarak ölmüştü) evlilik de öyleydi… İlk evliliğinde so­runun çapkınlık olduğu söyle­nince, “32 yaşındayım” demiş­ti. “Farkındaysanız, Fransızım. Mutlu olduğum kadar evli kalı­rım. Sonrasını kimbilir?” Erte­si yıl karısı Elodie’den ayrıldı. Boşanmaya Ursula Andress’la beraberliğinin neden olduğu söylendi. Laura Antonelli ile de uzun bir beraberliği olmuştu. Yıldız gibi davranmak için ille de Hollywood’a gitmek gerek­miyor!

  • Türkiye-Ortadoğu hattında geçmiş büyük felaketler…

    6. yüzyıldan 13. yüzyıl sonuna kadar meydana gelen doğal afetleri konu alan Abû’l-Farac Tarihi, 21. yüzyılda yaşadıklarımızın asırlar önceki izdüşümleri olarak önemlidir. Bu devasa eser kimi zaman rivayetlere dayansa da, konu ve dönemle ilgili temel bir referans eser niteliğindedir. Öne çıkan, iz bırakan hadiseler…

    Malatya doğumlu ve bir din adamı olan Süryani Gregori Abû’l-Farac’ın (Bar Hebraeus 1225-1286) kronografyası, Türkçeye Abû’l- Farac Tarihi adıyla çevrilmiştir. 1297’ye kadar gelen eserin ilk bölümleri, Sümer, Bâbil, Med, Arap tarihlerinden özetleri de içerir. Bu yalın anlatımlı eserin Türkçesi, Ömer Rıza Doğrul çevirisiyle, 1. cildi 1945’te, 2. cildi 1950’de Türk Tarih Kurumu’nca yayımlanmıştır.

    Yazarın, siyasi, askerî, toplumsal olaylar arasında, tarihler de vererek özetlediği Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasında yaşanan doğal afetlere ilişkin paragraflar, 21. yüzyılda yaşadıklarımızın asırlar önceki izdüşümleri olarak önemlidir. 2. cildin asıl metni 69-660 arası sayfaları doldurur ve paragraf ölçeğinde afetleri özetler. Bunlar arasından yaptığımız, sadeleştirilmiş bir seçme…

    Abû’l-Farac Tarihi’nin
    1789’da Leipzig’de basılan
    Süryanice bir nüshası.

    544 Veba salgını. Yazar, Asyalı John’dan ve Zaharya’dan alıntılamış. Salgın Antalya ve Kilikya’ya, Galatya-Kapadokya’ya, İran’a, oradan güney ve kuzeye yayılmış. Mallar terkedilmiş, hayvanlar dağılmış, ekili tarlalar, üzümler toplanamamış. 3 yıl süren salgın sırasında Tanrı’nın gazabına uğrayan başkentte özellikle yoksul semtler perişan olmuş. Her gün ortalama 16 bin ölü mezarlıkları taşınmakta imiş. Tanrı’nın gazabında sıra varsıllarla ünlülere gelmiş. Bir an için ölmekten kurtulanlar da, vücutları şişerek, ishal olarak ölmüşler. Bunların avuçlarında pıhtılaşmış üç damla kan görülmekteymiş. Ölenlere mezar kazma olanağı kalmayınca, cesetler yığın yığın denize atılmış (Bu veba salgınının Doğu Roma/Bizans İmparatoru Justinianus’un (532-565) saltanatına ve Ayasofya’nın yapıldığı evreye rastladığı dikkate alındığında, anlatıda abartı vardır).

    555 Justinianus’un 23. yılında Tarsus şehri, yanında akan ırmağın (Tarsus Çayı) suları altında kalmış, 7 bin kişi boğulmuş. Bölge halkı da “öküz açlığı” denen bir hastalığa yakalanarak doyma duygusunu yitirdiğinden, örneğin bir kişi öteki sebze-meyve ürünlerle birlikte 5 kilo ekmek yese doymuyor ve yemeye devam ettiğinden ölüyormuş. Derken bir de veba salgını başlayarak 2 yıl sürmüş. Bunun üzerine bir de İstanbul’daki depremde evler, hamamlar, kiliselerle birlikte “Altın Kapı Surları” da yıkılmış ve deprem 40 gün sürmüş.

    765 Horasan’da şiddetli deprem olmuş. Bir dağ, yerinden oynayarak 3 mil (5 km) öteye göçerek toprak olmuş, ufalanmış.

    808 Büyük kıtlık olmuş. Hayvanlar da telef olduğundan, insanlar mezarlardan ölüleri çıkarıp yemişler, dirilere de pervasızca saldırmışlar. Beslenmek için ot aramaya kırlara çıkan kadın ve çocukları vahşi hayvanlar parçalamış.

    835 Geceleyin taşan Zapatra nehri, surları yıkarak kente istila etmiş, evleri kaplamış. 3 bin kişi evlerinin içinde boğulmuş. Bu sırada Dicle de taşarak Bağdat’taki evleri yıkmış.

    840 Nisan ayının 6. günü gökyüzünün kuzey tarafında kırmızı bir alamet görünmüş. Şiddetli yağmurlar ve tuğyanlar görülmüş. Haziran’da Erzurum’da şiddetli deprem olmuş. Surların 18 kulesi yıkılımış ve 200 kişi ölmüş. Temmuz’da Bağdat ve Basra’da aynı gün ve saatte yangın çıkmış; Bağdat’ta 5 bin dükkan yanmış. Aynı gün Horasan’da da bir kent altüst olduğundan bütün ahali enkaz altında kalmış. Bir gün sonra toz dağılınca, bir adamla bir eşek enkazın altından sağ çıkmış. 14 Eylül’de gökyüzünün doğusunda görünen bulut benzeri birşey kuzeye hareket etmiş; üst tarafı kan gibi kırmızı alt tarafı hilal biçimindeymiş. Bütün gece ışıkla aydınlanmış

    865 Antakya’daki şiddetli depremde 1500 bina ve kent surlarının da 90 burcu yıkılmış. Yer altından korkunç, tüyler ürpertici sesler işitilmiş. Sarsıntılar Suriye kentlerinden birçoğunu tahrip ederken Cebele’nin bütün ahalisi mahvolmuş.

    898 Kûfe taraflarında şiddetli bir kasırga nedeniyle her taraf toz altında kalırken, daha sonra şiddetli sağanak başlamış. Korkutucu gök gürlemeleri ve şimşeklerle havadan beyaz ve siyah taşlar yağmış. İlk gece Basra’ya yağan doluların herbiri 150 zuza ağırlığında imiş.

    902 Yaz ortasında kuzey rüzgârları Emesa kentine şiddetli soğuklar yaşatmış. Sular donmuş, herkes abalar giyerek ısınmak için ateşler yakmış.

    965 Kilikya’daki kıtlıkta Arapların çoğu Şam’a kaçmış.

    977 Dicle Nehri 20 arşın (15 m) kadar kabardığından sular kuyuları ve Bağdat’ı kaplamış. Ahali gece-gündüz kayıklarda yaşamış. 983’te ise Bağdat’ta kıtlık yaşanmış. Çok kimse açlıktan ölmüş.

    1056 Hastalık ve kıtlık sonucu 1 nar 1 dinara satılmış. Yığın yığın haşerat havayı kirlettiğinden felaketin vurduğu yerlerde halkın üçte biri kırılmış. Irak, İran ve Mısır’da da benzer felaketler yaşanmış. Buhara’da bir günde 18 bin tabut çıkmış. Semerkant’ta 2 ayda 236 bin insan ölmüş.

    1073 Ekim ayından Şubat’ın 24’üne kadar son derece şiddetli yağmurlar yağdığından nehirler taşmış, evleri sular basmış. Bağdat halkı kentin batı yakasına sığınmış. Halifenin sarayının bulunduğu semt de sular altında kaldığından, saraydaki cariyeler yüzerek kaçmaya çalışmışlar. Sular, Halife Kaim’in (1031-1075) yatağına kadar yükselince, o da kapıyı bulup kaçmak isterken, Harem ağaları kendisini ve eşlerini kayıklara bindirmişler. Halife, Peygamber’in bürdesini (hırka) giyip eline de asasını alarak Allah’a yakarmış ama faydası olmamış. Günlerce sandallarda kalınmış; Halife de 2 gün aç kalmış! Sular çölü de kapladığından göçebelerden bir çoğu boğulmuş. Korkarak dağlara tırmanan aslanlarla mandalar tepelerde yanyana durmuşlar ama birbirlerine dokunmamış.

    1085 İran ve Suriye’deki veba salgınında pek çok köyde insan kalmamış. Kimileri ayakta dururken ansızın ölüp yere düşmüş.. Bir Türk atlısı şu haberi getirmiş: “Evinin kapısında ağlayan bir kız çocuğu -Kim beni ölümden kurtaracak? Ölüm evimize girdi. Babam anam, kardeşlerim, içeride 9 ölü var!” diyormuş. Türk, dönüşünde onu alıp kurtarmak istemiş ama onun da anasının kucağına yatıp öldüğünü görmüş.

    1095 Nuh Tufanı’na benzer bir felaketin kopacağını bir heyet-şinas (astronom-astrolog) haber vererek o gün memleketin birinde toplanacakların boğulacağını söylemiş. Birkaç gün sonra Mekke’ye ibadet için gidenlerin şiddetli bir fırtınada boğuldukları haberi gelmiş!

    1115 10 Kasım günü deprem olmuş. Maraş kenti yerin altına gömülmüş. Samsat’ta birçok ev yıkılmış. Urfa surlarının burçlarından 13’ü, Harran surlarının da bir kısmı yıkılmış.

    1134 Urfa, çekirge istilasına uğramış ve diğer ardından diğer felaket haberleri gelmiş: “Bulutlar gökyüzünü kararttı. İri dolular yağdı ve çarşıları doldurdu. Halk, ‘Ey Tanrı’nın güzidesi (İsa?) bize acı!’ diye bağırıp çağırdı. Kaçıp saklanarak üç gün dua ettiler. 23 Eylül’de şimşek çarpmasından bir genç, 7 öküz ve başka bir yerde de bir Türk yanıp öldü. Ermenistan’da deprem oldu, bir kent yıkıldı. Malatya’daki şiddetli kışta kırmızı kar yağdı”.

    1138 2. aydaki depremde İran’ın Gence ilinde 230 bin kişi ölmüş. Kent de yerin dibine geçmiş. Yerden siyah sular fışkırmış. 1140’da Kalonikus’ta yer yarılmış, bir anda 40 atlıyı yutmuş. Sadece 1 kişi kurtulmuş. Yer altındaki insanların ve atların iniltileri uzun zaman işitilmiş.

    1157 Suriye’deki depremde kentler harap olmuş. Hama kalesi, insan kalabalıklarının üstüne yıkılmış. Ancak kırlara kaçanlar kurtulmuş. Lazkiye’de yalnız Büyük Kilise ayakta kalmış. Antakya’nın bir kısmı ve Trablus da harap olmuş.

    1170 Haziran ayının 29’undaki depremde yeryüzü, denizdeki bir gemi gibi sallanmış. Patrik Mar Michael şöyle demiş: “Sabah ayini yaparken gök gürültüsüne benzer bir ses yerin altından yükseldi. Halep, Baalbek, Hama, Emesa… kentlerinin surları, kaleleri, binaları, Antakya’daki büyük Rum kilisesi, Frankların Kusyana kilisesi yıkıldı. Halep’te sadece bir kilise ile Antakya’da Meryem Ana Kilisesi, George ve Mar Sawma Kiliseleri kurtuldu. Deprem 25 gün sürdü”.

    1172 Çok ağır bir kış olmuş. Hindistan’a bile kar yağmış. Kar kalınlığı yer yer 14 karışa yükselmiş. Nehirler, kuyular donmuş. Vahşi hayvanlar ve kuşlar ölmüş. İnsanlar evlerinde kabre girmiş gibi hapis kalmış. Çadırlarda yaşayanlar, yolcular karda boğulmuş. Sivas’taki kıtllık Kapadokya’ya yayılmış. Ambarlardaki tahıllar dağıtılmayınca halk ayaklanmış. Kılıçarslan’ın kızkardeşi ile köle ve cariyelerinden 500 kişi öldürülmüş ve ambar kapıları açılıp tahıllar dağıtılmış.

    Kara Ölüm Avrasya’yı saran 14. yüzyıl veba salgını sırasında gömülenler, 1353’te Pierart dou Tielt tarafından bu karanlık minyatürle resmedilmiş.

    1186 Heyetçilerin (astronomlar) tahmini isabetsiz çıkmış. Kasırga ve tufan olmamış. Ancak Selçuklu Sultanı Kılıçarslan heyet-şinaslara (astronomlar) inandığından, herkes yığınla para harcayarak yeraltına evler yaptırmış. Denen gün gelmiş ve o gün hava her zamankinden çok daha sakin geçmiş.

    1204 Şiddetli bir deprem olmuş. Sur şehrinin surları ile Mısır, Filistin, Bet Nahrin ve Musul’un birçok yerlerinde, Sicilya ve Kıbrıs’ta da tahribatlar olmuş.

    1234 Rum (Anadolu) diyarında hububat kıtlığı olmuş. Bağlar, bahçeler, ağaçlar, kışın şiddetinden kurumuş. Kasım’dan Şubat’a kadar Fırat Nehri donmuş, hiç yağmur yağmamış.

    1244 Malatya ve çevresinde şiddetli bir kıtlık olurken kent de vebadan ölülerle dolmuş. Birçok kimse oğullarını-kızlarını köle ve cariye olarak satmak istedilerse de müşteri bulamamış.

    1258 Malatya’da kıtlık başlamış. 1 merkep yükü buğday 70 gümüş sikkeye satılmış; çünkü kent kuşatma altındaymış. Halk bir gece kalkıp kapıları açmış. Kuşatanları içeri almış. Ancak kıtlık büsbütün artmış. Türkmenler eşkıyalık ettiğinden hiçbir taraftan bir şey gelmemiş. Halktan kimileri kızlarını oğullarını satmış. Kimileri de eski ayakkabılarını suda yumuşatıp kaynatarak yemiş. Kimi kadınlar, ölü bir kadının etini kesip-pişirip yerken görülmüş.

    1269 17 Nisan günü Kilikya’da (Çukurova) zelzele olmuş. Kral Balut manastırı ve diğer manastırlar yıkılmış. Bu felakette 8 bin kişi ölmüş.

    1273 Azerbaycan-Tebriz depreminde saraylar, camiler, sütunlar yıkılmış. Kentin dışındaki bahçelerde çadırlar kurulmuş. Buralarda 2 ay kalındıktan sonra kente dönülmüş.

    1276 3 Ekim günü Erciş ve Ahlat’ta deprem olmuş. Erciş’in surları binaları yıkılmış, halkın büyük kısmı ölmüş. Ahlat’taki yıkım nisbeten azmış.