Yazar: #tarih

  • Sindirimin de cilvesi var: İpe dizilen, nem kapılan

    Feixas, 1413 Paris’inde bir salgın sonrası “yellenme öksürüğü” sesiyle dalga geçildiğini anlatıyor. Jean Genet’nin Paravanlar oyununda da sömürgeci ordunun askerleri bağırsaklarındaki gazı salarak ‘memleket kokusu’nu almak ve yaymak peşine düşüyorlar. Edebiyattan musikiye osuruktan nâmeler…

    Ahmet Uhri’nin Ege Ev­rensel’de yayımlanan yazı dizisi “Bağırsak Gazlarının Kültür Tarihi”nin dördüncü bölümünü “Osuruk­nâme”ye değindiği için gördüm; hoş ve besleyici yaklaşım.

    Öncesinde, Şener Şahin’i Klâsik Arap Edebiyatında Sofra Mizahı başlıklı kitabı vesilesiyle keşfetmiş, Arapça ders kitapları nedeniyle tanınan bu akademis­yenimize ulaşınca, tahminim­de yanılmadığımı görmüştüm: “Zartoloji” ekseninde yazdıkları Kırmızı Kedi’den yayımlandı.

    ‘Bir şey’ ararken başka ‘bir şey’ bulmaya, hele ikisine bir­den ulaşmışsam, bayılırım. Hâlâ bekleyen “Sakal” metnimle ilgi­li ‘saha araştırması’ (!) yapar­ken karşıma çıkan Jean Feixas, çılgın Monestier’nin minyatür örneği gibiydi: Sakal-bıyık kita­bının ardından sıkı bir “Uçkur Kılları” kitabı kotarmış, oradan Antik Çağdan Günümüze Yel­lenmenin Tarihi’ne geçmişti -gelgelelim pek ufak, dolayısıyla cılız bir broşürdü ulaştığım. Ge­ne de, itirafsa itiraf, “Osuruknâ­me”yi yazdığımda ıskaladığım canalıcı sapağa o taşıdı beni: Crepitus ve Stercutius’u yazık ki gecikmeli tanımak varmış.

    Ahmet Uhri de, Dr. Onur Gülbay’ın bir makalesinden ha­reketle ikiliden sözediyor ya­zısında; sayesinde asıl yayının izini buldum: Eskiçağda Tuvalet Kültürü (2003) değerli çalış­ma, gel gör ki çerçeveye dolaylı yoldan katkı sağlayabilir, çünkü “delik iskemle kültürü”yle, def-i hacet edimiyle ilgili temelde; kendi payıma, “dışkı” izleğine bağlı ayrıntılar öğrendim Dr. Gülbay’ın küçük kitabından, Latrina’lara dönmek isterim.

    Elbirliğiyle gaz çıkarma Ortaçağ’da gaz sıkışmasının giderilmesini tasvir eden bir çizim.

    Yellenme tanrısı Crepitus’a gelince… Tarihçiler sonradan uydurulmuş bir figür olduğu kanısındalar: Ciddi hiçbir an­tik kaynakta sözedilmemiş on­dan. Papa 1. Clemens, Mısırlı­ların inanışlarını küçümsemek için o “sestanrısı”nın varlığına gönderme yapar. Ansiklopedi­ler Voltaire’in ve Baudelaire’in alıntılarını sıraladıktan sonra Flaubert’in Ermiş Antoine ve İblis’inden haşmetli monologu­na yer verirler Crepitus’un.

    Crepitus yok ama “cripto­nomie” türemiş: “Yellenme Sa­natı”, Ducastel de Saint-Paul’ün üç şarkılık didaktik şiiri 1815’de Paris’te yayımlanmış -bütün yollar asıl oraya çıkmaz mı?! Fe­ixas, 1413 Paris’inde yaşanan bir salgın sonrası “yellenme ök­sürüğü” sesiyle dalga geçildiğini anlatıyor. Aristofanes’in kome­dilerinde “bombus” olarak ge­çermiş sıkı vartalar, bomba gibi patladıkları için olsa gerektir!

    Tiyatroya taşınabilir mi yel­lenme? Jean Genet’nin skandal yaratan Paravanlar oyunu en çok bu nedenle üne kavuşmuş­tur ne yazık ki: Sağcılar ve aşırı sağcılar millî ve yerli değerleri sahnede yellenerek topa tuttuk­ları için saldırmışlardı yönet­mene, tiyatroya ve yazara; oysa sömürgeci ordunun askerleri bağırsaklarındaki gazı salarak ‘memleket kokusu’nu almak ve yaymak peşindeydiler! Ge­net, burada, yellenme kokusu­nu bir memleket hatırası olarak tanımlar ve o kokuyu yaymayı görev katına çıkarır -ki Rabela­is’nin topraklarından çıkmış bir yazara da bu yakışır.

    Paravanlar’ın yarattığı skandalla kıyaslanamasa da Vi­naver’in 60 oyuncu için yazdı­ğı 8 saatlik oyunu Kıyıdan Ta­şan’ın ana motiflerinden biri olarak tuvalet kağıdını seçmesi de hoş karşılanmamıştır.

    Musiki alanına taşınabi­lir mi peki, yellenme? Hınzırlık adına değil, bir ses türü’nü konu edindiğim için soruyorum. Bu­gün, erişmesi kolay artık: Serge Gainsbourg’un yaklaşık 3 daki­kalık ‘rental’i “Evgénie Sokolov” Youtube’dan dinlenebiliyor.

    Ancak ‘resital’ ile yetinmek, arkasındaki yapıta haksızlık yapmak olur: Gainsbourg’un ay­nı başlıkla yayımlanan (ve bu­gün cep kitabı olan) anlatısının kahramanı müzisyen değil res­samdır (başlangıçta Gainsbourg da ressam olmak istemiştir). Anlatının kahramanı Sokolov yepyeni bir sanat akımının tek temsilcisidir: Gazosrafi seansla­rında, çıplak oturduğu kâğıtlar üstüne ateş yoluyla nakşettik­lerini birer “gazogram” olarak işleyerek bir tür “gazogramma­tologie” kuramı yaratır -Derri­da’ya nazireyle.

    Seslendirme sonradan ger­çekleştirilmiştir. Genet’nin oyu­nu ilk defa Mayıs 1968 öncesi gündeme geldiği için tozkopa­ran doğurmuştu. Gainsbourg, Mayıs 1968 sonrası yaptıkla­rıyla üç kez skandal yaratmış ve aşırı sağ’ın hedefi haline gelmişti: Marseillaise’i ordu­yu tiye alarak reggae formatın­da bir konserinde söylediğinde, televizyonda canlı yayında 500 Frank’ı yaktığında, bir de bir başka canlı yayında Whitney Houston’a “I want to f… you” de­diğinde -bir zamanlar alay et­mek bir özgürlük sahasıydı.

    Gaz savaşında ateş hattında Yellenme, Edo döneminde Japonya’da bir gaz savaşını tasvir eden bir sanat parşömeni olan “Hegassen” eserine de konu olmuştur.

    Resim sanatına taşınabilir mi? Bir zorlama çabası içinde değilim: Goya’nın Los Capri­chos dizisinin 69. parçası “Sop­la” 20.9 x 14.6 cm boyutlarında, 1797-1799 arasına tarihlenen bir yapıt; burada, şeytan çıkar­tırcasına, çocuğun yellendirile­rek ateşin söndürülme çabası öne çıkıyor.

    Canterbury Masalları tam orta yerinde seçkin yer verir yellenmeye; tabii şeytanın işin içine girdiği “Frerin Hikayesi”­nin sonunda “Mübaşirin Hika­yesi”ne sıçrayarak.

    Chaucer’ın bu içiçe hikaye labirentinin merkezine mate­matiksel bir denklem yerleştir­diğine tanık oluyoruz, bir “yel­lenme problemi”nden hare­ketle: Tek bir yellenme 12 eşit parçaya bölünebilir, böylece bö­lüştürülebilir mi?

    “… meselâ, manyak mıdır ne­dir, ben nasıl bölerim -hem de eşit parçalara- bölünemez bir şeyse töhmet altında bırakacak beni sözde, ne cehalet! (…) Bunu onun kafasına Şeytan sokmuş olsa gerek. Matematikte de ne duyduk, ne işittik, bugüne ka­dar böyle aldatmacalı bir eşitlik. Bulamazsın dünyanın neresine gidersen git, bir osuruğun hem kokusunu, hem sesini eşit par­çalara bölecek birini. Nereden buldun bu problemi!”

    Chaucer -yüce şairlerin alçakgönüllü tavırları böyle­dir- çözümün evin uşağından gelmesine izin verir; bir takım elbise hediyesi olmak kaydıyla hem: 12 çubuklu bir atarabası tekerleği ister uşak. Yellenmeyi 12 eşit ‘dilim’e ayrıştırmak için yegane şart, dübürü tekerlek göbeğine denk getirince vartayı sallamaktır. Ya bunun olup ol­madığının onaylanma yolu yor­damı? Uşağın önerisi hazırdır:

    “Her çubuğun ucuna bir ra­kip. -budur önerim- Burnunu kemal-i ciddiyetle dayasın de­rim” ve gelsin “göbeği bir davul veya dümbelek gibi gergin olan o köylü… koyverebilsin o yeri göğü inleten osuruğunu”.

    Böyle tamamlanır güze­lim masal. Ki dönüp baştan uca okumalı onu herkes.

  • Savaşın Yüzleri

    Rusya’nın Ukrayna’da 24 Şubat’ta başlattığı operasyon, ilk haftasından dünyayı sarstı. Rus askerleri Ukrayna’ya Belarus toprakları üzerinden kuzeyden, Rusya sınırı ve tartışmalı Donbas bölgesi üzerinden doğudan, Kırım üzerinden de güneyden girdi. Operasyonun ülkenin belirli noktalarında, askerî tesisleri hedef aldığı savunulsa da hava saldırıları sivil ölümlere, on binlerce insanın yollara düşmesine ve ailelerin parçalanmasına da neden oldu. Ukrayna halkının gözlerinde savaşın izleri ve çatışmanın belleklerden silinmeyecek fotoğrafları.

    Ukrayna millî artistik patinaj takımının koreografı Ilona Koval (ortada), kızı ve bir aile dostu ile Ukrayna’dan çıkmaya çalışırken, gözyaşlarını tutamıyordu.

    24 ŞUBAT PERŞEMBE

    UYGUN ADIM IŞGALE DOĞRU Rus Ordusu için askere alınanlar, Kırım’daki Sivastopol istasyonunda düzenlenen uğurlama töreninin ardından trenlere bindi. Binlerce Rus askeri, Ukrayna’nın işgal operasyonuna katılmak için kara, hava ve deniz yoluyla konuşlandırıldı.
    BIR GÜN UYANDILAR VE EVDE BIR ROKET VARDI Ukrayna’nın Kharkiv kentinin kuzeyine yağan bombaların ardından düşen roketin gövdesi bir apartman dairesine girdi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Perşembe günü Ukrayna’da tam kapsamlı bir işgal başlattıktan sonra bölgede yaşayanlar yollara düştü; en az 40 Ukraynalı asker ve 10 sivil hayatını kaybetti.
    NEREYE VARACAĞI BELIRSIZ YOLLARDA Perşembe günü Doğu Ukrayna’dakiSievierodonetsk’ten ayrılmadan önce bir kadın ve oğlu otobüsün penceresinden belki de son kez dışarı bakıyor. Çatışma uzmanları, Ukrayna’daki savaşın betmarlo kitlesel kayıplara ve ciddi
    bir mülteci krizine neden olabileceğini işgalin ilk günlerinden beri tekrarlıyor.

    25 ŞUBAT CUMA

    BOMBALARDAN KAÇIP YERALTINA SAKLANANLAR Bombardıman altındaki Ukrayna kentlerinde insanlar yeraltındaki metroları sığınak olarak kullandı. Harkov’da bir metro vagonunda azıcık da olsa dinlenmeye çalışanlar…
    GÖKTEN ÜÇ UÇAK DÜŞMÜŞ BIRI EVININ ÜSTÜNE Kiev’de bir evin üstüne düşen uçak ve köpekleriyle birlikte muhtemelen daha birkaç gün önce karşılaşacağı manzarayı hayal bile etmeyen bir mahalle sakini…
    SIRADAN INSANLARDAN BIR ORDU YARATMAK Ukrayna’nın batısındaki Siurte köyünde Zakarpattia Gazileri Hareketi’nin sivillere yönelik düzenlediği askerî tatbikat sırasında silah kullanmayı öğrenen gençler… Doğu Ukrayna Rusya ile güçlü bağlara sahipken Batı, NATO ülkeleriyle uyum sağlamayı hedefliyor.
    İMECE USULÜ MOLOTOF SEFERBERLIĞI Ukrayna İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan Ruslara karşı molotof kokteyliyle karşı durma çağrılarının ardından Zaporijya’da kendi imkanlarıyla biraraya gelerek hazırlık yapan halk.
    ÖLÜM VE YAŞAM Ukraynalı bir anne, Kiev’deki bir hastanenin bodrum katındaki doğumhanede yeni doğan bebeğine bakıyor.
    SAVAŞTAN GERIYE KALAN Cuma günü Kiev’de füzeyle vurulan bir apartman binasından geriye, bir gün önce orada yaşayanlardan çok az şey kalmış. Bir yastık, bir kilim, birkaç parça mutfak eşyası ve yıkıntılar arasında belki de daha önce orada yaşayan bir apartman sakini…

    26 ŞUBAT CUMARTESİ

    ENDIŞE YÜKSELIYOR Kiev’de yüksek bir apartman binası füzeyle vuruldu. Putin’in o ana kadar onlarca insanın hayatına mâlolan ve 50.000’den fazla kişiyi Ukrayna’yı terk etmeye mecbur eden işgali başlatmasının üçüncü günüydü. Avrupa’da daha geniş çaplı bir çatışma endişesi yükseliyordu.
    YÜZBAŞININ CENAZESI Yüzbaşı Anton Olegovich Sidorov’un tabutu Kiev’deki Saint Trinity Katedrali’nde son yolculuğuna uğurlanırken. Ukrayna ordusu tarafından 26 Şubat’ta duyurulan ölüm haberi, tırmanan çatışmadaki ilk kayıplardan biriydi. Yüzbaşı, büyük ihtimalle bir şarapnel yarası nedeniyle hayatını kaybetmişti.
    İŞGALCILERE YOL GÖSTERMEMEK IÇIN Kalynivka karayolu hizmetlerinin bir çalışanı yol işaretlerini kaldırıyor. Ukrayna’nın dörtbir yanındaki işçilerden, Rus birliklerinin yollarını bulmalarını zorlaştırmak için karayolu levhalarını kaldırmaları istendi.
    RUSYA’DA BARIŞI SAVUNMAK Çatışmaların başlangıcından beri belki de en umut verici görüntüler, Rusya’da “Savaşa Hayır” diyen barış yanlısı göstericilerden geldi. Polisin sert müdahalesine, gözaltılara rağmen ülkenin pek çok yerinde “Bu bizim savaşımız değil” diyen göstericiler toplanmaya devam etti.

    27 ŞUBAT PAZAR

    VEDALAR, AYRILIKLAR… Ukrayna’nın doğusundaki Kramatorsk’un tren istasyonunda Batı Ukrayna’ya giden trene binmeden önce kucaklaşan bir çift. BM mülteci ajansı, Rus işgalinin ardından yaklaşık 120 bin kişinin Ukrayna’dan komşu ülkelere kaçtığını söyledi. Eşlerini ve çocuklarını güvenli bölgelere gönderip savaşmak için geride kalma kararı alanlarla pek çok aile birbirlerinden ayrı düştü
    DUMANLAR YÜKSELIYOR Kiev’in hemen dışındaki Vasilkiv kasabası üzerinde, Rusya’nın bir petrol deposunu vurmasının ardından dumanlar yükseliyor. Ukrayna Dışişleri Bakanı 27 Şubat’ta yaptığı açıklamada, Kiev’in 28 Şubat’ta Rusya ile ateşkes görüşmelerinde boyun eğmeyeceğini söyledi ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i nükleer kuvvetlerini yüksek alarma geçirerek “baskıyı” artırmaya çalışmakla suçladı
    DUALAR BARIŞ IÇIN Ukrayna’nın merkezindeki Kalynivka kentinde, St. Paraskeva Ortodoks Kilisesi’nin Pazar ayinine katılanlar savaşın dehşetinden Tanrı’nın merhametine sığınıyorlar.

    28 ŞUBAT PAZARTESİ

    SIREN SESLERI ARASINDA Bir süpermarketin önünde hava saldırısı öncesi çalınan sirenleri duyan Kiev’li bir kadın… Rusya Merkez Bankası, ülkeyi zorlayan yeni Batı yaptırımlarının ardından ülkenin para birimi olan rubleyi çöküşten kurtarmak için Pazartesi günü faiz oranını keskin bir şekilde yükseltti.
    KAÇIŞ KUYRUKLARI Bu hava fotoğrafı, Ukrayna ile Polonya arasındaki Medyka-Shehyni sınır kapısınayaklaşık 15 mil uzaklıktaki Tvirzha köyü yakınlarında çekildi. Çatışmalardan kaçan aileler trafikte mahzur kalırken kilometrelerce uzayan araç kuyrukları oluştu.
    İÇERIDEKILER-DIŞARIDAKILER Ukrayna ile Polonya’yı ayıran Medyka sınır kapısından iki yönlü çıkışlar oluyor. Bazıları içeri girerken, yetişkin erkeklerden bazıları da ailelerini bıraktıktan sonra ülkelerini savunmak için geri dönüyor.
    ÖNCE BEYAZLAR VE ÇOCUKLAR Kiev istasyonunda trenlere binmeye çalışanlar arasında öncelik kadınlara ve çocuklara verildi. Tabii Afrikalı bir kadın veya çocuk değilseniz… Sahadan gelen bilgiler, tahliyeler sırasında siyahlara yönelik pek çok ırkçılık vakasının yaşandığını gösteriyor.
    BIR HAFTA ÖNCE KAHVE KAVURUYORDU Birkaç hafta öncesine kadar bir kahvecide çalışan 21 yaşındaki Daniel Shevchenko, ülkesini savunmak için eğitim aldığı üste diğer gönüllülerle birlikte nöbet tutuyor.
    FIRST LADY GÖNÜLLÜLERLE Ukrayna’nın eski First Lady’si Maryna Poroshenko, Ukraynalı gönüllülere yemek servisi yapıyor.

    1 MART SALI

    KÖPRÜNÜN IKI UCU Ukraynalı bir sivil savunma biriminin üyeleri, Kiev’in kuzey cephesinde havaya uçurulmuş bir köprüden karşı tarafa yeni saldırı tüfeklerini geçiriyor.
    GÖZLERDE KORKU VE ENDIŞE Lviv’in Batı Ukrayna’daki ana otobüs terminalinde Polonya’ya giden bir otobüse binmeye çalışan Ukraynalıların gözlerinde korku ve endişe var. O gün yayımlanan uydu fotoğrafları, yaklaşık 64 km boyunca uzanan ve başkente doğru ağır ağır ilerleyen bir Rus askerî konvoyunu gösteriyordu.
    SAVAŞ MASALLARIYLA BÜYÜYEN ÇOCUKLAR Kiev’deki Okhmadet Çocuk Hastanesi’ndeki bomba sığınağında çevresini saran endişeden boya kalemleriyle kendisini korumaya çalışan bir çocuk.
    BIR ŞEHRIN KALINTILARI 1 Mart’ta Ukrayna’nın ikinci büyük kenti Kharkiv, neredeyse yerle bir edildi. Ukrayna Acil Servisi’nin bir çalışanı, bombardımanın ardından şehrin merkez meydanındaki Kharkiv Belediye Binası’ndaki hasarı tespit etmeye çalışıyor.
  • Yeni savaşların hatları bilgi üzerinden çiziliyor

    Savaşın psikolojik cephesinde üstünlük sağlamak isteyen ülkelerin, kafa karışıklığı ve şüphe tohumlarını ekmek için dezenformasyon metotlarına başvurması yeni bir durum değil. Ukrayna-Rusya krizi sırasında da, hem sosyal medyada teyit edilmeden yayılan bilgilerle hem de kasıtlı olarak yapılan yalan haberlerle bu cephenin hatları zorlandı. Türkiye kamuoyuna da yansıyan yanlış bilgiler ve kriz anlarında dezenformasyondan korunma kılavuzu.

    SİMGE AKKAŞ

    Önemli hadiseler kimi zaman gerçekleşme­den önce, yalnızca birer söylenti halindeyken bile dünya gündemi olmayı başarabiliyor. Rusya ile Ukrayna arasında ya­şanan kriz için de bu durum ge­çerliydi. 24 Şubat 2022’nin er­ken saatlerinde Rusya, Ukrayna topraklarına girmeden günler önce de çatışma; gelişmelerden bağımsız, tüm ihtimalleri, kor­kuları ve ondan beklenen fayda­ları yansıtabilen bir tonda, nere­deyse her dilde konuşulur hâle gelmişti. Taraf ülkelerin kon­vansiyonel, dijital veya sosyal medya üzerinden yürüttükle­ri enformasyon savaşları ise en azından birkaç haftadır açıkça seçilebiliyordu.

    Rusya televizyonlarında ça­tışmalar başlamadan önce Uk­rayna Devlet Başkanı Zelens­kiy’nin bir neo-nazi olduğuna dair iddialar yayıldı. Çatışmala­rın başlamasının ardından, bu defa ülkesini terk ettiğine yöne­lik yanlış bilgiler yaygın olarak paylaşıldı. Zelenskiy, iddialara bakanlarının ve kendisinin ül­kesini terk etmediğini gösteren bir video ile cevap verirken Rus­ya’ya benzer bir şekilde Ukray­na’da hükümetin resmî hesapla­rından biri, çatışmalar sırasın­da çekildiğini öne sürerek eski tarihli bir video paylaştı. Sosyal medya kullanıcıları, haber site­leri ve televizyon kanalları hara­retli bir şekilde dolaşımda olan bilgileri sorgulamadan yaymaya devam ettiler. Neyse ki, bilgi­nin yayılımı ve propagandanın durmadan büyüyen üretim hı­zının yanında dezenformasyo­nun önüne geçme çabalarının da yerinde saydığı söylenemez. Bu süreçte ilk defa, dolaşımda olan yanlış bir video açık kay­nak yapay zeka kullanılarak tek­zip edilebildi. Doğruluk kontro­lü platformları, Rusya-Ukrayna çatışmasına dair dünyada en sık paylaşılan 60’dan fazla yanlış bilgi üzerine bir inceleme ya­yımladı.

    Özellikle kriz anlarında, tüm medya platformları üzerimize bilgiden okyanuslar yağdırırken ister kasten, ister hesapta olma­yan nedenlerle yayılan yanlış veya eksik bilgileri ayırt edebil­mek kolay değil. Güncel krizde, Türkiye’de en sık paylaşılan, en çok konuşulan ve kendine bir­den fazla medya platformunda yer bulan yanlış bilgileri, dezen­formasyonun nasıl yayıldığı­na dair bir fikir oluşturabilmesi adına tarihe not düşüyoruz.

    Bu görüntüler, belki de Rusya-Ukrayna çatışmasına dair en sık paylaşılan videolardan biri oldu. Ayrılıkçı Donetsk Halk Cumhuriyeti’ndeki Gorlovka şehrinde kaydedilen video, iddia edildiği gibi Ukrayna askeri babayı değil, ailesini çatışmalardan korumak üzere Rusya’ya yolculayan bir babayı gösteriyordu.

    1. Ukrayna’daki hava saldırısını gösterdiği söylenen video

    Çatışmaların ilk gününde Tür­kiye’de savaşa dair en çok payla­şılan görüntülerden biri, Ukray­na’nın Harkov kentindeki hava saldırısı sırasında çekildiği iddia edilen bir video oldu. Görüntü­ler, Rusya üzerine çalışmalarıyla da tanınan bazı Türk ve yabancı gazetecilerin yanısıra haber ku­ruluşlarının da paylaşmasıyla yayıldı. Oysa YouTube’a da yük­lenen video, Rusya’nın 22 Şu­bat’ta Ukrayna’ya karşı düzen­lediği hava saldırısının görüntü­lerini değil, 2020’de Rusya’nın Tushino kentinde bir hava gös­terisi sırasında yapılan alçak uçuşu gösteriyordu.

    2. Harkov’da bir hükümet binasına Rusya bayrağının çekildiği bilgisiyle yayılan fotoğraf

    Harekatın ilk gününde Harkov Belediye Meclisi binasına Rus bayrağı dikildiğine ve kentin ele geçirildiğine yönelik söylentiler eşliğinde paylaşılan bu fotoğra­fın da güncel kriz ile bir alaka­sı yoktu. Reuters haber ajansı­nı kaynakmış gibi gösteren bu fotoğraf, aslında 1 Mart 2014 tarihinde Ukrayna’da meydana gelen Doğu Ukrayna Protesto­ları sırasında Kharkiv’de çekil­mişti. Görsel arama motorların­da tersine tarama yapıldığında, fotoğrafın Reuters ve The New York Times gibi kuruluşlarda haberleştirildiğini, ayrıca ulusal basına da yansıdığını görebili­yorsunuz.

    3. Rusya ordusunun Kharkiv’e paraşüt ile indiğini gösterdiği iddia edilen video

    Çatışmaların ilk günlerinde özellikle Kharkiv kentine da­ir söylentiler yayılmaya devam etti. İçlerinde en sık paylaşılan­lardan biri, Rusya ordusunun paraşütle kente inişini gösterdi­ği öne sürülen görüntüler oldu. Oysa videodan alınan ekran gö­rüntüleriyle arama motorların­da tersine arama yapıldığında, bu paylaşımın internette en az 6 yıldır dolaşımda olduğu anlaşılı­yordu. 2016’da Rusya ile Ukray­na arasında sıcak bir çatışmanın olmadığı göz önüne alındığında paraşütçülerin bugün yaşanan sorunla ilgisi olmadığı sonucuna ulaşılıyor.

    4. Tesadüfen patlamayan roketleri gösterdiği öne sürülen fotoğraflar

    Ukrayna’ya yönelik Rusya hare­katının boyutları ortaya çıktık­tan sonra, Ukrayna sokaklarına patlamadan düşmeyi başarmış roketler olduğu öne sürülen fo­toğraflar sosyal medya üzerin­den yayılmaya başladı. Görsel, sosyal medyada geniş kitleler tarafından paylaşıldı, haber site­lerinde ve televizyonlarda ken­dine yer buldu. Aslında fotoğ­raflar, roketlerin ateşlemeden sonra ayrılan kuyruk ve motor kısımlarını gösteriyordu.

    5. Televizyonda Rusya- Ukrayna çatışmasını gösterdiği iddiasıyla kullanılan 3D görseller

    CNN Türk, Ukrayna-Rusya tar­tışmalarına yer verdiği yayının­da çatışmaları, Ekim 2021’de bir 3D sanatçısının internet üzerin­de paylaştığı ve 2. Dünya Sava­şı’nın tasvir edildiği görüntüler ile haberleştirdi. Güncel çatış­malara ait olduğu öne sürülerek yayınlanan görüntüler, kısa za­manda sosyal medya platform­larında eleştirilerin hedefi oldu.

    6. SİHA TB2’lerin Rusya konvoyuna saldırdığı anları gösterdiği söylenen görüntüler ve SİHA’ların uçakları düşürebildiğine dair söylentiler

    Türkiye’de Rusya-Ukrayna kri­zine dair en çok konuşulan ko­nulardan biri, Türkiye yapımı SİHA’lar oldu. Süreç boyunca en sık paylaşılan videolardan olan ve SİHA’ların bir Rusya konvo­yunu vurduğu anı yansıttığı söy­lenen görüntüler, aslında TB2 SİHA’larının 2020’de Suriye’de yaptığı manevraları gösteriyor­du. Görüntülerin yanında ayrıca havaya atış yapamadığı bilinen Bayraktar TB2’lerin Rus uçakla­rını düşürmüş olabileceğine da­ir yanlış söylemler de sık sık dile getirilmişti.

    7. Rus ve Ukraynalı askerlerin birlikte dans ettiği iddiasıyla paylaşılan video

    Çatışmaların başlamasının üze­rinden birkaç gün geçmişken, taraf ülke askerlerinin birlikte dans ettiği iddiasıyla bir video paylaşıldı. Yorumlar çeşitliy­di. Bazıları videoyu barışçı me­sajlarla paylaşırken, bazıları da aslında çatışmaların hiç var ol­madığını öne sürüyordu. Aslın­da video çatışmaların başlama­sından önce çekilmiş ve ilk defa Rusya’nın içinde bulunan un­surların askerî birliğini vurgu­layan bir metin ile paylaşılmıştı: “Rusya halkları böyle birara­da yaşayınca düşman korkunç değil. Podgornoe-Bakhchisarai bölgesi.” Dans eden askerler ara­sında Ukraynalıların da olduğu­na dair hiçbir kanıt yoktu.

  • Ne Batı’ya ne Doğu’ya sadece kendimize güvenelim

    Batı Ukrayna kolay teslim olmaz, çok açıktır. Burası sokakta Ukraynaca konuşulan bir memlekettir. İkincisi, Kiev direnir ama ne kadar direnir, ne olur belli değil. Sonuçta Ukrayna, Belarus gibi olmaz, kolay değil. Tabii Rusya’yla da bu açıdan iyi geçinmemiz lazım; yani biz her iki tarafla da geçinmek zorundayız. Macera aramamamız lazım.

    Ukrayna ne kadar Rus? Bu öyle bizde tartışı­lıp bağlanacağı kadar basit bir soru değil. Rusya’nın yazısı, alfabesi 10. yüzyılda doğdu. Bizans’tan gelen Kyril ve Metodi uyarlaması Bulga­ristan ve Makedonya’da daha önce kullanılmaya başladı. Hı­ristiyanlığı da esas itibarıyla 10. yüzyıl sonudur. Bizans’la temastan ileri gelir. O dönem Ortadoğu’ya, Akdeniz’e, Kos­tantiniyye’ye en yakın mer­kez bölge Kiev’dir. Nehirler dolayısıyla coğrafi-ticari bir iletişim var. Peki bu devleti kim kurdu? Oradaki Slavlar mı kurdu yoksa İsveçliler mi?

    Şimdi kimileri “İsveç ka­bileleri de var İsveç’te; birisi Rosi Ruotsi’dir. Bunlar, yani Varyaklar (Varegler) Rusya’yı kurdular” diyor. Kimileri de “hayır efendim bunlar kur­madı, Ruslar kurdu” diyor. Bu kavga o zamandan beri sürüp gidiyor. Ülkenin batısında otu­ranlar Norman teorisini sa­vunuyorlar; fakat istisnası var tabii. Ülkenin doğusundakiler de Rus teorisini savunuyor ve bunun da tabii istisnası var.

    Yani bu eski bir kavga. Uk­rayna’nın batısı ve doğusunda oturanlar biribirinden tarihsel olarak farklıdır. İkinci harpte Molotov-Ribbentrop Antlaş­ması üzerine SSCB buraları ilhak etti. Şimdi böyle bir olayı bu milletin hazmetmesi müm­kün değil. Öncesinde, 30’lu yılların başında “Holodomor” adı verilen büyük bir kıtlık ve sonrasında ciddi katliamlar yaşanmıştır. Ukrayna’da suni bir açlık yaratıldı. Bu muhte­melen bilinçli değildi ama la­ubali ve bilgisiz bir idarenin ağır sorumluluğu vardır.

    Milyonlarca insan haya­tını kaybetmiştir. Bunlar öy­le kolay unutulacak hadise­ler değildir. Batı Ukraynalı Doğu Ukraynalıya benzemez. Yani bu problem bir mıntıka­dır. Belarus gibi değildir. Bu coğrafyada çok sayıda Türk de yaşar. Biz hakikaten Ukrayna ve Rusya meselesinde taraf­sız olmaktan ziyade birleştiri­ci bir unsur rolü oynamak zo­rundayız. Yani, NATO üyeleri­nin, Avrupa Birliği üyelerinin sorumsuz politikaları burada geçmez. Putin ise “Ukrayna biziz” diyor; “Ukrayna bizim” demiyor; ikisi farklı şeyler. Şimdi Putin aslında Stali­nist ekolün bir temsilcisi ve bu anormal bir şey değil. Gizli komünistmiş gibi değerlendi­riliyor, öyle bir şey yok. Tabii Putin’in bunları dinleyeceğini, okuyacağını hiç zannetmiyo­rum. Anlatsalar da dinlemez, gereği de yoktur onun açısın­dan. Ancak şurası bir gerçek, okumuş bir Rus olarak hiç boş bir adam değil. En azından Bi­den’dan daha kültürlü olduğu kesin. KGB’li, gayet iyi Alman­ca biliyor. Doğu Almanya’da KGB reisiydi. Bütün Ruslar gibi Ukrayna tezi aynıdır: “Biz aynı milletiz” diyor. Aslında tabii yakındırlar ama ayrıdır­lar.

    Holodomor ya da açlıktan ölmek Stalin’in tarımı kolektifleştirmeye yönelik kampanyası, 1930’larda milyonlarca Ukraynalıyı öldüren bir kıtlığa yol açtı. “Açlıktan ölüm” anlamına gelen Holodomor olarak bilinen kıtlığın ardından, kırsal bölgeyi yeniden doldurmak için Rusya’dan yerleşimciler getirildi.

    Şimdi normal bir Rus va­tandaşının gözünde Lenin de­mek yarı Yahudi demek. Yani “yabancı” bir unsur; bir kere adam entelektüel, enternas­yonalist. Hele Troçki, tövbe estağfurullah! Ancak Stalin dedin mi “bizden” diyor Rus vatandaşı. Bu bizim memle­kette pek yoktur. Mesela kim Atatürk’ü böyle tek yönlü mü­talaa eder? Eğitimin düşük ol­duğu, kasaba kültürlü yerlerde oturanlar daha ziyade.

    Ukrayna’nın batısı, Sovyet Ukrayna’sıyla ikinci harbin gi­rişinden beri içiçe yaşıyor. Bu­gün Rusya’nın başlattığı sal­dırı sonucu Kiev ele geçecek mi? Geçerse geçer, geçmezse geçmez. Ancak doğu Ukrayna Rusya’da kalır, onu size söyle­yeyim. Aynı şekilde Kırım da kalır. Kruşçev Kırım’ı Ukray­na’ya verdi? Çok basit; çünkü Kırım’ın idaresi zor Mosko­va’dan. Kırım’ın suyu, elektriği Ukrayna’dan gelir. “Size bağlı olsun” demiş otonom cumhu­riyet olarak. Ancak otonom cumhuriyet devrinde Kırım maalesef bilhassa Kırım’ın Türkleri, Ukrayna idaresinden de fazla bir şey görmediler, onu da söyleyeyim size. Davu­lun sesi bugün uzaktan hoş ge­liyor. Şurası bir gerçek: Ukray­na zavallı duruma getirilen bir memleket.

    Montrö meselesi

    Şimdi gelelim Montrö Söz­leşmesi ve Boğazlar’ın kapa­tılması meselesine. Büyük devletler 1. Savaş’tan sonraki mütareke döneminde Türk­leri Boğaz idaresinden attılar, başında İngiltere’nin bulun­duğu milletlerarası bir ko­misyon kurdular. Zaferimi­zi kazandık, vatanı kurtardık; ancak ondan sonra Montrö’de belli haklar kazandık. Tabii bunun da şartları var. Bahri donanmanın geçişi için müca­vir ülkeler sadece haber verir. Ticaret yolları tabii, ama Ka­radeniz’e bahri kuvvetler gire­mez. Montrö’nün esası budur; Montrö Türkiye’ye veriyor hakimiyeti. Ancak Karadeniz devletlerinin askerî kuvvetle­ri geçiş için haber verirler, gi­rerler. Montrö bize bu anlam­da Boğazlar’ı kapatma hakkı vermez; bunu unutmamamız lazım. Biz bugün Montrö için bir izah edici açıklama bildi­risi yayımlayan eski amiral­leri mahkeme ediyoruz! Bu manzaranın hoş bir manzara olduğunu söyleyebilir miyiz? Doğruyu konuşan adamları durduk yerde soruşturmak, iş değil. İnşallah sonu hayra gi­der. Montrö’nün bu maddesini işletemeyiz; yani biz Ukray­na’nın her dediğini yapabilme durumunda değiliz. Gönlü­müz Ukrayna ile olabilir ama Ruslarla da beraberiz. Alman­ya’nın, Fransa’nın tutumu bi­zim için belirleyici olamaz.

    Dolayısıyla Karadeniz’de bir Rus payı var ve olacak. Ne zaman Türklerin oldu? Fatih devrinde. Ne zamana kadar? 18. asır ortalarına kadar. Rus­ya Karadeniz’in sahibi olamaz, hayalle uğraşması mümkün değildir. Bir yerde onun da kendine dur demesi gerekir. Odesa Rusların şehridir. Rus­ya bölgesinden Lugansk’ın kuzeyinden bütün Mariupol’a girdiler. Odesa’ya kadar hat çekecek; “orası bizim, 18. asır­da kurduk” diyor. Peki daha batıda ne var? Transdinyes­ter dediğimiz cumhuriyet; onu da bir şekilde hâlletmeye uğ­raşabilirler. Ancak burası ar­tık Romanya ve Moldova gibi; Romanya biliyorsunuz NATO üyesidir ve Transdinyester’de çok sayıda Türk vardır. Fede­ratif Rusya’nın oraya kadar ce­saret edebileceğini zannetmi­yorum ama belli olmaz tabii.

    Boğazların güvencesi Montrö Montrö Sözleşmesi Rus donanmasına ait karakol gemisi Project 22160 Dmitriy Rogachev 375 İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e doğru ilerlerken, 16 Şubat 20

    Batı Ukrayna kolay teslim olmaz, çok açıktır. Burası so­kakta Ukraynaca konuşulan bir memlekettir. İkincisi, Kiev direnir ama ne kadar direnir belli değil. Sonuçta Ukrayna, Belarus gibi olmaz. Rahmet­li Demirel, Kırım’daki Türkle­ri kültürel azınlık olarak kabul ettirmiştir Ukrayna’ya; biz ona bakarız. Tabii Rusya’yla da bu açıdan iyi geçinmemiz lazım. İktisadi vaziyetimiz belli, ti­cari vaziyetimiz belli. Macera aramamamız lazım. Fışkıran mobilya sanayimiz Ukrayna’ya bağlıdır. Turizmimizi gelişti­ren kaynak budur. Pek yakın­da kültürel kaynağımız da bu olacak. Sayısız talebe okuyor ve sayısız insan geliyor ora­dan. Oradaki Türk çocuklarını korumak, tahsillerine devamı sağlamak mecburiyetindeyiz. Bu işler ciddi; böyle kalkıp da lafazan AB’liler ve Joe Biden gibi davranamayız.

    Bu konuda biz tedbirliyiz; yani bizim AB gibi, NATO gibi kuruluşlarla pek rahat olmadı­ğımız belli. Rahatsız ediliyo­ruz onlar tarafından, kafaları da çalışmıyor zaten. İleriyi de görmüyorlar. Yunanistan tara­fında bu konuşlanmalar, Ege sorunu, Suriye bu tutarsızlığın göstergesi. NATO gibi askerî bir ittifakın içinde önde gelen bir ordu yok. Fransız ordusu­nun sayısı kalabalıkmış, neye yarar. Bizimki daha kalaba­lık; üstelik bizimki, hâlâ eği­tim verebilen bir ordu; Fransa böyle bir şey yapamaz.

    Prof. Dr. İlber Ortaylı ile yapılan söyleşiden derlenmiştir.

  • Avrupa’nın ortasında harp

    Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, 1945’ten bu yana Avrupa’daki en büyük askerî harekat olarak tarihe geçmek üzere. Parçalanan aileler, göç ve sivil kayıpların iç parçalayıcı görüntülerinin yanında bu çatışma, risklerin yükseldiği yeni bir ekonomik savaş düzenine de işaret ediyor. Ekonomik yaptırımların nükleer tehditlere dönüştüğü savaşın tarihe geçen ilk haftası ve krize uzanan yolun köşetaşları.

    Rusya Devlet Başka­nı Vladimir Putin, 21 Şubat’ta barış görüş­melerini fiilen sona erdire­rek, Ukrayna’nın doğusunda Rusya yanlılarının ağırlıkta olduğu Donbas bölgesindeki Donetsk ve Luhansk’ın “ba­ğımsız ülkeler olarak tanın­ma” talebini kabul ettikleri­ni açıkladı. Olağanüstü gü­venlik konseyi toplantısının ardından yaptığı konuşmada Putin, Ukrayna’nın gerçek bir ulus olmadığını savunur­ken “Modern Ukrayna’nın mimarı Lenin’dir” ifadele­rini kullanıyordu. Ayrıca 1991’de SSCB’nin çöküşüyle birlikte ülkesinin “soyuldu­ğunu” söylüyor ve “kukla bir hükümet” tarafından yöne­tildiğini vurguladığı Ukray­na’yı “Amerikan kolonosi” olmakla suçluyordu. Putin, Donbas bölgesinin tarihsel olarak Rusya top­rağı olduğunu, Ukrayna’nın Sovyet döneminden miras bilgiye dayanarak nükleer si­lah yapmayı planladığını öne sürmüş; bunu kendilerine karşı saldırı hazırlığı olarak değerlendirdiklerini ifade et­mişti. Ukrayna’nın NATO’ya kabul edilmesini de ken­dilerine karşı bir güvenlik tehdidi olarak görüyorlar­dı. Diplomatik görüşmelerde masaya koydukları üç kriter ise “NATO’nun genişlemesi­nin durması, Rusya sınırında silah konuşlandırılmaması, askerî altyapının 1997 sevi­yesine çekilmesi” idi.

    Batı tarafından “ulus­lararası hukukun, Ukray­na’nın toprak bütünlüğünün ve Minsk antlaşmalarının açık bir ihlali” sözleriyle tep­ki çeken bu tarihî konuşma, Putin’in 24 Şubat’ta sabaha karşı Ukrayna’nın Donbas bölgesinde “özel bir askerî operasyon” başlattığını söy­leyerek resmen işgal hareka­tına start vermesinin ilk adı­mıydı. BM Güvenlik Konseyi toplantısının acil gündem­li buluşması henüz devam ederken yaptığı açıklamada halen ülkesinin Ukrayna’yı “işgal etme planının olma­dığını” tekrarlıyordu, ancak aynı anda Ukrayna’nın baş­kenti Kiev başta olmak üzere Ukrayna’nın farklı bölgele­rinden naklen yayınlara gi­ren ilk patlama sesleriyle dünya dikkat kesilmişti. Bu sayıyı hazırladığımız sıra­da savaşın ilk haftası geride kalmıştı. Başta saldırıların ağırlıklı olarak askerî alt­yapıyı ve Ukrayna’nın hava savunma sistemlerini hedef aldığı söylense de sivil ka­yıplar, yerinden edilen 1 mil­yon kişi ve yerle bir edilmiş şehir görüntüleriyle savaş tüm dehşetiyle halkın üzeri­ne çökmüştü.

    Savaşın ayırdıkları. BM verilerine göre savaş yüzünden yerinden olanların sayısı 1 milyonu aştı.

    Rusya’nın Ukrayna’yı iş­gali, 1945’ten bu yana Avru­pa’daki en büyük askerî ha­rekat olarak tarihe geçmek üzere. Bu çatışma, risklerin yükseldiği yeni bir ekono­mik savaş düzenine de işaret ediyor. Rusya’dan gelen arz kesintiye uğradığı için şu an­da dünya ekonomisinde bir enerji şoku yaşanıyor. Avru­pa, Rus enerjisine olan ba­ğımlılığını nasıl azaltacağı­nı değerlendiriyor. Bu arada Batı’nın Rusya’ya dayattığı yaptırımlar o kadar güçlü ki, ülkenin 1.6 trilyon dolarlık ekonomisinde ciddi bir kaos tetiklendi ve Rusya’yı başta pek de ciddiye almadığı bu yaptırımlar karşısında nük­leer tehditlere başvurmaya sevk etti.

    SSCB’nin dağılmasından sonraki otuz yılda, Rusya ile Batı arasındaki uçurum hiç bu kadar derinleşmemişti. Oysa şimdi şaşırtıcı gözükse de 1990’ların başında, Rus­ya ve Batı dünyası Soğuk Sa­vaş’ı sona erdirmek ve yeni bir dünya inşa etmek konu­sunda anlaşmıştı. O sırada, Mihail Gorbaçov “ortak bir Avrupa vatanı”ndan söz edi­yordu. ABD, Avrupa ve Rus­ya’yı içeren betbox bir askerî ittifak bile tasavvur edilmişti.

    Otuz yıl sonra ise, Rusya yüzünü Batı’ya karşı Avras­ya’ya döndü ve bir dönem “düşman kardeşi” olan Çin ile askerî ittifak ve ekono­mik anlaşmalar yapıyor. Ta­rih hem bu dönüşümleri an­lamak hem de dönüşmeyen desenleri fark etmek için yo­lumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

  • ‘Güney Afrika’nın vicdanı’ydı

    Güney Afrika’daki aparthe­id rejiminin sona erdiril­mesinde önemli rol üstlenen eski başpiskopos Desmond Tutu, 26 Aralık 2021’de 90 ya­şında hayata veda etti. Uzun yıllardır sağlık sorunlarıyla mücadele eden Tutu’nun pros­tat kanseri nedeniyle öldüğü açıklandı. Güney Afrika Cum­hurbaşkanı Cyril Ramaphosa başsağlığı mesajında Tutu’nun “simgesel bir ruhani lider, apartheid karşıtı bir aktivist ve insan hakları savunucu­su” olduğunu söylüyor, onun “özgürleştirilmiş Güney Afri­ka’nın gelecek nesillere miras bırakılmasına yardım ettiği­nin” altını çiziyordu.

    1931’de Klerksdorp’ta dün­yaya gelen Desmond Tutu, ülke­sinde 1990’ların başlarına kadar süren apartheid rejiminin son bulması için en ön saflarda mü­cadele eden liderlerden biriydi. King’s College London’da ilahi­yat eğitimi alan din insanı, uzun yıllar öğretmenlik yaptıktan sonra 30 yaşında papaz olmuş­tu. Tutu, siyahlara karşı ayrım­cılığı savunan ırkçı rejime karşı barışçıl mücadeleyi desteklediği için 1984’te Nobel Barışı Ödü­lü’ne layık görülmüştü. Apart­heid rejiminin düşüşünün ar­dından eşcinsel hakları için de kampanya yürütmeye başlayan ve ülkedeki tüm renkleri kap­samak için “gökkuşağı ulusu” kavramını kullanan eski baş­piskopos, apartheid döneminde işlenen ırkçı suçları araştırmak üzere kurulan Hakikat ve Uz­laşma Komisyonu’nun başkan­lığını da yapmıştı. Ulusal Parti hükümetini apartheid’e duyulan öfkenin ırkçı şiddete yol açacağı konusunda uyarmış, ancak bir aktivist olarak şiddet içerme­yen protestoları desteklemiş; oy hakkı için dış ekonomik baskı yöntemini önermişti.

    ANC’nin politikalarını eleş­tirdiği için Nelson Mandela’nın 2013’teki cenaze töreninden dışlanan Tutu, daha sonra bu tavrın onu çok incittiğini söyle­yecekti.

    UĞUR ALACAKAPTAN (1934-2022)

    Hukukun hümanist yüzü

    Türkiye Ceza Hukuku’nun hümanist doktrini sa­vunan ekolünün önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Uğur Alacakaptan, 22 Ocak 2022’de, 88 yaşında yaşamını yitirdi. Alacakaptan’ın ölüm haberi­ni duyuran İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Bir de babam öldüğünde bu denli üzgündüm. Kader çizgi­min ressamı gitti” derken, öğ­rencisi olduktan sonra Türki­ye’nin önde gelen hukukçuları arasına adını yazdıran pek çok meslektaşının hislerini dile getiriyordu.

    1967’de profesörlük unvanı alarak Türkiye’nin en genç ce­za hukuku profesörü unvanı­nı kazanan Prof. Uğur Alaca­kaptan, 1974-76 arasında CHP Parti Meclisi Üyesi olarak gö­rev almış; 1975-1980 arasında Ankara Senatörlüğü yapmıştı. Ayrıca Bülent Ecevit liderli­ğindeki CHP’de Genel Sekre­ter Yardımcılığı görevinde de bulunmuştu. Askerî darbe dö­nemlerinde çeşitli soruştur­malara uğrayan Alacakaptan, 29 yıl önce kaybettiğimiz Uğur Mumcu’yla da Mamak Cezae­vi’nde aynı koğuşu paylaşmıştı.

  • Menekşe gözleri hülyalı, filmler dışında da belalı

    Türk sinemasının “dört yapraklı yoncası”ndan ilk yaprak düştü. 1960’lardan itibaren Türk sinemasında silinmez bir iz bırakan, melodramların yanısıra “bitirim” kadın tiplemeleri ve anaç, dirayetli Anadolu kadını rolleriyle de kendisini seyirciye sevdiren Fatma Girik, 79 yaşında hayata veda etti.

    Moskova Uluslararası Film Festivali’nde Fatma
    Girik, Sovyet aktris Natalia Fateeva’ya Metin Erksan’ın “Kadın Hamlet” filminin broşürünü gösteriyor.

    Covid-19’a bağlı viral pnömoni tedavisi gö­rürken gelişen çoklu organ yetmezliği sonucu ya­şamını yitiren Girik, 12 Aralık 1942’de doğmuş; 16 yaşında annesinin cesaretlendirmesiy­le setlerde figüranlık yaparak başladığı sinema kariyerin­de, Seyfi Havaeri’nin yönetti­ği “Leke” filmiyle (1958) par­lamıştı. 1965’te “Keşanlı Ali Destanı”, 1967’de ise “Sürtü­ğün Kızı” filmleriyle Antal­ya Altın Portakal Film Festi­vali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kucakladığı bu par­lak kariyer boyunca neredey­se 180 filmde rol alacak; Şoför Nebahat’ten Kadın Hamlet’e unutulmaz karakterlere hayat verecekti.

    Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerine değer gö­rüldüğü “Ezo Gelin” (1968), “Büyük Yemin” (1969), “Boş Beşik” (1969) ve “Acı” (1970) da Yeşilçam tarihine geçen filmlerindendi. Kişisel tarihi için en önemli filmlerinden biri ise 1960 yapımı “Ölüm Pe­şimizde” idi. Memduh Ün’ün yönetmenliğini üstlendiği bu film, yarım asır sürecek bir aşkın başlangıcı olmuştu. Sa­natçı, eşinin vefatının ardın­dan verdiği bir röportajda, duyduğu özlemi şu sözlerle aktarmıştı: “Evimin damı, ça­tısı çöktü. Özlemek dünyanın en ağır yüküymüş. Her şeyi­ni özlüyorum. Diş fırçasının üzerine macun sıkmasını bile. Memduh bana, ‘Ya Fatocuğum sen güzel macun sıkıyorsun, sen sıksana’ derdi. Her şeyi­mizi birlikte yapardık. Bir yere gideceğimiz zaman, ‘Memduh çok yorgunum gitmeyelim’ de­diğimde, ‘Giyin, giyin, İnsanlar güzel kadın görsün’ derdi”.

    Fatma Girik, filmlerde sık­lıkla canlandırdığı “yiğit ve tuttuğunu koparan” kadın ro­lünü yalnızca beyazperdede değil, hayatın içinde de devam ettirmişti. 90’lı yıllarda Kanal D’de yayınlanan “Söz Fato’da” programı, Girik’in suratları­na tükürdüğü, mikrofonuyla gözdağı verdiği “kötü adam­lar”ın korkulu rüyalarından olmuş; ancak çok tartışılan program Girik’i sık sık mah­kemelik de etmişti. Program için bir itfaiye tatbikatı sıra­sında üçüncü kattan atladığı sahne gibi, öldürülen gazete­ci Metin Göktepe’nin davasını gündeme taşıması, Göktepe’yi katleden polislerin avukatı Ahmet Ülger’in gizli kamera kayıtlarını programına taşıya­rak davanın aydınlatılmasına sunduğu katkı da televizyon­culuk tarihine geçmişti. Girik ayrıca 1989 yerel seçimlerinde SHP’den aday olarak İstanbul Şişli Belediye Başkanı da se­çilmiş; 1994 yerel seçimlerine kadar görevine devam etmişti. Bu süreçte belediye emekçile­rinin toplu sözleşme hakkını uygulayan ilk belediye başkanı olmuş; bunun için 3 yıl hapis cezası ile yargılanırken “Kamu emekçilerinin grevli toplu söz­leşmeli sendikal mücadelesine inanıyor ve destekliyorum. Bir daha belediye başkanı olsam bir daha imzalarım” demişti.

  • Tıbbiye Mektebi’nde anatomi dersi

    14 Mart 1827’de Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire’nin kurulmasıyla Türkiye’de modern tıp eğitimi başladı. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart, Türkiye’de 1919’dan beri Tıp Bayramı olarak kutlanı­yor. 1919’daki ilk 14 Mart, 1. Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Mütareke Dönemi’nin düşman işgali altındaki İstanbul’unda biraz buruk geçmişti. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin çok önceden planlama çalışmalarına başladığı organizasyon, kente sinmiş acı ve matem havasında, bugün yerinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi olan Darulfünun kon­ferans salonunda yapılmıştı. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin Avrupa ayarında tahsil gören öğrencileri, bir kadavra üzerinde anatomi dersi işlerken…

    ABDULLAH FRERES / LIBRARY OF CONGRESS

  • Önce gerçek sonra çocuklar ve kadınlar

    Fotoğraf

    Dünyadaki insan tarihinin karanlık dönemlerinden birine tanıklık ediyoruz. 90’lı yıllardan itibaren bölgesel krizlerden biri olarak ortaya çıkan Ukrayna krizi; 2022 Şubat’ında başlayan Rus askerî müdahalesi ile global bir savaşa doğru evriliyor. Uluslararası kapitalist sistemin baş rollerdeki aktörleri, yeni bir iktisadi kurulum içerisinde siyasi iktidar alanlarını genişletmek, sağlamlaştırmak istiyor. “Acı” ve “gerçek”, kelimelere döküldüğünde kifayetsiz kalıyor; fotoğraflarda, görüntülerde ve sosyal medyada dezenformasyona kurban ediliyor.

    Artık şu veya bu tarafı destekleyenler ve karşılarındakiler, modern zamanlarda yaşandığı gibi belli bir fikrin, ideolojinin, hatta politikanın insanları değil. “Tamamen duygusal nedenler”le harekete geçirilen sosyal medya askerleri, gerçek kurşun ve bombalardan daha fazla insanı imha ediyor. Bu tahribatın taraftarı olmaktan utanmayan-sıkılmayanlar; Moskova’da konser vermek ve “Batılı” şer odaklarına laf yetiştirmekle, Tarkovski’yi, Dostoyevski’yi yasaklamak arasındaki kaygan yollarda dolanıyor. Kan ve gözyaşı, daha önce benzeri pek görülmemiş şekilde sahtekarlık için kullanılıyor. Tüm bunlar olup devam ederken önce gerçek sonra kadınlar ve çocuklar ölüyor, öldürülüyor.

    Bu neredeyse herşeyin birbirine karıştığı savaş enflasyonu ortamında, gazetecilikle uzun süre önce ilgisini kesen Türk medyası da yaşananları Türkiye’deki iç politika aktörlerinin patetik yaklaşımlarına göre okuyor, yansıtıyor. Bırakınız meslek ahlakını, en genel ve insani anlamda dahi ahlaki kriterlerini yitirmiş bu kesim -daha önce çok defa yazdığımız gibi- Oğuz Atay’ın meşhur cümlesini bizlere hatırlatıyor: “Üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur ne ümmet-i Muhammed kurtulur”.

    Bu negatif, hatta korkunç atmosferde Türkiye’de yaşayan insanların en azından yakın tarihimiz açısından olumlu sonuçlar çıkarabilmesi ihtimali, geleceğimiz çocuklar için bir parça da olsa umut oluşturuyor. Lozan Antlaşması’nın, Montrö Sözleşmesi’nin önemini; Moskova’nın Doğu vilayetlerimizde hak iddia etmesi, NATO’ya girişimiz ve Kore’ye asker yollamamızla gelişen süreci; Kıbrıs hadiseleri ve harekatını; Amerikan üsleri, askerî darbeler dönemi, Güneydoğu’daki terör hareketlerini; artık şuncu-buncu değil de hakiki bir yurtsever gözüyle okumanın, öğrenmenin ve “tutum” almak yerine hakiki bir “birlik” için buluşmanın zamanı değil mi?

    Şunu unutmayalım: Bu kriz/savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, dünya ve ülkemiz Şubat 2022 öncesinden epey farklı olacak. Hazır durmamız ve çok çalışmamız lazım.

    Türkiye coğrafyasının oturucuları -özellikle gençler-, hem dedelerinin günahlarıyla hesaplaşabilecek hem de onların canları pahasına yeniden kurdukları bu ülkeyi savunabilecek yüreklilikte.

  • Anadolu’dan Amerika’ya Ermeni müziğinin ses izleri

    Ara Dinkjian’ın, 5 bini aşkın taş plaktan oluşan koleksiyonundan seçtiği 58 kayıt, 1915 öncesi ve sonrasında ABD’ye göç eden Anadolu Ermenileri’nin taşıdıkları müzikal tarihin yanısıra daha sonra yaşadıkları topraklarda nesilden nesile aktardıkları ve geliştirdikleri birikimi de yansıtıyor. Kalan Müzik’in kurucusu rahmetli Hasan Saltık’ın misyonunu devam ettiren bir arşiv çalışması…

    ARA DİNKJİAN ARŞİVİNDEN
    TAŞ PLAKLARDA
    AMERİKA’DAKİ ERMENİLER

    Haziran ayında kalp kri­zi sonucu çok erken ve zamansız kaybettiği­miz, Anadolu’nun ses arkeolo­gu, sosyal tarihimizin görün­tü ve biçim uzmanı, dergimizin yayın danışmanlarından Hasan Saltık’ın kurduğu Kalan Mü­zik, Anadolu’nun unutulmuş ses hazinesinden yeni bir kesitle dinleyicilerle buluştu. Saltık’ın 1991’de yaşadığımız toprakların unutulan, unutturulan müzi­kal çeşitliliğini ortaya çıkarma; Anadolu’nun bütün dillerinin, dinlerinin ve toplumlarının se­sini dünyaya duyurma misyo­nuyla kurduğu Kalan Müzik’in 30. yılı için üzerinde çalıştığı, ancak ömrünün vefa etmedi­ği “Ara Dinkjian Arşivinden Taş Plaklarda Amerika’daki Erme­niler” albümü, eşi Nilüfer Saltık tarafından tamamlanarak, Arşiv Serisi’ne eklendi. Nilüfer Saltık, projeyi “Pandeminin müzisyen­ler ve sektör üzerindeki olumsuz etkilerinden elbette biz de nasi­bimizi aldık. Bu koşullar altında, 30. yılımızı konserlerle kutlaya­mayınca, onun yerine bu projeyi hazırlamak istedik. Yaşadığımız en büyük zorluk, projeyi Hasan olmadan, onun yasını tutarken tamamlamaya çalışmak oldu” sözleriyle anlattı.

    Ara Dinkjian’ın, 5 bini aş­kın taş plaktan oluşan koleksi­yonundan seçtiği 58 kayıt, 1915 öncesi ve sonrasında ABD’ye göç eden Anadolu Ermenile­ri’nin ayak izlerini takip ediyor; yalnızca anayurtlarından ayrı­lırken yanlarında götürdükleri müzikal tarihi değil, daha sonra yaşadıkları topraklarda nesilden nesile aktardıkları, geliştirdikleri ve kayıt altına aldıkları birikimi de yansıtıyor. Karekin Prudyan, Vartan Margosyan, Kaspar Can­canyan, Harputlu Karekin, Ho­vsep Şamlıyan, Markos Melkon, “Horyad” Kevork, Udi Hrant, Garabet Mercanyan, Aşuğ Mu­rad, Mesrop Takakçıyan, Kema­ni Minas, Garbis Bakırcıyan gibi kimi hâlâ hatırlanan, kimi unu­tulmuş birçok müzisyenin sesi bu projeyle geçmişten bugüne ulaşanlar arasında… Üç CD ve bir kitapçıktan oluşan çalışma­ya, Amerikalı Ermeni sanatçıla­rın portreleri, kayıtların alındığı taş plaklara ve Ermeni toplumu­nun Anadolu’daki yaşamına da­ir fotoğrafların yanısıra Ermeni tarihi konusunda uzmanlığıy­la tanınan Harry A. Kezelian’ın ayrıntılı bir makalesi de eşlik ediyor.

    Ermeni müziğinin ABD’den Türkiye’ye uzanan tarihsel bağ­larının izlerini süren Kezelian, bir müzisyenin ut için söyledik­lerini şu şekilde aktarmış: “Ut beni hüzünlüyken bile mutlu ediyor. Bana unutulan ama mut­luluk verdikleri için unutulma­ması gereken harika insanla­rın hikayelerini anlatıyor. Onlar unutuldu ama müzikleri unutul­madı”.

    Albümün kitapçığında Ermeni toplumunun yaşamına dair fotoğraflar da var.

    Anadolu’nun pek çok fark­lı bölgesinden ve İstanbul’dan 1915 öncesinde ve sonrasında göç eden müzisyenlerin oradaki hayatlarını nasıl sürdürdükleri­ni de ayrıntılı bir şekilde anlatan Kezelian, “Nasıl İstanbul gazino­larında Ermeni, Rum ve Yahu­diler Türkçe şarkıları Türkler ve Romanlarla birlikte çaldılarsa, aynı adeti New York’ta, Man­hattan’ın 8. Cadde’sinde ‘Greek­town’ yani Yunan mahallesi ola­rak bilinen bölgesindeki Yunan lokanta ve barlarında devam et­tirdiler” diyerek aynı topraklar­dan gelmenin yeni bir diyardaki birleştirici rolünü vurguluyor; ABD’deki Ermenilerin yalnız­ca Ermenice değil, Yunanca ve Kürtçe müziklerle de içli-dışlı olduğunun altını çiziyor.

    Kezelian, “kef time” ola­rak anılan Amerikalı Ermeni geleneğini ise şöyle aktarıyor: “Amerika’daki birçok Ermeni, diğer diaspora topluluklarında olduğu gibi, Gomidas Vartabed ve diğerlerinin kurduğu Klasik Ermeni ekolünün takipçileriy­di. Ermeni halk ezgilerini Batılı/ Avrupalı bir üslupla, piyano ve keman eşliğinde söylüyorlardı. Ancak [birçokları da] Ermeni, bunun yanı sıra, çocukluklarının ve gençliklerinin Anadolu mü­ziği için yanıp tutuşuyordu. İşte Amerika’da düğünlerinde, pik­niklerinde ve ‘hantes-khıncuyk’ olarak bilinen eğlence yemekle­rinde ve elbette Ermenilerin bir araya geldiği her ortamda, mese­la ev eğlencelerinde çalmaya de­vam ettikleri müzik buydu. Hat­ta, Amerika’daki Ermeniler bir süre, (…) ‘sıra geceleri’ne benzer, sadece erkeklerin katıldığı, Ana­dolu usulü yemeli içmeli, çalınıp söylenen ev eğlenceleri düzenle­meye de devam ettiler. Aileler de sık sık hep birlikte şarkı söyler­lerdi ve burada Ermenice müzik Türkçe müzikten önde gelirdi. İkinci kuşak yetişkinlik yaşı­na geldikçe, gençlerin buluşma­sı ve birbiriyle kaynaşması için danslar düzenlenmeye başlan­dı. Bu danslardan kef time [ke­yif, eğlence zamanı] adı verilen Amerikalı Ermeni geleneği doğ­du. Bunlar, Amerika’da doğmuş Ermeni müzisyenlerden oluşan grupların gitar, saksafon ve piya­no gibi ‘Amerikalı’ enstrümanla­rın yanı sıra ud, klarnet, darbu­ka, kanun, keman ve tef çaldık­ları meşhur, bütün gece süren eğlencelerdi”.

    Bu paha biçilmez kıymetteki koleksiyonu toplayan Ara Dink­jian’a gelince… 6 yaşında evde babasının birkaç taş plağını bul­masıyla başlayan merakı, Ame­rika’da plakları evinde tutmak istemeyen Ermeni ailelerden aldıklarıyla gelişmiş. 1990’da Se­zen Aksu’yla çalışmak üzere ilk defa Türkiye’ye gelmesiyle yeni bir kapı açılmış önünde. Burada taş plak almak istediği satıcıla­rın bunlara para verdiği için ona güldüğünü hatırlıyor. Agos’a ver­diği röportajda “Koleksiyonun düzenli olması konusunda sap­lantı derecesinde dikkatli davra­nıyorum; öbür türlü, onca plağın arasında aradığını bulmak çok zor olur. En başından beri, bu ka­yıtları araştırmacılar ve müzis­yenlerle paylaşıyorum, çünkü plakları bana ait nesneler olarak görmüyorum. Bunlar, benim çö­pe atılmaktan kurtardığım plak­lar; şu an onlara emanetçilik ya­pıyorum sadece” diye anlatıyor koleksiyonuyla ilişkisini…

    Koleksiyoner, udî ve besteci Albümü oluşturan 58 parçayı seçtiği 5 bini aşkın taş plaktan oluşan koleksiyonu Ara Dinkjian’ın müzikle tek bağı değil. Dinkjian aynı zamanda udî ve besteci…